Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Ağustos 2018 · 1:48:08
Selamun aleyküm. Allah gecenizi, gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak ömrünüzü hayırlı eylesin. Haydi başlayın bakalım destur. Sormayacaksanız ben sorabilirim size. Selamun aleyküm efendim. Bu Garanik hadisesinin aslı nedir efendim? Böyle bir şey olmuş mudur? Bilmiyorum. Garanik ne? Bu Hazreti Peygamber Mekke döneminde Kabe'nin orada Kur'an-ı Kerim'i okurken şeytanın sonradan bir şey söylendi. Herkesin müşriklerle birlikte secdeye kapılması gibi bir olay okudun da. İlk defa senden duyuyorum. Sevgili hocam, değerli konuklar, ben Halk Ozan'a aşık hizmeti.
Aranızda bulunmaktan büyük onur duyuyorum. İlk defa inceleme ve araştırmacıyım. Benim sizlerden sohbet esnasında bir ricam olacak sevgi dünyasından bizler de bu gelenekten geliyoruz. Anadolu erenleri Mevlana Hazretleri dahil olmak üzere toplumların bozgun dönemlerinde birleştirici olmuşlardır. Kuşkusuz sohbetinizde bu konuyu işleyeceksiniz veya işlediniz. Benim buradaki bulunanların hepsine ayrı ayrı ozanca yürekten saygılar sunuyorum. Şunu konuşmanızın bir yerinde rica ediyorum. Mevlana'nın sevgiyle birleştiriciliği üzerinde küçük bir sohbetinize değinirseniz saygıyla mutlu olacağım, dinleyeceğim. Teşekkür ediyorum.
Allah razı olsun inşallah. Efendim bir sufi hikayesinde işte Beyazıt-ı İslami Hazretleri'nin normalde şeytanla görüştüğü Kabe'de ve şeytanın dışarıda beklediği işte benim ekip de içeride tavafını yapıyor. Onlar çıksın ben de gideceğim hani ipleri elimde gibi bir hikaye bu noktada anlatılıyor. Yani burada normalde hani şeytan bildiğimiz kadarıyla bize kötülükleri emreden, kötülükleri yapmamızı sağlayan bir varlık. Bizi normalde doğruluktan ayıran bir varlık. Burada yani işte ipleri elimde tutuyorum, haçlarını yapsınlar dediği zümre kim oluyor veya bu nasıl mümkün oluyor? İyi bir şey mi yapmış oluyor, kötü bir şey mi yapmış oluyor bu noktada?
İçeri girememiş demek. Hadis-i şerif bir kimse Allah'ı zikrettiği müddetçe şeytan ona musallat olamaz. Bir kimsenin kalbinde, gönlünde eğer zikrullah var ise şeytan onun kalbinin, gönlünün hemen kenarında bekler veyahut da gönüllü bu mescide benzetirsek bu mescidin kapısında bekler şeytan. Buradan çıktığı anda onu tekrar ağlarına almak ister.
O yüzden bu da onun gibi bir şey. Beyaz da Beslami de onu halinde onu yaşamış. Yani şeytan bekliyor Beytullah'ın dışında. Bunların hepsi de tavaflarını yapsınlar, haçlarını yerine getirsinler. Ondan sonra ben tekrar onların hepsini de istediğim gibi aldatacağım, istediğim gibi kandıracağım diyor. Bu avam Müslümanların işidir o. Hatta avam Müslüman Beytullah'ın içinde bile tavafını ederken günahı kebayra girer. Burada şeytanın bir tek Allah'ı zikreden, Allah'ı seven kullarına misafir olamaz. Geri kalan bütün herkesi etkiler, herkesi istediği gibi evirir çevirir. Yani ipleri elimde demek büyük bir şey değil mi?
Yani bana, benim askerim gibi bir şey oluyor o zaman. Ama öyle. Yani bir kimse şu anda günahı kebaylerden ne kadar uzak tutabiliyor ki kendisini. İşlemiş olduğu her günahı kebayirde şeytana uymuş oluyor. Veyahut da o kimse kendi heva hevesine göre hareket etmiş oluyor. O esnada şeytana hizmet etmiş oluyor. Üzerimizdeki bütün olumsuzluklar, üzerimizdeki ne kadar olumsuzluk var ise ve üzerimizde ne kadar insani değerlerin dışında her ne var ise biz o kadar şeytana hizmetkarız demektir.
Çünkü şeytan Cenab-ı Hak'la olan ahdinde dedi ki ben de senin yeryüzünde kullarını saptırıcılardan olacağım. Kullarını saptırıcılardan olacağım. Cenab-ı Hak da ona cevap öndedi ki sen benim halis kullarıma, sen salih kullarıma, sen benim dostlarıma etki edemezsin. O zaman şeytanın etkisinden kurtulan kimse ancak Cenab-ı Hak'ın halis kulları olanlar. Eğer o kimse halis kul değil ise şeytanın etkisinde kalacak yine. Ve şeytan onu etkileyebilecek istediği gibi. Bizde şöyle bir şey var. Sanki bütün herkes şeytanın etkisi altında, şeytanın emrindeymiş gibi değil. Bir kimse iyi bir kul olmayı yolundaysa, Cenab-ı Hak'ı zikrediyorsa ve ona dostluk peydah ettiyse şeytan ona kendi istek ve arzularını yaptıramıyor.
En önemlisi bu. O yüzden beyazlı beslami gibi büyük zatlar, evet. Orada haccını yerine getiren kimseleri sonuçta şeytanın dışarı çıkmasını bekler. Camiden dışarı çıkmasını bekler. Zikrullah'tan çıkmasını bekler. Şeytan bekler halis kullarını aldatmak için. Bir adam ibadetini yaparken de şeytanın hizmetinde olur mu? Olur. Nice Kur'an okuyanlar vardır ki Kur'an onların boğazlarından aşağı inmez. Yani kalbine inmez gibi hadis-i şerifler var. Yani her ibadet edeni biz kendimizce doğru yolda olarak görmemiz uygun değil ki. Bizi bir kimse ibadetle de kandırabilir. Burada neye bakmamız lazım? Ahlakı, muamelesi.
İbadet de lazım, ahlak da lazım, muamele de lazım. Sadece ahlak ve muamele yetmez. Sadece ibadet de yetmez. İslam bir bütün. Öyle olunca bir kimse kendi üzerinde olması gereken bütün özelliklerin olması için gayret sarf etmek zorunda. O gayretin içerisinde olacak. Şimdi dini sadece ibadet eksenine almış olsak ve sadece ibadet olarak görsek doğru noktada durmayız. Dini sadece ahlaki noktada tutsak yine doğru noktada durmayız. Dini sadece hukuki noktada tutsak yine doğru noktada durmayız. Bunun doğru noktası olabilmesi için hem ibadetin hem ahlakın hem hukukun icra edilmesi gerekir. O yüzden bunlardan birisi eksik olmuş olsa orada bir kimsenin hem kendi şahsında hem toplumda din tamamlanmamış olur.
Eğer sadece iman etmek olmuş olsaydı Mekke ayetleri yeterdi. Sadece imanla alakalı ayetler vardı. Ve ibadetle alakalı, ahlakla alakalı, hukukla alakalı ayetler yoktu. Medine döneminde hem ahlakla alakalı hem ibadetle alakalı hem de hukukla alakalı ayet-i kerimeler geldi. Ondan sonra da Cenab-ı Hak dedi ki ben bugün sizin dininizi tamam ettim. Din olarak da size İslam'ı seçtim dedi. Şimdi bu son dönem İslam toplumlarında bu acı bir şey. Yani bir kimse ibadet ediyor ama ahlakı yok. Sıkıntılı bir durum. Ahlakı var, ibadet etmiyor. Yine sıkıntılı bir durum. İbadeti var, ahlakı var, hukuku yok. Yine sıkıntılı bir durum.
Yani bu sıkıntı aşılmıyor. Bu sefer de İslam'a laf söylemek isteyenler, dindarlara laf söylemek isteyenler, dine laf söylemek isteyenler asıl eksikliği görmeden şahısların üzerindeki eksiklikten bütün dini veya bütün dindarları eleştiriyorlar. Şimdi bir kimse ibadet ediyor, ahlakı çok zayıf. İbadeti var ama yani tabiri caizse beş vakit namazı kaçırmıyor, hem bir de camide kılıyor ama eve geldiğinde eşi onun yüzünü görmek istemiyor.
Sebep yani o adamın ahlaksızlığıyla alakalı veya beş vakit namaz kılıyor kadın ondan sonra harika örtüsü de yerli yerinde. Bir gelinine soracaksın, bir damadına soracaksın onu veyahut da bir çocuklarına soracaksın veya bir komşularına soracaksın. Allah muhafaza eylesin. Şimdi böyle olunca ibadet var, ahlak yok. Ahlak var, ibadet yok. Veyahut da ibadet de var, ahlak da var, hukuk yok. Böyle olunca hepsi de eksik ve İslam'da veyahut da Müslümanların üzerinde eksiklik görmek isteyenler, bu eksikliği eleştirmek isteyenler, ya böyle mi olmalıydı diyor, ya böyle mi olmalıydı? Dinin durduğu nokta bu değil ki. Biz de böyle olmasını istemiyorum, ben de istemiyorum, bir başkası da istemiyor.
Ama bu eksiklikten kaynaklanıyor. O yüzden normalde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu eksiklikleri, noksanlıkları hadisleriyle beyan ettirmiş, Müslümanları uyarmış. Ama sonuçta toplum olarak biz o noktada, o dairede değiliz. O yüzden şeytan her an için, her zaman için Allah'ın dostu olmayan, o yolda olmayan insanları etkileyebilir. Beyazlı Beslam'in de işaret ettiği şey bu olsa gerek herhalde. Bir şey daha sormak istiyorum. Şimdi biz normal hayatımızı yaşarken çeşitli tecrübeler yaşıyoruz, bunun bedelini ödüyoruz. Bu noktada yani yaş ilerledikçe işte Kemal'e erme diye tabir edilen yaşın ilerlemesiyle çeşitli şeyleri algılıyoruz ve yaptığımız bazı hataları yapmıyoruz.
Bir tweetinizde bu tecrübe ve aşıklıkla alakalı bir şey değinmiştiniz. Onu biraz açmanızı rica edeceğim. Yani normalde hani biz bunu aklımızla tabii yaşıyoruz ve tecrübe ediyoruz ama bunu hayatımıza yansıtırken, yani kalbi işte tecrübe diye bir şey var mı yok mu bilmiyorum ama bu buradan kastettiğiniz tam olarak neydi? Onu bir açar mısınız? Hani tecrübe sahibi akılla hareketlerse aşık olamaz derken bunu ne kastediyoruz yani burada? Aşıklık akıl işi değildir. Bir kimse aklıyla aşık olamaz. Bu kapıyı kapatmam ben. Olabilir derim de benim kendi iç inanışımdır. Bir kimse aklıyla aşıklık yapamaz, yaşayamaz. Şimdi Anadolu ozanlarından bahsettik.
