mustafaozbag.org

Gelibolu Mevlevihanesi Soru-Cevap 8 Temmuz 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 9 Temmuz 2018 · 1:47:10

Selamun aleyküm. Allah gününüze hayırlı etsin inşallah. Cenab-ı Hak gecenizi, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cümleten hoş geldiniz. Hadi başlayın bakalım. Selamun aleyküm. Öncelikle hoş geldiniz üstadım. Peygamber efendimizin peygamberlikten önce de çağdaşlarından farklı olarak düşünmek için ekstradan mağaraya çekilip kendine vakitler ayırdığını biliyoruz.
Vahiy geldikten sonra da çeşitli vahiylerin siz hiç düşünmez misiniz ya da örneklerimiz akledenler içindir gibi vahiylerin de indiğini biliyoruz. Beni merak ettiğim peygamber efendimizin peygamberliğinden önceki düşünme şekliyle vahiy geldikten sonra, İslam'a girdikten sonraki düşünme şekli arasında bir fark olmuş mudur? Ve bizim düşüncelerimizin ilhamı almak için veya vahiy gerçi peygamberlerle ilgili ilhamı almak için belli bir düşünce aşamasından geçmesi mi gerekir? Ben onu normalde düşünmek için mağaraya çekilmek olarak görmüyorum. Biz etikaf veya uzlet veya erbain bunun hangisini dersek diyelim, bütün kadim peygamberlerin ve dinlerin kendi içerisinde bir öğreti sistematiği.
Musa aleyhisselam kırk gün Tur-i Sina'da kalmış. İsa aleyhisselamın otuz günlük böyle şeyleri var. Kendince itikafı var. Veyahut da kanım, balığın karnında kırk gün kalmış Yunus aleyhisselam. Peygamberlerin kadim, kendi içlerinde insanlardan, halktan uzaklaşaraktan itikaf ettikleri veyahut da uzlet hayatı yaşadıkları belli zamanlar var.
O belli zamanlarda peygamberler hep o uzlet hayatlarını yaşamışlar. Bu tabi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberliğinden sonra itikaf adı altında Ramazan'ın son 10 günü olarak devam etmiş. Sünnet olarak kalmış. Mesela son vefat edeceği yıl Ramazan'da 20 gün yapmış bu itikafı. Yani o yıl, o sene 10 gün yapmamış, 20 gün yapmış. Şimdi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sonuçta seçilmiş olunca onun da böyle itikaf veya uzletvari tavırları var. Bu düşünmek için değil. Bu normalde insanların kendi halkın tavrından, tarzından uzak, direkt Rabbi ile baş başa kalma zamanı diyelim. Onu düşünce olarak, algılar düşünce olarak söylersek, dini sadece düşüncenin üzerine oturtturmaya çalışanların oyununa düşmüş oluruz.
Din sadece düşünmek değil veya düşünmekten kurtulmak da değil. Düşünmek, tefekkür etmektir. Bir şeyi tefekkür edersiniz, bir şeyin üzerinde düşünürsünüz. İnsanların düşünecek olduğu bütün her şey varlıkla alakalı. Bu varlık sonuçta yok olacaksa, yok olacak olan bir şeyi neden düşünsün ki insanlar? Varlığı, yaratanı kabul etmeyen veya hatta yaratanın değişik isim ve sıfatlarının cilvesini veya isim veya sıfatlarının tecelliyatını görmek arzusunda olanlar, olanlar varlığın, varlığın üzerinde tefekkür ederler, düşünürler.
Bir şeyin üzerinde düşünerekten, Cenab-ı Hakk'ın onun üzerindeki sıfatsal tecelliyatını görür. Allah'a olan yakınlığı artar. Veyahut da Allah'a olan bu noktada zahiri bilgisi artar. Evet, bir kimse o zaman güneşe bakar, bu güneşi böyle yaratan vardır der. Yıldıza bakar, yıldızı böyle yaratan var der. İşte suya bakar, aya bakar, tahtaya bakar, ağaca bakar, çiçeğe, böceğe bakar, insana bakar. Ve böylece Cenab-ı Hakk'ın varlığın üzerinde sıfatsal tecelliyatlarını seyredip, görüp, Allah'a olan hayranlığı, Allah'a olan yakınlığı, Allah'a olan ibadetini arttırabilir. Ama bu varlık sonuçta yok olacaksa, veyahut da varlık bir hayalden ibaretse, veya varlık gölgeden ibaretse, o zaman o kimse gölgenin sahibini bulur.
Hayalden ibaretse, hayale neden kapılıp gitsin ki, o zaman gerçeğini görmeye çalışır. O yüzden peygamberlerin varlığının üzerinde kendilerince bir şey tefekkür etmeye gereği duyacaklarını hiç zannetmiyorum. Mesela ehli sufinin büyük bir bölümü, tefekkürü çok önemsemez. Hz. Mevlana tefekkürü önemsemez.
Onun için aşıklık önemlidir. Yani tefekkürden fazla sevmek önemlidir. Yani o tefekkürün yolu uzattığını, bu kadar zamanın olmadığını, aynı şekilde Muhyiddin İbnü'l Arabî de öyle der. Tefekkür avamın işidir. Hasın işi değildir. Çünkü tefekkür hep sebepte durmaktır. Ondan sonra tefekkürle uğraşanlar yumurta mı tavuktan oldu, tavuk mu yumurtadan oldu, onun tartışmasını yapar. Hangisi önce yaratıldı, bunun tartışmasını yapar. Önce yumurta mı yaratıldı, tavuk mu yaratıldı diye. Tefekkür uzun yoldur. Peygamberlerin o uzun yolda yürüdüklerine inanmıyorum.
O zaman üstadım şunu diyebilir miyiz? Peygamberlik verilmeden önce de uzletinin sebebi inandığı Rabbi ile baş başa kalmaktır. Ben öyle inanıyorum. Yedi yaşındaki bir kimsenin ameliyat olduğunu biliyorsa, o kimse kendinin farkındadır ki. Yedi yaşına gelmiş, yatırılmış, ameliyat edilmiş. Farkında veyahut da yola çıkmışsın. Hiçbir yerde bulut yok. Senin bindiğin deve yürürken üzerinde de yakın dairede bulut da seninle beraber yürüyor. Gölgelik ediyor sana. Çok özür dilerim, ameliyat olacak ama kör mü o kimse, görmeyecek mi onun farkında değil mi? Bugün bir on yaşındaki bir çocuk, yani dese ki işte, aa ne kadar güzel kuşmuş, daha yakına gelse de ben onu seyretsem dese, tıkkak gelse önüne dursa o çocuk ilk önce bir şaşıracak, hayret edecek, ne oluyor diyecek.
E biliyor, kuşu çağırdığında geliyor. O zaman kendisinin farkına varmayacak mı? On yaşındaki çocuk kendi kendine düşünse, ya annem evde keşke örneğin atıyorum tarana çorbası yapsa dese, eve geldiğinde annesi tarana çorbası yapıyorsa kendinin farkına varmayacak mı? Farkına varacak. Zaten o hale yetişiyorsa o kimse, kesin onda zekiliği de vardır.
Ertesi gün diyecek ki, ya şu böyle olsaydı pat oldu, o farkına varmayacak mı? Sonuçta o da peygamber. Henüz daha tebliğ edilmemiş. Ama onun üzerinde de peygamberliğinden önce bu sürü mucize var üzerinde. O farkında değil mi? Farkında. O zaman normal insanların da kendiyle alakalı bu tür hissiyatlarını ciddiye alması gerekir diyebilir miyiz? Belki sonrasında bir yola girecek, birisine tabi olacak, herhangi bir yola bağlılığın işareti olabilir mi? Bu tür haller ve hisler. Olabilir. Bir kimse dinin çok dışındaymış gibi yaşayan nice insanlar var. Onlar diyorlar ki ben şöyle yaptım böyle oldu, böyle yaptım böyle oldu. Mümkün. Teşekkür ederim. Soruları sor. Selamun aleyküm efendim. Hoş geldiniz.
Oku emrini peki nasıl algılamanıyız efendim? Oku ayetini. Bir Müslüman özellikle bir Sufi nasıl algılayıp hayatına katmanı? Birisi okumuş, hala da okuyor. Sufiler dinlesin. Birine oku emri gelmiş, o da okumuş. O okuyanı dinlemiyorsa insanlar ne yapacaklar ki? Ama o emir hepimize gelmedi mi?
Ben Allah'ım. Sana dedim ki oku. Sana dedim oku diye. Herkese demedim ki. Aslında farkında değil insanlar. Ya normalde işte oku emri geldi. Kime geldi? Peygambere geldi. Bütün insanlara mı dedi okuyun diye? Bütün insanlara vahiy mi geldi? Peygambere geldi. İnsanlara da dedi ki. Ey insanlar. Size bir peygamber gönderdim. Onu dinleyin, itaat edin. İnsanlar için de ayeti kerimede ne? Dinledik, itaat ettik.
Ayeti kerime bu. Dinledik, itaat ettik. Kimi dinledin? Peygamberi dinledin. Sallallahu aleyhi ve sellem. Biz hep beraber okumaya meraklıyız bu manada. Aa peygamber miyim ben? Bana vahiy mi geliyor? Kitap mı indiriliyor bana? Kitap gönderilmiş, peygamber gönderilmiş. Ben o kitabı ve peygamberi dinleyip itaat etmekle mükellefim. Benim mükellefiyetliyim o. İman edeceğim, iyi ameller işleyeceğim. İman edeceğim, itaat edeceğim. Ben iman edeceğim, dinleyeceğim onu. Size bir peygamber gönderdim.
Ona itaat edin. Size bir peygamber gönderdim. Onu dinleyin. Size bir peygamber gönderdim. O sizin için uğraşır. Ama biz normalde mesela peygambere oku denmiş. Öyle değil mi? Biz de okuyalım diye uğraşıyoruz. Peki peygamberin kendisine has, kendisine münhasır indirilen ayeti kerimeleri neden üzerimize almıyoruz? Peygamberin kendi şahsına münhasır ayeti kerimeler var.
Biz diyoruz ki bu onun şahsına münhasır. Bu peygamberlikle alakalı. Bizim onu ölçü olarak almamız mümkün değil. Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem eviyle alakalı hukuk var. Peygambere has bir şey bu. Biz onu normalde peygambere has olan bir hukuku kendimize hukuk edemiyoruz ki. Çünkü o sadece peygamberlere ait ve mesela bir hukuk var peygamberlere ait. Bir hukuk var peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ait. Biz onu kendimize ölçü alamayız ki. Hadi ölçü alalım. Hazreti Ayşe annemiz diyor ki ertesi güne evinde yiyecek hiçbir şey kalmazdı. Hadi ölçü alalım. Bize ölçü mü şimdi bu? Değil. Biz onu normalde bunu uygulamakla mükellef miyiz? Değiliz. Biz bir ev düşünün ertesi güne yiyecek bir lokma diye bırak bir tane pirinç tanesi yok.
Bir ev düşünün aylar geçerdi peygamberin evinde duman tutmazdı. Bir şey pişmiyor yani. Bunu şimdi ölçü alabilir miyiz kendimize? Hayır. Onun kendisinin tuttuğu oruç var. Ölçü alabiliyoruz mu? Hayır. Bak Ramazan'da 20 gün itikaf etmiş. Biz onu ölçü alabiliyoruz mu? Hayır. Ramazan itikafı bizim için 10 gün. Neden? Sahabeden hiç kimseye 20 gün itikaf yaptırmamış. Sahabeden bir tanesi 20 gün itikaf yapmamış. O yüzden ayet-i kerimelere baktığımızda ayet-i kerimelerin üzerinde bir peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin kendine münhasır olan emirler vardır. Kendine münhasır olan nehirler vardır.
Onların normalde tasdif etmekte fayda var. Peygamberin üzerinden ümmeti ilgilendiren şeyler vardır. Peygamberin üzerinden ümmeti ilgilendirmeyen, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretin direkt şahsını bağlayan şeyler vardır. O yüzden normalde direkt şahsını bağlayan şeyleri biz kendimize ölçü edemeyiz. Mesela 9 tane kadın nikahlamış diyebilir miyiz biz şimdi bir erkeğin 9 tane nikahlı hanım olacak diye diyemeyiz.
Ayette iman edenlere 4'e sıralanmış. Sonradan gelen ayet sizin için bir tane olan eftaldir, evladır demiş. Ona bir daha sınırlama getirmiş. Şimdi bir kimse peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ama ona oku dendi iyi. Bak ona bir sürü daha şeyler çıktı şimdi. Onların hepsini al hadı üzerine alamıyorsun. Neden? O peygambere has bir şey. O yüzden oku emri peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine. Biz dinleyeceğiz. İtaat edeceğiz. Benim algılamam bu. Birisi diyebilir. Yok ben böyle algılamıyorum. Eyvallah. Okumaya karşı olduğumu düşünmeyin. Bir Müslümanın kendince, kendi dinini yaşayabileceği kadar ilim öğrenmesi farz. Yani oku, neyi okucak o kimse?
O zaman oku emri geldiğinde, oku emri geldiğinde okunacak bir kitap da yok. Kur'an yok o esnada. O esnada Kur'an yok. Sıkıntılı. Peki efendim, ayetlerde geçen aklı selim ifadesi var. O aklı selimlik, aklı selim ifadesi. Onu açıklayabilir misiniz? Aklı selim olmak, makul düşünmek. Aklı selim olan, hani normalde şimdi onun, bir müminin aklı selimliğiyle, kafirin aklı selimliğiyle, münafın aklı selimliği farklı farklıdır.
Siz kime aklı selimliğe davet edeceksiniz? Kafire, aklı selimliğe davet edebilirsiniz. Münafığı aklı selimliğe davet edebilirsiniz. Ben iman ettim. Beni hangi aklı selimliğe davet etsin? Ben iman etmiş bir kulum.
Beni kim aklı selimliğe davet edecek? İman edenler için geçerli olan bir kavram mı? Beni kim aklı selimliğe davet edecek şimdi? Tam iman etmiş, iman etmiş olduğu dini yaşayan bir kimseye, kim aklı selimliğe davet edecek? Davet ettiği aklı selimlik ne? Eğer normalde benim üzerimde Kur'an ve sünnetin dışında bir şey görürse, o kimse desin ki senin üzerine Kur'an ve sünnetin dışında bazı şeyler var, nasihat etsin bana.
Ama tam iman etmiş, imanını yaşayan bir kimseye kim onu nereye davet edecek? Aklı selimlik olarak. Aklı selim, olgunlaşmış akıl, kemale ermiş olan akıl. Selamete ermiş. İmanı kabul etmiş olan. Zaten bir kimse eğer imanı kabul ettiyse, iman edip iyi şeyler yapıyorsa, o aklı selimdir.
Ona söylenecek bir söz yok. Ancak onu dersiniz ki, farklı işte nasihat açısından bu da böyle olabilir, bu da böyle olabilir, bu da böyle olabilir diyebilirsiniz. O da aklı selimliğe davet değildir. Teşekkür ederim. Hoş geldiniz efendim. Efendim biraz önceki soruda aklıma bir şey takıldı da benim.
şöyle bir ayet-i kerime olması lazım. Ey Resulüm, eğer beni seviyorlarsa sana tabi olsun da. Efendim burada hani oku emrini söylemişsiniz dediniz ki, ona hasır dediniz, ona özel dediniz. Peki biz Peygamber Efendimiz'e fiilen mi örnek almamız lazım? Yoksa onu tasdikleyip, onu tasdikleyip sözünü dinleyerek mi örnek almamız lazım? Biz Peygamber Efendimiz yapıyor diye, biz gömleğimizi alttan yukarı doğru ilikliyoruz. Peygamber Efendimiz'in yani dişini böyle misfaklardı. Yani biz onu hareketen mi yani fiilen mi örnek almalıyız bu konuda? Yoksa ya hal olarak mı örnek veriyorum? Yani örneklediğim gibi onu tasdikleyip sözünü dinleme noktasında mı örnek almalıyız?
Burada ben anlayamadım. Sünnetlerin fiili olanları vardır, bir de felsefi olanları vardır. Biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem sünnetlerini böyle, ben kendim nefsim adına söyleyeyim, ben kendimi hiç ayrıştırmam. Yolda yürürken insana hem felsefesi lazımdır, hem de fiili lazımdır. Bunu ayrıştırmak, fiili sünnetlerini kenara bırakıp felsefik sünnetlerini almak, felsefik sünnetlerini kenara bırakmak, fiili sünnetlerini almak ikisi de benim için eksiktir.
O yüzden ben onun dişini misfaklamasını da kendime örnek alırım. Felsef olarak işte bir şey söylerse ben onu da örnek alırım. Benim için onun hem fiili sünnetleri hem de felsefik, akli sünnetleri hepsi de değerli, hepsi de kıymetli. Hepsi de lazım insan hayatının içerisinde. Şimdi şu anda sende torunun yok ama onda torun sevgisi de var mesela örneğin. Bak hayatın kendi içerisinde getirdiği şeyler var. Belli bir yaşa geldiğinde torun sevgisiyle de karşılaşacaksın, o da sünnet. Evli değildin, eş sevgisi de vardı. Evlendin, eş sevgisi de var şimdi. O da sünnet. O zaman sünneti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sünneti bütün hayatın içerisini kapsıyor.
Ve hayatın her alanını kapsıyor. Her devresini kapsıyor. Öyle olunca belli şeyleri ayrıştırmak bence çok doğru bir şey değil. Günlük hayatımızda sabah kalkış şeklimizde, akşam yatış şeklimize kadar bütün hepsi de sünneti Resulullah ile örülmüş. Bir kimse günlük hayatını sabah kalktığından akşam yatıncaya kadar sünneti Resulullah ile örerse, bütün gününü ibadetle geçirmiş gibi olacak. Bütün gününü ibadetle geçirmiş olmanın hazrını, lezzetini yaşayacak. O yüzden veyahut da işte hiçbir fiiliyatın içerisinde bulunmadığı zaman dahi ne yapardı? Allah'ı çokça zikrederdi. Çokça zikretmek de o zaman normalde sünnet-i seniyenin içinde olunca bir kimse hiçbir şey yapmasa dahi Allah'ı zikretse, o zaman yine sünneti işlemiş olacak ve bütün gününün bütününü ibadetle geçirmiş olacak.
O yüzden biz şimdi sünneti Resulullah'ı ikiye ayırıp bunun tartışmasını yapıyorlar. Bunun tartışmasını şöyle yapıyorlar. Hani eleştiriyorlar ya, işte siz hala da misvak kullanacağız diye uğraşıyorsunuz. Ya bizim derdimiz misvak kullanmakla sünneti işlemek. Derdimiz bu. Ama bu sünnetin amacı neydi? Amacı diş ve ağız sağlığıydı. İyi. Ya ben diş ve ağız sağlığımı böyle elde etmek istiyorum. Sana ne? Ayrıştırıp, yani sen diş sağlığını ve ağız sağlığını önemli tuttuğu müddetçe sünnete uygun hareket edersin. İyi. Bize bu güzel geliyor. Nefsimize hoş geliyor. Ama yok. Mesela hepimiz şuna alıştık şimdi.
Öyle değil mi? Okullarda da böyle öğrettiler. Sabahleyin kalkıldığında dişler fırçalanır. Akşam yatmazdan önce de muhakkak dişler fırçalanır. Öyle değil mi? Ve biz diş ve ağız sağlığımızı böyle organize ediyoruz. Sabah kalktığımızda dişlerimizi fırçalayacağız. Akşam yatarken de dişlerimizi fırçalayıp yatacağız. Neden? İşte normalde diş sağlığı için öyle önerdiler. Sünnet olarak biz aslında bu öneriyle yaptığımızda biz sünneti işlemiş olmuyoruz. Kardeş, bunun sünneti şu. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yatağından kalkar kalkmaz dişlerini misfaklardı. Baş ucuna misfanı koyardı.
Yatak odasında komodinin üzerine misfa olanınız var mı? Yok. Baş ucuna misfanı koymak da sünnet. Uyanır uyanmaz misfaklardı. Abdestten önce misfaklardı. Abdestten sonra misfaklardı. Namazdan önce misfaklardı. Namaza kalktığında misfaklardı. Sünnetle farzın arasında misfaklardı. Farzla sünnetin arasında da misfaklardı. Namaz bittikten sonra da misfaklardı. Bunu sadece diş ve ağız bakımı olarak görürsek, bundan 500 yıl sonra bunun başka bir hikmeti çıktığında veya çıkmadığında ne diyeceğiz? Bunu bağlayamayız ki biz.
Bir hikmeti budur. Bir hikmeti budur. Evet, diş ve ağız sağlığıdır. Biz bilmiyoruz ki başka. Araştırmadık daha. Biz bin kişiyi toplayıp, sabah, öğlen, akşam namaz arasında, namaz ortasında devamlı misfaklatıp bunların normalde psikolojilerin ne olduğu, ağız fiziklerin ne olduğu, dişlerin ne olduğu, kaçıncı günde ne yaşandı? Bunu biz inceleyip araştırdık mı? Hayır. Böyle bir şey araştırmadık biz. Hem fiiliyatı lazım, hem felsefesi lazım. Teşekkür ederim efendim. Sağ olun. Efendim, selamun aleyküm.
Geçtiğimiz hafta namaz bahsini El Hidaye kitabında işlerken, orada yolculuğa kötü niyetle çıkan bir kimsenin namazlarının kısaltılmayacağıyla alakalı bir yazı okumuştuk. Hatta fotoğrafladım da tam olarak da okumak istiyorum aslında ama. Buradaki kötü niyetten kasıt, o sınır nedir? Niçin? Bir kimsenin haram için yolculuğa çıkması. Peki bu haramdan kasıt, faiz ya da zina ya da cinayet gibi. Hepsi de olabilir. Hepsi için geçerli. Bir şey daha sormak istiyorum izninizle. Sad suresinde, Ey Rabbim beni bağışla ve bana benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk, hükümdarlık bahşet. Şüphesiz sen çok bahşeticisin. Buradaki hükümdarlıkdan şey, kasıtı anlayamadım.
Bazı peygamberler vardı, onlar aynı zamanda hükümdar peygamberdi. Davut gibi, Süleyman gibi. Bizlere de onun gibi mi bahşet istiyoruz? Bu yani normalde bir peygamber duası. Kendinden sonra gelecek olan, kendi sülvünden gelecek olan peygamberler için. Mesela İbrahim Aleyhisselam'ın da bu manada duası var. Benim sülvümden de böyle iyi insanlar, peygamberler gönderdi. O da ona şerh düşüyor Cenab-ı Hak. Peki biz bunu kendimize uyarlamak istediğimizde ya da sufiler bunu nasıl değiştirmeli mi? Biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin dilinden olan duayı etmeyi eylerim. Allah razı olsun. Teşekkür ederim. Çünkü peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri miraca çıktığında kul peygamber mi, kral peygamber mi tercih etmesini istediler.
O kul peygamber olmayı seçti. Kral peygamber olmayı seçmeli. Beni İsrail peygamberlerinin içerisinde büyük bir çoğunluğu kral peygamberdi aynı zamanda. Beni İsrail'lerin dünyayı yönetme aşkı, dünyayı yönetme istekleri, dünyayı kendi tekellerine alma düşünceleri tarihseldir. Biz şimdi İsrail'leri eleştiririz ama bu tarihsel bir şey.
Yani sonuçta biz nasıl tarihselliğe bakıyorsak bir meselede onlar da tarihselliğe bakıyorlar. Diyorlar ki biz dünyaya hükmetmiş insanlarız ve bozuk tevratlarında da bütün dünyanın onlara mülk olarak verildiği, Yahudilerin haricinde diğer ırkların onların kölesi olduğu ve onların normalde köle edilmesi gerektiğini dair şu anda ellerindeki tahrif edilmiş olan tevratta bunlar var. Öyle olunca mesela tahrif edilmiş olan tevratta mesela kaos çıkarılması gerektiğini, dünyada kaosun hiçbir zaman eksik olmaması gerektiğini, bütün insanlar onlara itaat edinceye kadar bu kaosun bitmemesi gerektiğini, bütün insanlar onların itaatini kabul edinceye kadar öldürülmeyi hak ettiklerini, onlara itaat etmeyenlerin hepsinin de öldürülmesinin gerçek olduğunu, mutlak olduğunu, onların yani Yahudilerin haricindeki kadınların istenildiği zaman tecavüz edilebileceğini, onlardan çocuk edinilmemesi gerektiğini ve onların çocuklarının katledilmesi gerektiğini,
böylece dünyada hakim olarak bir tek Yahudi ırkının olması gerektiğini dair ellerindeki tevrattan tahrif edilmiş tevratın hükümleri bunlar. Mesela tevratta tahrif edilmiş tevratın hükümleri. Onların bir tek onların malları helaldir, öyle söyleyeyim. Diğerlerin mallarının helaliyeti yoktur ve diğerlerinin malları onlara lütfedilmiştir. Dünya üzerinde yeraltı ve yeryüzü zenginliklerinin hepsi de Yahudi ırkının emrine verilmiştir. Bozuk tevratın hükümleri bunlar. Siz o tevratın hükümlerini normalde insanlara açıklamış olsanız şu anda açıklamazlar. Açıklasalar, siz o mesela biz Müslümanlardı bu konuda, işte tevrat okumazlar, İncil okumazlar. Onun üzerinde inceleyip araştırmazlar.
Mesela internette dolaşan İncil'lerin içerisinden belli hükümler, belli şeyler silinmiştir. Gerçek değildir hiçbirisi. Gidecek mesela çok eski bir İncil bulsanız Türkçesini, onu da bulabilirsiniz. Yenilerini bulamazsınız. Mesela Avrupa'da şu anda, Hristiyan dünyada İncil'in üzerinde yeniden İncil yazıyorlar şu anda. İncil'leri değiştiriyorlar. Avrupa dilinde konuşayım, oranın teologları toplanıyorlar. O teologlar İncil'deki bazı ayetleri değiştiriyorlar. Diyorlar ki günümüze uyarlıyorlar. Diyorlar ki bunlar tarihsellik içerisinde böyle oldu. Tarih içerisinde bunlar böyleydi. Bunları analiz ettik. Bunların hükümleri yok. Bunları kaldırıyoruz. Kur'an'ın üzerinde de aynı şeyi yapmak istiyorlar ya.
Aynı teologları Kur'an'a sevk ediyorlar. Diyorlar ki gelin Kur'an'ı tekrar elden geçirin. Kur'an'ı tekrar elden geçirerekten içindeki bugünkü düzene ve sisteme, dünya üzerindeki düzene ve sisteme uymayan bu kuralları kaldıralım. Mesela işte bir erkek bir kadını boşarsa kadın bir başkasıyla evlenmeden eski kocasını dönemez. Bu ayetle sabit. Bakın bu ayetle sabit. Şimdi diyorlar ki bunları kaldıralım. Örneğin. Ayette sabit olanı değiştirecekler. Bu insana çok makul geliyor. Şimdi kendi kendisini düşünüyor. Ya ne olmuş ki bu onu boşamış. Boşadıktan sonra bir daha alsın bunu. Geri dönmüş. Alsın bunu diyor. Bu çok bize insancıl geliyor. Ve ayete baktığında Ne alakası o böyle şey mi olurmuş ya?
Nereden çıkardınız bunu? Ya bunu böyle yapıyoruz. Bak sen bunu boşamayasın. İyi düşünmesin. İyi bunu inceleyesin. İyi irdeleyesin. Boşanmayı asa indirmek için böyle yapıyor bunu. Bunu böyle görmüyor o kimse. Bu sefer diyor ki bu ayet tarihsellik içerisinde görevini yerine getirmiştir. Eee biz bunu kaldıralım. Sıkıntılar büyük. O yüzden normalde o mesela geçmiş peygamberlerin duaları var. Tabi o Kur'an-ı Kerim'de geçmiş peygamberin kıssalarının anlatılması, onların dualarının orada zikredilmesi şundan kaynaklanıyor. Yani ey Museviler. Hani sizin kitabınızda da geçen bir dua var ya. Bak son gönderdiğimiz kitapta bu dua var. Bu peygamber ümmü peygamberdi.
Ümmü peygamberin bu sizin dehlizlerde, mağaralarda, gizli yerlerde sakladığınız, insanlara okutmadığınız, o hahamların, haham başının, bir dahaki haham başıya kilitli bir şekilde bıraktığı, kitabın gerçeğini açıklamadığınız o kitapta bu var. Açın bakın, bakın bu Kur'an'da da var. Bunu ispat içindir o. Çünkü hadis-i şerifte de peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle ayetler gelince, mesela Yahudilerin içerisinden, sahabelerin içerisinden, daha önce Musevike, sonra İslam olanlar var.
Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, Allah adına söyle, senin daha önceki okuduğun kitapta bunun hükmü neydi? O da diyor ki, buydu ya Resulallah. Hükmü söylüyor. İşte bu hüküm de bu hükümle aynı değil mi diyor. O hükmü anlatıyor. Bunun gibi geçmiş peygamber kıssalarının Kur'an-ı Kerim'de geçmesi, geçmiş ümmetlerin de, geçmiş peygamberlerin de veya geçmiş ümmetlerin, geçmiş peygamberlerin ümmet olanların da Kur'an-ı Kerim'e tabi olmaları, ona iman etmeleri için bir delil.
Ben Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerin duasını tercih ederim. Biz bütün peygamberlerin peygamberliklerine iman ederiz. Bu eyvallah. Ama biz geçmiş peygamberlerin getirdiklerini yerine getirmeyiz. Buranın altını çizelim. Çünkü hadis-i şeritli Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, Musa benim zamanımda olsaydı benim şeriatıma uyardı diyor.
O zaman geçmiş peygamberlerin şeriatına uymak bizim için doğru bir şey değil. Yenisi var çünkü. Taptaze. Efendim selamun aleyküm. Aleyküm selam. Bir kadın kocasını çok seviyor ve buna bağlı olarak da çok kıskanıyor. Ama erkek bu durumdan rahatsız. Yani ne önerirsiniz bu duruma? Yani seveni sevdiğini kıskanması hakkıdır. Biz toplum olarak kıskanmaya farklı algılıyoruz. Kıskanmak onu korumak, onu muhafaza etmek. Onu her türlü kötülüklerden, yanlışlıklardan, eksikliklerden veya gelecek olan negatif şeylerden korumakla alakalıdır. Kıskanmanın karşılığı budur.
Biz de öyle değil. Yani çok kıskanan kadın kocasına çay bile demlemiyor. Nasıl kıskanıyorsa. Veyahut da çok kıskanç kadın. Yemek yapmıyor adama. Kıskanması muhteşem. Ne kadar çok kıskanıyor böyle. Ama adamın dediğini yapmıyor. Neden? Çok seviyor. Eee çok kıskanıyor. Eee tamam anladık. Ya çok kıskanan, çok seven kimse bu adam dışarıda yemek yemesin diye pervane döner. O adam, ya işte örnekliyorum şimdi. Halit bir balık yaptı.
Muhteşem balık yedik. O Halit'in yapmış olduğu balığı yapmaya kalkar. Balığı met etti ya. Orada yediği balığı met etti. Nasıldı? Ne katmış içine? Ne olmuş içinde? Ne var? Onu öğrenecek, onu yapacak, onu yedirecek. Sevmenin ve kıskanmanın tecelliyatı bu. Biz de öyle değil. Bizim toplumumuzda kadınlar kavga çıkarma aracı yapıyorlar bunu. Çok kıskanç. Yolda giderken neden baktın? Nereye baktı? Eee o tarafa doğru baktın. Ya ne vardı o tarafta tamam mı? Benim önümde tartışıyorlar. Adam araba kullanırken bakmış. Nereye baktın sen? Ay ya araba kullanıyor. Bakmayacak mı adam? Bakmasın diyor. Ben böyle koltuğa gerildim.
Böyle ellerimle böyle yaptım. Ben böyle duruyorum. Vay diyorum doğru söylüyor diyorum ya. Nasıl yani diyor. Oğlum bakmadan kullansana araba diyorum. Yum gözlerini araba gideceği yere gider. O zaman kızcağız uyandı. Ama efendim dedi öyle değil dedi. Orada kadına baktı. Ya hiçbir yere bakmadan nasıl araba kullanacak bir insan? Ben öyle söyleyince sordum adama. En çok sevdiğin yemek ne dedim. Adam da bir yemek ismi söyledi. Harika dedim. En güzel kim yapıyor bunu dedim. Teyzem yapıyor dedi.
Ne yapıyorsun dedim ben bu yemeği canını isteyince. Teyzeme telefon açıyorum. Teyze selamün aleyküm aleyküm selam. Bu yemekten yapsana biz geliyoruz diyorum dedim. Ben teyzemin havaları uçuyor oraya gidiyoruz dedim. Kadına döndüm. Ben bunu göndermezdim dedim. Neden dedi. Bu yemeği ben teyzemden daha fazla en güzelini ben yaparım. Bana derdi ki dedim ben. Gerçekten teyzemi geçtin sen daha güzel yaptın. Kıskanmak bu. Bizimkiler kol çimdiriyor. Teşekkür ederim. Ondan sonra da diyor. Efendim bu benden bir metre ileride yürüyor. Diyor ki bütün herkes eşi kolunda gidiyor. Bu diyor ben onun koluna girmemi istemiyorum.
Nasıl girsin dedim. Adamın kolunu çimdirdikçe sen dedim. Bizimkiler çimdirmesini biliyor. Çok kıskançsı var ya. Hocam selamun aleyküm. Hocam çocuğu olmayan sonra da olan ve bir cemaatte ya da çok beğendiği ahlaklı bir insandan şu çocuğum şuna benzesin diye ahd içtikten sonra çocuk onun sözünü dinlemezse bu anne ne yapabilir? Çocuğun hayırlısını istesin. Neden o filancaya benzesin diye düşünsün ki? Hocam yani bunun artık günahı mı var? Yok hiçbir günahı yok. Hiçbir şey lazım değil mi olacak? Herkes kendi çocuğunun bir protipe benzemesini ister. Ahlakı şunun gibi olsun, işte huyu bunun gibi olsun, güzelliği bunun gibi olsun diye kendince bir protip çizer.
Hayırlısını isteyelim, en güzel o. Hiç aklıma gelmemişti çocuk şuna benzesin diye. Bakın, enteresan bir şey. Üstadım, peygamber sağ olsam hazretlerinin sünnetleriyle hayatımızı örebilmek adına iş hayatından sormak istiyorum. O zaman genellikle ticaretle uğraşılıyordu iş alanı ve sektörü olarak. Bugün eğitim sektörü, sağlık sektörü, hizmet sektörü adı altında çok fazla sektör var. Ve kapitalist sistem diye bir canavar hepimize esir almış durumda maalesef. Ve ticarette cahil, edepsiz ya da hat bilmez insanlara karşı susarak malınızı iyi seçip, iyi mal alınmayı, satın almayı yapıp sakin bir şekilde sunup paranızı kazanabilirsiniz belki. Ama bir hizmet sektöründe veya bir eğitim sektöründe çocuklarını ilahlaştırmış velilerle muhatap olmak zorunda kalabiliyor öğretmenler.
Veya doktorlar kendisine şiddet uygulayacak hasta yakınlarıyla karşılaşabiliyor. Veya hizmet sektöründe bir yönetici olduğunuzla işte orada çalışan, dedikodu yapan, laf taşıyan, edepsiz, iş yapmayan, başkalarına yükü yıkan veya takım çalışmasına uymayan kişilerle mücadele etmeniz gerekebiliyor. Buradalarda Peygamber Saddam Hazretleri bugün aramızda olsaydı nasıl davranırdı veya nasıl davranmamız gerekir? Nasıl olabilir? Bu çözüm yani oturtmak istiyoruz hayatımıza ama hani iş hayatında bir 8-10 saatimiz gidiyor ve üzülüyor insan. Yani eve bir geliyorsun günün içine geçirdiğin zaman 5 saat belki evinde kendinle baş başa kalmışsın. Bir bakıyorsun ki günün gitmiş. Uygulayamamışsın o sünnetleri. Hanefiler demişler ki rızkın en helalı en doğrusu cihattan elde edilen.
İkincisi ne demişler ki ticaretten elde edilen. Üçüncüsü sanattan, dördüncüsü ziraattan, beşincisi hayvancılıktan, altıncısı kiradan, yedincisi de devlet sektöründe memuriyetten diye tasnif etmişler. Özel sektör yok bile galiba. İşte özel sektör şey yani o kimsenin ticaret, sanat, ziraat yapması. Tabi bu eserler yazılımında bin yıl geçmiş üzerinden. Ama genel yapılanma, genel felsefe bu. Tabi şimdi hizmet sektörü adı altında geçiyor ya. Müslümanlar daha önce savaşarak da ganimet ve esir elde etmişler. O ganimet ve esirlerle, hizmet sektörünü esirlerle halletmişler. Yani bir Müslümanın binlerce hayvanı var ama hiç süt sağamıyor.
Süt sağan gayrimüslim unsurlar veya köleler ve hatta esirler. Bir Müslümanın işte bir sürü hurmalıkları var ama hurmalıklarında kendisi hiç hurma toplamıyor. Hurma işçiliğinin gayrimüslim unsurlar yapıyor. Hizmet sektöründe çalışan gayrimüslim unsurlar. Evde yemek yapıyorlar, temizlik yapıyorlar, çocuk bakıyorlar, gayrimüslim unsurlar. Bir Müslüman evli kadın evinin hanımefendisi, sultanı yani o lütfederse evin beyine kahve getiriyor. Bu çok önemli bir şey. O evin beyine kahve getiren adama hizmet etmiş oluyor. Hala da Araplarda böyle yaşayanlar var. Biz Cidde'ye gittiğimizde orada bir değermiş kardeşimiz vardı. Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in torunlarından annesi bir tatlı yapmış.
Bir şeyden, hurmal ve sütten adam dönüyor, doluyor, dolaşıyor, geliyor, gidiyor bize. Annem bu tatlıyı yaptı da çok hoşuna. İşte annem bu tatlıyı yaptı. Şeyh Efendi dedi, Mustafa Efendi oğlum ya bu ne kadar çok önemli dedi. Hani bu tatlıyı yaptı diye dedi. Dedim efendim onlar dedim bir bardağı buradan alıp oraya koymazlar. Annesinin dedim tatlı yapması o yüzden onlar için muhteşem bir şey dedim. Evet güzel olmuş ama dedi şimdi cevap oraya gidecek. Ben o tatlıyı Şeyh Efendi'ye kendim yaptım sonra. Güzel olmuş dedi ya ben onu sütle yaptım. Şimdi onlar için bu mükemmel bir şey.
O da dedi oğlum orada yediğimden daha güzel olmuş dedi. İsterse demesin bütün hırmaları, sütleri tatlıdan geçireceğim yoksa. Şimdi normalde onlar için bu önemli bir şey. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e zaten döneminde böyle bir unsur var. Böyle bir şey var. Yani erkekler cihad ediyorlar veya ticaret yapıyorlar. Savaş varken cihad ediyorlar, savaş yokken ticaret yapıyorlar. Erkekler yani normalde Müslüman erkek atını tımarlamıyor, devesini tımarlamıyor hiç. Hizmet sektöründe değil. Bugüne geldik. Tabi şu anda Müslümanlar bu noktada etkin rolde değiller. Müslümanlar bugün için cihad edebilecek noktada da değiller. Öyle olunca Müslümanlar kendi iç dünyalarına kapandılar.
Kendi içlerinde bu sefer kendi kendilerinin köleliklerini yapıyorlar. Kapitalist sistem, daha doğrusu vahşi kapitalist sistem onlara ne öneriyorsa, onun önüne ne koyduysa onu yapıyor. Diyor ki örneğin Türkiye senin kalkınman diyor şu şartlar olacak. Sen böyle bir kalkınma yaparsan sana hibe veririm, sana borç veririm, sen de kalkınmanı böyle gerçekleştirirsin diyor. Türkiye onların istediklerini yerine getirerekten kalkınmaya çalışıyor veya x bir devlet. Örneğin diyor ki sizin sermayeniz yok siz ancak borçla kalkınabilirsiniz. Biz ülke olarak komplo borçla kalkınıyoruz. Yollarımız borçlu oluyor, hastanelerimiz borçlu oluyor, bu hızlı trenlerimiz borçlu oluyor. Bize olan, bize biçilen rol model borçlanaraktan büyümek.
Daha önce borçlanaraktan yiyorduk. Bu ülkede memur maaşların ödenmesi için IMF'den borç alındığını biliyorum ben. IMF'e o borcu vermezse memur maaşları ödenemeyecekti. Şimdi böyle kapitalist sistem bu tip yüklemeler yapıyor. Bunun içerisinde iş bilenin, kılıç kuşanın iş biliyorsan, sen bir şeyler yapıyorsan bir şeyler yapabiliyorsun. Ama şu an için insanlar, benim ben açık konuşmakta fayda var. Ben çocuklarımın bir yerde çalışmasını istemem. Maddi durumla alakalı değil. Benim hiç param yokken de ben bir yerde çalışmak istemiyordum. Ben diyordum ki yani ben sonuçta ticaret yapacağım.
Ben bir yerde çalışmak istemiyorum. Geçici olarak mecburiyetten çalıştım. Ben yine aynı şeyi düşünüyorum. Ben arkadaşlarımın ticaret yapmasını isterim. Mesela hizmet sektörü ise örneğin işte bayan kardeşleri ben öğretmenliğe sevk etmeye çalışıyorum. Diyorum ki öğretmen ol. Öğretmeni gidi gidebiliyorlarsa gitsinler öğretmen olsunlar. Şimdi üstadım bu şekilde çalışıyoruz. Öğretmen, doktor, sağlık kurumunda vesaire. Peygamber Salasem Hazretleri bu kurumlarda hani onun ahlakını, halini düşünüyorum, uygulamaya çalışıyorum. Susan, edepli, gülümseyen veya kızmayan, bağırmayan insanlara bu şekilde davranarak devam mı itmeyiniz hayatımıza?
Yoksa yeri geldiği yerde onun işte sinirlendiği noktalar var, çıkış yaptığı haller var, hoşlanmadığı şeyler var. Bunları da yansıtmalı mıyız? Muhakkak. Ama bu demek değil. Az önce söyledim. Bayanlarda mesela Selma annemiz var. Bugünün hemşiresi örneğin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin azatlısı. O mesela bugünün hemşiresi gibi. O arada gidermiş. Arkasında çok sırtında sivilce çıkarmış. Selma annemizin önüne yatarmış bir güzel. O onların sivilcelerini patlatırmış. Pansuman denlermiş. Bir güzel temizlermiş. Gönderirmiş mesela. Örneğin. Veyahut da işte sahabenin içerisinde Müslüman olmuş veya Müslüman olmamış, esir edilmiş öğretmen, bayan ve erkekler var.
Mesela onlar belli bir adette insanları okuma, yazma öğrettikten sonra hür olmuşlar. Böyle bayanlardan da var. Belli bir bayana öğretmenlik yapıp da hür olanlar. O zaman normalde bayanların öğretmenlik yapması, bayanların hemşirelik yapması bu noktada sünneti Resulullah'a uygun olmuş oluyor. Hazreti Hatice annemiz mesela ticaret yapardı. Bayanlar ticaret yapabilir mi? El cevap yapabilir. Bayanların ticaret yapması da caiz olmuş oldu. Ben size nasıl bunu izah edeceğim aslında çok bilmiyorum ama bu mezheplerle alakalı bir şey sormak istiyorum ben. İşte biliyorsunuz biz hani fiiz, işte Hanbeli, Maliki, Şia birçok mezhep var. Bunların hani namaz kılmaları hepsinin farklı farklı.
Birisi elini bağlıyor, birisi bağlamıyor. Bizim buradaki yükümlülüğümüz nedir? Yani nasıl bir doğruluk payımız var? Ya da işte oruç tuttuğumuzda da aynı şekilde. Mesela Şialar da, onu söyleyeyim ben, 10 dakika sonra içiyorlar. Yani Kur'an ayetinde mesela akşam ezanı şeklinde bir şey olmadığı için. Biz de bu şekilde mi yapmalıyız? Ya da doğruluk nedir? Mesela Diyanet bize biliyorsunuz şey, daha önce ya da daha sonra içiyoruz. Bir gün bir farkımız oluyor Arabistan'da falan. Burada biz hani Müslümanların yani Hanifilerin ya da işte nasıl bir yükümlülüğü vardır? Normalde bir kimse eğer günlük hayatını yaşayabileceği kadar ayet ve hadis bilgisi var ise, o kimse bir mezhebe bağlı kalmaksızın hayatını devam ettirebilir.
Ama böyle bir bilgisi yok ise, o kimsenin bir mezhebe tabi olması fasiletli bir şeydir. Onun için dinini daha kolay, daha rahat yaşayabilir. Ben mesela ne kadar o kimse dini bilgileri bilse dahi, bir mezhebe bağlı kalmasın, daha uygun olacağını düşünenlerdenim. O yüzden ben de Hanefi mezhebini taklit ediyorum. Kendimce, edebildiğim yere kadar. Bazı meselelerde mesela Hanefi mezhebinin müsaade etmediği, ama kolaylaştırıcılık noktasında ama Malik'den ama Hanbeli'den bir kolaylaştırıcı etken varsa yaşanamıyor çünkü öyle bir şey. O zaman onları da taklit ediyorum veyahut da arkadaşlara ettiriyorum. Diyorum ki Malik'den böyle bir fetva var, buna uyabilirsiniz gibisinden.
O yüzden bunları da icra ederken hiç kafama, kalbime şüphe düşmüyor. Sünnet-i Resulullah'a uygun olduğuna inanıyorum. Çünkü biraz bende tafsilatlı kitaplar var. Derviş demin ilk yıllarında o tafsilatlı kitaplardan biraz okuduğumdan, mesela arkadaşlar da bu konuda mutmain olsunlar diye, mesela işte El-Hidaye'yi okutuyorum. El-Hidaye'ye baktığınızda bu meseleyin sebebinin ne olduğu, delilinin ne olduğu, hakkında hangi ayetin ve hadisin olduğunu, hangi ayet ve hadisin neticesinde onun fiiliyatının ve yaşanmasının gerekçesi anlatılmış. Öyle olunca bir kimsenin kalbinde şey şüphe kalmıyor. Gayet rahat bir şekilde dinini yaşamış oluyor.
Şüpheye mahaç bırakmıyor. Ama bu tafsilattan uzak olan ilmihal bilgilerinin olduğu muhtasar kitaplar var. Şimdi insan ona bakınca, orada bir ayet yok, orada bir hadis yok, bu böyle olur, bu böyle olur, bu böyle olur diye. Onlar el kitabı niteliğinde. Hani hemen böyle hazır, tafsilatına inmeden meselenin özü anlatılmış orada. Nasıl yapılacağı anlatılmış. Bunun geldisi gittisi anlatılmamış. Bizim insanımız o tip eserlere bakaraktan onun üzerinde şüphe ediyor. Mesela Ömer Nasuh bilmenin ilmi halini alsa, Ömer Nasuh bilmenin ilmi halinde veyahut da Fikri, onun öğrencisi olan Fikri Yavuz'un ilmi halinde, tafsilatlı bir şey yok. Ama el hidayeye baktığında tafsilatlı bir şey var.
O tafsilatıyla öğrenmiş oluyor. Tafsilatıyla öğrenince de şüpheye düşmüyor. Öbür türlü şüpheye düşüyor. Bir, ikincisi bir de dünya üzerinde dini milliyetçilik akımının önünde tutan ülkeler var. Mesela Şia dediğimizde, İran milliyetçiliğini önde tutan, İran milliyetçiliğini önde tutan bir felsefi durum çıkıyor orta yere.
Bugün Suudi Arabistan dediğimizde, Vahabi söz konusu, o da Arap milliyetçiliğini önde tutan bir olgu çıkıyor orta yere. Öyle olunca, ben kendi nefsim adına söyleyeyim, ben her ikisine de şüpheyle yaklaşıyorum. Her ikisine de şüpheyle yaklaştığımdan, çünkü milliyetçilikleri önde, dinleri önde değil. Biz ister kabul edelim, ister kabul etmeyelim. Benim kendi inanışım bu da. Osmanlı muhteşem bir miras bırakmış. Osmanlı devlet olarak sünnidir. Ve o sünni olguları desteklemiştir kendi içerisinde. Osmanlı Hanefi değildir. Normalde yanılıyorlar. Osmanlı sünni bir devlet sistemi vardır. Sünni bir devlet sisteminde bir mezhebe bağımlılık yoktur.
Mesela aslında Osmanlı'nın devlet fetvalarına baktığımızda, bir mezhebe dayalı fetvanın olmadığını görürüz. Mesela Hanefi'ye dayalı bir fetva yoktur Osmanlı'da. Veyahut da Şafi'ye dayalı bir fetva yoktur Osmanlı'da. Maliki'ye, Hanbeli'ye dayalı bir fetva sistemi yoktur. Osmanlı kendi tebaasını yaşatabilmesi için elindeki bütün argümanları kullanmaktan çekinmez. Zaten ne zaman çekinmeye başladılar? Mezhepsel tahassuplara, mezhepsel takıntılara maruz kaldılar. O zaman yıkıldılar, parçalandılar. Bir bireyin bir mezhebi taklit etmesi haktır, doğrudur, güzeldir. Ama devletin bir mezhebi taklit etmemesi gerekir. Devlet, sünni çerçevede, Kur'an ve sünnet tarihinde bir ölçü koyması gerekir ki, o ölçüye bütün mezhep sahipleri tabi olsunlar.
Buna örnek vereyim, mesele anlaşılsın. Hanefilerde bir erkek ortadan kaybolursa kadının nikahı kırk yıl düşmez. Ya da o kimsenin yaşatı bir kimse, birkaç kişi ölürse devlete müracaat eder, devlet onun nikahını düşürür ve adamın malını mirasçılarına paylaştırır. Ya kırk yıldır ya da yaşıtlarının ölmesini bekler. Örneğin, Hanefi'de, Şafi'de bu dört yıldır. Bir adamdan dört yıl sağ olduğuna dair bir haber alınmazsa, dört yıl sonra kadının nikahını boşa çıkarır, adamın malını da dağıtır mirasçılarına. Osmanlı kendine bunu ölçe almıştır.
Hanefi'den ölçe almamıştır mesela. Enteresan bir şeydir. Mesela bu kadınların lehine bir şeydir. Kadınların lehine olan bu şeyi uygular. Mesela Osmanlı. Mesela bir baba, kız evladına ölmezden önce pozitif ayrımcılık yaparaktan ona fazla mal bıraktı. Osmanlı bu miras, yani ölmezden önce bırakmış olduğu bu malı bozmaz. Hanefi'ye göre bozulması lazım. Çünkü Hanefi'deki miras paylaşımı farklıdır. Ama Osmanlı bunu bozmaz. Osmanlı da bu noktada hani mezhepsel takıntı yoktur. Ama bir Müslüman, zayıf bir Müslüman, avam bir Müslümanın bir mezhebi taklit etmesi şarttır. Ama ben kendimce, bilebildiğim kadarıyla, görebildiğim kadarıyla Vahhabimi ve Şianın bu konuda Ümmet-i Muhammed'in içerisinde derin yaralar açtığına inanıyorum.
Şunu sormak istiyorum. Hani oruç konusunda özellikle. Bu Kur'an ayetiyle, yani akşam ezanı olmadığı için sadece bunu sormak istiyorum size. Nedir? Yani bizim yapmamız gereken hani ezanda mı açmak yoksa mesela ben bazen bakıyorum, gerçekten hava kararmış, yani olmuyor, gündüz oluyor daha öyle söyleyeyim. Buradaki neyi esas almamız gerekiyor? Ben bu konuda çok bana soru sorulduğundan, 30 yıldan beri, Ramazanların meşhur gündemidir bu. Her Ramazan oruç başladığında bu gündemi pişirirler. Temcid pilavı dedikleri şey budur. Hani bir kimse akşam yemeğinde yer, ondan sonra temcid pilavıdır. O normalde safurda ısıtıp koyarlar ya, onu temcid pilavı gibi ne ısıtıp koyuyorsun önümüze derler.
Eskiler, budur o. Normalde biz her Ramazan bunu yaşarız. Şimdi bu konuda Türkiye'de 5 yerden ay izlenebilir. Coğrafik olarak ve bu ennem boylamlar olarak. Bu 5 yerde de Diyanet'in ay izleyen ekipleri var. Bunu direkt mühtülükten öğrendim. Ve bu 5 yerde, Türkiye'deki ay izlenebilen bu 5 yerde, Diyanet'in vazifelendirdiği kimseler, bu konuda uzman olan kimseler ayı izliyorlar.
Devam. Bu bir, iki. İkincisi, ya şu anda teknoloji öyle bir noktaya gelmiş ki, yani oradan o ay tutulmasını saat saatine, dakikası dakikasına söylüyorlar mı? Evet. Teknoloji o kadar ilerlemiş, bunu hesaplayabiliyorlar mı? Evet. E bunu daha ne istiyoruz biz? Bunu da hesaplamışlar. Türkiye'deki ibadet vakitleri büyük bir çoğunluğu İmam Ayin'e göredir. İmam Azam'a göre değildir. İmam Muhammed, İmam Yusuf'a göredir. Şimdi İmam Azam'a göre olan vakitlerle, İmam Muhammed, İmam Yusuf'a göre olan vakitler farklıdır. Ama ikisi de hak mıdır? Evet. Hani Cebrail aleyhisselam bir sabah namazının ilk vaktinde gelir, namazı kıldırır.
Hz. Muhammed Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem'e der ki, bu sabah namazının başlangıç vaktidir. Ertesi gün son vakitte kıldırır. Der ki, ey Muhammed, bu da sabah namazının son kılınma zamanıdır. Şimdi bu ikisinin arasında birisi der ki, örneğin 10 dakika sonra, birisi der ki 10 dakika önce. Bu önemli değil ki, o ikisi de o vaktin içinde sonuçta. Şimdi mesela bizim çocukluğumuzda veya gençliğimizde, işte şey olarak, selalar okunur, sela okununca veya ezan okunur, ezan okunduğunda imsak girdi, yeme içme kesildi. Sabah namazı için ayrı tam bir daha ezan okunurdu. Çift ezan okunuyor. Şimdi mesela Diyanet iyi bir uygulama yaptı, birkaç yıldan beri onu yapıyor. Okuyor ezanı sabah vaktinin girdiğinde, bitiyor mesele.
Tek ezan, doğru bir uygulama bence, lazım olan bir uygulama. Ya millet sabah namazına, normalde imsak girdi, imsak girdiğinde sabah namazı kılınır mı? Evet. Bak sabah namazı da vakit girdi çünkü, bitti namazını kılar o kimse. İftarlarla alakalı, işte çok oruç tutturuyoruz da, işte şöyle de böyle de. Ya kardeşim bunun vakti belli. Sünnet-i Resulullah'a uyduğumuzda bu mesele anlaşılıyor. Neden başka yol arıyorsunuz kendinize? Sizin için söylemiyorum. Temcid pilav gibi ısıtıp önümüze koyanlar. Onların dertleri dinin yaşanması değil. Onların dertleri din değil zaten. Onların dertleri fitne çıkarmak ortaya, milletin aklını bulandırmak başka bir şey değil.
Bir de ayrıcalıklı olacaklar, özellikli olacaklar. Şeyde, ben kapalı çarşıda esnaflık yaparken Bursa'da, işte orada bir tane birisinin yanında kalfalık yapan bir adam var orada. Herkes hocam hocam hocam hocam onun böyle bir yürüyüşü var böyle. Allah'ım dersiniz ki böyle allame yürüyor. Tabii normalde ben de orada gencim. Şimdi bizim esamimiz okunur mu onların yanında? Esnaflara yönelik böyle esnaflar bunu götürüyorlar evlere. Sohbet ediyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar. Bu akşam filancanın evindeler oraya gidiyorlar. Beni de davet ettiler. Dedim yok benim dersim var ben. Derslere gidiyor. Ne dersi? Biz böyle böyle Abdullah Efendi'ye bağlayıp onun zikirlere gidiyoruz falan.
İşte ona demiş böyle böyle bir genç bir arkadaş var böyle böyle bırakın şunları demiş. Beni tanımıyor, görmüyor, Şeyh Efendi'yi tanımıyor, görmüyor filan. Benim umurumda değil. Bir gün böyle işte samimi olduğumuz bir kimse öğlen namazı, ikindi namazı okunmuş, ikindi ezanı okunmuş. O kimse ikindiye gidiyor. Dedim ya nasıl? İkindi okundu. Bilmem kime göre dedi. Henüz daha öğlen namazının vakti bitmedi dedi. Allah Allah. Şu eser neredeyse al getir bir görelim dedim ya. Biz de öğrenelim. Filanca hocamız söyledi. Kardeşim bana eser getir. Al getir şunu okuyalım. İbni Abidin'den mi?
Fetevay-i Hindiyeden mi? Ben şey Hanefilerin olmazsa olmaz en büyük kitapları. Dedim İbni Abidin'den mi? Var bende çünkü. El Hidaye mi? İşte Fetevay-i Hindiyye mi? Var bende. Dedim derden bunu bulmuş bunu? Ben sıraladım. Fakır dur bunları ben yazayım ya dedi. Yaz dedim. Ben yazdı. Kitap isimlerinde o çocuk. Genç. Neyse ona gitmiş söylemiş. Böyle böyle. Bırak demiş şu cahil adamı ya. Onun sorusunu mu getirdin buraya demiş. Gelme bir daha sen buraya demiş. Haydi çocuk kovmuşlar oradan. Çocuk ertesi gün geldi. Ya abi dedi bana bir soru sordun dedi. Ben dersten de kovuldum. İyi elhamdülillah dedim ya. Ben şimdi. Neyse dedim oğlum yok böyle bir şey.
Nereden çıkardınız bunu? Onun tabii kitap ismi söyleyip de ona kitap ismi vermeyince oradaki cemaattan birkaç tane daha uyanık kimse geldiler benim yanıma. Selamun aleyküm aleyküm selam. Ya Mustafa'cım böyle böyle demişsin sen. Abi yok böyle bir şey. Sen akşam namazının vaktinden yakın öğlen namazını kılacaksın. Böyle bir şey yok dedim. Böyle bir şey yok. Nereden buldunuz bunu? Bana buldunuz kitabı getirin. İmam-ı Azam'a göre olsa dedim arasında yarım saat oynuyor. O da ikindi namazıyla alakalı yarım saat oynuyor. Akşam namazıyla alakalı İmam-ı Azam'ın da İmam-ı Muhammed'in de İmam-ı Yusuf'un da vakti aynı. Yastığı namazının vakti İmam-ı Azam'a göre yarım saat sonu başlıyor.
Akşam namazında değişen yok. Sabah namazında değişen bir şey yok. Öğlen namazında yarım saat sonra İmam-ı Azam'a göre öğlen namazının vakti. On beş dakika hatta yarım saat bile de yok. Tabii bu meselenin içerisine farklı figürler, farklı şeyler girince iş bozuluyor. O yüzden Türkiye'de de bunun farklı figürleri var Türkiye'de. Farklı figürler, farklı felsefeler işin içerisine giriyor. İnsanların akıllarıyla oynuyorlar. Allah muhafaza eylesin. Bir de tabii mezhepleri inkarcılar da var ya. Avam Müslüman neden ona mezhep inkarcılığını götürdün? O kimse abdesti bozan bozmayan bütün halleri ezberinde mi? Namazı bozan bozmayan bütün halleri ezberinde mi ki o kimseye diyeceksin ki mezhebini terk et?
Bir kimse doktor olacak, doktor olduktan sonra uzmanlaşacak. Uzman olduktan sonra farklı şeyler denemeye başlayacak. E sen daha dur bakalım ya. Nereye farklı şeyler deniyorsun? Halit hocayla konuşuyoruz şimdi arabada gelirken. Normalde diyor bir şey diyor öğretim üyeliği doktor ünvanı almak için 7 yıl geçiyor diyor. Hamdolsun benimki 3,5 senede bitti diyor.
E şimdi o doktor ünvanı almak için de bir tez hazırlıyor. Bir şeyi hayal ediyor felsefik olarak. Bunun diyor böyle olması lazım. Uğraşıyor onun üzerine. Fiiliyatı da tecelli ettirince olmuş oluyor. Öbür türlü olmayacak. E şimdi o kimse benim gibi avam Müslüman. 3 tane hadis ezberlemiş, 5 tane ayet ezberlemiş. Şeyi ne o mezhepleri inkar ediyor. Ya kardeşim sen hepsini okudun ezberlediğini yaşıyor onunla. Senin önüne farklı bir şey çıktı da sen iştahat et biz sana tabi olalım. Öyle değil. İnkar ediyor bizimkiler. Sıkıntı bu zaten. Hocam selamun aleyküm. Aleyküm selam. Kolay gelsin. Şimdi hocam ben önce kendimden örnek vererekten. Şimdi ben Müslüman bir ana babadan doğdum.
Müslüman bir ülkede doğdum. Müslüman bir eğitim aldım. Ve sonuçta Müslüman oldum. Yani Hristiyanlığı, Yahudiliği, İnceli, Devratı veya Kur'an-ı Kerim'i incelemiş de sonuçta hak, din, İslam'dır diyerek değil. Şimdi bunu bir Kari Müslüman için de düşünürsek. Yani Kari Müslüman bir ülkede doğmuş halkı. Kari Müslüman bir ülkede. Kari Müslüman bir ana babadan. Ve Kari Müslüman öyle bir eğitim sisteminden geçmiş. Ve sonuçta böyle bir Hristiyan ve Yahudi olmuş. Yani bu kişinin ahiretteki durumu, yani burada bir tezat var mı? Veya da böyle bir kişi ahirette, yani bunu bir mazeret gösterip, Yarabbi işte benim gibi mesela ben incelemediğim için, ahirette bir mazeret olabilir mi onun için?
Veya da bir tezat var mı burada? Burada bir tezat yok, mazeret yok. Bütün dünya şu anda bir, İslam adında bir dini biliyor mu? Evet. İslam adında bir dini rütüelleri biliyor mu? Evet. Muhammed-i Mustafa'yı peygamber olarak biliyor mu? Evet. O yüzden onların bir mazereti kalmayacak. Teşekkür. Hatta savaşıyorlar, o kadar biliyorlar ki. Savaşıyorlar. Efendim ben kendi adıma söylemek istiyorum. Ya benim yetiştiğim ortam, annem, babam, buranın çevresi. Efendim son yıllarda ve günümüzde olduğu gibi, İslam'a durmadan, yani ünlü olsun, ünsüz olsun, sıradan insanlar olsun, durmadan savaş açıyor. Peygamber Efendimiz'e hakaret ediyorlar, Kur'an'a hakaret ediyorlar, Müslümanlara hakaret ediyorlar.
Ama ben kendi adıma söyleyeyim, bununla iyi savaş, savaşamıyorum tabiri caizse. Hani ben onlara dişimi geçirmek istiyorum ama dişimi geçiremiyorum. Burada bizim, ya biz nasıl bir yol izleyebiliriz? İyi ki geçirmiyorsun. Biz nasıl bir yol izleyebiliriz? Yani bu bizde şey yaptı, ben de bunaltı yarattı yani. Yok, bundan izleyecek olduğunuz yol kendinize, yani normalde bizim ülkemizde din ve dinle alakalı olan şeylerle savaşmak cehaletten kaynaklanıyor.
Algıyla alakalı. Biz onlarla savaşırsak, bu manada onları kaybederiz. Yok. Şimdi arkadaki beyefendi benden yaşıt belki de. Kaçlısınız? Altmış beşlisiniz. Benden dört, altmış bir. Aynı yaşıtız. Şimdi örneğin, bizim çocukluğumuzda veyahut da bizim normalde gençliğimizde, benim kendimce söyleyeyim. Dinle, diyanetle ilgili alakalı hiçbir şey yoktu ki. Yoktu. Yani normalde yaz döneminde camilerde Kur'an-ı Kerim'in kursu bile yoktu. Bizim ilçede yoktu, bilmiyorum.
Köylerde belki de vardı da. Bizim ilçede yoktu. Bir insanın dinini öğrenebileceği bir yer yoktu. Ben bazen diyorum ya, Cuma namazı, biz ülke ocaklarında, Allah rahmet eylesin, Muhsin Yazıcıoğlu'nun emriyle Cuma bize farz kılındı. Biz yönetim kurumundaydık, bir genelge geldi. Bütün ülke ocakları, yönetim olarak herkes Cuma'ya gidecek diye. Biz Cuma'ya gitmeye başladık. Cuma o güne kadar bize farz değildi yani. Şimdi, ülkenin durumu bu noktadaydı. Bizim büyüklerimiz anlatırdı. Yani mesela işte, Dedem, dedemin yaşıtları filan. Cenazeler orta yerde kalmış.
Birisi öldüğünde cenazeyi yıkayıp definleyecek mahir bir kimse yok. Bunu da bizim büyüklerimiz anlatırdı. Din ve diyanetle alakalı meselelerin üzerine o kadar çok gitmişler ki, ama bilerek, ama bilmeyerek, ama kasıtlı, ama bunun beyin gerisi, ne olursa olsun. Sonuçta bunu yaşıyordu insanlar. Kaç yaşındasın? 27. Baban kaç yaşında? 40, 51. 51 yaşında. 51 yaşında. Aynı eğitimi, öğretimi aldılar. Sonuçta onlar bir dini eğitimi almadılar. Türkiye'nin neresine giderse gitsin. Bir de dindarlar, bundan 20 yıl önce tuğ kaka insanlar. Siz onları yaşamadınız.
Bir memurun namaz kılması düşünülemez. Bir askerin namaz kılması düşünülemez. Bir polisin namaz kılması düşünülemez. Bir müdürün namaz kılması düşünülemez. Bir kaymakamın namaz kılması düşünülemez. Mümkün değil. Bundan 25 yıl önce toplanıp iki kitap okuyacağım, basılırsın evden. Mümkün değil. Şimdi bu ortamın içerisinde bir kimsenin dinini bilerekten, eğitilerekten büyümesi, yaşaması mümkün değil ki. Öyle olunca ben yaştaki insanların büyük bir çoğunluğu dini eğitimi almadığından ve dindarları tuğ kaka gördüğünden onlara karşı peşin hükümlüler. Bundan kurtulamıyorlar. O yüzden dişini geçirme. O zaman biz nasıl bir tavır alacağız efendim?
Hiçbir tavır almana gerek yok. Normal ibadetini sen yerine getir. Tartışma. Gittin eve. Annen baban orada. Öğlen ezan okundu mu okundu. Kalk sen namazını kıl. Ne yapacaklar? Ah işte akşam yemeğinde babam bir dublarak içecek. Baba içme ya boş ver. Benim yamda içme. Beraber edeceğim. Yemekte içmeyi var. Kaka'an içeceğim ben filan. İyi baba iç. O zaman özür dilerim ben sofradan kalkayım. Ama bir insanın sevdiğini eğer laf söylerlerse Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerimizin. Bu onun cahil olduğunu gösterir. Başka bir şey değil. Burada kendimizi frenlememeyiz yoksa? Eğer onu kazanmayı düşünüyorsan frenleyeceksin.
Taş attılar ya Taif'te. Dağların meleği geldi. Rüzgarın meleği geldi. Dediler ki buranın altını üstünü getiriverelim. Dedi ki ben onların gelecek olan nesillerinin iman edip iyi amel işlemelerini ümit ediyorum dedi. Bu zor bir şeydir. Sıkıntılı bir şeydir. Eğer ona söyleyebilecek bir söz kapın, dursun dersen onu o hale getirme bir anlatabildim mi?
Anladım efendim. Dil onu o hale getirir. Bizim toplumumuz dini tartışır, dini yaşamaz. Anlatabildim mi? Bir çocuk anne babasıyla din tartışması yapmayacak. Asla. Aslında bir kimse hiç kimseyle din tartışması yapmayacak. Din tartışılmaz çünkü. Dinin tartışılacak bir şeysi yoktur. İman et bir şeydir, yaşarsın imanını. Anlatabildim mi? Anladım. Biz dini tartışılır hale getirerekten en büyük kötülüğü yapıyoruz. En büyük kötülük bu. Birisi gelirse benden sufilik tartışsa tartışmam anla.
Bir şey, inançsal bir şey. İnançlar tartışılmaz. Siz gidip şimdi bir Hindü'ye neden inekler tapıyorsanız diye tartışabilir misiniz? Adam der ki benim inancım o, nereye tartışıyorsun sen? Ve bir Budist'in yaptığı bize tuhaf gelebilir. Git sen muzu koy budanın önüne. Bir gece geçsin, ertesi gün gel muzu ye gene. Neden? Buda bana bunu ikram etti. Ona şunu diyemezsiniz ya kabak kafalı kendin götürdün kendine yiyorsun işte. Öyle değil onun inancı o. O diyor ki, Buda bana bunu ikram etti. Ya bir gün önce sen götürdün onu, sen koydun, Buda'yı yesin diye koydun. E bir heykelin onun yemesi mümkün mü?
Değil. Ertesi gün geldin onu yiyorsun sen. Diyor ki, Buda bana ikram etti. Onu tartışabilir misin onunla? Hayır. Ya saatlerce kırmızı noktalı kadının o kırmızı noktasına bakmayı ibadet olarak görüyor. Dedim ne yapıyorsunuz? Dedi kırmızı noktaya bakıyoruz. Ulan baktığınız kadın kadın olsa dedim. Böyle abi tuhaflaştı böyle. Hani baktığınız kadın kadın olsa diye. Ulan bin yıl geçecek dedim kırmızı noktası değil hiçbir noktasına bakmam ben onun dedim. Ben şimdi adama söylüyorum bunu. Adam bir haftalığına on bin dolar veriyor kırmızı noktalı kadının konferansına katılmak için.
Çakra atlayacakmış. İnanç tartışılmıyor. Ve bizim Bursa'da şeyde kültür parkın karşısında yerleri var. Kırmızı noktalı kadının resmi orada. Bunu böyle gözümle görmemiş olsam söylemeyeceğim. Böyle gerilir. Geri geri çıkıyorlar. Girerken böyle böyle giriyorlar. Ben de orada oturdum seyrediyorum onları. Dedim vallaha da billaha da tillaha da bunu dedim bir şeyhe bir hocaya bir alime yapsalar dedim. Herkes tefe koyar dedim. Çalar dedim dünbek diye dedim bütün ülkede. Onların hepsi de baktılar hani sen ne tuhaf tuhaf konuşuyorsun böyle diye. Şimdi iyi seviler mesela giderler haçın önüne eğilirler haça secde ederler.
Haça sırtlarını dönmezler. Bir iyi sevinin haça sırtını dönmesi mümkün değildir. Bakın mümkün değildir. İnanç. Biz bunlar tartışmaz hiç kıyaslamayız da. Biz Beytullah'a selam veririz. Selamun Aleyküm gidiyoruz. Biz en kıymetli mekan olarak ne bizim? Beytullah'a Beytullah'a sırtımızı döner gideriz biz. Ne bizim camiye, ibadethanemiz. Biz kıbleye sırtımızı döner gideriz. İnanç tartışmak için değil. Diyemiyorsun sen bu kırmızı noktalı kadına ne bakıyorsunuz bunun nesi ibadet diye. Demeniz mümkün değil zaten. O kadını neredeyse vinçle getirip koyacaklar her yere. Şeyde Mudanya'da bir otelde yaptılar.
Bundan 10 yılı geçiyor. Orada bir böyle seri çakra atlatma operasyonu yaptılar. Oteli normalde bir odanın o zaman için o del parası 55-60 dolar geceli. Oradaki oteli 100 dolar verdiler geceliğine herkes. Ayrıyeten mesela işte kırmızı noktalı kadının konferansına gitmek için, girmek için o gün için işte bir konferansı 1500 dolar mıydı? 2000 dolar mıydı? Onun şeansı daha doğrusu. Bir çıt altı 1000 dolar, onun altı 500 dolar böyle sıralamışlar. Sen örneğin işte x kimsenin paran yetmiyor ya onun şeansına gidiyorsun 500 dolar ödüyorsun. Öbürkünün şeansına gidince 1000 dolar ödüyorsun. Öbürkünün kırmızı noktalıya gidersin artık işte 1500 dolar mıydı 2000 dolar mıydı şeansı.
Bir de günde en az 3 şeansı almanız lazım. Yoksa çakranız açılmıyor. İnanç onu tartışabiliyor musun? Hayır. Bu da onun gibi bir şey. İslam tartışılacak bir şey değil. Tartışamazsın. Ya kabul edersin ya reddedersin ikisinden biri. Kimle tartışacaksın? Git Allah'la tartış. Kimle tartışacaksın? Git Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemle tartış. Dini getiren ben değilim ki. Dini getiren ben değilim. Dini getiren sen değilsin. Dini değiştirecek olan da ben değilim. Benimle ne tartışıyorsun ki? Dini değiştirecek olan da sen değilsin. Ben seninle ne din tartışayım ki?
Buradaki hiç kimse dini değiştirecek yetkide değil. Ben de değilim. Az önce ne diyorum? Tırnak içinde. Bu benim kendi inancım diyorum. Gittim ben annemle ne dini tartışacağım onunla. Bu haram ben bunu içmem. Ben içeceğim. Allah yoluna çekesin bana ne sayısından mı verdiler bana? Din tartışılmaz. Efendim? Bak, ayet-i kerimelerde iman edip iyi amel işleyenler, iman edip güzel işler yapanlar, iman edip tasadduk edenler, iman edip namaz kılanlar, iman edip oruç tutanlar, iman edip fakirlere yardım edenler, iman edip yetimlere, öksüzlere yardım edenler.
Hep en başında iman etmek vardır. Namaz iman edene, oruç iman edene, iyilik yapmak iman edene. Bakın iman edene. İman ne? Dil ile ikrar, kalp ile tasdik. Dinin bütün hükümleri iman edenlere. İman etmeyene bağlayan bir şey yok. Allah yoluna çekesin bana ne? Neden tartışayım? Ve benimle ne tartışacaksın sen? Dinin içerisindeki hükümler bana et değil ki, git Allah ile tartış. Git Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile tartış. Git İmam-ı Azam ile tartış. Git İmam-ı İmam-ı İmam Yusuf ile tartış ya.
Ya sen neden ona uyuyorsun? Sana ne? Ben sana kime uyuyorsun diye seninle tartışıyor muyum? Çok basit. Böyle yaptı birisi bana, bizim aileden. Sen şimdi derviş oldun ya dedi. Elhamdülillah sen öyle görmüşsün demek ki olmuşum dedim ben şimdi. İşte bir şey söyleyecek oldu. Böyle baktım. Sana ne dedim? Nasıl yani dedi. Basbaya dedim. Ben senin hayatını tartışıyor muyum? Ben senin çocuklarının hayatını tartışıyor muyum?
Baktı böyle. Tartışacaksak dedim hep beraber oturalım, hayatlarımızı tartışalım. Ben senin neye inandığını dedim tartışıyor muyum? Hiç sordum mu dedim ben sen neye inanıyorsun diye? Ben Müslümanım dedi. Elhamdülillah iyi Müslümanmışsın dedim. Bana ne? Ben din tartışmayacağım. Benim hayatımsa ben hayatımı da tartışmayacağım. Sana ne? Benim hayatımdan sana ne? Benden bir zarar görüyorsan de ki bana bu zararını ortadan kaldır. Ey Allah'ım. Seninle yemek dahi yemiyorum, içmiyorum, beraber yolculuk yapmıyorum, seninle ticaret yapmıyorum, hiçbir şey yapmıyorum. Bayramda denk gelmişiz orada.
Yılda iki sefer denk gelirsek denk geleceğiz. Ne tartışacağım? Efendim bunun akabinde bir sorum olacaktı da. Efendim arş bir gün la ilahe illallah diyene kadar savaşmak ile emroldunuz diye bir ayet de herhalde sanırsam. Hadis. Hadis şerif. Efendim buradaki savaşma, nefsimiz olan savaşmak gibi anlayabilir miyiz o zaman? Öyle algıla. Öyle algıla. Teşekkür ederim efendim sağ olun. Arz olarak kendi vücudunu gör, kendi ruhunu içine dışına gör. Teşekkür ederim efendim sağ olun. Selamun aleyküm efendim. Yine bir hadis şerifte hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun gönlüne sığdım. Hadis şerifindeki.
Hadisi kutsi. Hadisi kutsisindeki. Mümin kulun o gönlün nasıl bir gönüldür? Onun özellikleri nelerdir? Sığmaktan kasıt nedir? Mümin Allah'ın sıfatıdır. El mümin. Hiçbir yere sığmamış, kendi sıfatına sığmış. Bu kadar. Ben çok yanlış anlamışım o zaman. Özür dilerim. Allah razı olsun. Kulun gönlü öyle bir hale gelir ki mümin sıfatını komple kulun üzerinde tecelli eder. Komple kulun üzerinde mümin sıfatı tecelli edince kulun kulluğu kalmaz. O yine kendi sıfatının, kendi sıfatı kendi sıfatının üzerinde tecelli etmiş olur. Efendim mümin ne demek peki?
Tam olarak manası ne mümin? Yani Allah'ın sıfatı dediniz ya mümin. Evet. Tam olarak manası ne? Yok hiçbir sıfatının tam manası yok. Tahmini manaları var. Mümin iman edip teslim olan kimse demek. Tahmini manası bu. Teşekkür ederim. Üstad mürşidi kamil dediğimiz kişiler, şahıslar.
Bunların mürşitlik kemale erdikten sonra geçmiştekileri düşünüp, diğerlerini düşünüp mürşitliği istemeleri kendi tercihleri midir? Yoksa yolun devamının bir gereği midir? Onu merak ediyorum. Bu meseleler öyle bireylerin kendi tercihlerine bırakılacak şeyler değil. Bireylerin tercihlerinin neticesinde olacak olan şeyler de değil. Bireyler, yani öyle tahmin ediyorum. Onlar sadece kulluk yapmayı düşünürler. Kulluğun gereğini yerine getirmeye çalışırlar. Ama onları giydirilecek olan elbiseleri onların seçtiklerine inanmıyorum. Ben rücu edeceğim şu an ama az önceki konudaki mümin sıfatının tecelliyatının belirtileri nelerdir peki? Yani o sıfatın tecelli ettiğini nasıl anlarız?
Hadis-i Kudsi benimle görür, benimle konuşur, benimle söyler, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür. Tecelliyatı o. Hadis-i Kudsi'ye Hadis-i Kudsi'yle cevap, açılım yapalım. O kimse kendince kendisini mümin sıfatının bende tecelli ettiğini ya işte kimse kendince oh ben de mümin sıfatı tecelli etti diyecek kadar aklı kalır mı o esnada acaba?
Kula düşen kulluk yapmaktır. O kulluğunu yapar. Allah razı olsun. Üstadınız zirveye çıktıkça yani sevgide ilerledikçe insanın hasreti ve hüznü kalmaz ayrılık korkusu artar demiştiniz. Bu özlemin artmasını da yanında getirir mi? Yani özlem duygusunun. Neyi özleyecek? Özlecek. Sevdiğini hani yaklaştıkça daha da özlemek gibi. Yaklaştıkça daha da özlemek gibi. Dahasını özlemek gibi. Ve ayrılıktan korkmak. Olabilir. Bir şey değil. Şimdi orada dünyaya ihtiyaçlarımız dairesinde dönüyoruz. Dünyada kalıyoruz ve tekrar ulaşmaya çalışıyoruz demiştin sohbette. Cennet hala da artık dünyalık ihtiyaçlar kalmayacak. Ve Cemalullah tecelli edecek cennet ehline.
Peki orada özlemek veya ayrılık korkusu ebedi olacak bir hayatta nasıl olacak? Nurdan minberler üstünde olanlarla cennet ehlinin yaşadıkları ayrı mı olacak? Yani Allah-u Teala'ya olan duygu, özlem çok daha artar gibi geldi cennet ehlinde. Hiç tas kebabı yemeyen bir kimse tas kebabını özleyebilir mi? Yok. Ama yediyse özler. Yediyse özler. Yani dünyada bir şeyler değilim ki Allah'a yakınlık olmuş. Cennette de o kimse normalde örneğin işte hayat standartı olarak kendince sabahları çorba içince gününü gün etti, harika bir gün yaşadı. Bu kadar öğrendiyse o kimse cennette de onu bulunca yetecek ona. Herkes farklı duygularla hissetiyor. Tabii.
Peki cennette de dünya hayatında koşturmak, çabalamak var ya hani ilerlemek, seyirüsülük dediğimiz olay. Cennette de ebediyen kalacağına göre kişiler ehil. Devam edecek mi bu süreç? Neden devam etsin ki? Orangutanlar gibi muzlar önündeyse, avokado önündeyse. İşte bir yanda da nurdan minberler üstünde olanlar var ya onların Allah'a yakınlıkları daha fazla ya. O bu dünyada tanımamış onu. Orada nasıl tanısın ki? Değişmeyecek diyorsunuz cennette. Teşekkür ederim. Ben şimdi hiç yedi yıldızlı bir otele gidip misafir olmalım. Orada nasıl yaşanıyor bilmiyorum. Ben neden yedi yıldızlı bir otele şimdi kendimce özleyeyim? Bilmiyorum ki. O nereye gidiyorlar?
O iki tane büyük otel var. Palmiye Otel. Dubai'de mi o? Değil mi? Dubai'de. Şimdi Dubai'deki ben o otele hiç gitmedim ki. Neden Dubai'deki ben otelin şimdi güzelliklerini anlatabilir miyim? Oradaki şatafatı, şatahatı anlatabilir miyim? Hayır. Sebep bilmiyorum. Hiç gezmedim, hiç görmedim. Orada bir otel var uzakta. Onu biliyorum. Neden onu isteyeyim şimdi bilmediğim bir şeyi? İnsan bilmediği bir şeyi isteyemez. İstemesi dahi ilmidir onu. Ayni değildir, hakkı değildir. Bu da onun gibi bir şey. Bu dünyada Allah'ı hiç tanımamış.
Öbür tarafta ne tanınacak ki orada? O, onu zaten gördüğüyle, tanıdığıyla, yaşadığıyla kendi istidadı aynı noktada olduğundan o onu o kadar bilecek. Şimdi abesmiş gibi algılanacak ama fil 16 ayda bir doğum yapıyor. Fil diyor ki, bütün, kendince diyor ki, bütün her şey 16 ayda bir doğum yapıyordur diyor. Algısı istidadı o çünkü. öbürki, öbürkü 3 ayda doğum yapıyor. O da diyor ki, bütün alemdeki bütün her şey herhalde 3 ayda bir doğum yapıyordur diyor. İnsan, hayvandan farkı düşünme yeteneği, Allah'ı arama, Allah'ı bulma yeteneği, bu konuda bir derdi yok ise, kendince 16 ayda bir doğum yapacağına inandırdıysa, o da cennette 16 ayda bir Allah'ı gördü.
Ve yetecek ona. Tamam, bu bu kadar diyecek. İstidadı o. Onun için uygun olacak o. Hatta onun için mükemmel bir şey olacak. Öyle mutlu olacak, öyle mutlu olacak ki o. Çok mutlu olacak. Sebep, onun en fazlası o çünkü. Aşık sağlık.
Peki, kapanmayan ecir defterleri kıyamet koptu, dünya hayatı bitti ve cennet hayatı başladı. Kapanmayan ecir defterlerinde hayırlı evlat, ağaç dikilmesi ya da bir kitap yazılması var. Bunlar da bitmiş olacak dünya hayatı bitince. Acaba? Öyledir. Ben öyle inanmıyorum da o yüzden.
Evet. Akşam namazından sonra. Efendim, Hazreti Muhammed işte, kalp kırmanın 70 defa Kabe'yi yıkmaktan daha büyük günah olduğunu söylemiştir. Yok, o 70 defa Kabe'yi, o bir veli sözü, hadis yok onun konuda. Devam et. Yani şimdiki zaman içerisinde insanlar birbirlerinin, kalbini çok kolay kırabiliyorlar. Sizce bizden sonraki kuşağın veya geleceğimizin sonu nereye doğru gidecektir bu şekilde? Onun normalde bir eğitimle alakalı bu. Normalde bu eğitim, bu şekilde devam edeceğine inanmıyorum. O yüzden bu öğretinin, bu hani günah keballerden insanların uzaklaşması, birbirlerine karşı davranış biçimlerini, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakı üzerine dönüşeceğine inanıyorum.
Çünkü dünya toplumları tamamiyetle bu vahşetten şikayet edecek. Bu değişecek inşallah. İnşallah efendim, teşekkür ederim. Allah razı olsun. Akşam namazını kıldıktan sonra buradayız inşallah. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi