Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 13 Şubat 2018 · 1:26:08
Selamun aleyküm. Allah gününüzü hayır eylesin inşallah. Gecenizi, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü, nefeslerinizi hayırlı eylesin. Nerede durunca üşüyeceğiz bak biz de şimdi. Evet test dur. Haydi başlayalım. Ne yapıyorsun? Bismillahirrahmanirrahim. Bütün insanlar hüsrandadır. İman eden, salih amel işleyen, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.
Sabır nasıl varta olacak? Yani mesela üstesinden gelemediğimiz heva ve hevesimizin, nefsane duyguların. Şimdi mesela bunu mücadele ediyoruz. Mücadele de bir sabır çünkü. O mücadeleyi verirken, o mücadeleyi ederken de bir zaman geçiyor. Bir sabır bu noktada şey yapıyoruz. Sonra kendime şunu sordum. Acaba hani sabrediyorum derken hani o sabra mı sığınıyorum? Hani şeytanın Allah'ın affediciliğiyle kandırması gibi. Ben de sabırla mı kandırıyorum acaba diye kendimi sordum. Yani burada bir kimsenin kendince nerede nasıl sabredilmesi gerekiyor? Sabır nerede tecelli etmesi lazım? Onu bilmesi lazım. Mesela dün akşam da galiba sohbetin bir kısmında vardı öyle bir şey. Örnek bir kadın kocası dövüyor onu. Bir kadın kocası dövünce kocasına karşı onun bir şey yapması mümkün değil.
Kocasına karşı bir şey yapması mümkün olmadığından dolayı kadın kendince diyor ki sabrediyorum. Aslında bu güçsüz, o güçsüzlüğünü gördüğü için zulümle mücadele etmiyor. Zulümle mücadele etmesi gerekirken kendince o mücadelesizliğini sabır şemşiyesinin altına koyuyor. Aslında o kimse orada mücadele etmedi. Asıl sabır benim seni dövebilme yeteneğim, gücüm, kuvvetim varken senin bir hatandan, kusurundan dolayı seni dövmememdir. Sabır budur. Gerçek sabır mı? Bu yani gerçek sabırsa bizim sabır diye kendimize... Bu noktada bir kimsenin Allah'la olan ilişkisi, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle olan ilişkisi, sufi ise üstadıyla olan ilişkisi, mümin ise mümin kardeşine olan ilişkisi, ne bileyim işte etrafıyla olan ilişkisi ve bu ilişkiler manzumesinde o kimsenin başına gelen hadiselerle durum vaziyette nasıl vaziyet ettiğiyle alakalı.
Değişir o zaman yani. Burada biz şimdi kendi kendimize Allah'a karşı sabır dediğimizde Cenab-ı Hakk'ın farzları var. Farz ibadetleri yerine getirmede, haramları var, haramları yapmamada. Cenab-ı Hak diyor ki sizi imtihan ederiz. Hastalıkla, varlıkla, yoklukla, sıkıntıyla. O zaman o kimsenin karşısına gelen o hastalık, yokluk, varlık, sıkıntılara karşı olan davranış biçimiyle. Peygamber'e karşı dediğimizde onun sünnetleri var. Sünnetlerini yerine getirmek, icra etmek, sünnetleri icra etmek. Hadisleri okumak ayrı. O hadislerin içerisinde fiili olan sünnetleri yerine getirmek ayrı. O fiili sünnetleri yerine getirmek. O fiili sünnetleri yerine getirmekte sabırlı davranmak. Bir kimsenin üstadına karşı sabır vardır, mürid için.
Mürşidin ona söylediği sözler vardır, yapması gerekenler vardır, uyması gereken şeyler vardır. Mürid onlara sabreder. Bir erkek evlenmiştir, eşi vardır. Eşinin olumsuz tarafları vardır. Eşinin olumsuz taraflarına karşı sabretmek. Bir kadın evlenmiştir, kocası vardır. Kocasının olumsuz taraflarını sabırla, onları düzeltmeye çalışmak. Onlara bu noktada nasihat etmek. Karı-kocanın ortak çocuğu olmuştur. Ortak çocuğun olumsuz tarafları vardır. O olumsuz taraflarını sabırla, olumluya çevirmeye çalışmak. Bir çocuk büyümeye başlar. Büyümeye başlayınca anne babasının olumsuz tavır ve davranışlarını, görüşlerini, düşüncelerini görür. Onları olumlulamak için, olumluya çevirmek için sabır gibi.
Yani o yüzden bizim etrafımızdaki o kadar çok şey hayatın içerisinde vardır ki, o hayatın içerisinde bizim nerede, nasıl davranmamız gerektiği hususunda bunu bilip, onunla alakalı o konuda davranış biçimini belirleyip, o davranış biçiminin içerisinde durmak sabırdır. O yüzden bu, ha, bizim mesela işte siz haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır. E şimdi, haksızlık karşısında ben sabrettim. Gücün yetmediği için sabrettin mi gibi gösteriyorsun. Gücün yettiğinde sabreder misin? Etmezsin. 10 yaşındaki bir çocuk aldı, sana bir tane taş attı. 10 yaşındaki bir çocuk sana taş attığında, sen o çocuğun arkasına takılıp, koşturup, onu dövmek için koşturuyorsun, örneğin.
Ama 40 yaşında bir adam sana taş atıyor, sen taş nereden geldi diye bakmıyorsun, gidiyorsun. Ben sabrettim diyorsun. Çocuğa sabretmedin ya, asıl çocuğa sabretmen gerekiyordu. O zalim adama değil, zalimle mücadele etmen gerekiyordu. Zalimle mücadele etmen gereken yerde, kendince dedin ki, ya ben burada sabredeyim. Zalim, bir patron var, maaş ödemiyor. Ama patronun yanında 3-4 tane adam var, mafya varı adam. Maaş ödemeyince sessiz kalıyorsun, selamun aleyküm, gidiyorsun. Ulan lanet olsun, ben şimdi başıma bunlarla bela almayayım. Ama öbür tarafta adam hasbelkader ödeyememiş iki maaşı, onun altından giriyorsun, üstünden çıkıyorsun.
Zalim bir adam olursa, mafyavari bir adam olursa, sabrettim diyorsun kendi kendine. Ama böyle zayıf, sessiz, sakin bir kimse olursa, altından girip üstünden çıkıyorsun. Burada sabır şemşiyesi, aslında sabır değil o, o bir korkaklık. Korkaklıktan sana sığınırım, hadisi şerif. Biz korkaklığımızı sabır olarak görmeyelim. Oradaki asıl sıkıntı bu, korkaklığı sabır olarak görürsek problem. İşte biz böyle merhametli davranılması gereken yere merhametli davranmayıp, sert davranıp, sert davranılması gereken yere merhametli davranıyorsak, biz de merhametli bir insan değiliz. Garip kuraba gelince sert davran, işte bir zengin, ne bileyim haddini bilmez, böyle gücü kuvveti yerindeymiş gibi görünen bir kimseye gelince, ona yumuşak davran.
Bunun gibi, davranış biçimleri. Kalbi bir ilim midir yani? İnsan bunun nerede ne yapacağını... Bunun bir kalbi tarafı var, bir de zahir tarafı var. Zahir tarafı, ayet, hadis bilgisi, fıkıh bilgisi. Bunları öğrenirse o kimse, kendince kime, nerede, nasıl davranacağını daha iyi tespit edebilir, öyle davranır. Ya öğrenen ol, ya öğreten ol. Herkesin hemen, bu şey değil, hang kapısı değil, anında tak, kalbi açılsın, onun her şeyden haberdar olsun, böyle bir şey yok. Ne yapacak? O kendince şey yapacak. Ne o? Zahir bilgiyle bilgilendirecek kendisini. Son sorayım. Burada, bu konuyla alakalı, sabır şemsiyesi altında kendimi şeyden görüyorum, böyle hani, diyorum ki sabret diyorum, bu sefer o mücadele şeyini geriye atıyorum.
Buna sabrediyorum derken. Yani o yüzden bu vartayı sordum. Ben orada onu mücadele etmem gerekirken... Eşin çorbaya çok tuz katmış. Eşin çorbaya çok tuz kattığında hatayla olmuş. Sabırlı davran, çorbanın içerisine yarım bardak su koy. Eşin çorbayı çok tuzlu yapmış. Sabırlı davran, çorbanın içerisine yarım bardak su koy. Su ilave et. Çok tuzunu izale et.
Evet. Ama eşin kalktı, sana çok kötü bir söz söyledi. Aa, otur bakalım. Hayırdır? Bu söz nereden icap etti? Rahatsızsan doktora götüreyim. Bir dengesizlik var çünkü. Sen zulmediyorsun şu anda. Bu olmadı. Anlaşıldı.
Benimle olan ilişkinde ben sana zulmediyorsam, sen diyeceksin ki dur ya, sakin ol. Ne oldu? Sen bana zulmediyorsun şu anda. Bizim toplumumuz bunu karıştırıyor. Bence. Sufiler bunu karıştırıyor. Bence. Sufilik adı altında pısırık bir hayat yaşamayı seçmişler. Müslümanlar pısırık bir hayat yaşamayı seçmişler. Bu, dinin algılanış biçimiyle alakalı ve bize sunulan veya dayatılan din algısıyla alakalı. Yani bunu zaman zaman dile getiriyor mu?
Adam televizyonda oturuyor, bizim kutsal kabul ettiğimiz, bütün her şeye hakaret ediyor. Biz ne yapıyoruz? Biz kendimizce şunu diyeceğiz ama. Biz sabrediyoruz. Hayır. Biz aymazın, korkağın, pısırın tekiyiz. Aymazlığımızı, korkaklığımızı, rahatımızı, terk etmeyişimizi neden sabır şemsiyesini alalım ki? Hakaret ediyor bir topluluğa.
Siz bir kötülüğü gördüğünüzde elinizle, mümkün değilse dilinizle, o da mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız ki, bu da imanın en zayıf noktasıdır. Bir kötülüğü gördüğünüzde elinizle, mümkün değilse dilinizle, o da mümkün değilse kalben buğuz ederekten önlemeye çalışınız. Bu da imanın en zayıf noktasıdır. Kötülüğe karşı sabır değil, kötülükle mücadele, gücünüz nispetinle. Bize bir kötülük yapılırsa biz gücümüzün nispetinle mücadele edeceğiz onunla. Bu Allah'ın emri. Kullarından beklediği bir şey. Kötülük yapıyorsun. Biz kötülükle mücadele etmekle emrolunmuş bir ümmetiz.
Biz zulümle mücadele etmekle emrolunmuş bir ümmetiz. Biz haksızlıklara, adaletsizliklere, yanlışlıklara, eksikliklere karşı mücadele ile emredilmiş bir ümmetiz. Biz dünya üzerinde nerede bir haksızlık varsa, nerede bir adaletsizlik varsa, nerede bir hukuksuzluk var ise, nerede bir kötülük var ise onunla mücadele etmekle emrolunmuş bir ümmetiz. Bizim imanımız buna emrediyor. Kötülük yapıyor birisi. Bu annemiz olur, bu babamız olur, bu kocamız olur, bu karımız olur, bu çocuğumuz olur, bu arkadaşımız olur. Bu bir başka bir kimse olabilir. Kim olursa olsun bize kötülük yapıyor. Adaletsizlik var, hukuksuzluk var. Bu kimden gelirse gelsin.
Değişik kavimler, kendi kavimler adaletsizliklerinden dolayı helak oldular. Bir kavim ölçü ve tartılarında adaletsizlik yaptıkları için helak etti Cenab-ı Hak o kavmi komple. Ölçü ve tartıyla alakalı. Düşünebiliyor musun? Ölçülerde ve tartılarda adaletsiz davrandıklarından dolayı bir kavim helak oldu. O zaman bizim normalde adaletsizliğe karşı, hukuksuzluğe karşı, zulme karşı, kötülüğe karşı mücadele etmekle emredilmiş bir ümmetiz.
Ve peygamberler tarih boyunca, tarih boyunca kötülüklerle mücadele etmişler. Tarih boyunca adaletsizlikle, hukuksuzlukla, zulümle mücadele etmişler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke devletinin zulmüyle mücadele etmiş bir kimsedir. Mekke'deki müşriklerin, Mekke'deki kafirlerin kendi içerisinde kurmuş oldukları zulüm devletiyle mücadele etmiştir.
Bunlara karşı sabırla mücadele edilir. Mücadelede sabır ayrıdır, o kötülüğe sabır etmek de ayrı meseledir. Mücadelede sabır gerekir. Her gün vuruşursun, her gün vuruşmak gerekir. Her gün vuruşurken sen orada vuruşma sahasında sabırlı davranırsın. Her gün sana akın düzenlerler, sen o akınlara karşı sabırlı davranırsın. Müslüman savaşçıdır. Kur'an'ına, sünnetine, vatanına, oturmuş olduğu topraklara, evine, eşine, çoluğunu, çocuğunu korumakla mükelleftir. Her gün buralara gelen saldırılara cevap vermekle mükelleftir. Benim topraklarımdan birisi beni sürmeye kalkacaksa ben onunla mücadele etmekle emrolunmuşum. Beni bu topraklardan sürecek olmaya, sürmeye kalkarsa bir kimse, beni bu topraklardan çıkarmaya kalkarsa ben onunla mücadele etmekle emrolunmuşum.
Ben bu mücadeleyi veririm. Birisi benim devletimi ele geçirmeye kalkarsa ben bu mücadeleyi veririm. Ben buna sabırla karşılık vermem. Mücadelede sabrederim. Ben namazı kılmakla emrolunmuşum. Ben namazı kılmakta sabrederim. Namaz kılmayı da mücadele ederim ve o konuda sabırlı davranırım. Derim ki ben namazı kılacağım. Bitmeyecek namaz ölünceye kadar. Ölünceye kadar Cenab-ı Hak bize namaz sabrı versin. İbadet sabrı versin. Kolay bir şey değil. Harama düşmemekten dolayı sabredersin. Önüne bir sürü teklifler gelir. İmtihan bu. O önüne gelen tekliflerden sen harama düşmemek için mücadele eder, sabredersin. Dersin ki ya Rabbi harama düşmemek için bana gayret ver, bana kuvvet ver, bana feraset ver.
Ben haramla ilişkimi ve alakamı keseyim. Bana öyle bir feraset nasip eyle ki ben harama dönüp bakmayayım. Bakmayayım, harama elimi uzatmayayım. Birisi gelir bir alevere dalavere yapacağız, şu kadar para kazanacağız der. Haramdır o. Sen dersin ki ya ben bu haramdan uzak durayım. Eyvallah sabredersin. Dünyanın süsü seni aldatmasın, sabredersin. Bu ayrı bir meseledir. Ama bir kimse zulmediyor. Kardeşim sen bana zulmediyorsun, senin bana zulmetmeye hakkın yok. Ben bu zulümle mücadele etmekle mükellefim. Zulmetme. Bir arkadaş bir arkadaşa zulmediye diyelim ki. Hakkı yok. Buna diyeceğiz kardeş, zulmetme arkadaşımıza. Birisi geldi, ya dedi Yusuf'u sen tanımıyorsun.
Ne oldu? İşte gel hastanım bakayım. Ne sen Yusuf'un arkasından konuşuyorsun? Zulmediyorsun Yusuf'a şimdi. Gel karşılaştırayım ben sizi. Kimse zulmetmesin birbirine. Teşekkür ederim. Sabrı yerli yerinde kullanmak. Kötülüklerin karşısında bir kimse korkaklığından susuyorsa, susması sabır değil.
Efendim hoş geldiniz öncelikle. İzniniz dolusu iki soru soracağım. Aslında aklımda yoktu ama şimdi siz diyalog esnasında sabırla. haramı sabırda üstüne gidelim, karşılaşalım, sabır mı etmeye çalışalım? Yoksa kaçma, yani iştinap etme noktasında, kaçınma noktasında mı? Burada o kimse kendisini analiz edebilir. Kendisini analiz ederekten mesela bir haramla karşılaştığında, kendince ben bu harama bozulabilirim diye düşünüyorsa, o zaman o kimse kaçsın oradan. Şahsi. Şahsi. Ama ben bu haramla bozulmam diye diyorsa onunla mücadele etsin. Hoş geldin. Nasılsın, iyisin? Allah razı olsun. Bu akşam kimi uğurlayacak şimdi orada? Kaçta var mesai? Bugün yok mu mesai? Allah sana razı olsun inşallah. Hoş geldin. İkinci sorum efendim. Şimdi bir kimse haramla karşılaştı.
Mesela işte bir arkadaşı geldi, dedi ki hadi gel yemek yiyelim. Nerede yemek yiyeceğiz? İşte gel burada, işte içki içilen yerde. Arkadaş, bak ben şimdi orada seninle beraber otururum, başlarım ben sana anlatmaya orada. Ben sana anlatmaya başlayınca, havan bozulmayacaksa, etrafın havası da bozulmayacaksa, ben girerim oraya. Ama benim içimde bir korku yok. Bir an gözüm, içim kayar. Bir kadehte bana doldur diye. İçimde bir korku yok. Ben girerim. Anlatmak için girerim. Tebliğ etmek için girerim. O şişeyi masanın altına koymak zorunda kalır. Koyuyorlardı en sonunda davet etmediler beni. Benim var ise ben ortama girmeyeceğim. Efendim?
Benim var ise ben ortama girmeyeceğim. Sabır orada. Ben orada sabredemeyeceksem, doldurun bir kadehte bana diyeceksem, ben girmeyeyim. Oradan kaçayım ben. Geliyorlardı benim. Bilader, sensiz olmuyor gidelim. Ben içmiyorum bak. Ben tövbe ettim, döndüm geri. Ya sensiz olmuyor. Gel, bak. Ben geldiğimde, hani içemezsiniz. Ben anlatırım size. Yok iyi, gidiyorum ben. Yemeği söylüyorum. Onlar şimdi kadehleri dolduruyorlar. Diyorum, içmeyin haram. Helal yiyorsunuz. Onun yanında haram. İşte başlıyor mu anlatmaya? Ya birader ya, seninle bizim başımıza hoca kesildin. Hoca kesilmedi mi? Yapmayın, etmeyin. Haramdır, şudur, budur. Dediğin oldu ya.
Biz şimdi senin yanında nasıl içelim ya? İçmeyin oğlum, kaldırın. Haydi, garson gel, kaldır şişeyi. Hoca var yanımızda diyorlar. İçmeyeceğiz. E bunları içelim oğlum, içme. Onu da içme. E İzmir'de çok çengili meyanet çaktıklı, çukkık çaktıklı çukkık geliyor. Diyorum, yapmayın. Para takacağım diyor, uğraşmayın. Gönderin, yemek yedik. Yapmayın. Birader onun da yapmayacağız. Onu da yapmayacağınız. Bir, iki, üç beni götürdüler. En sonunda bıraktılar. Ben diyorum onlara şimdi, siz bıraktınız beni diyorum. Ben sizi bırakmadım diyorum. Siz bıraktınız beni diyorum. Beni davet ediyorlardı beni. Gel birader, iyi geliyorum ben. Bakıyorum, adam masada içiyor.
Çay bahçesi gibi bir yer. Birader, bu ne? Kaldır diyorum bunu ya. Bir de benim yanımda mı içeceksin şimdi? Ben bir çuva sakal var benim yanımda. Tamam ya diyor. Çağırıyor oradan birisini. Kaldırın bunları diyor. Kaldırıyor. Ama o kimse, eğer onunla mücadele edemeyecekse, o zaman oturmasın oraya. Kaçsın. Birisi gelecek, rüşvet teklif edecek sana. Orman işletme şeyde, Tapu Kadosu Müdürlüğü'nde çalışıyorum. Adam geliyor, rüşvet teklif ediyor. Tapuyu böyle yapıver, tapuyu şöyle de ver. Diyorum yok. Neyse hakkaniyet o diyorum. Ben bir şey yapmam. Adamın yeri hazineye yazılacaksa, yazıyorum hazineye. Adamın yeri örneğin, adamın kendi şeyi, doğru mu doğru yazıyorum üstüne.
Bir kırış istemiyor. Ama oradaki memur, adamın hakkı. işte bütün senetler var. Almış senetle orayı. Babası almış, dedesi almış. Önceden öyleydi. Muhtar senedeli. Muhtar var mı sende de muhtar senedi? Eskilerden var. Adam almış kendisinin. Bilir kişi de var. Doğru. Ama memur illa ki ondan rüşvet diyecek ya, alıyor dosyayı, koyuyor çekmecesine. Ben o çekmeceye, rüşvet çekmecesi diyordum ben. Oraya koyuyor o. Biraz da yaşlıydı kendisi. Ayırıyor onları o. O gidiyor mesela işte, üç buçukta gidiyordu o. Mesai beş buçukta bitiyor. Ben alıyordum, onun ayırdıklarını başlıyordum yazmaya. Beğenleme yazıyordum. İşte daha önce filancanın fişmancasındayken, bu yer, işte şu satış senediyle filancaya satıldığı, ondan buna satıldığı, bundan ona satıldığı, onun işte ölünce, kardeşleri filancaya filancaya filancaya geçtiği, kardeşleri de işte şu senette filancaya filancaya sattığında,
ondan dolayı, bu yer Halit Kuşku adına tescil edilmesi diye, yazıyorum ben beyennameyi. Tabi bir tane beyenname yazmıyorum ya ben. Gün içerisinde yirmi tane, otuz tane beyenname yazıyorum. Beyennameleri yazınca, ben o rüşvet alacağı olan, ondan sonra dosyaları da araya katıyorum ben. Yaşığım o zamanlar daha yirmi. Üç tane normal beyenname, bir tane rüşvet yiyecek. üç tane normal beyenname, bir tane ardı ardına olunca uyanıyor. Hepsini sıralıyorum, gözlüklerinden geliyor işte sabahleyin böyle bakıyor. Mustafa, yazdın mı oğlum diyor beyennameleri, yazdım diyor Mehmet Bey. Ondan sonra, şimdi önceden gözü kapalı imzalıyordu, birkaç tane yakaladı ya böyle, ondan sonra yakalayınca bakmaya başladı.
ama her gün de içiyor ya, kafa yerinde değil gene. Ben tam o diyelim ki sıralığı ya, işte üstten, üç tane de bir var ya, oraya geldiğinde, Mehmet Bey filancanın meselesi vardı, bu geldi gitti, bununla alakalı ne yapacağız diyorum ben. Ne dediydin sen Mustafa, ne dedin diyor, imzalıyor diyorum, tamam bu gitti. Öbür günler imzalıyor, gene o sıkıntılı yere geldiğinde, ya diyorum filanca zamanında, filanca geldi değil ya diyorum ben, onunla alakalı diyorum ben. o esnada onu da imzalıyor, içimden hamd ediyor. O zaman benim dinle alakam yok. Haram bir şey gelecek mi sana? Gelecek. Sen ya o harama hayır diyebilecek gücün var ise, harama hayır de. Ama diyebilecek gücün yoksa, kaç kaçabildiğin yere kadar. Bu güç zamanla kazanılır mı? Zamanla mı kazanılır, fıtrat mıdır bu güç? Valla zamanla kazanılır mı?
Kazanılır. Ben kazanılmaz demem, ama ben bir şeyi zamana bırakma. O benim işim değil. İkinci sorumu sorabilir miyim izninizle? Efendim, Peygamber Efendimiz ümmiydi, peygamberlik kendisine geldiği zaman. Şimdi bir dizi var, meşhur Yunus Emre, Aşkın Yolculuğu herhalde, tekrar başlamıştı. Dünyada bugün bir diyalog vardı orada, Tapduk Emre'de Yunus'u orada şey yaparlarken, Kadı ilkinde, ben ümmiyim diyor. Kadı. Yunus Kadı olarak şey yapıyorlar, film sinemize ediyorlar. Tapduk diyor ki, ben anlamam diyor, ben ümmiyim diyor, bilmem ben diyor. Ona verdiği ilk zikir de, ben bilmem zikri herhalde, yanlış hatırlamıyorsam. Yine yanlış hatırlamıyorsam, siz ben ümmiyim demiştiniz bir sohbetinle, ben de ümmiyim demiştiniz, yanlış hatırlamıyorsam.
Fakat bugün baktığımız zaman, tırnak içerisinde söylüyorum, önünde koca koca titirler olan, profesörler, şunlar bunlar, sizinle sürekli ifade buyurduğunuz, hadis inkarcıları, hadisi inkar edenler, sünneti inkar edenler, hep bilenler, ümmi olmayanlar, tırnak içerisinde söylüyorum yine, bunu ben kabul etmiyorum da, burada bilmekle, bilmemek arasında, ya da bizim ilmi öğrenmede, ya da öğretmede, metodolojimiz mi yanlış, bir çıkmaz mı var efendim burada? Peygamberlerin hiçbirisi de, medresede yetişmiş bir kimse değildir. Davut Aleyhisselam, şeyde, dağda çobanlık yapar, örnek, dağda çobanlık yapan bir peygamber, çıkar cenk meydanına, zamanın en büyük, yenilmez armadası olan, canlutu yener.
Eyyub Aleyhisselam, fukara, hastalıkla uğraşan bir peygamberdir. ve şehir, onu atar, sürgün eder, bulunduğu şehirden. İbrahim Aleyhisselam da ümmidir. 15-16 yaşına kadar, 17 yaşına kadar hatta, mağaranın içerisinde büyümüş, mağarada yaşamış bir kimsedir. Mağaradan dışarı çıkmamıştır. Ümmidir kendisi. Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, hem ümmi, hem yetimdir. O da, şimdi yavaş yavaş geliyorum ya, o da bu noktada belli bir eğitim olmuş kimse değildir. Mesela Ebu Cehil, eğitimli bir kimsedir. Ve peygamberden önce, sallallahu aleyhi ve sellem'den önce, lakabı Ebu'l-Hikem'dir.
Hikmet'in babasıdır. Ve bir peygamber gelecektir. Mesela, ve Kureyş'ten gelecektir. Bütün herkes bilir bunu. O kendisine peygamberliği bekler. O yüzden Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin, peygamberliğini kabul etmez. Çünkü, Kureyş'ten bir peygamber gelecek. O peygamberliğin, kendisine gelmesini bekler. Ama, sonuçta, Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed Mustafa'yı seçmiştir. Onu seçtiğinden, ona peygamberliği verir. Ve Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri de, kendisinin de bir, hatta, kendi sözü de değildir. Kur'an'ın sözüdür. Ümmü peygambere tabi olun diye. Öyle bir şeydir ki, Kur'an bu manada, kendisini okumuş, yazmış, o dönemin, okumuş, yazmışı gibi, görenlerle, alay edercesine, der ki, siz gidin, bu hani, ümmü olarak gördünüz, bu ümmü peygambere gidin, bağlı olun der.
Burada aslında, ilim ve ilim ehliyle, mücadele etmek, savaşmak değildir. Yunus'un tabiriyle, ilim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır, demiş ya, peygamberler, kendilerini bilen kimselerdir. Veliler, kendilerini bilen kimselerdir. Bir de, biz, okuduklarımızı, okuduklarımıza bağlanıyoruz.
Benim gördüğüm. bir kimse bir şey okuyor, o okuduğu şeye bağlı kalıyor, o okuduğu şeyden çıkmıyor dışarı. Aristo okuyor, Aristo'da kalıyor. Aristo'dan hemen etkileniyor. Bir bakıyorsun, aa, Aristo'cu olmuş adam. Yani, onun dehalini kabul etmiş. Aristo'dan başka bir şey tanımıyor adam. Kant'ı okuyor, Kant'tan başka bir kimseyi tanımıyor. Veya şimdi, biraz daha, içinde bulunduğumuz kesimi söyleyelim. Şeriatiyi okuyor, Ali Şeriatiyi, bir bakıyorsun adam, Ali Şeriatici olmuş karşımızda. Veyahut da Mevdudi'yi okuyor, bir bakmışsın, Mevdudi olmuş adam karşımızda. Veya, Seyit Kutup'u okumuş adam, bir bakıyorsun, aa, Seyit Kutup, adam başka bir şey görmüyor gözü.
Aynı şey mesela, Risaleciler'de de var. Adam, Risale'yi bir okuyor, o bir bakıyorsun, Risale'yi çeviriyor kafasından. Çevir, Risale'yi çeviriyor kafasından. Yani, diğerlerine karşı, diğerlere karşı körleşiyor. Yani, biz, ilim öğrendiğimizi düşünüyoruz, kendi kendimize. Ama biz, ilmi öğretenle, okuduklarımızın, pençesine, düşüyoruz. Bunun içerisine, Sufiler'i de koyacağım şimdi. bir Sufi mantalitesinde de, Türkiye'deki Sufi mantalitesi, dünyadaki Sufi mantalitesinde de, bu çarpıklık var. Bu çarpıklık da şu, o kimse de, kendi içindeki, cemaatin veya tarikatın, kendi içerisindeki, oluşumun dışındakilere körleşiyor. Ben dergaha yeni girdiğimde, dergahın içerisinde, bir kural vardı.
hiçbir şeyhin, hiçbir cemaatin, hiçbir tarikatın, sohbetine, zikrine, hiçbir yere gitmeyeceksin. Böyle bir kural vardı. Varmış daha doğrusu, benim haberim yoktu, ben bütün arkadaşlara, serbestsiniz diyordum ben, istediğiniz yere gidebilirsiniz. Bunu Şeyh Efendi'ye söylemişler, bu herkesi serbest ediyor diye. Şeyh Efendi dedi, Mustafa Efendi, sen dedi, herkesi serbest ediyormuşsun dedi. Evet efendim dedim. Nasıl yani dedi. Efendim, geçek ola nereye gidiyorsa gitsin dedim. Sohbete de gitsin, zikrede gitsin, nereye gidiyorsa gitsin, bir şeyhede gitsin. O şeyhi severse, ona gitsin, intisab etsin, bağlansın. Dedim, sevmedikten sonra, benim yanımda ne işi var ki dedim. Zorla durmasın burada. Bir yer hoşuna gitmiş, Allah mübarek eylesin.
Gitsin dedim, bunda sıkıntı yok. Dedim, Allah denilen yere dedim, koşsunlar, bunda bir problem yok dedim ben. Bizim dedi, önceki şeyhler dedi, yasaklarlardı dedi. Ben sustum. Dedim, ben yasaklamıyorum efendim dedim. Diledin, dileyen, dilediği yere gitsin dedim. Şimdi, özel hayatım, ben çok konuşmak istemem ama, o zaman bekarım, bir çıt ilerisini söyledim. Efendim, benim düşüncem dedim, benim eşim dahi, beni bırakmak istiyorsa, anında bıraksın efendim dedim. Benim çocuklarım dedim, beni bırakmak istiyorlarsa, anında bıraksınlar. benim arkadaşlarım bırakıp gitmek istiyorsa, anında bıraksın gitsin efendim. Benim düşüncem böyle yaptı şeyh efendi. Hayır demedi bana. Böyle yapmadı demedi.
Bir tek dergahta, bizim orası serbestti. Geri kalanlar hep böyle, işte hiçbir yere gitmeyeceksiniz, hiçbir şey yapmayacaksınız, şuna gitmeyeceksiniz, buna gitmeyeceksiniz, öyleydi. ama benim Allah affetsin, tarzımın doğru olduğu zaman içerisinde çıktı. Nereye gitmek istiyorsan git kardeşim. İstersen dersini vereyim, git istediğin yerden ders al. Yürsün. Hz. Pir ne diyor? Ey oğul, bağı çöz. Ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın? Burada bireysel noktada herkes bir bağla kendisini bağlıyor. Okuduğuna bağlıyor kendisi. Okuduğuna bağlayınca, ya ben mesela örnekle arkadaşlara El Hidayi okuyun diyorum.
Biraz daha okuyacaksanız. Ve diyorum ki, El Hidayi okurken diyorum, El Hidayi şunu der. Şafii bunu böyle demiş, Maliki bunu böyle demiş, biz böyle diyoruz, bizim böyle dememizin sebebi de bu, bu, bu, budur. Aslında orada o kimse, ben ona El Hidayi okuyorum, El Hidayi okuyun derken, ona alternatif bir ilim yolu sunuyorum ortaya. Sen sadece Hanefi mezhebini okuyaraktan tek taraflı bakma. Belli bir zamana, belli bir çağa geldiysen, sen artık Şafii ne demiş, Maliki ne demiş, Hanbeli ne demiş, ona da bak. Sebep, bir olayla, bir hadiseyle sen karşı karşıya kaldığında, sen bir mezhep bağnazlığı yaşama. O okuduğun seni, Zapt-u Rabd altına alıp, senin özgürlüğünü, senin yaşayabilirliğini, senin hür düşünceni, diğer doğrularla olan irtibatını kesmesin.
Çünkü doğru bir tane değil. Bir laf var ya, doğru bir tane. Hayır değil. Bir meselede dört tane, beş tane doğru çıkabilir. Sen o dördünü, beşini de öğrenmeye çalış. Bir tanesini uygula. Sıkıntı yok. O yüzden normalde, tabii, bir kimse, mesela, haşa, Allah muhafaza, Allah korusun, farklı anlaşılmasın bu.
Okuduğu bir şeye, sıkı sıkı, bağlantı yok olan bir kimseye, akıl üstü bir şey nasıl sunacaksınız? Sunamazsınız. Oysa din akıl üstüdür. O güne kadar okuyan kimse, o akıl üstü olan şeyleri görünce, kabul etmez ki onu. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin üzerindeki mucizelerini tartışmaya açan üniversite çevreleri.
Yani ilahiyatta Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin mucizeleri tartışmaya açılıyor. Yani İsa Aleyhisselam'la alakalı mucizeler Kur'an'da var. Musa Aleyhisselam'la alakalı mucizeler Kur'an'da var. İbrahim'le alakalı mucizeler Kur'an'da var. Yusuf'la var. Yakup'la var. Nuh'la alakalı var. Bütün peygamberlerle alakalı Kur'an-ı Kerim'de mucizeler var. Kur'an'la sabit. Bakın Kur'an'la sabit. Nuh'un yaşadığına dair bir tane tarihi bir belge yok. Nuh tufanıyla alakalı bir tane tarihi belge yok. Yok. Ama Nuh'un tufanıyla yaşandığına dair eski ahidi ve yeni ahidi de biz kendimizi ölçedemeyiz. Onların da tarihi doğrulukları yok. Burada bir tek ölçü Kur'an kalıyor. Tarihi belge olarak.
Ya biz iman ettik onu. Ama bir akıl üstü bir şey mi? Evet. E bu şimdi bir kimse Nuh'un, İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakup'un, Yusuf'un, Yunus'un, İsa Aleyhisselam'ın, Musa Aleyhisselam'ın akıl üstü mucizelerini kabul edeceksin. Çünkü Kur'an'la sabit. Ama Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin mucizelerini tartışmaya açacaksın. Kim tartışmaya açıyor Türkiye'de bunu? İlahiyat fakültelerinde tartışmaya açıyorlar. Kimler tartışmaya açıyor? Kendilerini okumuş olarak gösterenler tartışmaya açıyor. Akıl üstü bir şey kabullenmek istemiyor. Okuduğuna bağlanıyor. İbrahim'in ateşte kurtulmasını mucize olarak kabul ediyorsun.
Neden Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin mucizesini kabul etmiyorsun? Oysa Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri dünya tarihi ve yaşı olarak baktığımızda tazecik daha. Dünkü. Bakın Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin getirdiği din ve kendisi tazecik daha. Dünkü bir mesele. Elimizde bütün tarihi kanıtları ve kayıtları duruyor. Her ne kadar dünya emperyalist güçleri Suud'la ortaklaşa birçok şey yapıp elimizdeki tarihi bilgileri ve belgeleri yok etmeye çalıştıkları ve bunun devam ettiği şu anda hala daha devam ediyor. Yani Şam'da, Bağdat'ta bir tane şey bırakmadılar. Ne o?
Kütüphane bırakmadılar. Yerle eksan ettiler. Yıktılar, yaktılar, aldılar yazma eserleri. Bu savaşların bir sebebi de bu. Yani normalde bundan 500 yıl sonrasını 300 yıl sonrasını düşünebiliyor musunuz? Yani elde, el yazması eser yok. Kalmayacak. Bırakmayacaklar. Satın alıyorlar, hırsızlık yapıyorlar, kaçırıyorlar, yok ediyorlar. Elimizde kalmıyor bizim bunlar. Bakın elimizde kalmıyor. Bir ülkeyi yakıyorlar, yıkıyorlar. Kütüphanesini yıkıyorlar. Bağdat Kütüphanesi ne oldu? Kimse Bağdat Kütüphanesi'ni konuşmuyor. Öyle değil mi? Konuşmuyor bakın Bağdat Kütüphanesi'ye. Bana söyler misiniz? Diyarbakır'ın içerisinde, Sur'un içerisindeki medreseler ne oldu?
Medresedeki kitaplar ne oldu? PKK o medreseleri yakarken, yıkarken oradaki Kürtçe, eski tefsirleri, fıkıh kitaplarını ne yaptı? Meselenin bu yüzünden bakan var mı? Siz burayı çok güzel güzelleştirdiniz. Harika bir şey oldu. Vaa ne kadar güzel. Öyle değil mi? Buranın kütüphanesi nerede? Arkadaşlar, buranın kütüphanesi nerede?
Buranın el yazmaları nerede? Buranın el yazma meslevisleri nerede? Şerhleri nerede? Buranın mevlevilikle alakalı el yazması eserleri nerede? Görüyor musunuz nasıl bizim tarihi aklımızı alıyorlar? Bursa'da Karabaş-ı Veli Tekkesi var değil mi? 450 yıllık. 450 yıllık kütüphane nerede? İsmail Hakkı Bursa'yı Tekkesi var. Öyle değil mi? İsmail Hakkı Bursa'yı ki yazdığı eserler bilmem kaç yüz tane değil mi? Yani bir ömre sığdırmaya kalkarsanız günde adamın 700 sayfa mı? 70 sayfa mı ne? kitabım yazması lazım. Nerede? Kaç tane eseri var elimizde? Kahire Kütüphanesi ne halde bildiğimiz var mı?
Beyrut Kütüphanesi ne halde bildiğimiz var mı? Beyrut Kütüphanesi'nde ne kadar el yazma eser kaldı bildiğimiz var mı? Yok. Bakın Kahire Kütüphanesi'nde ne kadar el yazma eser kaldı bildiğimiz var mı? Yok. Ne oldu? Bağdat Kütüphanesi bazen kendi kendime soruyorum. Bağdat Kütüphanesi ne oldu acaba? Nereye gitti kitaplar? El yazmalar nereye gittik acaba? Tarihi bilinci yok ediyorlar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendi devrinde yaşadığı hayatla ve yaşadığı herhangi bir şey. Medine'de gördünüz mü?
Çok basit bir şey söylüyorum bakın. Yani bir tarihi eser yani onu ayakta tutmak için can atıyoruz öyle değil mi? 300 yıllık 400 yıllık bir şey. Yok. Hiçbir şey yok. Hendek savaşının olduğu yer yok ya. Cadde olmuş, yol olmuş, her taraf ev olmuş. Siz şimdi Hendek savaşını anlatacaksınız. Ben bu sene, geçen sene ömreye gittiğimizde Hendek savaşı anlatacak olduğumuz yer apartmanların içi arası. Devasa oteller yapmışlar, apartmanlar yapmışlar. En son ömreye gidenler elini kaldırsın bizle beraber. Evet. Nerede Hendek savaşı anlattık? Kocaman bir trafik, arabalar gelip geçiyor.
Orada kaldım ben böyle. Hendek savaşı anlatacağım. Ne nasıl anlatacağım? Düşman ne taraftan gelecek? Bu taraftan. Ne görecek orada? Koca koca devasa oteller. E nerede konuşlandı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Burada ne var? Devasa oteller var. Şimdi biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle alakalı hiçbir şey bırakmıyor hiçbir kimse. İçeridekiler, dışarıdakiler talan ediyoruz. E şimdi içeride biliyormuş hükmünde olanlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadislerini inkar ediyorlar. Sünnetlerini inkar ediyorlar. Mucizelerini inkar ediyorlar. Neden? O bir yerlerden okuyor. Ne okuyor acaba? Nereden okuyor? Ben dolar okuduklarına inanıyorum.
Benim inancım o ben bunlar diyorum ki bir yerlerden. Ben herkes kendi yaşadığıyla dünyaya bakarmış ya. Böyle gayet iyi bir giyimli, takım elbiseyle, kravatlı iki kişi geldiler. Bir iki kişi de dışarıda bekliyormuş. Sonra çocuklar söylediler bana. Dediler böyle böyle sizin çok takipçiniz var, çok dinleyeniniz var. Evet, dediler ya yanlış anlamasın size bir konu konuşacağız işte buyurun. Bu hadislerle alakalı, siz böyle bunun çalışmasını yapıyorlar. Bunu ben yıllardan beri söylüyorum, anlatıyor muyum arkadaşlara? Anlatıyorum, bu olayı yaşadığımdan beri anlatıyor muyum? Herkes biliyor mu? Biliyor. Diyorum ki benim önüme liste koydular. Doğrudur, yanlıştır. Hani ben göreyim diye. İşte filanca profesör, pişmanca profesör, pişmanca profesör.
Bakıyorum, onlar böyle harıl harıl tefsir yazıp yayınlıyorlar. Kim bayraktar bayrak mıdır? Bayraktar bayraktar mıdır? Nedir? Ne? Bayraktar bayrak tefsiri var değil mi? Hadisleri inkar ediyor değil mi? Evet. Mustafa İslamoğlu tefsiri var değil mi? Hadisleri inkar ediyor değil mi? Mehmet Okuyan tefsiri var, hadisleri inkar ediyor değil mi? Tefsirleri hit, satıyor. Televizyona çıkıyorlar. Bak televizyona çıkıyorlar, tefsirleri satıyor. Daha orada isimler var. Ben böyle aklımda gelenleri söylüyorum ben. Şeyhler var.
Tabii. Bunlar okuyan insanlar. Ben bunların ilim adına olduğuna inanmıyorum. Bir, bunlar belli bir para ödeniyor. Bunlar ortaya çıkarılıyor, lanse ediliyor. Lanse edilince zayıf akıllılar, ulan paranın yolu buradan, meşhur olmanın yolu buradan deyip arkalarında onlar da esas duruşuna geçiyorlar. Huysa, parayı toplayan, parayı toplayan öndeki kimse. Örneğin kim? İşte Mehmet Okuyan. Ona açıktan para vermiyor. Aynı şeyi bana söylediler. Dediler ki sohbetlerinizi kitaplaştıracağız sizler. İndirmişler bütün sohbetleri. Benim nerede ne konuştuğuma dair benim önüme belgeli böyle yazıya çevirmişler. Gösterdiler bana.
Dediler ki bunların hepsini böyle sohbetleştireceğiz. Kitaplaştıracağız. Dediler basacağız. Sildiyatına satacağız dediler. Televizyona çıkaracağız seni dediler. Aylık 10 bin dolar. Tabii. Ama ne yapacaklar? Kitap. Kitabı alacak, arkasına yazacak 100 lira diye. İşte kaç tane kitap basıldı? 3 bin tane, 3 bin tane kitabın şu kadar paradan tak yak parasını verecek sana. Adam kitap parası. Ne diyorlar ona? Tehlif. Tehlif hakkı. Fethullah Gülen tehlif haklarından geçiniyormuş ya. Ben artık bu hadis inkarcılarını, mezhep inkarcılarını, mezhep inkarcılarını, hadis inkarcılarını, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mucizelerini tartışmaya açanları, ilim adına yaptıklarına inanmıyorum.
Bunlara belli bir yerlerden, belli bir akçeler ödeniyor. Belli bir makamlar tahsis ediliyor bunlara. Makamla tahsis ediliyor. Ve bir kısmı var, onlar yepildek. Hani görüyorlar, o meşhur ya işte televizyona çıktığı, parası olduğu, arabası var filan. Buradan bir yol bulunur buradan diyor. Onlara takılıyor. Zaten takılanlara da yol açıyorlar. Yani üniversite çevresinde sımsıkı Kur'an ve sünnete bağlı, işte üniversite çevresinde Kur'an ve sünnete bağlı, bir de bir üstadı bağlı olan bir kimsenin öğretim üyesi olması şansı çok az. Çık konuşuyorum. Onun ilahiyatta yükselmesi çok zor. Orada öğretim üyesi olarak kalması çok zor.
O bir tane oradan entel dantel bulacak, böyle hadisleri inkar eden, şunu bunu inkar eden, onun çantasını taşıyacak, onun için ilim adam o. Onun için ilim adam o. Çünkü normalde klasik Kur'an ve sünnetin doğrularını inkar etmek, klasik Kur'an ve sünnetin doğrularını, çerçevesini, hukukunu, kanunu, böyle farklı bir noktadan bakaraktan onu böyle linç etmek, alkışlanacak bir şey. Yani siz kalkar şimdi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendi zamanında ve Hz. Ebubekir Ömer Osman Ali'nin zamanında zina ettiğini kendi kendisine, bir kimse zina ettiğini kendi kendisine beyan ettiyse, söylediyse, rejim edildi dersen, bunu ilim adına kabul etmiyor adam bunu. Sen rejim, zina ile alakalı rejime karşı çıkacaksın.
Sen mesela eşcinsellikle alakalı rejim cezasına karşı çıkacaksın. Diyeceksin ki ya eşcinsel bir kimse eşcinsellikten dolayı yargılanmaz. Eee onun cinsel tercihi edeceksin, çıkacaksın. Din adına söyleyeceksin bunu. Ben bir şey var, ben diyorum ki İsevilikte de suçu bunun öldürülmektedir. Yazı var bende. Suçun cezası İsevilikte de ölümdür, Muhammedilikte de ölümdür diyorum ben.
Ben gericiğim, ben çağ dışıyım. Ya İncil'de var, getireyim sana diyorum ben. İncil'de var. Ben Husis'i bununla alakalı araştırma yaptım. Ve hem de kabul edilen dört İncil'in dördünde de var eşcinselliğin öldürüleceğine dair. Yani sen Türkiye'de popüler olmak istiyorsan, entelektüel görülmek istiyorsan, sana bir makam, bir mevki vereceklersen diyeceksin ki ya eşcinsellik cinsel bir tercihtir.
Herkes istediğiyle evlenebilir. O yüzden erkek erkeği de burada livata yapsa hiç kimse bir şeye seslenmeyecek diyeceksin. Sen meşhur olacaksın. Öyle yapıyorlar şimdi. Ümmü kalmayı tercih ediyorum. Teşekkür ederim. Zaten bu saatten sonra üniversite bitirecek de halim yok. Efendim mesela bir kimse eşcinselliği tasvip etmiyor, sevmiyor ya da yapmıyor. Ama diyor ki hani o kişinin kendi tercihi bu noktada da küfür noktasında mı olmuş oluyor? Ya o kimse normalde bunu uygun görmesi mümkün değil. Bunu normalde uygun görürse Lut Aleyhisselam'ın kavmiyle alakalı ayetler sabit.
O ayetler sabit olduğundan Cenab-ı Hakk'ın yasak gördüğü, haram gördüğü, pis iş gördüğü bir şeyi sen temiz görürsen küfrün sabit olur. O zaman o kişiye söylememiz gerekiyor değil mi o noktada küfür? Tebliğ edeceksin. Ayet var ya siz kadınları bırakıp erkeklere mi meyil ediyorsunuz ne kadar pis bir iş yapıyorsunuz diye. Ve o kavmi helak etti Cenab-ı Hakk. Cezalandırma sebebi eşcinsel eğilimlerden dolayı. O yüzden o ayet-i kerimeden zaten o hadiseden yola çıkaraktan Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretleri, Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh Hazretleri Halid zamanında Halid bin Velid'in vali olduğu şehirde böyle bir şey olunca Halid bin Velid mektup yazıyor mahşehire.
O zaman da Hazreti Ebu Bekir Efendimiz devlet başkanı ona mektup yazıyor. Diyor ki burada bir eşcinsel bir olay yakalandı. İtiraf ediliyorlar. Yani normalde yapan da yaptıran da itiraf ediyor. Böyle bir şey yapıyorlar. Mektup yazıyor. Ben bunları ne ile cezalandırayım nasıl hükmedeyim. Bu sefer Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh Hazretleri aşeriyi mübeşşeri topluyor hepsinde. Bu konuyla alakalı diyor kim ne duydu söylesin. Çünkü din yeni ve herkesin duydukları var. Bir şeyle karşılaşınca sahabeyi topluyorlar. Sahabenin alimleri var. İbni Mesud gibi. Dört tane Abdullah gibi. Bunlar sahabenin içerisinde büyük alim zatlar. Ebu Hureyre hadis nakleden kimse. Bunlar Medine-i Münevvere'den ayrılmayan.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin dizinin dibinde yetişmişler. Ömer'in oğlu Abdullah. Ebu Bekir'in oğlu Abdullah. Meşhur ya dört Abdullahlar. Abbas'ın oğlu Abdullah. Bunlar dört Abdullahlar meşhur. Hazreti Ali Efendimiz var. Ben ilmin şehriysem o da kapısıdır. Toplanıyorlar. Kim ne duydu bunu söylesin. Eş cinselliğinin katledilmesine dair fetva Hazreti Ali Efendimiz'e ait. Hazreti Ali Efendimiz hem o Lut'un kavmiyle alakalı olan ayeti kerimeleri söylüyor. Ve ardından diyor ki cezası bu oldu. O yüzden diyor onların da cezası bulundukları evde diyor. Katledilip evde diyor başlarının üzerine yıkılmasına diye fetva veriyor.
Şimdi ayetle sabit olduğu ve pis iş olduğu aynı zamanda da o işi yapan kavmin helak olduğundan dolayı bir kimse onu makul, malum görürse küfre düşmüş olur. Bütün haramlar için geçerli. Mesela kişi gıybet ediyor ama diyor ki bu gıybet değil. Bu gıybet değil dediği anda küfre düşmüş oluyor. Direkt. Direkt uyarıyoruz. Bir kimse harama helal derse veya haramı haram olarak görmezse küfre düşmüş olur. Eş cinsellik en büyük günahı keballerden birisidir. Haramdır. Kim yaparsa evli bakar hiç önemli değildir. Öldürülür, katledilir. Bunu kalkıp da pis iş olarak görmezse bir kimse derse ki bu gayet normal bir şeydir. O tecid iman, tecid nikah gerekli.
Efendim ben rüşvetle alakalı bir soru soracağım. Şimdi bir kişinin siyasi bir makamından dolayı bir iş teklif geldiği zaman, yani bir ortaklık veya işte komisyon gibi bir teklif geldiği zaman bu rüşvete girer mi? Yani teklif edilen kişinin bir siyasi makamı var, biliyorlar hani onun bu işi yapabileceğini. Girer mi o? Rüşvet. Yani ortaklık teklif etse daimi rüşvet oluyor efendim. Hani işte ortak olalım diyor mesela. Bu işi biz burada yapamayız kendi başımıza, beraber yapalım. Örtülüsü. Teşekkür ederim. Yani onun o siyasi makamı, mevkesi veya bürokratik makamı, mevkesi olmasaydı ona ortaklık teklif edecekler miydi? Etmeyeceklerdi.
Şimdi bir ülkede, bir memlekette neresi olursa olsun emanetler ehline verilmiyorsa, bu noktada bu tip şeyler cereyan ediyorsa o ülke batmaya mahkumdur. Mesela Yeniçerili biz tartışırız ya hep değil mi? Yeniçeriliğin batış sebeplerinden birisi nedir biliyor musunuz? Yeniçeri ağalarının rüşvet kabul etmesidir. Yeniçeri seçilecek olan aileler seçimle yapıyorlar. Yeniçeri ağaları vardır, gelirler.
Mesela onlar Katolik Hristiyanlardan Hristiyanların çocuklarını alırlar. Devşirme olacak ya. Yeniçerilerin hepsi de Katolik Hristiyan ailelerin çocuklarıdır. Ama o Katolik ailelerin çocuklarını alacaklar ama aileyi sorguya çekerler. Ailede zina eden var mı? Hırsızlık eden var mı? Yağmacılık yapan var mı? İşte eşcinsellik yapan var mı? İşte ailenin geçimi nasıl? Öyle mi yapıyorlar? Böyle mi yapıyorlar? Yani Katolik aileler dahi düzgün aile olmak zorunda. Eğer o Katolik aileler düzgün değil ise onların çocukları devşirme yapılmak için alınmaz. Şimdi devşirme ağları geldi. Nereye geldi? İşte örneğin atıyorum Çanakkale'ye geldi. İşte o zaman da ilanat ediliyor. Devlete devşirme alınacak. Yeniçeri alınacak.
İşte belli bir yaş grubu var. Örneğin işte 6 ile 12 yaş grubu. Veyahut da 6 ile örneğin işte 15 yaş grubu. Kaç yaş grubu olacak? Aileler kendi çocuklarını şey olarak ne o? Gönüllü bir şekilde kendi çocuklarını kendileri getiriyorlar devlete. Herkes çocuğun elinden tutuluyor, getiriyor. İşte belli bir fiziki boy, poz, kilo, endam, kaş, göz, el, kol hepsine de bakılıyor bunların. Bunlar normalde o fiziki taramadan geçirildiği gibi bir de aileler ahlaki taramadan geçiriliyor. Aileler o ahlaki taramadan da geçirildikten sonra onun devşirme olmasına karar veriliyor. Ne zaman ki bu seçimleri yapacak olan yeniçeri ağları rüşvet almaya başlıyor, ondan sonra yeniçerilik bozuluyor. Çünkü aile terbiyesi görmemiş. Yani Katolik ama işte ailesi hırsızlık yapıyor.
Çocuğuna hırsızlık yaptırmış. Katolik ama işte anne böyle nahoş işler yapmış, baba nahoş işler yapmış. Bunların çocukları devşirme olup da yeniçer olduktan sonra yeniçerilik bozuluyor. Neden? Rüşvetten. Rüşvetten. Siz önce bir yumurta alırsınız, sonra bir daire alırsınız rüşvet olarak. Öyledir gerçekten. Ben orman işletmeni şeyde ben ilk benim memuriyetlik hayatım Tapu Kadosto'daydı.
Ya böyle enteresan ben orada gördüm. Ya bildiğiniz yumurta ya yumurta. Yumurta bildiğiniz yumurta. Yumurta. Yumurtayı alıyor ya. Gitmişsin adamın bahçesini ölçüyorsun, aletleri koyuyorsun. İşte ölçüyorlar. Adamın tapusu varsa mahallelere haber veriyorsun önce. Diyorsun ki işte pazartesi gün şu mahalleye gireceğiz. Herkes elindeki tapusunu, evranı, kaydını hazırlasın. Ya daireye getirecek ya da oraya gidiyorsun. Oraya gidiyorsun. O alışmışlar ya böyle bakıyor şimdi. Bu tavuklar kimi? Efsav diyor bizim. Yumurtluyor mu bunlar? Yumurtluyor tamam. Bizim hanım çok seviyor da köy yumurtasını. Ulan kimin hanımı sevmiyor? Ya yanındakını diyor.
Kıpkırmızı çıkıyor. İyi mi içindeki? Ulan bayındır da bir eve gideceksin, evde diyeceksin ki bu hani yumurta bizim orada hani işte bizim hanım çok seviyor. Ulan kümesi verirler sana. Yumurtaya hemen yumurtayı alıyor. Kaç tane o evden aldı? Beş tane. Kadının elinde beş tane yumurta var. Beş tane verdi. Oradan çalışanları bir üstüne diyor. Onu arabaya bırak. Öbürü evden de alıyor. Ben seyrediyorum bunları şimdi. Diyorum Allah'ım ya Rabbi bunlar nasıl insanlar böyle? Rüşvet böyle bir hastalıktır. Yani o böyle ona bedava geliyor ya. O çok hoşuna gidiyor onun. Ondan sonra başlıyor zaten. Kurban bayramında adamın kurbanlığı gidiyor evine. Kurbanlık dediniz rüşvet.
Rüşvetten kurban kesiyor adam. Ben Bursa'ya yeni göçtüğümde abimle ortaklık yapıyoruz. Abim o esnada devlet ihaleleri yapıyor. Makine mühendisi ya elinde de kart var. İşte belli bir yere kadar ihaleleri alıyor. Şeyde ne o dağda PTT'nin orada bir binası var. PTT binasının çatısını değiştirme ihalesi almış bu. Ondan sonra yeni aldı. Ben geldim işte ne kadar para koyacağız. Ya şu kadar para var. İyi al o kadar para. Evet ortakız biz ondan sözler. İyi. Biz şimdi dağa gidip geliyoruz boyuna. Çatıyı değiştiriyoruz. Ben de eski kaynakçıyım ya ondan sonra. Elemanlar var işte ben de kaynatıyorum. Başında duruyorum. Bir ay iki ay ne para var ne pul var ne bir şey var.
Kurban bayramı geliyor. Gelen kurban bayramı. Oranın şeyi ne o? Mühendisi. İkide bir de abimi arıyor. Ahmetciğim kurban geliyor. Kurbanlığımız yok. İki tane hayvan gönder kurbanlık. İmza atacak ya adam kabule. Abime dedim bu ne? Dedi böyle böyle. Oğlum dedim ben haramı bıraktım. Meyhaneyi bıraktım. Rüşvetin içine mi gireceğim şimdi? Böyle baktım ona. Şimdi yıllar önce o geldi. Ben meyhane çalıştırıyorum o zaman. Kapısından içeri girmedi. Kapının dışında benimle konuştu. Ben saygı duydum bir şey değil. Her ay da parasını ben gönderiyorum ha. Kapısından içeri girmedi ama. Her ay ben ona maaş gibi yatırıyorum.
Onu hatırlattım ona. Dedim oğlum yıllar önce dedim geldin meyhaneden içeri girmedin dedim ben. Meyhanede çalışıyorum diye dedim. Şimdi dedim rüşvetin içindesin. Dedim hangisi daha caiz? Hangisi daha dedim uygun? Böyle baktı. Ulan rüşvet vermektense dedim meyhane çalıştırırım ben daha iyi. Böyle baktı abim. Hiçbir şey istemiyorum. Para da istemiyorum. Pul da istemiyorum. Selamun aleyküm. Benim ortaklığım bitti dedim. Nasıl dedim. Basmaya dedim. Biz de dedim kendimizde kurban kesecek para yok. Adama kurban parası düşünüyoruz dedim. Biz dedim bayındır'a gideceğiz. Anamızın elini öpmeye dedim ben. Bayındır'a gidecek para yok cebimizde. Biz adama iki tane kurbanlık alacağız dedim.
Ben bıraktım dedim. Kurban bayramına 5-10 gün var. Dedim ben tamam ortakta değilim. Hiçbir şey değilim. İşin gücün az gelsin sen dedim bıraktım. Rüşvet öyle büyük bir hastalık. Anlaşıldı. Bunların hoşuna gidiyor çünkü o almaya başlıyor ya. Almaya başlayınca dünyayı versen gene alıyor onlar. Darül Harp'te enteresan size fetva.
Darül Harp'te bir kimse hakkını alamıyorsa Darül Harp'te hakkını alamıyorsa ve hakkını alabilmesi ancak rüşvet ile mümkün ise Darül Harp'te rüşvet vermeye müsaade etmişler. Enteresan fetvadır bu. Darül Harp'te. İslam hukukunun olmadığı yerde. Çünkü İslam hukukunun olmadığı yerde emanetler ehline verilmez. Daha enteresan fetvalar var da söylemiyorum siz. Bir işinizi gördürmek için sıraya girersiniz. Hatta diyor adam sizden Darül Harp'te içki istese sizden. Sizden diyor içki istese ona içki de götürebilirsiniz diyor.
Fetva var. Darül Harp'te ama. Dünyada bir Darül İslam bir yer gösterin de hicret edelim biz de. Darül İslam olan iki şey var. Ya orayı Darül Harp'ten Darül İslam'a çevirsin ya da Darül İslam'a hicret edersin. Evet rüşvetle alakalı senin de. Şimdi biz insanları davet ediyoruz zikrullaha işte sohbetlere. Adam geliyor zikrullah. O zikrullahın halakanın nimetlerinden faydalanıyor. İlim öğreniyor. Hadis öğreniyor. Sünnet öğreniyor. Sonra bir zaman sonra o öğrendiğiyle düşmanlık etmeye başlıyor. İşte diyor ki ya bu var mı dinde? Sema var mı mesela? Düne kadar bununla alakalı hiçbir bilgisi yokken bugün sorgulamaya başlıyor. Yani adam bu sefer işte Allah'ı sevenlere zikredenlere laf söyleyince bu sefer kendine zarar veriyor aslında farkında değil.
Adamı uyarıyorsun adam dönmüyor. Şimdi biz peki burada davet ederken davet ettiğimiz kişiyi seçmeli miyiz? Ne o? Biz önümüze geleni davet ederiz. Peygamberi bir metottur bu. Ve önümüze geleni davet ederiz. Önümüze gelene söyleriz. Anlatırız. Bu noktada adam bir müddet sonra yolun münafığı olabilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin münafığı olmuş. Yolun münafığı olmaz mı? Gelmişler aynı şeyi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında peygambere yapmışlar. Normal. Onlara bakaraktan biz geri adımı atacak değiliz. Onlara bakaraktan insan seçmeye kalkmayacağız. Yok biz doğru bildiğimiz şeyi yapacağız. Biz çiğ yemedik ki karnımız ağrısın. Örtülü bir halimiz, ahvalimiz, bilgimiz, şuyumuz buyumuz olsun.
Hiç önemli değil. Neyimizi eleştiriyorlarsa eleştirsinler. Eleştirdikleri şeyde Kur'an ve Sünnet tarihinde haram olan bir şey varsa kendimizi düzeltelim. Bak şunu unutmayın. Müslümanlar haramlardan sorumludur. Yürümek haram mı? Haram mı? Neyini konuştu? En büyük handikap bu. Müslümanların haramları konuşmaması, kötülükleri konuşmaması. Kardeş bana bir haram söyle ben terk edeyim. Bana en iyi nasihat, bana haram bir şeyin varsa nasihat et ben onu terk edeyim ya.
Bana dersen ki sema var mı? Ben de sana derim ki yürümek var mı ya? Bana yürümenin helalini anlatır mısın? Bana yürümekle alakalı bir ayet getir. Ey insanlar yürüyebilirsiniz. Bana uçabilirsiniz diye ayet getirin.
Ey insanlar siz havada uçabilirsiniz. Ayet getir kardeşim ben yoksa uçağa binmeyeceğim. Uçmayacağım ben ya. Bana ayet getirin uçabilirsiniz diye. Yok. Bu din mantığı değil zaten. Bu cahil mantığıdır. Bakın bu cahil mantığıdır. Din olarak bir kimseye haramı söylersin. Namaz kılmamak haramdır. Oruç tutmamak haramdır. Zekat vermemek haramdır. Salihlerle beraber olmamak haramdır. Sırat-ı mustakimde gitmemek haramdır. Bak haramları söylüyoruz.
Bana de ki sen haram işliyorsun. İyi. Ben de diyeyim ki bana bir ayet getir. Bir hadis getir haramla alakalı. Ben haramı yapmamakla mükellefim. Geri kalan özgürüm ki ben. Din mantığı tesadçısından ben haramı yapmamakla mükellefim. Bana bir şey söyle. Ben o haramı yapmayayım ya. Allah razı olsun diyeyim. Senin elinden mi öpülecek, ayağının altından mı öpülecek? Öpeyim diyeyim ki ya. Benim bilmediğim bir haramı bana öğrettin. Ben de bundan vazgeçeyim. Allah senden razı olsun diyeyim. Burada bütün insanların, bilhassa Müslümanların ve az önce hocamın dediği gibi kendisini biliyor, okumuş, kabul edenlerin düştüğü handikap bu.
Bana haramı söyle kardeş. Haramı sırala bana. Kötülükleri sırala. Ben o haramlardan ve kötülüklerden uzak durayım. Ama diğer alınma, karışma benim. Bana nasihat edeceksen, bana haramları ve kötülükleri anlat. Bana nasihat edeceksen, bana iyilikleri anlat. Bana başka bir şey anlatma din olarak. Din olarak senin bana anlatacak olduğun şeyler, nasihat edecek olduğun şeyler bunlar. Bana iyilikleri anlat, sabahtan akşama kadar dinleyeyim seni. Bana kötülükleri anlat, sabahtan akşama kadar dinleyeyim ben seni. Bana haramları anlat, sabahtan akşama kadar dinleyeyim seni. Bana farzları anlat, sabahtan akşama kadar dinleyeyim seni.
Bana hadisleri anlat, sünnetleri anlat, dinleyeyim seni. Bir sıkıntı yok. Ama bana şunu deme. Bununla alakalı bir ayet var mı? Su içmekle alakalı bir ayet var mı diyorum ben. İçme su. Var mı Kur'an-ı Kerim'de su için diye? Hocam var mı Kur'an-ı Kerim'de su için diye bir ayet? Yok değil mi? Ne yapacağız şimdi Kur'an'da yok diye hiç su içmeyeceğiz mi? Yiyiniz içiniz var ama su değil o daha. Ne işeceğiz? Yiyiniz içiniz, israf etmeyiniz. Ne işeceğiz? Ne işeceğimizi söylememiş. Su dememiş.
Ben özel kulum ya. Bana özel ayet-i kerime indirecek. Adama diyorum sen özel kul musun kardeşim? Sana özel ayet mi gelecek? Bana da diyor lan. Sema var mı? He var. Olmadığına dair ayet getir bana. Evrensel hukukta bir şeyin suç olduğu ispat edilir. Bu evrensel hukuktur.
Suç ispat edilir. Ben bir suç mu işledim kardeşim? Ne bu suç? Dinle mi alakalı? Bana dinden suçumu getir benim ya. Evrensel hukuk bu. Dinse, dinin bana yasak ettiği bir şeyi getir. Bana de ki din bunu yasak etmiş. Sen bunu yapma. Ben de ondan diyeyim ki Allah razı olsun ya. Bunu görmemişiz biz. Bunu okumamışız. Bunu duymamışız. Bunu tebliğ eden olmamış bize diyelim. Ve siz dünya hayatına oyun ve eğlenceden mi ibaret saydınız? Bundan semayı yok ki bunda. Ve oyun eğlence mi? Biz nakli tastı ki tastı ki mi yapıyoruz? Yapsam dahi var eğlenmek. Sana ne? Böyle eğleniyorum ben. Adam laf uzatırken, laf söylerken kendine zarar veriyor.
Aslında farkında değil manevi olarak ve maddi olarak. Ama işte biz hani acaba adam bildiği için kötü mü yaptık? Yok canım. Biz tebliğ ederiz. Anlatırız. İster amel etsin ister amel etmesin. Biz tebliğ etmekle mükellefiz çünkü. İyi, doğruyu, güzeli anlatmakla mükellefiz. Şey değil. Efendim genelde sohbetlerde bahsediyorsunuz ya. Hani dilinden emin olmak bir kimsenin dilinden emin olmak konusunda. Şimdi bu dilinden emin olmak derken kategorize ettiğimizde. Mesela bir kimse var. Bir topluluğa girdiği zaman diyorlar ki aman işte şimdi bu konuyu konuşmayalım. İşte gereksiz konuşmalar yapmayalım. Şimdi gelirse işte falanca kimse bize diyecek ki işte boş konuşmayın.
İşte gıybet ediyorsunuz. İşte malayani konuşuyorsunuz. Ya da başka bir ortama gittiği zaman bir kimse tekrar işte şimdi burada örnek veriyorum sadece. İşte siyaset yapmayalım. Şimdi işte bir sıkıntı çıkar, bir problem çıkar gibi sözler söylenmesi mi? Yani buradaki o dildeki eminlik tam olarak nedir? Benim anladığım dildeki eminlik ben bir kimsenin dilinden emin olmamış şunu düşünüyorum ben. Onun dilinden emin olmak. O gıybet etmez, dedikodu etmez, iftira etmez. Dilinden emin. O sert konuşmaz, kaba konuşmaz. Dilinden emin olmak. Ona bir şey sorduğunda sana merhametli, şefkatli davranır. Müşrik davranır. Ben dilinden emin olmayı onu anlıyorum. Mesela diyelim ki birisine bir şey söyledin.
O sert bir cevap verdi. Aa dilinden emin değilim onun. O doğruyu dahi sert bir şekilde konuşuyor. Onun ahlakı Muhammed'i bir ahlak değil. Sert. Yok. Ya insanın dili yumuşak olmalı mümin kardeşine karşı. Adın ne? Adın ne dedim? Yusuf dedi. Adın ne? Yusuf. Aa yapma. Adın ne? Sana ne? Soru sorulmayacağını bilmiyor musun? Kardeş hadis var ya tanışın. Birbirinizin adını soyadını öğrenin. Bu dergah da yasak. Kim yasakladı? Şeyhimiz yasakladı. Allah. Açıyor telefon.
Selamun aleyküm aleyküm selam. Bugün sohbete gittim ben. Evet. Birine adın ne dedim. Nereden dedim? Ne oldu? Bana söylemedik laf bırakmadı. Siz yasaklamışsınız. Ya ben tanışmayı yasaklamadım ki. Ben tanışmayı yasaklamadım. Hem ne kadar sert konuştu. Allah Allah. Ya ben sert konuşan bir insan değilim. Ben kötüye sert davranırım. Zalime sert davranırım. Müşriye sert davranırım. Ama derviş kardeşlere sert davranmam. Öyle değil mi? İsterseniz evet demeyin. Sonra kapının önünde görürüm ben sizi. Dilinden emin olmak. O kimsenin dilinden emin olmak. O kimse diliyle haramlar işlemez. Diliyle kimse kırmaz.
İncitmez. Onun dilinden sertlik çıkmaz. O böyle dilinden bal akıyordur onu. Muhteşem bir şey. Öyle bulunmuyor çok da. Peki mesela bir ortamdayız ve yanımızdaki kişiler çok rahat bir şekilde konuşamıyorlar. Çünkü biliyorlar ki işte siz diyeceksiniz ki şimdi başkasının hakkında konuşma. İşte şunun hakkında şimdi söylediğin dedikodu, bu yapmış olduğun gıybet gibi müdahalelerde bulunacağını biliyor bir kimsenin. Bunlar eğer bu müdahaleler böyle yumuşak, müşrik, merhametli bir dille oluyorsa muhteşem olur. Bu karşı taraf peki bundan hani yani sert bir şekilde karşı taraf bunu size uygulamıyor. İşte gıybet etmeyeceksin gibi az önce söylemiş olduğunuz bir sertlik de değil ama. Hani insanların sizden bu konuda korkması ya da çekinmesi de sertlik kategorisinin içerisine giriyor mu?
O çekinme, o korku. Ben şimdi kelimelerin üzerinden konuşursam mümin, müminden korkmaması lazım. Korkmak denilince mümin, müminden korkmaz. Mümin, mümini korkutursa haram işlemiş olur. Çekince diyelim evet o korku yanlış bir kelime oldu zannet. Evet korku kelimesi çok uygun değil. Evet mümin, müminden normalde evet çekinebilir bu çekinmesi güzel bir şeydir. Bununla alakalı hadis var. Yani bir kimsenin bulunduğu yerde haramlar böyle fütursuz bir şekilde mümin bir kimse ise onun etrafında haramlar fütursuz bir şekilde yaşanmamalı. Bu güzel bir şey. İnsanlar ama edeb ettiklerinden, ama çekindiklerinden dolayı, ama saygılarından dolayı onun yanında haramı açıktan işlememeleri, bu noktada kendilerine çeki düzen vermeleri güzel bir şey.
Ama bu sertlikle olmayacak. Evet. Yediye çeyrek var. Kaçta diyoruz? Sekiz. Sekiz'de inşallah meslevi sohbetinde buluşacağız.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.