Gelibolu Mevlevihanesi Soru-Cevap - 30 Haziran 2019
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 1 Temmuz 2019 · 2:22:12
Selamun aleyküm. Hoş geldiniz hepinizde. Allah gününüzü hayırlı eylesin inşallah. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Başlıyoruz. Destur. Sormazsanız ben sorarım sonra. Sor. Geçenlerde, yani taklit ve tahkik arasındaki şeyi soracaktım ben. Geçenlerde bir abimizle böyle konuşurken...
Bir dakika, bu ses yukarıdan mı geliyor? Lokmadan geliyor. Taklit ve tahkik arasındaki ilişkiyi soracaktım ben. Taklit ve tahkik. Eski bir derviş abilerimizden biriyle konuşurken şundan bahsetti. Dedi ki, öyle dedi, dervişler vardı ki, dedi, rahmetli Abdullah baba, işte estağfurullah, el azim böyle tam çıkartamazdı dilinden, onu bile taklit ederlerdi dedi. İşte, kıyafetini tıpkı aynı Abdullah baba'ya benzeten dedi, dervişler var dedi. İşte, böyle biraz eleştirel tarzı söyleyince, kendi kendime dedim ki, yani adam doğrusunu bilmiyorsa ve onu yapıyorsa, bu orada onun zararına mı olur? Yani biz bu noktada mesela, işte üstadın çay içiş şeklini biz,
mesela orada bilmiyoruz hangisinin doğru yanlış olduğunu. Bu noktadaki bu taklit etmek bir zamandan sonra kendiliğinden mi tahkike döner? Yoksa bu taklitte orada ihlas ve samimiyeti varsa ona sıkıntı yaratır mı o kişi? Bir sufi anlayışı bir müddet sonra tarikatlaşınca taklide döner. Sufi anlayışı tarikatlaşmazsa, o zaman tahkik anlayışında devam eder. Tarikatlaşması, o işin normalde işte tamamiyetle her şeyin taklide dönmesidir. Burada taklit ederken kimse, taklit kötü bir şey değildir. Taklit ederken, kendisini Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ölçe alır da, taklit ederse her taklitten sevap kazanmış olur. Ve kendince, kendi dairesinde bir doğru yol tutturmuş olur.
Ama taklit ettiği kimse şeyhi ise, şeyh gerçekten, gerçek manada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini taklit ettiyse, bu taklitten de o kimse zarar görmez. Eyvallah. Ama öbür türlü, yani ahir zamanın büyük hastalıkları var. Bu hastalıklardan birisi, şeyh olarak kabul eden kimselerin ne kadar sünnet-i Resulullah'a uyup uymadıklarıyla alakalı. Öyle olunca, taklit ettiğiniz protipte eksiklik varsa sizi ateşe götürür. Bu taklit, bir kimsenin yol yordam öğrenince kadar bir müddet kullanabileceği, gidebileceği bir yol. Ama sufi anlayış noktasında bu bence çok doğru bir yol değil. O yüzden sufi anlayış, günün getirdiği anlayışı, günün getirdiği kavrayışı, günün getirdiği manayı o kimsenin yakalaması lazım.
Öyle olunca, o zaman onun taklitten çıkması lazım. Taklitten çıkmadıktan sonra o günü yakalayamaz. Günün anlayışını da yakalamaz. Günün bilgisini de yakalayamaz. Taklit çünkü mesela örneğin, bilgide taklit diyelim. Şimdi bundan bazen zaman zaman konuşuyoruz ya, taklit edecek. Bin yıl önceki bir fıkıh meselesini bugün de taklit etmeye kalkmış olsa yaşanmaz hale geliyor. Onun normalde tahkik anlayışı olursa o konuyla alakalı yeni bir ölçü, yeni bir bilgi, yeni bir temele veya yeni bir anlayışa sahip olup onu yaşanır hale getirebilir. O yüzden sufi duruşta olanlar taklidi hep kötülemişler. Hz. Mevlana Cerahat-ı Ruhu Hazretleri, ey oğul ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın, bağı çöz, hür ol derken bunun içerisinde bağnazca taklit de var.
Veya başka bir, yine mesnevide başka bir beytte o aşağılık maymun da insanları taklit eder. Ama o asla insan değildir der. Sen de aşağılık maymunlar gibi olma der. Öyle olunca normalde o bağnazca taklit sıkıntı çıkarır. Şimdi İslam dünyasına baktığımızda veya biz Osmanlı'ya baktığımızda Osmanlı'da ne zaman ki taklitçilik oturdu, tahkik kalktı gerilemeye başladı, sıkıntı yaşanmaya başladı.
Neden? Günü yakalayamadı çünkü. Günü yakalayıp güne iştahat edemedi. Güne iştahat edemeyince döndü kendisinden 300 yıl önce olan bir fıkıh ölçüsünü getirdiği insanların önüne koydu. Oysa önceden öyle değildi. Önceden insanların önüne dini yaşanabilir hale getiriyordu. Veyahut da dünyaya farklı açıdan bakıyordu, devletlere farklı açıdan bakıyordu, yükseliş döneminde yaşadı. Ne zaman ki bu farklı açıyı kaybetti ama alimlerini yetiştiremedi, ama şeyhlerini yetiştiremedi, o zaman da bu yavaş yavaş gerileme dönemine girdi ki bu en önemli şey taklit etmektir. Şimdi baktığımızda kıyafetlere bakın taklit var burada hepsinde de. Bakın taklit var. Neden?
İşin kolaycılığı, kes kopyala yapıştır. Fikri planda, moda planında, müzik planında, resim planında, din planında. Dinde de aynı. Ne okuyor insanlar? Bunlar işte oturuyor, bin yıl önceki bir fıkıh kitabını okuyor. Bin yıl önceki fıkıh kitabına bakaraktan taklit ediyor. Çünkü ona üretecek bir şeysi yok. Bin yıl önceki fıkıh kitabını okuyor, taklit ediyor. Bir şey bilmiyorsa onun için caizdir, dahil, normaldir. Ama o gelişme gösteremez. O gelişme gösteremez. Yani bütün dünya zaten bu noktada yürüyor. Yani bir fabrika kuruyor, fabrikaya bir bant kuruyor. O bantta o kimse sadece yaka dikiyor. Öbürkü düğme dikiyor. Öbürkü kol manşet dikiyor.
Öbürkü arka dikiyor. Öbürkü ön dikiyor. Öbürkü sadece ütücü. O bir tane gömlek yapamıyor. Sana gömlek yaptırmıyor. Sen sadece kol takmasını biliyorsun. Senin bir gömleği elde edebilmen için o kadar elemanı toplaman lazım. Sen eline makas alıp gömleği kesip dikemiyorsun. Sana bunu yapıyor. Ve sen dışarı çıktığında, o döngüden dışarı çıktığında açık oluyorsun. Neden? Gömlek dikmesini bilmiyorsun. Kesmesini de bilmiyorsun. Dikmesini de bilmiyorsun. Sen mecbursun o döngünün içine. Buradaki insanların hepsi de o döngüye mecbur. Kendi bluzlerini kesemezler. Kendi eteklerini kesemezler. Kendi eteklerini dikemezler.
Kendi sökünü dikemezler. Düğme dikeniniz var mı içinizde? Bir, iki, üç. Oh harika. Düğme dikmesini bilmeleri lazım. Sökünü dikmelerini bilmesi lazım. Sebep? Çünkü yarın öbür gün evlendiklerinde eşleri düğme dikmesini bilmeyecek. Her alanda.
Bazen bir gün Bursa'da sohbet ediyoruz iş yerinde. Sekiz, dokuz kişi var. Erkek. Dedim toplanın. Toplandılar. Mevsim gene böyle bir mevsim. Hepinizin dedim taze fasulye yemeğini tek tek tarif edeceğim şimdi size dedim. Başladım. Sen, senin evinde dedim taze fasulye böyle pişiyor. Pişme şekli bu. Sendeki bu, sendeki bu, sendeki bu, sendeki bu, sendeki bu. Doğru mu dedim ben? Hepsi doğru dedi. Dedim hepsi de birbirine yakın mı? Evet dedi. Taze fasulyeyi sadece böyle pişiriyorsunuz değil mi dedim. Ben evet dedi. Dedim herkes birbirine taklit etti. Yeni bir şey koymadı dedim içine. Şimdi sorsam taze fasulyenin içerisine hiç havuç doğradın mı?
Sen doğradın mı? Doğramadın. Hiç patates koydun mu içine? Taze fasulyenin içine. Hiç kıyma koydun mu? Harika bak. Bak taze fasulyenin şimdi türleri çıkıyor şimdi. O kimse normalde taklit ederse annesinden ne gördü onu? O aynısını onu yapıyor. Taklit ediyor. Eee onu üstüne koy. Bir gün havuç koy bu hafta. Bir daha kaftaya mantar koy. Bir daha kaftaya örneğin işte patates koy. Bir daha kaftaya git küçük soğanlar al. Küçük soğanlar koy. Bir daha kaftaya içine başka bir şey koy. Koy bir şeye değiştir. En fazla olsa adam senin kafana geçirir. Böyle taze fasulyen olur. Anneminki gibi yapmamışsın der. Lafta hazır. Kadın da desin ki. Ha git annen de ye o zaman.
Benim yaptığım bu desin. Sakın deme. Yok öyle de deme diyorum. Kadınların nefret ettiği laftır. Annem bunu böyle yapardı. Ulan git annen de ye o zaman. Öyle değil mi? Diyor mu sana? Diyor mu sana annem bunu böyle yapardı. Böyle güzel olurdu diye. İyi. Dersi almış o zaman. Taklit böyle bir şey. Şimdi sufilikte de taklit bir kimse önce taklit eder. Eyvallah. Ama o kendi tarzını ve tavrını kendi anlayışına koyması lazım. Kendi rengini parlatması lazım. Benim sufi anlayışım bu. Her konuda mı? İşte tasavvuf. Ya çünkü eğitim aldığımız kişinin bir tarzı, bir fikri, bir düşüncesi var. İlla ki ondan etkileneceğiz biz.
Kalkıp onu inkar mı edeceğiz bu noktada? Ben çok renkliliği seven insanım. Biz İzmirliyiz, Ege'liyiz. Biz güvecin içine ne bulursak koyuyoruz içine. Şimdi mevsim ya. Ne kadar sebze varsa koyarız içine güvecin içine. Biz çok renkliliği severiz. Sufilik çok renkliliktir. Tek renklilik tahrikattır. Saplantıdır o. O gelişmeye, genişlemeye, derinleşmeye müsait değildir. Ben onu kabul etmiyorum. Kendimce. Ben şeyhimin ayak izlerini takip etmiş bir insanım. Dergahın kendi içerisinde şeyhim öyleydi. Yani o öyle bir konseptin içindeydi. Ben itiraz etmiyordum.
Ama yalnız benimle alakalıysa, O zaman ben kendi yürüyüşümü kendim yapıyordum. O da karışmıyordu bana. Bana karışmazdı. Ama siz de onu takip etmişsiniz yani o ayak izleri. Ben muhakkak ben onunla berabersem onun ayak izlerini takip ederim. Ama benim istiyatifimde olan bir şeyse ben kendi tarzımı koyarım. Kendi tarzımı koyacağım deyip de batmak yok ama. Yok öyle bir şeye hakkın yok. Ama ben kendi tarzımı koyarım. İşte o tarzdan mesela işte üstadın bir bu noktada fikri var. Ben diyorum ki işte benim de fikrim bu. İki tane fikir oldu yani orada normalde. Bu fikir noktasında değil bu. Bu tarz bu. Bu böyle kelimeyle konuşulacak bir şey değildir bu. Bir kimsenin kendisiyle üretebileceği bir şeydir.
Örnekleyeyim şimdi. Ben Erdoğan'ın sen Tekirdağ'da nasıl çalışıyorsun, ne yapıyorsun, ne yapmıyorsun diye hiç sormam. Şunu şöyle şöyle şöyle şöyle yapacaksın hiç dedim mi? Tamam. Ben onun kendi tarzıyla, kendi tavrıyla, kendisiyle kendisinin büyümesini isterim. Ben ona yön vermem. Bak ben ona asla yön vermem.
Şunu şöyle yap demem. Kendisi yapacak. Hiç söyledim mi? Hiç söylemedim. Mesela Keşan. Hiç söyledim mi sana herhangi bir şey? Mesela sen şu şu şu çalışmayı yapacağız diyorsun. Ben hayır diyor muyum? Hiç demedim. Hiç demedim. Bu o kimseye ben şuna inanırım. Bir kimsenin Kur'an sünnet dairesinde durduğu müddetçe, olmazsa olmazları dokunmadığı müddetçe, hür bir şekilde kendi rengini koysun ortaya. Taklitten kurtulsun. Teşekkür ederim. Selamun aleyküm.
Efendim ben Rumuz el-Hadis kitabında bir... Kitabı anlayamadım. Rumuz el-Hadis kitabında. Ha Rumuz el-Hadis. İbni Ömer radiyallahu anh'ın bir şeyini okudum, rivayetini okudum da orada diyor ki, gusül abdestinden sonra abdest alan bizden değildir. Ve bunu şey yapamadım. Yani gusül abdestini küçük görmek, gusül abdestinden sonra abdestim olmadı diye düşünmek. Gusül abdestinden sonra. Çünkü gusül abdesti İslam'da büyük abdesttir. Yani en tefarratlı olan abdesttir. O gusül abdestinden sonra bir kimsenin kalkıp da bunun üzerine hani bazen sorarlar ya hani üstüne namaz abdesti almamız gerekiyor. Değil gusül abdesti en büyük abdest. Bir kimse gusül abdesti aldıktan sonra bir daha abdest almasına gerek yok.
Sünnet bu. Bu şimdi oradaki bizden değildir dediği, yaptığı şey bizden değil. Yoksa onun kafir hükmünde değil. Yani gusül abdestin üzerine bir kimse abdest alıyorsa bu bizden değil. Bu hareket bizden değil. Bazı şeyler vardır. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bizden değil dediği şey. O yaptığı şey bizim değil. Din değil. Bu yaptığı dinin bir hükmü değil. Anlatabildim mi? Yani normalde bu o manada bizden değil dedi. Mesela göbekli bir kimsenin göberini parmağına soktu bizden değil dedi. Bu şimdi bizden değil dedi kimse. O kimsenin yani külü alması, külol olması, göbek bırakması sünnete aykırı. Sünnet değil bu. Bu İslam'ın şiarı değil.
Bu Müslümanlığın şiarı değil. O zaman göbekli bir Müslüman olmayacak. Müslüman göbeğini eritecek. Bizden değil dedi. Hatta batırdı böyle elini göbeğine. Bizden değil dedi. Bizden değil deyince o kimsenin göbeği, külolu olması o noktada sünnete uygun değil. Sünnete aykırı. Bu o manada çıkar. Bizden değil dedi. Teşekkür ederim. Bir şey daha söylemek istiyorum izninizle. Sigaranın mekruh, alkolün haram olduğu düşüncesi var ya halk arasında genel olarak ama biz hani Sufi olarak baktığımızda insanoğluna zarar veren şeylere haram olarak bakıyoruz. Buna mesela savunma olarak çevremde birçok insan şöyle yaklaşıyor. Mesela diyor o zaman beyaz ekmek de diyor haram olmalı.