Asıl ozan nedir biliyor musunuz? Birisinin yazmış olduğu şiiri okuyan kimse ozan değildir. Asıl ozan aşıktır o. O hiç yazılmamış, söylenmemiş söz söyler. O kalbine geleni okur. Mesela taşlama yaparlar. Şimdi ben beyefendinin alanına girmek istemiyorum ama şimdi bizim çocukluğumuzda böyle sazla dolaşanlar vardı. Kahveden kahveye dolaşırlardı. Biz böyle 15, 16, 17 yaşına gelinceye kadar vardı onlar. Mesela öyle iki kişi olurlarsa taşlama yaparlar birbirlerine. İki kişi değilse oturur o tek başına kahvenin bir köşesine oturur. Başlar tıngırdatma. Okur da okur. Ezberinden değildir ama. Sen otur ona de ki işte bu adam ondan sonra adı Abdullah mesleği doktor de.
O şimdi dın dın dın … ilham bekler gibi bekler. Ondan sonra sana bir beyt okur. Şimdi aşıklık tecrübeyle elde edilecek bir şey değildir. Ve aşık hiçbir zaman tecrübeli değildir. Hiçbir zaman. Aşıkta tecrübe oluştuğu an o aşıklıktan çıkmıştır. Tecrübe yanıldığını, yenildiğini, canının acıdığını, üzüldüğünü, yandığını, yıkıldığını, hicran çektiğini, hüsran çektiğinden tecrübe etmektir.
Ama aşık için bunlar tecrübe değildir. Bir lezzettir, bir tattır. Onun için bir zevktir. Bir başkası onun ciğer kokusunu duyar. Yanıyor bunun ciğeri der. Ona derler ki yanıyorsun. O der ki neresi yanıyor? Bir başkası yanıyor diye bir kova suyu alır. Oraya koşacağım diye uğraşır. Oysa yangın onun üzerindedir. O kendi yangınını bilmez. Kendi yangınını bilen kimse aşık değildir. Kendi acısından acıyı kendince acı olarak gören kimse aşık değildir. Tecrübeyle bir şeyi sabitliyorsa aşık değildir. Akıl tecrübe eder. Kahveyi içer, tecrübe etti.
Bunun şekerli mi, şekersiz mi olduğunu bilmesi için aklın şekeri de bilmesi gerekir. Akıl şekeri de tecrübe etmiştir. Hafızaya kaydetmiştir. Şekerli kahve, orta şekerli kahve, sade kahve. Akıl üçünü de tecrübe ederekten kaydeder. Kaydettikten sonra ona kahve gelir. O akıl sahibidir. Kahveden bir idim alır. Bu sade imişler. Bu akıl sahibidir. Siz aşığın önüne kahve götürürseniz, aşıklığı üzerindeyse ne şekerli olduğunu bilir, ne şekersiz olduğunu bilir. O esnada o sevgilisinin mahce malini görüyorsa kahve içtiğinin bile farkında değildir. Kahve içtiğinin farkındaysa o zaman sevgilisinin mahce malini görmemiştir. Cemali seyreden o cemalin önünde aklını yitirmiyorsa o cemal seyretmemiştir.
Sevgilisine dokunduğunda aklı gitmiyorsa bir kimsenin, o ona aşık değildir. Eğer aşıksa sevgilisini gördüğünde aklı gider. Aşıksa sevgilisi onun kalbinden hiç çıkmaz. Hiç çıkmadığı için onda hiç akıl yoktur. Onda akıl arayan, onda akıl arayan kendi aklının putperestliğindendir.
O yüzden aşık tecrübesizdir. O yüzden aşıklar rahat aldatılır. Bir genç kızların en fazla hata yaptığı yaş on dörtle on sekiz on dokuz yaş arasıdır. Tecrübeleri yoktur. Gördükleri genç bir erkeğe aşık olurlar. Her şeylerini teslim ederler. Annesi babası yırtınır yapma etme şunu yapma bunu yapma. Ama o tecrübesiz ya. O yüzden ne yapacaksa o zaman yapar. On sekiz yaşına geldiğinde bir sevgilisi olduysa, ikinci sevgilisi olduysa, üçüncüsü olduysa tecrübelenmiştir. O kız bir daha aşık olmaz. Kolay kolay. Olursa zaten daha öncekinlerde aşık olmamıştır. Olduysa daha önce olmamıştır.
Ve olduysa o zaman yine aklı yoktur. Her şeyi yapar. Her şeyi yapar. O yüzden aşıklık tecrübe değildir. Tecrübe edilmez zaten. O bir duygudur. O duygu seline kapılan kimsenin ne kenarı vardır, ne dibi vardır, ne üstü vardır. Ne tecrübesi vardır, ne iki kere iki dört ettiğini bilir, ne de dört kere dördün on altı ettiğini bilir.
O hesap etmez. Ben o yüzden derim, erkekler aşık olmaz. Kadınlar aldanmayın. Bir erkek kolay kolay aşık olmaz. Yalan söylüyorlar. O yüzden bayanlara derim, aşık olmaz bir erkek kolay kolay. Bak kolay kolay aşık olmaz. Bir kadın aşık bir erkeği çekemez zaten. Gerçekten çekemezler. Kadınlar çok isterler bir erkek kendilerine aşık olsun diye. Halbuki üç dakikada bıkarlar. Üç dakika sürmez. İdare edemezler. Bir aşığı idare etmek kadar büyük bir sanat yoktur. Bir aşığı idare etmek kadar dünya üzerinde daha büyük başka bir sanat yoktur. İki tane, üç tane, dört tane, beş tane etrafında seni seviyorum diyen aşık olan bir kadın olacak.
Kafayı yer kadın, psikolojisini bozar. Erkekler de aynı. Erkeklerin nefsine hoş gelir. Kadın etrafında dönsün, seni seviyorum desin, ona aşkımsın, canımsın, cicimsin desin. O sevdiğinden o. Bir aşık olsun bakalım kadın. Adamlar çekemez onu. Hiçbir erkek kendisine aşık bir kadınla evlenmek istemez. Evlendiğinde dakika bir gol bir onun bütün yolu düzeni bozulur.
Çekemezler insanlar. O yüzden aşıklık tecrübe değildir. Tecrübe olmadığından dolayı bir aşık kadın olduğunu düşünün evinizde. Gece saat ikide kendi kendine hayalledi. Üçte bunun canı mercimek çorbası istemiştir dedi. Mercimek çorbası pişirdi, yaptı. Üçte geldi. Adama dedi ki, kalk aşkım ne oldu? Senin canın mercimek çorbası istememiş miydi? Atar lan yat, yattığın yere ne mercimek çorbasıymış dedi. Bitti, kaldıramaz ki bir adam. Mümkün değil. Bakar kadına, bu kesin kırdı der. Ertesi gün annesine telefon açar. Gel al, ne oldu? Özürlüymüş bu. Ne var? Gece saat üçte bana mercimek çorbası pişirdi. Bitti. Evli olanlar böyle bir şey beklemeyin.
Hiç kimse gece saat üçte size mercimek çorbası pişirmeyecek. Peki bizim normalde aldığımız bir eğitim, işte yıllardan beri gelen bin dört yüz yıllık bir din eğitimi, hadis-i şerifler, normalde bu anlatılırken veya işte tasavvuf yolunda bir eğitim alıyoruz, yürüyoruz. Bu yol yürünürken, yani burada normalde bir şey yapmamayı öğreniyoruz, şöyle davranmamayı öğreniyoruz. Bu tecrübe değil mi? Bu tecrübe. Bu gerekli mi? Bu ahlak tecrübeyle alakalıdır. Hukuk tecrübeyle alakalıdır. Günlük hayat tecrübeyle alakalıdır. Ama aşıklık bunların üzerindedir. Burayı anlayamıyorum. Hazreti Mevlana Cerahat-ı Ruhu Hazretleri diyor, akıl, akıl, aşka gelince çamura saplanmış eşek gibi oldu. Orada o kimsenin aklı kalmıyor.
Mesela bunun tasavvuf, sufilik deyince bütün herkes bu duygusunu üstadından, üstadıyla bu meseleyi yaşar. Üstadıyla tam olarak da aşık olamaz. Ama bunu onunla yaşar. Biz toplum olarak mesela bir kadına aşık olmayı biz erkeklere öyle öğretirler. Yani bir kadına aşık mı olunur, böyle bir şey mi olunur?
Ama Mecnun'un hikayesini herkes okur. Kerem'in hikayesini, Aslı'nın hikayesini, Ferhat'ın hikayesini herkes okur. Herkes kendi içerisinde bir erkek Mecnun gibi olsun der büyük bir çoğunluk. Akıllı bir kadın istemez. Akıllı bir kadın ne yapacağım ben Mecnun bir adamı der. Dost doğru işine gücüne baksın, bana baksın, iyi bir evde tuttursun, arabam iyi olsun, çoluğunu çocuğunu iyi yetiştirsin. Akıllı kadın böyle bir şey ister. Doğrudur da. Akıllı bir adam ne yapacak aşık bir kadına? Hiçbir işe yaramaz. Evlilik hukuk açısından. Evine bakacak, çoluğuna, çocuğuna bakacak, adama bakacak. Nerede ne yenir, nerede ne giyilir, nerede ne içilir, nerede nasıl davranılır, nerede ne yapılır? Bunları bilen bir kadın arar adam, akıllı bir adam yanında.
Düğüne gittiniz, erkeklere söylüyorum. Düğüne gittinizde eşiniz oturdu, sizin dizinizde herkes masada otururken eşiniz geldi, senin ayağın dibine oturdu. Çok seviyorum aşığım sana, ben masaya oturmaya layık değilim. Senin ayağının altında toz olayım dedi, oturdu ayağın dibine. Ne yaparsınız? Yok ne yaparsınız? Ya şu an hoşuma gitti yani. Bütün düğün salonunun içerisinde ne yaparsınız? Ona kalk dersin değil mi? Onu kaldıramaz çünkü çevre. Geldi eşiniz size, bütün herkesin kalabalık olduğu bir ortamda oturdu, sizin önünüzde size secde ediyor. Ne yaparsınız? Secde ediyor, ne yaparsınız?
Tamam ben de onu söylüyorum, secde ediyor size, ne yaparsınız? Yapmaz, tamam kabul ediyorum. Konumuz şu, konumuz şu, bizim toplumumuz aşıklığı kaldırabilecek bir toplum değil. Buna uygun yetiştirilmiyor diyorum. Ve bizim toplumumuz bunu istemiyor diyorum. Bir kadın kendisine aşık bir erkekten uzaklaşıyor, istemiyor. Neden? Herkesin gittiği yerden gitmiyor çünkü o. O ayrı mı? Bakın buradaki konumuz şu, toplum aşık bir erkeği veya aşık bir kadını kaldırmaya, onu yürütmeye, onunla beraber hayat yaşamaya hazır mı değil mi, alışkın mı değil mi?
