Üstad Mustafa Özbağ

Karabaş-i Veli Dergahı Mustafa Özbağ Efendi - 25 Mayıs 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 26 Mayıs 2013 · 1:31:45

Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Biz böyle kürsüde, siz yerde çok hoş bir şey değil ama bizim bazen sol ayak bizi dinlemiyor. Arkadaşlar da bu sefer dediler ki illa ki sana bir tane koltuk koyacağız. Onlara da bir şey diyemedim. Ayak, ayak bir taraftan vuruyor. Hakkınızı helal edin inşallah. Bu tekkenin ambiyansına, naturelliğine uygun bir şey değil ama demek ki ben yaşlanıyorum artık, ihtiyarlıyorum. Allah iyi etsin inşallah. İslam'ın ilk iki yüzyılı boyunca dindarlığın gelişiminde çok önemli bir çatışma.
Tırnak içinde dünyayı kabul eden ve reddedenler arasında savaştı. Max Weber İslam dininin kaynakları, Kur'an ve Hz. Muhammed'in örneği sünnet, hem bu dünyalık hem de öte dünyalık yorumlara uygun düşüyor. Kur'an, Müslümanlara bu dünyayı bırakıp bakışlarını öte dünyaya çevirmeye çağıran zühten yana pek çok ayet veriyor. Bir o kadar da inananları dünyalık işler bataklığına atan ayetler de mevcut. Dünyayı benimseyen eğilimlerin yakın doğuda bir İslam İmparatorluğu kurulmasıyla hız kazandığı açıktır. İmparatorluğun temeli olan fetihlerin, yeryüzünde İslam'ın üstünlüğünü sağlamak, cihat parantez içinde, dini görevini, çoğu Müslüman bu tür askeri eylemleri yeryüzündeki meşru kurtulma etkinliği olarak görüyorlardı.
Emile Tiyan Topluluğun birliği ve dünyadaki üstünlüğü için duyulan kaygı, siyasi alanında dünyacı fikirlerin egemenliğini sağlıyordu. Benzer süreç iktisadi alanda da etkindi. Adım adım ve büyük bir karşıtlıkla birlikte dünyacı bir iktisadi ahlak, kural koyucu oldu. Muhammed İbrahim Kapitel Ant İslam Toplumda dış, zahir, içe, batın üstün kılınmıştı. Tüm bunlara tepki olarak dünyayı redd, züht eğilimleri ortaya çıktı. Züht, Tanrı ile özel bir ilişki kurmak için tekil Müslümanın çabasını öne çıkaran dini bir tutumdu. Dünyayı benimseyenlerle reddedenler arasındaki çatışma doğruya çıktı.
Dünyacılar topluluğa hukuk kurallarının son ayrıntılarını koyarken, redçiler yani züht ehli olanlar, Allah'a tam güven, tevekkül öğretisiyle zahidliği doğruya taşıyordu. Kinberg, dünya malını reddetmenin İslam'da her zaman ana akım olduğunu, mal ve servet kayıran hadislerin ancak Burcu Vazi'nin yükselen iktisadi gücüne bir ödün olarak çıktığını söylerdi. Sevgili Peygamberimizin bir hadisinin tam zamanı belki bizleri bazılarına ders olur. Kim bize memur olursa kendisine bir zevce edinsin, bir yardımcı edinsin, meskeni yoksa devlet imkanlarını kullanarak bir mesken edinsin. Kim bunun dışında bir şey edinirse bu kimse haindir, hırsızdır. Ebu Davut, Tasavvuf, bireycil dünya dışlayıcı dindarlık ile topluma yönelik dünyacı dindarlık arasındaki uçurumu birleştiren bir dindarlık biçimi olarak bu bunalımlı ortamda çıktı.
Bu düşüncenin kurumsal ilişkisi birkaç yüzyıl sürmüş, doğruya ancak İbn-i Arabi'nin düşüncesiyle ulaşmıştır. Dünyeviliğin olumlu değerlendirilmesi, zahidliğe, tevekküle ağır bir darbe indirdi. Çoğunlukla kazançlı işlerde çalışan sufiler, iktisadi etkinlik reddini genellikle onamıyordu. Bir, net. Tasavvufun izleyicilerine İslam dilinde hiçbir zaman Sufi denmez. Bir tür nezaketsizlik sayılır bu. Çünkü Sufi, hedefe varmış ve yüce özdeşlik durumunu kazanmış kişidir. Sufi yolun izleyicilerine fakir veya mutasavvuf ya da derviş denilir. Seyyid Hüseyin Nasır. Tasavvuf, bu arada bir kalem bana, tasavvuf zühtü özümseyerek etkin olan zahidlik hareketini evcilleştirdi.
Sufi dindarlığı, evcil olan bireyciliğin çekici gücü yüzünden gittikçe yüksek sayıda ehl-i cemaatin özellikle din bilginlerinin hoşuna gidiyordu. Sufizmin toplumsal görevi, toplumsal yaşamın bütün düzeylerine Sufi düşünce ve adetlerini aşılamaktı. Bu görev de tarikatın ortaya çıkışını sağladı. Tarikatın gibi medresenin yükselişinin de ulema arasında bu dünyalıya tepki veren kişilikler de vardı.
İbni Teymiye ve Mehmet Birgibi gibi. O halde tasavvufun temelindeki bu İslami züht hareketinin daha başlangıçta siyasal otoriteye karşı dolaylı bir tavır alış olduğunu söyleyebiliriz. Siyasal otoritelerle temastan alabildiğince kaçınan zahidler bunun en iyi göstergesidir. Siyasal otorite, Sufi çevrelerle bağlantı kurarken daha çok onların toplum içindeki nüfuzlarından yararlanmayı, onlar aracılığıyla kendine meşruiyet arası sağlamayı gözetmişlerdir.
Nitekim pek çok sultan, vezir veya siyasetçinin sadece bir tek şeyhe değil, birden fazla şeyhe intisap etmesi bunun kanıtı değil midir? Sonuç olarak bir yanda dünyayı reddeden züht, diğer yandan dünya ile barışık İslami eğilimler. Soru, Karabaş-ı Veli Tekkesi ve Mustafa Özbağ bu sıralamanın neresinde? Bizlere öneriniz nedir? Sizce hangisi doğru? Yoksa Ahmet, Kara Mustafa'nın dediği gibi dinler tarihinde hiçbir şey uç değil mi? Evet, bu tarih boyunca sadece İslam dininin problemi olmamış. Yani Muhammedi noktada problem olmamış.
Tarih boyunca dindarların arasında, inananların arasında farklı algılar oluşmuş. Bu farklı algılara bakarken, o algının temelinde bir haklılık payı çıkmış. 12 havari'in yakın tarih, İsevi dünyada farklı algılar ortaya koymuşlar.
Ona yine yakın tarih, Musevilik'te yine 12 tane tarikat olmuş. O 12 tarikattan farklı algılar çıkmış. Yakın tarihten İseviler'de farklı fıkıhi kaideler çıkan algılar olmuş. Onlar o yakın tarihte o algılardan kendi dini inanışlarını ve yaşantılarını organize etmişler. Bu züht ehli ile dünya ehli arasında veya sufi ehli ile ulema ehli arasında Adem'den beri din algısı noktasında zaman zaman çatışmalar, zaman zaman buluşmalar, birleşmeler, zaman zaman zaman yine yol ayrılıkları, hatta bu yol ayrılıklarından kan dökülmelere varıncaya kadar gelmiş.
Bunlar da dini algı kadar siyasi otoriteye yakın olma, siyasi otorite ile beraber hareket etme veya siyasi otorite ile zıtlaşma, çatışma söz konusu olmuş. İnsanları etkileyen en önemli argüman tarih boyunca din olmuş. İnsanları etkileyen en önemli argüman din olunca herkes bilerek bilmeyerek, bilinçli veya gayribilinçli, dini ve dolayısıyla dindarları kendi hakimiyetinin altına almaya çalışmışlar.
Ya dini hakimlerinin hakimiyet altına almışlar, dini hakimiyet altına alarak dinin özünü saptırarak dindarların üzerinde hakimiyet kesbetmişler ya da dindarları hakimiyet altına alarak dinin üzerinde oynamışlar veya dindarların üzerinde oynamışlar. Bunun içerisinden kendisini ayırabilecek, kendisini yorumlayabilecek, kendisini her türlü baskıdan ve her türlü yönetmeden ve yönetilmeden ve etkileşimden ayıranlar da çıkmış.
Bu ayrışmayı gerçekleştirebilenler genel manada sufiler olmuş. Tabi burada bir noktaya işaret etmek istiyorum. İşaret etmek istediğim şey Nasr'ın sözü. Seyyid Hüseyin Nasr aslen İranlıdır, Şiadır kendisi, Amerika'da yaşamaktadır. Ve fikirleri ve düşünceleri sufi dünyaya yakın olmakla beraber farklı bir cenahta, farklı bir fikir, farklı bir renk olarak algılanabilir.
İmam Hümeyni, Seyyid Hüseyin Nasr, bunlar bir kişi daha vardır İranlı yine, ismi aklıma gelmedi şimdi. Bir ekoldür bunlar. Seyyid Hüseyin Nasr ile İmam Hümeyni çok samimidirler. Enteresan bir ekillerdir. Bir tane daha var onlarla alakalı şimdi ismi aklıma gelmedi. O üçü enteresan bir dünyada, enteresan bir noktadadırlar. Hatta bunların yanına Fransız, eski Şazeli şeyhlerinden Renogenum'u da koyabiliriz. Bunu neden koyabiliriz oraya?
Seyyid Hüseyin Nasr ile Renogenum enteresan bir gelenekçilerdir. Oysa İmam Hümeyni, bu manada, tasavvufi manada gelenekçi olmayıp, farklı bir dünyada gelenekçidir. Seyyid Hüseyin Nasr'ın, burada sufi denmez, sufi yolun izleyicilerine fakir veya mutasavvuf ya da derviş denilir denildiğinde, kelimelere takılmak istemiyorum şimdi, hiçbir zaman sufi yolun yolcusuna mutasavvuf denmez.
Mutasavvuf, yolu yaşamayan ama yolu bilgi olarak bilen kimsedir. Mesela, Hazreti Mevlana mutasavvuf değildir. Yunus, mutasavvuf değildir. Hacı Bayram-ı Veli, mutasavvuf değildir. Hacı Bektaş Veli, mutasavvuf değildir. Mutasavvuf kimdir? Bir şeyhi olmayıp, bir üstadı olmayıp, ama sufi kitaplarını okuyaraktan, sufi bilgisine sahip kimsedir. Bu kimdir? Seyyid Hüseyin Nasr'dır. Seyyid Hüseyin Nasr'ın şeyhi yoktur. Şeyhi olmayan şeyhi şeytandır. Kimin sözüdür?
Abdülkadir Geylan Hazretleri'nin. O zaman Seyyid Hüseyin Nasr gibileri mutasavvuftır. Burada sufi yolun yolcuları, ben sufiyim demez zaten. Biz sufi yolundayız. Biz, o işaret odur. Hani Yunus'un dediği gibi, ben derviş olamadım der. Ama dervişlik yolundadır. Biz sufi olamadık. Ama sufi yolundayız. Yolunuz ne? Sufi yolu. Şimdi, bu hengamenin içerisinde, yolunu aydınlatan, yolunu sağlamlaştıran, yolunu kirlilikten ve etkilerden temiz tutan, hep sufiler olmuş. Tarih boyunca.
Tabi onlar o temiz yolda giderlerken, önlerine çıkan mecazlarla savaşılması gerekiyorsa savaşmışlar, mücadele edilmesi gerekiyorsa mücadele etmişler. Kendilerine dostluk eli uzatanlara, sen bize dost değilsin deyip ellerini reddetmemişler. Tekkelerine, sohbetlerine, cemaatlerine gelenleri ayrıştırmamışlar, ötekileştirmemişler.
Padişahlar gelmiş, vezirler gelmiş, sultanlar gelmiş, ulemalar gelmiş, onların bu gelişlerini reddetmemişler. Ama onların yanlışlıklarının peşine de takılmamışlar. Şimdi, züht ehli olmak, zaman içerisinde fikrini ve tavrını geliştirmiş, geliştirmiş ve derinleştirmiş. Züht ehli olmak, an gelmiş, bütün dünya malını reddetmek olarak algılayanlar olmuşlar ve dünya malını reddetmişler.
Hiç dünya malları olmamış, an gelmiş, dünya malını yığmışlar ve dünya malını yığaraktan kendilerini yine züht ehli etmişler. Enteresan bir hadis-i şerif var. Şimdi burada son kısımda diyor ki, Karabaş Veli Tekkesi ve Mustafa Özbağ bu sıralamanın neresinde? Asıl işin püf noktası burası, bizlere öneriniz nedir demiş.
Bir züht ehli olanlar var, dünyayı kesinlikle reddedip ne ev ne bark ne elbise sahip olmuşlar. Bir de bir tarafta dünyayı makul ve malum görüp kapitalist imparatorluklar kurmuşlar. Bu kapitalist imparatorlukları kurarken de kendilerine ilmi ve siyasi otoriteden destek almışlar. Şimdi yine tarih boyunca sergilenen, tarih boyunca yaşanan bu sancılı dönem İslam dünyasının içerisinde yeniden baş göstermeye başladı.
Bu yeniden baş gösteren şey şu, siyasi otoriteyle kol kola girip dünyayı kendisine toplayıp, dini kapitalist derecede yaşayanlar, bir tarafta da kendince kendi sufi hayatının ve düşüncesinin içerisinde züht ehli olmaya çalışan sufi akımlar. Tabii dünyayı ve dünyacıları ve siyasileri ve siyasetçileri yanına alan bir takım cemaatsel hareketler var dünya üzerinde.