Çünkü diyor onun da diyor içinde diyor insan vücuduna zararlı olabilecek birçok şey var. Ya da işte mesela bilimsel olarak açıklanmış insan vücudunun sadece serçe tırnağının üzeri kadar tuz tüketmesi vücuduna yeterliyken biz bunun aksini birçok yediğimiz şeyde alıyoruz. O zaman haram işlemiş oluyoruz. Tuz da haram diye bir bakış açısı sergiliyorlar ve bunun gibi bir sürü örnek veriyorlar. İşte glikozdan tutun da aldığımız ürünlerin içerisinde bulunan şeylerle alakalı. Şimdi kalkıp da onu onunla kıyasladığın zaman bu sefer şey yapabiliyor. Size helal ve temiz yiyecekler uygun görüldü. Helal ve temiz. Ayet-i Kerime'de önce helallığı vardır sonra temizliği vardır. Helal ve temiz olanlar. Şimdi sigaraya kim temizleyebilir?
Zaten bunu savunanlar genel olarak alkolü de haram olarak görmüyorlar. Hani belli bir miktarı aslında vücuduna çok faydalı. Alkolü zaten haram görmeyince direkt kafir oldu. Küfre düştü. Şimdi bir şeyin illeti yani vermiş olduğu sıkıntı, dert, ızdırap, zararı belli olunca bir şeyin zararı var. Bir şeyin zararı meydana çıkınca o şey o insan için caiz olmaz. Çok yemek yemek, yemek helal mı? Evet. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin çok yemek yiyeni kerih görmüş. Yemek helal ama çok yemek uygun görülmemiş. Uyumak helal mı? Evet. Çok uyumak uygun görülmemiş. Şimdi bu uygun görülmeyenler farklı. Bir de işin içerisinde hani aşırı derecede zarar veren şeyler var.
Onlar farklı. O yüzden bir kimse sigarasız durabiliyor mu? Duramıyor. Alışkanlık haline geliyor. Başı ağrıyor. Kafası dönüyor. Gözleri bulanıyor. İçmek istiyor illa ki. Ve insanın üzerinde bir yerde okumuştum. Seksen kusur hastalık taşıyor sigarayla. Kaiz değil. Ben çok basit bir şey söylüyorum. Besmele çek hadi diyorum sigaraya. Otur sigaranın sotesini yap hadi. Otur git kurutulmuş tütünden pirinç yemeği yap hadi.
Bulgur yap. Pilav yap. Kurutulmuş tütün yaprağından ne yemek yaparsınız? Tütün yaprağını salamura yapıp sarma yapar mısınız? Basit. Helal mi? Ye kardeşim hadi. Yaprağından sarma yap. Boş muhabbet. Teşekkür ederim. İsterdim. Düşünmez misiniz? Ey insanoğlu deyip insanı bu kadar düşünmeye, sorgulamaya iterken Allah-u Teala. Hiçbir şey anlamadım. Allah-u Teala düşünmez misiniz? Ey insanoğlu diyerek insanı düşünmeye, sorgulamaya, üretmeye bizim dinimiz. Gelişmeye iterken yine siz ve sufi anlayışı, kendi rengini muhafaza etmek, aslında felsefe eksikliğinden bahsederseniz.
Bunlar varken ben itaatle bunları bağdaştıramıyorum ve gözlemlediğim şu oluyor, körü körüne bir itaat, hani tarikatlerdeki gibi insanın körelmesinden öte itaat edilenin de bir süre sonra aslında ilerleyişinin durdurulduğunu bana gösteriyor. Diyor ki şöyle, o körü körüne itaat eden ona önerilerini sunamıyor. Hatta yaptığı yanlışlara bile itaat ettiği için itaat edilen kendi yanlışını da göremez hale geliyor. Hatta yalakalığın da önü açılıyor. Vesaire bir sürü zararını görüyorum hatta. Burada gerçekten itaat nedir? İtaat nasıl olmalıdır? Hele bizler için önemli bir konuyken, bunu sufiliğin içinde itaati nasıl yaşayabiliriz? Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. İtaatin üç ana dairesi.
Bir, Allah'a itaat edin. Allah'a itaat edin deyince, bizim için Allah'a itaat etmek, birinci derecede Kur'an-ı Kerim'in hükümlerine bakmak. İki, Resulüne itaat edin. O zaman işin içerisine sünnet-i seneye girdi. Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Sizden olan. Bunun siyasi tarafı var, devlet başkanı. Bunun fıkıhi tarafı var, bir kimsenin mezhebi. Bunun sufi tarafı var, o kimsenin meşrebi. Veyahut da tasavvufi olarak durduğu yer. Şimdi biz meseleyi bu açıdan baktığımızda, normalde bir kimsenin itaati mesela, insanın kocasına da itaati var. Bu itaatlerin hepsini de İslam marufta olarak görmüş. İyilikte. Şimdi, körü körüne itaat denilince, işte bu sadece itaat iyilikte olmuş olmuyor.
Buradaki körü körüne itaat, mesela işte, sen bize atalarımızın dinini bırakıp yeni bir dine mi itaat etmemizi istiyorsun? Körü körüne itaat, o kimsenin sapıklıkta, yanlışlıkta, eksiklikte, noksanlıkta itaatidir. Mesela, Hanifi fıkıhçıları, bir kadının kocasına olan itaatini Kur'an sünnet dairesine bağlar. Der ki, marufta itaat edecek der.
Bir çocuğun anne babasına itaatini marufa bırakır. Der ki, marufta annesine babasına itaat edecek. Ben senin babanım, buradan yukarıdan at kendini, böyle bir şey yok. Kur'an sünnet dairesinde. Şimdi, itaat Kur'an ve sünnet dairesinin dışına çıktığı anda körü körüne olmuş olur. Kur'an ve sünnetin içinde olduğu müddetçe o körü körüne değildir. Ama toplum, neyin Kur'an ve sünnetin içinde, neyin Kur'an ve sünnetin dışında olduğunu tam olarak bilmediğinden dolayı, bütün itaatı körü körüne içine bağlıyor. Değil, itaat vardır, insanı Allah'a yaklaştırır, farzdır. İtaat vardır, insanı Resulüne yaklaştırır, sünnettir. İtaat vardır, insanı insanların içerisinde insan eder, nafiledir bu.
Şimdi, itaat vardır, haramdır. İtaat vardır, küfürdür. E şimdi, biz körü körüne itaat dediğimizde, körü körüne itaatten kastımız odur. Ama şimdi, öyle bir şey, hava estiriyorlar, İslam dünyasında, bilhassa Türkiye'de. Hani, öyle diyorlar ya, sizde biat kültürü var, siz körü körüne itaat ediyorsunuz. Ya, iyi, biat kültürünü kaldırın o zaman, devlete karşı mı geleceksiniz?
Sisteme karşı mı geleceksiniz? Yıkacak mısınız? Terör mü yapacaksınız? Anarşi mi oluşturacaksınız? İnsanları katletecek misiniz? Ne yapacaksınız? Neye karşı itaatsizlik istiyorsunuz? Yani, ürettikleri şey neydi mesela, bir ara üretiyorlar ya, sivil itaatsizlik. Neye karşı itaatsizlik? Söyleyin, neye itaatsiz davranacağız? Vergileri yatırmayacak mıyız? Su paralarını yatırmayacak mıyız? Elektrik paralarını yatırmayacak mıyız? Saatları söküp atacak mıyız? Elektrik saatlerini söküp kaçak mı kullanacağız? Neye itaatsizlik yapacağız? Toplu taşıma araçlarını kullanıp parasını ödemeyecek miyiz? Ne yapacağız?
Otobüse bindimizde adamın kafasına bir tane yumruk vurup o bilet şeyini dışarı mı atacağız? Neye itaatsizlik yapacağız? Bunu söyleyin, biz itaatsizliğimizi bilelim. Aa yok, aslında farklı bir şey var. Anarşiyi körüklemek. Ülkenin yaşanabilirliğini yok etmek ortadan. Ülkenin huzurunu bozmak. Bu batıdan geliyor bize. İyi, senin ülkende bir tanesi bir hızlı treni biletsiz kullanıyor mu? Senin ülkende bir tanesi kaçak elektrik kullanıyor mu? Senin ülkende bir tanesi ben sivil itaatsizim bugün işe gitmiyorum diyor mu? Senin ülkende bir tanesi vergi kaçırabiliyor mu? Senin ülkende bir tanesi normal düzeni sistemi bozucu bir şey yapabiliyor mu?
Hayır, neden bizi sivil itaatsizliğe körüklüyorsun? Almanya'da sivil itaatsizlik var mı? İsviçre'de sivil itaatsizlik var mı? Belçika'da sivil itaatsizlik var mı? Bak Fransa'da sivil itaatsizlik yapmaya kalktılar. O da dışarıda Fransa'ya. Fransa, ABD, ABD'nin su yolunda gitmeyince sarı yeleklileri çıkardılar. Ortalığı yaktılar, yıktılar. Öyle bir sivil itaatsizlik mi istiyorsunuz? Bu sefer Fransız asker ve polisi girdi. Perişan etti ortalığı. Bunlar neydi itaatsizliğe giden şeyi? Neden onu öyle yaptılar? Almanya, Fransa ikisi ortak açıklama yaptılar. Dediler ki Avrupa Birliği'nin de bir ordusu olmalı, bir askeri gücü olmalı dediler. Haydi Fransa'da sarı yelekliler çıktı.
Ardından ne dediler bunu? Büyüteceğiz. Ne yaptılar? Almanya'ya dediler ki bir sarı yelekliler de oradan patlayacak. Merkel açıklama yapmak zorunda kaldı. Avrupa Birliği'nin şu anda askeri ihtiyacı yoktur. Ordu kurmaya da ihtiyacı yoktur. Bu fikrimizden geri döndük dedi. Almanya'ya sarı yelekliler bulaşmadı. Ama Avrupa Birliği'nin özel askeri olması projesi de rafa kalktı. Fransa cezasını çekiyor. Neyin cezasını çekiyor? Fransa'nın kendi başında Amerika'nın güdümünde gitmemenin cezasını çekiyor. Sarı yelekliler vurdu. İtaatsizlik derken aynı şeydi bizim içimize sokmaya çalışıyorlar. Allah'a itaat etmeyeceksin. Resulüne itaat etmeyeceksin. Sizden olan emir sahiplerine itaat etmeyeceksin.
Çevrende hiçbir şeye itaat etmeyeceksin. Anne misiniz? Çocuğunuz itaat etmemiş olsa ne yaparsınız? Evin huzuru kaçmaz mı? Kaçar. Her gün sabaha karşı zil zurna sarhoş gelse ne yaparsınız? Dinlemiyorum. Ben böyle yaşayacağım dese ne dersiniz? İtaatsizlik. Halbuki bu itaat değil. Bu makulde toplanma. Makulü arama. Makulü yaşama. Makulü yaşama. Hatta öyle de Ya içeceksen de dost doğru iç. Az iç bari ya. Neden? Makulü yakala. Bizim başımıza dert açma. Sıkıntı verme bize. Şimdi o itaatsizlik dediğimiz şey itaatsizlik dediğimiz şey her yerde anarşidir. Nerede çalışıyorsun? Benim iş yerimde çalışıyor. Ben diyorum ki bu rafı düzelt.
Düzeltmeyeceğim. Ah neden? Ben itaatsizim ya. Allah Allah. Ne amman geldin çalışmaya o zaman? Böyle bir şey var mı? Yok. Ama bize bunlar böyle yaldızlı bir şekilde sunuluyor. Biz onu çok önemli bir şey yapmış gibi görüyoruz onu biz. Değil kardeşim. Anarşi yok İslam'da. Yani bir devleti yatıran, batıran şey anarşidir. Bir milletin huzurunu kaçıran şey anarşidir. Ben hiç kimseye itaat etmiyorum. Geldi burada el bombası attı. Ne demek ya? Ben itaatsizim kardeşim. Allah Allah. Bizim huzurumuzu bozmaya hakkım var mı? Gece bahsede korne çalmaya. Gece saat 1'de 2'de.
Bağırış, çağırış, kavga, gürültü. Ne? Biz sivil itaatsiziz. Böyle bir şey yok. Peki kapitalist sistemi ve sömürücü düzene karşı hani Müslüman devrimcidir ve başkaldırıcı rolü vardır deriz ya buradaki itaatsizliğiniz ya da izlediğimiz yol ne olabilir? Burada normalde ben kendimce beni sömüren sisteme karşı ben itaat etmiyorum. Mesela bankaları kullanmamak gibi. Ben kullanmıyorum örneğin. Mümkün olduğunca kaçıyorum. Şimdi herkes bunu yapsa bir anarşi çıkmaz mı? Hayır. Ben kendi doğal hakkım benim. Ben paramı bankada tutmak zorunda mıyım? Değilim. Kredi kartı kullanmak zorunda mıyım? Değilim. Kullanmıyorum. Hem mecbur emekli maaşım yatıyor oraya.
Onları da bağlıyorum elektrik su parasına komple. Telefon, elektrik su her şeyi. Tamam bitti. Kullanmak zorunda mıyım? Değilim. Mücadele ediyorum. Ben bilmem ne X alışveriş mağazasına gitmek zorunda değilim. Gitmiyorum. Gitmiyorum. Orada bilmem ne marka Starbucks kahve Starbucks ne onu ezberledim bak artık sonra sonra. Sonra sonra ezberledim. Ben gidip orada kahve içmek mecburiyetinde değilim. İçmiyorum. Tadını bile bilmiyorum. Veyahut da ben o oluşturulmuş ne o Nescafe. 58 yaşındayım. Mecbur kaldığımda içmişimdir. En fazla 10 bardaktır hayatım boyunca. İçmiyorum. Kimyasal bir şey içmiyorum. Ben kolanın tadını bilmiyorum. Çok uzun zamandan beri.
Derviş olduğumdan beri ağzıma sokmadım daha. Bu normalde benim kapitalist sisteme karşı duruşum. Ben hamburgerin ne olduğunu bilmiyorum. Ben o tavuk çıkın bilmem ne ıvır zıvır bilmiyorum tadını. Ben daha kapısından içeri girmedim hiç. Parasızlığımdan pulsuzluğumdan değil. Ben girmiyorum. Yiyemiyorum. Ben o ne o telefondan pizza söylüyorlar ya. Ben bilmiyorum tadını. Bildiğiniz bilmiyorum. Ben giderim otururum. Derim ki bir buçuk kıymalı yumurtalı ne varsa koy içine. Pide benim kültürüm. Yerim. Giderim derim ki ya ne kebapı varsa indir aşağıya. Yerim. Ne?
Ben köfte ekmek biliyorum. Çocukluğumdan beri. Ne oldu benim köfte ekmeğime bir şey mi oldu? Gider köfte ekmek yerim. Hele bir de bayındırın köftesi olunca. Bol yağlı. Kırmızı biberli. Şıcak. Yağı damlayacak böyle üstünden. Gidin bayındır da yerim. Benim adımı verin. Benim hesabıma yazsınlar. Sıkıntı yok. Yani şimdi onun o yağını damlata damlata yiyeceksin. Zeytinyağı bir zararı olmaz. Bizim orada birisi margarin kullansa kafasını gözünü yararlar adamın. Orada yağı görecek ya zeytinyağı ya tereyağı. Sen istersen özel bana tereyağlı yap dersen tereyağlı yapar. Önceden öyleydi. Şimdi nasıl bilmiyorum da. O yağı damlayacak.
Veya giderim işte bir örneğin işte. Lahmacun yerim. Bol yağlı. Yağı damlayacak saracaksın. Yağını akıta akıta yiyeceksin. Onun tadı bu. Şimdi başladı Milen. Ay yağlı olmasın. Herkes kurudu. Damarları kurudu. Kasaba gidiyor. Bana yağsız kuzu eti var. Kuzu eti yağsız olur mu? Yenmez zaten o. Haya gidiyor. Bana yağsız et var. Yağsız et yenmez. Bu kültürsüzlük. Et yağlı olacak. Sebep sindiremezsin. Tahta gibi et mi yenir? Yani şimdi o. Bu benim kendi milli duruşum. Ben gazlı içecek bir tek soda içerim. Başka hiçbir şey içmem. Milli duruşum benim.
Ben yabancı marka hiçbir şey almamaya gayret ederim. Varsa alternatifi onun memleketimin markası onu alırım ben. Ben yabancı marka almam. Var mı memleketin markası var onu alırım. Ben dükkana soğuk hava sıcak hava üfleyen şey alacağım. Ne o? O var ya alışveriş merkezlerine girerken birden sıcak üflüyor. Onlardan alacağım. Ben bakıyorum hep yabancı marka. Bir tane buldum Kayseri'de. Telefon açtım. Selamun aleyküm aleyküm selam. Dedim ya böyle böyle. Ben sizi internetten buldum. Ben dedim milli istiyorum. Ne yapıyorsunuz? Böyle böyle böyle. Gelir kurar mısınız? Kurarız dedi adam. İyi gelin kurun. Dört tane aldım ben kapılara şimdi. Adamlar beni tanırlar dediler ki ya.
Böyle insanları tanımaktan mutluluk duyuyoruz. Bir indirim yaptılar. Bir bakım şeyi koydular. Şimdi gelen bakıyor. Hani bunu diyor mu? Upucuz'u aldım. Kayseri'den aldım. Adamlar hücüsü geliyorlar. Yapıyorlar ediyor. Ben reklamlarını yapıyorum. Bir başkası aldı. Oradan başkası aldı. Oradan başkası aldı. Müdürü beni arıyor. Ya Hacı abi seninle tanıştım. Allah senden aradı. Ya kardeşim ben yerliciyim. Ben milliciyim. Ben varsa yerlisin, millisin takarım. Ama sen de iyi hizmet et. Sen de kaliteli bir şey yap. Onlara da onu söyledim. Kaliteli yapın. İnsanlar sizi tercih etsinler. Şimdi bu o global emperyalistlerin kapitalizmine karşı bir mücadele.
Siz sen hiç bende yabancı marka gömlek gördün mü? Bende Gucci gözlük yok. Ben Vakko örtüyü sizlere öneriyor muyum? Gucci örtüyü öneriyor muyum? Burada var mı içinizde Gucci örtü alan? Yok. Bilmem ne Hollanda'dan bilmem ne peyniriymiş. Bu ne ya? Tulum peynirine ne oldu? Teneke peynirine ne oldu? Çamur peynirine ne oldu? Çökelerine ne oldu senin ya? Neyi eksik? Kars kaşarına ne oldu? Erzincan peynirine ne oldu? Neyin eksik? Kendi bölgenin kendi hayvanları al onu, onu ye. Neyi eksik?
Gittik dağdan keçi peyniri al. Neyin eksik? Neden illaki yabancı peynir almak zorunda mısın? Hamiden'deki hücreler diyecek ki, hoş geldiniz Hollanda peyniri. Siz bu tarafa oturun. Şimdi, kapitalist sistemle mücadele etmenin yolu, kapitalist sistemin ürettiği, dayattığı, yiyecek, içecek, yiyecek, kültür, sanat, her şeye hayır demek.
Kapitalist sistem, üretmiş, koymuş pazara, satıyor. Sen de alıyorsun, alma, git Yeşilçam filmlerini izle. Bizden, Kemal Sonola izle, bizden on sefer izle, izleyeceksen ya bizden. Replikleri ezberle, ezberle, bizden. Ne olacak ki? Ama yok gidip Blue TV'den bilmem ne izleyecek o kimse. Bizden mi değil, kültür erozyonu. Bilmem hangi diziyi izliyor. Kültür erozyonu. Bizim diziler de onlardan şimdi kendi kendilerine pay çıkarıyorlar. Şimdi herkes, ben normal dizi aşığı değilim ama böyle haberlerden filan bakıyorum, böyle reklamları görüyorum.
O arada televizyonda bakıyorum, dizilerin hepsi de Türkiye nüfusunun yüzde doksan beşinin yaşayamayacağı mekanlarda çekiliyor. Yüzde doksan beş. O dizileri izleyen o yüzde doksan beşlik kesin var ya, o mekanların, o evlerin, o villaların, o gece kulüplerinin önünden dahi geçemez. Ama onları izletiyorlar.
Sizler de izliyorsunuz, reytinglerini arttırıyorsunuz. Neden ki? Size bir şey satıyor. Aslında büyük bir oyun o. Size onu gösteriyor. Sizin ona ulaşmanız için çalmanız, çırpmanız, hırsızlık yapmanız, uyuşturucuya girmeniz, bedeninizi satmanız lazım. Rüşveti vermeniz lazım. O yaşantıya ulaşamazsınız. Mümkün değil. Sizin önünüz öyle bir yaşantı koyuyor, sizi ümitsizlik vatağına sokuyor. Siz şükürsüz, hamdsiz bir topluluk oluyorsunuz. Kendi elinizdekine yetinmiyorsunuz. Ona şükretmiyorsunuz, ona hamd etmiyorsunuz. Diyorsunuz ki ya, benim de Versace bir tane örtüm olmalı.
Benim de bir tane Versace örtünün üzerine böyle koyup Gucci gözlüğüm olmalı. Takmayacaksın, önemli değil ama o yukarıda duracak. Bir de kocaman markası olacak, Gucci diye yazacak o. Görünecek ya, görünmesi lazım onun bir de. Yani eteğiniz örneğin işte, ne marka, Gucci'nin eteği de vardır herhalde değil mi? Vardır, oradan olması lazım. Kapitalist sistemi bize dayattığı şeyler. Şalvarımızı attık, pazenemizi attık, pamuklu giysilerimizi attık. Ne giyiyoruz? Polyester. Polyester'in ham maddesi dışarıdan, dolar.
Pamuk giyersek, kendi vatanımızda yetişmesi lazım. Ege bölgesi pamuk ekmiyor şimdi. Neden? İhtiyaç yok. Nereye gitti pamuk şimdi? Güneydoğu'ya gitti. Pamuklu giyen kim? Yok. İş çamaşırlarımız, polyester veya naylon. Gömleklerimiz, polyester veya naylon. Dış kıyafetlerimiz, polyester, naylon. Orta yerde yürüyor, polyester ve naylon yürüyor. Yün var mı? Yok. Pamuk var mı? Yok. Yünlü ve pamukları istemiyoruz. Herkes hasta sonra. Bakın herkes hasta. yiyeceği, içeceği hepsi de zaten şey, kapitalist sistemin ürünü. Aa sabahleyin çikolatayı sercek, ekmeğin üzerine sercek ne o çikolatalar bilmem işte.
Ne o? Nutella. Tereyağını unuttum İmet. Nutella ekmek yiyor. Zeytinyağını banmayı unuttu. Ya şu zeytinyağını koy içine biraz kekik koy, biraz karabiber koy, biraz nane koy, biraz kırmızı biber koy. Bir de salça koy. Ban ya ekmeğiyle ban ye onu. Zeytinyağını. Unuttuk. Efendim sorabilir miyim? Pardon bitti mi? Peki sizin de hep örnek verdiğiniz Hazreti Ömer Efendimizin bir hutbede cemaate Ömer şaşarsa ne yaparsınız diye sorduğunda işte kılıcını çekip bununla düzeltmesini biliriz diyen bir bedevi var. Şimdi içinde bulunduğumuz şartlar içerisinde bu hadisi şerifi ne derecede ölçü almamız gerekiyor?
Şimdi İslam anarşiyi desteklemiyor ama bizden olan emir sahipleri de içinde bulunduğumuz bu şartlarda bu hadisi şerifi nasıl ölçü almamız gerekiyor kendimize? Hazreti Ömer Efendimizin sözü hutbede söylüyor. Ömer saparsa ne yaparsınız diyor. Birisi de çekiyor bunun da düzeltmesini biliriz diyor kılıcını. O gün için düzeltmek kılıçtaydı. Düzeltmenin değişik yol ve metotları var. Muhakkak bir insanın elinde kılıç vazifesi yapacak düzeltmeleri var. Bugün için normalde eğer bir devlet başkanını düzelteceksek o zaman oy var, seçim var. Seçimle düzelteceksin, nasihatle düzelteceksin, tebliğle düzelteceksin.
Düzelteceksin ama. Önce tabi bunlar böyle zamansal ve coğrafi faktörler girer işin içerisine. Türkiye'de veya Anadolu'daki bir Müslümanın davranış stratejisi ile örneğin Afganistan'daki bir Müslümanın davranış düzeltme stratejisi veya Fas'ta, Tunus'ta, Cezayir'de, Mısır'da, Suudi Arabistan'da, Ürdün'de, Yemen'de veya Bosna'da veya Bulgaristan'da veya Yunanistan'daki bir Müslümanın düzeltme stratejisi karşısındaki kimseyi düzeltme stratejisi aynı olmaz.
Bir, ikincisi bireyleri ilgilendiren, düzeltme stratejileri aynı olmaz. Şimdi o kimsenin bu düzeltme stratejisinde kendisinin iştihad etmesi gerekir. Biz Türkiye'de nasıl düzelteceğiz? Bu Türkiye'nin problemidir, Türkiye'deki Müslümanların problemidir. Burada düzeltme nasıl olacak? Biz nasıl düzelteceğiz? Ben zaman zaman derim ya, bir siyasi geldiğinde dediniz mi ona bunu yanlış yapıyorsunuz diye? Demediniz. Topluca gidip de oturdunuz mu belediyenin binasına? Burayı neden böyle yapıyorsun? Bunu biz istemiyoruz dediniz mi? Demediniz. Topluca gidip bir siyasi partinin iline, biz sizin yapmış olduğunuz bu siyasi çalışmalardan rahatsızız, bunu istemiyoruz. Bunun aleyhine bir şey yapın veya bunun lehine bir şey yapın.
Bunu yanlış yapıyorsunuz dedik mi? Demedik. Bizim düzeltmeyle alakalı problemimiz var. Örnek, İslam dünyasının düzeltmeyle alakalı problemi var. Yani Suudi Arabistan'daki bir kimse gidip de Mekke'nin kadısına bunlar yanlış oluyor deyip de söyleyebilir mi? Hayır. Söylerse ne olur? Öldürülür. O zaman oranın stratejisi değişti. Can girdi işin içine. Veyahut da işte, Bulgaristan'daki bir Müslümanın Bulgar hükümetine karşı yapabileceği çok fazla bir şey var mı? Yok. Orada cemaatin bir araya gelip, topluluk kurup, içlerinden bir lider seçip, onun konuşması lazım. Strateji değişti. Bunun gibi, evet o düzeltmenin değişik manivalaları olmalı.
O manivalaları kullanacak stratejiler geliştirilmeli. O stratejilerin üzerinden gidilmeli. Klasik olarak taklit edersek kalmadı bak. Ona yeni bir anlayış koyup, yeni bir sistem koymamız lazım. Ve bunun bölgesel olması lazım. Çünkü, Fas'taki İslam anlayışı ile Türkiye'deki İslam anlayışı aynı değil. Veyahut da, Cezayir'deki İslam anlayışı ile Fas'taki İslam anlayışı da aynı değil. Hepsi de Kuzey Afrika ülkesi ama İslam anlayışları aynı değil. Çünkü coğrafyası, devlet sistemi, oradaki algısı her şeyi değiştiriyor. Normal. Hocam, hoş geldiniz. Aydınlatıcı bilgileriniz için teşekkürler.
Şimdi, benim kafama takılan bir soru var. Belki daha önce de size sormuşsam özür dilerim. Hakkınızı helal edin. Şimdi, taklitten sözü açıldı. Taklitten sözü açılmışken şunu söylemek istiyorum. Hocaların geneli, vaizlere başlarken, Musa Aleyhisselam'ın duasını takliterek başlıyorlar. Nitekim, bu bayram namazında da, bayram namazından önce, sabah namazından sonra, müftü yardımcısı, Çanakkale müftü yardımcısı, vaize başlarken, Musa Aleyhisselam'ın duasıyla başladı. Şimdi, Musa Aleyhisselam, bu duayı kafir kıvme karşı yapmış. Sen camideki cemaate karşı bu duayı yapıyorsun. Camideki cemaat kafir kıvme oluyor, hocam ya. Ben bunu anlamış değilim. Allah günahımızı affeylesin. Yok efendim, öyle demek istememiyor. Öyle demek istememiyor. Söylediğin söz ortada.
De ki, ya Rabbi, alnımın hakkıyla bu şeyi kendine göre bir dua yap. Kafir kıvme karşı. Musa Aleyhisselam'ın yaptığı dua. Bu usta... Firavun'a giderken, İslam'ı tebliğ edeceği zaman söylediği şey, Ya Rabbi, kalbime genişlik ver, dilime kuvvet ver. Dizime takat ver. O duayı tutuyor camideki cemaate karşı yapıyor. Allah istahiresin diyorum ben. Günahımızı da Allah affeylesin. Amin. Yani Kur'an'daki peygamberlerin duaları değişik hal ve hareketler içerisinde edilebilir, caizdir. Ama tabii dediği doğru. Yani o peygamberler o duaları neye ve kime karşı yaptılar? Bu önemli. Yani o zaman onunla karşı karşıya kalınırsa bir kimse, o peygamberlerin yapmış olduğu dualarla dua edebilir mi?
Evet. E dediği doğru, cami cemaatine, yani Musa Aleyhisselam'ın firavuna dini, hani Cenab-ı Hak diyor ya Musa'ya, Ey Musa git firavuna, Harun'u da yanına al, Harun'u da yanına Musa Aleyhisselam istiyor. Önce diyor ki, git dini firavuna tebliğ et. Yumuşak yumuşak, tatlı tatlı tebliğ et diyor. O da diyor ki, ben firavunun karşısına giderken, Ya Rabbi ben tek başıma gitmesem, bana kardeşim Musa'yı da yanıma yardımcı olarak versen, o zaman diyor ki, git Harun'u da aldın diyor.
Harun'a da müsaade diyor. Onunla beraber git deyince, Musa Aleyhisselam, tabi firavun çok şedid, kafir ve Musa'ya karşı çok kinli. O zaman diyor ki, Musa Aleyhisselam, onun kininden dolayı korkmayın, benim ayaklarıma kuvvet ver, dizlerime kuvvet ver. Tabi firavun belagatlı, konuşma sanatı çok yüksek derecede. O zaman diyor ki, benim dilime kuvvet ver. Ben onun belagatına karşı öyle bir belagat sergileyim ki, o alt olsun. Benim kalbime genişlik ver. Benim kalbim geniş olsun ki, ben normalde ona, o ilimle, belagatla birleştiğinde onu alt edeyim. Tabi burada Musa Aleyhisselam, bunu firavuna karşı söylüyor, firavuna karşı dua ediyor. Bir Müslüman, firavun zihniyetli bir kimseye tebliğ edeceği zaman, bu duayı yapabilir ve bununla o kimseye yürüyebilir.