Konumuz bu. Biz bunu nereye kadar sürdürebiliriz? Konumuz bu. Konumuz bu. Mesele bu. Toplum olarak biz birbirine, yani birbirine değil, birisi bir kadına aşık. Bildiğiniz aşık. Bu kadın sizin kızınız olabilir. Sizin eşiniz de olabilir. Bir erkek aşık. Geldi sizin kızınız var, Allah bağışlasın. Geldi kapının önüne yattı. Ben sizin kızınızı seviyorum dedi. Hadi ne yaparsınız? Aşık dövdünüz olmadı. Karakola şikayet ettiniz. Karakol geldi. Dedi ki benim sokakta durmam yasak mı? Değil. Birisini rahatsız ediyor muyum?
Hayır. Herhangi bir naoş hareket ediyor muyum? Hayır. Ama karşıya konuştan da oturuyor. Karşıya konuştan da oturuyor orada. Toplum olarak biz bunu nereye kadar sürdürebiliriz? Eğer o kimse bizim kızımıza aşıksa biz onu vurmaya kalkarız önce. Lan sen nasıl bizim kızımıza aşık olursun? Adam aşık olmuş ya oturuyor. Veyahut da sizin kızınız aşık oldu. Bir kimseye aşık oldu. Gitti ben aşığım dedi gitti aşık olduğunun kapısına oturdu. Toplum olarak biz bunu nereye kadar götüreceğiz? Biz bunu nereye kadar tolere ederiz? Kızınız hatta ben daha aşağı indireyim. Kız diyor ki annesine babasına ben filancayı istiyorum.
Ben onunla evlenmek istiyorum. Müsaade edin ben evleneceğim. Anne baba karşıdaki kimsenin olurunu olmazını ne kadar olurunu ne kadar olmazını kendisine ne kadar uyacağını ne kadar uymayacağını alıyor. Alıyor ölçüyor biçiyor santimetreye vuruyor milimetreye vuruyor. Diyor ki bu erkek bizim ailemize olmaz. Veyahut da bu kız bizim ailemize olmaz. Senin bununla evlenmene biz müsaade etmeyiz. Sebep biz müsaade etmeyiz. Sebep bizim ölçülerimize uygun değil. Bizim ailemize uygun değil. Bizim tavrımıza tarzımıza uygun değil. Bizim mahallemize uygun değil. Bunları söylemiyor muyuz aileler olarak? Burada anlatmak istedim şey şu. Biz aşıklığı, sevgiyi edebiyat olarak okuyoruz, dinliyoruz.
Eğer kendimiz bu konuda sevmekle alakalı, aşıklıkla alakalı bir çabamız var mı? Hayır. Yaparsa birisi çevremizden, o zaten şimdi Şems ile Mevlana'ya geleceğim. Yaparsa Hazreti Şems'in dediğine geliyor. Hazreti Şems babası onun üzerine çok böyle tetizlenirken, babasına diyor ki, sevgili babacığım, sana bir şey anlatacağım. Buyur diyor. Diyor ki, bir tavuk düşün, tavuğun altına diyor yumurta koymuşlar, 10-15 tane, içine de bir tane diyor ördek yumurtası koymuşlar. Hepsi cevcivilerin çıkınca diyor, tavuk cevcivilerini dolaştırırken etrafında, orada diyor su biriklisini görünce veya deryayı görünce diyor, denizi görünce ördek başladı diyor.
Deryaya doğru koşma, tavuk da diyor çırpınıyor diyor ki, gitme koşma orada boğulursun. Oysa diyor, o denize münhasır fıtratı o. Senin de diyor durumun bu tavuğa benziyor. Şimdi, biz hepimiz de toplum olarak tavuk misaliyiz. Çocuklarımız eğer ki, suda yüzmeye veya havada uçmaya münhasır ise, biz aşağıdan anne baba olarak, toplum olarak çırpınıyoruz.
Yapma, boğulacaksın. Yapma, uçarken düşersin. Başını gözünü yarar, parçalarsın diyoruz. Sebep, biz kendimiz gibi düşünüyoruz bütün herkesi. O yüzden, toplum olarak biz sevmeye, aşık olmaya müsait değiliz. Yetiştirilmemiz, yetişmemiz buna uygun değil. Bazen örnekler veriyorum, hadis olmasına rağmen, Hz. Peygamber böyle bir şey dememiştir diyor.
Hani topluluğun içerisinde geliyor ya, bedevinin birisi diyor ki, Ey Muhammed, sallallahu aleyhi ve selleme, içimizden en fazla kimi seversin? Ayşe'yi diyor. Duruyor, bedevin. Biz erkekler için sordum diyor. Ebu Bekir'i diyor. Şimdi, kendi eşini, annesine, babasına, etrafına söylerken, sevdiğini söyleyemeyen bir erkek toplumu yetiştirmişiz.
Kaç tane erkek, evli olduğu eşini, kendi annesi, babası eleştireceği zaman, Anne, dur ya, o benim karım, ben onu seviyorum. Baba, dur ya, o benim eşim, ben onu seviyorum. Sevgilim benim o. Kaç tane kadın, kendi kocasını, kendi annesine, babasına karşı savunur ki, Anne, dur, ben o adamı seviyorum, aşığım ona, diyebilir. Toplumun bütün sıkıntısı, biz toplum olarak sevginin edebiyatını yapıyoruz. Sevginin edebiyatını yapıyoruz. Biz harika sevgi edebiyatı yapıyoruz. Ama biz seveni gördüğünde, gördüğümüzde, onun önünde biz ceket iliklemiyoruz. Bir aşığı gördüğümüzde, biz onun önünde ceket iliklemiyoruz. Hatta diyoruz ki, abartmış.
Bu kadar da olmaz canım. Böyle sevgi mi olur? Bu aşıklık mı şimdi? Böyle mi olması lazım? Yapamayız. Benim demek istediğim şey oydu. Biz sevmeyi, sevgiyi, aşıklığı toplum içerisinde sadece edebiyat olarak algılıyoruz. Yaşantımıza bunu aksettiremiyoruz. Ve aşık olmaktan korkuyoruz. Teşekkür ederim. O yüzden aşıklık tecrübe değildir. O yüzden aşık her an tuğru tazedir. Aşık her an ayrı perdeden ayrı perdeye geçer. Aşığın dünüyle bugünü aynı değildir. Aşığın dünüyle bugünü aynı ise o aşık değildir. Sevdiğine karşı, dünle bugün arasında bir fark yok ise o aşık değildir.
O tecrübe sahibi olmuştur artık. O normalde, hani deriz ya, işte neyi seviyor? Zeytinyağlıları seviyor. Aa, zeytinyağlıları yapayım. Tamam. Tecrübe etti. Üstadım, Leyla ile Mecnun hikayesinde bir gün Leyla herkese çorba dağıtırken, Mecnun'la sıradayken onun tasına bir kepçe vurup çorba vermeden geçiyor bir hikayede. Ve herkes Mecnun'la dalga geçiyor. Diyor ki, bak seni çok, sen onu o kadar seviyorsun ama o sana bir kase çorbayı çok gördü. Diyor ki, herkese davrandığı gibi mi bana davransaydı? Şimdi burada aşığın aklını soracağım. Aşık tamamen akılsız mıdır? Yoksa Mecnun'un verdiği cevaptaki kadar akıllı, okuyabilen, görebilen, aslında çok farklı bir akıl sahibi aşıklar.
Hani siz de hep derseniz ya, bizim yolumuz akılsız değildir diye. Aşığın aklının sınırını merak ediyorum. Nerede hukuka girer? Aşıklık akıl üstü bir şeydir. Hiç mi yoktu? Yani o hukuk, o sınır hiç kalmaz mı? Akıl üstü. Aşık maaşığında asla ve asla bir eksik kusur göremez ki. Onun yaptığı her şeyde doğruluk görecektir, hikmet görecektir. Öyle olunca aşığın aklı aslında akıl üstüdür, akılsızlık değildir. Mevcut etrafındaki insanların aklının üstünde bir akıl vardır onda. Bakın üstünde bir akıl, akılsızlık değildir bu. Biz onu akılsızlık olarak nitelendiririz. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hizmetleri gitti, yoldan geri dönmüyordu.
Mesela bir yere gitti ya, oradan aynı yoldan geri dönmüyordu. Yürürken başka bir yoldan geri dönüyordu. Şimdi aşıklık böyle bir şeydir. Kendi kendine o kimse buradan gelecek diye bekler bütün herkes ama aşık oradan gelmez, o başka bir yerden gelir. Herkesin aklının çalıştığı mekanizmada aşığın akıl mekanizması çalışmaz. Bunu biz akılsızlık olarak nitelendiririz ama aşığı görse onu akılsız olarak nitelendirmez. Çünkü aşıklık akıl üstü bir şeydir. Mesela aslında bir çıt daha söyleyeceğim. Mesela Kur'an akıl üstü bir şeydir. Akılsızlık değildir. Kur'an'dan normalde avamın aklına hitap eden olgular var mıdır? Evet.
Avamın aklına hitap eder. Avamın aklına hitap eden ayetler var mıdır? Evet. Ama öyle ayetler vardır. Akıl üstüdür. Necm suresi. Ona yaklaştı. Bir riyaya kadar yaklaştı. Akıl üstü bir şeydir bu. Bu şimdi akıl üstü. Bunu algılayamaz bir kimse. Algılayamayınca kendince algıladığı noktadan söyler. O avamdır. Avam noktasından onu şerh eder. Ama o akıl üstü bir şeydir. Onu akılla şerh etmeye kalkmak. Akılsızlıktır zaten. Mesela Hazreti Mevlana Kur'an'la alakalı bir yerde der ki Kur'an baştan başa bize aşkı anlatır der. Başka bir beytte der ki Kur'an baştan başa bize edebi anlatır der. Şimdi öyle olunca şimdi Kur'an'a bakan kimse kendi veçesinden bakar. Kur'an Hazreti Pir'e göre baştan başa aşkı anlatıyor.
Şimdi Kur'an'a o açıdan baktığımızda bizim o zaman Kur'an bize başka şeyler söyler. Ama Kur'an'a biz baştan başa bize edep anlatıyor, ahlak anlatıyor diye baktığımızda Kur'an bize başka bir şey söyler. Ama Kur'an'a baktığımızda sadece hukuk noktasından bakmış olsak Kur'an bize başka bir şey söyler. Kur'an'a sadece iman gözüyle baktığımızda Kur'an yine bize başka bir şey söyler. Aşk böyle bir şeydir. Aşık kendi rengini görür onda. Kendi rengini gördüğünden dolayı aşık her maaşuğuna göre tavrı ve tarzı değişir. O akılsız değildir. Bakın o akılsız değildir. Biz ona akılsız olarak nitelendiririz. Biz akıllıyız ya. Biz akıllı olduğumuzdan onu akılsız olarak nitelendiririz. Kendi aklımızı bu noktada kendimiz putlaştırdığımızdan dolayı aslında.
Neye göre? Bize göre biz bir çerçeve çizdik. Az önce söyledim ya bir baba çerçeve çizdi. Bizim alacak olduğumuz gelin bu çerçevede olmalı dedi. Kendi aklınca. Bir anne çerçeve çizdi. Dedi ki bizim alacağımız damat bu çerçevede olmalı. Çerçeve çizdi. Veyahut da bir kimse birisini işe alıyor. İşe alacağı zaman bir çerçeve çiziyor. Neden? İşini hesap ediyor. Kendini hesap ediyor. İşine göre bir kimse tercih edecek. Eleman alacak çünkü. Ona Fransızca bilen bir eleman lazım. O İngilizce bilen bir elemanı alır mı? Hayır. Onun ne lazım? Ona Fransızca alın lazım. Neden? İş çünkü. Kendi işine göre düşünecek. İşine göre karar verecek. O yüzden normalde herkes bir şeye bakarken kendince bakar.
Kendi ihtiyacınca bakar. Bu da normal akıldır. Aşık öyle değildir. Peki aşığın aklı aşıklıkta ilerledikçe mi akıl üstü olur? Yoksa Hz. Muhammed Mustafa Salahüsem Hazretleri'nin ilk yaradığı dıştaki o saf akıldan dolayı mı sevgisi ve aşıklığı üstündür? Bu tecelliyata bağlı. Bunu da bir norma bağlamak doğru değil ki. Madem ki konu aşıklık, onu bir norma bağlamak, bu böyle olur, bu böyle gider, bu böyle oluşur demek de bencesi doğru bir norm değil ki.
E tabi yani normalde ona ince perde dediğimiz şey o, yani deliyle velinin arasında baktığında adam zaten onu veli olarak görmez. Önce deli olarak görür onu. Zaten o deli olarak görülmüyorsa veli değildir zaten. Aşık o zaman olgunlaşınca aşkına göre? O aşığın tabi aşkına göre dediğimiz zaman farklılaşıyor. Aşık zaten bir anda olgunlaşır. Gencebay felsefesinden gidersek bir görüşte aşık olur kalır. Hayır şimdi beşeri ya da ruhani aşk. Ayırmıyoruz. Yani bedeniyle ruhaniye ayırmıyoruz. Bizim o zaman hani dışarıdan gördüğümüzde deli dediğimiz aslında veli olan ve aşık olan birisi. Evet.
Yani normalde gerçekten aşık ise mesela Hz. Mevlana'nın duruş noktası çok enteresandır. Hz. Mevlana der ki aşıklık ister o cihetten olsun ister bu cihetten olsun bize delildir der. Yani bir kimse ister bir kadına aşık olsun ister bir erkeğe aşık olsun biz hani ayırırız ya akıllılar ayırırlar. Bu normalde işte hani metafizik bir aşk değil bu ilahi değil ya bu ilahi aşk olsa böyle değil. Ayırırlar ya kim ayırır bunu akıllılar ayırırlar. Oysa yani bir kimse bir kadına aşık olamaz mı olur. Kadına aşık olduğunda biz onun aşıklığını vay bu aşık olmaz dünyalık diyemeyiz ki. Aslında denmemesi gerekir. Veyahut da bir kadın bir erkeğe aşık oldu biz ah bu ilahi aşk değil deriz biz onu reddederiz. Oysa sufi cenahından biz onu reddetmeyiz.
Sufi cenahından tarikat cenahından değil onu da ayırıyorum ben. Sufi cenahı bir kadına da aşık olsa bir kimse bir erkeğe de aşık olsa biz deriz ki cemali onda seyretti. Cemali gölde de seyreder, nehirde de seyreder, bir bardak suda da seyreder, bir kadında da seyreder, bir erkekte de seyreder, bir çocukta da seyreder, bir şeyhde de seyreder. O önemli olan cemali seyretmesidir. Neden birden elektrik çarpılmış gibi döner? Ona aslında işin perde arkasında cemal vurmuştur. Cemal vurduysa ona o elektrik çarpmış gibi başlar titremeye. Veyahut da Hazreti Pir'in demesiyle o kimse çok özür dilerim kafası kopmuş kuş gibi çırpınmaya başlar. Hazreti Pir öyle tarif ediyor.
Diyor ki aşıklık buluşan bir kimse kafası kopmuş kuş gibidir. Yani o çırpınır ya şimdi, hani bir hayvana bıçak vurursunuz kurbanda, ilk bıçakta hayvan çırpınmaya başlar. Aşık her an çırpınandır. O her an can verendir. O sevdiğinin uğruna her an can veriyorsa her an çırpınıştadır o. Her an kanremandır onun etrafı. Öyle olunca ister erkeğe aşık olsun, ister kadına aşık olsun, neye aşık olursa olsun, biz aşıkların hepsini baş tac ederiz. O sonuçta çünkü o gerçekte ona aşık olmuştur. Gerçekte. Bunun o farkına varsın varmasın hiç önemli değil. O zaten bunun farkına varırsa akıl vurur ona. Elleme ona o farkına varmasın aşıklığını en dip noktada ve en üst noktada yaşasın. Biz onun aşıklığına yardımcı oluruz, alkışlarız onu. Deriz ki devam et. Sev sevebildiğin kadar, derinleş derinleşebildiğin kadar.
Çünkü sonunda hani aşığın birisi demiş ya, Leyla Leyla derken buldu Mevla'yı, Mevla'nın aşkına yandı gidiyor. Bir kimse gerçekten aşıksa bir şeye, bu ne olursa olsun. Bir şeye aşıksa o bulur bulacağını. Onun sahibini bulur. O yüzden biz toplum olarak buna alışkın. Hz. Mevla'nın yine bir deyişi var. Bir kimse diyor, şehvetini aşk zannetmesin. Şehvetini aşk zannederse bu farklı bir şeydir. Şehveti aşk zannetmekte bu da şeytanın aldatmasıdır. Bir kimse gerçekten aşık ise, onun aklına şehvet gelmez çünkü. Bakın onun aklına şehvet gelmez. Yani aşık, bu ister ikili ilişkinin içerisinde olsun, saçının teline dokunamaz. Dokunduğu anda yanar zaten. Yanar o, kendinden geçer.
Onun için onun şehvet aklına gelmez ki. O, Allah muhafaza eylesin. Tabii bugünkü, ama bu her zaman için vardı. Adem'den beri şehvetini aşk zannedenler vardı. Adem'den beri, yeni değil. O yüzden, az önce hanımefendi dedi ya, toplum bozuldu diye. Bugünün meselesi değil bu. İlk toplumun bozulması Adem'in oğullarından çıktı. O yüzden normalde bu bugünün problemi değil. Her zaman aşıklığı farklı veçeden alanlar, anlayanlar olacak. Önemli değil. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin meşhur bir metaforu vardır. Tasavvuf, tarikat, hakikat bahsinde, mektubatta geçer. Orada der ki, bir sepet elmanın içerisinden bir elman bozulduysa, bütün sepeti atamazsınız der.
Bu tabii Müslümanların genel hukukudur. Yani, Hz. Ali Efendimiz, Hz. Osman Efendimiz'in şehitleriyle alakalı muaviye geliyor. Bunun hepsini katlet diyor ya. O da diyor ki, hayır suçluyu bulacağız, katleteceğiz. Suçluyu bulup katletmektir. Hukuk budur. Ama biz toptancılığı severiz ya. Birisi bir şey yaptığında bütün hepsi de böyledir. Dert çıkarız. Allah muhafaza ediyor. Öyle. O yüzden bir kimse kendi nefsini, kendi şehvetini, aşk olarak görmüş olabilir. Biz ona da kızmayız. Biz deriz ki, yanılmış olsun varsın, hiç olmazsa sevda yolunda yanılmış, aşıklık yolunda yanılmış. Hani aldatılmış ama sevdiğiyle aldatılmış. İnsanın en kolay aldatıldığı yer orasıdır.
Hz. Mevlana'ya birisi gelmiş ya, demiş ki, ey pir, ondan sonra Şemsettin'e Tebrizi'den sana selam var demiş. Bakmış, para pul yok, üzerinde cübbesini çıkarmış, vermiş ona. Demiş, al, verecek akçem yoktu demiş. Bakmış, çok kıymetli cübbe. Demiş ki, efendim, ben size yalan söyledim. Biliyorum demiş. Yalan söylediğin için bunu verdim. Doğru söyleseydin demiş, canıma verirdim. Şimdi, bir kimse, hani, yalandan sevdiğinden gelen bir selama dair böyle davranınca, gerçek aşık etrafını terbiye eder böyle. Yani o aşıktır, o zaman o aşıklığını sergiler farkında değildir. O aşıklığını sergiledikçe, onun etrafı onun aşıklığından terbiye olur. O yüzden, bir toplumda bir aşık fazla gelir topluma.
Hele bir ailede bir aşık varsa, sülale karışır. Allah bizi aşıklardan etsin inşallah. Biz ayırmayız, sufilik düşüncesi içerisinde. Biz aşıklığı oradan mı, buradan mı diye ayırmayız. Yeter ki o aşık olsun. Harika bir şeydir. Bunu anlatıyorum, anlattıktan sonra gençler gelmemeye başladı. Gencin birisi gelmişti, ben bunu anlatıyorum. Geldi böyle, selamun aleyküm aleyküm selam. Ben aşığım dedi. Ben de böyle iş yerine masada oturuyorum, kalktım. Dedim, gel ya, bir sarlayayım sana dedim. Aşıklık bulasın, bir koklayayım seni dedim. Ben bir sarmaştım. Çok hoşuna gitti böyle. Otur, oturdu. Çay getirin, çay getirdiler. Sormuyorum, kime aşıksın diye. Dedim, sevdiğini, başka bir erkekle görsen ne yaparsın dedim.
Vururum dedi. Ulan oğlum dedim, insanın aşığı, sevdiğini öldürür mü dedim. Bu nasıl bir aşık. Kaldı şimdi böyle. Nasıl yani dedim. Dedim ya, senin sevdiğin, aşık olduğun bir kimse, başkasına aşık. Sen onu nasıl vurmayı düşünüyorsun? Bu nasıl aşıklık? Kaldı. Bu şimdi, ben ona bir çıt daha ileri gittim. Dedim ki, hatta sen diyeceksin ki dedim ona. Aşkım, sevgilim, sen onunla mutlu olacaksan, ben seni mutlu etmek için onunla her şey yapmaya razıyım. Böyle baktı bana, kafası yerine mi diye. Olmadı mı dedim ben. Vallahi ne bileyim efendim dedi. Dedim, aşık değilsin o yüzden. Aşık.
Her eve lazım. Her mahalleye lazım. Her ile lazım. Lazım. Aşığın olduğu yer, rahmet olur, bereket olur. İlim olur, irfan olur. Güzel ahlak olur. Aşık öyle bir şeyler. Sevgi noktasından, aşıklık noktasına geçmenin bir yolu var mıdır? Bu yol öğrenilebilir bir şey midir? Yoksa aşıklık bir anda gerçekleşen bir şey midir? Bu hani, iman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Üç soru var ya, Cebrail aleyhisselam dıhye suretinde. Daha doğrusu sahabeler onu dıhye suretinde gördü. İman nedir deyince, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, hayrın ve şerrinin Allah'tan olduğuna, kadere, cennete, cehenneme, kader de var burada, kadere iman etmemek küfürdür çünkü.
Şimdi birileri var ya, Türkiye'de kader yoktur diye. Kadere iman vardır, farzdır. O yüzden kadere, cennete, cehenneme hesaba çekilmeye, hesaba çekilmek vardır. Eğer bir kimse hesaba çekilmeyeceğine iman etmezse, o insan küfür ehlidir. Hesaba çekilmeye de iman edecek. Çünkü birileri hesaba çekilmeye de iman etmiyor. Türkiye'de, onlar Müslümanız diyorlar. Hem böyle önemli yerlerdeler. Şimdi, iman nedir deyince bunları sıralıyor. İslam nedir deyince, o da diyor ki, La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demek, namaz kılmak. La ilahe illallah demek değil. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demek. Muhammedun Resulullah'ı ilave edecek ona. Peygamberin peygamberliğine iman edecek.
Peygamberin peygamberliğine iman etmezse, yine iman etmiş sayılmadı. La ilahe illallah Muhammedun Resulullah demek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek. Bu da İslam'ı. İhsan nedir ya Resulullah? İhsan. Burası da, sufiliğin, tasavvufun, çıkışına, delil. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamandır. İhsan. Nefes alır, bekler, bunu söylerken, ondan sonra devam eder. hadisin metninde, metin olarak okursunuz da, bu olayı anlatanlar, etraflı anlattığını, daha geniş bir eserde bunu, tespit edebilirsiniz. Bekledi, bir durdu. Ondan sonra dedi ki, göremeseniz dahi, onun sizi her an gördüğünüzü hissedip yaşamanızdır.
Şimdi sufiler, bu iki hali, aşk, aşıklık ve sevgi olarak görürler. Görüyormuşçasına yaşamak, o kimsenin aşıklığını zirve noktasıdır. Görüyormuşçasına yaşamak. Bu, her daim insanın üzerinde tecelli etmez. Şibli, bunu şöyle anlatır. Der ki, bir demiri aldınız, ben metal işlerinde okudum. Ateşin üzerine koydunuz, ısıttınız, demir, lal gibi olur. Kırmızılıktan sarılığa geçer artık böyle. O esnada böyle, elinizle bile bükebilirsiniz onu. O esnada diyor, demir, ben ateşim dese, hakkıdır.
Ama diyor, onu diyor, ocaktan çektiniz, şibli der bunu. Ocaktan çektiniz, o soğumaya başladığında, ben ateşim dese, hakkı değildir diyor. Şimdi, görüyormuşçasına yaşadığı anda, o ateşim diye bağırır zaten. Hakkıdır o esnada onun. Ve o, o esnada, görüyormuşçasına yaşamıştır. Bu bir andır, bir secdedir, zikrullah'ta bir andır, bir zikirde bir andır, bir farklı bir ibadette, farklı bir noktada, bir andır bu.
Bu, o kimsenin aşıklığı noktasında zirvedir. Hani, Hz. Mevlana'nın, Celaletin Ruhu Hazretleri'nin, semada öyle bir an vardır ki, sevenle sevilenin arasında hiçbir şey kalmaz. vasıtasız, dilsiz dudaksız konuşulduğu andır der. Bu aşıklığın en zirve noktasıdır. Bunu da bizimki de akılca, başka bir şey değil. Bunu böyle, hani sufilik, doğru sufilik, her meseleyi, Kur'an ve sünnete dayatmaktan geçer.
Doğru sufilik budur. Bir şey konuşurken, bir şey anlatırken, onunla alakalı bir hadis, bir ayet, zemin olarak koymak zorundayız. Öyle olunca, aşıklığın zirve noktası bu andır. Görüyormuşçasına. Bunun bir çataltı nedir? Onun seni her an gördüğünü hissederek yaşamaktır. Böyle olunca, bu sevgi noktasıdır. Ve, sufi, bu manada, zemin olarak kendine, sevgi noktasında tutar. Ayet-i Kerime'de der ya, müminlerden öyleleri vardır ki, Allah'ı şedid bir sevgiyle severler. Demek ki, müminlerin hepsi de öyle değil. Müminlerden bazıları var ki, onlar şedid bir sevgiyle seviyorlar. Bunlar o esnada, aşıklık noktasını yakalayanlar. Bu muhteşem bir şey. Bu, devamlı sürdürülebilir bir şey mi? Hayır. Hani, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerin, miracı sürdürülebilir bir şey olmadı ya, bakın, sürdürülebilir bir şey değil.
Üç miracı vardır. Birincisi, böyle Beytullah'ta dururken, böyle yakaza halindedir. Bir rüya halinde olmuştur. Bir de, hem rüya, hem de canlı bir şekilde. Miracı da öyle, yorulmamakta fayda var. Çünkü, bununla alakalı, üç tane farklı hadis var. Böyle olunca, şimdi, o kimse de, aşıklı, hani, nasıl o miracı, her dem, tutamadıysa, tutulmadıysa, aşığın o hali, her dem tutulacak bir nokta değildir. Her dem, böyle derse bir kimse, Allah muhafaza eylesin, aldatmış olur. Ama, sevgi noktasında, her dem durması gerekir. O zaten, her dem, sevgi noktasında, durmaya çalışır, gayret ederse, bir yıldırım gibi, bir am gibi, o hali, bir anda yakalama, şansına sahip, haline sahip, inşallah. Allah razı olsun.
Efendim, peki, o aşıklığın zirvesi dediğimiz, herkes de farklı farklı mıdır? Yani, mesela, sizin aşıklığınızın zirvesiyle, af edersiniz ama, benim aşıklığımın zirvesi, aynı değildir diye düşünüyorum. Değil, doğru düşünüyorsun. Yani, bu herkesin kendi rengidir çünkü. Ben yine burada, sufiliğe atıfta bulunacağım. Sufilikte, hani, benim, İsa Aleyhisselam'ın, küp metaforundan hareket ederim ya, herkesin kendi rengi vardır. Herkesin kendi rengi var olunca, herkes kendi rengince, aşıklık sergiler. Onun için de aşıklığın zirvesi odur. Ben, hayır, bu senin için zirve değildir demem. Ama o kendi rengindedir. Sufilik, tabiri caizse, herkesin kendi rengini parlattığı bir nokta ya, öyle olunca, o da kendince, aşıklık zirvesini yakalar. Onun da kendincedir.
Reddedilmez. Ben reddetmem en azından. Bir başkasına bir şey diyemem. O yüzden az önce beyefendi dedi ya, hani, aşıklık o cihetten, ben, o yüzden dedim. Biz her ciheti kabul ederiz. Yeter ki aşık olsun o. Aşıktan zarar gelmez. Aşıklardan da zarar gelmez. Her ne çekiyorsak, çok akıllılardan çekiyorsun. Efendim, aşıklığı toplumun kabul edip etmemesi noktasında değerlendirdiniz. Şimdi bir aşık diyelim ki, Bunu kabul etmemek olarak nitelendirdim ama, hani, toplum bunu kabul etmiyorum demez. Kabul eder ama, onu sürdürülebilir bir hale getirmez. Götüremez onu. Toplum için yaşamaz. Yemek yapıyor musun akşamları? Hiç unuttuğunu oldu mu? Hiç unutmamış daha. Aşık unutur. Yemek yapıyor.
Sevdiğini gördü. Karıştırıyordu. Ay yanacak içinde. Kapattı. Başında duruyor. İçinde. Çıkmasını bekliyor. Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat. Adam bastı zile. Cırırt. Zili duymadı. Gitti. Orada. Adamı açtı. Kapıyı geldi. Aşkım, tencerenin içine bakan bir kadın var. Ne oldu? Sen buradaydın. Neredeydim? Tencerenin içinde. Nasıl yani? Bas be ya. Sen ne zaman geldin? Ne zaman tencerenin içinden çıktın? Sen buradaydın ya. Nasıl? Ya konuşuyorduk, buradaydık.
Ben de oradaydım. İkimiz beraberdik. Eyvallah görebilir. Eyvallah görebilir. Görür. Eyvallah. Ben cahillik olarak görmüyorum. Kaldı. Nerede beyi? Yok. Bursa'da mı? Hasına mı var değil mi bugün? Yoksa adama soracaktım şimdi ne yapardım böyle bir şey olsaydı diye. Şimdi o yüzden dedim toplum bunu nereye kadar sürdürebilir, nereye kadar kaldırabilir, nereye kadar götürebilir. Bütün toplum der ki, evet aşıklığı istiyoruz. Harika.
Aynı şekilde kocası aşık. Benim hanım oradan döndü ya. Haydi arkasından bak. Oradan döndü, oradan döndü, oradan döndü. Sonra geldi gece saat üç içeri girdi. Burada mıydın? Ben buradaydım. Yazınca sokaktaydın ya. Hayır ben buradaydım. Sokaktaydım, buradaydım. Ne yapar? Şöyle bir şey düşünürüm efendim. Yani bir kişi en fazla yalnız kalır. Özür dilerim. Bu psikolojiyi kaldıracak bir erkek arkadaş var mı? Yaşadığım bir şey anlatayım mı size?
Ben Aslen Bayındır'lıyım tanımayanlar. İzmir Bayındır. Tire Endüstü Meslek Lisesi'nde okudum. Ben Nevşehirli Abdullah Gürbüz Efendi'nin de müridiyim o zaman için. Tire'yi çok iyi biliyorum. Orada arkadaşlarım da var. Orada bir camiinden bizim böyle derviş arkadaşlardan biri geldi. Nereye gitti dedi. Ben nereye gitti dediğinde, onun neyi kastettiğini anladım. Bunu söyleyen benden büyük bir kimse. Adı da Ali İhsan. Bazen isim telaffuz ederim. Yani arkadaşlar bilirler. Dedim neredeydi? Şuradaydı. Yürü dedim ben buna. Koşuyoruz biz trenin sokaklarında. O önde ben arkada onunla beraber. Ali İhsan abi nereye gitti dedi. Şuradan döndü galiba.
Oraya gidiyor. Buradan döndü. Biz koşuyoruz ikimiz beraber trenin caddelerinde. O zaman için benim o gençlik zamanımda trenin hemen hemen bütün gençleri beni tanır. Meslek Lisesi'nde ülkücü gençlerin başkanlığını yaptığım işte kavgalar, gürültüler, dövüşler, bağırışlar, çağırışlar. Sol cenah iyi tanır, sağ cenah tanır, muhafazakar cenah tanır. Bütün herkes tanıyor Tire'de beni. O zaman için o yıllarda. Ali İhsan abi ne tarafa gitti? O tarafa gitti, bu tarafa gitti. Bir buçuk saat, iki saat yakın biz koştuk trenin caddelerinde, sokaklarında. Ben hiç yoruldum demiyorum ona. Öf de demiyorum. Döndü. Mustafa kardeş dedi. Biz ne anlaştık yaptık da dedi. Elimizden kaçırdık.
Ali İhsan abi doğru söylüyorsun dedim. Böyle dedim göğsüme göğsüme yumuruklayasım geliyor dedim. Yumuruklarken ciğerimi dökesim geliyor dedim. Biz ne yaptık diye dedim. Yok senden değil benden o dedim. Yok benden o dedim senden değil. Yok sendendi benden de sendendi benden de. Ali İhsan abi dedim ya. Dedim içimi parçalayacağım artık ben dedim. İçimi parçalayacağım. Gel dedi ya. Biz eve gidelim de bir güzel ağlayalım dedi. Tamam Ali İhsan abi dedim. Girdik kol kola şimdi. Biz ikimiz de ben ona ağlıyorum. Onun ağlayışına ağlıyorum ben. Nasıl ağlıyor? Nasıl ağlıyor? Yoldan gidiyoruz ya. Ali İhsan abi geçmiş olsun. Onu da tanıyor. Tire'de Halk Bankası'nda evrak dağıtıyor bu adam.
Hani şimdi gençler bilmezler. Önceden çekler, senetler bilmem neler evrak giderdi. Onları da bütün esnaf tanıyor. Bütün herkes tanıyor. Ali İhsan abi başın sağ olsun. Ali İhsan abi geçmiş olsun. Öyle ağlıyor. Ben de benim, ben de onun koluna girdim. Biz öyle evine kadar gittik. Girdik içeri. Ağlaya ağlaya. Hanım'ı bir gördü. Ne oldu Mustafa Efendi? Annen mi öldü? Hanım'ı. Yok dedim. Bunun anası öldü herhalde dedim ben. Dedim bunun anası öldü galiba. Ali İhsan abi gösterdi. Ha ölsün varsın dedi. Kulaklar içinden sonra. Şimdi bunu kim kaldırabilir? O manada dedim. Toplum bunu kaldırmaz.
Yine Ali İhsan abiden bir örnek vereyim. Meseleyi kapatayım. Hanımı demiş ki. Domates yok demiş. Git çarşıdan da. Oradan manavdan. Demiş domates al gel. Bu naylon çuvallar gibi pazar masrafı konulan çantalar vardı. Plastik çuvallardan yapılma. Bunu almış bunu eline. Domates almaya diye manava çıkıyor. Yani gittiği manavın mesafesi 200 metre falan. Evlerini biliyorum. Sokağını, caddesini biliyorum. 200 metre var. 200 metre yok bile. Bu oraya diye çıkıyor. İki gün sonra Nevşehir'den haber geliyor. Domates almaya çıkmış. Elinde çanta. Bu dosdoğru bir bakıyor ki. Şeyh Efendi önde. Bu arkada. Garaja. Garajdan otobüse. Otobüsten İzmir'e.
İzmir'den tekrar Nevşehir otobüsüne. Sabahına Nevşehir'de. Oradan eve. Onlar da Toka'da mı nereye gidiyorlarmış? Demiş ki Toka'da gidiyoruz biz. Hadi sen de gel. Haydi Sivas'a oradan. Sivas'ta bu İzmir sıcak gömlekle. Sivas soğuk. Orada bir yağmur. Orada bir böyle tipi. Titre. Ondan sonra. Onun aklına gelmiş Şeyh Efendi. Aliksan demiş. Bu elindeki ne demiş. Çanta efendim demiş. Bu ne içindi demiş. Böyle olmuş. Ben domati almaya çıktım demiş. Şimdi Tireliler domati diyor. Bizim bayındırlar domat der. Onlar domati diyor.
Demiş ki ben domati almaya çıktım. Oğlum sen demiş domatimi almaya çık dedin. Evet demiş. Açmış telefon kaldırmış. Gelin. Selamun aleyküm aleyküm selam. Demiş sen daha domates mi bekliyorsun? Efendim sizin yanınızda mı demiş. Ben burada demiş yemeği koydum. Yağını koydum. Ondan domates bekliyorum demiş. Domates gelmedi. Çocukların birini gönderdim. Bulamadı gelmedi. İkinciyi gönderdim gelmedi. Üçüncüyü gönderdim. Aradılar trenin altını üstüne getirdiler. Onu bulamadılar iki saat, üç saat. Çocuklar yemek bekliyor. Ben bu sefer başka yemek yaptım. Şunu yaptım, bunu yaptım. Demiş ki babanız nereye gitti? Beli değil oğlum boş verin. Ne lazım?
İnekler sağılacak. İnek de var bunda. Çoluk çocuk topluyorlar. Gidiyorlar. Biz orada onlar ova diyorlar. Biz çayır deriz. Gidiyorlar. İnekleri sağıyorlar. İki gün bunun şeyhefendi oradan otobüse bindiriyor. Pazartesi günü sabahleyen. Tire'de oluyor. Çünkü resmi dairede çalışıyor. Halk Bankası'nda çalışıyor. İşine yetişecek diye. Biz ne kadar tolere edebiliriz? Ne kadar ona ayak uydurabiliriz? Benim demek istediğim şey buydu. Aşıklık, güzel, harika, muhteşem bir şey. Ben şimdi anlatıyorum. Herkes böyle yayılıyor dinlerken. Dinlemesi dahi zekil veriyor insanı. Öyle değil mi? Ne kadar tatlı bir şey. İnsan böyle aşık olmak istemez mi? İster.
Ama o aşığın neye şişa önemli. Evet. Efendim bir de şöyle bir şey. Şimdi maaşık aşığına haramlar dışında da kural ve sınır koyuyor gibi geldi bana. Bunun bir sebebi var mıdır? Yani biraz topluma da uyması gerekiyor. Etrafını gözetmesi gerekiyor. Yani aşık bunları düşünmek istemez ya da bundan rahatsız olmaz zaten diyorsunuz. O yanar, yakılır, yalnız kalır. En kötü ölür ya da en iyisi ölümdür onun için. Ama neden yine de işte susmasını ya da işte toplumu gözetmesini, bir şeyleri yaşamasını ister, daha sıradan yaşamasını ister diyeyim. Maaşık aşığını sevecekse onu da kendisini görmek ister. Onu da kendisini görmek istediği için onu dizayn eder.
Aşık kendi kendini dizayn edemez. Onu maaşık dizayn eder. Zaten onu maaşık dizayn etmiyorsa o zaman onu aşık olarak görmüyordur. O aşık ise maaşık onu kendisini sevebileceği şekle ve hale getirir. O yüzden Cenab-ı Hak ayeti kerimede der ki Ey Habibim de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Burada maaşık aşığına diyor ki Beni sevdiğini ispat için, beni sevdiğinin delili buna uymandır diyor. Buna diye nitelendirdi Hazreti Peygamber.
O zaman bir kimse birisini seviyorum demek soyut bir kavramdır çünkü. Ben seni çok seviyorum. Soyut bir kavramdır. Bunun somutsal bir delili lazım. Hani Hazreti Peygamber der ya, aşık için en büyük delil kanıdır der. Başka bir beytte de der ki, aşıklar delillerini kanlarıyla yazarlar.
Bunu Hallâc-ı Mansûr'a atıfta bulunur. O öylesine aşıktı ki, delilini kanıyla yazdı. Ne oldu? İşte dediler ki, enel hak demekten vazgeç. O kendinde değil. O her dem enel hak noktasında. Dediler ki, çaprazlama önce hapsettiler. Devam etti, dövdüler. Devam etti. En sonunda çaprazlama kestiler. Sol serçe parmağıyla sağ ayağını serçe parmağını kestiler. Devam etti. Ardından bir daha çaprazlama kestiler. Yine devam etti. Ardından bileğiyle ayağını kestiler. Ayak bileğinden. Bu kanı durduramadılar. Bilekten kesilince. Kan akınca, iki kanda hem bileğinden hem ayağından akan kanlar birleşti.
Toprağın üzerinde enel hak yazdı. Tüylerim diken diken oluyor. Böyle olunca, Hazreti Mevlana Mesnevisinde diyor ki, o aşıklığının delili kanıyla yazdı delilini. Kanıyla o kendi dili, dili söyledi, enel hak dedi ama onun kanı da enel hak dedi. O hakikat noktasında aşık. Akan kanı da enel hak yazıyorsa, bitti mesele. O zaman o kimsenin kanı kendiliğinden enel hak yazdığından delili oldu. Delili oldu. Bu delil. Bu delil lazım. Yoksa herkes hallaç olacaktı. Yoksa herkes hallaçın şekline, şemaline bürünecekti. Nice ben hallaçım diyenler çıkacaktı.
Bazen böyle örneklerken, İstiklaldeki Kültür Merkezi'nde, konferansta geliyorlar orada. İşte hallaçtan laf açıyorlar. Bir laf söyledim. Bir dahaki haftalarda durdu her şey. Dedim ki, hallaç enel hak derken, Gecede yüz rekat namaz kılıyordu. Virt olarak dedim, bitti. Sen enel hak diyeceksen, Gel onun yolundan gideceksen, Bırak farzları kıldığından hariç. Bir de gecede yüz rekat namaz kılacaksın. Nafile. Enel hak demeye hakkın olsun. Şimdi, Bir kimse Allah'ı çok seviyor. Harika. Ayetle sabit canım kardeşim. Allah'ı çok mu seviyorsun? Evet bak Allah diyor ki, Ayet-i Kerime'de, Ey Habibim de ki, Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Şimdi Allah'ı çok seviyoruz diyenler, Hadis inkarçısı.
Delil. Delil. Aşığa delil gerek. Aşık kendisi delillendiremez onu. Aşık, Aşıklığını yaşar. Maşık ona der ki, Böyle yapacaksın. Harika. Bu yoldan gideceksin. Harika. Gidiyor mu? O zaman onun aşıklığının göstergesidir o. Aaa, Çok sevdi. Ne sevdi, Ne sevdi, Ne sevdi. Ama kafasına buyruk sevdi. Yok. Öyle değil. Bir şey daha sorabilir miyim? Şehvetten bahsettiniz. Şehvetini aşk zannetmekten. Burada işte saçının teline dokunmak deyince biraz da cinsel yönden düşündüm. Şimdi biz deriz ya Allah ya da Hadis-i Şerif de var. İşte merhametinin onda birini dünyaya, dokuzunu kendine sakladı diye.
Orayı anlayamadım. Merhametinin onda birini dünyaya, insanlığa verdi. Dokuzunu kendine sakladı diye. Hadis-i Şerif okumuştum. İşte o yüzden. Ben yüzde bir olarak biliyorum da o yüzden. Hakkınızı elde edin, yanlış hatırlıyorum. Ben de yanlış hatırlıyor olabilirim. Merhametinden yüzde birini dünyaya ve içindeki mahlukata geri kalanını kendine sakladım diye biliyorum. İşte bu sebeple anne işte çocuğunu emzirir ya da bir hayvan aynı şekilde çocuğuna yaklaşır diye. Şimdi merhamet duygusu gibi cinsellik duygusunda bize Allah verdi ve bu noktada onda da kim bilir bunun ne kadar fazlası var diye düşünüyorum. Sonra da bunun da yaşam içerisinde ona yakınlık için hatta işte ibadet noktasında bir sürü ayet-i kerime var.
Şeytanın en büyük işi çiftlerin arasını bozmak gibi bu anlam yani cinsellik konusu çok önemli. Ama şehvet dediğiniz zaman böyle çok sönük ve çok kötü kaldı. Ne kadarı lazımdır ya da doğrusu nedir bunun? Yusuf Aleyhisselam'la Züleyha evlenirler ya Züleyha Yusuf'lu çok ister. Ne badirelerden geçerler. Sonuçta Yusuf'la Züleyha evlenir. Sonra çok zaman o kendisine pervane dönen, kendisini çok isteyen Züleyha yatağa gelmez olur. Bir gün Züleyha kaldığı odanın penceresinden böyle ovaya enginlere bakarken Yusuf da yatakta bekliyor. Der ki Yusuf artık beni istemiyor musun?
Beni çekici bulmuyor musun? Beni güzel bulmuyor musun? Beni istemiyor musun der Züleyha'ya. Cevap muhteşemdir. Sen beni öyle bir sevgili ile tanıştırdın ki, sen beni öyle bir sevgili ile tanıştırdın ki, Allah'ın emri olmamış olsaydın sana dokunmazdım bile. İşte Leyla Leyla derken buldu Mevla'yı.
Mevla'nın aşkına yandı gidiyor. Bir kimse o yüzden sufice bu. Bir kimse neyi seviyorsa sevsin. Eğer sevdiği şeye aşık ise yolu oraya var. Teşekkür ederim. Hocam hoş geldiniz. Şimdi bana göre aşık insan sorumluluğunu bilen güvenilir insanlardır. Bir insan sorumluluğunu bilmiyorsa o aşık değildir. Bir insana güvenemiyorsan o zaten aşık değildir. Bir de şimdi Yunus Emre'nin bir deyişi var. O deyişte bir konu kafama takıldı. Mümkünse ona bir açıklık getirebilir misiniz? Şimdi ilahi bir aşk ver bana.
Kandalığım bilmeyeyim. Kaybedeyim ben beni. İsteği ben bulamayayım. Al gider beni benden benliği, doldur içime senliği, dirilikte öldür beni, varıp orada ölmeyeyim. Sen sana ne sanırsan, ayyuga da onu san, dört kitabın manası budur eğer var ise diyor. Şimdi burada dört kitabın manası budur. Eğer var ise den kasıt nedir, hangi anlama gelir buna bir açıklık getirebilir misiniz? Sonuçta ne olur? Teşekkürler. Her şey bir kimsenin kendisini kul olarak bilmesinden geçer. Kul, istersen aşıklığın zirvesine çık, kulsun. Zaten dünyada yaşama amacımız sıradan bir kul olabilirsek ne mutlu bize. Daha başka fazla bir şey istediğimiz yok.
Eyvallah. Sıkıntı yok. Teşekkürler. Efendim yanlış hatırlıyor olabilirim ama bir tane hadiste şey geçiyordu. Bir kul utanmadığı sürece istediğini yapabilir gibiydi sanırım. Bu mesela topluma baktığımız... Geçmiş bütün peygamberlerin sözüdür. Utanmıyorsan istediğini yap diye hadis-i şerif. Topluma baktığımızda gittikçe utanma olgusunun yok olduğunu görüyoruz. Bu neden kaynaklı oluyor? Onlarda da var utanma. Bizce seviye meselesi. Utanmasız hiçbir varlık yoktur. Bu yüzden asla bir başkasını bunlar utanmıyorlar diye görme.
Herkesin utandığı bir yer vardır. Bu az önce bir mevzu oldu ya toptancıyız diye. Komple toplumu utanmıyorlar diye görmek bizim şiarımız değil. Yok. Birisi yemek yerken utanıyordur. Birisi yolda giderken utanıyordur. Birisi başka bir noktadan utanıyordur. Herkesin bir utanması vardır. Evet yani normalde bunun bir alt seviyesi olması gerekir. Eyvallah. Bu seviyeyi de aşmış olabilirler. Olabilirler. Ama o yok diyemeyiz. Ya evet bazı insanlar vardır. Ayet-i Kerime mucibince hayvandan daha aşağı mahlukturlar. Onu biz bilemeyiz.
Biz deriz ki bunların hiç utanması yok diyemeyiz. Seviyeyle alakalı. Bir başkasına göre sen veya ben de utanmayan bir kimse olarak görülebiliriz. Neden? O utanmada daha üst noktadadır. Yani bakar ya koskoca adam bak burada ne o buraya yaslanıp da konuşuyor. Ne utanmaz adam diyebilir. Diyebilir. Aklıma gelene söyleyeceğim şimdi. Diyebilir. Yani karşısındakilere hiç mi saygısı yok? Böyle oraya yaslanıyor. Öyle oturuyor diye. Öyle duruyor diye. Diyebilir. O zaman bir başkasına göre bir başkası da eksik olabilir. Eyvallah. Efendim anlattıklarınızın sufilik yolu için geçerli olduğunu söylemiştiniz.
Bu aşıklıkla sevgi arasındaki farkın. Tarikatlar ile sufilik yolu arasındaki fark nedir? Mesela müritle mürşid ilişkisinin sadece tarikatlerde olduğu. Hani sufiliğin öyle bir şey olmadığı toplumda genel anlamda var. Bu sufilik yolunu tanımlar mısınız? Şimdi aslında şöyle geriye doğru gidelim. İslam'ın selef zamanında tarikat yok. Seleften sonra tarikat yok. İlk 100 yıl, 150 yıl, 200 yıl tarikat yapılanması yok. Ama ilk dönem zühti bir yapılanma var. Züht yolu var. O yolun üzerinden yürüyor. Sufilik. Bunlar o zaman zühti bir hareket olarak çıkmış. Zühti bir hareket olarak görülen bir şey.
Kitab-ı züht diye örneğin bütün hadis kitaplarında farklı bir bap açmışlar. Kitab-ı züht diye. Şeyin, İmam-ı Hanbel'in iki ciddi kitab-ı zühtü var mesela bununla alakalı. Şimdi baktığımızda ilk başlangıç noktası zühti ve bunlar o züht hareketiyle devam ederlerken adı sufilik olmuş, konmuş. Bunların sufilik olarak adının konmasının sebebi şu. Kıyafetleri gösterişli değil, evleri gösterişli değil, devlet ricalinden uzaklar, buraları çok önemli. Dünyaya taparcasına gidenlerden uzaklar. Bunlar hani bizim gençliğimizde hor görülürdü. Bir lokma, bir hırka felsefesi diye. Bu noktada duranlar.
Bunlar İslam'ın hicri 400'üne, 500'üne gelinceye kadar tahrikatlaşmamışlar hiç. Halkın içerisinde, halkla beraberler, kendi işleri var, güçleri var, hayatlarını devam ediyorlar. Ama kendilerince büyük kabul ettikleri büyük sufiler var. Şimdi böyle söyleyeceğim yanlış anlaşılmasın. Cüneydi Bağdadi hangi tahrikatta? Kadri mi, Rufayi mi, Bedevi mi, Dusuki mi, Şazeli mi, Nakşibendi mi, Mevlevi mi? Yok. Enel Hak diyen teyzesinin oğludur. Evet, onlar kardeş çocuklarıdır. Hangi tahrikattan? Yok.
Maruf-i Kerhin'in hangi tahrikattan? Yok. Kindi hangi tahrikattan? Yok. Şeyban-ı Rai hangi tahrikattan? İmam-ı Hanbel'in şeyhi. Yok. Diyebilir miyiz Şeyban-ı Rai şu tahrikattan diye? Ama bunlar veli. Hepsi de gerçek birer veli. Bugün Cüneydi Bağdadi veli. Aslında gerçek manada bir velinin tahrikatı yoktur. Veli belki de bir tahrikat silsilesinde yetişmiştir. Veli olduğunda tahrikatı yoktur onun. Gerçek bir velinin tahrikatı yoktur. Hazreti Mevlana meslemesinde der. Ey oğul ne zamana kadar altına gümüşe bağlı kalacaksın? Hür ol.
Tahrikatı yoktur. Bugün Hazreti Mevlana Celatürmü Hazretleri hangi tahrikattandı? Şemsettin-i Tebriz'e hangi tahrikattandır? Kalendiri olabilir. Celveti olabilir. Yok şu olabilir. Olabilir. Ellerine bir delil yok yaraştırmacıların. O iyi birer sufiler.
Veliler. Veli. O veliler madem ki peygamber varisi. Peygamber varisinin bağlı olduğu bir tahrikat olur mu? Zaten sufilik ne zaman tahrikatlaştı o zaman sıkıntı doğdu. Bu benim kendi şahsi düşüncem. Bir velinin parayla ne işi olabilir ki? Pulla ne işi olabilir ki? Ne işi olur onunla? Taşla toprakla ne işi olur ki? Bir velinin taşla toprakla ne işi olur?
Peygamber varisi bir kimsenin taşla toprakla ne işi olur? Haydin yavrularım tekke yaptıracağız. Pamuk eller cebe. Mahileri söylüyorum ya. Türkiye'de tahrikat yok diye. Kızıyorlar bana. Sufilik. Parantez içerisinde bir tahrikat öğretisinin içine sığacak kadar küçük, sığ, alçak yanları belli bir şey değildir. Yok. Bir başkası sığdırabilir. Biz o kimsenin Allah'ı sevdiğine mi bakacağız?
Kaç adımda kaç selam verdiğine mi bakacağız? Semazen Allah, Allah, Allah dönüyor. Ham olan kulunu kaldırdı, kaldırmadı, yan yatırdı, çamura batırdı. Ona mı bakacağız? Onunla beraber ben de bir Allah. Süleyman Çelebi bir kez Allah dese lisan.
Dökülür cümle günahlar, mislihazan. Ben de bu cemaatin içerisinde bir kez bir Allah diyeyim. Semazenler kendi içlerinden Allah, Allah, Allah. Ne diyeceksiniz semazene? Ayağın havadayken Allah'ın elifini ayağın oturduğunda hain çıkar diyeceğiz. Bırak Allah desin. O sufi bu manada bağısız insandır. Gerçek sufinin bağı yoktur. Onun bir tek bağı vardır. Kur'an, sünnet, bir de üstadı. Başka bağı yoktur onun. O der ki bana otur derse otururum, yürü derse yürürüm.
Uç derse uçarım. Bitti. Ne bağı vardır sufinin? Gerçek sufinin dünya yansı içinde bezi yoktur. Bizi zaten buradan uzaklaştırdılar, kapitalist yaptılar bizi. Biz sufi kapitalist değildir. Bakın sufi kapitalist değildir. Sufi komünist değildir, sufi kapitalist değildir. Sufi işte şu değildir, bu değildir, değildir, değildir, değildir. Hiçbir şey değildir sufiye. Sufiye söylenecek bir şey vardır. Aşık bir Müslüman. Bu kadar. Gerçek bir sufiye biz, kadiri misin, rufai misin, bedevi misin? Zaten sorulmaz. Bu edep dışı bir şeydir. Sufiler birbirlerine hangi mezhepten, hangi meşrepten olduklarını sormazlar.
Edepsizlik görürler. Olmaz. Neden? Bir bağdır o. O yüzden gerçek bir sufilik, hiçbir tarikatın öğretisinin içine sığmaz. Bence. Birileri sığdırabilir, buyursunlar, sığdırsınlar, kimse bir söyleyecek bir sözümüz yok. Ama gerçek bir sufilik. Ben biraz eskiciğimdir ya. Ben biraz eskiciğimdir. Biz baktığımızda onları hangi tarikatla nitelendireceğiz ki? Evet, biz son beş yüz ile bakınca nitelendirebiliriz. Hadis-i Şerif, siz bir yol gidecekseniz, Hadis-i Şerif, eskilerin yolunu seçiniz.
Muhteşem. Bir yol mu gideceksin? Eskilerin yolunu seç. Hocam, benim sorum şununla ilgili olacaktı. Tarihe baktığımızda evlenmeyen, hayata tek başına yaşamayı tercih eden alimleri, sufileri görüyoruz. Ama bir yandan evlilik, dini bir baskı aracı olarak da şu an kullanılabiliyor. Şimdi peygamberin evliliği öven hadisleri var. Ama bir yandan Ebu Zer, Radiyallahu Hazretlerine verdiği bir izin var tek başına yaşaması ile ilgili. Ve Allah tektir, teki sever hadisi de var. Bu konuda yorumunuzu almak istiyorum. Bir kimse evlenmeye muktedir ise, fiziki olarak, manevi olarak, o kimse evlenmesi farzdır.
Eğer bir kimse maddi manevi evliliğini kaldıramayacak bir kimse ise, örneğin ona evlilik haramdır. Evlilik farzdır, evlilik sünnettir, evlilik nafiledir, evlilik müstahaptır, evlilik haramdır. Evlilik kime haramdır? Bir evliliği götüremeyecek, maddi ve manevi olgunluğa sahip olmayan bir kimse için evlilik ona haramdır. O evlenmesin zaten. Ama maddi manevi bir evliliği götürebilecek bir kimse ise, evleniniz, çoğalınız, ben sizin çokluğunuzla iftar edeceğim. Hadis-i şerifi mucibince, o kimseye farz olur. E şimdi, Sufiler genel manada evlenmeyi kendilerine şiar edinirler. Çünkü Adem'den itibaren bütün peygamberlerin sünnetidir.
Adem'den itibaren. Öyle olunca biz evliliği eksik noksan kerih göremeyiz. Evliliği bir toplum baskısı, etraf baskısı olarak da kullanmak da çok uygun değil. Gelir kadının birisi, evliliğin hukukunu anlat bana ya Resulallah der. O da der ki ona, kadına de, eşin kan irin kusuyor olsa, sana em dese, sen emsen, tükürsen, hakkını yerine getirmiş olamazsın der. Kadın bunu duyunca, vallahi de billahi de evlenmem der. O zaman da der ki kadına, herkese, evlenmek istemediği müddetçe zorla evlendirmeyiniz. Hadis-i şerif, evlenmek istemeyen evlenmez, zorla evlendirilmez, kız erkek. O yüzden Sufiler bu konuda biraz daha rahattırlar. Evlenmek istiyorsa evlenir o kimse, evlenmek istemiyorsa biz onu evlendireceğiz diye uğraşmayız.
Hatta ben arkadaşlara derim ki, evlenmek isteyeni evlendir. Evlenmek istemiyorum, bırak, evlenmesin. Ama o harama da gitmesin. Harama gitmek de yok. Ölülünce, bir kimse haram kapısını kapatınca, özür dilerim ama bir insanın şehveti, fıtratıdır. Fıtridir bu. Bu fıtri bir şeyi ne yapacak? O zaman oruç tutacak hep kendine sahip çıkması için. Zor bir şey. O yüzden bir kimse evlenmemeyi kendine yol edebilir mi? Evet. Ben evliliğe müsait değilim der. Gerçekten de müsait değildir. Evlenmez. Ben evliliği kaldırabilecek fiziki ve manevi kapasiteye sahip değilim der. Evlenmez.
Ben bir arkadaş tanıdım. Ondan sonra ben çocuk sesinden nefret ediyorum hocam dedi bana. İstanbul'da esnaf bu. Dedim nasıl yani? Nefret ediyorum dedi çocuk sesinden dedi. Duymak istemiyorum dedi. E dedim çocuğun var, hani kızı var bir tane. Zaten dedi o oldu. Hanıma dedim ki dedi al bu senin. Benim yanımda ben ağlamasını, sesini dahi dedi istemiyorum dedim dedi. Benim yanımda büyümedi hiç çocuk dedi. Valla senin hanımın çok sabırlı bir insanmış dedim ya. Hocam ne diyorum bak dedi. Nefret ediyorum. Şimdi böyle bir kimse için çocuk lazım mı? Değil ona. Nefret ediyorum diyor. Veya bir erkek ben kadın görmek istemiyorum diyor. Tamam. Neden evlensin ki o? Veya bir kadın diyor ki ben erkek görmek istemiyorum.
Eyvallah hakkı. Evlenmeyebilir. Veyahut da ya ben ne zaman evleneceğim ki ya? Bir de kadın, çoluk, çocuk mu bakacağım? İşim yok. Diyebilir. Evlenmez. Hakkı. Veya bir kadın diyebilir. Ne yapacağım? Elini adamına mı çekeceğim? Akşama yemek hazır mı? Hazırdı, değildi. Ne bu burada toz var. Öyle yapıyormuş adam. Dedim ne yapıyor? Geliyor dedi. Girer girmez dedi. Mobilyanın üzerine dedi. Elini atıyor bakıyor dedi. Toz var mı yok mu diye dedi. Seni hizmetçi mi almış dedim ben eve. Vallahi öyle dedi. Boşanmayı düşünüyorum dedi. Boşan senin hakkı mı dedim. Adamın nereye parmağını atıp toz var mı yok mu diye bakacağı belli değil. Böylesiyle karşılaşmaktansa Allah muhafaza eylesin.
O yüzden evlenmeyi istemeyen bir kimseyi biz kendimizce, kendimizi sufi bir topluluk olarak nitelendiriyoruz. Biz ona evliliği bir toplum baskısı olarak uygulamıyoruz. Evlenmek istemiyorsa istemezseniz hiç sıkıntı yok. Harama gitmek yok yalnız. Evet. Efendim, şimdi demin aşıklığın zirve noktasından bahsetmiştiniz. Bu hani Allah'ı sürekli görüyormuş gibi yaşamak noktası hani benim yapabildiğim bir nokta değil. Ayrı mevzu. Şimdi bu sevgi, sevgi devam ettiği müddetçe yani seviyormuş, sevme noktasını devam ettirdiği müddetçe aşıklığa o noktaya çıkabilir demiştiniz. Zaten o, biz onu anlatabilmek için öyle kategorileştiriyoruz. Anlatabilmek için. Yoksa o kimse seviyor noktasında olan bir kimse de zaten aşıktır ki. Yani şunu soracaktım, o eğer hani sevgi noktasında dururken, o akılı kullanırken.
Ben onun kendi dairemde ben muhabbet edeni dahi aşık görürüm. Bir kimse bir şeye muhabbet ediyorsa aşıktır o. Biz onu normalde hani aşıklık derecesi açısından, tecelliyat açısından anlaşılsın diye ayırt ediyoruz. Muhabbet etti, sevdi, aşık oldu. Aslında muhabbetin bir altı beğenmek. Beğenen de aşıktır. Biz bir şey beğeniriz ya. Abdullah'a baktığında Abdullah beğenilmeyecek bir adam değil. Gözlerini renklemekle maşallah, subhanallah. Allah nazardan saklasın. Burada mıydı ya? Diyecek şimdi benim adama bak şimdi bir de böyle methetti eyvah diyecek. Şimdi normalde bu beğenmektir. Anlatabildim mi? Bir kimse zaten beğenir.
Beğenmediğine aşık olamaz. Beğenmediğine sevemez. Beğenmediğine muhabbet edemez. Aslında daha da derleyip toparlayacak olursak, dünya üzerine aşık olmayan hiçbir şey yoktur. Varlık üzerinde aşıklık bulaşmamış hiçbir şey yoktur. Varlığın tamamı aşıklık bulaşmıştır tamamına.
O yüzden gözünün gördüğü görmediği, kulağının duymadığı, elinin erdiği ermediği her şey bir veçeden bakılırsa aşıktır. Efendim bir de bir şey sormak istiyorum. Hani üstünlük ancak takvadadır diye bir hadis-i şerif biliyorum. Şimdi bu üstünlük nedir? Takva nedir? Hani bu aşıklık derece olarak mesela takva mıdır? Bu başka bir şey mi? Takva haramlardan uzak durmaktır. Bu kadar. Çok namaz kılmak değildir. Çok oruç tutmak takva değildir. Biz öyle anlatırlar. Sizin en hayırlınız etrafınıza hiç zarar vermeyinizdir. Takva budur. Sizin en hayırlınız etrafına en fazla faydası dokunanınızdır. Takva budur.
Müslüman odur ki elinden ve dilinden diğer insanlar emindirler. Takva budur. Mümin odur ki bütün varlıklar canlarından ondan emindirler. Takva budur. Takva beş vakit namaza beş vakit eklemek değildir. Namaz bellidir. Beş vakit farzdır. Mesele bitmiştir. Oruç bellidir. Otur Ramazan oruçtur. Mesele bitmiştir. İbadet, çok ibadet etmek takva değildir. Allah bizden çok ibadet istemez. Ama Hazreti Peygamber der ki ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. Ben ibadeti tamamlamak için gönderildim demez. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim der. O yüzden takva güzel ahlaktır.
Güzel ahlak ise alt zemin olarak hiç kimseye elinden, dilinden, gözünden, kulağından, uzuvlarından zarar vermemektir. En büyük ahlak budur. En büyük ibadet de budur. Bakın en büyük ibadet budur. Evet, namaz müminin miracıdır. O kimse güzel ahlaklı değilse, namazı onun paçavra gibi yüzüne atılır. Namaz müminin miracıdır. Ama o namazı kılan güzel ahlaklı değilse, ayet de sabittir, yüzlerine paçavra gibi atılır. Oruç muhteşemdir. Kim Ramazan oyunu o oruçlu geçirirse, geçmiş günahları affolunur. Ama o güzel ahlaklı ise affolunur. Güzel ahlaklı değilse, hem oruç tutup hem etrafa sinkaf yapıyorsa, kırıyorsa, döküyorsa ortalığı, tutmasın ya orucu.
İstemiyorsun. Allah katında takva, Allah biliyor. Bizim takvadan anladığımız bu. Çünkü takvaca üstün olan Allah katında üstündür. Takvanın başlangıcı nedir? Takvayı da Allah Cenab-ı Hak kendisi tarif ediyor yine. İman edip salih amel işlemektir. İman edip salih ameller deyince, salih amellerin zirvesidir. İnsanlara zarar vermemek. Şimdi insanlar tekbir getirip camileri bombalıyor. Onu takva yaptığını zannediyorlar. Hocam tamam mıyız? Kaçta? Dokuz. Sekiz buçuk. Peki. Sekiz buçukta buradayız yine. İnşallah. Bir ara mola.
Sekiz buçukta tekrar meslemi okumalarında buluşacağız. Gününüz hayır olsun inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.