Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 28 Nisan 2013 · 1:01:15
Selamun aleyküm, Allah gecenizi hayır etsin inşallah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Hakkınızı helal edin, geciktik, 92'den beri tanıştığımız, Şeyh Efendi'nin zamanında Allah razı olsun bizi devamlı ömreye getiren, Sivas'tan Mahir kardeşimiz vardı. Ömre programı yapmış yine inşallah. O gelince, bir iki derler ya, lafın belini kırdık diye. Öyle lafın belini kırdık.
Geçmiş günlerden bahsettik biraz. Ramazan ömresine davet etti, Allah razı olsun. İnşallah nasip olur. Cümle gider inşallah. İnsanın ahsen-ı takvim üzerine yaratıldığını söylemiştiniz. Ahsen-ı takvim nedir? İnsanın aldığı nefesin sayılı olduğu söylenir. İnsan kendi ömrünü uzatıp kısaltma, sonlandırma gibi bir imkanı var mıdır?
Ahsen-ı takvim sözü benim değildir. Bu Kur'an'ı bir ifadedir. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de biz insanı ahsen-ı takvim üzerine yarattık der. Ahsen-ı takvim bu manada ahsen, en iyi, en güzel, en mükemmel, yerli yerinde manası taşır. O yüzden insanın yaradılışı da en güzel, en iyi, yerli yerinde, ölçülü, düzenli, bir karışıklık yok, bir sistemsizlik yok.
Cenab-ı Hak insanı öyle yarattı. O yüzden insan biz bu noktada inceleseler, inceleseler, inceleseler, insanın yaradılışında hatta bütün yaradılışta, varlığın var edilişinde, yaradılışında hiçbir eksik noksan bulamazlar. Hiçbir hesapsız, kitapsız bir şey bulamazlar. Cenab-ı Hak insanı ahsen-ı takvim üzerine yaratınca, başka bir hadisi Kudsi'de Cenab-ı Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri der ki, Cenab-ı Allah, alemi Adem'in suretinde yarattı.
Adem'i de kendi suretinde yarattı. Şimdi iş öyle olunca, o zaman alemin yaratılışı da ahsen-ı takvim üzerinedir. Alemin yaradılışında, varoluşunda da hiçbir kimse bir eksiklik, bir eksiklik, bir noksanlık, bir kusur, bir hesapsızlık, bir dengesizlik, herhangi bir kitaba uymayan bir şey bulamazlar. O yüzden, hem insanın yaratılışı ahsen-ı takvim üzerine, hem alemin yaratılışı bu noktada ahsen-ı takvim üzerine.
İnsanın aldığı nefesin sayılı olduğu söylenir, doğru. İnsan kendi ömrünü uzatıp, kısaltma, sonlandırma gibi bir imkanı var mıdır? Sadaka ömrü uzaltır. Sadaka ömrü uzatır. Siz sadaka vererekten ömrünüzü uzatınız. Siz başka bir hadisi şerifte, Allah'tan hayırlı uzun ömür isteyiniz. Nefesin sayılı olması demek, nefesin sayılı olması demek, nefesin bu noktada artıp eksilmeyeceği demek değil.
Biz bu dünyadaki nefesimizi bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Ama bu dünyadaki yaşam sürecimizi, biz Kur'an ve sünnet üzerine yaşar isek, Cenab-ı Hak hayırlı uzun ömür versin bize. Ne kadar hayırlı uzun bir ömre sahip olursak, o kadar sevabımız ve iyi amelimiz artacaktır. O zaman şöyle düşünmeyin. Ya işte nefes ne kadarsa o kadar olacak. Eee? E hadi git bakalım hayatını olmaz noktalarda yaşa. Olmaz noktalarda yaşarsan, bu sefer hayırlı uzun ömür sağlayamazsınız. Biz Cenab-ı Hakk'ın bize ne kadar nefes takdir ettiğini bilmiyoruz. Kaldı ki Allah'ın kalemi rafa kaldırılmış değil. Cenab-ı Hak peygamberinin üzerinden kalemin hala da cızırtısını duyduğunu söylüyor Hazreti Peygamber.
Ve peygamberinin üzerinden bize bir mesaj veriyor. Demek ki kalemin cayırtısı bitmediyse, cızırtısı bitmediyse ve Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin dilinden hala da yazıp siliyorsa, Cenab-ı Hak için yazıp silmek muhal bir şeydir. Muhal bir şeyse, Allah bir şeyi yazıp çiziyorsa yeniden, Cenab-ı Hak yeniden yazar çizer sizin hakkında ne yazıp çizecekse. Bunu değişmez olarak görmeyin. Dua dağları yerinden kaldırır. İyilikler, güzellikler, Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirme, Allah'ın peşinde koşma. Bu manada insanın önünde açılmayacak kapılar açar. Ve şöyle düşünmeyin hiç. Yani benim ecelim kısadır. Ben çabuk ölürüm. Öyle bir şey düşünmeyin. Ama Allah bize uzun emelli olmamızı istemez.
Bu neyle alakalıdır? Dünyayla alakalıdır. Siz dünyada uzun emelli olmayın. Ama ahiretle alakalı, dünyada uzun emelli olun. Deyin ki, Cenab-ı Hak bana nefes versin, ben cami yaptırayım. Allah bana nefes versin, ben dergah yaptırayım, tekke yaptırayım, külliye yaptırayım. Allah bana nefes versin, Cenab-ı Hak gayret kuvvet versin, ben Allah'ın sevgisini, Resulullah'ın sevgisini alemlere yayayım. Cenab-ı Hak bu noktada gayret kuvvet versin, Allah nefes versin cümleye. Sakın böyle kendi kendinize nefesim kısa olur diye düşünmeyin. Veya nefesinizi de kısaltmayın. Veya böyle bir serkeşçe bir düşünceye sahip olmayın. Ya benim nefesim belliyse, nasıl olsa belli. Öyle bir şey de düşünmeyin. Sizin elinizde sizin yaptıklarınız olacak.
Siz Allah'tan hayırlı uzun ömür isteyin. Allah'tan hayırlı amel işlemek için gayret kuvvet isteyin. Allah'tan iyilik işlemek için zaman ve mekan yaratmasını isteyin. Allah'ı zikretmek için, Allah'ı sevmek için, Allah'ı tesbih etmek için, Allah'ı tenzih etmek için gayret edin. Biz ne kadar nefesimizin olduğunu bilmiyoruz. Belki de Cenab-ı Hak bize hayırlı uzun ömür verecek. Onu da bilmiyoruz. Ama bizim vazifemiz nefesimizi saymak değil. Bizim vazifemiz her nefeste Allah'ın emrini yerine getirmeye gayret etmek. O yüzden düşünceniz bu noktada bizim nefesimiz nasıl olsa belli. İşte bizim ömrümüz de belli. Eee ömrümüz de belli olduğu için ne yaşayacağımız da belli.
Eee işte ona göre yaşayalım. Böyle şeyler düşünmeyin. Yarın kıyamet kopacak dese, size birisi haber verse inanmayın. Rüyanızda görseniz, tevhile ihtiyacı var bugün deyin. Hayatınıza devam edin. Bugün yapmanız gerekeni yapmış olmanız gerekir şu saatte. Hiç yeni arkadaşlar bilmezler bundan 10 yıl önce, 12 yıl önce bir şeyh türedi.
Bu şeyh kendi öleceğini söyledi, tarih verdi. Taputunu yaptırdı, kabristanlığını yaptırdı, kubbeli bir şeyh. Bütün herkes bekliyor ölecek bu şeyh efendi diye. Bütün müritler toplandı. Gün geldi, Cenab-ı Hak ecelini vermedi ona. Elinde senet mi var? Hani bir geçenlerde bir muhabbet çıktı ya, kıyamet kopacak. Şirince de herkes toplandı.
Saçma sapan bir şey. Millet kalktı, el fenerleri aldı. Elektrikler çalışmayacak diye. Bir ahmak, pil bitince ne olacak? O ara dükkandan bilen el feneri istiyorlar bizden boyuna. Stok edecek adam el fenerini. Öyle bir curcuna çıkardılar ya, telefonlar çalışmayacak, elektrikler kesilecek, hiçbir şey, arabalar çalışmayacak. Evler yıkılacak hiçbir kimse. Ne evler toz duman olacakmış. Sakın mümin, bakın mümin diyorum. Bu tip şeylere tevessül etmez, inanmaz hiç. İnanmaz. Asla. O Allah'tan hayırlı uzun ömür ister.
Bu dünyaya bağlanmak değildir. Bu hayırlı amel daha fazla yapmak içindir. Allah bizi affetsin. O yüzden normalde intihar eden, o yüzden küfür üzerine ölür. Aklı yerindeyken bir kimse intihar ediyorsa, o yüzden küfür üzerindedir. O yüzden onun cenaze namazı kılınmaz. Neden? Allah'ın emrine muhalefet etti. Allah'ın emrine karşı geldi. Allah bizi affetsin inşallah. Hamuş nedir? Hamuş, suskun demek. Suskun. Sufi hamuştur, suskundur. Dinler. Suskun olmak dinlemeyi getirir. Dinlersiniz.
Size bir şey sorarlarsa, Kur'an ve sünnet dairesinde bir bilginiz varsa, din nasihattir. Hadis-i şerif mucibince o doğruyu tebliğ edersiniz. Ama öbür türlü susarsınız. Susmak, ya hayır söyle, ya sus hadis-i şerifidir. Hamuş bu noktada ya hayır söyler, ya da susar. Üstadının yanında hiç konuşmaz. Bir sufinin üstadının yanında konuşması, edebe mugayyir bulunmuş. Şeyh Efendi, Allah rahmet eylesin, yolculuk esnasında böyle birisi bir şey anlatmaya kalkarsa, Mustafa Efendi oğlum çok geveze bu derdi.
Hemen atlanmaz böyle şeyhin yanında bir şey konuşmak için. Bunu bir suskunlukla alakalı bir derviş menkıbesi söyleyeyim, bu meseleyi kapatayım. Şeyh Efendi'nin birisi hacca yolculuğa çıkmış. Hacca yolculuğa çıkınca, yolda bir şeyhi ziyaret etmiş. Adaptandır. Bir kimse bir beldeye gittiyse, orada bir şeyhefendi olduğunu biliyorsa, o şeyhefendi ziyaret edilir. Dervişlik adabıdır bu. Nereye giderse gitsin, bir sufi, bir şeyhefendi. Orada bildiği, tanıdığı, duyduğu bir şeyhefendi varsa onu ziyaret eder. Bu adaptır. O şeyhefendinin de tanıdık bir üstad varmış yolda. Ona uğramış, selamun aleyküm aleyküm selam.
Hacca gidiyor, bakmış ki o uğradığı şeyhefendi, şeyhefendinin yanında hizmet eden hiç kimse yok. Demiş, efendi müsaade edersen demiş, şu çömezi vereyim sizin yanınıza. O da demiş sizinle beraber yolculuk yapsın ve size hizmet etsin. Olur demiş ona. Yola çıkmışlar, yolculuk boyunca gitmişler, tavaflarını etmişler, haccılarını bitirmişler. Dönecekler artık. O şeyhefendi sormuş, evladım senin adın ne demiş? Berber Ahmet efendim demiş. Dönmüşler geri. O çömezin üstadı demiş ki, efendi, dervişi nasıl gördünüz demiş. Çok geveze demiş.
Ona adın ne dedi, o mesleğini söyledi diye. Adın ne? Ahmet diyecekti. Berber Ahmet değil. Berber Ahmet deyince çok geveze demiş. Suskunluktan size bir ölçü. Allah bizi onlardan eylesin. Hristiyan ailede doğan bir çocuğun, Müslüman ailede doğan çocuğa göre İslam'ı tanıması, bulması, yaşaması daha zordur. Bu konuda adalet tecellisini açıklar mısınız demiş.
Ayet-i kerime, Allah yaptıklarından sorunlu değildir. Ayet-i kerime, Allah dilediğine lütfeder. Allah illa ki şunlara lütfedecek diye, şunlara ikram edecek diye bir kaide yok. Bu adaletsizlik değil. Bu hikmetsizlik değil. Yoksa bütün doğanlar, hangi anneden babadan doğarsa doğsun, İslam üzerine doğarlar. O yüzden bunu böyle adaletsizlikmiş gibi görmeyin. Allah bizi muhafaza eylesin. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demeyen cennete giremeyecek. Rabbimizin merhameti de sonsuz. Bu merhametinden yaralanabilecek Hristiyan ve Yahudiler olacak mı?
Bunlar cennete girebilecek mi? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonraki Yahudiler ve Hristiyanlar için böyle bir şey söz konusu değil. Allah'ın lütfu sonsuz, keremi sonsuz, Merhameti sonsuz. Şimdi edepsizce bir sözmüş gibi algılanmasın. Hani bir böcek türü var ya, hayvan pisliklerini yuvarlar.
Biz şimdi o hayvan gözlüğüyle baktığımızda hayvan onu pislik niyetiyle yuvarlamaz öyle değil mi? O hayvan için o pislik lütuftur ona. Öyle değil mi? Bir hayvan ve insan pislikleri bir müddet sonra kurt oluşur mu için ne? Oluşur. O kurtlar o pislikleri yerler mi? Evet o pislik bitince kurtlar da ölür mü? Evet o kurtlar o pislik için nimet oldu mu? Oldu. Cennet ehlinin nimetleri cennet ehline sevimli gelir. Cehennem ehline de nimet kaynar kazanda pişirilmiş su ve ateştir. Bir müddet sonra onlar ona aşina olur.
Ve cehennem ehline de cehennem lütufmuş gibi gelir. Efendim ay kendi yörüngesinde taşlık yerde midir? Etrafı taşlık mıdır? Nereden çıktı? Ağzından bir anda yalan çıkıveren kimse ne yapmalıdır? Bu yalan eğer sadece kendisini bağlıyorsa tövbe edecek. Ama o yalanla insanları ifsad ettiyse o yalanı söyleyecek. Benim ağzımdan bir anda çıktı ifsad ettim sizi. Bozulmanıza sebep oldum diyecek. Onlarla helallık alacak. Bu noktada onlara söyleyecek. Biz üniversite öğrencisiyiz. Maneviyatımızı koruma konusunda sıkıntı yaşıyoruz. İbadetlerimizi yaparken devamlılık ve sabır konusunda neler yapmalıyız?
Gerçekten üniversitelerin bu noktada bir sıkıntıları var. Gerçekten sıkıntıları var. Üniversite gençliği ailesinden uzaklaşınca kendince kendi kendisini bir hürlük, bir hürriyet, bir özgürlük noktasına götürüyor. Nasıl olsa ailesi yok yanında. Durduracak, onu terbiye edecek, onu kısıtacak bir kimse yok. Öyle olunca hayasızca işler yapabiliyor. Allah muhafaza eylesin. Bu noktada üniversitede okuyan kardeşler muhakkak bir cemaatle, bir toplulukla irtibat halinde olup, hiç olmazsa kendilerini koruma, muhafaza etme, ibadetlerini edebilme, kendisi belli derslere giderekten kendisini bu hayatın içerisinden başka bir hayatın içerisine adapte etme noktasında gayret etmesi lazım.
Bir, derslerine hızla çalışacak. İki, kendisine bir cemaat, bir tarikat, neyse çizgisi, böyle bir yer bulup kendisini oraya bağlayacak. Cemaatsiz durmak, topluluksuz bir topluluk olmadan dini yaşamak gerçekten zor. Büyük vahşet. Allah muhafaza eylesin. Ashabtan en çok hangi kimseye muhabbet besliyorsunuz? O zamanda ya da onlar bu zamanda olsaydı peygamber efendimizden sonra en çok sevdiğiniz kimse hangi sahabe olurdu?
İmam-ı Azam Hazretleri bununla alakalı bir fetva söylemiş. Bir Müslümanın yaşayan insanların içerisinde en fazla sevdiği Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri olmalı. Ey ashabım! Annenizden, babanızdan, eşlerinizden, çocuklarınızdan, mallarınızdan, canlarınızdan daha fazla beni sevmedikçe imanınız kemale ermez. Hadis-i şerif, o zaman bir Müslüman, bir mümin bütün herkesten fazla Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini sevmeli. Ondan sonra daha fazla sevileceklerin başında aşere-i mübeşşerenin başındaki olan Hazreti Ebu Bekir Efendimiz.
Ondan sonra Hazreti Ömer, ondan sonra Hazreti Osman, ondan sonra Hazreti Ali, ondan sonra aşere-i mübeşere dediğimiz on zat ve ehl-i beyt gelir. Bunların içerisinden bir kimse sevgisi bir tarafa doğru kayar, yoğunlaşırsa, hadi diyelim ki bu makul görülür. Ama zahiren bu sıralamayı böyle oturtturmak zorundadır Müslümanlar.
Ya ben işte bunun içerisinden ilk sahabeyi daha fazla seviyorum, o bana daha sıcak geliyor diyebilir bir kimse kendince. Ben bunu nakıs noksan görmem, ashabım yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız beni bulursunuz der. Muhyiddin Arap Hazretleri bunu da farklı tevil eder yalnız. Arabi bu hadis-i şerifi ashabım yıldızlar gibidir sözünü, zamanın velilerini, mürşidi kamillerini ashab derecesinde görür.
Ve ashab derecesinde görerekten gökteki yıldızlar gibi onu da o yıldızlar kümesinin içerisine koyan. Ve hangi veliyi, mürşidi kamili bulursanız ona ulaşmış olursunuz. Kime? Hazreti Resulullah'a. Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine sarıldınız? Beni bulursunuz. Yani Hazreti Peygamber'i. O zaman o ashabım yıldızlar gibidir. O ashab tükenmez. Her veli, Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabı mesabesindedir. O yüzden bir veliyi Hazreti Peygamber'in ashabı değil diyemeyiz. Ashab olabilmesi için bir kimsenin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görmesi ve onun da o kimseyi görmesi gerekir.
Biz Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini göreni ashab olarak nitelendiriyoruz. Bütün ulema bunda hemfikirdir. Eyvallah. Bir kimse ashabın noktasında durup Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördü ise o zaman kendisini ashabtan addetmesi kendisini bağlar. Biz ona sen yanlış yaptın doğru söylemiyorsun diyebilir miyiz?
Hayır. Bizim önümüze koysa dese ki kim Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördü o ashabtandır dese ve bu adiş şerifi önüne koysa ona söylenecek söz olmaz söz olmaz. Bir kısım sufiler o yüzden başlarındaki mürşidi kamilleri kendilerince ashab mesabesinde görmüşler. Arabi de bunlardan birisidir. Ve Arabi o yüzden ashabı hani ashabı yemin var ya ashabı yemin kitabı sağdan verilenler. Ashabı yemin sağdan yaratılmış olanlar. Ashabı yemin Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin taraftarı olanlar. Ashabı yemin Allah'ın Hizbullah'ı Allah'ın taraftarı olanlar. Bu noktada ashabı Resulullah kim?
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin etrafında toplananlar. E bir kimse şimdi Kur'an ve sünnete sımsıkı yapıştıysa ve her hal ve hareketini Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hem içsel hem de dışsal olarak ona benzemeye çalışıyorsa ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini manen de görüyorsa ve onunla da görüşüyorsa biz onu şimdi ashabtan saymama gibi bir lüksümüz olabilir mi? Arabi burada ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine sarılırsanız beni bulursunuz hadis-i şerifini bu noktada velileri de içine katar. Ama Müslüman, mümin bir kimse bu manada ashabın içerisindeki fazilet sıralamasını az önceki dediğim gibi yapar. Yani en başta Hazreti Ebubekir Efendimiz sonra Ömer, Osman, Ali ondan sonra aşerî mübeşşere ve ehlibeyt olarak sıralar.
Şimdi kıymetli dostlar sevgi sıralaması da böyle olması gerekir. Ama birisinin gönlü kaydı, birisinin içi kaydı, birisinin bu noktada birisine biraz daha fazla muhabbet beslemiş olsa bundan da bir sıkıntının, bundan bir problemin çıkacağını zannedenlerden değilim. Sabah namazına uyanamadığımız zaman öğlene kadar kılabilir miyiz? Evet. Uyanır uyanmaz mı kılmalıyız? Bir çıkış vakti var mı? Eğer bir yola çıkacaksanız, bir işe gidecekseniz, eğer kılabilecek hiç zamanınız olmayacaksa uyanır uyanmaz namazınızı kılın. O yüzden çıkış vakti var mı? Öğlen namazı, ezanı okununcaya kadar sabah namazını kılabilirsiniz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, hadis-i şeriflerde tespit edilen bir günlük böyle bir namazı vardır.
Seferi iken, Bilal'e der ki, ya Bilal işte sabah namazının vakti geliyor. Bilal Habeşi de der ki, uyu ya Resulallah. Ben seni sabah namazında uyandırırım der. Bilal'e Habeşi de uyur kalır. Hazreti Resulallah der ki, inşallah demedin ya Bilal. O yüzden uyuduk kaldık. Ve orada uyur kalır. Orada bakarlar ki güneş doğar. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hızla oradan kalkarlar. Biraz yürürler. Güneş de bu esnada biraz çıkar yukarı doğru. Ondan sonra mola verirler. O molada Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sabah namazını sünnetiyle beraber kılar. Ve ashabına da der, sabah namazını, nafilesini, sünnetini kılanlar, yani onu böyle sünnet algılayıp devam edenler, sünnetlerini kılsın derler.
Sünneti kılırlar, kılarlar. Bakın kaza olmuş olsaydı, sünnetlerini kıldırmayacaktı. Sünnetlerini kıldırır. Sünnetleri kıldırdıktan sonra rivayet edilir ki, kazaya niyet etmez. Çünkü uyuduğunuzda sorunlu değilsiniz der Hadis-i Şerif'te. Sakın böyle deyip de saati mati kurmadan paso yatıp fosur fosur uyumayın. Böyle bir şey değil dedim. Olur insanlık, yorgun düşer. Sahabeden birisi vardır ya, sabah namazlarına kalkamaz. Hanımı gündüz oruç tutmak ister, oruç tutturmaz. Kadın bunu gelir, Hazreti Peygamber'e şikayet eder. Yanında da eşi var. Der ki, ya Resulallah şikayetçiyim. Bu der sabah namazlarını kılamıyor.
Döner Hazreti Peygamber o kimseye, hani sebebini söyle dercesine. O da der ki, ya Resulallah bütün herkes bilir ki der, biz gece çalışırız ailecek. Fırıncılar gibi ve mesleği fırıncıdır. Öyle müfessirler, hadis nakledenler öyle söylüyorlar. Der ki, biz gece çalışırız. Gece çalıştığımızdan ben yorgun argün geliyorum, sabah namazı vaktinde uyuyorum. Hazreti Peygamber o zaman der, uyuduğunuzdan sorumlu değilsiniz. Bir ana gündüz oruç tutturmuyor deyince, genç der ki asaptan o çocuk, o zat. Der ki, ya Resulallah ben genç adamım. Ben eşimle yatmak istiyorum.
Uyandığımda, o da oruçluyum diyor. Ben o yüzden onun nafile oruç tutmasını istemiyorum. Onunla cima edeceğim der. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kadına, kocana tabi ol der. O yüzden nafile oruç tutmak için kadın, kocasından izin almak zorunda olur. Onun fetvası da buradan çıkar. O yüzden olur. İnsan işinden dolayı yolculuk yapıyordur, yorulmuştur. Gündüz ağır bir iş yapmıştır. Hepimizin başına gelir. Sabah namazına kalkamayabilir o kimse. Kalkamazsa o kimse tövbe etmeli. Hiç olmazsa odayı değiştirmeli. Odayı. Hangi odada namazı kalkamadı? İşte salonda yattıydı, salonda namaza kalkamadı. O gitsin küçük odada veya balkonda veya terasta veya başka bir yerde namazını kılsın.
Uyanamadığı yerde kılmamaya gayret etsin. Çünkü Hazreti Peygamber uyanamadığı yerde kılmadı namazı. Sünneti işlesin. Hiç olmazsa bir terk edilmiş sünneti ihya etmek yüz şehit sevabıdır. Oradan bir sevap alsın. Yani namaza kalkamadığı odada sabah namazını kılmasın. Gitsin başka bir odada kılsın ki hiç olmazsa bir sünnet işlemiş olsun. Ve odayı değiştirsin ve tövbe etsin. İnşallah. Dışarıdaki hanımların sohbeti sizin sohbetinize baskın geliyor. Bir ikazınız olur mu acaba demiş bir kardeş. Valla bunu ikaz etmekten utanır hale geldim ben. Benim yaramı deşmeyin.
İnsanları incitmek, insanları üzmek istemiyorum. İnsanları kırmak istemiyorum. Bunu defalarca söylüyorum. Burası bir ibadethane. Eğer çay bahçesi olsaydı burası biz çayı parayla satardık burada. Kimse de engelleyemezdi. Hala da engelleyemez. Burası çay çorba yeri değil. Dedikodu yeri değil. Mahalle toplantılarının olacağı yer de değil. Ama ve lakin öyle şeyler duyuyoruz, öyle şeyler yaşıyoruz ki. Bunu insanların cahilliğine bırakıyoruz. Burayı mahalle dedikodusu olur ya kadınların toplandığı yer. Öyle görenler var.
Buraya geliyorlar. Burada kim kimin karısı ne olmuş? Kim kimin kızı ne olmuş? Kim hangi örtüyü takmış? Kim kimden evlenmiş? Kim kimden boşanmış? Herkesten iyi biliyorlar. Ben buradan istediğim kadar bağırayım dedikodu yapmayın diye bahçede var. Ben istediğim kadar bağırayım iftira atma diye bağırdığım zaman dışarıdakınlara bağırıyorum ben.
Ben burada sohbet ederken dedikodunun, gıybetin, iftiranın kötülüğünü anlatırken dışarıda bu devam ediyor. Aslında farkında değil, şunun farkında değil. Yani kafasına birisi tokmakla vuruyor onun, vuran Allah. Onun da farkında değil. Ama tekkelerin, dergahların, ibadethanelerin kapısının kapanması mümkün değil.
Biz ümit ediyoruz ki, buraya dedikoduya, gıybete geleni de Allah affetsin. Dışarıda kaynatıyorlar, oh oh oh. Hem çayı içiyor hem bu değirmenin suyu nereden geliyor diyor. Ya bu kadar olur mu? Kızım söyledi bana, yan taraftan masadan diyorlar ki baba diyor. Bu hocanın ne kadar altını olduğu belli değilmiş. Diyor ki baba bu altınlar nerede? Dedim sorsaydın ya kızım, nerede şunlar göster bize diye. Hiç aklıma gelmedi dedi. Dedim keşke söyleseydin. Teyze, hala, abla, her neyse. Şu altınlar neredeyse göster bize ya.
Gidelim alalım. Hatta bilen varsa şu anda cemaatin içinde hep beraber gidelim. Valla ne kadar olduğunu bilmiyormuşum ya, dağıtacağım hepinize de. Valla dağıtacağım, billahi dağıtacağım. Yeminle söylüyorum. Şunları bir bulun gelin bana. Ne kadar param olduğunu bilmiyormuşum ya. Valla bilenler varsa nerede olduğunu bulsunlar. Buldukları yerde valla da, billahi da, tillahi da Allah'a yemin ediyorum. Kapının önünde dağıtacağım herkese. Kapının önünde dağıtacağım. Dağıtmayan Mustafa'yı dağıtsınlar. Bitmez ki. Bitmez.
Şimdi böyle söylüyorum ya, dışarıda konuşuyorlar genelde. Ama mesela biz üç tane, dört tane bir arkadaş ortalıkta dolaştırsak, konuşacak olana müdahale etseler, lütfen hanımefendi sohbeti dinler misiniz? Bunu düşünmüyor değilim. Lütfen hanımefendi semayı dinler misiniz, izler misiniz? Bugün bir arkadaş anlattı, nakletti bana. Bugün gündüz dinlediğim bir şey. Kardeşi New York'a gitmiş. O arkadaşın tatile. New York'a gittiği zaman New York'ta zencilerin gittiği bir kilise varmış. Zencilerin gittiği kilisede şartlar var. İçeri çanta götürmek, sokmak yok. Telefon sokmak yok.
İçeride iki buçuk saat ayin olacakmış. İki buçuk saat içerisinde içeri girince dışarı çıkmak yok. Tuvaletim geldi yok. Konuşacaktım yok. Selamlaşacaktım yok. Uçağa yetişecektim yok. Arabaya yetişecektim yok. Otobüse yetişecektim yok. Çocuğum ağlayacaktı yok. Karım kızardı, kocam kızardı, babam kızardı yok. İki buçuk saat boyunca, sohbet ve ayin zamanınca dünyayla alakasını kesecek o kimse.
Bizim o arkadaşın, kardeşi her şey tamam demiş. Demiş, adam zenci, Türkler giremez demiş. Şaşırmış. Ya nasıl giremeyiz demiş. Bu yüzden işte demiş. Siz hep böylesiniz. Siz demiş konuşursunuz. Hırgır çıkarırsınız. Kurallara uymazsınız. Bu arkadaş bana dedi ki, ya dedi tekkeye bir ölçü koysak. Ya dedi bu kadınları hepsini de dışarı çıkaralım dedi. Bana söylüyor bugün. Ya da dedi konuşan kadını dışarı çıkaralım. Ama buna dedi bir şey getirelim.
Ölçü getirelim. Dedim yok. Mümkün değil ben. Neden dedi? Biz dedim bir kişinin imanına vesile olmak için orada duruyoruz dedi. Birisinin imanına vesile oluruz diye bakıyoruz dedim. Ben de biliyorum dedim. Ben içeride bağırmak zorunda kalıyorum dedim. Uğultu içeri kadar geliyor çünkü. Çay. Çatır çatır çatır … çay istiyor. İçiyor. Sohbet devam ederken çay getirir misiniz? Duyuyorum ben burada. İsterse o çay dağıtanlar çayı dağıtmasınlar. Nasıl azarlıyorlar onları? Öyle değil mi? Azar işitiyorsunuz değil mi? Hem bizdedir bu.
Başka hiçbir yerde yoktur. Biz hem hizmet alırız. Hem de hizmet verenleri kötüleriz. Onları azarlarız. Onları alaşağı etmeye çalışırız. Burada bir kardeş sigara içmek yasak demiş bir bayana. Bayan söylemedik laf bırakmadı. Dışarıdakiler içeridekinler. Burası tekke. Tekkeler ibadethanedir. Tekkeler Allah'ın zikredildiği yerlerdir. Tekkelerde sohbet olur. Sohbet dinlenilir. Ardından zikir olur. Herkes zikreder. Tekkelerin konumu, işleyişi, işlevi, içeriği budur. Tekkelerde tekkeye gelenden ücret alınmaz.
Hizmetten ücret alınmaz. Ama tekkeye gelen de bir şey istemez. İstemek yoktur. Tekkeye gelen adam çay ne zaman içeceğim demez. Çorba ne zaman gelecek demez. Burada yemek yenecek mi demez. Yemek yenilecek mi ne yenecek sormaz. Önüne gelirse bir şey yer içer. Önüne gelmezse yemez, içmez. Bir şey istemez. Bir şey beklemez. Tekke kültürüdür bu. Tekke de elini uzatmaz bir kimse. Elini uzatacaksa Allah'a kaldıracak. Elini uzatacaksa bir şey vermek için uzatacak. Almak için değil. Mümin elini almak için uzatmaz. Vermek için uzatır.
Müminin eli uzanacaksa vermek içindir. Almak için değil. Sufi adabıdır. Senin önüne gelir çay alırsın. Önüne gelmedi. Elini uzatmazsın. Beklersin. İstemezsin. Hatta beklemezsin de. Allah affetsin. Birisi benim yanımda bir şey elini uzatsa tiksinirim ben ondan. Elini uzatmayacak bir şey almak için. İstemeyecek. İstemeyecek. Hacı Mehmet burada hacca gittiğimizde. En son 2005'te hacca gittiğimizde atıyorlar bir şeyleri. Veya bir tırın yanaştırmışlar bir şey dağıtıyorlar.
Ben Allah affetsin öndeysem yolumu değiştiriyorum. Önde değilsem arkadan sesleniyorum. Sola çark. Sola doğru gidiyorlar. Neden işte. Sağ tarafta bir şey dağıtıyor adam. Oktay dedi kulakları çınasın. Eğildi abi dedi ya. Bizi dedi bu tırlardan dağıtıcılardan uzaklaştırıyorsun hep fark ettim dedi. Oktay dedim biriniz gaflete düşer de o tırdan dağıtılanlara elinizi uzatırsınız. Ben de onu görürüm sizden tiksinirim diye korkuyorum dedim. Müslüman vakarlıdır. Mümin vakarlıdır. Bir şey elini uzatmaz. Bir şey istemez. İstenmez sufilikte. Adap budur. Ama ve lakin buna uyacak olan insan çok az. E tabi ben herkesten sufi ahlakını bekleyen bir kimse de değilim.
Hakkınızı helal edin. Ama velakil gönül arzu eder ki insanlar yavaş yavaş kendilerini bu noktada eğitsinler. Yavaş yavaş bu noktaya doğru yürüsünler. Ama bunu özellikle kardeşlere hep söylüyorum. Yani siz yanınızdakini de konuşmazsanız onlar konuşacak kimse bulamaz. Ama onlar zaten konuşacak olanlar da heyet halinde geliyorlar. Onlar zaten genelde bu bölgenin insanları veya buraya böyle devamlı gelen insanlar birbirleriyle haberleşiyorlar. Tekkede buluşalım diye buluşuyorlar burada. Burada çay bahçesi gibi konuşuyorlar. Sohbet ediyorlar. Dedikodularını, gıybetlerini yapıyorlar. Kakara, kukaralarını yapıyorlar. Gidiyorlar. Tekkeye bunlar da lazım demek ki.
Herkes kalem gibi olacak değil ya. Yamuğu da lazım. Düzü de lazım. Allah onlara da idare et eylesin. Allah onları da affetsin inşallah. Kızım kötü işlerle meşgul, asi bir evlat sözüm geçmiyor. Ne yapabilirim? Nasıl dua edebilirim? Teşekkür ederim. Önce kendin tövbe et. Çocuklarınızda bir sapma varsa önce kendiniz tövbe edin.
Önce kendinizden sapmaları ve saplantıları ve sapıklıkları kaldırın. Bu noktada çocuklarınızın üzerinde hemen çocuklarınızı suçlayıcı noktada durmayın. Ben ne yaptım bu çocuğa diye düşünün. O çocuğa nasıl eğitim verdiğinizi düşünün. Ondan sonra çocuğun üzerinde düzgün eğitim vermeye çalışın.
Allah bizi affetsin. Peygamber Efendimiz'i sallallahu aleyhi ve sellem'i rüyada gören gerçek halini görmüş gibidir derler. Peki yüzünü görebilmek mümkün müdür? Görüyorsa eğer bundaki hikmet nedir? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetleri der ki. Beni rüyasında gören gerçekte görmüş gibidir. Benim şeklime, suretime şeytan giremez der. Bir hadis-i şerifte benim ve velilerin şekline, suretine şeytan giremez der. Benim ve alimlerin, ümmetin alimlerinin şekline, şemaline şeytan giremez der. Beytullah'ın şekline, şemaline şeytan giremez. Sahabelerin şekline, şemaline şeytan giremez. Cebrail aleyhisselamın şekline, şemaline şeytan giremez.
Meleklerin şekline, şemaline giremez şeytan. Ben meleğim diye kandıramaz. Ben Cebrail'im, ben İsrafil'im, ben Mikail'im diye kandıramaz. Bunları böyle söylüyorum. Elhamdülillah ki, kardeşlerimizin arasında Cebrail aleyhisselamı gören, Cebrail aleyhisselamla konuşan, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gören, onlarla konuşan, sahabelerle konuşan, sahabeleri gören kardeşlerimiz var.
O yüzden her kim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüyse, gerçekte görmüş gibidir. Ve onu gerçekte gören iman ehli, cehennem ateşi onu yakmaz. Müjde, onu her kim gördüyse, imanla bu dünyadan göçüp gider ise, onu cehennem ateşi dokunmaz. Ona cehennem ateşi asla ilişmez.
Asla. Onun sırat korkusu kalmaz. Onun cehennem korkusu kalmaz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenin, bu korkuları kalmaz. Onda başka korku başlar. Onda başlayan korku, uzaklık korkusu. Ayrılık korkusu. Ondaki korku, yüzünü ekşitir mi korkusu? Ondaki korku, acaba ben onu üzer miyim? Acaba ben onu kırar mıyım? Acaba ben onu incitir miyim korkusu olur. O yüzden bir kimse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sarığını dahi görse, onun cehennem ateşi dokunmaz. Yüzünü görmek, onun hakikate doğru yol aldığına işarettir.
Allah onlardan eylesin inşallah. Cümlemizi. Demiş ki bir kardeş, şeyhim onlar altının dünyada harcananından bilirler. Size, sizde ahirete lazım. Altınları dağıttığınızı görmüyorlar. Görenler zaten bedava alıyor. Allah razı olsun demiş. Estağfurullah. Hani şey, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri vefat ettikten sonra, Ashab-ı Sufa tabi şeyde, mescitte, Ebu Hureyre radıyallahu anh hazretleri çıkar, Medine sokaklarına koşun der. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mirası dağıtılıyor o.
Mescitte der. Koşun. Medine'liler Hz. Peygamber'in mirası dağıtılıyor diye mescide koşarlar. Mescide koşanlar mirastan algıladıkları şey maddidir, altın. Bakarlar ki, Ashab-ı Sufa Allah'ı zikrediyor. Bakarlar ki, Ashab-ı Sufa Kur'an-ı Kerim tilavet ediyor. Bakarlar ki, Ashab-ı Sufa Kur'an ayetlerinin üzerinde tefekkür ediyor. Demek ki, Hz. Peygamber'in mirası neymiş? Zikir, fikir, tefekkür, ilim. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Kaçıncı beytte kalmışız?
144. Padişahım dedi. Odada kimse kalmasın. Yakını da uzaklaştır yabancıyı da. Cariye hasta. Hasta olan cariyeyi iyileştirecek olan hekim geldi. Hekim cariyeyi normalde gördü. Ondan sonra dedi ki padişaha, Ey padişahım, odada kimse kalmasın. Hekim hastayla baş başa kalacak.
Hastayla baş başa kalanaktan onun hastalığını tespit edecek. Dehlizlere, dehlizlerde kimse kulak vermesin. Kimse dinlemesin de şu cariyecikten bir şeyler sorayım. O da boşaltıldı. Hekimle hastadan başka kimsecik kalmadı. Hekim yumuşak yumuşak nerelisin sen diye sordu. Çünkü dedi, her şehir halkının ilacı ayrıdır. Hekim hastayı tedavi edecek. Hastayı tedavi etmek için padişaha dedi ki, Bizi yalnız bırak. Bizi baş başa bırak. Hiç kimse de kulak kabartmasın. Hiç kimse de benim hastayla olan konuşacaklarımı dinlemesin. Hani bu hikaye, Hazreti Mevlana'nın deyimiyle bizim hikayemiz dediydi ya, Edep çıktı buradan.
Edep ne? Bir mürşid ile bir mürid konuşurken, Ona kulak kabartılmaz. O dinlenilmez. Bir mürid ile bir mürşid özel görüşüyorsa, O yalnız bırakılır. O ne soruyordu, ne anlatıyor diye dinlenilmez. Veya bir üstada işte böyle sorular geliyorsa, Sorular okunmaz. İçine bakılmaz. Ne sordular, ne yazdılar diye merak edilmez. Dehlizlere kulak kabartılmaz. Dehlizlerde durup bir şeyler öğrenmeye çalışılmaz böyle. Edeptir bu. Bir kimse, Bir mürid üstadıyla konuşuyorsa, Ona yakın dahi durulmaz. Paldır küldür onun yanına gelinmez.
Ne zaman o kardeşin işi bitti, Veya üstad onu gördü, Gelebilirsin dedi, O kimse gelir. Müsaade dahi istenmez. Müsaade isteyince ne diyecek? Müsait değil mi diyecek? Müsaade dahi istenmez. Bir üstad, bir dervişle görüşülüyorsa, Görüşüyorsa, İkinci şahıs gelip müsait misin demez. Görüşebilir miyiz demez. Edeple görebileceği bir yerde uzaklıkta durur. Dinlemez de. İşte padişah dedi ki, Hekim dedi ki padişaha, Bizi yalnız bırak. Bizi baş başa bırak. Hiç kimse de kulak kabartmasın. Bizi dinlemeye kalkmasın. O da boşaltıldı. Hekimle hastadan başka kimsecik kalmadı. Ve dedi ki, Her şehrin hastalığı ayrı ayrıdır.
Hastalıklar ayrısa, Şifası da ayrı ayrıdır. Her beden, Her sufi bir şehir hükmündedir. Ve o şehir hükmündeki sufinin, Her hastalığı ayrıdır. Birinin hastalığı öbürkünle aynı değildir. Birine vereceğiniz ilaç, Öbürkün için aynı değildir. Birine verilecek olan esma, Öbürkün için aynı değildir. O yüzden, Hepsinin tedavisi farklı, Hepsinin ilacı farklı, Hepsine verilecek olan sohbet, Edilecek olan nazar, Farklıdır. Hekim diyor ki, Her şehrin hastalığı vardır. Bunu normalde zahire yormuyorum ben. Zahire yorarsak, Bursa şehrinin hastalıkları kendine aittir. Burada sanayi var, Sanayi hastalıkları fazladır. Burada ticaret var, Ticaret hastalıkları fazladır.
Burada panik atak insan çoktur. Neden? Ticaret var. Depresif haller yaşayan insanlar çoktur. Neden? Ticaret ehli. Tarımla yaşayan insanlarda, Depresif haller göremezsiniz. Hayvancılık yapanlarda, Bu kadar fazla depresif haller göremezsiniz. Ama büyük şehirlerde, Ticaret yapan, Sanatla uğraşan, Ne bileyim bir normalde kendince bir dükkan çalıştıran, Pisişik depresif haller yaşar. İşçi parası, Maliyeydi, Sigortaydı, Vergilerdi, Mal parası, Çekti, Ödenen senetler, Ödenmeyen sepetler, Adamları, İnsanları pisişik, Psikolojik hastalıklar haline getirir. Ama aynı hastalıkları, Tarımla iştigal eden başka bir yerde göremezsiniz. Ama bunu zahiren yormuyorum ben. Bu nedir? Her sufinin hastalığı farklıdır.
Siz onun hastalığını öğrenmekle bir şey elde edemezsiniz. Veya bir başkasına hastalığını sormakla, Bir şey elde edemezsiniz. O yüzden, Adap nedir? Bir veli, Bir üstad, Bir mürşid, Birisiyle konuşuyorsa, Onu yalnız bırakmak gerekir. Onu dinlememek gerekir. Bu manada birisi de soru soruyorsa, Onun sorularını bu noktada okumamak, İncelememek, Araştırmamak gerekir. Ben o yüzden sohbetlerden sonra, Buradaki soruları böyle, Yumar, Katlar, Atın derim. Kimisi adını soyadını yazar altına. Tanıyayım diye. Gayet normal, doğal bir şey. Bunu bir başkasının okuması, Öğrenmesi, Dervişlik adabına, Erkan'ına uygun değildir. Allah bizi muhafaza eylesin. 148'de kaldık.
El Fatiha.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.