Ama Müslümanlara karşı, tabi bu duanın kullanılması, ben katılıyorum, bence de hoş bir şey değil. Mesela bir kimse, senin din insana, benim dinim, bana sözünü, ancak bir kafire söyler. Çünkü kafirin suresinde, لَكُمْ دِينِكُمْ وَلِيَا دِينِ diye şey, kafire okunan bir şeydir. O zaman onlara de ki, sizin dininiz, size, benim dinim, bana. Sizin bunu bir Müslüman'a okumanız, bir Müslüman'a bunu söylemeniz mümkün değil. Bunun çünkü sebebi nüzülü kafirlerle alakalı. veyahut da sizin bir Müslüman'a sen kitap yüklü eşeksin demen lüksünüz yok. Neden? O Yahudi hahamlar için, Yahudi din adamları için indirilmiş ayet-i kerime. Onlar çünkü, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın peygamberliğini sakladılar bildikleri halde.
Ve kendi Tevratlarında, Hazreti Muhammed-i Mustafa'nın geleceğine dair ayetler varken, kimisi o ayetleri ortadan kaldırdı, kimisi o ayetleri yok hükmünde gördü. Ve Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de dedi ki, onlar kitap yüklü eşekler. Bildikleri halde doğruyu söylemediler. Bunu bir Müslüman'a söylemek, bir Müslüman'ı böyle, hani bununla suçlamak çok doğru değil. Ama bir Müslüman da, Kur'an'ın bir hükmünü bildiği halde, ona birisi sorar da, ama siyasi sebeplerden, ama kendi nefsine uyduğundan o hükmü söylemezse, onun için de bu ayet-i kerime geçerli olmuş olur. Katılıyorum söylediğinize. Mesela Cuma'yla alakalı bir şey daha var şimdi. Yeni ürettiler bunu. Cuma şimdi hutbenin ikiye ayrılır hutbe.
Birincide normalde mesele anlaşılır, ikincide de mesele toplanır. Mesela hutbede dua ettirmek yoktur. Şimdi hutbenin sonunda, şimdi bütün camilerde şu var, işte bir dua faslı var. yok Cuma'nın sünnetlerinde, müstahhaplarında, hiçbir şehrinde yok. Hutbeden para dilenmek de yok. Şimdi mesela hiç kimse bunu şey yapmıyor. Ya kardeşim, hutbe makamı, para dilenme makamı değil, hutbe bir makamdır. Hutbede para dilenilmez. Hutbe mesela, örneğin burada şimdi şey yok, minver yok.
Burada minver olmadığı için, örneğin burada Cuma kılınmaz. Cuma her yerde kılınır. Ama burada Cuma kılınması için minver olması gerekir. Veya yüksek bir yere çıkacak o kimse. Yüksek bir yere çıkarsa da olur mu? Olur. Ama normal değil, minverin manası vardır. Minver makamdır. Siz minverdeki bir kimseye laf söyleyemezsiniz. O esnada ona hiç kimse bir laf söyleyemez. Dokunulmazlığı vardır minverin. Tabii şimdi İslam dünyası bunlar bilmiyor. Müslümanlar olarak da bilmiyoruz. Mesela şimdi hemen bir tahtadan bir minver yapıyorlar. en kıyıya caminin en kıyısına, en köşeye atıyorlar.
O minver doğru değil. En köşede, en kıyıda minver olmaz. Minver, mihrapla minverin arası yakın mesafe olmalı. Orantısı lazım ona. Yakın mesafe de olacak. Normalde o kimse minverden indiğinde öbür tahtan dolaşacak. Altından geçecek. Mihrabı öylesi gelecek. Doğrusu odur. Çünkü normalde o çıkmış olduğum makama diyecek ki, ben o makamdaki kimliğimi, kişiliğimi bırakıyorum. O makamın altından geçiyorum diyecek. Mesela gidin, eski camilerde şey vardır. Minver, mihrabın hemen yanı başındadır. Altından da bir kapı vardır.
Geçmek için. Bir kişinin geçeceği bir alan vardır. Kapı demeyeyim de, bir kişinin geçeceği alan vardır. Gidin Bursa Dolu Cami'ye bakın, öyledir. Eski cami. Edirne'deki eski camilerde de aynı var. Gidin eski camilere bakın, minverleri hep öyledir. Sonradan tadilat yapıyorlar. Onu caminin en sağına koyuyor. Yürüyor imam cemaatinin içerisinden. İmam cemaatinin içerisinden yürümez. Böyle not düşeyim dedim size de. O normalde, mesela, minverin o yukarıda, en yukarısı var ya, erkekler gidiyor. Minverin tepe noktası var. Ne var orada? O tepe noktasında, minverin en tepe noktasında, Kur'an olmalı.
Hem de çok eski bulabiliyorsa, el yazması Kur'an. Sahi, o kimse de o Kur'an'ın altından geçecek. Efendim, ben kendini gerçekleştirmeyle alakalı bir soru sormak istiyorum. Gerçek mi ki kendisi? İşte kendisi her neyse, ona ulaşması, onu tanımlaması veya anlaması gibi açıklanıyor biraz. Bir kimse kendi gerçeğini bulmasını mıdır? Evet. Kendini gerçekleştirmek. Ya demek ki ya da yok ki, bilmiyorum yani bunun yorumu nasıl yapılabilir? Şimdi bir kimsenin kainatı... Kendisini var görüyorsan ayrı bir felsefedir. Kişinin kendisini var görmesi, kişinin kendisini yok görmesi ayrı bir felsefedir. İşte soracağım şey biraz bununla ilgili.
Yani deniyor ki, bilinmezliği anlayabilmesi için, öncelikle kendisine ve bulunduğu noktayı tanımlaması lazım. Hadis-i şerifte de nefsini bilen Rabbini bildi diyor. Bu bağlamda. Ama ben şurada çelişkiye düşüyorum. Beni herkesten ayıran özelliğimin üzerine mi yoğunlaşmam lazım? Bu tanımlamayı yaparken. Yoksa herkesle farkımı kaldıran her şeyin bir olduğu noktaya doğru mu odaklanmam lazım? İkisi de benim için uzak şey. Peki siz nasıl bakıyorsunuz? Ben ona bakıyorum. Yani kendini tanımlamadan onu tanımlamak mümkün mü? Ben kendimle benim bir işim yok. Neden kendimi tanımlamaya çalışayım ki? Kimin ki ben? Kendini yok görme noktası mı burası?
Yok görmek değil. Yani öyle de felsefe var ya kendisini yok görüyor. Ben kendimi yok görme noktasında değilim. Var görme noktasında da değilim. Onu tanımlamak için uğraşmıyorum mu diyorsunuz? Anlamak için, bilmek için. Yani hangi yolu izliyorsunuz? Sadece ona bakarım diyorsunuz ya. Nasıl bakıyorsunuz? Yetmez mi? Yeter ama bakmayı bilmediğim için soruyorum. Ne tarafa dönersen dön orada. O zaman perdeliyim. O perdeyi nasıl kaldırmam lazım? Zikrullaha devam edeceksin o zaman. İnsanoğlu yolunu hep uzatmakla meşgul. Fazla teferruata dalıyor bütün herkes.
Yani o kadar çok ayrıntılara bakıyorlar ki ayrıntılarda takılıyor bütün herkes. Yani ayrıntılara bakarken meselenin amacından uzaklaşıyor. Yani ne yapacaksın kuru fasulye pişireceksin. Sana ne lazım kuru fasulye, su, salça, soğan lazım birinci derecede. Sonra geri kalanı teferruat. Sen kuru fasulye pişireceksen işte ben ama domates yok, taze biber yok, bak olmayacak o havuç yok, olmayacak olanları sıralarsan kuru fasulyeyi pişiremezsin. Bu sufi manteletesidir. Sufi kendince ne? Allah'a koşun. Başlar koşmaya. Birisi ona der ki nereye koşun? Allah'a koşun. Nasıl koşun? Ya koşuyor işte. Koş sen de. O düşünüyor ayağımı taş alırsa, çukur olursa, toprak olursa, asfaltta mı koşacağım? Bana koşu ayakkabısı lazım, yürüyüş ayakkabısı lazım, dinlenme ayakkabısı lazım.
Bana yolda su lazım, içecek lazım, enerji içeceği lazım, gölgelik lazım, serinlik lazım, buzluk lazım. Lazım da lazım ona ya. Aman kardeşim otur oturduğun yere bana. Sen lazım değilsin. Sana her şey lazım, sen lazım değilsin bana o zaman. Sen onları tedarik et, tamamla, sonra koşarsın sen. Sufi manteletesidir, koşar. Yusuf'a inandıysam, Yusuf koşuyor. Nereye koşuyor? Allah'a koşuyor. Ben de yanında koşarım onun. Yusuf'a inanmışım, Allah'a koşuyor. Yani Yusuf nereye koşuyor acaba? Ha koştuğu yerde ne var? Nerede duraklayacak? Nerede mola verecek? Mola da ne yiyeceğiz acaba? Suyumuz var mı? Ekmeğimiz var mı? Ya ben kahvesiz olmazsa olmazım.
Kahve aldınız mı yanınıza? Yani dini anlamda insanların yaptıkları şey bu. Ey iman edenler Allah'a koşunuz. Koşsana kardeşim. Ha o tanıcak, bilecek, öğrenecek, sonra mı namaz kılacak? Bu farz. İşle. Öğrendin mi? İşle. Bu haram. Terk et. Öğrendin mi? Daha öğrendin. Terk et. Bitti. Terk et. Bu kadar basit. Ya haram. Yapamam kardeşim. Ya yapamam ya. Ya yapamam. Bitti. Neyi tanıcam ki?
Benim dalağımda şu nur var. Böbreğimde bu nur var. Yok kalbimin ortasında nur rengi şu mu o? Göğüs boşluğundaki nur ne renk? Karaciğerim hangi esmayı söylüyor? Akciğerimden hangi esmayı duyuyor? Beynimin hangi hücresi hangi esmayı okuyor? Beynimin hangi esmayı okuyor? Can karşımda duruyor. Ne esma sokuyor? Aa ruh da çıktı içinden. İkisi de bakıyorlar bedene. Beden de esma okuyor. Hangisini tanıyacak? Bundan kalmıyor. Yolda gidiyorsun direkten bir esma.
Hangini tanıyacak? Bunların hepsi de teferruat. Evet. Nefsini bilen Rabbini bilir. Neden? O normal değil. Çünkü gördüğüne inanıyor ya materyalist. O nefsini bilen Rabbini bilir dediği materyalistlere cevap. Kendini gör. Kendine bak. Kendini tanı. Bu kadar harika bir mekanizmayı ayakta tutan, çalıştıran bir şey var. Bu senin aklınla mı çalıştı kalbin? Senin aklınla mı oluştu böbreğin? Senin aklınla mı oluştu damarlarındaki kan? Senin aklınla mı vücudun yürüdü? Senin aklınla mı vücudun çalışıyor? Bunu gör. Bu vücudu, bu mekanizma, canlı şahitsin. Bir çalıştıran var.
Doğru mu doktor? Sen çalıştırabiliyor musun? Mekanizmayı? Hayır. Onlar ilaç veriyorlar. Temelli bozuluyor mekanizma. İlaç mekanizmayı düzeltmiyor. Daha mekanizmayı bozuyor. Çünkü üretilen ilaçlar şifa için değil. Ekonomik, kapitalist sistemle alakalı. Ekonomi giriyor işin içerisine. Siz kremleri sürüyorsunuz güzelleşmek için. 10 yıl sonra bir daha siz gerdirmek için krem sürüyorsunuz. 20 yıl sonra başka bir krem daha sürüyorsunuz. 30 yıl sonra bütün kremler helak oldu. Haydi ameliyat oluyorsunuz. Hepsini kapitalist sistem yapıyor. Biz ne yapacağız? Kendimizi tanıcaz. Ha olur. Kendimizi tanırken ömrümüz geçti bizim.
Yok ya ona bak boş ver. En kestirmesi. O bizle konuşuyor zaten. O herkeste konuşuyor. O dilsiz değil. O kulaksız değil. O göğsüz değil. Yani insani manada söylüyorum. O ayet-i kerime de diyor ki Gecenin yarısında karıncayı diyor. Gecenin karanlığında kara karıncayı görür. Ve ayak seslerini işitir. Gecenin karanlığında kayalıkların üzerindeki karıncanın ayak seslerini işiten Seni beni mi işitmeyecek? Gecenin karanlığında kayalıkların üzerine giden karıncayı gören Seni beni mi görmeyecek? Dua edin duanıza icabet edeyim diyen Benim duamı mı duymayacak?
Tövbe edin sizi affedeyim diyen Benim tövbeme mi cevapsız kalacak? Ben ne uğraşayım kendimle? Gel bakalım böbrek. Bugün hangi esmayı çekeceksin? Söyle bakayım ben de ona göre esmamı düzenleyeyim. Onu mu diyeceğiz? Gel bakayım bugün karaciğer ne esması çekeceksin sen? Aa yediklerin içtiklerin farklıymış senin. Eee fazla yakman lazım. Hay esmasını çekeceksin sen ya. Nasıl yani? Karaciğer bu akşam senin esman hay esmasın. Neden? Yağlı yedin çünkü. Baş edebilir misin? Karaciğerin desesi ki sana her an ben hangi esmayı çekeceğim bana ne bu emir buyurdu ne diyeceksin? Ne kendisini tanımaktan bahsediyor bu insanlar ya.
Ama sufi olarak çok güzel. Nefsini bilen Rabbini bildi. Aa ne kadar güzel ya getir o nefsini bilen bana. O hal görmüş, dervişmiş, uçuyormuş. Gelsin ya gelsin bana. Nefsini bilmiş o ya. Sadece ve sadece Karaciğerini dinlese Karaciğerindeki okunan esmaları dinlese O kimse Allah'a vuslat olur. Kim dinleyecek ona? Kendini kaybeder o. Dost doğru bir cerraha koşar der ki Nadesin han burada. Koşar doktora. Ne olursun kes der. Al bunu der. Bunun sesinden ben yiyemedim, içemedim, bakamadım, edemedim. O orada zikrullah yaparken ben hiçbir şey yapamadım der. Ciğerinden kurtulmak ister. Kendi ciğerinden kurtulmak ister.
Kim katlanacak ona? Efendim peki ben bu körlük ya da sağlıktan Beni kurtaracak. Anlamadım. Beni bu körlükten ve sağlıktan kurtaracak O zikre ben Yani ulaş, ulaş, nasıl ulaşabilirim? Farzları yerine getir, Nafilerlerle yaklaş, Allah'ı zikret. Yol bu. Bir günde olacak bir şey değil. Olur birilerinde bir günde oluyordur, Bir anda oluyordur. Vardır öyle Allah'ın kulları. Biz tembel insanlarız, çalışacağız, gayret edeceğiz, koşacağız desem yalan olur. Beklenti de olmamak mı lazım bilmiyorum. Beklenti değil. Biz her zaman için derim ya ben. Biz şu anda vaktin çocuğu var. Bir de vakti kendine çocuk eden var. Vakti kendine çocuk ettiysen söyleyecek bir laf yok.
Ama öbür türlü vaktin çocuğu olacaksın. Ne kadar güzel, rahat. İtaat et, rahat et. Vaktini bu vakit ne yapmak lazım? Şunu yapmak lazım. Yap huzur içerisinde. Başlar. İnşallah. Kendini kavuz haline sokma. Sen vaktinde ne yapman gerektiğini yap. Bu o insanın hem metabolizmasını, hem vücudunu, hem metafiziğini, hem beynini, hem kalbini rahat ettirir.
Ben bugün gelip oluyor sohbete geleceğim. Ben bu yapmam gerekeni yaparsam ben vicdanım rahat eder. Benim her şeyim rahat eder. Harika bir gün benim için bugün. Ben şu ana kadar yapabileceklerimin, planladıklarımın hepsini yapmaya çalışıyorum. Vaktin çocukluğunu yaşıyorum. Ha vakitte bir kimsenin çocuğu olmuştur. Olmuştur ayrı mesele. Onun için vakit problemi kalmaz ama o normalde bir kimsenin, vaktin çocukluğunu yaşar. Hz. Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir tarafı vaktin çocuğudur. Bir tarafta da vakit onun çocuğudur. Vakit onun çocuğu olduğu zaman özel halidir. Vaktin çocuğu umuma aittir, peygamberliktir. Ezan okundu Allah-u Ekber camiye gider, camide namaza durur.
Vaktin çocuğu. Bütün sahabe bekler, namaz kılacak. Onu bekliyor. Onlarla beraber namaz kılar. Vaktin çocuğudur. Ramazan gelir, oruç tutar. Vaktin çocuğudur. Bu lazım mıdır? Evet. Bundan kurtulabilir misin? Hayır. Bu işin şeriat tarafıdır. Biz vaktin çocukluğunu yapalım. Efendim günümüzde itaatsizliği özgürlük olarak gençlerin önüne koyuyorlar. Anlayamadım. Günümüzde itaatsizliği özgürlük olarak gençlerin önüne koyuyorlar. Neliği? İtaatsizliği. İtaatsizliği. Evet. Özgürlük olarak gençlerin önüne koyunca da din itaati emrederken bu sefer gençlerin algısı ne kadar dine tabi olursa o kadar gençliğini yaşayamayacak ya da özgürlüğü kısıtlanacakmış gibi algılanıyor.
Bu durum nasıl düzelebilir sizce? Şimdi itaatsiz bir kimseyi terbiye etmek için daha büyük bir itaatsizlik önüne koyabilirsiniz ona karşı. Yani desen ki mesela ben bunu yapmam lazım. İyi sen bunu yaptın da ben de bunu yapacağım. Terbiye sistemi.
İyi sen bunu mu yapacaksın? Evet ya ben de zil zurna sarhoş olacağım o zaman. Nasıl yani? Basfaya duruyor. Hatta ben uyuşturucuya başlayacağım. İtaatsizlik ya. Uyuşturucuya batmış bir baba ister misin? Bu da bir itaatsizlik.
Sen örneğin bir itaatsizlik sergilesen. Damat da dese ki ben de böyle yapacağım. Şimdi bir kimseye nasihat ediyorsun. Nasihatın tutmuyor. Şöyle yap yapmıyor. Böyle yap yapmıyor. Bunu bir dervişin çocuğuna söylemiştim. Dedi ki dinlemiyor beni al getir dedim ya. Aldı getirdi şimdi. Ne istiyorsun sen dedim ya. Söyle bana. Böyle baba, kız, anne. Üç oturuyorlar. Ben dedi gençliğimi yaşayamıyorum bunlardan dolayı. Dedi işte şöyle de böyle. Tamam yaşa bundan sonra dedim. Kaç yaşındasın? 21 yaşındasın. Harika. Dedim isteyen mi isteyen var mı? Evet sözleneceğim yakında dedi. Baban dedim senin sözüne kısa donla gelecek dedim. Nasıl yan dedi.
Basme ya dedim. Pantolon giyecek diye bir kaide mi var? İtahsiz. Olmaz dedi. Neden olmaz? Özgür değil mi bu adam? Sen de özgürsün. Bu da özgür. Adama döndüm. Hatta dedim silip giy. Emredersin dedi. Derhiş ya. Ya baba bir de emredersin dedin ya dedi. E dedi ben ona tabiyim dedi. Bana öyle çık dersin. Çıkarım dedi. Şimdi adam da öyle sanki kurgulanmış gibi söylüyor. Kız kaldı şimdi. Ben öyle istiyorum. Ben ne diyeceğim nişanlıma? Ne dersen de benim babam da itaatsiz bir adam dedi. Ya ne olacak ki dedim. O gün bir de dedim patlat damardan dedim. Helal heyla gibi çık dedim. Ya nasıl basmaya dedim ya. Ne var bunda? İtahsizlikse herkese.
Diz boyu itaatsizlik. Ev komple diz boyu itaatsiz olsun dedim. Dedim sen de bikinilerle çıkarsın. Bayan annesine. Ne olacak ki? Aa misafirler hoş geldiniz. Adam şortlu kadın bikinili. Adam gitmiş şöyle bir de. Çakmış. Kaldı. Şimdi ona o zannediyor ki. Ben ona din nasihat edeceğim. Aman yavrum yapma. Aman çocuğum etme. Şunu şöyle. Öyle zannediyor o. Ters köşe oldu. Ya dedi. Çok özür dilerim. Sen dedi annem babamın şeyhi misin dedi. Değilim dedim. Nesiniz dedi. Yaşam koçuyum ben dedim. Dedim hadi yap. Bunlar da aynısını yapacak. Bunu yaparsan bunlar da bunu yapacak dedim ya. Çok basit bir şey. Herkes itaatsiz evin içinde.
Harika dedim. Babam bir tane sevgili edinsin. Annem bir sevgili edinsin. Evde dedim cümbür cemaat böyle yaşayın. İtaatsizlik diz boyu. Vır kıvattasın çal oynasın dedim ya. Ne olacak? Onların çocukları gelsin. Onların etrafları gelsin. Ev dedim. Harika bir itaatsizler ev olsun dedim. Anne kalkabilir miyiz dedi. Şimdi diyormuş ki annesine babasam. Hala da o adama mı gidiyorsunuz? Şimdi bazı kimseler vardır. Onlara din anlatınca olmaz. Olmaz. O din anlatılmak istemiyor. Din anlatsan ne olacak ki ona? Ona daha ultra bir itaatsizlik koyacaksın ortaya. O işin toplumun kalıplarına uymaya çalışıyor. Onun itaatsizlik dediği şey toplum gibi yaşamak istiyor.
Herkes gibi yaşamak istiyor. O yani onu itaatsizlik gözüyle bakmıyor. Ben toplumun üstünde yaşamak istiyorum. Ben onlardan daha çılgıncasını yapacağım. Özgürlük tamam dedim yani. Senin babanın hatta silip şort giymeden de dedim. Özgürlüğü var mı evin içerisinde gezmeye dedim. Yok artık dedi. Gezse ne yapacaksın dedim. İtaatsizlikse diz boyu. Ya nasıl? İç gidi adam. Orada haram. Onu yapıyorsun onu yapsın da ne olacak? Bu haram mı? Haram bu da haram. O da haram işledi. Sen de haram işledin. Ne var bunda? Deli deli kendinden daha delisini görünce sopasını saklıyormuş.
Yani bu tabii toplumun içinde insanlara böyle itaatsizliği pompalıyorlar. Bu az önceki dediğim gibi uluslararası bir oyun. Ona geneldi. Teşekkür ederim. Üstadım sizin dininiz size benim dinim banadır dememesi lazım dediniz. Benim içim çok üzgün oldu. Çünkü bunu düşündüğümüz çok zaman alıyor. Benim düşündüğüm çok zaman alıyor açıkçası. Bir Müslümana karşı söylenilecek bir söz değil. Şimdi Peygamber Efendimiz zamanında demiştiniz ki müşrikler Allah'a inanıyordu. Onlar da Kabe'yi taaf ediyordu. Ama şirk koşuyorlardı. O onlara karşı bir devrim gibi la ilahe illallah Muhammed-i Resulullah dedi ve bir devrim gerçekleştirdi aslında.
Şimdi la ilahe illallah Muhammed-i Resulullah yani dinimizin özünü sizden öğrendiğimizde dışarıdaki topluma baktığımızda bunu diyesimiz geliyor. Çünkü münafıklık alametleri hadis-i şeriflerdeki veya işte müşriklik alameti cahildir bile diyorsun ama reddediyor. Kur'an-ı Kerim'in bir ayetini reddediyor açık açık. Ama diyor ki ben Müslümanım. O ayet-i kerimeye daha farklı açıdan bakarsak sen daha da batarsın şimdi. Benim dinim bana senin dinsizliğin sana demedi. Benim dinim bana senin dinin sana dedi. Onu din değil diye reddetmedi. La ilahe illallah'ı yani İslam'ı koyuyor nasıl?
O da din. Din mi? Evet. Hak olanı ayırmak mı? Leküm din ikim veliyet din. Veliyet din. Yani senin dinin sana, benim dinim bana. O müşriyi dinsiz görmedi. Biz nasıl dinsizlikle suçlayacağız şimdi insanlara? Dinsizlikle suçlamak değil de dediğiniz gibi ayrı bir din üretmiş. Vahabilik dini veya... Kafirsin de demedi ona. Yok kafir gördüğümden değil. Yok yok. Ayet-i kerime. Tabii tabii. Hassas bir nokta orası. Çok. Kimseye demem. Peki senin dinin diyor ya, hani kişinin kendi aklıyla oluşturduğu bir din var veya eskiden gördükleri...
Hepimiz için geçerli ki hepimizin kendince bir Allah inancı var, peygamber inancı var, bir İslam inancı var. Buradaki insanların hepsi de buraya toplanmışlar. Bunlar kendilerince İslam. Ben şimdi onların din algılarını mı eleştireceğim? Hayır. Benim işim değil. Ben onlara le küm din iküm de demem. Benim işim değil. Onu din kabul etmemezlik de kabul etmem. Benim işim değil. Bana ne? Anlaşıldı. Yok hayır. Normalde biz şimdi bir kimseyi örneğin işte Hristiyan dinsiz mi? Değil. Musevi dinsiz mi? Değil. Budist dinsiz mi? Değil. Hindu dinsiz mi? Değil.
Tao'culuk var uzak doğuda. Din. Kendilerince din olarak görüyorlar. Ona dinsiz diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Puta tapıyor. Dinsiz diyebilir misin? Diyemezsin. Dalga bile geçemezsin. İneğin kutsallığına inanıyor. Din. Dalga geçebilir misin? Geçemezsin. Din. Gaj nehrine girdi, çıktı. En fazla dünya üzerinde en kirli nehirlerden birisi. Dünyanın en kirli nehri. Hinduların normalde haç zamanında kirlilik en üst seviyeye çıkıyor. Ve oradaki insanlar Gaj nehrine girip çıkınca temizlendiğine inanıyor. Hele karşıda bir tane adacık gibi bir yer var.
Oraya gidince ultra temizleniyor. Hele değişik ritüelleri var. Ritüelleri yapınca tertemiz yapıyor. Ama onlar aslında ancak kant sistemi var ya asillere ait. Siz şimdi onu alay edebilir misiniz? Hayır. Din. Ya ne yapıyorsunuz dedim ben. Kırmızı noktalı o kocaman hatuna bakıp aaa. Ya bunu tarif ediyor bana arabanın içinde. Bunu tarif eden kimse yüksek bilgisayar mühendisi, programcı, manyak kafalı bir kimse. İngilizceye, Türkçe'yi unutmuş İngilizceden. Kocaman, devasa bir şirketin yazılımcısı.
Ve bir de ayrıyeten yazılım şirketi var. Dedim benden büyük. Abi ne yapıyorsunuz orada dedim ben. Ya Mustafa'cığım dedi sizin zikrinizden farklı bir şey değil dedi. O zikrillahtan çıktık gidiyoruz. Abi nasıl bir şey dedim ben. Mesela dedi böyle dedi. Toplanıyoruz dedi. İşte o zaman için Şerotan Oteli çok meşhur İstanbul'da. Orada toplanıyoruz dedi. O gurum diyorlar o kadına. O geliyor dedi. Dedim abi Vinç'te mi getiriyorlar? Ya sulandırma meseleyi ya dedi. Vinç'te mi getiriyorlar deme dedi. Kocaman kadın bildiğim bileli koskocaman kadın. Dedi o böyle oturuyor. Herkes onun kırmızı noktasına bakıyor dedi. Mesela o ses veriyormuş. Aaaa. Herkes aaaa.
Ona bakarak da. Çakra atlıyorlarmış. Abi kaç dolar verdin dedim ben. On bin dolar dedi. Abi on bin dolar bana ver ben seni çakra bırakmayayım sende dedim. Gülüşüyoruz böyle. Din. Bak din. Le küm dini kim veliyet din. Onun diye mi? Dinsiz diyemezsin ki. Efendim şimdi Bulgaristan'da biraz daha şartlar İslamiyet'i yaşamak falan daha ağır ya.
Geçen hafta mesela bir cenaze vardı. Cenazenin tebari kesiyle ilgili. Cenazenin vefatından sonra beşinci üniferen oluyor bu. Kadının eve ruhunun gelip gelmediğiyle ilgili bir soru soruldu bana. Evde bazı şeyler olup olmadığıyla ilgili açıklamalar yapıldı. Kilisede bir okunmuş su var dediler. O suyu evin içerisinde işte gezdirip evin içini yıkayıp evin dışına çıkıp şişeyi kırdığında ruhun gelmeyeceği söylendi.
Ben şimdi orada şey dedim siz Hristiyan mısınız Müslüman mısınız dedim. Hani çok tepki. Sen diyecektin bekleyin Türkiye'den ben size su getireceğim. Yani ne diyeceğimi bilemedim. Şimdi konuda hani sizin dininiz size benim dinim bana deyince kötü mü tepki gösterdim acaba diye kendimi bir sorguladım. Yok onu normalde böyle şey yapmayacaksın. O tip insanları normalde hiçbir şey bilmiyorlar. Çünkü yavaş yavaş tatlı tatlı anlatacaksın. Keskinlik işe yaramaz. İnsanlar onun o dini öğrenmediler ki yüz yıldır komünist sisteminin altında ölünce din öğrenmedi insanlar. Türkiye'de de din öğrenemedi insanlar. Ya normalde Türkiye'de din mi öğrendi insanlar? Hayır. Aynı şey bu.
İslam dünyasının en büyük handikaplarından birisi o. O yüzden biz onların bu eksikliklerin noksanlıklarına bakaraktan senin deyin sana benim deyin bana deyemeyiz. Evet. Yok deme. Deme de yani hani siz Hristiyan mısınız Müslüman mısınız diye söyleyince ben sonra bir şey oldum. Yok öyle de söyleme. Bakın İslam la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen kimseyi İslam olarak kabul eder. Müslüman olarak kabul eder. Bunun dışındaki bir şey bizim öğretimiz değildir. Bizim dinimiz değildir. Bir kimse iman ettim dediyse iman etmiştir. Müslümanım diyorsa Müslümandır. Hatta hadis-i şerif hep söylerim ya. Ahir zamanda öyle bir zaman gelecek. İnsanlar diyecekler ki benim ceddimin ceddinin ceddi Muhammed'iymiş.
Benim şefaatim ona nail olacak diyoruz. Şefaatim ona yetişecek. Şimdi bu ne demek? Yani İslam ile alakalı hiçbir bilgisi yok. Ama şu bilgisi var. Biz Müslüman bir sülaleyiz. Aa tamam sen Müslümansın. Hiçbir sıkıntı yok. Şimdi bunu normalde şeyden 89 yılında Bulgaristan'dan son göçle gelenlerden ben ödemişteydim o zaman. İşte bir şey geldi. Böyle bir erkek bir kadın geldi. Dükkanda duruyorlar bunlar. Şimdi herkes bir şey söylüyor. Ben hiç dinlerime sormuyorum. Yardımcı olmaya çalışıyorum. Birisi dedi ki bunlar Müslüman mı dedi. Böyle soru sorana baktım. Hani sen ne ama bu soruyu sordun. Hani seni ne ilgilendiriyor diye. Kız sadece sonu söyledi.
Benim annem Müslümanlardan dedi. Harika dedim ben şimdi. Bu kadar. Benim dedi anneannem de Müslümanlardan dedi. Yani şimdi annesi Müslüman, anneannesi de Müslüman, babası Müslüman değil. Yani denklem böyle değil mi normalde? Ben hiç onu sormadım. Baban ne demedim ben. Yapmam gerekeni yaptım ben. Sonra o kızcağız yanındaki onun o normalde işte tanıdıymış bir şekilde. O da yeni göç etmiş. İşte ne lazım orada? Şu lazım, bu lazım. Iğırdır, zıvırdır. Sonra bir müddet sonra dedi ki ben İzmir'e gideceğim. Tamam İzmir'de akrabalarının yanına gitti. Aradan bir müddet geçti. Benim ziyaretime geldi. Dedi ki sen hangi dinlensin? Allah'ın dininden dedim ben şimdi ona. Müslümansın yani değil mi dedim.
Allah'a iman edenlerin hepsi de Müslümandır dedim. Biraz oturduk konuştuk, sohbet ettik ondan sonra. Neyse ben ona biraz bir şeyler anlattım. Sonra tabi ben Bursa'ya göçünce irtibat kesildi. Şimdi o kimseye kalkıp da bir laf söylemek onu kaybettir. Yakın. Bizim işimiz değil. Biz cemaati büyüteceğiz. Öbürkü bu Vahabiler bizim içimize hastalık soktular. Vahabiler tekfircidir. Tekfir demek reddetmek. Sen Müslüman değilsin. Sen kafirsin. Bizim içimize bu hastalığı soktular. Bu hastalık bizim içimizde yaygınlaşmasın. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah dedi. Müslümandır. Hiçbir ritüelini bilmese dahi. Hiçbir ibadetini bilmese dahi. Sabahtan akşama kadar içki ise, sabahtan akşama kadar zina ise, ben Müslümanım diyorsa Müslümandır o.
Peki bir de aynı şekilde evlerinde mum yakıyorlar. Efendim? Evlerinde mum yakıyorlar. Cuma günleri mum yakıyorlar evlerinde. Şimdi bakın sizin bulunduğunuz ülkede, sizin bulunduğunuz yerde insanların bu inançlarına, bu normalde şeylerine değişik şeyler girmiş olabilir. O kimse. Yani normalde burada da kabirlere mum yakıyorlar. Ne olmuş ki yani? Yakmıyorlar mı? Yakıyorlar. Önceden ödemişte, İmam Birgivi Hazretleri vardı. İmam Birgivi'nin başına her gelen bir mum yakardı orada. Ben Bayındır'lıyım normalde bizim orada Eskici Dede vardı. Biz başına gittiğimizde bir sürü mum görürdük başında. Yukarıda Çalı Dedesi var dağın tepesinde. Dağın tepesine git orada millet mum yakmış başına.
Veyahut da Bayındır'ın batısında Gömeşli Dede var. Yani o da böyle evliyadan bir kimse. Git onun başına bir sürü mum yakmışlar. Yani o kimse kendince bu ta Şamandan kalma bir şey. Bu Hristiyanların işi değil ki. Bakın Türklerin ta Orta Asya'daki inançlarının ritüellerinden kalan şeyler var. Hala da var o bizde ki bizim içimizde. Bizim içimizde bu yok değil ki. Müslümanız evet Müslümanız ama var bizde. Hıdrellez'de ev yap içine bir tane bebek koy damat yerine. İçine bir tane gelinlik giydir bir tane kız koy. Ne oldu? Evlenecek. Evlenmek için Hıdrellez'de şey yapıyor. Ev yapıyor. Veya işi düzgün değil Hıdrellez'de dükkan yapıyor. İçine buğday koyuyor, pirinç koyuyor, mısır koyuyor.
Ne oldu? İşte evi bereketli olsun, işi bereketli olsun. Veya Hıdrellez'de bir ev yapıyor, içine bir tane bebek koyuyor. Çocuğu yok çocuğu olsun diye. Şimdi normalde biz bunlara baktığımızda diyeceğiz ki bunlar şirk. Eyvallah. Ona sen kafirsin dediğinde bağım kopacak. Bilmiyor. Ateşin üstünden atlayınca cehennem ateşinden kurtulacağını düşünüyor. Yakıyorlar kocaman bir ateş. Oh vur patlasın çal oynasın. Hıdrellez bu. Bütün herkes ateşin başından, ateşin üstünden kalkıyor, atlıyor. Genç kızlar bir tarafta erkekler de bir tarafta erkekler de bakıyor. Kızlar atlasın diye oynasınlar oynasınlar diye. Herkes oynuyor oynuyor şimdi. Ne? Hıdrellez. Kimisi ev bakıyor, kimisi ateşin üstünden atlıyor.
Bakıyor şimdi kendi sevgilisi ateşin üstünden atlarken o da karşılığında atlayacak. Sen ateşten kurtuldun, ben de kurtuldum. Ne yapacağız şimdi kafir misiniz diyeceğim. Yeni nişanlılar el ele tutuşup atlıyorlar. Benim çocukluğumda gençliğimde öyleydi. Nişanlı ya el ele tutuyor, nişanlısını da ateşten kurtarıyor. Cehennemden kurtaracak ya arkadaş. Ben de bağırıyorum ulan oğlum kucağına alsana. Bağırıyorum ben de al kucağına al ateşten öyle kurtar onu. Yoksa elinden tutuyorsun, koşturtuyorsun onu da öyle değil. Alacaksın kucağına koşacaksın. Ondan sonra ateşin üzerinden da atlayacaksın. Kahraman sen olacaksın. Onun için de aman kızın biraz yani kilosunun normal olması lazım.
Şimdi de o tarafı var. Bir sorum daha var. Yine cenaze ile ilgili. Cenaze ile ilgili yine. Vefat eden kadının kız kardeşi kablo verdi bana mesela. Kablonun iki ucunu açmış, telini çıkartmış. Onu serçe parmağına yüzük halinde. Ne verdi anlayamadım? Kablo. Kablo. Bildiğimiz elektrik kablosu. İki ucunu açmış, telini çıkartmış iki ucunun da kablonun. Ne ince sanatı yapmış. Tabii ben de bakıyorum böyle sizin dediğiniz gibi. Ne yapacağımı da bilmiyorum. Bedeninin şişmemesi için. Bir gece cenaze evde kalacağı söylendi. Serçe parmağına yüzük halinde taktılar telin bir ucunu. Diğerini de saksıdaki toprağa gömdüler.
Enerji yalıyor. Şimdi bunun ne alakası var? Hani mani beden topraktan olduğu için toprak. Yok şişmesini önlemesi için olur. Mesela bıçak da koyarlar. Normalde yani öldü hemen ölür ölmez. Eğer cenaze biraz yıkanması gecikecekse bıçak aklınızda olsun. Hemen sıcakken onun elini birleştireceğiniz böyle cenazenin. Ayaklarını birleştireceğiniz. Çenesini çekeceğiniz, bağlayacağınız çenesinde. Ağız açık kalırsa ağız açık kalır çünkü. Hoş bir şey olmaz. Herkes için geçerli bu. Ölen bir kimse için öldü. Hemen yapacak olduğunuz şey. Gözlerini kapatacaksınız sıcakken. Çenesini çekeceksiniz, bağlayacaksınız buradan kafasına. Bir örtüyle, bir bezle neyse. Ondan sonra ellerini birleştireceksiniz.
Böyle karnında, göğsünde böyle. Ayaklarını birleştireceğiniz. Mümkünse iki tane baş parmağı yan yana getirip bağlayabilirsiniz. Veya iki ayağını böyle yan yana getirip bağlayabilirsiniz. Bağlayacaksınız. Eğer kalacaksa cenaze üzerine bir metal koyarlar. Şişmesini daha aza indirmek için. Çabuk şişmez. Üzerine bir tane bıçak. Metal, çelik bıçak. O metal, demek ki denemişler insanlar. O metal onun çabuk şişmesini, şişer de çabuk şişmesini önlüyor. Bir de aşığınız kapıları, pencereleri serin olacak. Yani kimisi böyle üşümekten dolayı şey yapıyor. Alın onu yan tarafa koyun. Veya o kapının penceresini açın. Komple kapıyı, pencereyi. Yan tarafta oturun.
Bir şey olmaz. Cenazenin başında da böyle nöbette durulmaz. Gerek yok. O nöbette yok. Ama normalde onları yapabilir bir kimse. Bunda bir sıkıntı yok. Böyle bir metot geliştirmişler. Bak demek ki bu da bir ayrı bir metot. Ben bıçağı biliyordum da bu telin hani toprağı, bir ucunun toprağı diyelim de cesede. Topraklama yapıyor işte güzel. Teşekkür ederim. Gerçekten bir metottur yani bir şey diyemem yani. Hani manen bir bağ var mı diye merak ettim. Yok. Benim bildiğim yok. Allah razı olsun. Benim bildiğim bir garip övmüş diyeler. Cesedini üç gün sonra bulalar. Soğuk su ile yuvalar. Şöyle garip bencileyin. Efendim benim kafama şu takıldı. Hani la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyor.
Müslümanım diyor ama hadisleri inkar ediyor. Nasıl Müslüman olarak kabul edilecek o kişi yani? Ben onu oturtamadım. Normalde imamların iştahatları da şimdi bakın o hadisleri inkar ediyor. Bilinçli o. Orayı ayırt edelim. Bir kimse var bilmiyor. Bir kimse var inkar ediyor. Biliyor. Onun hükmü farklı. Efendim ben az önce bir şey sohbette bahsettiniz.
Hani böbreğimiz zikrediyor. İşte bütün varlık Allah'ı zikrediyor kendince. Öyleyse o zaman yani duvarında işte atomunda her şeyin bir bilinci var mıdır? Böyle midir? Var. Bu bağlamda hani ben öyle bir şey geldi aklıma. Hani bu doğru mudur değil midir? Bir de bu bağlamda dün akşam bir arkadaşımla bir sohbet yaparken şöyle bir şey geçmişti. Hani bütün varlık Allah'ı zikrediyor. Ve onlar öyle güzel bir zikrediyorlar ki. Yani kendilerinden geçmiş vaziyetteler. Ezan-ı Muhammed'i okudukça onların kendinden geçmiş halleri yenileniyor. Ve Ezan-ı Muhammed'i hiç bitmiyor. Hani diyelim burada okuyor işte bir sonraki enlemde devam ediyor. Sürekli o zaman bu zikreden varlık alemi Ezan-ı Muhammed'i...
Ay heyecanlanıyorum. Zikrederken kendinden geçiyor. Ezan-ı Muhammed'iyle tekrar hani canlanıyor, diriliyor. Tekrar başlıyor. Hani sizin bir teziniz var ya. Her an var oluyoruz, yok oluyoruz, var oluyoruz, yok oluyoruz diye. Bu böyle bir şey midir? Ya da nedir, ne değildir? Merak ettim bu konuyu. Şimdi böyle açılınca sizden öğrenmek istedim. Varlığın zikri cebridir. Cebridir olunca o arkadaş kendi halinde varlık kendinden geçiyor zikredenler diye o halinde öyle görmüştür. Veya öyle onun kalbine gelmiştir. Ama varlığın zikri cebridir. İhtiyari değildir.
Cüz-i iradesine bağlı değildir. O direkt Cenab-ı Hak'ın kendi cebbar ismi şerifinin tecelliyatının altındadır. Cebbar ismi varlık tamamiyetle bu noktada zikrullah noktasında cebbar ismi şerifinin tecelliyatının altında olduğundan dolayı varlıktan herhangi bir şeyin kendi ihtiyarına göre esmasını değiştirmesi. Veya vay bir hayy dedi kendinden geçti. Yani elma hayy deyip kendinden geçiyor. Böyle bir şey yok. Bu o kimsenin... O kendinden geçen bilinç mi acaba? Hani kendine... O kimse kendini... Bunu izleyen kimse kendinden geçebilir. O elma kendinden geçmez. Varlığın hiçbir zerresi kendinden geçmez. Varlığın hiçbir zerresi sarhoş olmaz. Varlığın hiçbir zerresi başıboşluğu kaldırmaz.
Böyle bir şey yok. Hepsi de cebbar ismi şerifinin altındadır. Hepsinin de zikrullahı, esması, nerede ne yapacağı aklı tasarlanmış bitmiştir. O mutlak kaderdir. Onu değiştirmek, onu düzenlemek kimsenin elinde değildir. Ben o yüzden ona dedim. Yani sen onu tanısan ne olacak ki? Yani senin kara ciğerin huve esmasından, hay esmasına sen mi geçirebileceksin? Hayır. Onu sadece dinleyeceksin. Dinleyebileceksin. Dinleyebilirsen. Ne yaptın? Ciğerini dinledin. Doktor dinlemesi gibi değil. O dinliyor şimdi ciğerini. İşte ne diyorsunuz o aletesiz? Steteskop. Ben dilimi de zenginleştireceğim. Dinliyor şimdi. Dinlerken ne yapıyor? O kimsenin işte nefes alıp verişinden ciğerinin çalışma ritmini dinliyor.
Ciğer o normalde hastanın ritmi ile hasta olmayanın ritmi ayrı. O ritmi dinliyor. Esmayı dinlemiyor. Esmayı dinlese o zaman farklı bir bilim alan açılacak. Onun ciğeri hangi esmayı çekiyor? İyi olan kimsenin ciğeri hangi esmayı çekiyor? Hasta olan kimsenin ciğeri hangi esmayı çekiyor? Bu esma bilgisi. Esmalarla Allah'ı tanıma, esmalarla Allah'ı bilme yolu. Bakın bu da ayrı bir yoldur. Ama o öyle değil. O cebri. O esması belli. Senin onu değiştirmeye, onun herhangi bir şeye müdahale etmeye noktan yok. Bu ancak insan için geçerli. İnsan o yüzden büyük varlık.
İnsan bu noktada nerede diyecektim. İnsan normalde bu noktada. İnsan o yüzden büyük varlık. İnsan kendi cüz iradesini kullanabilme. İradesiyle kendi üzerinde, kendi ihtiyarında, kendi yolunu değiştirebilme özelliğine sahip. O yüzden sorumluyuz. O yüzden mükellefiz. O yüzden halifeyiz yeryüzünden. O yüzden Cenab-ı Hak bizi halife olarak yaratmış. Meleklerin üzerinde yaratmış. Melekler de cebri çünkü. Melekler de normalde. Meleğin bir aklı var. O aklını geliştirmesi, aklını değiştirmesi, aklını aşağı çekmesi, aklını yukarı çıkması mümkün değil. Sabit. Sabit. Onda bir şey yok. Melekler o yüzden kör hükmündedir. Melek bir vazifesi vardır. Vazifesini yerine getirir.
Meleğin bir işi vardır. Ruh işini yapar. Bu kadar meleğin başka bir işi yoktur. O yüzden insan değişken olduğundan ve değiştirebilir olduğundan dolayı halifedir. O yüzden varlıkların içerisinde en yüce noktadadır. O yüzden. Öbür türlü varlığın üzerindeki bir şey Allah'ı zikretti, kendinden geçti. Böyle bir şey söz konusu değil. Ama o kimse bunu öyle görmüş olabilir. O kendi gördüğünü hakikat zannediyor. O kendi sarhoşluğunu hakikat zannediyor. O yüzden o doğru bir nokta değil. Peki ezan noktası, öyle bir şey var mı? Yani ezanın normalde durduğu yer de olabilir ki. Ezanın illaki bütün dünyada işte ezan okunuyor, burada okunuyor, ondan sonra orada okunuyor, ondan sonra orada okunuyor.
Böyle bir şey yok. Bu kainatta olan hiçbir şey ortadan kaybolmuyor. Sonuçta bizim burada konuştuğumuzda bütün kainatı gezebilir, bütün kainatı dolaştırabilir. Sonuçta gidip bekleyeceği, duracağı bir yer var. Yok olmuyor bunlar. O yüzden normalde ezan nasıl yok olmuyorsa, oradan küfür de yok olmuyor. Ezan nasıl yok olmuyorsa, şarkı da yok olmuyor. Ezan nasıl yok olmuyorsa, bir slogan da yok olmuyor. Ezan nasıl yok olmuyorsa, bizim görüntümüz de yok olmuyor. Yani bunu bir film şeridi gibi düşünecek olursam, bir an, bir an önceki görüntümüz yok olmadı ki bizim. O görüntü toplanıyor. Biz ona inanç noktasında ne diyoruz? Lef-i Mahfuz'da toplanıyor. Bizim görüntümüz de Lef-i Mahfuz'a gidiyor.
Konuştuklarımız da Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Benim şimdi konuştum, görüştüm her şey Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Lef-i Mahfuz'a giderken, benim iç dünyamda Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Benim niyetim de Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Ben o esnanda ne düşünüyorum? O da Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Yani söylediğimiz şey sadece zahir noktada kalmıyor. Benim iç dünyam, benim niyetim, benim düşüncelerim, benim kalbimin durumu, aklımın durumu, bütün hepsi de Cem olup, hepsi de Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Çünkü normalde bir kimse ibadet ediyormuş gibi görünürken, ibadet etmediği de çıkabilir. Bu neyle alakalı? O kimse Allahu Ekber namaza durdu, çekler ödenecek mi, ödenmeyecek mi?
Ay sonunda şu kadarlık çekim var, Allahu Ekber rüku'ya gitti. Ya benim bu para gelecek mi, gelmeyecek mi? Allahu Ekber, Allahu Ekber çıkarttı. Ondan sonra Allahu Ekber secdeye gitti. Ya Rabbi şu çeklerimi ödet benim dedi. Yani normalde şimdi biz baktığımızda ne diyeceğiz ona? Bu adam namaz kılıyor diyeceğiz. Ama o niyetiyle beraber Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Veya onun duygusuyla, iç dünyasıyla Lef-i Mahfuz'a gidiyor. O kimse namazı kıldı ama işte duygusu da var onun. Diline bir şey gelmedi, gözüne bir şey gelmedi, kulağına bir şey gelmedi ama duygusu var. O duygu da Lef-i Mahfuz'a gidiyor. Aslında duygusuna baktığımızda o da işin hakikati oluyor. Yani o kimse çünkü niyeti, hakikati onun.
Yani bir kimse yiyemiyor, içmiyor. Niyeti oruç mu? Oruç. Niyeti oruçsa, yemedinler, içmediğinden sevap kazandı. Yani ya ben bugün oruç tutayım da. Ulan bu belediyede AK Partili, şimdi gittiğimde oruç tutmadığımı görürlerse bana ihaleyi vermezler diye düşündü gitti. Ne orucu tuttun kardeşim, sen ihale orucu tuttun. Ne işin var senin? Veyahut da işte şimdi belediyeler değişti, tamam bu ne şimdi? Aha CHP'li, ulan şuraya Atatürk rozetini takayım, en hızlı Atatürkçü olayım. Gideyim ihaleyi kapıyorum, ulan ne Atatürkçüsüzün, değilsin işte. Bu da onun gibi bir şey. Yani bunların hepsi de duygu, düşünce, tavır, endam ne varsa, gözü, kaşı ne yaptıysa hepsi de Lef-i Mahfuz'da toplanıyor.
Bizim inancımız bu, bizim iman ettiğimiz bu. Ama bu bütün dinlerde var ki, dünya üzerinde hiçbir inanç sistemi, hiçbir din yoktur ki, ahiret inancı olmamış olsun. Hepsinde vardır. Hindu'da olsa ahiret inancı var. O da diyor ki, bir gün ben tekrar geleceğim. Şimdi maymunum ama bir dakikada geldiğinde aslan olacağım diyor. Ona inanıyor, biz şimdi alay ediyoruz. Ulan maymunsun, nereye aslan olacaksın sen filan. Yok, öyle değil. Veyahut da işte kendince bir dahaki dünya gelişinde ultra zengin olarak geleceksin. Cem Yılmaz da kafa yapıyor ya. Diyor ki, bir dahaki geldiğinde zengin olacaksın. Lan zengin olmayacaksın diyor. Bu da onun gibi bir şey.
Ama bütün inanç sistemlerinde bir öte dünya duygusu var. Bir hesap duygusu var. Bakın bir öte dünya, bir hesap duygusu var. Bu şimdi yeni jenerasyon ateistlerde yok. Onlar diyorlar ki, bu dünyada yaşadık, öldük, bitti, gitti. Tamam bir daha geri dönüşün filanı, fişmanı yok diyor. Bu yeni üretildi. Çünkü öte dünya inanışı o kimseye sorumluluk getiriyor. O sorumluluktan kurtulmak için öte dünya inanışının olmaması gerekiyor. Bu bizim sohbet konsepti televizyonlardan çalınma değil. Biz hep böyle yapıyoruz. Yeni gelen misafirler için söylüyorum. Bu böyle yani televizyonlarda var ya hani böyle konsept.
Ondan çalınma değil. Onlar bizden çaldılar. Sahibi biziz. Selamun aleyküm efendim. Şimdi insanların problemlerini dinlerken, anlattıkları olumsuz davranışlarını, asıl çalıştığım mesele onların davranışları oluyor. Şahısları değil. Çünkü yaptıkları şey haramlar veya problemleri. Bunlara bakarken de diyorum ki, benim işim onun üzerindeki nevsiyle veya şeytanı diye hayal etmek istiyorum kendimce. Ve bu hayal üzerine çalışıyorum aslında. Zaman zaman şunu çok düşünüyorum. Bir şeytanın sesi ve yaptırdıkları var. Bir de nefis dediğimiz şey var. İkisinin arasındaki iş birliği nasıl? Muhteşem. Ve bunu ayırt edebileceğim bir açı var mıdır diye merak ediyorum. En baştan alayım mı?
Lütfen. Şimdi normalde insanların davranış biçimlerine bakarken, sese dalma. Senin mesleğinle alakalı birbirinki öneri olsun. Bir kimse bir davranışı yaparken, onun arkasındaki beyin gerisini oku. Onu yakalamaya çalış. Problemi kökten halletmen o zaman daha uygun olur. Yani bir kimse bir şey yaptı. Yaptığı şeyin üzerinden yürürsen, bir tek şeyi halledebilirsin, halledebilirsin. Ama bir kimse bir şey yaptı, onun köküne gidersen çok şeyi halledersin. Çünkü bugün bir şey yaptı, onu hallettin, yarın başka bir şey yapacak. Bu sefer onu halletmeye çalışacaksın, ertesi gün başka bir şey yapacak. Çünkü bir mekanizma var, bir merkez var, üretiyor.
O her gün farklı bir yüzle, farklı bir yolla, farklı bir renkle üretir. Onun ürettiklerine zaman yetiştirmen, onun ürettiklerini çözmen mümkün değil. Şöyle düşün, bir savaş var. Bu savaş esnasında, bir tane orada işte, uzaktan keskin nişancı koymuşsun, keskin nişancı haberi ateş ediyor. Sen onun ateşinden kurtulmak için, her kurşuna ayrı bir sistem geliştirmek istiyorsun. Her kurşuna ayrı bir sistem geliştirmenin sonu yok. Ama sen döner kendini, keskin nişancıyı aşağıya indirirsen, problemi kökten halledersin. Veyahut da, ben bunu biraz böyle daha büyük bir savaş alanı olarak görürüm. İnsanın hem psikolojik alanını, hem de yaşam alanını, büyük bir savaş alanı.
Ve büyük bir savaş alanında, benim de, ben savaş meydanındayım, her iki savaş meydanında savaşanlar, her ikisi de benim askerlerim. Ben savaş padişahım. Ben savaş lorduyum. her sabah savaş lordu olarak, savaş meydanını kurdum. Savaş meydanını kurunca, benim kötülüklerim bir yerde, iyiliklerim bir yerde. Ben savaş lordu olarak ortadayım. Galip gelenden yana olacağım. Ya da, tavır sergileceğim. Savaş lorduysam, tavır sergilemem lazım. İyi bir insansam, iyilerden yana tavır sergileceğim. Kötü bir insansam, kötülerden yana tavır sergileceğim.
Ve, her sabah, o savaş meydanı kuruldu. Şimdi, iyiler bir tarafta, kötüler bir tarafta. Kötüler, galip gelmek üzere. Ne yaparsın? İyiler olarak, iyilerin en önemli savaş, aletini orta yere sürersin. Onlar, işte, uçaklarını kaldırdılar. Onlar uçaklarını kaldırınca, sen, S-400'leri ateşlersin. Olmadı, onlar gemiden ateş ediyorlar. Denizden karaya, füzelerini attılar. Sen, denizden karaya füzelerini, tekrar, durdurman lazım. Ve, iyiler de çalışıyor, kötüler de çalışıyor. Ama sen, kurşunlarla mı uğraşırsın?
Kurşunları atanla mı uğraşırsın? Kötülerin tarafına, şeytan oturmuş, kürsüsünü koymuş, başkomutanı da, nefis. İyilerin tarafına da, iyilerin tarafına, ister, şimdi, herkes kendi konumuna göre, bunu hayal dünyasında geliştirsin. İster, karşılık olarak, Cebrail Aleyhisselam'ı tuttursun, etrafında iman etmiş, melekler, senaryoyu kurduktan sonra, sen, oradaki, savaşan, askerlerle, teçhizatlarla mı uğraşırsın?
Yoksa, tüfeğini çıkarıp, şeytanı mı vurursun? Şeytanı vurursan, bütün kötülüklerin sonu gelecek. O zaman sen, tek tek asker öldürmekten uğraşmayacaksın. Öyle bir strateji kur, öyle bir savaş planı düzenle, sabahtan şeytanı, pış, vur, bütün gün rahat et. Şimdi, eğer, bize gelen, veya bu noktada, hata yapan, kusur eden bir kimse, senin mesleğinle alakalı, biz onun hangi hatasını düzelsek, yarın başka yerini kıraraktan gelecek. Bugün sen onun gözünü tamir edeceksin, ertesi gün kulağı elinde gelecek. onun kulağını dikeceksin, ertesi gün kolu elinde gelecek. Sen onun kolunu alçaya alacaksın, ertesi gün kafa dönmüş de gelecek.
Sen masaj yapacaksın, kafasını düzelteceksin, ertesi gün bakacaksın, elini o ayağı omuzunda gelecek. Bitmeyecek ki. Bunun en kestirme yolu, o Hin oğlu, Hin şeytana, hedefi koyup, bitirmek. Bütün dertler bitecek o zaman. İnşallah. Teşekkür ederim. Amma savaşçı milletizade mi? Bunu da anlatırken savaşta anlattık. Savaşmak güzeldir bu arada. Ben organların esmalarıyla alakalı bir soru sormak istiyorum. Daha önce, Duygu'nun vücuttaki tecelliyatıyla alakalı bir kısa sohbet olmuştu, Nigar'ın sorusuyla. Siz de hep sohbetlerinizde böyle, genelde ciğer geçiyor. İşte ciğerini yara yara sevmek. Ya da çok üzgün olduğu zaman da işte insanlar ciğerim yandı derler.
Ciğerim kalmadı, ciğerim tükendi. Bu farklı dinlerde de bu şekilde geçiyor. Mesela paganlarda şey var, ölüm cezasına çarptırılan bir insan, sırtından kaburgaları yarılarak ciğerleri çıkartılıyor. Eğer ki bu işlem esnasında sesini çıkarmazsa, onun işte o dinin masasına yani cennete gideceğine inanılıyor. Bu, metafizikte bunun yeri nedir? Şimdi, normalde, hani imanın durduğu yer göğüs boşluğu olarak nitelendirilir ya, imanın tecelliyeti, ruhun tecelliyeti yer, göğüs boşluğudur. Göğüs boşluğu, Cebrail Aleyhisselam'ın yeridir. Ve insanın diğeri, yani akciğerinin olduğu yer, bu noktada yine manevi olarak, bunlar lazım olmaz ki insanlara.
Şimdi, şöyle söyleyelim, ben yine bunu böyle biraz farklılandırarak, çeşitlendirerek, renklendirerekten anlayayım. Mesela, akciğeri o kimsenin, normalde, örneğin, Mikail Aleyhisselam'ın yeridir. Karaciğeri örneğin ise, İsrafil Aleyhisselam'ın yeridir. Bu böyle, vücudunda insanların değişik organlarının, büyük melekler olarak tecelli ettiği yerler vardır. O yüzden, normalde, bir de, duygunun tecelli ettiği yerler vardır. Mesela, biz duyguyu böyle, tasnif etmeziz hiç. Mesela, bir kimsenin, değişik duygularının, insan vücudunda, değişik yerleri vardır. Mesela, acı çeken insanın duygusu, akciğeridir.
O yüzden ciğerim yandı, o yüzden ciğeri parçalandı, o yüzden, o normalde, acı duygusu, o insanın acı duygusu, o kimsenin akciğerindedir. Duygunun en yoğun olduğu yer orasıdır, acı duygusunun. Veya tabii ki, kimsenin mesela, ferahlık çektiği yer, mesela gönüldür. Sıkıntı çektiği yer, gönüldür. Yani, içime bir darlık geldi, gönlüme bir darlık geldi. O duygunun, en yoğun olduğu bölge olarak, yerleri orasıdır. Öyle tanımlanmış. O yüzden, değişik kültürlerde, değişik inançlarda, organların üzerinde, değişik böyle, laflar, lafızlar, tecelliyetler olur. Çünkü, hem duyguların yoğun olarak, tecelli ettiği organlar ile, meleklerin yoğun olarak, tecelli ettiği organlar, hatta, manevi manada, mesela, Allah'ın tecelli ettiği, sıfatsal ve zatsal olarak, tecelli ettiği, insan vücudunda, yoğun olarak, tecelli ettiği, bölgeler ve alanlar vardır.