Bunlar siyaset dünyasıyla fikirlerine uyuşup buluşmaması önemli değil. Kol kola girip, kendi cemaatlerini ve topluluklarının selametini düşünerekten orada hayatına devam edenler var. Şimdi isim olarak bunları zikretmem İslam dünyasının içerisinde bir fitne oluşturur. Ama bu görüş ve düşüncede olanlar mevcut siyasi akımla, yani partilerle Türkiye'de ve dünya üzerinde ve o partilerin idare ettiği devlet sistemiyle ortaklaşa hareket edip, onlarla özdeşleşip, dünyasını büyütenler var.
Bir de o sufi hareketin içerisinde kalıp, yine kendisine bu noktada dünya ve siyaset ve ne bileyim devletle alakalı bir şey, bir ilişki oluştuğunda bunu kendisine rant, menfaat sağlamadan bunu yolda, hizmette kullanan sufiler mevcut. Şimdi tabii bir tekke, bir cemaat başındaki genelde sufi hareketlerde, başındaki üstadın algılayışıyla renklenir ve yol bulur.
Bu reddedilmez bir şeydir. Siz bir sufi hareketin içerisinde şeyhe muhalif bir noktada durup, şeyhe rağmen çok fazla bir şey yapamazsınız. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Tabii Mustafa Özbağ ve düşüncesi hangi noktada? Burası önemli. Bir hadis-i şerif vardır. Hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir Müslümanın dünyayı eğer ki inancına ve imanına hizmet ettirirse, bunun reddedilmeyeceğini söyler.
Yani züht düşüncesini, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri öyle bir noktaya koyar ki, bu koymuş olduğu noktada dünyaya reddiye yoktur. Bu koymuş olduğu noktada yalnız, dünyayı tac edip başa çıkarmak değil, dünyanın başına basıp menzile gitmek vardır. Oysa, sufi olmayan, İslami bakış açısında, Hz. Osman Efendimiz'in yanındaki bugünkü manada danışmanlarından veya müşavirlerinden birisi, zekat verildiği müddetçe evinin duvarlarının altından tuğlalarla dahi yapmanın bir sakıncasını olmadığını söyler.
Yol ayrımı bakın. Ama öbür tarafta Ebu Zer-i Gifari'nin kerpiçten bir evi yoktur. Ebu Zer-i Gifari, Medine'nin dışında bir hurma dallarından yapılmış, tabiri caizse çardağın altında ölür. Ama bir tarafta Medine'de ve Şam'da Müslümanlar bir kısmı paranın ve zevk-i sefanın içindedir. Bu yol ayrımı, bu yol ayrışması devam eder. Şimdi, burada Mustafa Özbağ orta yolcu değildir. Ben orta yolcu değilimdir.
Ben dünyayı, bir kimsenin birinci derecede eşini ve çocuklarını bir başkasına muhtaç etmeyecek kadar gerekli olduğunu, en azın ve dünya o kimseye teveccüh ettiyse, onun o dünyayı, o Kur'an ve Sünnet dairesindeki hayatına ve çalışmasına hizmet ettirmesi gerektiğine inananlardanım. Yani, sen hiç kimseye el açma, hiç kimseden isteme, hiç kimseden, kendi nefsin için hiç kimseden hiçbir şey istememektir düsturumuz.
Ben aç kaldım dememektir düsturumuz. Benim şuna ihtiyacım var dememektir düsturumuz. Bana hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceğiniz sözler, ben de sana cenneti söz vereyim. Nefsiniz için hiç kimseden hiçbir şey istemeyin. Nefsiniz için dininizi kullanmayın.
Bir yere varmak, bir yere ulaşmak için dini hayatını ransuman etme. Ve böylece dini özgürlüğünü eline al. Benim sufi hayatı yaşarken, kendimi ve arkadaşları hür bırakmamın bir noktası da budur. Ben derim ki, herkes hür.
Bu dergahı istediği an terk edip gidebilir. Herkes hür. Mustafa Özbağ'ı istediği an bırakıp terk edebilir. Ona niçin terk ettin diye Mustafa Özbağ'dan aşağılıcı, tahkir edici, tenkit edici bir söz duymayacaksınız. Hiçbir kimse, hiçbir kimsenin tasallutu altında değil.
Hiçbir kimse, hiçbir kimsenin tasarrufu altında da değil. Hür. Benim sufi anlayışımın birinci noktası budur. Kadir bana mecbur değil. Ben de Kadir'e mecbur değilim. Kadir'in beni sevmeme hakkı var. Benim de Kadir'i sevmeme hakkım var. Kadir'in bana sevmeme hakkı var. Benim Kadir'i ölümüne sevme hakkım var. Benim Kadir'i sevmeme hakkım var. Kadir'in bana ölümüne sevme hakkı var. Bunun için altını çizerekten söyledim. Tarih boyunca insanların hürriyetleri satın alınmış.
Din adına, tarikat adına, şeyh adına, cemaat adına. Din adına satın alınmış. Hahan başları satın almış insanların hürriyetlerini. Papazlar satın almışlar insanların hürriyetlerini. Dikkat edin. Şeyhim diye geçinenler satın almışlar insanların hürriyetlerini. Hadi gitsen gidebileceksen demiş. Satın almışlar. Şu anda Türkiye'de bilerek veya bilmeyerek, bilinçli veya gayribilinçli cemaat ve topluluklar var. Hürriyetleri satın alınmış.
Ve o cemaat ve toplulukların üzerinden siyasetçilerden bir şeyler koparmaya çalışan zavallı beyinliler var. O da ondan bir şey kopararaktan kendi ve cemaatinin hürriyetini satıyor. Sizi destekleriz ama bizden kaç kişi işçi alacaksınız? Hürriyet pazarlığı. Sizi destekleriz ama bizden kaç milletvekili alacaksınız? Hürriyet pazarlığı. Sizi belediye seçimlerinde oy veririz ama bize meclisten kaç kişi alacaksınız? Gürtsu belediye başkanlığı seçimlerinde biz hiçbir şey istemiyoruz dedim. Meclis olarak.
İsmail burada. İsmail adına da karar verdim. Dedim ki hayır. İsmail de istemeyecek. Biz dedim seni daha önce bizim sohbetlerimize geldiğin için ve seni sevdiğimiz için destekleyeceğiz dedim. Siyasi bir ant istediğimiz için değil. Bakın hürriyet. Sufi hürdür. Oradan şuraya geleceğim. Sufi düşünce inanç dünyasının içerisinde en hür düşüncedir. Sufi hürriyetini gasp ettirmez. Kendisi verir, verirse.
Kendisinin vereceği tek bir yer vardır. Kimdir? Üstadıdır. Hangi dairede verir? Kur'an ve sünnet dairesinde. İmama itaat, itaat. Kur'an ve sünnet dairesindedir. Hadis de sabittir. O zaman Mustafa Özbağ, Sufi algılama noktasında dünyayı reddedip, reddedip, dünyayı reddedip, sıfır dünya noktasında duranlardan değildir.
Dünyadan ihtiyacı kadar alan, hiç kimseye muhtaç olmayacak kadar dünyayla irtibat kuran, kendisinin ve çocuklarının hiç kimseye el açmayacak kadar, hiç kimseye el açmayacak kadar, makul dairede, kendi ihtiyaçlarını görebilecek kadar dünyaya elini uzatandır. Ama hiçbir Sufi dünyanın içindeki bir kimse, hürriyet düşüncesinden dolayı, kendi algısını ve hayatını bir başkasına dikte edemez. Benim Sufi algım öyle değildir. Benim size, kendi dünya düşüncemi ve algımı dikte etme lüksüm yok.
Ben kendi algımı söylüyorum. Mustafa Özbağ, hiç kimseye muhtaç olmayacak şekilde, sen dünya işlerini terk etme. Eşin ve çocuklarının ihtiyaçlarını kendin görmen gerekir. Eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını kendin gör. Hiç kimseden zul altında kalacak, hiç kimsenin zulünün altında kalacak tavır ve davranışlardan uzak dur. Uzak dur. Hiçbir kimseye hiçbir borcum yok bildiğim. Alacağı olan varsa gelsin alsın. İspatlasın, alacağım var desin.
Gelsin alsın. Bu hürriyeti Cenab-ı Hak bana tattırdığı için Allah'a hamd ediyorum. Bugün öldüm. Bugün hiç kimseye hiçbir borcum yok. Bildiğim yok. Varsa birisi, bunu gerçek anlamda söylüyorum. Alacağı olduğunu iddia eden bir kimse varsa tutun kolundan getirin benim yanıma. İspat etsin. İspatının neticesinde borcum varsa ödeyeyim onu. İçinde bulunduğumuz tekkenin de dergahın da borcu yok. Yok. Yani dışarı yok.
Lokma da dağıtılıyorsa lokmanın borcu yok. Çay da dağıtılıyorsa çayın borcu yok. Buranın da giderleri var. O giderlerinin de işte ödeniyor, ödenmiyor. Hazırlanıyor, bitiyor. Keşi kimseden bir şey istediğimiz yok. Sufi hürriyeti. Dünyayla olan iştigalini, ihtiyacını kendi çabanla gör. Bu noktada sufi ahlakımız ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmaktan geçer. Züht ehli olmak benim algımca dünyayı sevmemektir. Dünyayı reddetmek değildir. Çünkü nice züht ehli olduğunu söyleyen insanlar olmuş, şeyenlillah demişler.
Bunu da sufilik görmüşler. Ben yeni sufi olduğumda, sufi yoluna girdiğimde o tip sufilerle tanışmıştım. Camilerin önlerinde beklerler, karşılaşanlar olmuştur. İşte o hadis-i şerifleri bir iyi bilirler. Bir şey isteyeceksen temiz yüzlülerden ister. İstecek ya, Hacı Efendi bir dakika, Hoca Efendi bir dakika, kardeşim bir dakika, siz caminin bahçesine bakarsınız.
Buyurun. Hadis-i şerifte Allah Hesul'u buyurmuş ya, isteyeceksen temiz yüzlülerden ister. Ben baktım, baktım, bir temiz yüzlü seni gördüm. Bana öyle dedi birisi, yanlış görmüşsün dedim. Niçin dedi? Ben çok kirliyim dedim. Yok estağfurullah, tevazu etme dedi. Yok yok, tevazu etmiyorum dedim. Ben gerçekten çok kirliyim dedim. Nasıl yani? Ben dedim, meyhane hayatım var, bar hayatım var, pavyon hayatım var, ondan sonra hovardalık hayatım var, kumar hayatım var, uyuşturucu hayatım var, ben rezilin tekiyim dedim ben. Böyle baktı şimdi bu. bunları gerçek söylüyorum dedim. Allah beni affetti mi, affetmedi mi, elimde bir delil yok ki dedim. O yüzden ben temiz yüzlü değilim.
Sen, sana daha temiz yüzlü bir kimseye söyleyeyim mi dedim ben. Söyle dedi. Allah dedi. Kaldı bu şimdi. En temiz yüzlü olan o dedi. Ben bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum dedim. Her baktığım yerde, her elde kendi yüzümü görüyorum. o yüzden bir türlü dedim, bir yüzde, bir temiz yüz göremiyorum. Muhakkak ki bu benim kirli yüzüm dedim. O yüzden ey Rabbim, ben senin yüzünü görmedim ama, iman ediyorum, inanıyorum. Sen temiz yüzlerin, en temizisin. Senden dileniyorum, senden isteniyorum. Diyorum dedim.
Sana bir temiz yüzlü orası var dedim. O dilenecek ya. Benim şeyhimiz mübarek bizi seyahate çıkardı da dedi. Oh ne kadar güzel dedim. Bizim de dedim, üstadımızı şeyhize seyahate çıkarmış dedim. Demiş ki ona dedim, evladım, hiç kimseden hiçbir şey isteme. yedirirlerse ye, içirirlerse iç, bindirirlerse bin, yatırırlarsa yat demiş dedim ben.
Kaldı. Senin şeyhin nerede dedim ben, Samsun'da dedi. Samsun'a döndürdüm yüzünü. Omuzlarından tuttum, Samsun'a doğru döndürdüm. Dedim Samsun'a doğru döndüm mü şimdi? Evet. Seni seyahate çıkarandan iste şimdi. de ki ben açım dedim. Bunu böyle söylüyorum. Yedirirlerse yiyin, içirirlerse için diye eski usüldür bu. Şimdi bunu tavsiye etmiyorum size. Yedirirlerse temkinli davranın. Bugünün insanı değişti. Yedirdiğini ertesi gün isteyebilir senden. Her yedirenin yedirdiğini yemeyin.
Birisi gelip bana zehir zıkkım etmişti çünkü. Yedirdim, zehir zıkkım olsun sana dedi. Hesapladım. Bunca yıl içerisinde dedim, dört sefer yemek yedim ben orada dedim. Veya beş sefer olsun dedim. Onlar liradan elli lira yapar dedim. Hadi yirmişer liradan olsun yüz lira yapar dedim. Cafer'e verdim. Cafer götür o parayı ver dedim. Zehir zıkkım etmiş dedim. Ondan sonra Cafer'in olduğu bir anda dükkana geldi. Ben öyle demek istemediydim dedi. Parayı attı. Dedim senin ağzından çıkmış. Sen zehir zıkkım etmişsin. İnkar da etmiyorsun dedim. Şu parayı al. Ben almayacağım parayı dedi. Attı masanın üzerine. Cafer'e verdim.
Cafer bu parayı dedim. Bunun adına git bir yere tasadduk et dedim. Eski insanlar yedirince yedirdim demezmiş. Bundan mutluluk duyarmış. İçirince içirdim demezmiş. Bundan mutluluk duyarmış. Yatırınca yatırdım demezmiş. Bundan mutluluk duyarlarmış. Kardeşlerim şimdi öyle değil. Yediren yedirmedim mi diyor. Şimdi içiren içirmedim mi diyor. Şimdi bindiren bindirmedim mi diyor. Şimdi yardım eden ben sana yardım etmedim mi diyor. Veyahut da hibe ettiğini 3 gün sonra gelip istiyor.
Verirlerse yemeyin. Dikkat edin. İçirirlerse içmeyin. Dikkat edin. Bindirirlerse binmeyin. Bunu ciddi ve samimi söylüyorum. Bindirirlerse binmeyin.
Allah rahmet eylesin. Şeyhim vefat ettikten sonra kardeşlere bir şey söylemiştim. Bir gün gelir sizden kendi nefsim için bir şey istersem dilimi koparın. demiştim. Bir şey verir de almazsam kolumu koparın demiştim. Hatırladınız mı? Vazgeçtim dostlar. Ne için istersem isteyeyim. Ölüyor olsam da bir şey istersem vermeyin. Elinizden coşmuşsunuz. Getirmeyin bana. Hiç evlerinize davet etmeyin. Hiç elimden tutmayın.
Hiç bana yardımcı olmaya çalışmayın. Hiç bana destek olmaya çalışmayın. Hiç. Korkuyorum çünkü. Yarın öbür gün böyle bir şeyle karşılaşmaktan. Kendi adıma değil. Kardeşlerim adına korkuyorum. Yedirdiydim. Der diyor korkuyorum. Ben korku nedir bilmezdim. Ben hayatımı korkuların üzerine kurmazdım. Kurmadım hiç. Ama yaşadıklarım ve gördüklerim, tecrübelerim beni oraya oturtturdu.
Mustafa Özbağ'ı yeme. Bir gün gelir, zehir zıkkım eder sana. Mustafa Özbağ içme. Bir gün gelir, sana içirdiği suyun hesabını sorar. Sadece Yunus'un Molla Kasım yok. Mice Molla Kasım'lar var. Ya, o zaman temkinli ve tedbirli ol. Mümkün ise, hiç kimseden hiçbir şey kabul etme. Mümkün ise, hiç kimsenin uzattığı eli tutma. zor bir yol. Size tavsiye edeceğim bir yol değil. Size tavsiye edeceğim yol, yolun başındaki yol.
İsterseniz diliniz kopsun, veriler de almazsanız kolunuz kopsun. Bu yolun başındaydı. Kendime de bunu biçmiştim yolun başındayken. Bu benim hayatımın yolunun başıydı. Ben ilk darbeyi babam öldüğünde dedemden yemiştim. Bu bakkal dükkanından veresiye bir şey alacağınızı düşünmeyin diyerekten. Ben ondan sonra hiç kimseden hiçbir şey istememeye gayret ettim. Sayılı insanlar vardı. Çok emin olduğum kimseler, onlardan yardım talep ederdim. Bu dervişliğe başlangıcında da aynıydı. Sonradan dervişler bozdular beni. Onu yaşayacakmışım.
Adam kapının arasından parayı attı istemiyorum dedi. Ben böyle kabul edemem. Bunu borç kabul ettim ben dedim. Ben bunu borç alarak vermedim diyen adam senden alacağım var dedi. Ben de reddetmiyorum dedim. Sen böyle dememiş miydin dedim. O zaman demiştim dedi. Hadis-i Şerif dedim. Kim dedim bir şeyi hediye eder, bir şeyi nezir eder, bir şeyi almayacağım der, verir de, isterse dedim, köpeğin kendi kusmuğunu yalaması gibi olur dedi.
Masamın karşısından kalkamadı. Ben para ödemekten dedim korkmuyorum. Senin bu hale düşmene üzülüyorum şimdi dedim. Sen bu değildin dedim. Kalkamadı masamın karşısından. Şimdi kalk dedim. Bu parayı ödeyeceğim sana. Allah dedim bu parayı sana ödetecek. Ödetti Cenab-ı Hak. Bunları yaşayarak geldim ben. Adam mesaj çekti yedirip içirmedim mi diye. Ben de mesaj çektim. Evine geldiğimi hatırlamıyorum. Beraber bir sofrada oturduğumuzu hatırlamıyorum. Nereden yedirdin içirdiğini acaba dedim. Cevap gelmedi. Tekrar dedim.
Cevap gelmedi dedim. Ben hatırlamıyorum. Senin evini bile bilmiyorum dedim. Nerede yedirdin? Bunları yaşayarakten geldi Mustafa Özbağ. 50 kuruş alacağı olan siyasi şubeye gitmiş ifade etmiş. İfade vermiş. Benim Mustafa Özbağ'dan alacağım var. Elimde de senetler var diye. Senetlerimin fotokopisini gördüm. Siyasi şubede. Mustafa Özbağ orlardan geldi. Evet. Şimdi ne öneririm size? Din adına hiç kimseden hiçbir şey istemeyin. Kendi nefsiniz adına hiç kimseden hiçbir şey istemeyin.
Bu cemaatin okulları olmayabilir. Bu cemaatin medresesi olmayabilir. Bu cemaatin zikirhanesi, mezbelilik harabe bir yer olabilir. Bu cemaatin bizim topluluğumuzun bir hastanesi olmayabilir. Bizim herhangi bir toplanıp orada zikullah yapacağımız veyahut da ne bileyim işte böyle sohbetler edeceğimiz bir yerimiz olmayabilir.
Hep kardeşler, arkadaşlar, etraftan bunlar bu tekliflerle bana geldiler hep. Para toplayalım, yer alalım. Para toplayalım, kurs açalım. Para toplayalım, Kur'an kursu açalım. Para toplayalım, işte okul açalım, hastane açalım. Ben hep onlara şunu dedim. Kimin üstüne yapacaksınız burayı?
Ne amaçla yapacaksınız burayı? Ben bunun için dilenebilecek bir kimse değilim. Benim dilim dönmüyor bir şey istemeye. Ben böyle diyemiyorum. Kardeşler, arkadaşlar, şurada şöyle bir işimiz var, böyle bir ihtiyacımız var. Şuna bir el atalım. Allah beni affetsin. Diyemiyorum ben. Ben diyemeden de göçüp gideceğim. Alışmışım ben. Dehlizlerde, bodrumlarda, sıkışık tepişik yerlerde zikir yapmayı, zikir yaptırmayı. Alışmışım ben.
Horlanılmayı, itilmeyi. Gecenin yarısında dergahın eşyalarının kapının önüne bırakılmayı. Alışmışım ben. Oradan yoldan geçenlerin birisinin telefonu açıp, dergahın malzemeleri kapının önünde gelin toplayın denilmeye. Haydi bir sürgünde oradan yemişim ben. Taşınmışım. Taşına taşına. Eski arkadaşlar var. İsmail var. Öbür İsmail var. Cevdet var. Ahmet var. Hacı Erkan var arkada. Biz taşınıyoruz. Yüksünmüyorum hiç. Ömrümün sonuna kadar taşınacağım.
Ömrümün sonuna kadar. Bir gün nefes. Bende de bitecek. Kalacağım bir yerde. Kaldığımda dünyadan mutlu ayrılmak istiyorum. Hiç kimse bu adam yüzünden paramızı kaybettik. Bak bunu yaptık. Ne yedirdim adama ya? Lan nereden harcadım adama ya? Demesin arkamdan hiç kimse. En fazla bizi horhakir görürler. Zaten horhakir görüyorlar. Daha bundan horhakir görecek değiller ya. İsterlerse görsünler. Arkamızdan bir ton laf küf söylüyorlar. Daha bundan kötüsünü söylerlerse varsınlar söylesinler. Vicdan huzuru istiyorum.
Gelin kardeşler. Tekke yapıyoruz deyip. Kendime oraya bir ev yaptırmak. Benim işim değil. Gelin kardeşler. Zekatlarınızı bana getirin. Fakir fukaraya dağıtacağım deyip. Cebime cebellez etmek. Benim işim değil. İki gün önce bir kardeş geldi. Birisi için dedi ki ya bu kadar zekat toplamış dedi. Kaldım böyle. Oturdum odada. Kafamın üstünde döndü. Şimdi resim tamamlandı dedim. Beynimin üstü değişti. Yapamadım ben. Yapamayacağım da. Benim sufi algım ve anlayışım hiç kimseden bir şey beklemek değil. Hiç kimseden herhangi bir yardım almak değil.
Dostlar arasında, kardeşler arasında, arkadaşlar arasında muhakkak ki güzel yardımlaşmalar, güzel şeyler yaşanır. Yaşanması lazım. Kardeşlik, dostluk, arkadaşlık böyle olmalı. Sevmek böyle olmalı. Ama gel gör ki benim hayatım öyle değil. Adamın bana bir kuruşu geçti mi, bin bir kuruş oluyor. O yüzden istemiyorum.
Hiç kimsenin de teklif etmesini de istemiyorum. Beni yemeğe bile davet etmesini istemiyorum kimsenin. Beni sevsinler diye beklemiyorum. Bunu ciddi söylüyorum. Hiç beni sevmek için uğraşmayın. Samimiyetimle söylüyorum. Sufi algımı Allah ve Resulünün üzerine kuruyorum. Allah'ı sevin. Resulünü sevin. Müminleri, insanları sevin. Gerçekten. Mustafa Özbağ değil. Mustafa Özbağ değil. Şuradaki kardeşler birbirlerini sevsinler. O kadar çok istiyorum ki. Beni ayrı tutun. Deyin ki bu adam sevilecek bir adam değil.
Ciddiyim. Ciddiyim bundan. Allah'ı sevin. O her şeyin sahibi. Ondan isteyin. O her şeyin maliki. O yüzden sufi algı noktasında size tavsiyem bu. Din olarak kendinize Kur'an ve sünneti ölçü tutun.
Bol bol hadis okuyun. Dini hadisi şerifler üzerinden öğrenin. Tefsir okuyabileyenler tefsir okusunlar. Okuyamayanlar meal okusunlar. Gidin Atatürk'ün yazdırmış olduğu Elmalı Hamdi yazırın tefsirini okuyun. Bunda ciddiyim.
Ciddi olmamın sebebi şu. Elmalı Hamdi yazır. O tefsiri yaşarken kalp krizlerinin içerisinde yazmıştır. Ölümle her gün yüzleşmektedir. Her gün. Her gün ölümle yüzleşen bir kimsenin verilecek hesabı yoktur. O dünya korkularını bitirmiştir.
Bir tek Allah'ı ve ahireti düşünür. O nerede kalbinin tıkkak duracağını bilmediğinden her an durabilir düşüncesiyle hak ve hakikatta kalır. Bu öyle bir çizgidir ki, bu öylesine bir yaman, kılıç üstüdür ki, bu öylesine insan psikolojisini dünyadan alıp ahirete rapt eden bir psikolojidir. O kimse her an burnunun ucundadır ölüm.
Aslında ölüm herkesin burnunun ucundadır. Ama o kalp krizleri yaşarken ölüm onun burnunun ucundadır. O hiçbir cemaatsel, hiçbir tarikatsal, hiçbir siyasal baskı altında kalmadan hak ve hakikati anlatır. Tefsir mi okuyacaksınız? Son dönem tefsir olan Elmalı Hamdi Yazı'nın tefsirini okuyabilirsiniz. Veya ilk dönem zahidlerinden Tabari'nin tefsirini okuyabilirsiniz. Hemen hemen İslam dünyasının ilk tefsirlerinden birisidir, tefsir-i Tabari. Hadislerin ışığındadır tefsir-i Tabari. Ondan atom parçacıkları şöyle oldu, şöyle bürüdü, böyle eksildi, onu göremezsiniz. Ondan yalın sünnet tarzını görürsünüz.
Ondan yalın ilk sufilerin, ilk imamların, o selefin yolunu görürsünüz. Mustafa Özbağ tefsirden faydalanacaksa, tefsir-i Tabari'den faydalanıyor. Diyeceksiniz ki yok mu? Hadislerle Kur'an'ın tefsiri var, tefsir-i Tabari var. Ayetlerin nüzül sebeplerine göre tefsir var.
Aklınıza gelebilecek olan Kurtubi'nin tefsiri var. Ama kendime bir dinse, tefsir-i Tabari'den okuyorum. Sufiliğin temelini Sülemi Risalesinden okuyorum. Açık bakın okuduğum kitaplar. Aşağıda gazcılarda Sülemi Risalesinden ders yapıyorum. Burada mesnevi okuyorum. Kendi ekmeğimi yemeye çalışıyorum. 52 yaşındayım, dükkan komşum orada. Her gün orada karşılaşıyoruz, selamlaşıyoruz. Kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Çalışmayı önemsediğim için çalışıyorum.
İşe de ihtiyacım yok. Örnek olmamak için çalışıyorum. Demesinler, ne işi var adamın ya diye. Ama dünya imparatorluğu kurmak istemiyorum. Merak etmeyin, plazalar yapmayacağım. Merak etmeyin. Ben öldükten sonra çil çil altınlarım kalmayacak sizlere. Ben öldükten sonra bilmem hangi bankalarından, bilmem hangi hesaplar çıkmayacak. Çocuklarıma da vasiyet ettim. Sakın arkamdan para pul aramayın, parampulum yok dedim. Etrafımdaki birinci derecedeki kardeşlere vasiyet ettim. Sakın etrafımdan para pul aramayın, yok dedim.
Dükkanımda bir defterim var. Defterimde borcum ve alacağım yazılıydı. Borçlarım kalmadı. Bitti geçen hafta itibariyle. Allah'a hamd ediyorum. Bir iki borcum vardı. Orada alacaklarım var. İster alsınlar, ister almasınlar. İsteyen ödesin, istemeyen ödemezsin. Silecek olduklarımı sildim zaten. Onlar farklı. Diyeceksiniz ki, sana yol sordular, sen ne anlattın? Anlattım ki yolun belli olsun. Ben tüketici toplumdan rahatsız olan bir insanım. Ben emperyalizmden rahatsız olan bir insanım.
Ben sömürüden, bunu böyle solcu dili gibi görebilirsiniz. Ben sömürüden rahatsız olan bir insanım. İnsanların gidip o lüks alışveriş merkezlerinde öyle bir hayat sergilemelerinden rahatsız bir insanım. Ben sadece ana yolların üzerinde, önlerinden geçiyorum o kadar.
Koru Park dediğiniz yerin önünden geçtim ben. İzmir yolunu mecbur istikameti oraya koymuşlar. Oradan geçerken Koru Park diye gördüm. Bu kadar. İki sefer mi ne? Bir Hacı Remzi ile girdim As Merkez'e. Bir de Hacı Erkan ile girdim As Merkez'e. Mecburiyet'ten girdim.
Hacı Erkan ile de girdim, düşeceğim sanki. Üstüme üstüme geliyor o koca yer. Erkan'a tutundum yanımda. Kendimi alıştırmaya çalıştım, alıştırmaya çalıştım. Mustafa Özbağ alış dedim. Ne var bunda dedim. Teskin etmeye çalıştım kendi içimden. Yok Hacı Erkan beni iyi tut dedim. Üzerime üzerime geliyor her şey. Ben Müslümanların orada boy göstermelerinden rahatsızım. Devasa alışveriş merkezlerinde, devasa otellerde kalınmaya karşıyım kendi içimde. Ben 52 yaşındayım, tatil nedir bilmiyorum.
Benim hiç tatilim olmadı. Ben bir haftalığına bir yere gidip ayaklarımı uzatıp yattığımı hatırlamıyorum. Bir haftayı dolu dolu evde geçirdiğimi hatırlamıyorum ben. Bir haftada 7 gece var, 7 gece evde dolu dolu yaşadığımı hatırlamıyorum. Sufi hayata geçtiğimden beri, ondan öncesinde de hatırlamıyorum.
Ben haftada 4 gecesi, bu haftanın fazlasıdır çünkü. 3 gece olursa haftanın azı olur. 4 gece olursa haftanın fazlası olur. Haftanın 4 gecesi zikre gitmeyen, derse gitmeyen bir kimseyi, Ben gitmezsem kendimce günah kebahir işlemiş gibi görüyorum. Ben son 10 yıldır oruçsuz bir hafta geçirdiğimi hatırlamıyordum. Oruç beni terk etti, beni terk etti. Ya ben ona layık olamadım, çekti gitti benden. Öyle görüyorum. Diyordum gitti, ben ona da layık olamadım. O yüzden hiç yüzüm aydınlanmadı benim. Nasıl bir hafta insanın oruçsuz geçer, bilmiyordum.
Şimdi 2-3 haftadan beri geçiyor benim de. Demek ki böyle bir duyguymuş. Nasıl geçiyor bilmiyorum. Ama geçiyor. Bilmiyorum daha ileride 4'ten 3'e mi inerim? 3'ten 2'ye mi inerim? Şimdi 6-7 şehir gezerken bilmiyorum ki kaç şehire inerim. Korku nedir bilmiyordum ben ya. Şimdi korkuyla yüzleşiyorum herhalde. Korkuysa bu, insanlar göreceklerini görüyorlar. Sufi algı.
Sufi algımı onun üzerine koymuşum. İbadet. İbadetsiz bir sevgi, ibadetsiz bir İslam. Tanımlayamıyorum. İbadetsiz bir Allah sevgisini tanımlayamıyorum. İbadet bu noktada olmazsa olmaz. Sufi algı. Ve şanlı, şöhretli, rahat bir hayattan uzak durmak. Sufi algı. Eğer hayatınızı çok rahat yaşıyorsanız, din ve diyanet içindeyken, hayatınız rahat bir şekilde gidiyorsa, dininizi, diyanetinizi, imanınızı sorgulayın. Ben bazen diyorum ki, eski dönemde, bundan 5 yıl önce, 10 yıl önce, karakolla yüzleşmeyen bir kimsenin imanı kemale ermez diyordum.
Bugün bir kardeşiniz bana mesaj çekmiş. Ben buraya gelirken. Birisi ona soru sormuş. Demiş ki, üstadınızın, üstadı, arkaya bir halife bırakmadan, bir kimseyi görevlendirmeden, göçlü gitti, sizin üstadımız dediğiniz kimse, neye göre üstadlık yapıyor demiş. O kardeş de arkasına soru sormuş. İstersen bu gece, tekkede sor, veyahut da bir sohbetinde sor diye, bana mesaj çekti. Gelirken üstün körü, hemen şurada yakın bir yerde okudum. Güldüm kendi kendime. Şimdi buradan, ona da cevap olmuş olsun, herkese cevap olmuş olsun.
Ben üstadım demekten, Allah'a sığınırım. Ben şeyhim demekten, Allah'a sığınırım. Allah'a sığınırım. Ben sufi olmaya çalışan, derviş olmaya çalışan birisiyim. Ama, şeyhimi Nevşehir'de, 28 Şubat'ta sorguya aldıklarında, dergahın şeyhi kim dediğinde, o da dergahın şeyhi, Bursa'da Mustafa Efendi, ben de Nevşehir'in zakiriyim demiş.
Bunu, Nevşehir'e gidip, o sorgu tutanaklarından, çıkarmak lazım, eğer, sorguyu kayda aldılarsa. Çünkü bana kendisi söyledi. Mustafa Efendi, oğlum dedi, Nevşehir'de dedi, beni sorguya aldıklarında, bir ben biliyordum, sorguya alındığını. Böyle böyle dedim, hakkını helal et dedi. Şimdi seni dedi, biraz sıkarlar, sigaya çekerler oğlum dedi. Haberin olsun dedi. Şimdi de, Bursa'ya geldim dedi, Bursa'ya geliyoruz. Akisar'da söylüyor bunu. Oradakilere de, diyeceğim dedi. Mustafa Efendi, şeyhlik yapıyor, diyeceğim dedi. Nevşehir'de söylediğimi, teyit etsin diye dedi.
İnsanlar seni biraz, tiftiklerler dedi. Dediklerler dedi, bu aramızda kalsın dedi. Vefat etti gitti, ondan sonra, ben söyledim bunu. Vefat edince, kadar aramızda, sır olarak kaldı. Ondan sonra, gelip Bursa'da da, öyle demişti. Dediği insanlar da, bana karşı böyle, muhabbeti olmayan, benim dedikodumu yapan insanlar da. Ben kendimi şeyhim diye, orta yere çıkmadım. Şeyhim böyle bir icazet vermiş bana. Bizim icazetimiz, sorgu odalarında. Bizim icazetimiz, savcılıklarda. 28 Şubat duvarlarında icazetimiz. Eğer icazet soruluyorsa, ben şeyhlik ve üstadlık iddiasında değilim.
Bu iddiaları doğru görenlerden de değilim. Bu iddiaların peşine düşenlerden de değilim. Birisinin şeyhli, halifeli, sufili, birilerinin dudaklarının arasında değildir. O dudak aranacaksa, Hz. Allah veya Hz. Resulullah'tır. sallallahu aleyhi ve sellem. Benim şeyhliğim, üstadlığım, dervişliğim, sufilim, üstadımın dudaklarının arasında da değil. Ona da söyletecek olan Allah Celle Celaluhu. O yüzden Ramona kardeş, böyle bir şey yazmış bana. Mesaj olarak, ben de dedim, derste kendimce, onun mesajına cevap vereyim dedim.
Sufi algısı. Sakın ha, ağzımdan duymayacaksınız, bu sizin halifenizdir diye. Yazılı bir icazet benden almayacak hiç kimse. Şu an için söylüyorum bunu. Yarın emir demiri keser, o ayrı meseledir. Emirin demiri kesmesi ne demektir? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, buradan ağaca çık derse ağaca çıkarım ben. Bana dese ki şimdi, her şeyi Bursa'da bırak, yürü git. Her şeyi bırakır, Bursa'da yürür giderim. Dese diye, gözünün içine bakıyorum zaten. Gözünün içine bakıyorum.
Yürü dese diye. Ama bu dünyadan, ama Bursa'dan, ama Türkiye'den, ama nereden olursa olsun. Hiçbir şeyim yok bu dünyada. zannetmeyin ki bir şeyim var. Sufi algısı. Hiçbir şey benim değil. Sufi algısı. Hiçbir şey ve hiç kimse benim değil. Sufi algısı. Hiçbir şey. Bu dünyada dikili bir ağacım yok. Hiçbir şeyim yok. Bayındırdaki babamdan, annemden kalan mallardan da, zaten bir kısmı da şey, ne o, miras.
Kendime ait bir şey yok. Olanların üzerinde de, vergi dairesinin haci var zaten. O da yok. Olmadığına da üzülmüyorum ha. Öyle de düşünmeyin. Ona seviniyorum. Böyle de söylemek istemiyorum. Herkes arkamdan gıybet ediyor ya, dedikodu ediyor, iftira atıyor ya. Ondan kurtulsunlar da, hiç olmasın. Sevapları bana gelmesin diye söylüyorum. Yok ne dedi, altınının kilosunu bilmiyormuşum. Matematiğim yok ya benim. Olsa ölçemeyeceğim sanki.
Hesabımı bilmiyormuşum ya. Hesabımı tutanlar var ya. Allah bizi affetsin. Sufi algısı. Sufi algısı bu. Ama insanlar, bizim gibi insanların üzerinde, böyle müdanaasız bir insan istemezler. Herkesin kafasında şöyle bir şeyh portresi vardır. Dervişlerine müdanaa eden, ondan bundan isteyen dilenen, gizli kapaklı kenarda, orada burada insanlardan bir şey alan, bir şeyh portresi vardır insanların kafasında. Böyle açık açık konuşuyorum ki, o portre onların kafasından silinsin, silinsin, öyle yaşamayanlar da var. Hadin kuzucuklarım dergah yaptırıyoruz deyip, kendime beş yıldızlı villa yaptırmadım.
Ovanın ortasında, lüks saraylar yaptırmadım ben. Dağın tepesinde, lüks saraylarım yok benim. Deniz kenarında villalarım yok. Hadin dervişler, Şeyh Efendi'nin tarlası bitirecek tarlam yok. Hadin dervişler, Şeyh Efendi'nin üzümü toplanacak, üzüm bağlarım yok. Zeytini toplanacak, zeytin tarlalarım yok. Yok. Yanında çalışanlar, bir gün İstanbul'a kar yağdı. İstanbul'da hiç kimse evden dışarı çıkmadı. Maaşlar bir gün gecikti. İstanbul'daki muhasebeci, telefonda tiril tiril titredi. Dedim ki, bir tane katar piller tutamadın mı dedim.
Katar pillerler gideydin dedim, bankaya yatıraydın dedim maaşları. Bir gün geciktirmeseydin. Telefonda kaldı çocuk. Daha doğrusu böyle demişim, sonra bana dedi ki, Hacı abi, anlayamadım dedi, katar pilleri tutup, bankaya mı gidecektim dedi. Evet dedim ben. Ya da diyecektin ki bana dedim, ben maaşları bugün kar yağdığından dolayı yatıramıyorum. Ne yapayım diyecektin dedim. Ben elden verirdim herkesin maaşını dedim. Bir gün geciktirmeyecektin dedim. Üç yıldan beri bir gün gecikti. Sufi algısı. Sufi algısı.
Yemeyi veririm ben. İçmeyi veririm. Geymeyi veririm. Sufi algısı. Selamun Aleyküm. Hakkınızı helal edin. 150. beytteymişiz değil mi? Birisinin ayağına diken battı mı, ayağının dizinin üstüne kor.
İğnenin ucuyla dikenin ucunu ara. Bulamazsa dikenin battığı yeri dudaklarıyla ıslatır. Bir kimsenin bir yerine bir şey batar. Bir yerine bir şey batınca canı acır onun. Canı acıyınca, o canını acıtan o şeyi çıkarmaya çalışır. Onu çıkarmaya çalışmak için başka bir acıya daha dayanmak zorundadır.
O acı ancak başka bir acıyla tedavi olur. O acıyla tedavi edemezse dudaklarıyla tedavi eder. O kimse onu. Diliyle tedavi eder. O iğnenin, o dikenin battığı yeri dudaklarıyla, diliyle ıslatıp o dikeni yumuşatması gerekir.
O dikeni siz yumuşatamazsanız, çıkaramazsınız çünkü. Ehil olmayan insanlar, dikeni iğneyle çıkarmaya çalışırlar. Ona ilk defa daha diken batmıştır. Ona ilk defa daha diken battığından, o dikeni, ya daha sert bir dikenle, ya da iğneyle çıkaracağım diye uğraşır. Uğraşırken daha da canı yanar onun. Hekim ise, diken battığı yeri öper. Hekim ise, dikenin battığı yeri, diliyle ıslatır. Nemlendirir onu. Yumuşatır. Birisi sizin bağrınıza bir hançer vurur.
Hançeri hançerle çıkarmaya kalkarsanız, yüreğinizi parçalarsınız. Ciğerinizi parçalarsınız. O, cahil insanların işidir. Siz, hançer yarısını, dilinizle tedavi edersiniz. Yalarsınız. Siz, diken, gönlünüze battı mı, onu iğneyle çıkarmaya kalkarsanız, gönlünüzü bir daha incitirsiniz. Gönül kıran kimsenin, gönlünü kıraraktan, gönül tamir olmaz. O bir acı daha getirir.
Gönül kıranı, dudak gerektir. gönlül kırana dil gerektir. Gönül kırana dil gerektir. O sizi incittiyse, siz onu dudaklarınızla yumuşatırsınız. o size bir diken batırdıysa, o size bir diken batırdıysa, siz onu dilinizle yumuşatır, öylesine çıkarırsınız. O zaman o hasar vermez size. Eğer dikeni iğneyle çıkartacağım derseniz, yarayı azdırırsınız. Dikeni iğneyle çıkartacağım derseniz, zarınızı yırtarsınız. Dikeni dikenle çıkarmazlar. Sufiler dikeni öperler.
Sufiler hançeri öperler. Hançer yarasını yalarlar. O insanı olgunlaştırır. O insanı kemale erdirir. Yoksa, dikenden intikam alacağım derken, kendi yüreğinizden intikam alır. Kendi yüreğinizi kanatırsınız. Allah bizi onlardan eylemesin. El Fatiha. Selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi