Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 13 Nisan 2013 · 57:19
Selamun Aleyküm, Allah gecenizi ayıretsin inşallah, Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Bu akşam misafirlerimiz vardı, bugün aslında misafirlerimizden bir Profesör Hüseyin Bey var, o sohbet edecekti bugün. İnşallah yolda geliyorlarmış, onlar gelinceye kadar inşallah, biz bir iki kelam edelim inşallah.
Madem ki İslam hoşgörü dini ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem eşitlikçi bir dini savunuyor, peki neden peygamberlik verildikten sonra kölelik devam etti? Ve savaşta ele geçirilen çocuklar ve kadınlar ganimet gibi paylaşıldı. Bana böyle bir soru yönetildi, aydınlatır mısınız? Din bir günde indirilmiştir, hiçbir din bir günde indirilmemiştir.
Hiçbir şey bir günde olgunlaşmamıştır. Bu eşyanın fıtratına aykırı. Cenab-ı Hak alemi altı günde yarattık diyor. Çocuk anne karnında dokuz ay bekliyor. Tohum toprakta bekliyor. Hiçbir şeyin fıtratında bir anda bir günde olgunlaşma yoktur. İslam dini de Adem aleyhisselamdan itibaren süre gelen bir dindir.
Ve İslam, Muhammedi noktada Adem'den Hazreti Muhammed Mustafa'ya kadar yüzde ellisi yaşanmış, kemale ermiş. Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında yüzde yirmi beşi yaşanmış. Yüzde yirmi beşi son kalan kısımda ahir zaman dediğimiz, ahir zamanın son diliminde yaşanacak ve tamamlanacak. O zaman din, Adem'den itibaren hep kendisini olgunlaştıran, kendisini kemale erdiren bir olgu.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında din tamam olmuş, tamamlıkta bir sıkıntı yok. Ama olgunlaşma, yaşama olarak yüzde yirmi beşi olgunlaşmamış daha. Kemale ercek. Şimdi, İslam dininin oluşmaya başladığından itibaren, Mekke döneminde ve Medine dönemine baktığımızda, o toplumun içerisindeki eksiklikler ve noksanlıklar ve yanlışlıklar, hem iman açısından, hem de yaşantı noktasında yavaş yavaş kemale ermiş.
Köleliğin kaldırılması tedirici tedirici olmuştur. Şöyle düşünün, bu bölgede yaşayan, Bursa'nın nüfusu bir iki yüz elli mi? İki buçuk mu? İki bin altı yüz. Burada iki bin iki nokta altı kişi yaşıyor, milyon. Buranın yüzde altmışının köle olduğunu düşünün. Buranın yüzde kırkının köle olduğunu düşünün. İki milyon altı yüz kişi var, bunun fabrikalarda yaşayanı, fabrikalarda çalışanı bir milyondur.
Doğru mu? Yoktur bile. Yoktur bile, öyle değil mi? Bir fabrika, Tofaş, üretimi durduruyorum dediğinde, bütün herkes ayağa kalkıyor mu? Tofaş, bütün işçilerinin işine son vermiş olsa, Bursa ekonomisi altüst olur mu? Tofaş, Renault, daha üç dört tane büyük firma, bünyesinde üçer, dörder bin, beşer bin işçi çalıştıran on tane firma düşünün.
Bunlar ben işlerine hepsine son veriyorum dese, sosyal çalkantıya sebep olur mu? Olur değil mi? Şöyle bir sistem düşünün. Biz şu anda yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz ve Bursa'nın ekonomik sistemi on tane büyük şirketin elinde. Bursa'da on tane büyük şirket, biz fabrikalarımızın kepengini kapattık, hepsinin de tazminatını ödeyip sokağa saldık hepsini desek, Bursa'da büyük bir sosyal çalkantı olur mu?
Olur. Bunu daha fazla düşünün. Bursa'da yirmi tane, otuz tane, kırk tane büyük fabrika kepenklerini kapatsa Bursa ekonomisi hallaşma mı gibi atılır mı? Evet. Bu sistemin içerisinde, kölelik sisteminin içerisinde her işverenin bugünkü tabirle, üçer, beşer, onar, yirmişer tane kölesi var. Onları özgürlüğüne kavuşturmak, hürriyetine kavuşturmak bir kelimeyle alakalı. O güne kadar hiç kimsenin yanında hiçbir iş yapmamış, hiçbir sanatı yok, olup olmaması da önemli değil. O gün kapının önüne koydun, hürsün dedin. O kimsenin gidecek yeri yok, yatacak evi yok, kalacak bir evi yok, kalacak evi yok, yapacak işi yok, gideceği bir yer yok.
Sosyal çalkantı değil mi? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu sosyal çalkantıyı tedrici bir şekilde kaldıraraktan izale etmiş. Köle azat etmeyi sevdirmiş. Köle azat etmeyi hedef olarak koymuş Müslümanların önüne. Bir kimse bir suç işlerse köle azat etmiş.
Bir kusur işlerse köle azat etmiş. Ve köle azat etmeyi de sevap olarak nitelendirmiş. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra kölelik en son veda hutbesiyle hiç kimsenin köle edilmemesi güvence altına alınmış. İslam, İslam köleliği bir sosyal facia olmaktan çıkarmış. Ve sosyal facia olmaktan çıkarırken tedrici bir yol izlemiş.
Tedrici bir yol izleyerekten o esnada insanların bu tipi sosyal patlamaya önlemiş ve engellemiş olmuş. Ve tarih boyunca bir de bugün sempozyumda Profesör Ali İhsan hocam bir şey söyledi. Hoşuma gitti benim. Kadınların miras hakları ile alakalı bir ara bir konuya girdi.
Ara bir konuya girince şunu söyledi. İslam'ın buradaki bu noktası tartışılırken, yetersizmiş gibi görülürken, o günkü ayakta duran dinlerin bu noktadaki tutumu nedir dedi. İslam kadına Kur'an'la bir şeyi sabitlerken, yani mallardan mal paylaştırırken, erkeklere iki kadınlara da en az bir verirken, en az bir verirken, İseviliğin, Museviliğin bu noktada nerede olduğuna bakmak gerekir dedi.
Onlarda hiç kadın hakkı yoktu. Onlarda böyle bir mal hakkı da yoktu. Tabi hocam bir şey daha değindi, hoşuma gitti. Hoşuma gitmesi benim savunduğum bir fikri söylediği için değil. Aynı onunla noktada olmaktan kendi kendime de gönlüm hoş oldu. Ben bazen derslerde derim, Hanefiler bu ikiye biri pozitif olarak kız çocuklarının üzerinde pozitif ayrımcılık yapmışlar.
Buna müsaade etmiş Hanefiler ne yapmışlar? Baba sağlığında bu ayrışmayı önlemek için kız çocuklarına mal bağışlamış. Yani o ikide biri denklemek için baba sağlığında işte ikide biri denklersek iki daire oğlana, bir daire kıza düşecekti. Baba sağlığında bir daire kendiliğinden vermiş kızına. Bir daire de mirastan alacak iki daire. Oğlanla kızını Hanefiler böyle eşitlemişler. Tabi erkek dünyanın çok hoşuna giden bir şey değil bu. Ama Hanefiler bunu bir şekilde halletmişler. Hocamla, Ali İhsan hocamla bu noktada aynı noktada durmak hoşuma gitti. Böylece aslında İslam köleliği sosyal faciaları önlemek için Hz. Peygamber tedrici tedrici İslam dünyasında köleleri azat ederekten kaldırtmış.
Artı insanları köleleştirmeyi yasaklamış. Böylece yeni köleler gelmemiş. Yeni köleler oluşmamış. Kaldı ki İslam dünyasına köle satan İseviler, Museviler ve Müşriklerdir. Hiçbir Müslüman, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin 23 yıllık peygamberliği müddetince bir kişi Müslümanlar tarafından köleleştirilmemiştir. İslam köleliği tabiri caizse kucağında, elinde bulmuş. Elinde bulunca o elindeki sosyal faciayı Hz. Peygamber tedavi ederekten, temizleyerekten arkadan gelenleri bırakmış. Ve böylece kölelik İslam dünyasında köleleştirme yasaklanmış. Geri kalan savaşta ganimet bütün dinlerin içerisinde haktır.
Savaşa çıkan kadınlar ve çocuklar da savaş esiri hükmündedir. Yine buna o dönemdeki diğer dinlerin ve inanışların yaptıklarına bakarsanız, diğer dinlerde ve inanışlarda savaş esirleri köleleştirilir veyahut da öldürülür. Hepsi de katledilir. Hiçbir tane savaş esiri kalmaz. İslam ise ne köleleştirmiştir, ne de onları öldürmüştür. Enteresan bir şey. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onları köleleştirmemiş, onları öldürmemiştir de. Ne yapmıştır? Onların kadınları cariye hükmünde olup, savaşa giden erkekler kendi ellerinin altına alıp, kendi eşleri gibi onları bakmışlardır.
Kendi eşleri gibi. Bir kimse cariye bu deyip de ona ikinci sınıf vatandaş muamelesi göstermemiştir. Tabi kürsünün sahibi geldi. O yüzden ben o gelinceye kadar iki kelam edeceğim dediydim. Hakkınızı helal edin. Burada bir şeye de bakayım. Kısmetin İslam'daki yeri nedir demiş. Hayatımızda neler kısmettir. Kıymetli dostlar, sizin elinizde sizin çalıştıklarınız vardır.
Benim din algım, benim sufilik algım, benim hayat algım bu. Sizin önünüzde sizin ektikleriniz vardır. Bir şey, kısmetimizse gelir. İyi, sen onun gelmesi için yolu açtın mı? Evlerinize su geliyor. Her dairede ev var mı? Her dairede su var mı? Var. Kısmetinizse mi geliyor? Böyle bir mantık yok. Çalışacaksınız. Böyle bir din yok. Böyle bir sufi algısı da yok. Red ediyorum. Varsa da.
Sizin elinizde çalıştıklarınız var. İki tane profesör yan yana oturuyor. Birisi ilahiyat fakültesinde. Birisi 9 Eylül Üniversitesi'nde tıp fakültesinde. İlahiyat fakültesindeki profesör olan kimse öğretmenlikten gelme. Daha arkası imamlıktan gelme. O şunu diyebilir. Cenab-ı Hak şimdi kısmet etti elhamdülillah. Allah kısmet etti. Bu sufi terbiyesidir. İşin sonudur yalnız. Şimdi Orhan Hocam şunu diyebilir. Cenab-ı Hak nasip etti, kısmet etti. Allah bugünleri gösterdi bana. Eyvallah. Bu işin tevazu noktasıdır. Hiç kimse çalışmadan hiçbir yere gelmez. Hiç kimse.
Mesnevide geçer. Davut Aleyhisselam'la bir kimsenin hikayesi. Hani bir genç çocuk vardır. Ağlar, yalvarır her gün. Der ki ya Rabbi bana bir tane bir rızık gönder. Hiçbir şey yapmadan, etmeden oturduğum yerde bana gelsin der. Bir dana girer ya içeri öküz. Der ki bu benim nasibim. Keser. Mesele Davut'a gider. Sakın o hikayeyi ters yorumlamayın. Oradaki hikayede şu vardır. O dana babasının danasıdır. O babasının danasını kesmiştir. Başkasının danasını kesmemiştir. Başkasının danasını kesip yemek yok. Başkasının çalıştığını hübretmek yok. Sana kısmet olacak olan şey, Senin gayretinle alakalı.
Sen gayret et. Sen çalış. Sen sonra Allah'tan bekleyeceğini bekle. Deveni bağla. Ya Resulallah deveyi bağlayayım da mı? Tevekkül edeyim bağlamadan mı? Sen deveni bağla dedi ona. Sen deveni bağla. O yüzden bir kimsenin kısmet eyvallah. Biz bizim nasibimizde, kısmetimizde bu noktada karşıdan gelen takdirin ne olduğunu bilmiyoruz biz. Bize düşeni yapıyoruz biz. Bize düşen ne? Çok basit. Kul farzları yerine getirmekle Allah'a en sevimli gelen işi yapar. Bunu sadece ibadet olarak algılamayın. Bunu sadece haramlardan uzak durmak olarak algılamayın. Bugün Ali İhsan Hoca dedi ki yaptığın işi namaz huşusuyla yapmak dedi. Çok hoşuma gitti.
Sen hangi işi yapıyorsan yap, ibadet şuuru ve huşusuyla en güzel şekilde yap. Çalış, çalış, çalış, çalış. Biz bilmiyoruz nasibimizde ne olduğunu. Bize düşen ne? Çalışmak. Bir işi, bir işi hukukuna uygun yapmak. Hukukuna uygun. Biz ama ne? İş hukuku ama meslek hukuku ne hukuk olursa olsun. Biz ona uygun davranışlarda bulunacağız. Biz kısmetimizi bu noktada kaderimizi bilmiyoruz. Ben bugün hocama belki de vekili olamam ama gelince kadar vekaleten birkaç kelam diyelim dedim. Kürsü hocamın. Hocam buyurun. Hüseyin hocam 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tefsir hocalarından tanıyorsunuz zaten kendisini.
O yüzden inşallah sohbete buradan devam edecek. Hakkınızı helal edin. Hocam buyurun. Ses cihazı çalışıyor. İstersen sana ben kullanıyorum. İster. Hocama bir sandalye getirin. Yok böyle de olabilir. Bir sandalye ederim hocam. Bunun bir yere mi yerleşti?
Yok yok masaya da koyabiliriz. Dursun. Alhamdülillahi Rabbil Alemin ve salatu ve selamu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Sevgili Mustafa Bey sağ olsun benim önümü çok açtı.
Şimdi ben hem bu dergahı hem bahçeyi dolduran cemaate neler söyleyecektim neler söylerim diye tahayyül ve tezekkür ederken konuyu o sofrayı açtı ben kendimi sofranın başında buldum. Bildiğiniz gibi yarından itibaren tüm Türkiye'de ve Türkiye'nin öncülüğünde tüm dünyada Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri başlayacak. Ben de Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri çerçevesinde insanlık onuru konusunda konuşmak istiyordum.
Ama sağ olsun Mustafa Bey arkadaşımız, kardeşimiz bizim önümüzü açtı. Mümin insan ne demektir? Veyahut da daha doğrusu salih amel ne demektir? Bu konuda ben birkaç kelam ettikten sonra saatimi de önüme koyuyorum. Çok zamanımın da olmadığını biliyorum. Ona göre sizlerle hasbihal edeceğim. Kur'an-ı Kerim'de sık kullanılan bir ayet-i kerime var. Dün biz bahçede arkadaşlarla Asr Suresi münasebetiyle biraz o konuyu konuştuk. Bildiğiniz gibi Kur'an-ı Kerim'in en kısa surelerinden birisi Asr Suresidir. Bismillahirrahmanirrahim. Şimdi ben Asr konusunu konuşmayacağım.
O çok daha uzun bir mesele. Tüm insanlığın zararda olduğu anlatıldıktan sonra İllellezîne âmenû buyuruyor Cenab-ı Hak. Bütün insanlar zarardadır. Ancak müminler değil. Salih amel işleyenler değil. Hakkı tavsiye edenler değil. Sabrı tavsiye edenler değil diyor. Şimdi bu ayet-i kerime çerçevesinde ki buna benzer başka ayetler de var. O ayetleri de konuşabiliriz. Cenab-ı Hak insanlık meydanında Müslümanlara çok büyük bir rol veriyor. Çok büyük bir rol veriyor. Tüm insanlar zararda ama şu dört sınıf değil diyor.
Özellikle o dört sınıfın ilk ikisini ben göz önüne almak istiyorum. İllellezîne âmenû. İman edenler değil. Salih amel işleyenler değil. O zaman tüm insanlık meydanını, dünya meydanını göz önüne alın. Ve bu dünyada tüm insanları toplayın. 6 milyar, 6,5 milyar, 7 milyar insanı toplayın. Bu beni-i Adem'in içerisinde Müslümanlar model insanlardır. Model insan olma, örnek olma rolü kendilerine bu ayet-i kerime ile veriliyor. Nedir o? Âmenû demek suretiyle, yani iman etmek suretiyle Müslümanların üzerine güvenli bir dünya kurma görevi veriliyor. Bakın bu çok önemli.
Güvenli dünya kurma. Müslüman hem kendi iç dünyasında, hem kendi dış dünyasında, hem ailesinde, hem iş hayatında, hem mahallesinde, hem şehrinde, hem ülkesinde, hem dünyada, güvenilir, yaşanabilir, insan onuruna layık ve uygun bir dünyayı kurmakla mükelleftir. Bunun da temeli güvendir.
İman bu demektir. Âmentü billahi ve melayketihi ve kütübihi ve rusulihi. Tamam, amanla. Bu ne işe yarar? Ne işe yarıyor? Dün Allah kabul etsin biz buraya gelirken, ismi önemli değil, bir camide cuma namazı kıldık. İşte cuma namazında imam efendi bir hutbe okudu. Klasik bir hutbe. Peygamber efendimiz geldiğinde, efendim dünya kapkaranlıktı. Aleyhissalatü vesselam geldi, dünya aydınlandı. Amanna ve saddakna. Bunu inkar eden bir şey yok. Ama biz şu anda hangi dünyada yaşıyoruz? Önemli olan bu. Eğer biz kendi iç dünyamızda, eğer kendi aile hayatımızda, eğer kendi iş hayatımızda, kendi mahallemizde ve kendi dünyamızda güvenliği inşa edememişsek, biz Allah'ın bize vasfetmiş olduğu, yüklemiş olduğu mümin olma özelliğini yerine getiremiyoruz demektir.
Onun için Müslümanlığın yaşadığı alan, hangi alan olursa olsun, hiç kimsenin endişelenmeden, gözüne korku gelmeden, yüreğine efendim ürpertik gelmeden, aslanca güvenli bir şekilde yaşadığı bir alan olacaktır, olmalıdır. Bakın imana bir de buradan bakın. Şimdi hadisi şerifler var. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, şöyle tanımlıyor, Müslümanı ve mümini de böyle tanımlıyor. İsterseniz ben o hadisleri takdim edeyim size. Bakın, Müslüman kimdir? Ha Müslüman kimdir? Sabah namazını ulu camide kılan insandır. Amanna güzel bir şey. Hac'a gidendir. 10 kere, 20 kere umreye gidendir. Amanna ve saddakna.
Ama şu tanıma girmiyorsa, ki Peygamber Aleyhissalatü Vesselam tanımlıyor, O ibadetleri şöyle bir kenara bırakın. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın bu Müslüman tanımına giriyor musun? Girmiyormuş. Nedir o? Biraz önce okuduğum Arapça, hadis-i şerifin Türkçesini vereyim. Müslüman o kimsedir ki, Müslümanlar elinden ve dilinden, salim olurlar. Güven içerisinde olurlar. Bu bir. Müslümanın tarifi. Sahip hadis. Kaynaklarda, pek çok kaynakta zikrediliyor. Ha, hiç başka, bu tarifin dışında başka Müslüman aramaya gerek yok. Bu bir rol modeldir.
Bir aynadır. Bu aynanın karşısına geçer. Boyumuzun ölçüsünü, efendim, çehrimizin rengini, saçımızın rengini görebiliriz. Bir. Bunu ben, bir iç barış olarak görüyorum. Yani Müslümanların, şu anda bakın, isterseniz biraz da öz kritik yapalım. Dünyanın en kanlı bölgesi neresi? İslam ülkeleri. Dünyanın en kavgalı alanı neresi? İslam aileleri. Peki, yakışıyor mu? İslam'a yakışıyor mu bu? Müslümanlığa yakışıyor mu bu? Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın tanımına, Müslüman tanımına uyuyor mu? O zaman hepimiz, bir otokritiğe, yani kendi kendimizi, tenkit etmeye, kendi kendimizi kritik etmeye, ve, aynanın karşısına geçip, yüzümüze, bakmamız gerekiyor.
Birinci tanım bu. İkinci tanım şu. Başka bir hadiste, bu sefer de mümini tanımlıyor, Peygamber Efendimiz. El-mü'minu men, âmenen nâsü min nisânihi ve yedihî. Mümin o kimsedir ki, insanlar, bu tabir de çok önemli. O zaman, bu iki hadisi ben yan yana getirdiğimde, şöyle diyorum. Birisi, Müslümanı, iç ilişkilerimizde, İslam ilişkilerinde Müslümanı, ikinci hadiste, insanlık ilişkilerimizde, yani, Müslümanların dışında kalan, diğer dünyadaki, diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, mümini tanımlıyor, diğer hadiste. Son okuduğum hadis. Mümin o kimsedir ki, insanlar, onun dilinden, ve elinden, emin olurlar.
yani, Müslümanlığın kurduğu, müminin kurduğu dünyada, güvensizlik yoktur. Hadi gelin bakalım, bunlar üzerine bir, ısrarlı bir şekilde düşünmeye çalışalım. Ben daha fazla, bu konu üzerine durmak istemiyorum, çünkü, biraz önce, Mustafa Bey'in de, işaret etmiş olduğu, konuya tekrar, dönerek, birkaç kelam daha, söylemek istiyorum. Demek ki, ben müminim demek, yeterli değil. Sonra bir mesele daha var. Mümin olmak, bu dünyada, Kur'an'a göre yaşamak, Kur'an'a göre insan ilişkilerini kurmak, Kur'an'a göre iş ilişkilerini kurmak, Kur'an'a göre aile ilişkilerini kurmak, Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın, örnekliğini yaşamak demektir.
Bunu yaşamıyorsak, hepimiz vebaldeyiz. Diğer konuya gelince, İllellezine amenu ve amilus salihati. Salih amel, salih amel, gözü yaşlı namaz kılmak değildir. Gözü yaşlı, Beytullah'a tavaf etmek de değildir. Efendim, 10 kere, 20 kere, 30 kere, umre yapmak da değildir. Biraz önce söylediklerimi, tekrar etmek istiyorum. Peki nedir? Sağlam iş yapmak demektir. Salih amel o. Dün akşam burada bahçede arkadaşlarla konuşurken, ben örnek verdim. Bu örnek üzerinden çok şey söyleyebiliriz. Trafik kurallarına uymak salih ameldir. Düşünebiliyor musunuz şimdi?
Trafik kurallarına uymak çok seküler bir şey, dünyevi bir şey. Ama bu dünyada Müslüman, Müslüman trafik kurallarına uyacaktır. Uymadığı zaman günah işlemiştir. Neden? Çünkü ya kendi malına veya canına zarar veriyor, veya başka bir kardeşinin malına veya canına zarar veriyor. Bu nasıl salih amel? Görüyor musunuz Müslümanlar? Bu kadar nazik, bu kadar titiz, bu kadar güzel, bu kadar garantili bir hayatı dünyada kim kime veriyor? Bizim en büyük günahımız, ben şimdi kendimi aynayı tutuyorum, tefsir hocasıyım ya, Kur'an-ı Kerim üzerine konuşuyorum ya, Kur'an-ı Kerim'i bugünkü insanların, yani sizlerin anlayabileceği şekilde aktüelize, yani daha bir anlaşılır ifadeyle, güncelleştirememenin günahını yaşıyoruz.
İşte bu söylediğim şeyler de güncelleştirmektir. Salih amel demek, vakit namazlarını sünnetleriyle kılmak demek, arkasından efendim nafileleri kılmak demek de değildir. Bunun ben çok acısını yaşadım. Yaşıyorum da, neden yaşıyorum? Çünkü yurt dışında falan kaldığım dönemlerde, Müslüman olmak ne demek? Ha şöyle diyordu, bir tane teferruatına girmeyeceğim. Birine dedim ki, yabancı birisi, sen hiç Kur'an okudun mu dedi. Dedim ona, dedi ki ben niye Kur'an okuyacağım dedi. İşte Kur'an okuyanlar belli. Bizi kastediyor. Peki şöyle denebilir, niye bize Allah'ın kitabına bakmıyor da, Peygamber Efendimiz'in nübüvvet başarısına bakmıyor da, Müslümanların günahına bakıyor denebilir.
Ama insan zihni, insan algısı somuta, yani örnekliğe, örnek algıya adapte olmuştur. Yani insanlar örnekleriyle iyiliği, kötülüğü anlarlar. Biz eğer Müslümanları olarak iyi örnek olamazsak, Müslümanlığı iyi temsil edemezsek, Kur'an'ı iyi anlatamazsak, beşeri ilişkilerimizi, dünyevi yaşantımızı, özellikle ahlak ilişkilerimizi, ahlak çok önemli.
Neden çok önemli? Çok eskiden beri insanlar için bireysel ilişkiler çok önemlidir. Bu Yunanlılarda da böyleydi, Latinlerde de böyleydi, Avrupa'da da böyle, şimdi de böyle. Yani ben seninle alışveriş ederken, seyhat ederken, iş ortaklığı yaparken, aynı masada otururken, biri birimizde olan ilişkiler çok önemli. Senin ibadetlerin beni ilgilendirmiyor. Ama alışverişte beni kandırıyorsan, bana yalan söylüyorsan, beni aldatıyorsan, bana hileli mal veriyorsan, işte o zaman senin ahlakın sukut etmiş demektir. İbadetini falan hiç, beni ilgilendirmez. Ve ben senin ibadet, çünkü ibadet seninle Allah arasında olan ilişki. Peki senin benimle olan ilişkin ne olacak? Maalesef Müslümanlar ahlak alanında, yani insanlarla, insanlar arasındaki ilişkiler konusunda, çok zayıf durumdadırlar.
İşte salih amel meselesi budur. Salih ameli başka bir yerden bakın, örnekle ben size vereyim, gidin salih amelle ilgili, sözlüklere bakın, ansiklopedilere bakın, ne demektir biliyor musunuz? Sağlam ve kaliteli iş yapan demektir. Başka bir anlamda da. Burada ben öğrenciliğim döneminde, imamlığın döneminde, camilerde çok vaaz ettim. Hatta bir defasında eski garajın yanında, hala o cami orada duruyor. Bir Ramazan'da vaaz ediyordum, şöyle bir örnek verdim. O örneği hiç unutmuyorum. Bir kurşun kalem. Bir tanesini Müslüman yapmış, bir tanesini de gavur yapmış. Kurşun kalem. Belki herhalde öyle bir şey de yaşamış olabilirim ki, o örneği verdiğime göre.
Onlardan biri, şimdi Müslüman'ın yaptığını, hemen kalem tıraşı alıyorsun, açarken kırılıyor. Tekrar açıyorsun, tekrar kırılıyor. Gavurun yaptığına bakıyorsun, bir defa açıyorsun, onu bir müddet kullanıyorsun. Hiç kırılmıyor. Birini Müslüman yapmış, birini gavur yapmış. Hangisini siz tercih edersiniz? Elbette ki tercih edecek şey bellidir. Ha buradan ne demek istiyoruz? Onu Müslüman bile yapsa, o kurşun kalemi icat ederken, salih amel işlememiştir. Onun için, salih amel işlemeyen insan, zarardadır. Ekonomik olarak zarardadır. Maliye olarak zarardadır. Medeniyet açısından zarardadır. Teknik olarak zarardadır. Kulluk olarak zarardadır.
Hayatı olarak da zarardadır. Öyleyse dünyayı iyi anlayacağız. İslam ulemasının, biraz da öz kritik yapmamız gerekiyor ya, erken dönem, özellikle Abbasiler dönemindeki Müslümanların, hızlı dünyaya yayılmaları, dünya nimetinin geneline sahip olmaları, onları önemli ölçüde, refaha kavuşturdu. Hatta bir doktor eteziyle şöyle deniyor, Müslümanlık geldikten sonra, Orta Doğu'da üretim patladı. Salih amel açısından baktığımız zaman, Müslüman üretimi de patlatmak zorunda. Çünkü kaliteli iş yapmak zorunda. Yani bir işi salih amel açısından Müslüman yaptıktan sonra, başka biri şöyle demek zorunda.
Evet, Müslüman yaparsa işte böyle yapar. O zaman senin yaptığın iş salih amel olur. O zaman zarardan ve ziyandan kurtulursun. Ben tekrar o konuya, doktora tezine bir Yunanlı doktor yapmış Amerika'da, diyor ki, Müslümanlığın gelmesinden sonra, Orta Doğu'da üretim patladı. Özellikle işte, Abbasilerin erken dönemlerinde filan. Ha, buradaki mesele nedir? Aşırı refah ve üretim patlaması, Müslümanları belli bir noktaya getirdi. O zamanki ulema da şu endişeye düştüler. Yani Müslümanlar çok dünyevileşiyorlar. Tamamen dinlerini unutuyorlar, unutacaklar. Öyleyse bunlara fren yapmalıyız. Bugünkü ifadesiyle. Biraz gazını kesmeli ve fren yapmalıyız dediler.
Ve o zamanki ifadelerde işte, Sufiler, ulema, fukaha, müfessirler, İslam ulemasının tamamı, tamamı bazı noktalardan, Müslümanları dünyadan soğutmak için veyahut da frenlemek için demek daha doğrusu bazı açıklamalarda bulundular. Bakın, şuradan hemen ayet-i kerime ile bağlantılayarak şöyle söyleyeyim. Hep namazlarda okuyoruz. رَبَّنَا اَتِنَا فِي دُّنْيَا حَسَنَةً Ne demek? Ne demek? Hemen hemen bütün Müslümanlar bunu bilir. وَفِي الْاَهِرَةِ حَسَنَةً Tamam, ahireti anladık. Peki, dünyada güzel bir dünyayı nasıl isteyeceğiz biz? Hiç düşündünüz mü? Güzel dünya nasıl olacak?
Müslümanlar bu güzel dünyayı nasıl kuracaklar? Diyoruz. Ya Rabbi bize güzel dünya ver. Nasıl olacak o güzel dünya? Ya nasıl olacak? Yalan söyleyerek, birbirimizi kandırarak, kavga ederek, kardeş kanı dökerek böyle bir dünya kurulur mu? Oradaki güzellik ne? Oradaki güzelliğin ölçüsü şu, Müslümanlığın, Müslümanın her yaptığı iş kaliteli olursa, bu her şeyin içerisine, bu herin içerisine her şey giriyor. Hem dünya giriyor, hem ahiret giriyor. O zaman işte güzel bir dünyayı Allah bize verecektir, verir. Yoksa vermez. Sonra, biraz önce tekrar aynı konuya yine dönüyorum. Birkaç dakika daha zamanınızı almak istiyorum. Dünya ile olan ilişkilerimizde ki, salih amelin içerisinde o giriyor, o vardır. Nedir? Allah'ın koyduğu iki kanun var.
O kanunlardan birisi, biz ona sünnetullah diyoruz. Yani, şöyle demek istiyorum, basit bir örnek vererek. Demir nasıl dövülür? Nasıl dövülürse nasıl olur? Çelik nasıl olur? Bunların, bunların Allah'ın adeti olarak, Allah'ın koyduğu fiziki kurallar olarak bellidir. Müslüman nasıl namaz kılacak? Namaz emri var ama, Müslümanın nasıl namaz kılacağını da Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam tarif etmiştir. Şöyle demiş, Sallû kemâre ey tümûni Namazınızı kılın, beni nasıl görüyorsanız. Beni gördüğünüz gibi namazınızı kılın buyurmuş Efendimiz. Demek ki biz, kendimizden namaz icat etme hakkına sahip değiliz. Yani, Resulullah bize namazı nasıl tanımladıysa, nasıl gösterdiyse, aynen öyle kılmak zorundayız. Zaten şu güne kadar da çok şükür, bir icma-i ümmet olarak namazlarımızda böylece kılıp geldik.
Ama, ama Resulullah Efendimiz bize demirin nasıl dövüleceğini, dünyanın nasıl kazanılacağını fiziki kanunları öğretmemiş. Ama Müslüman, hem fiziki kanunları, hem de dini kuralları beraberce birleşerek en güzelini ortaya koyacak. En güzelini, onun için Cenab-ı Hak buyuruyor, Ancak müminler zararda değildirler.
Salih amel işleyenler de zararda değildir. Niye? Güvenlikli bir dünya kurmuşlardır, işi kuralına göre yapıyorlardır. O kural ne ise, demir dövmenin veyahut da çelik üretmenin kuralı ne ise, Müslüman onu en üst seviyede uygulamak zorundadır. Onun için, İslam teknolojisinin önüne hiç kimse geçememeliydi. Bu ayete, bu yoruma göre. İslam yönetiminin önüne hiç kimse geçememeliydi. Salih amel'e göre. İslam dünyasının yaşantısının önüne hiç kimse geçememeliydi. Salih amel algısına, anlayışına göre. Ama maalesef, özellikle 18. yüzyıldan sonra, hatta 17. yüzyıldan sonra, Batılılar, bu kuralı alarak, sadece din kurallarını değil, bizim dini algımızı, iman algımızı değil, dünya algımızı alarak, ki onu sık sık söylüyorlar, ha, geçen de burada söylüyordu bir arkadaş, o Kur'an'da da vardır.
Bizim Orhan Hoca dedi ki, ya ayıp, utanın dedi ya, böyle bir şey ne demek? E Kur'an'da varsa, o dünyayı sen kur, niye gidiyor da el alem kuruyor da sen bakıyorsun ve gidip ondan biraz satın alıyorsun teknolojiyi. Kimden satın alıyorsun? Kafirden. Bu Müslümanlığın yüz karasıdır. Böyle bir şey olmaz. Yani işin özü şu, biz Kur'an'ı da doğru dürüst anlayamadık, dünyayı da doğru dürüst anlayamadık. İnşallah bundan sonra Kur'an'ı da doğru dürüst anlayacağız ve güncelleştireceğiz. Ne demek Kur'an'ı güncelleştireceğiz? Kur'an'ı bugünkü şartlarda anlayacağız. Onun için merhum Mehmet Akif öyle demiş. Doğrudan doğruya Kur'an'dan alarak ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı demiş. Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı.
Bu ne demek? Biz İslam savunmasını yapacak durumda değiliz. Ki bizim nesil hep öyle büyüdü, öyle büyüdük. Buralarda falan çok, biz Bursa'da çok değişik yerlerde savunma yapıyorduk. Ha biz Müslümanlar tarihte şöyleydik. Doğru da sen bugün nesin? Tarihte öyle. Tarihte efendim İstanbul'u fethetmişsin, Bursa'yı fethetmişsin, Anadolu'yu fethetmişsin, Viyana'ya kadar gitmişsin. Aman lan bunu hiç kimse inkar etmiyor ki. Bugün ne yapıyorsun? Bugün sürünüyorsun. Bugün birbirinin boğazına sarılıyorsun. Öyleyse aktüel olarak biz bugünkü problemlerimizi çözerek, Bakın tekrar okuyorum. İnşallah bu okuduğum ayet, dua makamında olur. Ve Rabber, gelin hep beraber okuyalım. Şu çınarlar da şahit olsun, şu yıldızlar da şahit olsun.
Hadi Rabbena'yı hep beraber okuyalım. Dua yerine gitsin. Rabbena, atine, fit dünya, haseneten, ve fil ahirete haseneten, ve gine azaben nar. Allah hepinizden razı olsun. İnşallah bu ayetin manasına masadak oluruz. Biz dünyada güzel bir dünya kurarsak, yani bu dünya hayatımızda, Cenab-ı Hak bize ahirette güzel bir ahiret verir. Şimdi bunları da özetle söyledikten sonra, Saatime bakıyorum. Ona göre birkaç kelam daha etmek istiyorum. İsra suresinin bir ayeti kerimesi var. İsra suresi, 17. sure Kur'an-ı Kerim'in. Bu 17. surenin de 70. ayeti var. Bu kutlu doğum haftası münasebetiyle, onu ben düşünüyorum.
Aslında kutlu doğum haftası münasebetiyle, Tin suresiyle de konuşabilirdik sizinle. Ama zamanı göz önünde alarak onları konuşmak istemiyorum. Ve le gad kerramna beni ademe buyuruyor Cenab-ı Hak. Bakın, işte Kur'an böyle olur. Şimdi dinler tarihi hocamız da var yanımızda. O elbette ki, dünya dinlerinin kutsal metinleri çok daha iyi biliyor. Ama şu ayeti kerime, özellikle nedir biliyor musunuz? Beni Adem, beni Adem tabiri. Adem'in çocukları tabiri, beni mest ediyor tabiri caiz. Adem'in çocukları, ne demek Adem'in çocukları? Bu çocukların içerisinde sarı var, siyah var, beyaz var, uzun var, kısa var, güneyli var, kuzeyli var, doğulu var, batılı var, kadın var, erkek var, zengin var, fakir var, yaşlı var, genç var, çocuk var, herkes.
İyi ki, Diyanet İşleri Başkanlığı, insan onuru olarak bu senenin temasını belirledi. O temada işte bu. Biz Ademoğlunu mükerrem kıldık. Ne demek bu? Mükerremlik ne demek? Mükerremlik şu demek. İnsan olma onuru demek. İnsan olma onuru. Bunun üzerinde hiçbir şey yok. İşte biz buraya gelirken, arkadaşlarımız da sağ olsunlar, iltifat ediyorlar, ünvanlarımız var. Bir sürü, böyle bir metre ünvanlarımız var bizim. İşte şu, şu, şu, şu, bilmem ne siz onları biliyorsunuz. Bunların hiçbir anlamı yok. Neyin yanında anlamı yok? İnsan olma onurunun yanında hiçbir anlamı yok.
Biz buna insan haysiyeti diyoruz. İnsan onuruyla ilgili, insan haysiyetiyle ilgili, isterseniz gidin herkes, herkesin evinde Google var, internet var. Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın veda hutbesini yazın. Peygamberimizin veda hutbesi deyin, girin. Veda hutbesini insanlık onuru açısından Allah rızası için bir okuyun. Peygamber Aleyhisselam neler demiş orada. Ne zaman diyor? Ne zaman diyor? Yedinci yüzyılın yarısına gelmeden önce, yarısına gelmeden önce Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam bir rivayete göre yüz bin, bir rivayete göre yüz yirmi bin, bir rivayete göre daha fazla kalabalık insana Arafat Dağı'nda veda hutbesini okurken, diyor ki, ey insanlar, siz Adem'in çocuklarısınız, Adem de topraktandır.
Orada kadın haklarını sayıyor, faizi kaldırıyor, kan davasını kaldırıyor, vesaire vesaire. Bu onur meselesini daha iyi, nebevi bir lisandan anlayıp algılayabilmek için, lütfen Peygamber Efendimizin veda hutbesini tekrar tekrar okuyalım. Dönüp dönüp okuyalım. Peki, Birleşmiş Milletler'in evrensel insan hakları beyanlamesi ne zaman yayınlandı biliyor musunuz? Ne zaman söyleyeyim? Yüz sene olmadı daha. Zannediyorum, bin dokuz yüz kırk dokuz mu, kırk sekiz mi? Bin dokuz yüz kırk dokuz veya kırk sekiz, ikinci dünya savaşından sonra, dünya insanın onurunun olduğunun farkına yüz sene önce varırken, Muhammed Aleyhisselatü Vesselam, yedinci yüzyılda, yani altı yüz otuz iki de miladi tarihle insan onurunu ilan etmişti.
Peki, bu bize ne kazandırıyor? Buna kültürel açıdan baktığımız zaman, inanç açımızdan baktığımız zaman, inanç açısından baktığımız zaman, tarihsel açıdan baktığımız zaman, tüm dünya üzerinde bize üstünlük kazandırıyor. Ama o üstünlüğü biz kullanabilirsek, maalesef kullanamıyoruz. Ve şimdi gidin her tarafta, işte efendim, devletimiz de ilan etmiş, evrensel insan hakları beyannamesini hemen kabul etmiş.
Ne kadar geçenlerde ben hesapladım, zannediyorum sekiz ay veyahut da altı ay içerisinde, Birleşmiş Milletlerin, güzel, kabul etsin de. Ama bizim evrensel hakları beyannamemiz, peygamberimiz tarafından ne zaman ilan edildi? Ona bakmamız lazım, onu görmemiz lazım. Onun için ben, evet, vaktim doldu. Allah hepinizden razı olsun. Kutlu Doğum Haftası ve bu hafta içerisindeki etkinlikler, yapılan konuşmalar ve burada verilen hizmetler, inşallah yaptığımız bu konuşmalar, bize bilginin yanında bilinç de verir. Çünkü bilgi ayrı, bilinç ayrı. Bilgi ne? Tamam, bilgiyi öğreniyoruz. Ama bilinç, bilgiyi davranış haline getirmektir. Bilgiyi biz davranış haline getiriyorsak, o zaman bilinç oluyor, şuur oluyor.
Cenab-ı Hak bize bilginin yanında bilinci de, yani bilgiye göre davranmayı da nasip etsin. Allah hepinizden razı olsun. Hepinizi muhabbetle, saygıyla, sevgiyle kucaklıyorum. İyi ki varsınız. Siz olmasaydınız ben bunları kime anlatırdım? Elbette kendi kendime anlatamazdım. Dikkatlice dinlediniz. Bu gecenin bereketinden Cenab-ı Hak hepimizi nasipdar eylesin. Gençlerin gözlerinden ben umut okuyorum. İnşallah gelecek Müslümanların olacak, güvenlikli ve güvenilir dünyayı inşallah biz inşa edeceğiz. Kur'an'ın gölgesinde, peygamberimizin rehberliğinde ve inşallah teknolojiyi de İslam'ın emrettiği ölçüler içerisinde. Elbette ki teknolojinin İslam'ı olmaz. Teknolojinin dini olmaz.
Konuya tekrar dönmek istiyorum. Müslüman'ın ürettiği teknoloji olur. O da salih ameldir. Allah hepimizi salih amel çerçevesinde bir dünya inşa etmek ve bu inşada gayret sarf etmek hepimize nasip bir müyesser eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Hepimizin ölmüşlerine rahmet olması dileğiyle. Bu mübarek mekanları inşa eden, buralarda hizmet eden, buralarda din-i diyaneti anlatan, insanlara, insanların bilgilenmesine ve bilinçlenmesine katkı sağlayan hayatta olanların hayırlı ömürleri olması dileğiyle, vefat edenlerin de rahmetlerine vesile olması dileğiyle.
Rızaenillahi Teala'l-Fatiha.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.