Bu, onunla alakalı. Teşekkür ederim. Allah alem doğrusunu, yine Allah bilir. Selamünaleyküm. Vaitet diyordu ki, Tanrı benimle birlikte, acı çeken dosttur. Ben, başını anlayamadım. Vaitet, Tanrı benimle birlikte, acı çeken, en güzel dosttur. Diyordu. Bu söz, benim çok hoşuma gitmişti ama, sizden hiç, Allah'ın bilmesiyle ilgili, kulun yaşadıklarını bilmesiyle ilgili, bir şeyler hissettim ama, duydum ama, hiç Allah'ın benim acımı çekmesiyle ya da benim sevincimi paylaşmasıyla ilgili bir bilgi şimdiye kadar duymadın. Böyle bir şeyin gerçekliği var mıdır? Bu normalde o kimsenin kendi algısıyla, Allah anlayışıyla alakalı.
Bu, o kimsenin o esnada, bu meseleyin bakış açısıyla alakalı. Neden normalde duymuş olman lazım ya da sen duymadın? Yani ben, bu duygu, neden benimle beraber acı çekmesin ki? Yani bizim acılarımızı, bizim coşkumuzu, bizim heyecanımızı, üzüntümüzü, o da tıpkı benimle hisseder gibi hisseder mi? Bu normalde o zaman, buradaki normalde tehlikeli nokta şu, Allah'ı bireyleştirir, şahıslaştırır, Allah'ı bu noktada, panteistleştirirsek sıkıntı var. veyahut da eski Yunan heleneşlik çağdaki yarı insan Allah anlayışına gidersek sıkıntı var burada. Bunun tehlikeli boyutu bu.
Fakat, mesela bunun tuhaf gelebilir, kim Allah'ı unutursa Allah da onu unutur. Şimdi, kim Allah'ı severse Allah da onu sever. O zaman, kim Allah'a karşı hüzün beslerse Allah da ona hüzün besler. E, kim Allah'a suizanda beslerse, Allah'a suizan beslerse, günah kebari işlemiş olur. Allah da ona suizan besler. Şimdi burada, insan üzerinde Allah'a karşı baktığımızda, bir aksi seda görürüz. Kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Kim Allah'ı tövbe ederse Allah onu affeder. Kim Allah'a dua ederse Allah onun duasını kabul eder. Kim Allah'a yalvarırsa Allah onun yalvarmasına cevap verir. Bu normalde kulun, bu noktada insanın Allah katındaki değeriyle alakalı.
Ama bunu biz burada Allah'ı tırnak içerisinde insanlaştırırsak sıkıntı var. Yoksa, Allah kullarıyla en ince ayrıntısına kadar ilgilenir. Bir kimse şimdi dese ki, gel oturalım karşı karşıya gecenin karanlığında, ben bağrımı döveyim, dertlerimi anlatayım, sen her bağrıma yumruk vurduğunda, benim acımı hisset dese. Burada o kimse Allah'ı insanlaştırmadı. Allah neden kullarıyla ilgilenmesin? Böyle bir şey yok. Her şeyimizle ilgilenir. Ama buradaki en büyük sıkıntı şu, insanın Allah'ı insanlaştırması, insanın Allah'a yer, zaman, mekan atfetmesi. Böyle olmadığı mütece bir sıkıntı yok.
Şimdi, İbni Arabi sohbetlerinde diyorsunuz ki, dünya bir tiyatro, Allah senaryoyu yazan ama bizi özgür bırakmış. Biliyor, bildiği için yazmış. Anlayamadım. İbni Arabi sohbetlerinde dünya, tiyatro, bir tiyatro benzetmesi geçti. En son dinlediğim sohbette, eski sohbetlerinizde. Allah burada senaryoyu yazan ama, kendisi yazdığı için biz oynuyor değiliz. Allah bildiği için yazıyor. Nef-i Mahfuz konusu. Şimdi ben şunu merak ettim. Allah gerçekten her şeyi, bizim ne yapacağımızı, ne edeceğimizi, her şeyi biliyor. Biz bilmiyoruz. Burada yaşayarak biz öğreniyoruz. Ama bu biliyor. Peki bu, bizi izlemek, Allah'ı heyecanlandırıyor mu?
Ya normalde bunu bir kimse dese ki, beni izlemek onu çok heyecanlandırıyor. Bu, kimsenin kendi duygusudur. Hatta benden o kadar çok heyecan duyuyor ki, bildiği halde diyor ki, şimdi ne yapacak acaba? Bu, o kimsenin normalde, yani kendi, Allah'la olan kendi arasındaki ilişkiyle alakalı. Yani eğer ki biz, cebri bir şekilde, o her şeyi biliyor, oraya da yazdı, bildiği için hiçbir anlamı yok bunun dediğimizde, Allah'la olan ilişkimizde biraz, benim, ben öyle anlarsam, öyle yaşarsam, Allah'la olan benim ilişkimde bir monotonluk varmış gibi oluyor.
Ben Allah bilmiyor demiyorum. Allah muhakkak biliyor. Cenab-ı Hak bilmiyor dersek, Allah'ın bilgisiyle alakalı sıkıntı çıkarız. Ama Allah biliyor. Fakat kulunun coşkusuna da coşkulanıyor. Karşılıklı bir etkileşim var gibi. Benim ne var, başkasına bir şey diyemem. O zaman bu, hani, genelde cevap verirken, kul basın. Ama özgüvene, değil mi? Benim ne var, başkasını bilemem. Biraz önceki sorumda da, kişiyle Allah arasında dediniz, genel bir yorum yapmadınız. Ya normalde insanın Allah algısı, Allah inancı, kişiyle Allah arasında. Onu normalde genelleştirmek, bir kimsenin Allah inancını veya kendi inancını genelleştirmek, bir başkasına, hani aktarmak, bir başkasına kıyaslamak mümkün değil ki.
O zaman Allah inancının bir anlamı kalmaz. Bir, Allah inancı kişiseldir, bireyseldir. Birinci derecede. Üç aşağı, beş yukarı, aynı renklere sahip olanlar, bir yere toplanırlar. Ama onların hepsinde, Allah inancıları yine bireyseldir. Biz şimdi burada oturduk, sohbet ediyoruz. Yani burada illaki, işte din sohbeti gibi algılanmaz. Burada herkesin bir Allah inancı var. Bunu normalde, zaten, hani, din, dinlerin, veya dindarların en büyük handikapları bu. Dinlerin değil, dindarların en büyük handikapları. Dindarlar diyorlar ki, hangi dine mensup olurlarsa olsunlar. İster Müslüman, ister Musevi, ister Hristiyan, ister Budist, ister Hindu, ister neye inanırsa inansın.
O diyor ki, benim inancıma geleceksiniz, mecbur. Bunu dindar yapıyor. Sıkıntı dinde değil, dindarlarda sıkıntı var. Ve herkes, kendi din algısını bir başkasına dayatıyor. O yüzden diyorum ben, yani, insanların konuşacakları, söyleyecekleri yol bitti. Yeni bir şey söyleyecek halde değiller, çünkü hepsinde algıları kapalı. O, mesela, eleştirdiğimiz, katolik din algısı, Müslümanlarda da oluştu, hepimizde oluştu. Yani, bir Vahabi diyor ki, benimki doğru, benimkini kabul etmeyenleri öldürürüm, hepsi de kafir hükmünde diyor. Veya kendisini sünni gören bir kimse diyor ki, doğru inanç bu, böyle inanmayanların hepsi de kafirdir diyor.
Veya bir başkası çıkıyor, kendi inancıyla alakalı, kendi Allah algısını, en doğru algı olarak dayatıyor başkasına. Bunu normalde, bireyin kendi algısını, anlayışını, bir başkasına dayatma hakkı yok ki. O yüzden, leküm, diniküm, veliye, din. O da din yani. Onun da Allah anlayışı var. Herkese tek tek sorsak, herkesin bir Allah algısı, Allah anlayışı, Allah inancı yok mu? Hindu'da gitsek, o da bir Rab inanıyor. Öyle değil mi? Öyle değil mi? Nerelisiniz? Neresinden? Neresinden? Vay! O yalı köftecisi duruyor mu gene orada? O bir tane göbekli bir ortağı var onun. Ona diyeceksin ki, ona diyeceksin ki, bana şu cennetini gezdir sana.
Ben senin şu cennetini gezmek, misafir olmak istiyorum. Şu cehennemini de bir görmek istiyorum senin. E göstersin bize ya. Göstersin. Bunu normalde cennet ve cehennemin kazanılma yeri olarak, felsefi olarak, burayı söylüyorsa, buna söyleyecek bir laf yok. Cenneti de burada kazanırsın, cehennemi de burada kazanırsın. Burada kendince de bir cennet hayatı oluşturabilir misin? Evet. Burada kendince bir cehennem hayatı da oluşturabilir misin? Evet. Felsefik olarak bunu kabul ederim. Ama öbür türlü, zahir maktabı, mekan noktasında, cennet de cehennem de burada diyorsa, göstersin bana. Ama Antalya'ya götürüp, burası cennet vadisi, burası cehennem vadisi demesin bize. Bize göstersin cennetini. Öldümdü iş bitiyor, onun işi bitebilir öldüğünde.
Kendince haklıdır. Kendini hayvan gibi görüyorsa, söyleyecek bir laf yok. Yani o kimse kendini hayvan gibi görüyor. Ben öleceğim, bitecek bu dünyada diyor. Tamam. Senin domuzdan bir farkın yok. Senin kertenkeleden bir farkın yok. Senin bir maymundan farkın yok o zaman. Evet. Değişen bir şey yok. O da onun kendi kararı. Çünkü Cenab-ı Hakk ayeti kerimede diyor ki, biz bazılarını maymun yaptık. Bazılarını timsah yaptık diyor. Ya o kimse de kendini maymundan görüyorsa, ne diyeceğim ben ona? Hayır sen maymun değil misin diyeceğim. Bir kimse kendisini ne olarak nitelendiriyorsa, odur. Ben saygı duyarım. Sıkıntı yok. Eyvallah. Vakf-ı Kebir güzel bir yer.
O köfteci de güzel. Ben o kıyı şeridini bilirim. Allah razı olsun. Çok güzel bir yer. Vakf-ı Kebir harika bir yer. Hepinize tavsiye ederim. Gerçekten gidin Vakf-ı Kebir'e. Kocaman ekmekleri var. Başka bir ekmek yemiyorlar. Bir tane kocaman göbekli yalı köftecisi var. Ben Trabzon'a gideceğim. İşte nerede yemek yiyelim diye bir arkadaşa dedi. Dedi ki Vakf-ı Kebir'e gideceksiniz. Ben telefon açacağım dedi. Onlar işte seni karşılasınlar. Neden dedim? Yer bulamazsın ki dediler. Nasıl dedim? Yok dedi mümkün değil. Pazar günü yer bulamazsın dedi. Biz neyse akşam saat dokuz buçuk on gibi vardık. İşte ben arabayı yanaştırıyorum önüne. O içeriden demiş. Ha uşaklar bakun demiş.
Yabancı plakaysa alın içeri. Yabancı plaka değilse gönderin bilmem neyinin evinde demiş. Tencere mi yoktur? Biz indik içeri neyse. Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam. Ben Bursa'dan geliyorum. Bereket tekstil Mustafa Özbağ. Vay uşağım. Sensun demek telefon açılan. Benim dedim. Vay uşağım şuraya oturun dedi. Bizi bir yere oturtturdu. Geri kalanını anlatmayın. Geri kalanı sıkıntılı. Ama göbeği böyle. Dışarıda biraz tamamı. Bir nükte eden adam. Bir nükte eden. Felç etti bizi. Yanımda götürdüm. Bir tane Antepli vardı. En son gördüğümde yerde debeleniyordu gülmekten. İbrahim abi kalk dedim ya. Kalk.
Bu adam nereden buldun dedi. Ben bulmadım dedim. Kalk. Debeleniyordu yerde. Gerçekten. Attı kendini. Sandalyede oturamadı. Öylesine nükte eden bir adam. Attı kendini. Baktım İbrahim abi yerde. Dedim. Bizim Seyid Taş'ın abisi. Dedim İbrahim abi kalk. Resil olduk burada dedim ben. O şöyle diyor. Yok uşağım ne rızul olacaksın. Burada herkes biliyor. Bunların hepsi de bilmem ne dedi. Çıktı. Öyle bir anısı var bizde. Evet. Şey bu organlarla alakalı. Mesela toplum arasında geçen bazı tabirler var ya. İşte hiç acıma duygun kalmadı mı? Ya da hiç merhametsiz misin? Gibi. Allah'ın bu noktada tecellisinin eksik veya noksanlığı yokken. İnsanların bu duyguların körelmesi neye bağlı?
Kendince örtüyor onu. Yani o duygu insanda fıtri olarak var. Bütün duygular insanda fıtrat olarak var. Ama az önce bir savaş meydanından bahsettik ya. Onda kötülük garip gelmiş. O da kötülükten yana tavır koymuş. Bu sefer o kötülük bütün vücudu ve duyguları zaptorapt altına alıyor. Onun karşısında ne vardı? İyilik vardı. Mesela kötülüğün silahları var. Kin, kibir, gurur, acımasızlık bunlar kötülüğün galip olduğunda sıfatları, askerleri. Orada da iyilik var. Kine karşı merhamet, işte gadaba karşı affetmek. Ona karşı o karşılıklı onlar. Şimdi o kimse kini sürdüğünde sen affetmeyi sürüyorsun. O kimse gadabı, öfkeyi sürüyor. Sen merhameti sürüyorsun.
O kimse işte yak, yık ortalı diyor. Sen yardım etmeye sürüyorsun. Normalde bu bir savaş. O savaşta bütün herkes askerlerini kullanıyor. Ve arada bir ara veriliyor. Herkes ölülerini bir topluyor. Kan, revan ortalık. Her sabah bu. Kan, revanlık devam ediyor. Bütün gün, bütün gün. Gece saat 12.00-1.00 oluyor. Ayaktaysan savaş daha devam ediyor. Gece savaşları daha muhteşem. Gece stratejisi ayrı. Gündüz stratejisi ayrı. Sabah stratejisi ayrı. Öğlen ayrı. Akşam ayrı. Ortaya süreceğin, vaktin çocuğusun ya. Ortaya süreceğin, normalde askerlerin ayrı. Ama hepsinin üstünde bir şey var. Söyleyeyim mi?
Savaşı bir anda durduran, her tarafı bir anda ihya eden, o senin sürmenle çıkmıyor. Ona cüz-i iraden yetmiyor. O savaş meydanına en süslü bir şekilde çıkıyor. Süsünden bakamıyorsun. İyilik de, kötülük de onu görünce secdeye kapanıyor. İksir bu. Ne iyiliğin askerleri kalıyor, ne kötülüğün askerleri. Hepsi de secdeye kapanıyor.
Ve hepsi de secdeden, gözünün ucuyla. Çünkü bir kakül, bir can değil, binlerce can. Bitmiş. O gelince bitti bak. Savaş sona erdi. Geceniz hayır olsun.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.