mustafaozbag.org

HADİSLERLE TASAVVUF (69. HADİSİN AÇIKLAMASI)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 4 Temmuz 2020 · 2:59:16

Selamun Aleyküm, hayırlı akşamlar, Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüz hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Cenâb-ı Hak Hakk'ı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, cümle Ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve Sünnet'e sımsıkı yapışıp, Kur'an ve Sünnet'in yaşanması ve yaşatılması için mücadele edenlerden eylesin, inşâAllah. Rabbim Ümmet-i Muhammed'i günah keballerden tövbe edip geri dönmeyi, helalları yaşamayı nasip eylesin. Kıymetli dostlar, Mutat Perşembe derslerimizden devam edeceğiz inşâAllah. Bugün 69. Hadis-i Şerif okuyacağız. Allah'tan bir şey gelmezse inşâAllah. Bu malum özel bir gündem değil, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen hafta 68. Hadis-i Şerif okuduk. Bu sene de 69. Hadis-i Şerif okuyacağız inşâAllah.
Abdullah bin Amr bin El-As radiyallahu anh hazretleri anlatıyor. Peygamber Efendimiz'in bazı işleri için görevli olan Kerkere adlı bir adam vardı. O ölünce Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi. O cehennemdedir. Ateşte olmasının sebebini merak edip gittiler ve araştırdılar. Mallar arasında çalınmış bir aba. Özür dilerim. Çalınmış bir aba buldular. Kıymetli dostlar, hırsızlık günah keballedir. Ama ve lakin devlet malından, kamunun malından hırsızlık daha büyük bir günahtır. Tarih boyunca devlet malına, kamunun malına zarar verenler, devletin onlara sağlamış olduğu imkanları, kendi şahsi menfaatlerine döndüren kimseler hep olmuş.
İslam gelmiş, İslam geldiğinde de aynı bu manevi rahatsızlıklar Müslümanların içerisinde de görülmüş. Kamu malına musallat olma, kamu hizmeti verenlerin girdiği en büyük günahlardan birisi. Ve bu Adem'den itibaren bütün insanlık toplumunun en büyük handikapı olmuş. ve Adem'den itibaren bütün devletlerin yıkılmasına sebep, bu devleti yöneten veya devletin kendi içlerinin içindeki yönetim, yargı, denetim, icra gibi mekanizmalarına görev alan şahısların, bürokratların bu kamu mallarını yağmalaması, kamu mallarına göz koyması,
kamu mallarına ama kendilerine ama etrafındaki insanlara peşkeş çekmesi, devletlerin yıkılmasına sebep olmuş. Devleti yönetenlerle halkın arasında hep bunlar çatışmaya sebep olmuş. Ve halk kendisinin yöneten bu devlet görevlilerine karşı ne yazık ki düşman olmak zorunda kalmış. Düşmanlık beslemiş. Onlar da bu kamu mallarını yiyip yemediklerini, etraflarına peşkeş çektiklerine bakmaksızın, siz devlete karşı ayaklandınız deyip halkı genel olarak hep zulmetmişler. Halka hep eziyet etmişler. İşte Kur'an-ı Kerim Ali İmran 161. ayette bu kamu mallarına ve halkın kendisine ait olan herhangi bir hakkı, hukuku, malı, hizmeti kendisine herhangi bir aldatmacayla devşirenleri uyarıyor.
Kim emanete yani kamu mallarına hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tas tamam ödenir ve onlara haksızlık edilmez. Ali İmran 161. Bu ayet devlet malına el uzatanların yaptıklarının karşılığı olarak layık oldukları cezaya çarptırılacaklarını göstermekte. O yüzden bu mesela Hazreti Ömer Radıyallahu anh Hazretleri de Hayber günü, Hazreti Peygamberin Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerinin ashabından bazı kimseler filanca şehit oldu, filanca şehit oldu derken diğer öldürülmüş bir adama rastladılar. Onun için de filanca adam şehit oldu dediler. Ancak Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri buna itiraz etti.
Ve hayır, onun çaldığı bir hırka veya bir aba yüzünden ateşte olduğunu gördüm diye buyurdu. Ey Hattab'ın oğlu çık, insanlara şunu ilan et ki, müminlerin dışında kimse cennete girmez dedi. Ben de çıkıp şunu iyi bilin ki, müminlerin dışında kimse cennete girmez diyerek insanlara seslendim. Bunu da Müslüm rivayet ediyor. Şimdi kıymetli dostlar, demek ki Hayber'de can alınmış, can verilmiş. Fakat can alınıp, can verilirken, bakın can alınıp, can verilirken birisi kalkıyor, işte bir hırka veya bir aba çalıyor. O hırka ve abadan dolayı şehitlik mertebesine ulaşmıyor. Bunun yanında hadis-i şerif çok enteresan. Umuma söyleniyor, kalk söyle, müminlerden başka hiç kimse cennete giremez.
Yani kamu malını alma, kamu malından hırsızlık etme, kamu malını kendi şahsi menfaatlerine devşirmeyi imanla eş derdi tutmuş. Yani bir kimse eğer ki kamu malını kendi uhdesine geçirirse, eğer ki kamu malına bir hıyanetlik ederse, bir zarar verirse, etrafına, yakınlarına böyle bir peşkeş çekme olursa, o zaman o kimsenin imani bir tehlikesi oluyor. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, şehit olduğu diye bilinen bir kimse için ilan et. Müminlerden başka hiç kimse cennete giremez diye beyan ettiriyor. Tabi o kimse Hayber günü bir aba veya bir hırka ganimetlerden veyahut da devletin malından almış, devletin malından onu alınca da karşılığında imanının gittiğini gösteriyor.
Çünkü başka bir hadis-i şerifte de, hiç kimse iman üzerine hırsızlık yapamaz diye başka bir hadis-i şerif var. O zaman iman üzerine hadis-i şerif yapamaz. Bir kimse iman üzerine de kamu malına zarar veremez. Kamu malını kendi uhdesine geçiremez. Kamu malına zarar vermek, örneğin işte devletin veyahut da vatandaşın malına, mülküne, eşyasına, arabasına, katına, yatına herhangi bir meselede ateşe vermek, onu yakmak, yıkmak, onu perperişan etmek, işte bu ne olmuş oluyor?
Kamu malına zarar vermek oluyor. Kamu malına zarar vermek, bu sefer insanları imansızlığa doğru götürüyor. Veyahut da devletin herhangi bir arazisini, herhangi bir malını, herhangi bir şeyini yakınlarına peşkeş çekmek veya yakınlarına ucuza satmak veya yakınlarına orayla alakalı bir mali menfaat sağlamak. Veyahut da işte hiç alakası, ası, astarı olmayan dağın başındaki bir arsaya turizm imarı vermek gibi.
Arkadaşına, abim dedin kimseye, git dağın başındaki bir tarlaya turizm imarı ver. Böylece kamunun sana vermiş olduğu hakkı, kamunun seni getirmiş olduğu görevi, suistimal etmek. İşte bu da insanın imanıyla alakalı, tehlikeli bir boyuta götürüyor. Çünkü kamu, bu meselede bütün toplumun malı, devletin herhangi bir arsası, arazisi, malı, mülkü, bütün insanların, tabiri caizse tüyü bitmemiş, yetimin onun üzerinde hakkı var.
Böyle olunca o kimse aslında bütün tebhanın, yani bütün milletin hakkına, hukukuna girmiş oluyor. Devletin malını herhangi bir yakınına peşkeş çeken, devletin malını herhangi bir kimseye aktaran, döndüren kimse, böylece kamunun malını kendi şahsi menfaatlerinin üzerine döndürdüğü için, çok büyük bir günah kebare giriyor. Hatta insanlara seslen, ancak müminler cennete girer. lafzıyla o kimsenin imanını tehlikeye getiriyor. Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Allah-u Alem, yine bu Hayber'de, bu ölen zatın cenaze namazını da kılmıyor. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, ama bu zat, ama başka bir kimse.
Müfessirler burada çünkü isim almamışlar, ya da benim okuduğum kaynaklarda söz konusu olan bir isim yok. Aynı şahıs olabilir, aynı konu olabilir. Vefat etmiş, ölüm haberi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'a gelmiş. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, arkadaşınızın cenaze namazını kılın. Bunu söyleyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, ashab renkten renge giriyor. Ne diyeceklerini bilemiyorlar. Ve bakıyor ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onlar böyle hayrete düşmüş bir vaziyetteler. Diyor ki, o arkadaşınız Allah yolunda hainlik yapmıştı. Yani, ganimet mallarından bir miktar aşırmıştı. Ganimet mallarından almıştı. Bunun üzerine ashab, ölen adamın eşyalarını karıştırıp baktılar.
Yahudilerden ele geçirilen, ganimet olarak ele geçirilen ve ancak iki dirhem değerinde bir deri pabuç bulmuşlardı. Bunun da muvattada var. Demek ki, bir kimse ganimetten iki dirhem değerinde bir pabucu aşırıyor, kendi uhdesini alıyor. Kendi uhdesini alınca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, onun cenaze namazını kılmıyor. Ve ashabı diyor ki, siz onun cenaze namazını kılmayın. Bakın kıymetli dostlar, kamu malı bu kadar önemli, bu kadar üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir olgu. Müslümanlar, kamu malına göz göre göre zarar vermemeleri gerekir. Ve Müslümanlar, devletin malına zarar vermemeleri gerekir. Müslümanlar, eğer ki bir makama, bir mevkiye geldilerse, o makama, mevkiye geldikleri için, gelmiş oldukları makam ve mevkinin, kaynaklarını etraflarına peşkeş çekmemeleri gerekir.
Eğer etraflarına peşkeş çekiyorlarsa, ve devlette gelmiş oldukları makamı ve mevkii, etraflarına bir fayda sağlayacak şekle hale getiriyorlarsa, menfaat sağlatıyorlarsa, bu çok büyük bir günahı kebayr. Ama bazılarınca insanı şirke götüren şey. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, devlet malına ehemmiyet vermek. Devlette bir makama, bir mevkiye gelirse, gelmiş olduğu makamı, mevkiye, etrafındaki insanlara, etrafındaki insanlara, olumlu bir şekilde, menfaat sağlatmamaları gerekiyor. Eğer menfaat sağlatıyorlarsa, bu büyük sıkıntılardan birisi. Ve zaman zaman, kıymetli dostlar, bu tip insanlar olmuş, ne yazık ki bu tip insanlar olduklarında da, ne yazık ki hep problem yaşanmış, hep sıkıntı yaşanmış.
Ve, devletlerdeki çürüme, yönetimlerdeki çürüme, hep buralardan başlamış. Ve çürümüşler, ve ne yazık ki Allah muhafaza eylesin, devletlerin yıkılmasına varıncaya kadar, sebebiyet vermişler, bu tip meseleler. Kıymetli dostlar, bununla alakalı söylenecek olan, çok söz olabilir. Ama, bu işin bir de, tasavvufi yönü var. Bu işin tasavvufi yönü ne? Bu işin de tasavvufi yönü şu. Şimdi, bütün herkes, bir, mürşidin etrafında, toplanan dervişlerin, hata, kusur işlemeyeceklerini, onların yanlışlık yapmayacaklarını, düşünürler. Ve, normalde bütün herkes, kendince, hatta dervişlerin bir kısmı dahi, bir şeyhe intisap ettiklerinde, kendilerince, kurtuluşun mutlak olduğunu, herhangi bir şey yapmalarına gerek kalmadan, herhangi bir böyle, kendilerini disiplin etmeden, kurtulacaklarını düşünürler.
Bakın, ilk okuduğumuz hadis-i şerifte, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hizmetini, yerine getiren, kerkeri adında bir kimsedir bu. Ve, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hizmetini yerine getiriyorsa, o, Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, dizinin dibindedir. Yanı başındadır. O, dizinin dibindeyken, yanı başındayken, onun özel hizmetini yaparken, ne yazık ki, onun üzerinden, onun üzerinden, bir ganimet malı, bir hırsızlık malı çıkmaktadır. Çünkü, ganimet malından, almak, saklıca, gizlice almak, hırsızlıktır. Hatta, bütün, ümmet-i Muhammed'in, hakkına girmektir. Ganimet malından, devletin malından, almak, devletin malından, hırsızlık etmek, devletin malından, çalmak, devletin malını, yanındaki, etrafındaki, insanlara, peşkeş çekmek, daha büyük bir hırsızlıktır.
Şimdi, günümüzde şöyle bir algı var. Haklı bir algı var. Ya, sufi adam böyle yapar mı? Haklı bir algı var. Ya, biz bunlar Müslüman, biz bunları Müslüman diye seçtik. Müslüman böyle yapar mı? Öyle ya. Yani, normalde insanlar, kendi dinlerini, inanışlarını, ortaya koyaraktan, kendilerinin, İslam olduklarını, Müslüman olduklarını, çalmayacaklarını, çırpmayacaklarını, haksızlık yapmayacaklarını, arsızlık, ursuzluk yapmayacaklarını, kendi etrafındaki, yakın veya uzak tarihindeki, insanları, devletten veya doğu makamlardan,
nemalandırmayacaklarını, menfaatlendirmeyeceklerini, dile getirerekten, oy istiyorlar. Ve, ne yazık ki, onlar, belli bir zaman sonra, bozulmayanlar, sözümüz, meclisten dışarı, istisna, yol yürürlerken, ne yazık ki bozuluyorlar. Bir bakıyorsunuz ki, işte, namaz kılıyor, oruç tutuyor diye, seçilmiş bir kimse, işte, ama kendisini zengin edecek, değişik alevereli, daravereli, işlerin içerisine giriyor, ve hatta, etrafını zengin edecek, yakın dairesine zengin edecek, haksız kazanç sağlayacak, değişik imar usulsüzlükleri gibi,
değişik, işte, bu, açık artırmaya çıkan, veya eksiltmeye çıkan, ondan sonra, işlerle alakalı, usulsüzlükler oluyor. Ve, bu usulsüzlüklerle, yakın etrafına, yakın darelerine, ne yazık ki, değişik menfaatlendirmeler oluyor. Veyahut da, işe alımlarda, değişik kayırmalar, işte, iş vermelerde, değişik kayırmalar, veyahut da, herhangi bir, pasta var ise, o pastayı, yakın dairesine, bölüştürmeler söz konusu oluyor.
Ve, toplulukta şöyle bir şey oluyor. Ve, Müslümanlar böyle yaparlar mı? İşte, namaz kılan adam böyle yapar mı? Veyahut da, bir kısım insanlar, işte, bir şeyhin etrafında, bir mürşidin etrafında, bir tarikatın etrafında, toplanıyorlar, ve tarikatın etrafında, bir mürşidin etrafında toplanınca, sanki onlar sütten çıkmış, ak kaşık olmuş gibi, sanki masumiyet karinesine sahip olmuşlar gibi, sanki onlar hiç hata, hiç kusur, hiç suç işlemeyecekmiş gibi, görülüyor, veyahut da, o kimseler, kendilerini öyle lanse ediyorlar.
Yani, işte, sufilerde, bu çarpıklığı bulmak mümkün. Ben hata yapsam, rüyamda görürüm. Ben yanlış yapsam, beni uyarırlar. Ben bir eksik davranmış olsam, ben rüyamda uyarılırım. Ben eksik yapmış olsam, ben halimde uyarılırım gibi, bir ne yazık ki, garabet, bir daireye düşüyorlar. Ve, acı olan da şu, etrafına bu şekilde aldatıyor. Kıymetli dostlar, sizin derviş olmanız, sizin ilk üstada bağlı olmanız, sizin hata yapmayacağınız anlamına gelmez. Sizin namaz kılmanız, sizin oruç tutmanız, sizin yanlışlık, eksiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Burada büyük bir yanlışlık var. Burada büyük bir eksiklik var. Burada büyük bir sıkıntı var. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, özel hizmetini yapan, ker kere dahi, şeytana uyuyorsa, nefsine uyuyorsa, ve ganimet malından, kendine bir eşya, bir fayda sağlandırıyorsa, ve Hazreti Peygamber,
sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, yanı başında duran, bunu böyle yapıyorsa, hata yapmak, devlet malına zarar vermek, kamuya zarar vermek, devlette gelmiş oldukları, bürokratik, veyahut da makamı, kendi menfaatlerine devşirmek, herkes için geçerli olmuş olur. Hani meşhurdur ya, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir zekat memuru tayin eder. Ve der ki, sen çık, devlet adına, şu bölgeden, devletin zekatlarını topla gel. Bir müddet sen o toplanır, gelir, ve o kimse, o zekat olarak toplayıp geldiklerinin içerisinde, kendisine hediye edilmiş olan malzemeler, veyahut da koyunlar, veyahut da ne bileyim, büyük baş, küçük baş hayvanlar vardır. Ve ayırırken, işte bu senin zekatın, bu devletin zekatı, işte bu da benim hakkım der.
Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, birden öylesine sinirlenir, öylesine sinirlenir, bu alnındaki damarlar patlayacakmış gibi dışarı fırlar. Ve hiç kimse, hiçbir şey konuşmadan, hızla hutbeye çıkar, ve Müslümanlara der ki, size ne oluyor ki, eğer siz evinizde oturmuş olsaydınız, bu hediyeleri alacak mıydınız der. Kıymetli dostlar, o yüzden devlette belli bir makama gelenler, devlette belli bir mevkiye gelenler, devlette belli bir, ama seçimle, ama atanmayla, belli bir vazifeye gelen insanlar, bu manada hediye kabul etmemeleri gerekir. Ve gelen hediyeleri ya da, devlete teslim etmeleri gerekir. Heyhat, ne yazık ki, böyle olmuyor.
Böyle olmayınca da, toplum içerisinde infale sebep oluyor. Devlette vazife olan, veya seçimle, siyasetin ucundan tutan insanların, ama oğulları, ama kendileri, devasa sermayelere birden sahip olup, devasa işler yapmaya başlıyorlar. Bunların kendi içlerinde, kendi hak ve hukuklarıyla, belli bir noktaya gelmiş olan, kimselere söyleyecek olduğumuz bir söz yok. Ama ve lakin, eğer siyasete başladıklarında, veya belli bir makama, belli bir mevkiye geldiklerinde, belli bir mal fazlalığına erişiyorlarsa, belli bir sermaye fazlalığına erişiyorlarsa, o zaman bunun üzerinde, şüphe söz konusu oluyor. Ve bu şüphe önemli değil. Şöyle söyleyeyim, evet bir dahaki seçimlerde seçilmez. Veyahut da o kimse, orada görevi suistimal edilmiştir.
İşte görevi suistimal ederken de, o görevi suistimal edenler, tek başlarına suistimal etmezler. Ama üst organlarından, ama alt organlarından yardım alırlar. Ve onlar ahirette hesaplarını görürler. Eyvallah. Ama günümüzde, ne yazık ki insanların, Müslümanlara karşı, güvenleri yıkılmakta. Ne yazık ki Müslümanlara karşı, inançlarını insanlar yitirmekte. Yani Müslüman diye seçtiğimiz kimseler, Müslüman diye başa getirdiğimiz kimseler, Müslüman diye onları kayırdığımız kimseler, ne yazık ki, bu tip işler yaparaktan, Türkiye'deki ve dünya üzerindeki, İslami harekete, en büyük zararı veren kimseler. Kıymetli dostlar, eğer ki siz, muhafazakarlığınızdan, sakalınızdan, İslamınızdan, sakalınızdan, namazınızdan, orucunuzdan dolayı, bir vazifeye getirildiyseniz, sizin orada kılık kırk yarmanız gerekir.
Eğer kılık kırk yarmıyorsanız, bütün, ümmet-i Muhammed'in, hakkına, hukukuna, tecavüz etmiş oluyorsunuz. Ve bütün ümmet-i Muhammed'in, gözyaşını, zayi etmiş oluyorsunuz. Bütün ümmet-i Muhammed'in, siz, o gayretini, ümmet-i Muhammed'in, o çalışmasını, zayi etmiş oluyorsunuz. Buna hakkınız yok. İster bunu, siyasi partilerde yapın. İsterseniz bunu, cemaatlerde, tarikatlarda, tasavvuf topluluklarında yapın. Eğer ki siz, isterseniz, dergahta olsun, bir tasavvuf topluluğunda olsun, bir sufi topluluğunda olsun, geldiğiniz ortamı, geldiğiniz hali, ama çavuşsunuz, ama zakirsiniz, ama bir görev yerine getiriyorsunuz. Bu görevi, kendi şahsi menfaatlerinize döndürüyorsanız, bu görevi yaparken, suistimallere göz yumuyorsanız, bu görevi yaparken, heva ve hevesinize, nefsinize uyuyorsanız, bu görevi yaparken, şeytanlaşıyorsanız, şeytana uyuyorsanız, bütün o cemaatle helallaşmanız gerekir.
Bütün o toplulukla helallaşmanız gerekir. Sebep, çünkü size bu topluluk bir vazife verdi, ama siz o vazifeden kaçtınız, ama o vazifeyi suistimal ettiniz. Eğer o vazifeyi yapmayacaksanız, çıkacaksınız orta yere, o vazifeyi size tevdi eden kimseye diyeceksiniz ki, ben bu vazifeden feragat istiyorum. Veyahut da, bir kimse vazifelendirildiyse, vazifelendiren kimse, onu sorgulacak, onu yargılacak. Vazifelendiren kimseye, herkesin itaat etmesi, bu manada farzayın. Eğer bir usulsüzlük, bir yolsuzluk, eğer bir suistimal var ise, vazifelendiren kimseye bu beyan edilir. Kıymetli kardeşler, denilir ki, burada bir suistimal var, burada bu vazifede, bir eksiklik, bir noksanlık var, bunun hallolması lazım, bunun çözümlenmesi lazım der.
Eğer ki, o vazifeli kimse, bunu halletmez, bunu çözümlemez ise, o vazifeyi tayin eden ne? Onun arasındaki bir meseledir. Ne bir şahsın, vazifeyi kendi heva ve hevesinden, ben terk ettim demeye hakkı vardır, ne de o vazifeli kimseye, insanların heva ve hevesine düşüp, onu eleştirmeye hakkı vardır. Bunu büyüttüğümüzde, diyelim ki, bir devlet statüsünde aldığımızda, insanlar onu seçmişler, belli bir makama getirmişler. O makama gelen kimse, o makamı, etrafındaki insanlara, şahsi menfaatler oluşturulsun, diye getirmedi. O makama getirilen kimse, Ümmet-i Muhammed'in hakkını, hukukunu, yaşadığı şehrin hakkını, hukukunu, korumakla mükellef. Yaşadığı şehrin, getirilmiş olduğu makamın, hakkını, hukukunu, hukukunu yerine getiremiyorsa, bütün şehrin, bütün şehrin, bütün şehirde yaşayanların, hakkının, hukukunun haricinde, bütün Ümmet-i Muhammed'in, ve o bölgedeki Müslümanların da, hakkını, hukukunu, boynunda, ilmek gibi taşır.
Kıymetli dostlar, bu ülkede, yüz yıldan beri, yüz yıldan beri, İslam yok. Bu topraklarda, yüz elli yıldan beri, iki yüz yıldan beri, İslam yaşanmıyor. Ve İslam'ın, yeniden yaşanması için, İslam'ın, yeniden hayat bulması, İslam'ın, yeniden neş-i neva bulması için, iki yüz elli yıldan beri, alimlerinden tutun da, ehli tasavvufuna, sufilerinden tutun da, medrese talebelerine kadar, herkes can, hıraş, bütün gayretini verip, çalışmakta.
Ve, Ümmet-i Muhammed, Ümmet-i Muhammed'in önündeki, seçilmişler, atanmışlar, bu iki yüz elli yıllık, kan ve gözyaşıyla yorulu, iki yüz elli yıllık, çileyle yorulu, bir yolu, bir hareketi, bir diriliş hareketini, kendi şahsi menfaatlerine, etraflarının şahsi menfaatlerine, peşkeş çekiyorlarsa, ki çekiyorlar, yemin ediyorum, iki yüz elli yıllık, Ümmet-i Muhammed'in, hakkını ve hukukunu, boyunlarında taşıyorlar.
Bu iki yüz elli yıllık, Ümmet-i Muhammed'in, çilesinin, ve kan ve gözyaşının, boyundurunun altındalar. Ya bu vazifeye gelmeyecekler, bu vazifeye aday olmayacaklar, bu vazifeye gelmek için, can, hıraş, uğraşmayacaklar, yaşamayacaklar, ya da bu vazifeye geldilerse, bu vazifelerin hakkını, hukukunu, riayet edecekler. Aynı şey, bütün ehli tasavvufun, şeyhleri, bütün ehli tasavvufun, zakirleri, bütün ehli tasavvufun, çavuşları, naipleri, nakipleri, nükabbaları için de geçerli.
Ey ehli tasavvuf, ey ehli tarikat erbabı, 250 yıldan beri, kan ve gözyaşıyla, yoğrulan bir yolun, müntesiplerisiniz. Gelin, bu yolu, heva ve heveslerinize kurban etmeyin. Gelin, bu yolu, kendi para, pul, makam, mevki, sevdalarınıza peşkeş çekmeyin. Gelin, bu yolu, bu mübarek ve kutlu yolu, herhangi bir menfaatiniz için, satmayın. Gelin, bu yolu, Kur'an ve sünnet yolunu, bu ehli tasavvuf yolunu, sımsıkı, yapışıp, dosdoğru yaşamaya gayret edin. Dosdoğru yaşayın ki, arkanızdan gelen kimselere, dosdoğru bir yol bırakın. Çünkü, bugüne kadar, yaşadıklarımız, gördüklerimiz, hiç iç acıcı şeyler değil. Ümmet-i Muhammed için üzülüyorum. Ülkenin Müslümanları için üzülüyorum.
Ülkenin can hıraç, İslam'ın yaşanması ve yaşatılması için, her şeyini feda etmiş, can hıraç yolları düşmüş, kimseler için üzülüyorum. Onların emekleri adına üzülüyorum. Sizlerin bu emekleri zayi etmeye hakkınız yok. Sizlerin bu emekleri yollara atmanıza hakkınız yok. Sizlerin bu emekleri kalkıp da çarçur etmeye hakkınız yok. vicdanınız sızlasın, vicdanınız titresin, kalbiniz titresin, yüreğiniz titresin, bütün vücudunuz titresin. Bir iş yaparken, bir şey yaparken, bir şey söylerken, en azından bu 250 yıllık, ama aslında Adem'den itibaren gelen, Kur'an sünnet, hak hakikat mücadelesine, hıyanet ettiğinize, hainlik ettiğinizi düşünerekten hareket edin.
Ey ehli siyaset, namazı, abdestli, orucu, dini, ona öne koyaraktan, belli bir noktaya, belli bir daireye gelen ve seçilmiş kimseler, kılı kırk yarın, kılı kırk yarmazsanız, Adem'den itibaren, İslam mücadelesi veren, insanlık mücadelesi veren, adalet, hak, hukuk mücadelesi veren, bütün bu insanların, hakkına, hukukuna riayet etmemiş, onların hakkına, hukukuna girmiş olacaksınız. Adem'den beri gelen, hak-hukuk savaşını, Adem'den beri gelen, şeytanla olan savaşa, ne yazık ki siz ihanet etmiş olacaksınız. Çocuklarınızın 3-5 kuruş paraları olmaya varsın, sizin 3-5 kuruş paranız olmaya varsın, gidip de başkalarına imar kıya vereceğinize, başkalarına paraları peşkeş çekeceğinize, Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp, Kur'an ve sünnet dairesinde yaşayıp, Kur'an ve sünnet dairesinde hareket edin.
Varın, bir daha seçilmeyi verin. Namusluluğunuzdan dolayı seçilmeyin. Namussuzluğunuzdan dolayı değil, peşkeş çekmediğinizden dolayı seçilmeyin, seçilmeyecekseniz. Peşkeş çektiğinizden dolayı seçilmeyin. Etrafa kamunun malını, belediyenin malını, devletin malını ve parasını, çarçur ettiğiniz için seçilmemezlik etmeyin. Çarçur etmediğiniz için seçilmeyin. Sizi alkışlayalım. Bağrımıza basalım yine. Soframıza oturtalım. Meclisimize oturtalım. Ama sizler, eğer ki Kur'an ve sünnet dairesinde durmaz, Kur'an ve sünnet dairesinde hareket etmez, Kur'an ve sünnet dairesinde yaşama ve yaşatma mücadelesi vermezseniz, hakkımız sizlere helal değil.
Açık ve net söylüyorum. Hakkımız size helal değil. Belediyenin parasını, malını, mülkünü, siz etrafınızdaki insanlara kıyak geçiyorsanız, peşkeş çekiyorsanız, hakkımız helal değil. Oturduğunuz makamların hakkını ve hukukunu vermeyip, yakın dairenizde siz menfaat sağlıyorsanız, hakkımız size helal değil. Seçilmiş milletvekilleri, eğer ki siz hakkı ve hukuka riayet etmiyorsanız, ve etrafınızı menfaatlendiriyorsanız, etrafınızı nimetlendiriyorsanız, size hakkımız helal değil.
Ey ehli sufi, ey ehli cemaat, ey ehli tarikat, eğer ki siz de hak ve hukuk dairesinde dosdoğru davranmıyorsanız, sizlere de hakkımız helal değil. O yüzden kıymetli dostlar, herkes vazifesinde ince düşünüp, vazifesinde ince hareket edip, vazifesinde dosdoğru yapması gerekir. Bu vazife kutsal bir vazife. Bu vazife peygamberlerin vazifesi. Eğer ki sen peygamberin vazifesine, ve peygamberin yoluna, ve peygamberin nefesine müştak isen, sen o yola girdiysen, kılı kırk yanman lazım. Eğer sen o yolda yürüyeceğim diyorsan, sen peygamberle, böyle baş başa, yan yana, diz dize durmak istiyorsan, siyasetçiler, adaletten, hukuktan, asla taviz vermeyin. Şeyh efendiler, adaletten, haktan, hukuktan, asla taviz vermeyin.
Şeyh efendilerin etrafındaki kimseler, vazifelerinizi, kılı kırk yararaktan yapın, haktan, hukuktan, adaletten, çalışmaktan, mücadele etmekten, cihad etmekten, geri durmayın, heva ve hevesinize uymayın. Yoksa, Adem'den itibaren gelen, o halakada, ne yazık ki bulunamazsınız. Haklarınızı helal ediniz. Benim ağır konuştuğumdan, şikayet edebilirsiniz. Ağır konuşuyor, işte ağır söylüyor diyenler, çok özür dilerim, bunu söylemek zorundayım. Sohbetlerimizi dinlemek zorunda değiller. Derslerine devam etmek zorunda değiller. Derslerini alabilirler, helallaşabilirler. Diyebilirler ki, yolunuz ağır, yolunuz sıkıntılı. Biz bu ağır ve, bu meşakkatli, bu çileli yolda, yürüyemeyeceğiz derler.
Derslerini alırlar, helallaşırlar. Biz de haklarımıza helal eder, yolumuza bakarız. Kıymetli dostlar, eğer, nerede, ne zaman, kimin neyi bırakacağını bilmiyorsak, o yol yürünmez. Nerede, ne zaman, kimin lastiğinin patlayacağını bilmiyorsak, o yolda yürüyemeyiz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, herkes hata yapabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, dizinin dibinde duran, ashab dahi hata yaptıysa, Müslümanların, sufilerin de hata yapmaları, onların da yanlışlık yapmaları, gayet muhaldir, doğaldır.
Hata yapan kardeşler, dönerler, helallık alırlar, helallaşırlar, ama yollarına devam ederler, ama yollarını bırakırlar, çünkü yollar, böyle, ihaneti kaldıracak, bir noktada değil. Siyasetçiler, bürokratlar, hata yapabilirler, yanlışlık yapabilirler, heva heveslerine dönebilirler, dönerler, helallık isterler, özür dilerler, yollarına devam ederler. Eğer hata edenler, hainlik yapanlar, bu noktada, Ümmet-i Muhammed'in hakkını ve hukukunu çiğneyenler, özür dilemezler, helallık istemezlerse, onlarla muhalefetimiz, daha az da sertleşecek, bu da bilinmiş olsun. Biz, muhalefetimizi saklamayız, muhalefetimizi gizlemeyiz, insanlar, helallık istemezler, özür dilemezler, oradan geri dönmezlerse, biz muhalefet etmekten de, çekinmeyiz.
O yüzden açık bir şekilde de muhalefet ederiz. O yüzden, ümmetin malını, vatandaşın malını, kamunun malını, tüyü bitmemiş insanların, yetimlerin malını, her türlü adaletsizliğe, her türlü hukuksuzluğe, her türlü yanlışlığa karşı, mücadelemiz devam eder. Haklarınızı helal edin, geceniz hayır olsun. İnşallah Rahman, cumartesi gün, mesnevi sohbetleriyle, devam edeceğiz. Şimdi, inşallah, sorularınıza geçeceğiz. Isındı mı makine? Olması, küçük bir vantilatör mü alalım, ne yapalım ona? Ayarlayacaksınız, tamam. Hararetimizden, ne onun adı?
Modem bile hararetimizde dayanamadı, ısındı. İnternette bir yavaşlama mı oluyor o zaman? Oldu, şu anda toparlandı. Bir arkadaş yeğliyor modemi burada. Allah, Allah yesin, iktidai bir durumda, böyle yeğleyerekten, bu geceyi bitireceğiz demek ki, hakkınızı helal edin inşallah. Evet, Salim, bu sohbetleri, paylaşmayla alakalı, şey var, linklerini mi paylaşabiliyorlar, bir tek sadece?
İçinden kes, kopyala yapamıyorlar mı? Yapan yapıyor gene. Tamam, bu konuda bir sıkıntı yok yani. Evet, dışarı, anladım, olumsuz bir şey paylaşırlar. Paylaşıma açık ama, değil mi bizim sohbetlerimiz? Evet, kısıtlama yok. Anladım. Sohbetleri, insanlar, kardeşler, herkes, paylaşabilirler. Sohbetleri, kesip de paylaşabilirler. İşi biliyorlarsa, Salim öyle diyor. Sohbet linklerini de paylaşabilirsiniz. WhatsApp gruplarında da paylaşabilirsiniz. Her yerde, internetinizde, her şeyinizde, sosyal medyada paylaşabilirsiniz.
Bu konuda bir yasaklama yok. Selamun Aleyküm. Din bir kültür müdür? Teşekkür ederim. Din bir kültür değildir. Ama zaman içerisinde, din kendi kültürünü oluşturur mu? Evet. Ama din kültür değildir. Uzun bir soru mu?
Artık bilmiyorum. Devam edeceğiz, okunacağız. Günümüz şartlarında, insanlar salgın boyunca, çok sıkıntılı günler geçirmektedir. Etrafımızda görüyorum, insanlar birbirlerine, hele şu geçtiğimiz Ramazan ayında katarsak, sadece, sadaka niyetiyle yardım etmektedirler. İnsanlar, zekat ibadetine, adeta ihtiyacın var, diyerek es geçmektedirler. Kimse, kimsenin umurunda değil. Lakin, zekatlarını vermeyen, insanlarda, madden, manen huzursuzluk çökmüş, alma ağacında büyüdükler için vermeye alışmamışlar. Korku, endişe baş göstermektedir. İnsanlar hala akıllanmadılar. Burada kardeş hiç, soru sormamış.
Bir böyle, muvaaz gibi, bir yazı göndermiş kardeş ama, ben soru bekledim. Bir soru yok. Arkadaşlar, sadece soruları okuyabiliyorum. Hakkınızı helal edin inşallah. Selamun Aleyküm. Ben bir konuda danışacağım, akıl ile kalp arasında, fiziken hissedebildiğim bir yol buldum. İstediğin an yukarı çıkabiliyor. İstediğin an kalbe inebiliyorsun. Fakat ben kalbe indim, orada kaldım, yukarı çıkamıyorum. Çıkma çalışması yapmaya korkuyorum. Şimdi bütün düşüncelerim, kalpteki kuvvetten oluyor. Orada kalmalı mıyım, ya da ilerlememem, bir başka yollar önerir misiniz? Ne yapmam lazım gelir.
Bir kimse kalbe inmez. Burada bir, tersine bir algılanma var herhalde. Kalp akıldan yukarıdadır çünkü. Kalp akıldan yukarıda olduğu için, bir kimse kalbe çıkar. O yüzden akıl yukarıda değildir. Kalp yukarıdadır. Çünkü eğer kalp yukarıda ise, akıl kalbin emrinde olur. Bazen insanlar, o zikrullahın kalbe inmesi demek, bu hani et parçasını nitelendirir gibi nitelendiriyoruz. Manevi olarak öyle değildir. Sürekli olarak yaptığım, onaylansın, beğenilsin duygusu içindeyim.
Eğer beğenilmez, onaylanmaz isem, eksik ya da yanlış yaptığımı düşünüyorum. Bu duygudan nasıl kurtulabilirim? Yaptığınız her şeyi Allah için yapın. Yaptığınız her şeyi Allah için yaparsanız, beğenilme, alkışlanma duygusundan kurtulmuş olursunuz. O yüzden beğenilme, alkışlanma duygusu, nefsane bir duygudur. O yüzden Allah için yaparsanız, bu hem de nefsinizi terbiye etmiş olursunuz. Ve beğenilmeyi, onaylanmanın köleliğinden kurtulmuş olursunuz. Çünkü beğenilmek ve onaylanmak köleliktir. Selamun Aleyküm. Hocam kısmet olursa Bursa'ya yanınıza gelmek isterim. Almanya'dan selamlar. Aleyküm selam. Buyurun gelin inşallah, başımız gözümüz üstünde yeriniz var.
Eşim iki yaşındaki kızımızı kahvehane önünde toplanan adamların yanında oturtuyor. Birçok kez kendisine bu durumdan çok rahatsız olduğumu dile getirdim. Ama abarttığımı ve çok fazla korumacı davrandığımı düşünüyor. Bu yüzden söylediklerimi önemsemeyip benden habersiz de götürüyor. Bize nasihatte bulunur musunuz? Bırakın kız çocuklarını, erkek çocuklarını dahi bugünkü kahvehanelere gitmeleri, kahvehanelerde vakit geçirmeleri doğru bir davranış değil. Bakın bırakın kız çocuklarını, erkek çocuklarını dahi kahvehanelere gidip orada kahvehanelerde vakit geçirmeleri, orada bir kahvehane kültürü edinmeleri doğru değil. Selamun Aleyküm.
Allah rızası için dilenenler ve kendilerinden Allah rızası için isteyene vermeyenler Allah'ın rahmetinden uzaktırlar. Sokaklarda Allah rızası için dilenen, sokaklarda Allah rızası için dilenen kimselere vermezsek Allah'ın rahmetinden uzak mı oluruz? İsteyene bir kuruş da iki kuruş da olsa verilebilinir. Bu noktada bir sıkıntı yok. Bir kardeş sadece hocam demiş, kalmış 13.49 daha.
Selamun Aleyküm hocam, size bir sorun var. Bir otobüsteyiz, yolcular iki kaptandan birini seçecek. Kaptanlardan biri Müslüman görünümlü ama güvenilmez. Diğeri Müslüman değil, güvenilir ama o Müslümanları sevmez, ezer. Başka otobüste yok. İlla gideceğiz, ne yapabiliriz? Sen direksiyona geç. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri işi ehline yapar, ehline verirdi.
Mesela hicriyet esnasında güvenilir bir yol mihmandarı, yol bilen bir kimseyle yola çıkmıştı. Müşrikti o kimse. Ve o müşrik kimseyle yolculuğa çıktı. O müşrik kimse ona yolu gösterdi. Bu noktada işi ehline vermek, liyakatlı kimselere vermek Allah'ın adaleti ve hukukudur. Eyvallah. Ama bir kimse işte böyle hani birisi Müslüman görünümlü ama güvenilmez. Eğer bir kimse Müslümanım diyorsa, öbürki Müslüman olmadığını söylüyorsa, güvenilmez olsa dahi biz Müslümanı tercih etmek zorundayız. Onu güvenilir hale getireceğiz. Ne yapacağız? Onun yanında duracağız, onun etrafına ona göre insanlar koyacağız. Onu bu noktada hatadan, kusurdan uzak tutmaya gayret edeceğiz.
Eğer illaki iki tane şoför varsa ama İslam böyle değildir. İslam'da her daim alternatifler vardır. Bunu böyle biraz felsefik bir soru sormuşlar ama İslam alternatifsiz değildir hiçbir zaman. Soru 35.
Malum olduğu üzere daha önceki haftalarda 34 tane sual sormuştum. Bu suallerden ya da bazılarından rahatsız mısınız? Sizi üzüyor, kırıyor mu? Ben sorulan sorulardan hiç rahatsız olmam. Sorulan sorular da beni üzmez, beni kırmaz. Herkes kendi dairesince soru sorabilir, istediği soruyu sorabilir. Ben de Kur'an Sünnet dairesinde cevap vermeye gayret ederim.
Biliyorsam bildiklerimi cevap veririm. Bilmiyorsam da derim ki bir dahaki haftaya öğrenir, gelir, ona cevap veririm derim. Ben mahrem olmadığı müddetçe, yani benim kendi mahremim olmadığı müddetçe sorulara genel olarak cevap veririm. O yüzden ama sizin daha önceki 34 tane sorunuzdan ama diğer kardeşlerin sorularından bugüne kadar rahatsız olmadım, üzülmedim, kırılmadım. Öyle söyleyeyim. Açık bir net. Suallere cevap verirken mimiklerinize kadar inceleyenlere veya bu soruları sorulmasından olabilir ki rahatsız olanlara, kızanlara ne tavsiyede bulunursunuz? Eğer hedef ve haddi aşıyorsa bu suallere soran ikaz ve uyarıda bulunamayacak mısınız? Daha bu kadar sizi korumak sahiki ile meşgul olan ve taasubane davranan takipçilerinize ne tavsiyede bulunur diyebilirsiniz?
Ben normalde benim mimiklerim cevap verirken değişebilir. Bu gayet normal bir şey. Ben sohbet ederken, sorulara cevap verirken beyin gerimi veya içimi dışarı daha iyi dökebilmenin gayreti içerisindeyimdir. Bazen hatta Allah affetsin böyle söylemek istemem ama içimden döktüğümü bazen dile dökmekte zorluk çekiyorum. Hatta bazen acele ettiğimi de kendim de fark ediyorum sonra. O içimden o kadar çok hızlı geçiyor. Onları normalde dile dökmekte zorlanıyorum. Bazen konunun ehemmiyeti, önemiyetine binaen benim mimiklerim değişebilir. Bu gayet normal bir şey. Bir şeye üzülebilirim. Bu normal. Bir şeyi normalde olan bir şeye veya olan bir hadiseye kendimce canım da sıkılabilir. Ama bunun ne soru soranla alakalıdır ne de başka bir şeyle.
O yüzden kardeşlerin soru soranları kızmaya da haklarının olmadığına inanıyorum. Yani onları eleştirmeye de hakları yok. Bu benim birinci derecede kendi tasarrufum. İkinci derecede yakın dairende arkadaşlarla istişare ederekten aldığımız bir karar. Hani bu böyle korona süreci devam edecek. Korona sürecinin bir haftalık, iki haftalık bir mesele olmadığını ben kendimce de gördüm. Dedim ki biz Perşembe Cumartesi sohbetlerine yine devam edelim. Hiç olmazsa böyle canlı yayın yaparız diye düşündük. İşte yakın dairede arkadaşlarla, kardeşlerle istişare ettik. Teknik ekip bu konuda fedakallık edecek. Teknik ekibe bu mevzuyu konuştuk. Ben açık, net söylerim. Onlar da canla başla çalışacaklarını söylediler.
Bu noktada bir başkasını ilgilendiren bir şey yok. Birinci derecede beni ilgilendiren bir şey. İkinci derecede muhakkak benim yakın dairendeki kardeşlerin fikirleri, düşünceleri, bu konudaki istişarede aldığımız kararlar önemli. Ben böyle kalkıp da ben yaptım oldu diye bir şey yapan kimselerden değilim. En azından yakınımdaki arkadaşlardan bu konuda istişare ederim. Bazı meseleleri daha geniş dairede istişare ederim. Öyle karar verir, yola yürürüz. O yüzden bu canlı yayın hem sohbet hem soru cevap birinci derecede benim kendi tasarrufumda olan. Ondan sonra da diğer kardeşlerin de istişarede doğru gördükleri bir davranış ve hizmet. O yüzden burada olup biten hadiselere, sorulan sorulara hiç kimsenin söyleyecek bir sözü yok.
Ben öyle düşünüyorum. Arkadaşlar soru soranları rahatsız ediyorlarsa bu da doğru değil. Hiç kimseye ilgilendirilecek bir şey değil. Ben çünkü hangi soruya cevap verip vermeyeceğime burada ben karar veriyorum. Ben iştahat ediyorum. O yüzden ha diyeceksiniz ki soru olarak cevap vermediğiniz bir soru var mı? Üç aşağı beş yukarı yok. Bazı buradan teknik sebeplerden dolayı işte telefonda geçenlerde bir sıkıntı çıktı. Oradan oraya telefonları aktarmak zorunda kaldık. Başka bir şey yok. Öbür türlü atladığımız bile bile kasıtlı olarak atladığım bir sorunun da olduğuna inanmıyorum. Geylani Hazretleri teslimiyet ehli için sorgu ve suale lüzum yoktur diye buyurmuşlar.
Bu sualleri hazırlayan en başta olmak üzere size birçok sual soran dervişler olmakta. Ve olacak da bu söz okunur okunmaz salt anlaşılan manasıyla size sual etmeyen teslimiyet ehli gibi anlaşılırsa ne buyurursunuz? Herkesin bir yolda herkes aynı şekilde yol gidecek böyle bir kaide yok. Ben zaten sufilik dairesinde böyle bir yolun da uygun olmadığı kanısındayım. Kimisi soracak, kimisi aklına uyacak, kimisi rüya görecek, kimisi kalbine ilham gelecek. Kimisi bir şey duyuracak, bir şey duyunca gelecek, soracak. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri müşrikler gelir sual ederlerdi. Müşrikler sual edince ayet-i kerimeler inzal olurdu. Müslümanlar gelir sorarlardı.
O zaman da sünnet-i seniye hikmet zuhur ederdi. Medine-i Münevvere'ye hicret edince oradaki ehli kitap soru sormaya başladı. Bu sefer ehli kitapla alakalı ayet-i kerimeler inmeye başladı. Ve yine ehli kitapla alakalı veya diğer meselelerle alakalı. Müslümanlar soru sordular ve hikmet yani sünnet-i seniye zuhur etti. O yüzden sufiliğin kendi zamanında, kendi yerinde, kendi dairesinde anlaşılabilmesi için muhakkak ki soru soranlar olacak. Ve ben o soru soranların da Cenab-ı Hak tarafından manevi bir şekilde vazifelendirildiklerine inanıyorum. Ve onların o sorularıyla da manevi bir yolun açıldığına inanıyorum. Ve bir eksikliğin giderildiğine inanıyorum. O yüzden soru sormamak da yoldur. Soru sormak da yoldur. Kah sorup kah sormamak da yoldur. Ben bu noktada işte illaki herkes soru soracak veya hiç kimse sormayacak, teslim olacak.
Ben bunlara katılan bir kimse değilim. Ashab nasıl dini soraraktan öğrendiyse ve Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın dediyse. Çünkü görmek dahi bir cevap almaktır. Görmek dahi o konuda irşad olmaktır. O yüzden şimdi insanlar üstadlarının yanında dizinin dibinde değil. Soraraktan öğrenecekler. Her yerde kardeşlerimiz var. Her yerde kardeşlerimiz olunca herkes kendince ama sohbetleri dinleyerekten ama soru soraraktan ama soru soranların sorularından verilen cevapları dinleyerekten yolu öğrenecek. Bu söz ile hangi vasıfta olan dervişler kast edilmiş olabilir? Geylan Hazretleri teslimiyet ehli için sorgu ve sualelle lüzum yoktur dediği teslimiyet ehli için.
O da normalde fenafi şeyh haline gelirse bir kimse o kimse soru sorma ihtiyacı duymaz. Ama fenafi şeyh, fenafi resul haline gelmeyen bir kimse soru sorar. Bunda bir beis yok, bunda da bir sıkıntı yok. Yani ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakinlik söz konusuysa bir kimse bir üstada hakkel yakin noktada durduysa evet onun soru sormaya ihtiyacı kalmaz ama bir sufi, bir üstada hakkel yakin dairesinde değil ise evet o soru sorma dairesinde durur.
Ha bu sormuyor hakkel yakin mi? Değil. Onun da yolu odur. İlla ki bir üstada hakkel yakin olanlar soru sormaz, distoru da tırnak içerisinde doğru değil. Bence insanlar soru sorsunlar. Sorsunlar ve öğrensinler. Hakkel yakin olan dahi sorsun. Dizimizin dibindeki dahi sorsun ve öğrensin. Çünkü ilim dilden dile, gönülden gönüle nakledilecek olan bir şeydir. Siz şeyhinize soru sormaz mıydınız? Sorardım, neden sormayayım? Şeyh Efendi sorardı bana, ben şeyhime sorardım. Mustafa Efendi bu nedir derdi. Ben cevaplandırırdım. O bana sorardı, ben ona sorardım. O analiz olarak sorardı. Yani bu konuda analizin nedir muhabında sorardı. O yüzden soru sorulur. Neden sorulmasın ki? Ben soru soran kardeşleri severim.
Soru 37. İbni Ömer radiyallahu anh anlatıyor. Resulullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki, hakkında vasiyet edebileceği bir malı bulunan Müslüman kimsenin vasiyeti yanında yazılı olmaksızın iki gece geçirmeye hakkı yoktur. Hz. Ebu Hureyre radiyallahu anh anlatıyor. Resulullah aleyhissalatü vesselam hangi sadaka eftaldir diye sorulmuştu. Sağlıklı ve fakirlikten korkup zenginliğe ümit bağladığın mala karşı cimri olduğun halde tasattuk etmen. Bu şekilde tasattuku can boğazına girip de falana şu kadar, feşmankana bu kadar diyeceğin zamana kadar devam ettir. O sırada yaptığın tasattukun sana bir faydası yoktur. Çünkü malın artık zaten birilerinin olmuştur.
Bu hadislerle şeyhlerin vasiyet hazırlamaları tasavvuf tarihinde nasıl olmuştur? Ve bu konuda zat-ı halleriniz dervişlere ve dergaha ne gibi vasiyetlerde bulunmak ister? Ve bu konuda hazırlanmış ve hazırda tuttuğunuz yasılı bir vasiyet naminiz var mıdır? Ve hatta olmalı görüşlerine ne buyuruyorsunuz? Bu parantez içerisinde bu soruda kastımız kimsenin şahsi malları değildir. Kastın öyle de olsa önemli değil. Benim üzerimde benim bildiğim, bilmediklerim varmış haberim yok. Benim bildiğim bir malım mülküm yok. Benim hatta tabiri caizse dikili ağacım bile yok. O yüzden bu konuda ne yazık ki arkamdan gelenlere herhangi bir mal mülk bırakabilecek noktada değilim. O yüzden böyle bir vasiyet etmeme de gerek yok.
Hani derler ya bu dünyada dikili bir ağac yok diye. Benim de bu dünyada üzerime kayıtlı herhangi bir dikili bir ağacım yok. Ha bilmediklerim varmış haberim yok. Onu da işte değişik sosyal medyadan ondan sonra bizim malum gazeteciden filan duyuyoruz. Ondan sonra çok malım mülküm varmış. Ondan sonra diyorum getirin şu malım mülkü yiyeyim satayım yiyeyim diyorum. Kimse getirmiyor. Evet öbür türlü hani içinde bulunduğumuz toplulukla alakalı benim söyleyeceğim hani ben öldükten sonra şunu şöyle yapın diyeceklerime hemen hemen söylediğime inanıyorum. Yazılı olarak bir şey bırakmadım hiç. Çünkü bütün arkadaşlar sözlü olarak neyi ne yapacaklarını biliyorlar. Eğer ki rüyamda halimde bir kimsenin şeyhliğini üstadlığını görürsem onu da yazılı olarak yazar.
Zaten bütün arkadaşlara da kardeşlere de açıklarım. Bu noktada bir sıkıntı yok. Ama bir çalışmamız var. Şöyle bir çalışmamız var. Yani bunu inşallah en yakın zamanda sonuçlandıracağız. Belli bir belli şeyler hazırlansın belli şeyler oluşsun diye bekliyorum. Bütün vazifeli kardeşlerim vazifeleriyle alakalı icazetlerine Allah izin verirse ömür verirse inşallah yazdıracağım. Eşrif olur Rumi Hazretleri 18 şeyhe hizmet ettim. 14'ü benden feyiz aldı. Ben 4'ünden feyiz aldım sözüyle anlatmak istemiş. Ne anlatmak istemiş olabilir? Bir şeyh hangi vasıfta olan müridine nasıl feyiz alır? Bütün müritler, mürşitler birbirlerinden feyizlenirler. O yüzden bu mürşitlerin eksikliği değildir. Gerçekten birbirlerinden faydalanabilirler.
Bununla alakalı bir gerçekten mürşid olan bir kimsenin bundan hayıflanacak bir hali yoktur. Hatta bir müridinden feyizlendi, bir müridinden faydalandığı için Allah'a hamd etmelidir. Etrafında bu tip insanlar var diye. Bunu böyle bir mürşidin mürşitliğine leke değildir. Hani bunu örneklemek belki de abes kaçabilir ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin Hazreti Ömer Efendimiz'e hacca uğurlarken beni de orada unutma, burada da bir kardeşin var, bu kardeşini de orada unutma deyip ondan dua istemesi gibi.
O yüzden bunda bir beis yok, onun peygamberliğine nasıl bir zarar, helal getirmediyse bir mürşidin de müridinden feyizlenmesi onun mürşitliğine zarar değildir, mürşitliğine helal getirmez. Derviş hak da olsa şeyhinden başkasının sözünü dinlemeli midir, dinlememeli midir? Ben genel olarak hani söz dinlemek değil bu. Bir şey yapılacaksa, bir şey denilecekse ben üstadımı dinledim, başka hiç kimseyi dinlemedim. O yüzden üstadım ne dediyse yerine getirdim. Benden rahatsız olanlar da oldu, benden şikayetçi olanlar da oldu. Benim yapmış olduğum vazifeden rahatsız olanlara söylediğim söz şuydu. Benim bu vazifeye şeyhim getirdi, rahatsızlığınız varsa gidin şeyhime söyleyin.
Veya işte beni şikayet edenler de oldu. Ben vazifemi doğru yapıp yapmadığıma baktım. Vazifemde bir eksiklik var mı yok mu ona baktım. Ama dinleme noktasında, hani ben birisini dinleyeceksem, bir şey yapacaksam ben üstadımı dinledim, başka kimseyi dinlemedim. Bir, bir de benim belki de en önemli avantajlarımdan birisi, benim önümde hiç kimse yoktu. Yani ben ders aldım, ders aldıktan çok kısa bir süre sonra şeyh efendi benim bayındırın zakiri yaptı. Öyle olunca benim önümde hani daha büyük bir zakir, daha büyük eski bir zakir veyahut da işte benden daha böyle etkili, yetkili bir kimse yoktu. O yüzden şeyh efendi hazretleri de böyle beni tabiri caizse bir halifede olması gereken bütün yetkiyle donattı.
Allah ondan razı olsun. Ben öyle bir yetkiyle zakirlik yaptım, vazife yaptım. Allah rahmet eylesin, şeyh efendi vefat edinceye kadar. O yüzden bir zakire tabi olmadım. Ama bizim şimdi kardeşlerimiz zakirlerine tabi olurlarken, onlar da kendi topluluğumuzun içerisinde yapılacak olan işlerle alakalı. Yoksa bir zakire tabiyet, bir şeyhe tabi olmak gibi değildir. Zaten öyle olurlarsa onlar da feyiz ve bereketleri kesilir, yol alamazlar. O yüzden bir zakire abi gibi tabi olacaklar, abi gibi onu dinleyecekler, abi gibi hareket edecekler. O yok, abiler, abiyi kendilerince şeyh yerine koydularsa o zaman orada da sıkıntı olur. O yüzden ben şeyhimden başka kimseyi dinlemedim. Benim bildiğim yol buydu, benim bildiğim doğru da buydu.
Benim de kardeşlere tavsiye edeceğim şey budur. Bir kimse, bir sufi ise, bir derviş ise şeyhinden başka hiç kimseyi dinlememesi bence doğrudur. Çünkü bazı hani şeyler vardır. Kur'an ve sünnet tarihinde doğrudur ama perhiz etmek gibi. Üstad ona bir şey perhiz etmiştir. Bir şey ona perhiz ettiyse, yani bir başkası ona der ki ya bu nasıl bir perhiz, bu haktır, bunu yap diyebilir.
Nasıl ki bir kimse şeker hastası ise, şeker hastasına karşılık perhiz etmek zorunda ise, bir sufi de, şeker hastası işte bu tatlığı helal deyip yemiyorsa, bir sufi de her şey hak, her şey helal deyip her şeyi yapabilecek diye bir kaide yok. Nefis terbiyesi var çünkü. Bir derviş dünyada Cemal-i Muhammed'i sallallahu aleyhi ve sellem ile müşerref olmazsa, yarın ahirette dahi müşehde-i cemalden mahrum olur mu?
Bu endişe ise, doğru bir endişe midir, ümit var mıdır? Yoksa bu müşehade ve müşerref olma durumu ezele bir nasip mesele misidir? Bu konuda ne tavsiyede bulunursunuz? Gönül arzu eder ki bütün derviş kardeşler, bütün ümmet-i Muhammed, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin cemaliyle müşerref olsunlar. Gönül arzu eder ki bu dünyadayken müşerref olsunlar. Hatta Cenab-ı Hakk'ın cemaliyle müşerref olsunlar. Cenab-ı Hakk'ın cemali sıfatı onların üzerinde tecelli etsinler. Tecelli etsin, onlar da Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarına müşerede etsinler. Ben derviş kardeşlerin bu ümit ile bu konuda gayret etmelerini ve muhakkak ölmeden kardeşlerimizin bu cemalleşmeleri gerçekleştireceklerine inanıyorum.
Bu biraz şatahatvari olacak ama şu ana kadar vefat eden kardeşlerin büyük bir çoğunluğunun bu müşahede ile vefat ettiğine şahidin. Cenab-ı Hakk kardeşlerimizin inşallah aşkını, samimiyetini arttırsın. Rabbim hepsini de Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ile cemalleşme, Cenab-ı Hakk ile cemalleşmeyi nasip eylesin inşallah. Soru 41 Bazı dervişler bu yolda çeşitli vesileler ile girmiş fakat yol alamadığını, düzelemediğini düşünmüş ve bir müddet sonra bu halinden ümit kesip ne yapalım kader böyle imiş demesi, Hafazanallah haşa kadere mi suç bulmuş olur? Ben her başarısızlıkta kader böyle imiş diyene Allah'ı suçladın. Kendi başarısızlığını bir başkasının üzerine yani Cenab-ı Hakk'ın üzerine atfettin derim.
Çünkü Cenab-ı Hak siz yaptıklarınızı önünüzde bulursunuz der. Cenab-ı Hak başka bir ayet-i kerimede siz çalışın, sizin çalıştığınız gökte melekler, yerde insanlar görür ve bilir der. O yüzden Allah bir adım gelene on adım geleceğini söylüyor. On adım gelene yüz adım geleceğini söylüyor. Kim bir adım atarsa Allah ona on adım gelecek. Veyahut da yolumuzda mücadele edenlere yolumuzu açarız diye ümit kapısını aralamış, koymuş. Kim tövbe ederse tövbesi kabul olunacak. Kim Allah'ı zikrederse Allah onu zikredecek. Kim dua ederse Allah onun duasını kabul edecek. Bunları açık bir şekilde Allah vaat etmiş. Allah'ın vaadi haktır. O yüzden bir kimse ümit kesip ne yapalım, kader böyleymiş demek, o kimsenin çalışmadığını, gayret etmediğini, ümidini kestiğini ve ümit kesmenin de şeytandan olduğunu bilmesi gerekir.
Malum olduğu veçiyle Yunus Emre Hazretleri'nin de 18 yıl hizmet ettiği dergahı, bir şey olamadım, sahikiyle bırakıp gittiği rivayet edilir. Bu ümitsizlik midir ya da nedir, tavsiyeleriniz nelerdir? Olabilir, bir kimse böyle bir kabız haline düşebilir ama bu dergah ümitsizler dergahı değil. O yüzden kim tövbe etmiş de tövbesi kabul olmamış, kim zikretmiş de zikr onun yüzüne paçavra gibi atılmış, kim dua etmiş de duası kabul olunmamış, kim mücadele etmiş de yolu açılmamış.
Buna katılanlardan değilim. O yüzden ümitsizliğe düşmeden, yeise düşmeden, boşluğa düşmeden, heva ve hevese düşmeden, ümit ederekten, sımsıkı yapışaraktan yollarına devam edecekler. Olumsuzluklar yaşanabilir, eksiklikler, noksanlıklar olabilir, gevşeklikler, tembellikler olabilir. Herkes tövbe edip sımsıkı yapışıp yoluna devam edecek. Biz Yunus Emre değiliz, o yüzden Yunus gibi 18 yıl rivayet edildiği doğru ise kapısında durup benden bir şey olmaz deyip çekip gidecek olanlardan da değiliz. Biz bir kütük dahi olsak yolda dururuz, bir kütük gibi dahi olsak kapıda dururuz. Bir gün gelir, o usta, biz hani desek ki şimdi, işte ben orman işletmesinde çalıştım, insandan alırlar belirli ağaçları.
Yamuk ağacı ustasına denk gelirse onlar ıslatırlar, hatta böyle çekmelerle çektirler, kalıba katarlar. O yamuk ağacı ısıtırlar, ıslatırlar, düzeltirler, kalıpta tutarlar. Bir bakmışsınız, o yamuk ağaç dümdüz olmuş, harika ondan işler çıkarırlar. O yüzden bir kimse ağaç yamuk olabilir, usta bir gün onu kullanacağı yer bulur. Usta bir gün onu alır, kalıba sokar. Kalıba soktuktan sonra, ama kalıba sokaraktan, ama daha da eğerekten, ama onun üzerinde bir işlem yaparaktan, o bir yere monte edilir. O yüzden ben hep söylerim, dervişin kötüsü dahi lazımdır. Kötü olarak görür insanlar onu, ben onu kötü olarak görmem. Ben kendimce derim ki, o da bir gün lazım olur derim.
O da bu dergan bir insanı, bu dergan bir değeri derim. Herkes, hatta çok eleştirilirim, bunu neden tutuyorsun? Hatta onlar benimle önceden, şimdi artık böyle çarşı baca dolaşamıyorum, gezemiyorum. Vaktim yok, zamanım yok, öyle çok böyle şeyim de yok, iştahım da yok, öyle diyeyim. Zaman zaman böyle onlarla işte bir araya gelir, çarşı baca gezerdik. Arkadaşlar eleştirirler diye, neden böyle insanlarla geziyorsun diye. Onlar çünkü bana ihtiyaç duyarlar, benimle görünmek isterler. Ben de onlarla görünürüm. Ben onları atmam, satmam. Derim ki, yamuğu da olacak, eğrisi de olacak, çürüğü de olacak, çarığı da olacak, eksiği de olacak. O bu dergahta olduğu müddetçe, ben onun bir dergahın değeri olarak görürüm.
Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, çürük bir hurma kütüğünün üzerine çıkıp vaaz ediyordu. O çürük hurma kütüğü dahi işe yarıyordu. Hazreti Muhammed Mustafa'nın dergahında. O yüzden ve o çürük hurma kütüğü, yeni bir minber olunca, ağlayıp sızlamaya, dövünmeye başladı. Hani ona dedi ki, cennette beraber mi olmak istersin, burada mı beraber olmak istersin? O yüzden buradan hareket ederekten, dergahtan ayrılmayan, dergaha sırtını dönmeyen, ondan sonra dergaha ihanet etmeyen, ama çürüktür, çarıktır, yamuktur, eksiktir, fazladır, o bizimdir. O yüzden hatta piyasa tabiriyle söyleyeyim, çöptür. Ben derim, çöpüm dahi kıymetlidir. Ben bir çöpü atarken bir daha kontrol ederim. İşin içinde, işe yarayacak herhangi bir şey var mı?
Gözümden kaçmış bir şey var mı? Kıymetli bir evrak olabilir. Benim kullanabileceğim bir eşya olabilir. Benim kullanabileceğim bir malzeme olabilir. Hiçbir işe yaramazsa bir bez parçasıdır, ben onunla yerleri silerim derim. O yüzden bir çöpü atarken daha dikkatli atarım. Sebebi de o bir işe yarayabilir. O yüzden kim olursa olsun, ben hiçbir derviş kardeşimizi işe yaramaz, çöpe atılacak bir kimse olarak görmem. Hani meşhurdur ya kısa, kimse gelir, bir şeyhe der ki, efendim ben sizden ders alacağım ama ben çok küfür ediyorum der. Ben çok küfür ediyorum deyince, şeyh efendi az konuşmak için bir ağız taşı varmış onun. O da sünnettir ya, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem mağarada, Hz. Ebubekir Efendimiz radıyallahu anh hazretleri zehirlenince, yerden bir tane taş aldı, taşı ağzında ıslattı.
Hz. Ebubekir Efendimizin ağzına verdi taşı. Zehir onun kanını zehirlemesin diye, o taşı emdi Hz. Ebubekir radıyallahu anh hazretleri. O taş çok böyle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek tükürüğü ile bereketlendi. Hz. Ebubekir'den Ömer'e, Ömer'den Osman'a, Osman'dan Ali'ye radıyallahu anh hazretlerine geçti. O taş ve Hz. Ali radıyallahu anh hazretlerinden sonra şehit olunca o taş ortadan kayboldu. Şu anda o taş kayıp, Allah-u Alem Mehteala Resulü zuhur edince, o taşı yeniden bulacak inşallah, Rahman. Ve ağız taşı, sufilerin ziynetlerinden, çeyizlerinden birisidir. O Şeyh Efendi Hazretleri de ağzından taşı çıkardı. Yeni taze müridin ağzına verdi.
Dedi ki, sen bu taşı ağzında taşı, devamlı Allah'ı zikret. Böyle küfredecek bir şey geldiğinde taşı hatırla dedi. Yolda yürüyorlar tabii, yolda yürürken işte bir kimse geldi. Dedi ki Şeyh Efendi'ye, efendim dedi bir sorun var, buyur sor dedi. Bu az önceki otobüse benzer bir soru. Dedi ki, bir kimse bir şeftali fidanı dikse ve şeftali yetişse, sonra şeftalisi olsa, yıllar sonra o şeftali kendisi önce yemesi, tadına bakması hakkı değil mi dedi.
Şeyh Efendi de hakkı dedi. Peki efendim, insan bir kız çocuğu dünyaya geliyor, yetiştiriyor. Ondan sonra önce onun tadına kendisi bakması hakkı değil midir deyince, Şeyh Efendi Hazretleri canı sıkıldı, üzüldü, sinirlendi. Ondan sonra o yanında küfreden müride dedi ki, şu taşı olma ağzından taşı bir çıkar dedi. Ağzından taşı çıkarınca o müride dedi ki, işte efendim dedi, ben böyle bilmem ne, bilmem ne, bilmem ne çocuklarına, bunları bunları, bunları böyle bilmem nelere küfrediyorum ben dedi.
Şimdi, o yüzden bazen kardeşler, işte Allah rahmet eylesin bir kardeşimiz için söylüyordu bazı kardeşler, onlar muhalefet ediyorlardı, diyorlardı ki yanında küfreden bir kimse var. Hani bir kardeş böyle arada küfrediyordu. Ben içimden de diyordum ki, yani onun küfrü, bazen hani küfür etmesi, sizin seviyoruz diye durmanızdan daha eftal diyordum ben kendimce. Onun küfrünü hak olarak gördüğümden değil, bazen öyle kardeşler vardır, üzerinde kusurlar vardır. İnsanlar o kusurları görürler. Ama o kimse kendisini kusursuz gören kimse, o kardeşin manevi olarak yanından bile geçemez. Sebep, sevgide, muhabbette, bağlılıkta, teslimiyette, öbür o kusur görenden daha ileri olabilir. O yüzden ben hiçbir kardeşi böyle yol alamaz, yol gidemez diye düşünmem.
Yeter, ben hatta derim ki bazı kardeşler için, sizin yolda bulunmanız dahi büyük keramet, büyük bir mesele derim. O yüzden kimseden ümidimi kesmem. Mürşide itiraz kastıyla gerek kalben, gerekse lisanen, niçin diyen, ebediyen iflah olmaz. Altı, gazizade vakı atta.
Müridin mürşidine ne surette olursa olsun itirazına asla cevaz yoktur. İnsanlık hali mürşidinden edebe aykırı bir hareket zuhur ederse asla kalbiyle ve diliyle itiraz etmeyip, elbette bunda bir hikmet vardır mı demelidir. İflah olmaması ne demektir? Mürşidinden edebe aykırı gözüken ne gibi şeyler olabilir? Mesela işte ben geçen gün eşcinsellerle alakalı, yani neden eşcinsel diyorsunuz?
İbne'ye, İbne deyin dedim. Şimdi bu sözü alıp, ya nasıl böyle edebe mugayir bir söz kullandı, bir işte üstad böyle söz kullanır mı diyebilir örnekliyorum bunu. Veyahut da zaman zaman işte ya bak ya şunlara da taş attı, bunlara da laf attı diyebilir. Bunlar aslında bir müridin eleştirmemesi gereken, onun üzerinde eğer anlamadıysa, kafası almadıysa, onun o konuda hikmet görmesi lazım. Ortalıkta bir günah keber var mı? Yok. Ama kendince, hani o sözü, o edebe mugayir, o hareketi kendince edebe mugayir görüyor olabilir, biliyor olabilir. Bu kültürel bir şeydir, bu ailevi bir şeydir, bu o bölgede, o topraklarda öyle görülebilir. O yüzden müritlerin, bu benim ölçümdür, öyle söyleyeyim. Bizim ölçümüzdür.
Kur'an ve sünnete aykırı olmadığı müddetçe, mürşidinde hata, kusur, itiraz görmemesi gerekir. Ancak açık, bariz bir şekilde, Kur'an ve sünnete aykırıysa, o zaman bu ayrı bir şekilde söylenir. Mesela, eşcinsel ilişkilerde ibne denilmesinin, dinen, şeriatın hiçbir sıkıntısı ve sakıncası yoktur. Örnek buna, Türkiye Diyanet Vakfı'nın ansiklopedisinde görülebilir. Yani, Türkiye Diyanet Vakfı'nın ansiklopedisine baksalar, Diyanet Vakfı'nın ansiklopedisinde, eşcinsellerle alakalı ibne denilmesinin, hatta übne denilmesinin, bu noktada öyle denileceğinin, isimlerinin o olduğuna dair, Diyanet Vakfı'nın ansiklopedisinde var. Demek ki, bu söz, abes bir söz değil. Demek ki, bu söz, böyle edebe mugayir bir söz değil.
Ama ve lakin, insanlarda şöyle bir algı var. Yani, bu ibneli yapan kimseyi, horhakir göreceklerini, ibne, ibne diyeni, horhakir görmeye çalışıyorlar. Bu, bugünkü, ne yazık ki, kültürün getirdimiş olduğu bir şey. Yani, herkes, böyle bir de, hani LGBT, ne bu LGBT? Bunun açılımını bilen var mı? Yok. Bütün belediyeler, onlar, bunlar, LGBT sevicisi olmuş. LGBT ne? Eşcinsel. Kadın kadına sevgili edilecekler. Biz bunu destekliyorlar. Veyahut da, erkek erkeğe sevgili olacak, erkeğin birisi kadınlık vazifesi yapacak, öbürkü de şey yapacak, yani bu pisliği, bu necazeti, yani bu, lanetlik bir fiiliyat yapan kimseler, fiiliyatı yapanları, insanlar kendilerince onları hoş görmeyip, onlara karşı bir tavır takınacaklarına, ne yazık ki bunları beyan eden kimselere tavır takınıyorlar.
Ve diyorlar ki, nasıl böyle bir söz söyleyebilir? Ya ne söyleyelim? Yani, fuhuş yapan kimseye fahişe diyor muyuz? Evet. Bunun dili bu mu? Evet. Yani şimdi, Kur'an'da da fahişe olarak geçiyor mu? Evet. Normalde, fuhuşu eşkare yapan bir kimseye, nasıl fahişe diyorsak, ya eşkare, kendisini erkeklere kullandıran bir kimseye de, erkeğe de, İbne denir, başka bir şey denmez. Bunu şimdi, vay ya, nasıl böyle söyledi? Canım kardeşlerim, bunu böyle söylemediğimiz zaman, söylemediğimizden dolayı, bu iş zaten arttı, çığırınlığın çıktı. Ya nasıl işte, bir örneğin, siyasete karıştı? Ya nesinin siyasetine karışmıştım, karışmışım, bugüne kadar ben kardeşlerimden, bir partiye oy mu istedim? Hayır.
Kardeşim, orta yerde bir haksızlık var, bir hukuksuzluk var, orta yerde bir adaletsizlik var. Bunları dile getirmek, neden siyasete girmek olsun? Yani Türkiye'de, bakın Türkiye'de, sadece uyuşturucudan tedavi olmak isteyenler, son 10 yılda, %800 artmış, bunu dile getirmek siyaset mi? Türkiye'de uyuşturucu kullanımı, son 10 yılda, %1700 kusur artmış. Bu normalde, siyaset yapmak mı? Ben bir yaraya parmak basıyorum. Yani, 110 bin kadın, vesikalı fuhuş yapıyor Türkiye'de. 110 binin üzerinde de kadın, müracaat etmiş, fuhuş yapmak üzere, devletten müsaade istiyor. Ben bir yaraya parmak basıyorum. Diyorum ki, ey Ümmet-i Muhammed, ey Türk milleti, ey buradaki Müslüman millet, gayrimüslim millet, bu topraklarda yaşayanlar.
Bakın, bizim önümüze çığ gibi büyüyen bir problem geliyor. Bir uyuşturucu problemi geliyor. Bir fuhuş problemi geliyor. Bir ibnelik problemi geliyor. Bunlar aileleri yok edecek. Bunlar önümüzdeki gençliği batıracak olan şeyler. Bakın, bir problem geliyor. Problem ne? Bu eşcinsel, bu ibneler, YouTube'da, ondan sonra, onlar da köşe başlarını tutmuşlar. Bunların binlerce, milyonlarca gençler, bunlardan zehirleniyorlar. Ve bunlardan zehirlenerekten, herkes İbni YouTuber olma yoluna girmiş. Kendince gözünü kaşını yaptırıp, gevşek gevşek konuşup, kendince YouTuber'lıya çıkmışlar. Ve burada kendilerince bir necasetin, bir pistin içerisine giriyorlar. Gelin bunları görün, gelin bunları tanıyın diye, bir hastalığa, bir probleme, ben kardeşleri, arkadaşları uyarmaya çalışıyorum.
Bakın, bununla alakalı da, biz hepimiz, canla başla çalışmaya, herkes kendi elince, kendince, bir şeyler yapmaya çalışıyor. Örneğin, yarın akşam, bizim bu konudaki, çalışmalar yapan, bayan kardeşimiz, psikolojik danışmanlık üzerine, görev yapan, vazife yapan bir kardeşimizin, saat 22'de canlı yayını var. Bu canlı yayını muhakkak, PSK danışman, Nigara adı altında, Instagram'da canlı yayın yapacak. Yarın, hatta yarın bunun, inşallah, ben program logosunu, program afişini, yayınlamayı düşünüyorum. Yarın akşam, mutlaka bunu çocuklarınızda izletin, mutlaka bunu evlerinizde izleyin.
Ve, bu konuyla alakalı, defalarca benimle istişare etti. Ve, yarın akşam, bununla alakalı, canlı yayına, bir kardeşimiz, bu pisliğe bulaşmış, sonradan tövbe etmiş, kendini buradan kurtarmış, bir kardeşimiz, kendi, deneyimlerini, bu konuda, kendi bilgilerini, ve tecrübelerini aktaracak. Bu çok önemli bir rahatsızlık. Bakın, bunları dile getirmek, edepsizlik değil. Bunları dile getirmek, hayatsızlık değil. Yani, Hz. Mevlana, Celalettin, Rum Hazretleri, seli baştan önleder. Biz, seli baştan önlemenin, gayreti içindeyiz. E, bir kardeşlerimiz de bunu, vay, bu sözü nasıl böyle söyledi? Vay, bunu nasıl dedi? deyip, sanki edebe, mugayir bir söz söylemişim gibi, kalplerinden veya dillerinden böyle geçirebiliyorlar.
Bilmediklerinden kaynaklanıyor. Veyahut da, gelecek olan o büyük hastalığı, gelecek olan büyük tehlikeyi görmüyorlar. Hele gençlerimiz, 25-30 yaşına kadar olan gençlerimiz, gelecek tehlikeleri görmekten çok uzaklar. Hayat tecrübelerinden çok uzaklar. Neyin ne olduğunu bilmekten çok uzaklar. Öyle olunca, o karanlığı veya gelecek olan o bataklığı görmekten çok uzaklar. Bunları uyarmak için, bazen keskin lafızlar kullanabiliyoruz. bazen heyecanla keskin kelimeler, cümleler çıkabiliyor. Ama artık öylesine bir hal alıyor ki, sokakta yürüyemez hale geldik. Bakın, sokaklarda yürüyemez hale geldik. Çıplaklıkta öyle bir hale geldik ki, artık sokakta yürüyemiyoruz. Kafamızı nereye çevireceğimizi şaşırdık.
Kıymetli dostlar, öyle bir hale geldik, öyle bir hale geldik ki, artık otobüse nasıl bineceğiz, taksiye nasıl bineceğiz, yollarda nasıl dolaşacağız, utanır hale geldim. Ben yollarda dolaşamıyorum. Ben taksiye, otobüse binemiyorum. Utancımdan binemiyorum. Kafamı nereye çevireceğimi şaşırıyorum. Ve bir de, ne o? Şöyle bir slogan geliştirdiler. Bakmasınlar. Canım kardeşim, önümüze bakıyoruz zaten. Önümüze baktığımızda yolumuzu göremiyoruz. Ne yapalım, yola bakmayalım mı? Siz öyle giyinmeyin diyeceğiz neredeyse. Yani yok. Yani bir kimsenin, örneğin, adliyeye gelirken, ya hiç olmazsa örtünün, hastaneye giderken biraz daha, biraz usturuplu bir şeyler alın üstünüze, başınıza.
Yani her şey fora, her yerde öyle. Yani Allah affetsin, ağızlarında maske var, kapalı, ama her taraf açık. Ben diyorum ki, ağzını kapattı, insanlar her yerlerini açtı. E şimdi, böyle bir hal olunca, bu sefer bunları da dile getirince, vay sen nasıl bunları dile getirirsin deyip, bazen kardeşlerimizin dahi, kalbinden, dilinden bu tip şeyler çıkıyor mu? Evet. Evet, Kur'an ölçümüz şu. Kur'an ve sünnete aykırı olmadığı müddetçe, hiç kimse itirazı eline ve diline dolamasın. Anlayamadıysa sorsun. Bakın, anlayamadığını sorsun. O yüzden sormak önemli. Kadınlarda makam olarak sadece çavuşluk biliyoruz.
Kadınlarda da nakip, nügabbalık verilir mi? Kadın ilerlese adı, sanı olmaz mı? Adı, sanı olur. Normalde çavuşluk sadece çavuşluk değil, bayanlarda da zakirlik var, bayanlarda nefis meratiplerini geçiyorlar. O yüzden onlarda da böyle bir, sadece hani çavuşluk var, adı, sanı yok diyemeyiz. Soru 44. Yanında benim adım anılıp da, bana salavat getirmeyenin burnu yerde sürtülsün, hakim ve tirimizi, diyor hadis-i şerifte. Niye burun yüzü sürünsün, dili tutulsun, kör olsun, beter olsun vs. demiyor da, burnu sürünsün, diyor. Burnun özelliği nedir? Burnun hastalarıyla mı alakalıdır? başka bir hadiste de malum olduğu üzere, bana dünyanızdan koku ve kadın sevdirildi.
Gözümün nuru ise namazdır, kalındı hadisiyle. Rüya ve kabir aleminde burnun hastalarından olan, koku duyma özelliği ya da koku var mıdır? Korklamak dünyaya ait bir hassa mıdır? Hani çok eski bir tabirdir, burnu sürtülsün. Yani burnu sürtülsün ne demek? O kimse yüzü koyun, kapaklansın, yani burnu sürtülsün, aşağılara düşsün, burnu sürtülsün, hani yerde sürünsün gibi. O yüzden bir ibare, o yüzden Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, burnu yere sürtülsün, burun yere sürtülünce, o kimsenin alnı secde etmez, burnu sürtülür, alnı secdeye varmaz. Bu bir ikincisi, burun koku alma hassasiyeti var ya, burnu sürtülsün, o kimse din kokusu almasın, o kimse iman kokusu almasın, o hikmet kokusu almasın, manası da bundan çıkabilir.
Kırk beş, maddi ve manevi imtihanlarda, her ikisinde de çalışmak lazım. Fakat maneviyatta, hak yenmez, layık olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lazım, isteyici, tırmalayıcı olmamalı. Halen istememeli, halen istemeli. Sekiz, kiminmiş bu söz? Maraş'ta Ahmet Tahir Efendi'nin. İsteyici olmaktan gaye, mevki, makam, talebi midir? Evet. Yani bir kimsenin, işte örneğin, ben zakir olayım, ben nakip olayım, ben nükabba olayım, işte, veyahut da, bana rüya tabiri verir misiniz?
Bunun gibi. Bunlar isteyici olmak. Allah muhafaza eylesin. Bunlar böyle, tecrübeyle, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'nin yanında, öyle kimseler vardı çünkü. Yani, gelirlerdi mesela, işte, Bismillahirrahmanirrahim. Andırılardı, kendilerine nakiplik verilmesi için. Andırılardı, kendilerine nükabbalık verilmesi için. Benim yanımda andıranları biliyorum. Bizim dergahtan değil, dışarıdan, kendisine şeyhlik verilmesi için, müracaat edenler oluydu. Benim yanımda oldu birkaç tane, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi ile özel görüşmek istediler. Geldiler, ondan şeyhlik istediler, örneğin. Şeyh Efendi Hazretleri de, oğlum Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri verirse, neden söylemeyelim dedi.
Örnek bunlar. Böyle, normalde bir kimse, bu tip vazifeler istememeli. Allah için, yolda koşmalı, hizmet etmeli. Benim bildiğim bu. Bu istemek neden mahzulluğu olsun? Bu normalde mevki, makam, istenmesi, hadis-i şerifle de sabit. İstenmesinin hoş olmadığını, hatta istemenin doğru olmadığı, ve hatta bazı sahabeleri asla istemediği, ikazda bulunulduğu ve asla aslında İslam terbiyesinde hiçbir kimse hiçbir makamı istemez.
Ona vazife verilir. Eğer vazife verilecekse. O yüzden istemeyi bu manada hiç hoş görmemişler. ben de çok hoş görmem. Yani bir kimse, Allah için koşturur, Allah için yapar, Allah için eder. Yani ben zakir olayım diye, düşünürse bu doğru değil. Ben mesela bugüne kadar, ben zakir olayım burada diyen, hiçbir kimseye zakir etmedim. veyahut da işte kendimce, ben burada nakip olayım, nügabba olayım falan, hiç kimseye böyle bir vazife vermedim. Örneğin, Allah muhafaza eylesin. Benim de çok hoşuma gitmez. Dervişin, ben de bir gün şeyh olacağım demesi, sizce ne kadar doğru, ne kadar yanlış bir yaklaşımdır.
Diyebilir, bunda bir sıkıntı yok. Ben de bir gün şeyh olacağım diyebilir. Allah muhareke eylesin, Allah nasip etsin, olsun inşallah. Bu konuda bir şey yok, sıkıntımız yok asla. İnsan hayal ettiği ve sevdiği zata benzerken, nelerde benzemeleri, nelerde benzememelidir.
Ben böyle pek benzememe, benzememe distoruna çok yakın değilim. Bence insanlar, Kur'an ve sünnete sımsık yapışmalı ve kendisi olmalı. Ben benzeme ve benzetilmeye çok sıcak bakmıyorum. Hatta bazen zaman zaman böyle açıkça da derim, ben bir tane Mustafa Özbağ'dan bıkmışım, başka Mustafa Özbağ'lar görmek istemiyorum derim. Benzemek çok hoş bir şey değildir. Yani bir zat olarak. Benzeceksek biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerin sünnetlerine sımsık yapışalım, onun sünnetlerini yerine getirmeye gayret edelim. Yani dervişin kendi tarzı olmalı mıdır? Bence her dervişin kendi tarzı olmalıdır. Kendi tavrı olmalıdır.
Kendince bir yoğurt yiyişi olmalıdır. Ama bu Kur'an sünnet ve üstadın disturlarının dışında olmamalıdır. Bu tarzı ne kadar kendine ait olmalı, ne kadar şeyhine veya silsile ait olmalıdır. Bunu böyle ne kadar şu, ne kadar bu demek biraz zor. Burada istenilen şey Kur'an, sünnet, ilk sufilerin adabı ve üstadın çizgisidir. Basit bir şeye gerek yok. Bu söz ile ne demek istenmiş olabilir? Bu istemekle alakalıysa, yani normalde ben kendimce söyleyeyim, buradaki kendi disturumuzu söyleyelim. İstemeyi hoş görmüyoruz. Birilerine benzemeyi de hoş görmüyoruz. Herkes kendince, kendi lisanınca, kendi halince Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp yoluyoruz.
Bir çavuş, dervişi çavuşluya kadar, bir nakip nakipliğe kadar, bir nükabba nükabbalıya kadar dervişi yetiştirir diyenler var. Bu yetiştirme de dervişin rüyasına, esmasına, durumuna karışmayacak mı? Karışırsa zaten şeyhlik yapmış olmayacak mı? Bu konuda ne diyebilirsiniz? Normalde mesela, bir zakir kardeşin orada arkadaşlara ders yaptırması, şeyhlik değildir ki, şeyhin adına yapar. Bir nakip şeyhin adına kardeşleri yetiştirir. Bir nükabba şeyhin adına nükabalık yapar. Şeyhin adına yapar. Bir halife şeyhlik adına yapar halifeliği. O yüzden normalde bunlar şeyhlerin şeyhliklerine zarar getirecek, zeval getirecek şeyler değildir. O yüzden öyle düşünen kimse hata yapmış olur. O yüzden normalde bunu şeyhlik yapmış olarak algılamam ben.
Bir zakir kardeşimiz, zakirliğini çok güzel yapsın. O zaten zakirliği yaparken şeyhinden almış olduğu yetiştirme, feyiz bereketle yapıyor. O yüzden onun iyi bir zakirlik yapması benim göğsümü kabartır. Ben onu şeyhlik yapıyor diye düşünmem. Öyle suçlamam da. Onu da söyleyeyim. Bunun da açık ve net cevabını vereyim. Yani bizim zakir kardeşlerimizin Türkiye'deki veya yurt dışındaki zakir kardeşlerimizin hiçbirisinde de öyle bir şeyhlik beklentisinin olduğunu veya şeyhlik böyle tarzıyla, tavrıyla iş yaptıklarına inanmıyorum.
Ben böyle bir tespitim de yok zaten. Ben hepsinde iyi birer zakir olduğuna ve samimi olduklarına, gayretli olduklarına inanıyorum. Bursa'dan başlarsak biz ister Cafer Adnan Hüseyin kardeşler olsun, ister işte Semazenbaşı Ali kardeşi olsun, isterse işte Zeybeklerin başında Hacı Erkan olsun. Örnekliyorum bunları. Veyahut da işte Bayındır'da Nuri Oktay Harun Hoca olsun, işte İzmir'de Mehmet Kuyucu olsun, işte Çanakkale'de Halit olsun, işte Keşan'da Abdullah olsun, Erdoğan olsun Tekirdağ'da, İstanbul'da Barbaros olsun,
İzmit'te Cemil olsun veya Yusuf Hoca olsun, bunların hani diğer işte Mehmet Ali olsun, diğer zakir, çavuş kardeşlerim ben kalkıp da işte kendilerince böyle bir şeyhlik yapacaklarına veya böyle bir şeye ve tevessül edeceklerine inanmıyorum. Gerçekten kardeşlerin arasında böyle bir makam, mevki tutkusu, sevgisi yok. Ben zakir olayım, ben şunu olayım, ben bunu olayım, böyle bir düşünceleri yok, tavırlarından, tarzlarından ben bunları anladığım gibi Allah-u Alem hiçbirisiyle de alakalı bu manada bir uyarıcı rüyada görmedim, böyle bir halde görmedim. O yüzden hamdolsun bütün kardeşlerimiz canla başla, gayretle mücadele ediyorlar. İşte unuttuğum yerler var, işte Gemlik gibi, ne bileyim Sakarya gibi, işte ne bileyim Gölcük gibi, işte Ankara, Polatlı, ondan sonra işte Erzincan'a kadar, Van'a kadar, Diyarbakır'a, Urfa'ya kadar, aşağıdan Adana, Mersin, Antalya,
bu bölgelerde hep ders yapan, yaptıran kardeşler var. Bay bayan, onların Allah rızası için Samsun var, örneğin işte Trabzon var, Rize var, yani burada kardeşlerin, ben böyle bir hani zakirlik yapayım, çavuşluk yapayım, nakiblik, nükabalık yapayım, şeyhlik yapayım, işte ben bir gün şeyh olurum, şunu olurum, bunu olurum diye, böyle bir hallerine, böyle bir düşüncelerine şahit olmadım, Allah için bunu söylüyorum. O yüzden gönlüm arzu eder ki, bütün kardeşler, hepsi de şeyhlik vazifesini alsınlar, hepsi de şeyh olsunlar, hepsi de kemale ersinler, ümmet-i muhamet için koştursunlar, çalıştırsınlar, çalışsınlar. Bir şeyh efendi, heyet teşkil edip, meseleleri bu heyet ile görüşün, halledemezsiniz, bana gelirsiniz dese, ve geride halife de bırakmadan da, vefat etse, ve bu teşkil edip bıraktığı heyet, şeyhlik vazifesini yapabilir mi?
ya da kendi içlerinden, ya da dışarıdan birisini seçip, şeyh olarak biat edilmesini istemeleri durumuna, ne buyurursunuz? Şeyhlik, manevi bir işareti gerekir. O yüzden, evet, bizim zakir kardeşlerimiz var, bu zakir kardeşlerimiz de zaten ayrıca bir heyet, onlarla zaman zaman konuları, meseleleri, zaten şu anda da istişare ediyoruz, bu noktada istişare ile alakalı bir problemimiz yok. O yüzden kardeşler, biz vefat ettiğimizde, bu zakir kardeşler, toplanıp istişare edebilirler, hep beraber istihare yapabilirler, hep beraber itikafa girebilirler, eğer geride bıraktığımız bir kimse olursa, toplu bir şekilde intisap etmek için, bir kimse manevi olarak tespit ederler, zahir olarak da giderler, Kur'an'ına, sünnete, yaptığına, yapmadıklarına bakarlar, böylece arkadaşlar, kardeşler karar verebilirler.
Bizim şu anda mevcut zakir kardeşlerimiz, elhamdülillah, hem madden hem manen boş kimseler değil. O yüzden bir şeyhin nasıl olabileceğini, nasıl olmayacağını, bilebilecek kapasitede de kimseler. Biz hamdolsun, o kardeşlerimizi de eğitirken, öğretirken, tabiri caizse, bir şeyhi yürüyüşünden tanıyabilecek olan kimseler. O yüzden kardeşlerimizin ferasetinden, kardeşlerimizin isabetinden, asla zerreci şüphem yok. O yüzden zerreci şüphem olmadığı gibi, vermiş olduğumuz eğitimimizden de şüphemiz yok. O yüzden bütün kardeşlere, derviş kardeşlerimize de, vermiş olduğumuz eğitiminizde şüphemiz yok. O yüzden diyorum, rüyanızda bir başka kimseyi görürseniz, istediğiniz zamanda, hellallaşıp gidebilirsiniz diye.
Çünkü rüyadır bu meselede, işin büyük bir ağırlık noktası, büyük bir hakkaniyet, müjdeci dairede olan, sahih rüyalardır. O yüzden bir şeyhin, bir şeyhin şeyhli, görülen rüyada da anlaşılır. O yüzden o heyet, oturur, istişare yapar, istihare yapar, manevi olarak danışıp, bir şeyh tespit edebilirler.
Ama manevi bir işaret olmadan, biz filancayı aramızdan şeyh seçtik demeleri, doğru olmaz. Velev ki böyle yapmalarını, şeyh efendi vasiyet etse, bu vasiyete uyulur mu? Ben böyle bir vasiyetin, Kur'an, sünnet ve imamların iştahı ve, sufilerin, ilk sufilerin yolu olarak görmem. Devlet başkanı seçimli değil çünkü bu. Şura olarak bir devlet başkanı seçebilirsiniz, ama bir şeyhi, şura olarak atayamazsınız. Filancayı biz, kendimizce oturduk, istişare ettik, filancayı şeyh olarak seçtik, birisinin rüya görmesi lazım. Ya onlardan ya dışarıdan kimselerin, bunun rüya ile desteklenmesi lazım. Bu vasiyete uyulur mu?
Bu sadece rüyasız böyle bir şey olursa, ilk sufilerin yolu olmadığından, ve bu işin hakikatine uygun olmadığından, ben uyulabileceğini söylemem. Ne hazindir ki, olmaz yapılmaz denen şeyleri duyuyoruz ki, bazı şeyhefendiler, vefatlarına yakın, olduruveriyorlar da, ne diyebiliriz bu mevzuda? Bunlar olabilir, yapıyorlar da, duyuyorum, ben gerçekten üzülüyorum bu tip şeylere. Yani, kendi oğlunu düşünüyor, kendi damadını düşünüyor, ne bileyim, kendi etrafından bir kimseyi düşünüyor, olduruveriyorlar. o yola canla başla yıllarını vermiş kimselere, hakkına riayet etmek değil, bence doğru değil. Öyle söyleyeyim. Dervişin şeyhinden başka bir şeyhefendi ile, irtibatı nasıl olmalıdır?
Ziyaret etmesi uygun mudur? Ederse adabı nedir? Bunu zaman zaman, dergallarda bu konuşulur, hatta bazıları bunu yasaklar. Bizim yasaklama gibi bir derdimiz yok. Bizim bütün hangi kardeşimiz olursa olsun, etraflarında denk geldiyse, bir şeyhefendi varsa, ziyaret edebilirler. Gidip görüşebilirler, gidip konuşabilirler. Bu noktada, Edef ve Adap daresinde, gidip görüşmelerinde, konuşmalarında, hatta, kendi illerinde, ilçelerinde, eğer o gece dersleri yoksa, onların zikirlerine de katılmalarında, bizce bir beis yok.
Rüya, uyku gibi bir ihtiyaçtır. Nitekim, rüya görmesi engellenen kişilerde, öğrenme zorluğu yaşandı, ve çeşitli depresif ve psikotik tepkilerin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir. Dokuz, Candaş, Biltek Tübütak, merak ettikleriniz. Evet, Şenel Çelebi. Bu konuyla alakalı hazırlanmış, sualler aşağıda, madde madde sıralanmıştır. Evet, gerçekten rüya, hiç böyle reddedilemeyecek, reddedilemeyecek, reddedilemeyecek insan için, metafizik anlamda bir yoldur, bir kapıdır.
Olmayan kimsede sıkıntı yaşanabilir mi? El cevap yaşanabilir. Ama, çok ender gördüm ben, olmayan kimseleri. Yani, çok ender o. Böyle, bizim mesela, kardeşlerimizin içerisinde, çok ender. yani, binde beş bile yok bizde. Yani, genel olarak, kardeşlerin büyük bir çoğunluğu, rüya görüyorlar. Ben, rüya görenlerin, daha böyle, olumlu, daha böyle, psikolojik olarak, takıntılarının, az olan kimseler olarak, nitelendiriyorum.
A, rüya görmeyen der, hiç makam alır mı? Alır. Akıbeti ne olabilir? Şeyh bile olabilir. Akıbet olarak. Bu kapalı gitmek denir, buna tasavvufta. O kimse, hiç rüya görmeyebilir. Ama, onu şeyhi görüyordur, devamlı rüyasında. Veya halinde. O kimse gelip, şeyhe hiç rüya anlatmaz. Var öyle arkadaşlarımız, bizim şimdi. Mesela, zaman zaman, bu daha önce, dervişliğimiz zamanda, zakirliğimiz zamanda da oluyordu. Mesela, bir kimseyi rüyamda görüyorum, işte o böyle, zikullah halakasında görüyorum, esma veriyorum, ona o esmayı çekiyor, rüyamda, halimde. Bekliyorum, ben o bir şey görecek mi acaba, bir şey söyleyecek mi diye. Hiçbir şey söylemiyor, hiçbir şey gelmiyor.
Hani acaba diyorum, ben gelecekle alakalı bir şey mi gördüm diye, ben bunları açık açık, şimdi konuşayım da, açık açık bilinsin. Acaba böyle, gelecekte böyle bir şey mi olacak diye. Bunu zaman zaman, yanıldığımız zamanlar oluyor. Hani bekliyoruz böyle, bir ay sonra, iki ay sonra, üç ay sonra mı, böyle bir rüya ile gelecek diye. Bakıyorsunuz, öyle bir rüya ile de gelmiyor. Ama, işte, Allah affetsin, zikullah halakasında, rabıtayı alıyorsunuz, alıyor, esma veriyorsunuz, alıyor. Ne bileyim, değişik şeyler yapıyorsunuz, görüyorsunuz, ediyorsunuz. Ama o kimse, bir şey görmüyor. Bir şey görmüyor ama, yani bakıyorsunuz, görenlerden daha iyi çalışıyor.
Görenlerden daha fazla sizi dinliyor. Görenlerden daha böyle disiplinli. Onun görmemesini, bir eksiklik olarak görmüyorum ben. Ondan sonra diyorum ki, bu da kapalı gidecekmiş, bu da görmeden gidecekmiş. Ona otur diyorum, oturuyor, gel diyorum, geliyor, git diyorum, gidiyor. Şimdi böyle arkadaşlar da var. Hatta şimdi böyle olup da, önemli vazife yapan birkaç tane de kardeşimiz var. Önemli vazife yapıyorlar. Böyle olup da hiç hayır kelimesi, duymadığım kardeşlerim var. Yani baktığınızda, o rüya anlatmaz, hal anlatmaz, baktığında yapmaz. Veya insanların içerisinde bir şey demez, baş başa kaldığında, işte iki göz, iki çeşme, yapamadım, edemedim, ben bu vazifeye layık değilim. Yani gelir, anlatır.
Baktığınızda ama, öbür kutu uçuyor, bu uçmuyor gibi görünüyor. Ama bu uçandan fazla. Hazreti Pir'in sözü var ya, hani kimisi yanımızdadır, canımızda değildir. Kimisi Yemen'dedir ama canımızdadır. Kimisi böyle haller görüyor, rüyalar görüyor, kendince böyle, söz dinlemiyor. Ama kimisi hiçbir şey görmüyor, söz dinliyor. O yüzden, rüya görmeyen derviş de makam alır mı? Evet, el cevap alabilir. Alır. Akıbeti, ne olabilir? Şeyh bile olabilir. Evet, nefis meratiplerinde ilerleyebilir mi? Harika ilerliyorlar hem bir de. Sebep, onlar görmediklerinden, ben şu oldum da demiyorlar. Ben şu oldum diyen bir kimsenin, düşme ihtimali fazla.
Mesela, böyle, hak esmasını alıyor, bir kardeşlerden bazıları. Yani, aldığının ertesi günü, ene geliyor ona. ene gelince, yani onun böyle daha fazla itaat edip, daha fazla söz dinleyeceğine, ben hak esması aldım diyor, tepes taklak gidiyor. Yani ona küçük bir şey söylüyorsun, bunu yapma diyorsun, yapmaya devam ediyor. yani içinden diyorsun ki, ya bu kimseye hak esmasını verdin, bunu yapma dediğim zaman, iki elinde kanda olsa dahi yapmaması lazım. Veya bunu yap dediğimde, iki eli kanda da olsa yapması lazım. Ama o düşüyor, anında düşüyor, ertesi gün düşüyor, üç gün sonra düşüyor, beş gün sonra düşüyor, düşüyor. ve bir bakıyorsun, bir müddet sonra, ohohoho, nerelere gitmiş.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden, bazen, görmeyenler, yani kapalı gidenler, görenlerden, daha selametli yol alıyorlar. Örneğin, nakip, nügabba, halife olabilirler mi? Ben şeyh olabilirler dedikten sonra, takımın başından, her şey olabilirler. nefis merat, sıkıntıları, badirleri, yoldaki karşılaşacağı imtihanlarda, durumu ne olabilir? Yani, üç aşağı beş yukarı, aralarında çok bir fark olmuyor. Onlar da sıkıntı yaşıyorlar, görenler gibi. Yani, o herkesin kendi rengi. O yüzden, bir kimse yolda, illa şu sıkıntıyı çekecek diye bir kaydı yok. Herkesin sıkıntısı, kendine ait, kimisi eşinden, kimisi işinden, kimisi aşından, kimisi arkadaşından, kardeşinden, çocuğundan, annesinden, babasından, herkes bir yerden bir imtihan olacak.
Bunda bir sıkıntı yok. Tasavvuf tarihinde bu türlü şeyler var mıdır? Ya ben normalde, kendimce, kendi tasavvuf tarihinde bunları biliyorum. Yaşadıklarım var, yaşayanlar var. O yüzden ben var derim. Etrafına faydası ne derecede olur? Gayet de faydalılar, hiçbir sıkıntıları yok. Benim rüyam, halim, esmam, makamım yok deyip, kendini yabana atmasıyla, bu konuda ne buyurursunuz? O kimse, kendini yabana atmıyor ki. Yani, ona bir iş verdiğinde, bir vazife verdiğinde, canhıraş o vazifesini yapıyor. Yani, o rüya da olmasa, makamı da olmasa, halim de olmasa, o bir üstada intisap ettim, benim bir üstadım var deyip, canhıraş çalışıyorlar. Kendilerini yabana atmadı, hiç benim gördüklerimden. dervişlerin, seyri sülükü esnasında gördüğü rüya ve vakalardan sayısız işaret ve beşaretle karşılaşmasına rağmen, yani bu müjde olarak görülen işaretlerin çoğu gerçekleşmemiş ve bundan dolayı rüya ve menamat ile kâni olmak,
hüsran-ı mübin ile neticelenmiştir. Şeyhi terkibat. Dervişlere bu kadar şevki manevi verilmesinin hikmetleri ne olabilir? Dervişlik gerçekten çok zor bir şey. Zor bir şey olunca, yani bir kimsenin, hele böyle bir zamanda, ben bunu böyle açık açık öyle söylüyorum. Yani bu zamanda bir kimsenin dini yaşaması gerçekten çok zor. Dini yaşarken, sufilik yolunu seçip, sufilik yolunda yaşaması dahi daha zor. Öyle olunca, yani o kimse, belki de bir adım ataraktan binlerce adımlık yol alıyor. Hani Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin tasavvuf, tarikat, hakikat babında anlattığı gibi, hani madem ki diyor bu mesele kemmiyet değil, keyfiyete bakar, hani bu iş kemmiyet dediği sayısal, keyfiyet sayısal sızlık.
Allah isterse, bire bin, bire yedi yüz, bire bin, bire sayısız verir. Şimdi bir kimse Allah için, bu Allah'ın dostu deyip, bu Allah'ın yolcusu deyip, bu Allah adımı deyip, ona intisap edince, Cenab-ı Hak onun birine sayısız veriyor. Diğer dışarıdaki kimse, bunu algılamakta, anlamakta güçlük çekiyor. Hatta zaman zaman bunun eleştiriler, eleştirel sözlerini duyuyorum, bana da söylüyorlar. İşte böyle hani sözde o arkadaşı, o kardeşi iğnelecek ya, işte mesela örneğin, efendim bayanın başı açık, ama Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin gördüğünü iddia ediyor. Hani o aslında görmüyor ama iddia ediyor. O şimdi farkında değil, o başı açık ama, onun bir adımı binlerce adım oluyor. Buradan şu çıkmasın, ya işte başı açık, kadın Hazreti Peygamber'i görmezmiş.
Görür kardeşim, görüyor işte. Onun o kendi şartları içerisinde, kendi dairesinde, onun bir şeyhe intisap etmesi, intisap etmesi demek, cihadı ekber. Senin bir şeyhe intisap ettim demen, cihadı ekber değil, ama onun kendi dairesinde, kendi mahallesinde, kendi sülalesinde, kendi topluluğunda, benim şeyhim X kimsedir demesi, cihadı ekber. Öyle olunca, o kimsenin rüyası da açılıyor, maneviyatı da açılıyor, o kimse yol dalıyor. Dışarıdan baktığınızda, sanki ona layık değilmiş gibi görüyorsunuz, ama Cenab-ı Hak ona yol açıyor. O yüzden, dervişler, hele bu zamanki dervişler, ben öyle göreyim, yani öyle tanımlıyorum. tanımlıyorum. Yani, geçmiş, avarif-ül marife baksak, veyahut da işte, küşeyri risalesine baksak, veyahut onların alemine baksak, bu eserlere baksak, oradaki pir efendiler, oradaki şeyh efendiler, oradaki dervişler, öyle, haller yaşamışlar, öyle şeyler yaşamışlar,
yıllarını heba etmişler, bir manevi hal, sonunda tecelli etmiş, ama bugünün, ahir zaman sufileri, öyle söyleyeyim, ahir zaman dervişleri, öyle değil, yani, bir adım atıyorlar, binlerce adımlık, mesafe alıyorlar, veyahut da, bir damla gözyaşı akıtıyorlar, binlerce gözyaşılık, mesafe alıyorlar, o yüzden Cenab-ı Hak, bu ahir zaman diliminde, ehl-i sufiye, tabiri caizse, sayısız veriyor, keyfiyet bu olsa gerek, çok rüya, hal gören dervişlerin, nefisleri, kendilerini makam sahibi, ya da bir şey olmuş gibi, gösterme durumlarında,
düştüğü vartalar hakkında, ve bu kimselerin, psikolojik durumları hakkında, ve her mesele ile, alakalı rüya görenlerin, düştüğü sıkıntılar nelerdir, bunları amaç gibi görüyorlar, sıkıntı bu, her gördükleri rüyaları, halleri gerçekleşecekmiş gibi görüyorlar, sıkıntıları bu, yani bunu bir, hayatın, veya sufiliğin getirdiği bir perde, sufiliğin getirdiği bir lütuf, bir ikram, bunun arkası da gelir, arkası da gelir, bunun üzerinde çok takılmaya gerek yok, bunun üzerinde çok durmaya gerek yok, yani, işte alacağımızı alalım,
buradan yürüyelim, bu neye benziyor, işte çok harika bir akşam yemeği yediniz, harika üzerine bir de tatlı yediniz, ertesi gün yememezlik etmiyorsunuz, ertesi gün yine yemeye devam ediyorsunuz, bunun gibi, bir kimse de normalde böyle bir hal, rüya görebilir, bu yolun tatlısı gibi, bu yolun lezzetleri gibi, yürüyecek geçecek hayatına devam edecek, bazı kardeşler, bunda takılıp kalıyorlar, bir şey yapacaklar, illaki rüya görmeleri lazım, veya bir şey olan rüyalarında onları ikaz etmeleri lazım, bu böyle takıntılı halinde, psikolojik saplantı haline gelince, kardeşlerin yol almalarını engelliyor, bir dervişin sadık bir rüya görse bile, bu daima hisse hitap eden bir takım hayaller silsilesi kaynaklı mıdır? Ben sadık bir rüyayı, hayali ikiye ayıralım, hayal bir akla aittir, bir insanın ilmine, bilgisine aittir, bir hayal vardır, kalbe aittir, akla ait değildir, o kimsenin ilmiyle, bilgisiyle alakalı yoktur.
O yüzden böyle bir hayal ise, sadık rüya böyle bir hayaller silsilesindeyse, bir sıkıntı yok kalbe aittir. Ama öbür türlü, evet sıkıntı olabilir, o yüzden ama biz sadık, ben sadık rüyaları, böyle aklı ait hayaller silsilesi olarak görmem. D. Ebni Halidun'a göre, sahih sadık rüyanın doğruluğuna ve sıhhatine, delalet eden bir takım alametler vardır. Birinci alamet, rüyada gören şahsın derin bir uykuda olsa bile, derhal uyanmasıdır. Diğer alamet, meskul idrakin devamlı ve sabit olmasıdır. 11. Ebni Halil Mukattebe. Meskul idrakin devamlı ve sabit olması ne demektir? Yani bir kimsenin bir meselede, idrakinin açılması ve o idrakinin kapanmaması, o idrakinin devam etmesi ve o idrak bir günah keba ile kapanır, bir böyle büyük günahlarla örtülür, o zamanın devamiyeti ve sabitliği kalmaz.
Onun devamiyeti ve sabitliğinin günah keba ile kapanmaması lazım. Mesela bir hal, idrak ile alakalıdır. Örnekliyorum bunu. Bir kimse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini halinde görüyorsa, o görme devam etmeli ki, o idrak devamlı ve sabit olmalı. Veyahut da, bu böyle aslında halde de görülenler rüya sınıfındadır. Kalbe gelen ilhamlar rüya sınıfındadır. Bunların devamlı olması, sabit olması sahihliğini artırır. Diğer alamet, meskur idrakin devamı, onu okuduk. Meskur idrakin devamlı ve sabit olması ne demektir? Rüyaların mahiyeti zamanla değişir mi? Zamanla değişir. Yani değişmeye açık bir şeydir. O kimse, yakınlığın de yakınlığını, yakınlığın de yakınlığını koşuyorsa, onun rüyaları değişecektir.
Hani Hazreti Ayşe annemiz dedi ya, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyaları, ayın on dördü gibiydi. Yani parlaktı, berraktı, üzerinde hiç leke yoktu. Buraya doğru koşabilir mi insan? Evet. Peygamberin rüyasını yakalayabilir mi? Hayır. Buraya çok yaklaşabilir mi? Evet. Günümüzde de, İbni Haldun'un tespitlerine ilave edeceğiniz, rüyanın sadık olduğuna dair sıhhat şartları var mıdır?
Bugün rüyanın sahih olduğu nasıl biline bilinir? Buna ben ilaveler ediyorum. İlavelerim şunlar, hani bu mesela İbni Haldun'a göre, siz bir örneğin bir şeyi icat etmek isteseniz, onun üzerinde çok fazla düşünseniz, her gün onunla hemhal olsanız, onun üzerinde de sadık bir rüya görebilirsiniz. İbni Haldun çünkü bilgi edinme yollarının birisini ilham olarak ve rüya olarak da algılar. Bu ama gayet normal bir şeydir. İbni Haldun bunları böyle algılarken, hayali de İbni Haldun bilgi edinme yolu olarak görür. O yüzden İbni Haldun'un bu tespitleri biraz daha felsefiktir. Buna biz sufilik dairesinde baktığımızda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin şekline şemaline şeytan girmez, sahabelerin girmez, geçmiş peygamberlerin girmez, beytullah girmez.
O yüzden mesela şeytan ben cennetim demez. Örneğin bunlar ölçüdür. O yüzden kendimce. Öyle olunca bunlar rüyanın salihliğine ve sadıklığına işaret olarak ilave edilebilirler. Rüya hal şeyhin kanalından mı dervişe gösterilir? Bu böyle söylenir. İllaki böyle olacak diye bir kaide yoktur. Ama sufiler buna böyle inanırlar. Bunu böyle atfederler. Ki rüyayı ben gördüm demesinler. Gösterildi derler o yüzden. Yani şeyh efendi dervişine gösterilen rüyayı aynı anda ya da öncesinde kendisi de görür mü? Bu böyle görür dersek çok kesin, kat'i bir şey olmuş olur. Allah gösterirse görür. Ama rüyayı gördükten sonra görebilir. Veyahat o rüyayı anlatılırken görebilir.
Veyahat önceden görülebilir. Bunda böyle bir kesin şöyle olacak diye bir ibaret koymamız mümkün değil. Ben koyamam yani. Böyle tecrübelerinizden bahisle biraz konuya açıklık getirebilir misiniz? Az önce böyle tarif ettiğim şeyler bu tecrübeyle alakalı. Hani bazen onun gördüğü rüyayı görmüş olabilirsiniz siz. O yüzden bazen hatta rüya anlatırlarken ama unuturlar. Bazen dervişler imtihan da eder. Bilir bilmez. Kendince bir tarafı böyle işte veya saklıca imtihan demeyelim de utandıkları yerler olur. Söylemek istemedikleri yerler olur. Bazen gerçekten onların utanmasını istemezsin. Sende susarsın. Veyahat onların sakladıkları yerler olur. Burada böyle olmadı mıydı dersin. Böyle hani üstattan bir şey saklanmazın dersi olsun gibisinden.
Bu da üstadın bazen kendi elinde olmayabilir. Gayri ihtiyare oluşabilir. O yüzden bu tip şeyler yaşanabilir. Veyahat o esnada o rüyayı anlatırken işte üstadın gözünün önüne gelebilir rüya. Onu o da o esnada görebilir. Bunların hepsi de yaşanabilir. Hadiste buyuruluyor ki rüya anlatılmadığı müddetçe bir kuşun ayağında takılı vaziyette durur. Anlatılacak olursa düşer. Bazı rüyalarda dervişe bir şeyler verilse ve bu rüyasını anlatmadığı gibi durumlarda derviş gördüğü rüyayı benim rüyamdan ne olur demesi ya da utanması gibi çeşitli sebeplerden dolayı görevli kimseye ya da şeyhini anlatmasa rüyanın hakkını vermemiş olur mu? Evet. Yorumlanmamış bir rüya okunmamış bir mektuba benzetilir.
Rüyalarda görenin veya görülenin hakkı var mıdır? Bu haklar nelerdir? Rüyalarda hem görenin hem görülenin hakkı vardır. Çünkü hani mübeşşirattandır dediğince Hazreti Peygamber'e sordular. Sahih rüya mübeşşirattandır deyince dediler ki mübeşşirat müjde. Dediler ki ya Resulallah biz ahiretteki müjdenin cennet olduğunu üç aşağı beş yukarı hani tahmin ediyoruz dünyadaki müjde ne deyince o veli kimselerin gördüğü ve görüldüğü rüyalar dedi Hadis-i Şerif'te.
Ölü olunca normalde o bir veli kimseyi bir kimse rüyasında gördüyse hem görülenin hakkı var onda hem de görenin hakkı var. O zaman o kimse mümkün olduysa böyle gerçekten rüya önemli bir şeyse veya o böyle mesela bir kimse her gün şeyhini rüyasında görebilir değişik vesilelerle daha böyle iddialı bir şey söyleyeyim. Yani sufi her gün rüyasında görmüyorsa zaten kendince sufiliğini sorgulasın. Şeyhinin rüyasında görmediği geceyi geceden saymaması lazım. Uykuyu da uykudan saymaması lazım. Çok iddialı bir söz tabi bu. Otursun bir daha uyusun hatta ben rüya göremedim şu ana kadar desin kalksın abdestini tazelesin iki rekat namaz kılsın. Allah'a yalvarsın tövbe etsin ben senin bir dostunu göremedim.
Ben senin bir veli kulunu göremedim bu gece. Bu gece benim karanlıklarda geçti ben ne yaptım da ben senin Allah'ın bir Allah'ın dostunu bu gece göremedim diye oturup ağlaması lazım. Çünkü çok ayet-i kerime ile sabit salihlerle beraber olun diye o kimsenin gecesi gündüzü de salihlerle beraber olmalı. O yüzden gece rüyasında göremediyse gündüz görmeli. Gündüz göremediyse gece görmeli. Muhakkak o günde bir sefer bir haliyle o haliyle hallenmeli. O haliyle hallenmiyorsa bu benim Mustafa Özbağca tırnak içerisinde. Umumu değil tırnak içerisinde o kimse kendince kendi dervisini sorgulamalı. Öyle olunca rüya sadece gören ve görüleğine ait de değildir. Rüya metafizik rüya Allah'a aittir.
Ve Allah bir mesaj veriyor. Tabiri caizse bir mektup gönderiyor. O mektubun okunması lazım. O metafizik denklemin çözülmesi lazım. O metafizik denklem çözülmezse o zaman olmadı. Yani mesaj yerine ulaşmadı. Mektup yerine ulaşmadı. Çünkü metafiziktir. Ben o yüzden kardeşlere böyle telefon numaramı çok hani kısıtlamam. Çünkü o kimse rüyasını anlatsın. En azından yazsın anlatamıyorsa. Mektupla da rüya yazılabilir mi? El cevap yazılabilir. O rüyayı yazsın. O rüyayı anlatsın. Okunmuyor diye de düşünmesin. Ben Allah'ın izniyle rüyaları tek tek okurum. Zamanında anında okuyamasam dahi bir gün sonra okurum. İki gün sonra okurum. Üç gün sonra okurum. Okurum. Bunu açık ve net söylüyorum.
İddialı söylüyorum bir de. Ve cevap verilmesi gerekiyorsa cevap veririm. Bu noktada bir kendimce onu bir iş olarak hani böyle bir angarya iş olarak görmem. Allah beni affetsin. Öyle görürsem de hani Cenab-ı Hakk'ın bunun hesabını benden soracağına inanırım. O yüzden gücümün yettiğince ben bütün kardeşlerin her şeylerine cevap vermeye çalışırım. Gücümün yettiğince. Gücümün yetmediğinden de sorumlu değilim. Kanımın son damlasına kadar, son nefesime kadar, gözüm kapanıncaya kadar. Ben sorumluyum. Ben bu noktada kendimce üzerime düşen vazifeyi yerine getirmeye gayret ediyorum. O yüzden muhakkak eksiğimiz, noksanımız vardır. Muhakkak yanlışımız, hatamız vardır. Ama ve lakin bu rüyaların anlatılmasından yanayım.
Çünkü sahih bir rüya o kimsenin kendisine ait değildir sadece. Ümmete bir müjdedir, ümmete bir nasihattır, ümmete bir korkutmadır, ümmete bir işarettir. Her şey olabilir. O yüzden muhakkak sahih rüyaların üstada adıntılması gerektiğine inanıyorum. G. Mürşidin özellikli görevlerinden biri, müridinin gördüğü rüyayı tabir etmek olduğu kabul edilir.
Rüya tabircinin rüyayı doğru yorumlaması, salikin manevi gelişim için bir işaret ve bulunduğu makamın tespiti için bir delil olarak mı görülür? Ben öyle görürüm. Açık ve net. Evet, yani ben bunun üzerinde çok ehemmiyetli dururum. Ya gördüğüm rüya ya da görülen rüya veya bir başkasının bir başkası hakkında gördüğü rüyayı önemserim.
E şıkkındaki sualin başında zikredilen, hadiste geçtiği gibi anlatılmayan rüyanın kuşun ayağında takılı kalmasından ne anlayabiliriz? Ya da haklar rüyayı anlatmamak ile zayi olur mu? Kuşun ayağında başka bir şeyde de işte semada durur, anlatıldığı gibi tecelli eder der. Başka bir hadis-i şerifte de. O yüzden o rüyanın, pardon tabir edildiği gibi tecelli eder der. O rüyanın sufiler için bu, tırnak içerisinde. Sufiler için bu önemli, onlar rüyayı anlatacaklar. Riyazet ve mücahede ile meşgul olan dervişin, hayal aynasında gördüğü suretler, âlim-i misalden yansımış ise, ister uyur vaziyette olsun, ister yakız halinde olsun, hak ve sabittir. Zira âlim-i misal, hakkın ilminin hazinesidir. Ondan hata meydana gelmez.
15. Ahmet Avni Konuk, Tedbirat-ı İlahiye Tercüme Şerhi, Mustafa Tarhalı. Âlim-i misalden yansıyanlar hak ve sabit olmasını, derviş ne zaman ayırabilir? Ayırmasının delilleri nelerdir, tezahürleri nelerdir? Bu genelde hani, derviş kardeşlere gelen bu salih rüyaların ve hallerin, ister hani gözü açık, ister gözü kapalı dedi, gözü kapalı dedi, uyku halinde veya yakaz halinde veya rabıta halinde.
Gözü açık dedi, normal Allah'ı zikrederken gözünün açık. Mesela işte, bir kimse kameraya bakarken, kameranın arkasında, duvarda, perdede farklı bir şey görmesi gibi. Veya birisiyle konuşurken, farklı bir perdede farklı bir şeyi görmesi gibi. Bu da gözü açık görme. Böyle olunca, o kimsenin gördüğü aslında, alemi misalden perdelerdir. Alemi misalden gelen perdelerde, herhangi bir şüphe söz konusu değildir. Ama bu, beşinci makamda, dördüncü makamda, hatta bazen üçüncü makamda arkadaşlar da bile başlıyor şimdi bu enteresan şeyler oluyor. Üç, dört, beş, altıda bu devam ediyor. Beşinci makamdan sonra da üzerinde, sahihliğinde şüphe etmez o kardeşler. Rüya tabiriyle, gayb aleminden elde edilen bilgilerin, gelecekteki olaylara işaret ettiğine dair bir inancın oluştuğu görülmektedir.
Bu bazen öyle tecelli edebilir ama, illaki öyle olacak diye bir kaydı yok. İnsanoğlu, rüyaların mantığa aykırı olduğunu, saçmalığını kabul eder etmesine ama, anlamsız olduğuna bir türlü inandıramaz kendini. Bu nedenle rüyaların gizemli manalarına ulaşmak için, akla en uygun rüya çözümleme metodunu bulmaya çalışır. 16. Tasavvufu metafizik omurgası rüya, Fisus merkezli bir değerlendirme, zevliyeha öteleş. Bu manada gayb alemi nedir? Gayb alemi herkesin kendini, konumunu, durumuna göre değişir. Yani bir kimse için duvarın arkası da gayb olabilir, bir kimse için cennet de gayb olabilir, bir kimse için kabir hali de gayb olabilir, bir kimse için arşala da, lef-i muhafız da, kürsü de gayb olabilir. O yüzden gayb ile alakalı o kimse, herkesin kendincidir gayb.
Bin yıl sonrası da o bir kimse için gayb olabilir, halbuki bin yıl sonrası gayb değildir. Ben böyle gayb alemi sözüne çok itibar eden kimselerden değilim. Yani benim için gayb alemi Allah'ın zatıdır. Allah'ın zatının haricinde benim için gayb alemi yoktur. Bu benim kendimcedir. Zatından kün dedi, çıktıysa o gayb değildir. Gayb sadece geleceği mi işarettir? Gelecek diye de bir şey yoktur ki. Bize göredir gelecek. Biz bu dünya standartlarında gelecek var diye bakarız, gelecektir. Hatta böyle tabirler de oluştururuz. Bir gün gelecek de gelecek falan diye. Ne gelecek kardeşim ya?
Geçmiş de yok, gelecek de yok. Neye göre geçmiş ve gelecek? Sana göre, bana göre. Sana göre, bana göre. Sana, bana göre olunca dünya nizamı içerisinde geçmiş ve gelecek var. Dünya nizamın içinde. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'in büyük bir çoğunluğunda geçmiş ve gelecek zaman kullanmaz. O, ol dedi mi oldu der. Bitti. Olmuş bitmiş şeyleri konuşuyoruz. Geçmişten de gösterilen rüyalar, dervişe kazandıracağı şeyler olmaz mı? Rüyalar ile derviş hangi gizemleri öğrenmeyi talep eder?
Biz geçmiş olarak onları görürüz. Mesela biz Abdülkadir Geylan Hazretleri'ni geçmiş olarak görürüz. Biz Ahmet Ar-Rufa Hazretleri'ni geçmiş olarak görürüz. Öyle görmez miyiz? Veya biz Hazreti Muhammed-i Mustafa'yı geçmiş olarak görürüz. Ve Adem Aleyhisselam'ı geçmiş olarak görürüz. Hiç de geçmiş değildir. Rüyalar ile derviş hangi gizemleri öğrenmeyi talep eder? Gizem Allah'ın zatıdır. Başka bir şey gizemli değildir ki. Allah'ın zatından başka gizemli hiçbir şey yoktur. Şeyhi El-An hayatta olup bir dervişin jeh, Şeyhi El-An hayatta olan bir dervişin eğitimini üstüne almış. Lakin ahiret intikal etmiş büyüklerden. Bizatihi ilgilenip yetiştiği dervişler var mıdır?
Bu konu hakkında ne buyurursunuz? Böyle dervişler ilk evvel emirde kime bağlıdır? Yani normalde bir şeyhi hayattaysa bir kimsenin, o şeyhi onu terbiye ediyordur. Şeyhinin terbiyesindeyken bazı böyle bunlar artık böyle normal kimseler değildir. Bazı zatlar gelip ona değişik dersler verebilir. O şeyhine gider, onları söyler. Bana işte Geylan Hazretleri şu dersi verdi, bana Rufa Hazretleri şu dersi verdi diye. Bunlar el cevap olabilir ama onlar da şeyhinin yüzü sürmetinedir. Şeyhinin terbiyesinin içindedir. Derviş orada kalkar da iç alemini başka bir yöne doğru yönlendirirse düşer Allah muhafaza eylesin. O üstadına olan bağlılığından hiç vazgeçmeyecek.
Başka bir dergahın dervişini başka bir şeyhefendi ya da örneğin zat halinizde ya da rüyanızda görseniz onunla ilgilenme durumunun hukuku tasavvut tarihinde nasıl olmuştur? Ben normalde bir kimseyi rüyamda halimde görsem ayırt etmem onu. Nereyen dervişi diye de sormam. O Cenab-ı Hak onu taksimde taksim etmiş. Ben başka bir şeyhe de intisaplı olmuş olabilir. Ki öyle kimseler var idi. Hala da var. Bunlar zaman içerisinde dönüp dolaşıp gelirler. Değişik yerlerde dolaşabilirler. Ben onlara dolaşmayın da demem. Bu şeyhlerinizi bırakın da demem. Ama mesela onlar o şeyhe giderlerken rüyalarında başka şeyhi de görürler. Yani böyle konuşmak istemiyorum şimdi ama açık açık konuşayım.
Şimdi başka bir yerde dersi mesela o gelir rüyamda seni görüyorum der. Ben hiç hayır görme demem veyahut da aa nasıl görürsün demem. Ondan sonra ben ona hayır demem. Onu ben reddetmem. Onu ben kabul etmemezlik etmem. Sen yoluna devam et derim. Şeyhine de devam et derim. Çünkü o şeyhe intisap etmiş. O şeyhe intisap ettikten sonra işte bizi görmüş. Veyahut da şeyhine intisap etmeden görmüş. Ama önüne o şeyh gelmiş. Sonuçta o şeyh de ona bir şeyler vermeye çalışıyor. Ben bütün şeyhlerin şeyhliklerini kabul ederim. Benim öyle bir inancım var. Ben icazetli mi, icazetsiz mi, şöyle miydi, böyle miydi, etkili miydi, yetkili miydi bakmam. Ben bütün şeyhlerin şeyhliklerini kabul ederim.
Etkilidir, yetkilidir, değildir bir şey demem. İşte kendimce yok işte ehildir, değildir beni ilgilendirmez o. Ama şu açıdan ben bakarım. Gerçekten Allah için birilerini eğitmeye çalışırlarsa ve dervişler de gerçekten Allah için bir şeyhe intisap ederlerse Allah onların yollarını açarken mücadele edenlerin yolumuzu açarız demiş. Ben derim ki siz iyi bir derviş olun. İyi bir derviş olun. İyi bir derviş olursanız Allah sizi boştan mı bırakacak? Allah sizi meydandan mı bırakacak? Allah diyorsunuz, Allah'ı zikrediyorsunuz. Allah için bir şeyhe intisap etmişsiniz. Yani hatta o şeyh kuru bir ağaç hükmünde dahi olabilir. E manuviyatta boş değil. O kuru ağacın arkasından da seni terbiye edebilirler.
Nasıl Cenab-ı Hak, Musa aleyhisselam'a ağacın arkasından konuştuysa, ateşin arkasından konuştuysa, bulutların içinden konuştuysa, baktığımızda ateşin arkasından konuştu, ağacın arkasından konuştu, ona hitap etti, bulutların arkasından konuştu, ona hitap etti. Hatta öylesine yakın hissetti, seni görebilir miyim diye o esnada dedi, bulutların arkasından konuşurken, bulutumsu bir şeyin içinde konuşurken, öyle söyleyelim, bulutumsu bir şeyin içerisinde Cenab-ı Hak'la konuşurken, öylesine, öylesine, öylesine yakin kendisini hissetti,
yani dayanamadı, görebilir miyim dedi. O da göremezsin demedi zaten. O da Allah'ın şanına yakışmaz, göremezsin demek. Dağa bak dedi. Musa aleyhisselam dağa baktığında bayıldı. Ay Allah, ama Cenab-ı Hak göremezsin demedi. Şimdi öyle olunca, bütün şeyhler kendince şeyhlik yapıyorsa, el cevap Allah'ın işini yapıyorlar. Ha icazetliydi, icazetsizdi, etkiliydi, yetkiliydi, yetkisizdi, bu ayrı mesele. Sen güzel talebe ol, sen iyi talebe ol. Bu benim dervişlikteki felsefemdir. Sen iyi derviş ol, sen iyi derviş olursan, merak etme, kement atan sana çok olur.
Sen iyi derviş olursan, merak etme, atına binip seni terkisini almak isteyen çok olur. Sen iyi derviş olursan, merak etme, sana icazet yazmak isteyen çok olur. Sen iyi derviş olursan, merak etme, seni halifesi olarak görmek isteyen çok olur. Problem değil ki bu. Sen yeter ki iyi derviş ol. Sen yeter ki, Hakk'ın ipini, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin sünnetini, üstadının elini sağlam tut sen. Sen boşta kalmazsın Allah'ın izninden. O yüzden bence insanlar hayatta olan bir şeyhe intisab ettiklerinde vazifelerini dosdoğru yapsınlar. Ve Cenab-ı Hak onları hiçbir zaman meydanda bırakmaz. Hiçbir zaman boşlukta bırakmaz. Hiçbir zaman onu kimsesiz yolda bırakmaz.
Yeter ki bir şeyhin olsun senin. Şimdi bir şeyhe intisab etmemek kibirliliktir. Kibirlilerle asla cennete girmez. Kibirliler asla yolun kokusunu alamaz. Kibirliler asla manevitin kokusunu alamaz. Kibirliler aslında şirk üzerinedir. O yüzden şirk üzerine alan bir kimse de de hiçbir şey olmaz. Bakın hiçbir şey olmaz. Bu açıdan bakılacak olursa bir kimse böyle kıyıda köşede kalmıştır, namı şanı yoktur ama bir şeyhlik yapıyordur o kimse.
Ona gitse Allah için intisab etmiş olsa yol alır o. Ve ben açık ve net söylüyorum. Bakın tekrar söylüyorum. Bir kimse şeyhliğini ilan ettiyse ben onu şeyh olarak kabul ederim. Mürşidi kamillik ayrıdır. Bak onu ayırt ediyorum. Bu ayrı bir meseledir. Ama şeyhlik ben onun şeyhliğini kabul ederim. Bizim Allah rahmet eylesin bir abimiz vardı. Bir gün böyle şeyh efendi vefat ettikten sonra geldi. Dükkana yanında hatta 10-15 tane de arkadaş vardı. Saymadım ama o kadar vardı herhalde. O arkadaşlar ona böyle işte benim rüyalarında gördüğünü anlatmışlar filan. Böyle onun da artık böyle geldi. Mustafa Efendi açık söyleyeceğim dedi.
Şeyh Efendi sana kaçıncı esmeye kadar ver dedi. Dedim Hacı abi bunu açıkça söylerim. Şeyh Efendi'nin kaçıncı esmayı verdiğini soruyorsun değil mi dedim ben evet dedi. Beşinci esmaya kadar verdi dedim ben. Öyle durdu. Evet şeyh Efendi bana beşinci esmaya kadar verdi zahiren. Böyle bir şey daha bir iki daha mevzu olunca dedim. Hacı abi sen ne üzüyorsun kendini dedim ya. Sen şeyhim de dedim. Ben de senin şeyh olarak dedim intisap ederim. Ama mürşidi kamil olarak değil dedim yüzüne. Ama şeyh olarak sana intisap ederim dedim. Bende öyle bir şey yok dedi. Bak dedim hayatının fırsatını kaçırıyorsun. Bir daha istesen dahi bulamayacaksın bunu dedim.
Bak dedim bak herkesin içerisinde söylüyorum. Gel kabul et benim dedim biatımı. Yemin ediyorum uçarsın bak dedim. Ben seni uçururum Allah'ın izinden dedim. Gel benim biatımı kabul et dedim. Ben de seni şeyh olarak kabul ederim. Hiçbir sıkıntım yok dedim ben. Bende öyle bir hal yok dedi. Sonradan öyle bir hal tecelli ettiğini söyledi. Bu ayrı bir mesele. Ama intisap eden de olmadı Bursa'dan ona. Yani öyle bir handikap yaşandı. Şimdi bir kimse ben şeyhim diyorsa onun şeyhliğini kabul ederim ben. Sen şeyh değilsin demem. Daha bugüne kadar hiç kimseye demedim. Sebep ya kendisi kendinde bir şey görmüş ben şeyhim demiş. Ya da başkaları onun da bir şey görmüş bu şeyh demiş.
Başkalarının gördüğü şaşı olabilir. Kendi gördüğü de şaşı olabilir. O beni ilgilendirmez. Herkes hesabını Allah'a verecek. Ya şeyhse ben şeyh değil diyerekten onun direkt söyleyeceğim. Ya şeyhse ya Allah'ın gayb erenlerinden birisiyse bu beni ilgilendirmez. Ben onun şeyhliğini kabul ederim. İntisap ederim etmem. Bu benim bileceğim iş. Cümle alem ben şeyhim der. Ben cümle aleme intisap etmem der. Başka bir kimseye intisap edebilirim. Bu ayrı bir mesele. O yüzden şeyhliğinin şeyhliklerini kabul ederim. Rüyamda bir dervişi gördüysem onunla alakalı bir eğitim söz konusu varsa onu da eğitirim. Bunda bir sıkıntım yok. Genel olarak bunlardan çekinmem, sakınmam.
Şeyhlerin birbirlerinin dervişlerine hukukları nasıl olmalıdır? Ben karışmam hiç. Ben derim ki git üstadına danış, git üstadınla konuş, rüyanı git üstadına anlat, halini git üstadına anlat, bir sıkıntı varsa git üstadına anlat. Ben karışmamaya iyi eğilirim. İyi. Derviş rüyasında gördüğü ya da görmediği bir şeyh efendiden mi ilmi yönden istifade edebilir mi?
Ben de istifade edebilir bunda bir sıkıntı yok. Ebu Hureyre'den rivayette Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle demiştir. Benden sonra peygamberlikten sadece mübeşrat, müjdeciler kalacaktır. Yanındakiler sordu mübeşrat nedir? Salih rüyadır diye cevap verdi. Muvattan'ın rivayetinde şu ziyade var. Salih rüyayı salih kişi görür ve ona gösterilir. Salih olmayan, facir kafirlerin de gördüğü salih kimselere ait olan rüyalar hakkında ne buyursunuz? Ve böyle kafirlerin gördüğü sahih sadık rüyalar neticesinde akıbetleri ne olabilir? Cenab-ı Hak onları da delillendirmek için sahih rüya gösterebilir. Onlar da onun için de delildir. Eğer iman etmezlerse onların ahiretteki durumları daha şedet olur.
Ayrıca dervişin kendi makamına ait olmayan, henüz varamadığı makamlara ait olan rüyaları görmekteki hikmetleri ne olabilir? Teşvik olabilir. O yüzden müjde olabilir. Bak böyle bir haller de var, böyle bir durumlar da var, böyle bir alem de var diye harikadır o tip şeyler. Yusuf peygamber ne derken hani soru şıkkı olarak buna en mi deniyor? Salim ne mi deniyor? Kelime, harfler devam ediyor ya. Yusuf peygamber küçük bir çocukken gördüğü rüyayı babası Yakup peygambere anlatır. Yusuf aleyhisselam daha küçük bir çocuk iken gördüğü ay, yıldız ve güneş simgeleriyle örülü rüyasının yaşayacakları hakkında bir takım işaretler barındırması. Bu rüyayı tabir eden Yakup aleyhisselamın yorumunu duyan diğer kardeşlerinin bu bilgiyi sorgusuz sualsiz gerçek kabul ederek küçük Yusuf aleyhisselamın ortadan kaldırma çabası, rüya ve o rüyanın tabirinin o dönem için son derece güçlü bir şüphe götürmeyen bilgi kaynağı olarak kabul gördüğünü göstermektedir.
Zat-ı haliniz gerek kendinizin gördüğü rüyaları, gerek dervişanın gördüğü rüyalardan kaynaklanan bilgiyi gerçek kabul eder misiniz? Bu manada gerçek bilgi nedir? Ben sahih rüyaları gerçek bilgi olarak görürüm. Sahih rüyaların bilgisi bazen hiç rumuzsuzdur ayan beyan, bazen rumuzludur. Rumuzlu olanların içerisinde söylenilmesi gerekenler var ise söylerim, söylenilmemesi gereken yerler var ise söylemem.
Bu bilgiyi gizlemek değildir, bu rüyanın içerisinde emirdir. O yüzden rüyalarda genel olarak bazen bu tip simgeler gösterilebilir, bu simgelerin üzerinden değişik manalar çıkabilir. Bazen ayan beyan rüyalar, ayan beyan ne olacağı, nasıl olacağı gösterilir. Bazen bazı şeyler gösterilirken içine rumuzlar eklenebilir. O rumuzları açtığınızda ayrı bir alem çıkar önünüze. Ayrı alem çıktığında o alemin içerisinde ayrı bir rumuz, ayrı bir alem çıkar. Bunu ister rüyayı görürken, ister gösterilirken, isterse bir başkası görürken, bir başkasının üzerinden de tecelli edebilir. Gördüğünüz bütün kainattaki rüyalar ister sizden, ister başka yerden nereden tecelli ederse etsin.
Hepsi de Cenab-ı Hak'ın bilgi hazinesinden gelendir. Ve her şey ayna vazifesi görür. Her şey ayna vazifesi gördüğü için önemli olan senin aynanın parlak olmasıdır. Senin aynan parlak ise o zaman her türlü haberi alırsın. Hz. Mevlana'nın mesnevi de senin aynan neden haber vermez bilir misin? Tozludur da o yüzden demesinin sebebi budur. Eğer senin aynan temiz ise, sen bütün aynalardan, yani bütün perdelerden gerekli olan bilgileri alırsın. Sana lazım olanı, sana lazım olmayanı zaten çözümlemene ihtiyaç yok. Sana lazım değil, o zaman geldiğinde, an geldiğinde orumuz harekete geçer. Orumuz harekete geçince, sana lazım olan bilgi, sana gerekli olan şey, senin gözünün önüne veya kalbinin içerisine ılık ılık akar ve sen onu görür, tanımlarsın.
Bunların hepsi de de gerçek bilgidir. Siz şeytani bir bilgiyi dahi gerçek bilgi olarak görmezsiniz. Ehli sufi öyle görmez. Şeytani bir bilgi dahi gerçek bilgidir. Ne kadar uç şeytani bir bilgi de olsa, o bilgi gerçek bir bilgidir. O seni hakikate götürür. O yüzden senin aynana tecelli eden bütün bilgileri sen, ondan bil. Ondan bil ki, ondan bütün bilgiler çıkar çünkü. Şeytanın bilgisi de ondan çıkar, peygamberin bilgisi de ondan çıkar. Heva hevesinin de bilgisi ondan çıkar, hakikatin hakikati de ondan çıkar. Bütün hepsinin de, bütün bilgilerin sağı da, solu da, önü de, arkası da, altı da, üstü de, ondan çıkar. O yüzden ondan çıktığı için sen aynanı temiz tutmaya bak.
Hz. Yusuf uykusunda gördüğü ve sonra tevil ettiği ve gerçekleştikten sonra, bu önceki rüyamın sonuncudur. Rabbim bunu hak kılmıştır dediği rüya ile, Hz. Peygamber Efendimizin, insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar hadisi arasındaki irtibat kuran İbn-i Arabi, Hz. Peygamber Efendimizin söylediği, insanların uykuda oldukları, gördükleri her şeyin bir rüya olduğu kabul eder.
Dolayısıyla, Yusuf Peygamber'in rüya görmesi ve yıllar sonra o gördüğü rüyayı tabir etmesi, uykusunda rüyasından uyandığını görüp, hala aynı uykuda olduğunu bilmeden rüyasını tabir eden kimse gibidir. O halde uyanıklık, uykunun ta kendisidir, diyor. Ebn-i Arabi Hz. uyku ve uyanıklık metaforu haline gelmiş olmuyor mu? Evet. Binaenle alemin tabir edilmesi gereken bir rüya olduğu neticesi hasıl olmuyor mu? Bu konuyu biraz daha izah edebilir misiniz? Hz. Mevlana Celalat-i Ruhu Mazetir bunu biraz daha ama ileriye götürerek, ama biraz daha açarak, diyor ki, bize dost olarak, bize arkadaş olarak uykudayken rüya gören kimse lazım, diyor. Pardon, uyanıkken gündüz rüya gören kimse lazım, diyor. Gündüz rüya gören kimse demek, yani normalde bir kimse uykudayken rüya görüyorsa, uykudayken rüya gördüyse, uykuda görmüş olduğu rüyayı aslında uyanıklık olarak görüyor o kendince.
Uykuda görülen rüya, uyanıklık. O zaman o rüyadan uyandı, yani dünyaya gözünü kapattı, öteye gözünü açtı, rüyadan uyandı. Bu daha ileriye gitsin. Normalde hani hadis-i şerifte Arif'in uykusu da ibadettir dedi ya, Arif'in uykusu da ibadettir deyince, o zaman Sufi'nin uykusu da, uyanıklığı da ibadet olmuş oldu. Avam için insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. Bu avam içindir. O yüzden avam için bu dünya bir uykudur, öldüklerinde uyanacaklar. Sufiler için böyle bir şey yoktur. Sufiler hiç uyumazlar ki onların öldüklerinde uyansınlar. Sufi için uykusu da ibadetse, onun her dam uyanıklık içerisindedir. O yüzden hani dedi ya, Arif'in kalbi uyumaz diye. Bizden istenen avamlıktan çıkıp Arif'liğe gelmek.
Ve Arif'liğe geldiysen, senin o zaman uyku halin kalmadı. Senin uykun yakaza gibi olur zaten. Hani derler ya, kuş uykusu gibi. Yani kuş uykusu nedir? Dalın üstünde tüneyip de uyuyor ya, yani tam bir uyumuş olsa dalın üstünden düşecek, gidecek. Dalın üstünden düşmüyor. Dalın üstünde, ikayen üzerinde duruyor. Kuş uykusu hep tedirgin, yakaza halinde. Arif'in uykusu yakaza halindedir. O normalde uykudayken bile uyanıktır. Zaten uyanıkken uyanıktır. O zaman onun için uyku söz konusu olmadı. Rüya çoğu zaman sembollerle görüldüğü için onların yorumunu herkes doğru olarak yapamaz. Rüya tabiriyle meşgul olan kimsenin dini bakımdan güvenilir. Özü sözü doğru, imanlı ve salih biri olması, bu konuda birikim sahibi olması şarttır.
Salih, delta işareti, sadık rüyayı salih ve sadık olmayan kimseler doğru bir şekilde yorumlayamazlar. 23. Ali Akbınar, ilim ve hayat. Kafirler, facirler de bu ilmi bir gün araştırma, geliştirme şekliyle ya da her ilmin bir matematiği, fiziği olduğunu zaten çok söyleyen biri olarak keşfedip öğrenecekleri bir ilim haline gelme endişesi içinde olanlara ne diyebilirsiniz? Bu ilmin salihlere açılabilen, imanı olmayanlara kapalısı olabileceği görüşler hakkında ne buyurursunuz? Salih rüyalardan kasıt, dünyevi meseleler değildir çok fazla. O yüzden bunu kafirler, bunun matematiğini çözebileceklerine inanmıyorum, öyle söyleyeyim. Kafirler, kafir cinlilerinin matematiğini çözmeye çalışıyorlar.
Tam olarak çözebilmiş değiller, bazı yerlerde çuvallıyorlar, Allah çuvallatıyor belki de. O yüzden bunun da matematiğini çözebileceklerine inanmıyorum. Rüya yorumlayacak muhabbir dervişlerde, kimselerde sahip olması gereken vasıflar nelerdir? Bunu normalde biz kardeşlerimizin üzerinde zakirler dinleyebilir hükmünü verdik.
Yorumlamayla alakalı bazı kardeşlere yorumlama hakkı verdik. O yüzden o kardeşler yorumlayabilirler, zakir kardeşler dinleyebilirler. Veya husisi manada bazı çavuş kardeşlerimize de sen rüya dinleyebilirsin dediğimiz kardeşlerimiz var. Onlar dinleyebilirler. Onlar dinledikten sonra sen bu rüyanı işte üstadımıza anlat veyahut da filanca abimizi, ablamızı anlat diye yönlendiriyorlar. O yüzden rüya tabi dinlenilecek o zakir kardeşler veyahut da görevli vazifeli kardeşler veya rüya dinleme müsaadesi verdiğimiz kardeşler rüyaları dinleyecekler, rumuzları görecekler, görebildikleri kadar, kendilerini verebildikleri kadar o kardeşlere de yorumlama vazifesi verdiğimiz kardeşlere de nasıl yorumlamaları gerektiğini, ne yapmaları gerektiğini, nasıl rabıta kurmaları gerektiğini de üç aşağı beş yukarı anlattık.
O kardeşler de böyle böyle büyüyecekler, eğitilecekler, bunu öğrenecekler. Rüya dinleye dinleye açılan anlam kazandıracağı, tecrübe bir ilim ile geliştirilecek veya elde edilecek bir ilim midir? Her ikisi de hem böyle manevi bir dosya halinde, zip halinde de verilebilir veyahut da tecrübe edilerek de bu olabilir. Üst maddede geçtiği gibi bu konuda birikim sahibi olması şarttır sözüne katılıyor musunuz? Evet, sonradan öğrenebilecek, melek haline kesip edilebilecek bir ilim olduğu çeşitli kaynaklar yazılıyor. Bunları söyleyenlere ne diyebilirsiniz? Bunların da faydası var. O yüzden bunları da normalde yabana atmak, kenara atmak hoş bir şey değil. Dervişlerin şeyhinden haberse, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle ya da Pir Efendiler ile rabıta etmelerine ve rabıtalarında yerli yersiz şunu bunu sormalar hakkında ne buyursunuz?
Yapabilenler yapsın, sorabilenler sorsun. Bunda bir sıkıntı yok. Nasıl olsa eğer gerçekten kardeşler, üstadlarına bağlılar ise öğrendikleri, gördükleri şeyleri gelip üstadına danışacaklar sonuçta. Bunda bir beis yok. Görüştükleri gerçekten görüşmek istedikleri midir? Öyledir. Neden üzerinde şüphe edeyim ki? Gördükleri daha başka süfli varlıklar olabilir mi? Geylan Hazretleri'nin şekline, şemaline şeytanın giremeyeceğini inanırız biz. O yüzden süfli varlık olarak görmem. Bu duruma komşu kapısı gibi mi diyenler var? Diyebilirler. Bu meseleyi bilmeyenler komşu kapısı mı diyebilirler. Ama bu şuna benzer, bir kimsenin karşısında çok önemli bir kimse olmuş olsa hep onu görmek ister ya, olur olmaz görmek ister.
Arkadaşlar da var, kardeşler de var. Seviyorlar, olur olmaz görmek istiyorlar. O kimse sevdiğinden öyle olur olmaz görmek istediğine red mi edelim? Yok, reddetmeyiz. O yüzden varsınlar Geylan Hazretleri'nin komşu kapısı yapsınlar. Bunda bir beis yok. Halbuki dervişin şeyhi, sağ dervişin şeyhine bile her meseleyi sorup sormamaktan, içtinap edip çekinirken bu durumu nasıl izah edebilirsiniz? Yok mu bizim kardeşler öyle çekinmezler ya, her şeyi soruyorlar bizim. O yüzden bir sıkıntı yok. Dergahımızda kimler rüya hal tevil etme, yani yorumlama selayetine sahip. Bütün zakir kardeşler dinleme selayetine sahip. Yorumlamayla alakalı söylediğimiz kardeşler var. Onlar kendilerini biliyorlar. Bu konuda bir sıkıntı yok.
Bu konuda falanca ablamı anlattığım gibi duyumlar duymaktayız. Evet onlar normalde şey, hem ablalardan hem abilerden öyle dinleyenler ve yorumlayanlar var. Addimizi aşmayacak olmak kaydıyla rüya yorumlayabilen dervişlerin isimlerini kadın erkek söyleyebilir misiniz? Var bu kardeşlerin hepsi de. O dergahın içerisinde kardeşler herkes biliyor bunu zaten. O yüzden olmayan bir kimse de edepsizlik yapıp benim rüya yorumlamaya müsaadem yok. Bunu normalde işte üstadımıza anlattın diye söylüyorlar. O yüzden hem dinlemeye hem yorumlamaya memur kardeşler bu konuda hata kusur etmiyorlar. Rüya yorumlama selaheti geri alınabilir mi? Yoksa kazanılan bir hak mıdır?
Ben hak veya hak değil olarak görmüyorum. Ben güvenmiyorsam o kardeşe o zaten müsaadeyi de vermiyorum. Benim hayatım güvenin üzerinedir. Kimisini hani böyle rüyamda gördüm de verdiklerim var. Kimisi böyle hani sen dinleyebilirsin, onda o istidadı gördüklerim olanlar var. Bunlar farklı farklı tecelli eden şeyler. O yüzden kardeşlerin bu konuda şu ana kadar çok bariz yanlış yaptıklarına şahit değilim. Rüya ve hallerde lazım ise esma ile ilerletecek veya esmasını veya derslerini değiştirecek dervişlerde selahet niye göre belirlenir? Ve bu durumda olan dergamızda görevli kadın erkek kimseler var mıdır? Şu ana kadar esma değiştirebilecek, esma değiştirecek bir kardeşle alakalı herhangi bir kimseyi rüyamda görmedim.
O yüzden kimse yok. Esmaları yine üstadları değiştirecek. Varsa isimleriyle ilan edebilir misiniz? Benim rüyamda şu anda gördüğüm esma değiştirecek bir kimse yok. Anahtar vazifesi gören rüyalar olduğunu, şeyhten şeyhe geçen ve şeyhlere ait olan rüyalardan bahisler var tasavvuf eserlerinde. Yani bir şeyh kendi sülükünde gördüğü rüyayı dervişte görmezse o dervişin ilerlemediğini, aynı durumda kendisinin gördüğü rüyayı, dervişin de gördüğü durumlarda anahtar vazifesi gören rüyalar var mıdır?
Ne buyursunuz böyle hikayeler hakkında? Hiçbirisine de katılmıyorum. Herkesin yolu kendine ait. İlla ki benim gördüğüm rüyayı bir başkası görecek, bir başkasının gördüğü rüyayı sonradan gelen bir başkası görecek diye bir kaide kabul etmiyorum. Değişiyor çünkü değişken bir derviş rüya yolu ile seyr-i sülûk'e girip yine sülük'ün rüya ile ikmal ettirebilir mi? Seyr-i sülûk'te rüya önemli bir argüman öyle söyleyeyim ve ikmal ederken de önemli bir argüman ama o kimsenin bizatihi yaşaması lazım. Böyle bir durumda zahiri tecrübesi eksik kalmış olmaz mı? Evet, önemli bir argüman ama o zaten seyr-i sülûk'te sadece rüya meseleye yetmez. Son soru, maneviyat yolunda sufilerin rüya yoluyla çok farklı kazanımları olmuştur.
Bazı zatlar rüyalarında Allah'tan ve Hazreti Peygamber'den aldıkları işaret üzerine irşad faaliyetlerine başlamıştır. Buna örnek olarak Cüneydi, Bağdadi, Abdülkadir, Geylani Hazretleri'ne verebiliriz. Bişir el-Hafi Hazretleri örneğinde olduğu gibi üzere bazı sufiler de gördükleri bir rüyanın ardından tasavvuf yoluna girmiştir. Rüyada Hazreti Peygamber'den vird alanlar da vardır. Binaenaleyh icazet ile irşada başlama çok daha sonraki sufilerde kurallaşmış oluyor. Bu kurallaşma neye icabetten gerekli görülmeye başlanmış? Ve rüyanın insanın İslami hayatındaki hizmetlere canla başla mücahede yoluna gayretlerine ne gibi katkılar olmuştur? Bahseder misiniz, bahsedebilir misiniz?
Şimdi insanlar zaman içerisinde bunları aldatma, istismar etme yoluna girmişler. O yüzden aldatma ve istismar yoluna girince icazetlere ehemmiyet verilir hale gelmiş. Ama bir kimse, ben tekrar söylüyorum, ben illaki icazetli veya icazetsiz olmasına bakmazsızım. Bir kimse şeyhim diyorsa, şeyhini kabul ederim. Ama intisap ederim ama intisap etmem. Bu benim kendimle alakalı. O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin rüyada vird almak veya direkt kalbine ilham yoluyla vird almak veyahut da geçmiş peygamberler yoluyla vird almak haktır. Veya Pir Efendiler veya Büyük Veliler üzerinden rüyada vird almak haktır. O yüzden bunların hepsini de kabul edebilirim. Rüya, Sufilik yolunda önemli bir argümandır.
Haklarınızı helal edin. Saat 00.44 oldu. Allah gecenizi hayır etsin. İnşallah bu sorularla geceyi son buldurduk. Aslında daha sorularımız var ama ve lakin önümüzdeki haftaya kaldı. Daha fazla sizi yormak istemiyorum. Özür dilerim. Cumartesi'ye kaldı. Allah izin versin inşallah Cuma hastası gün. Mesnevi'den kaldığımız yerden sohbete devam edeceğiz. Sonra da soruları da kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı tekrar tekrar helal edin. Geceniz hayır olsun. Cenab-ı Hak inşallah sizi sevsin, sevindirsin, muhafaza eylesin. Eftar-ı zikr fâle menna hu. La ilahe illa Allah La ilahe illa Allah El Fatiha ma salavata Amin Allah gecenizi zahir etsin.
Cenab-ı Hak Kur'an ve sünneti sımsıkı yapışmayı Maddi manevi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin izinden giderekten Allah'a kavuşmayı Tez zamanda Bana ve hepinize nasip eylesin. Geceniz hayır olsun. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi