Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 25 Eylül 2018 · 1:50:01
Selamun aleyküm. Hakkınızı helal edin. Saatten bakmamışız saate. Orada biraz sohbete, muhabbete dalmışız. Geciktik. Kusurumuza bakmayın. Buyur. Hoş geldiniz efendim. Selamun aleyküm. Rahmetli Cemilver için kamus namustur diye bir sözünü okudum. Yani sözlük işte hani kişinin namusudur, ülkenin namusudur. diye. Hani bu etkiledi bayağı. Dil, insanın dinini yaşamasında ya da bir medeniyetin oluşmasında hangi faktör ödedir? Onu dile olan bakış açınızı merak ediyorum.
Dile olan bakış açınızı. Yani kullandığımız kelimeler bize nasıl etkiler bırakır? İnsanı tarif ederlerken konuşan hayvan diye tarif eder Batılılar. Batılılar için konuşan hayvan. Bizim için insan muhakkak ki halife. Ama o insan kullandığı dil kadar, kullandığı kelime, kullandığı harf kadar insandır. Şimdi bu normalde bir kimse kendince kendi eğitimini, kendi görgüsünü, kendi bilgisini ancak diliyle aktarır.
Kendi duygusunu diliyle aktarır. Eğer bir kimse dile hakim değil ise, bir toplum dile hakim değil ise, o topluluk kendince kendi kültürünü ve kendi medeniyetini kurması mümkün değildir. Bu medeniyet sadece sanat, edebiyat üzerine kurulu değildir. Medeniyet aynı zamanda ticaret ve teknolojinin de üzerine kuruludur. Bilimin üzerine kuruludur. Normalde meseleye sadece sanat ve edebiyat olarak bakarsak, biz o zaman meseleyi tam olarak oturtmuş olamayız. Sanat, edebiyat, bilim, teknoloji, ondan sonra ticaret, savaş, bunun hepsini de üst üste koymamız lazım. Ve bunların üzerinde de bunları koyarken, yerleştirirken, mesela bilim olarak biz onu baktığımızda, insanların o toplumun medeniyeti oluştururken bilim üretmesi gerekir.
Bilim üretmek, o zaman üretmiş olduğun bilime bir isim vermektir. O ismi verirsen, o zaman sen bilim ürettiğin meydana çıkar. Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Biz şimdi bir köprü yapıyoruz, köprüye isim koyuyoruz. Ama biz telefon yapıp bir telefona isim koymuyoruz. O zaman bizim şu anda bilim olarak belli bir noktada değiliz, teknoloji olarak belli bir noktada değiliz, edebiyat olarak belli bir noktada değiliz, sanat olarak belli bir noktada değiliz.
Biz yeni bir kelime üretemiyoruz, yeni bir tümce kuramıyoruz, yeni bir isim oluşturamıyoruz bir şeyde. Bu bizim bu meselede yetersizliğimizi gösteriyor. Mesela Arabi yeni kelimeler üretmiş. Arabi yeni kelimeler ürettiğinden Arabi'nin kelimelerini şerh etmek zorunda kalıyoruz. Bundan ne mana çıktı diye ayrı bir şerhe ihtiyaç duyuyoruz. Bu bir medeniyet oluşması. Ama İslam toplumunun şu anda böyle bir medeniyet oluşturması mümkün değil. Yenilmişliğin vermiş olduğu sıkıntıyla veya yenilmişlikten dolayı biz üretilmiş olanları kullanıyoruz. Üretilmiş olanları tüketiyoruz biz. Hepimizin cebinde telefon var. Adı ne? Telefon.
Hepimiz telefonu kullanıyoruz. Diyor muyuz bana mektup yaz diye? Hayır. Bana mesaj yaz diyoruz. Mesaj ne? Bize bana mail atar mısın? Biz üretmemişiz çünkü. Ne kullanıyoruz? Mouse. Biz onu normalde fare diyebiliyor muyuz biz ona? desek dahi uymuyor. Siz elinizin altında bir fareyle oynar mısınız? Ama biz onu üretmemişiz. Üretmeyince biz onun ismini de koymamışız. İsmini koymayınca bizim değil. O zaman medeniyet dediğimizde sadece edebiyat olmadı. Sadece genel kültür olmadı. O zaman işin içerisine teknoloji de girdi.
İşin içerisine bilim girdi. Asıl medeniyet bu manada bilim ve teknolojinin üzerine kurulur. Bilim ve teknolojide önde olanlar arkasında sanatı ve edebiyatı destekler. Bilim ve teknolojisi önde değilse o kimsenin o sanatı ve edebiyatı destekleyemez ki. Mümkün değil. Mesela ülkelerin kendilerince bir kalkınma modelleri vardır. Bir basket takımı düşünün. Sponsoru kim? Ticaret yapan bir şirket. Bir futbol takımı düşünün. Sponsoru kim? Ticaret yapan bir şirket. Bakın ticaret yapan şirketler, karlarının bir bölümünü işte spor karşılaşmalarına, spor takımlarına yöneltiyorlar. Oysa o karının büyük bir kısmını spor değil de önce kendi bilimle alakalı bir vakıf kursa orayı desteklese farklı bir şey olacak.
Ama o kimse reklamını yapıp daha fazla mal satmanın peşinde, oraya normalde bilim ve teknolojiyle alakalı bir vakıf kursa, o bilim ve teknolojiyle alakalı kurmuş olduğu vakfa belli bir karlılığının belli bir kısmını oraya aktarmış olsa, ve orada bilim ve teknoloji üretmiş olsa, o zaman bu vatana, bu millete de daha fazla hizmet etmiş olacak. Ama gidiyor, işte bir forma yaptırıyor. Yok bilmem ne desteği veriyor. Spor takımlarına destek veriyor. Spor takımları bir ülkenin reklamını yapabilir, ama bir ülkenin geleceğini kurtarmaz. Spordan siz bir ülkeye medeniyet getiremezsiniz. Bakın siz sporla bir ülkeye medeniyet getiremezsiniz. Ama bilim ve teknolojiyle bir ülkeye medeniyet getirebilirsiniz.
E böyle olunca da biz ne yazık ki dilimize sahip çıkmaya çalışsak dahi sahip çıkamayız ki. Hamasi bir söz olur bu. Bakın hamasi bir nutuk olur. Üretmen lazım ki sahip çıkasın. Yoksa ayağınızdaki bir pantolon ne? Kasüel pantolon. Adı ne? Kasüel. Regular gömlek. Üretmemişsin sen. XX large gömlek. Üretmemişsin. Hadi sahip çık.
Sahip çıkamazsın ki. Trench coat. Sahip çıkamazsın. Body bluys. Sahip çıkamazsın. Bakın bayansınız. Hepinizin kullandığı kıyafetlerin isimlerine sıralıyorum.
Sahip çıkamazsınız. Siz üretmedikçe dilinizi koruyamazsınız. Siz üretmedikçe dininizi de koruyamazsınız. Siz üretmedikçe ülkenizi de koruyamazsınız. Acı tarafı bu. Acı tarafı bu. Niçin dil kaybolur? Üretmediğinden dolayı. Üretmiyor. Ayran üretmişsiniz enteresan bir şey. Almanya'ya da gitseniz ayran. Suudi Arabistan'a da gidiyorsunuz. Ayran. Fransa'ya da gitseniz ayran. Ayran.
Nereye giderseniz gidin. Ayran ayran. Nereye giderseniz gidin. Yoğurt. Bildiğiniz yoğurt. Nerede yaşadığınız önemli değil. Adı ne? Yoğurt. Siz üretmişsiniz. İsmi size ait. Bakın ismi size ait. Çünkü üretmişsiniz. Sizin üretmediğiniz şey. Sizin değil. Benim biraz tekstilciliğim var ya. Boya ne? Üretmemişsin ki hiçbir şeyini. Ramdan geçirdin mi bunu? Bunu ramdan geçerken tuş esini ayarlayalım. Ram ne? Bir kumaşın boyandıktan sonra kurutma sistemi. Ram kurutma sistemi.
Kumaş üzerinde yürüyor. Kumaşın karşısında bir rülo var. O rülo çark dönüyor. Onu rüloya şey yapıyor. Asılıyor. Oradan gidiyor. Kurutuyor. Ütülüyor. Aynı zamanda. Sıcaklıkla. Onun sıcaklığını ayarlıyorsun. Ona göre tuş esi. Tuş esi. Kumaşın yumuşaklığı yani. Sertliği. Bakın hiçbirini üretmemişiz. Biz üretilmiş teknolojiyi almışız, getirmişiz, kurmuşuz orada çalıştırıyoruz. Bizim değil. Bize teknoloji satmış. Teknoloji satmış bize. Biz üretmişiz. Adı ne? Teyyare. İsmini koymuşuz. Adı ne?
Teyyare. Aa neden? Biz üretmişiz. Siz Osmanlı'nın ilk teyyare üreticilerinden olduğunu biliyor musunuz? Sonra teyyare fabrikalarının kapatıldığını, teyyarelerin topraklarının altına gömüldüğünü biliyor musunuz? Hala da Türkiye'de toprak altına devlet eliyle gömülmüş teyyarelerin olduğunu biliyor musunuz? Dile sahip çıkmak için üretmek gerekir. Üretemiyorsanız dilinize sahip çıkamazsınız.
Peki efendim bu kadar gün geçtikçe tüketen bir toplum haline gelirken o üreten tarafımızı nasıl aktifleştirebileceğiz? Bu bir devlet politikasıdır. Bir topluluk bunu kendi başına becerebileceği bir şey değildir. Üretmeyi hedefleyen bir devlet politikasının geliştirilmesi gerekir. Üretmeyi hedefleyen bir devlet politikası geliştirilmediği müddetçe üretemezsiniz siz. Devlet kalkınma modeli üretmenin üzerine kurulursa bunu gerçekleştirebilirsiniz. Peki o zaman bu kadar dışarıya bağımlıysak sömürge halindeyiz diyebilir miyiz?
Sömürgeyiz ki zaten. Olmadığımızı iddia eden mi var? Cebinizdeki telefonlara bakmanız yeterli. Vatandaş eline geçen bin lirayla gidip dolar alıyorsa neysin ki? Görmek istemediklerimiz.
Şimdi sömürge kavramına öncekinler veya daha önceki sömürgecilik veya sömürge anlayışı bir ülke başka bir ülkeye tankıyla, topuyla, askeriyle girecek, orayı işgal edecek ve orayı sömürmeye başlayacak. Önceden böyleydi. Şimdi böyle değil sömürgecilik. Geliştirdiler. Şimdi ekonomiyle geliyor. Sömürüyor seni. Ne yaptı Trump? Ne kadardı? İki yüz müydü? Yüz kaçtı Suudi Arabistan'a silah sattı? Kaç? Yüz milyar euro.
Trump sattı Suudi Arabistan'a değil mi? Sömürgecilik. Parayı tahsil etti zaten. Daha silahlar gitmedi ama. Onlar öyle sömürüyorlar.
Bizi de aynı şekilde sömürüyor ki. Ne alıyor? Mesela işte petrol. Petrol çıkarıyor öyle değil mi? Suudi Arabistan Devleti'nin o çıkarılan petrolden bir payı var. Petrol çıkaran zaten Suudi Arabistan Devleti'nin kendisi değil. Gelmiş BP veyahut da işte bir Amerikan şirketi Suudi Arabistan'ın petrolünü çıkarıyor. Suudi Arabistan petrolünü çıkardıktan sonra devlete bir pay veriyor. Diyor ki çıkardım devletin petrolün yüzde onu sizin olsun. Yüzde on beşi devletin olsun diyor. Tamam diyor anlaşmaları yapıyorlar. Suudi Arabistan'ın normalde petrol çıkarmasına izin veriyor. Çıkardı. Bin varil. Bin varilin yüzde on beşi ne kadar? Yüzde yirmisi ne kadar? İki yüz varil. İki yüz varil ne kadar yaptı? İki yüz bin dolar yaptı.
Diyor ki Suudi Arabistan Devleti'ne, Merkez Bankası'na senin hesaplarında iki yüz bin dolar var diyor. Suudi Arabistan Merkez Bankası diyor ki iki yüz bin dolar kazandım harika. İki yüz her gün iki yüz bin iki yüz bin iki yüz bin öyle düşünün. İşte bir milyon dolar oldu. Bir milyon dolar olunca Suudi Arabistan Devleti'ne diyor ki ya bak senin hesaplarında o işte bir milyon doların oldu. Bu dolar senin hesaplarında durursa olur olmaz yere harcarsın. Gel sen bu dolarları ver ben sana Merkez Bankası'nın tahvilini vereyim. Doların üzerine bir de kalkıyor ne yapıyor? Merkez Bankası tahvili veriyor. Sen bir milyon doları verdin eline bir tane beyaz kağıt aldın. Ne bu bir milyon dolara dolarlık şeyin ne o Amerikan Merkez Bankası'nın tahvil kağıdı.
Hadi ye, hadi harca, hadi de ki ben vatandaşıma bir tane hastane yapacağım. Yap hadi. Şimdi sömürgecilik böyle. Ne olacak sizin için de geçerli. Herkes için geçerli buradakinin. Maaş alıyorsun. Bankaya yatıyor hesabına. Seni suçlamak için söylemeyeceğim. Parayı görmüyorsun bile değil mi? Eline bir tane plastik var değil mi? Harcama yapacağın zaman plastikten geçiyorsun değil mi?
Başka bir şey değil değil mi? Parayı görmüyor hiç. Parayı görmüyor hiç. Yani bir arkadaşa gelse çok sıkıştım. Eşim hastanede, şuyum hastanede. Bana 500 lira verdiyse bankada para. Bıra bankada. Sömürge.
Bankada parası olanların hepsi de sömürgeye yardım ediyor. Bütün bankaların paraları bir merkezde toplanıyor. O merkezlerin paraları da Amerikan merkezlerinde toplanıyor. Ben İsrail'e ihracat yapıyorum. Ne ihracatı yapıyorum? Havlu. İşte ne kadarlık havlu satmışım? Şu kadarlık havlu satmışım. Satmış oldum havluyu. Ben işte üretmişim, satmışım, depolamışım, kartonlamışım, göndermişim. Nereye gitti? İsrail'in gümrüğüne gitti. Oradaki şirket baktı, mal gelmiş, gümrükte parayı yatıracak ya. Parayı yatırdı. Nereye yatırdı parayı?
Benim banka hesabıma yatırdı. Ama önce Amerikan Bankası'ndan dolaştı geldi. Dolar olarak. Amerikan Bankası'ndan dolaştı geldi. Nereye geldi? İşte ben şimdi o günkü hesabım olan para neresi? İşte Allah affetsin. Garanti Bankası. İyi. Adam parayı yatırmış. Bana mail çekti. Parayı yatırdım diye. İyi. Ben ertesi sabah ile gittim bankaya. Kolay gelsin. Sağ olun. Mail. Müşteri bana yatırdı. Para hesabınıza geçerildi diye. Baktı. Ha evet geçerildi. Ben alayım. Üç gün alamazsın. Benim yaşadığımı söylüyorum. Dedim nasıl üç gün alamam? İşte bilmem ne. Kanuna, hukukuna göre üç gün duracak. Allah Allah. Ölüyorum.
Ölürsen öl. Üç gün durdu. Dördüncü gün gittik. Parayı alalım. Dedi ki doları burada bozduracaksın. Neden? Burada bozdurmazsan yine vergi dairesi sana şey yapar. Ceza keser. Bozdurmayacağım kardeşim ya. Ver benim dolarımı. Verdim. Aynı gün vergi dairesini o bildiriyor. Bu adam doları burada bozmadı diye. Ceza yedim ben ondan. Bir dahaki geldiğinde kuzu kuzu müdür senin gözünün içine bakıyor. Gel. Nasıl geldin? Ceza yiyince nasıl bizim dediğimizi kabul ettin. Müdürüm. Haklısın. Boz burada. Dışarıda doları kaç parayı bozuyorlar? 6.20. Orada 6 lira.
Sömürgesin. Şimdi diyebilirsiniz ki bu adam komünist mi? Onlar da sömürgenin bir parçası. Bakın dünya üzerinde bir sistem var. Siz şimdi buraya sufilik sohbeti öğrenmeye geldiniz değil mi? Ama ne yazık ki soru bizi oraya getirdi. Dünya üzerinde global bir sistem var. Bu global sistem şeytaniyete dayalı. Bunun dini, diyaneti, ırkı hangi sistemle yönetilmiş, neyle yönetilmiş önemli değil. Bu dünya büyük global sistemi bütün insanlığı sömürüyor.
Biz biraz aykırı sufilerdeniz. Biz bu sömürüye karşıyız. Biz insanların hürriyetinden yanayız. Sömürüden yana değiliz. Bütün sufi zihniyeti, bütün sufi zihniyeti. Sufilik, bakın sufilik herkesin gittiği yerden gitmek değildir. Şeytanın örttüğü, gizlediğini görmektir. Sufilin bir veçesi şeytanın sakladığı, gizlediği şeyi görmektir. Uyanın, görün, bakın neyi? Şeytanın örttüklerine. Şeytan bizim önümüzü örter. Hak ve hakikati örter. Hak ve hakikati örter. Bu hak ve hakikat, bu uluslararası sistem, siz Müslümanmışsınız, Hristiyanmışsınız, siz Musevi'mişsiniz, ata inanıyormuşsunuz, ite inanıyormuşsunuz, puta inanıyormuşsunuz.
Umurunda değildir. O sömürüsünün devam etmesini ister. Biz şimdi Mekke müşrikleri ne diyorlardı? Hazreti Peygamber'e diyorlardı ki, sen ne istiyorsun söyle, eğer senin derdin bir kadın ise, bu Mekkeli kadınların hangisini istersen kendine nikahla, evli ise, biz ona gideceğiz, kocasına diyeceğiz ki, boşa sen bu kadını, onu nikahla sen. Evet, diyorlardı ki, eğer senin derdin paraysa, gel hazinenin başına otur, hazinenin başına otur, hazineden sorumlu ol. Eğer senin derdin burayı yönetmekse, gel vali ol, vali ol burada başımızda, sen vali ol. Ama o diyordu ki, Hazreti Muhammed Mustafa, bir elime ayı verseniz, bir elime de güneşi verseniz, ben la ilahe illallah demekten vazgeçmeyeceğim.
Yani, sizin ilah olarak kabul ettiğiniz, hiçbir şeyi kabul etmeyeceğim. Siz, uluslararası sistemi ilah olarak kabul ederseniz, hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Uluslararası sistemi ilah olarak kabul ederseniz, hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Yeter ki sömürüye evet deyin. Namazınızı da kılarsınız, sabahlara kadar namaz kılın, ne olacak ki? Sabahlara kadar oruç tutun, geceleri, gündüzleri oruç tutun. Çok umurunda milletin. Sen hangi dine müntesipmişsin? Aman, çok onların umurunda. Biz de böyle, oh, bunların umurunda falan öyle düşünüyoruz. Değil, hiç kimsenin umurunda değil. Hiç kimsenin umurunda değil.
Biz abartıyoruz. Bir şey umurlarında. O uluslararası sömürü sistemine hayır diyorsanız, o zaman ensenizde değil, bütün vücudunuzda bomba patlatırlar sizi. Zor. Peki dinimiz umurlarında değilse neden evrensel bir din oluşturmaya çalışıyorlar? Hiçbir şey anlayamadım. Dinimiz, hangi dine mensup olduğumuz umurlarında değilse, evrensel bir din oluşturma çabaları niye? O evrensel din oluşturmalarının sebebi, şu anda normalde mesela, muhsevili istedikleri yere getirdiler. İçinde küçük azınlıklar müstesna. İsevili istedikleri yere getirdiler. İçindeki küçük azınlıklar müstesna.
Aslında Müslümanları da istedikleri yere getirdiler. İçindeki küçük azınlıklar müstesna. Ama dinin temel kaidelerinin yazılı olduğu, Kur'an'ı ve sünneti bir türlü deforme edemediler, dejenere edemediler. Aslında Müslümanları dejenere ettiler. Müslümanları deforme ettiler. Ama kitap orada duruyor, sünnet de orada duruyor. Aslında sünneti de dejenere ettiler. Ama o kitap orada duruyor, o kitap orada durduğu müddetçe o uluslararası sistemin sıkıntısı bu. O kitabı bir türlü dejenere edemediler. Onların dertleri bu. Neden dinle alakalı geliyorlar insanların üzerine? Diyorlar ki, ey insanlık topluluğu, bizim istediğimiz gibi yaşayın. Bizim istediğimiz gibi inanın.
Bizim istediğimiz çerçevede durun. Sabahleyin, ayarlanmış, tasarlanmış, kurulmuş saatler gibi olun. Senin işin kaçta? Sekizde. Sen sabah saat yedide altıda kalk, sekizde dosdoğru işine git. İşinden sonra şunu yap, bunu yap, bunu yap. Ondan sonra şu diziyi izle, bu diziyi izle, şunu yap, bunu yap. Al sana para. Senin bunları yapabilecek kadar paran da var. Sen çalış. O uluslararası sistemin ihtiyacı olanını ver. Uluslararası sistemin ihtiyacını verdiğin müddetçe sen iyi bir insansın. Bunun için senin dini inanışların var. Örneğin faiz haram. Ya bu zamanda faiz haram denir mi şimdi?
Sana diyor ki uluslararası sistem, böyle söyleme. Sen diyorsun ki içki içmek haram. Uluslararası sistem diyor ki, böyle bir şey söyleme. Neden? Ben, en büyük içki üreticisi benim. Bu içki üretiminden para kazanıyorum. Uluslararası sistem. Uluslararası sistem. Kazancının yedide birini uyuşturucudan ve içkiden. Kazancının yedide birini anarşiden. Kazancının yedide birini fuhuştan. Kazancının yedide birini kumardan kazanıyor. O yüzden bütün dünya insanlığı içki içmeli. Dünya insanlığı fuhuş yapmalı. Dünya insanlığı kumar oynamalı. Dünya insanlığı aynı zamanda anarşiye bulaşmalı. Bunlar için paraları nereden bulmalı?
Dünya uyuşturucu teşkilatının başında kim var biliyor musunuz? CIA. Başka bir şey gerek var mı? Bunları senin dinin yasaklıyor. Senin dinin yasakladığı müddetçe senin dinin değiştirilmeye mahkum. Onlar öyle görüyorlar. Teşekkür ediyorum. Çok siyasi konuştuk ya bugün. Peki kendi göbeğimizi nasıl kesebiliriz? Yani bu sistemi, bu sistemden nasıl kurtulabiliriz yani? Kendi göbeğimizi nasıl kesebiliriz? Biz gücümüzün yetince bu tip hadiselerden bu tip şeylere bilinçli olup bunlardan uzak durmakla mümkün. Ben param varsa bankaya yatırmam.
Ticaret yapmaya devam ederim. Yatırım yapacaksam gider tarla alırım. Gider tarla alırım. Gider altın alırım. Hiçbir şey bilmiyorsam. Kendimi korurum. Koruyabildiğim yere kadar. Memleketimi korurum. Koruyabildiğim yere kadar. Bilinçleneceğiz yani. Evet. Ben gidip puma ayakkabı giymem. Adidas ayakkabı giymem. Bilmem ne çıkın yemem. Hiçbir yabancı markayla işim yoktur. Bile bile kasıtla almam, yemem, içmem. Yurdun malı. Az önce abimle konuşuyorduk.
Dedim 99 liraya aldım dedim. Manisa'dan 3'er ayakkabıdan dedim. Abim de dedi ki yerli malı ya dedi. Dedim yerli malı. Ayakkabı yerli. Yabancı marka değil. Gücümün yettiğince yapabildiğimce. O uluslararası sistemin ürettiği bir şeyi yemek içmek istemiyorum. Kullanmak istemiyorum. Gücümün yettiğince. Herkes kendi gücünün yettiğince bunu yapabilir. Yapabiliriz hep beraber. Hep beraber ülkemize sahip çıkabiliriz. Hep beraber kendi ülkemizin markalarını ayakta tutabiliriz. Hep beraber yerli üretimi destekleyebiliriz.
Hep beraber yerli markalarımıza gidebiliriz. Gidip uluslararası bir alışveriş şirketinden bir şey almak zorunda değiliz. Yapabiliriz. Yemeye veririz, içmeye veririz. Ben yaşımda olanlar bilirler. Bundan 30 yıl önce böyle şeyler yoktu. Var mıydı? Kaç doğumlusunuz? Ben sizden iki yaş büyüküm. Bir fark yok aramızda. Var mıydı? Mutlu değil miydik? Çok daha mutlu. Daha huzurluyduk. Evet. Yok. Yabancılaştık. Yabancılaştık. Şimdi hepimizin gardırobunda bir sürü gömlek var, bir sürü ayakkabı var, bir sürü kıyafet var.
Dolu. Habire tüketiyoruz şimdi. Ne? Aa! Bizim peygamberimiz bize dedi ki az yiyin. Bizim peygamberimiz bize dedi ki bir şeyi eskiyinceye kadar kullan. Kullanamıyorsan da kullanacak olan bir kimseye ver. Yapabiliyor muyuz? Hayır. Vermeye kalksak şimdiki fakirler de kibirli. Hadis-i Şerif fakirin kibirlisini Allah lanet etsin. Lanetlik adam. Neden halinden kibirlilik yapıyorsun? Al kullan giyebiliyorsan giy, giyemiyorsan başkasına ver. Yiyebiliyorsan ye, yiyemiyorsan başkasına ver. Biz şimdi başkasına vermeyi de unuttuk.
Biz başkasına da vermiyoruz. Ayırıştırıyorlar. Get dolaşıyoruz. Örnekliyorum. Birisi ayda daire alacak. İki bin lira taksit ödeyebilir. İki bin lira taksit ödeyeceği daireler filanca yerde. On bin lira taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. Yirmi bin lira aylık taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. Elli bin lira taksit ödeyecek olan daireler filanca yerde. Elli bin lira daireye taksit ödeyecek olan kimse sabahleyen kalktığında bin lira taksit öden kimseyle göz göze gelmeyecek. Burun buruna gelmeyecek. O evinde hamsi kızartacak, hamsi kokacak onun evi.
En ucuz balık hamsi, en ucuz balık hamsi diyoruz o da on beş lira. Kaç para kilosu hocam? On beş lira en ucuz hamsi. Üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkenin en ucuz balığı on beş lira kilosu. Şimdi normalde o kimsenin evi hamsi kokacak. Öbürkü dört yüz metre kare evde oturuyor, evde hizmetkarı var bilmem neleri var. O sabahleyen kalktığında veya gecenin işte akşam yemeği zamanında hamsi mi koklasın ya? Veya o kimse sabah işe giderken normalde öbürkü de şimdi yani birisi işte iki trilyonluk arabayla otoparka yerleşecek. Öbürkü elli liralık arabayla otoparka yerleşecek. İkisi yan yana gelecek. İki trilyonluk arabası olan elli liralık arabanın yanına arabasını mı çeksin şimdi?
Get dolaşmak. Yetmez. Biz şimdi daha büyük, daha pahalı dairelerde oturmamız lazım. Biz böyle salona inerken elimizde viski kadehi, promuz elimizde, roptu şambur üstümüzde biz salona inmeliyiz.
Yemeğimiz hazır mı? Değil mi? Türk filmlerinde bunu izleyerekten büyümediniz mi? Bunu hayal etmediniz mi? Size böyle filmler izletmediler mi? Evinizin havuzu, havuzun kenarında hanımefendi, içinde yanında viskisi, hizmetkarlar önünde, lüks arabalar önünde. Bu filmleri izlemediniz mi? Bunları hiç mi benimsemediniz? Öyle olmak istemediniz mi? Güzel memleketim benim. Bende değil mikrofon. Peki üstadım, o zaman Ovacık Belediye Başkanlığı örnek alsak kendimizi, o zaman da komünist olarak nitelendirilmeyecek miyiz? Anlamadım.
Kendimize Ovacık Belediye Başkanlığı örnek almış olsak, kendi üretiyor, kendi satıyor, kız çocuklarını okutmak amacıyla birçok faaliyetler düzenliyor. O zaman komünist olarak nitelendirilmiş olmayacak mıyız biz de? Ya normalde ben onu Latife'den söyledim. Yani orada... Hayır, ben size sadece soruyorum. İsim olarak önemli değil. Yani bir kimsenin ne denilmesi önemli değil. Yani biz normalde kendi özümüze dönmediğimiz müddetçe, kendimiz üretmediğimiz müddetçe ve kendi ürettiğimizi paylaşmadığımız müddetçe biz o global sistemin kölesi olmaya devam edeceğiz. Yani bunu normalde şimdi bir kırsal kesim için bir rol model olabilir. Rol modeli gerçekten çok güzel bir rol model şu anda.
Evet, kırsal kesimde bir rol model olabilir. Hatta ben şimdi konuştum diye değil, az önce bir şey söyledim. Dedim ki, bütün şeyde hani bu şehirleşmeyle alakalı bir mesele çıktı. Dedim batıya göçü önlemedikten sonra siz dedim nereye, neye yaptığınız önemli değil. O yaptığınız yer yine şehrin içinde kalacak. Batıya göçü önlemek için de dedim ben. Doğuda, Güneydoğu'da, kırsal kesimde tarımın ve hayvancılığın desteklenmesi lazım dedim. Ya neden? Çünkü o kimseye ver ya bedaveden var tarlayı. Ona bedavadan şey ver. Ne o? Hayvancılığını geliştirsin. Ki batıya gelmeyi düşünmesin. Hastanesini götür, postanesini götür, bilmem nesini götür, her şeyini götür. Yaşam standartını yükselt.
O göçü önle. Aynı zamanda ülkenin üretimine katkıda bulunsun. Derdimiz bu. Kimin yaptığı adının ne olduğu önemli değil benim için. Bakın benim için adının ne olduğu, inancının ne olduğu, kimliğinin ve kişiliğinin ne olduğu önemli değil. Ne yaptığı önemli benim için. Benim için yaptığı önemli. O desin ki ben en büyük komünistim. Ben onu alkışlıyım. Doğru şey yapsın. Beni ilgilendirmiyor. Öbürki desin ki ben çok iyi bir Müslümanım. Ben onun yaptığına bakayım. Bana ne senin Müslümanlığından? Ben Allah değilim ki. Senin hesabını ben görmeyeceğim. Cennet de cehennemin de Allah'ın. Kulların cennet ve cehennemi yok. Mekke fethedilir. Mekke fethedildikten sonra, çok önemli burası.
Mekke fethedildikten sonra, Hazreti Ali Efendimiz, Mekke Kabe'nin anahtarlarını, Kabe'nin hizmetçisi olan aileden alır. Hazreti Ali Efendimiz önde, öbürküler arkada. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin huzuruna gelirler. O Kabe'ye hizmet eden, o ailenin, böyle tabiri caizse, aşiretin reisi gibi olan kimse der ki, Ey Muhammed! Sen de bilirsin ki, işte beş yüz yıldan beri, veya bin yıldan beri, benim ailem, Kabe'ye hizmet eder. Evet. Ama damadın Ali, anahtarları bizden aldı der. Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti Ali Efendimiz'e döner, der ki, Ya Resulallah, ben anahtarları size getirmek için aldım.
Der ki, anahtarları bu aileye ver. O aile, müşrik, Müslüman değil. Dikkat edin, aile müşrik, Müslüman değil. Anahtarları ona ver der. Anahtarları o kimseye verir. O kimse, Hazreti Muhammed'e sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti Ali'ne döner, der ki, senin dininin, senin dininin, emri böyle mi?
O da der ki, evet, benim inandığım olan Allah'ın, hükmü böyle. Müşriktir. Anahtarları o adam alır. Der ki, eğer senin inandığın Allah'ın, hükmü böyleyse, adaletliyse, ben şimdi Müslüman olmak istiyorum, der. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed'en abduhu ve Resulü der, Müslüman olur. O aşiretin reisi. Hemen ayeti kerime iner, vahiy gelir. Allah emanetleri ehline vermenizden hoşnut oldu. Allah emanetleri ehline vermenizden hoşnut oldu. Oysa Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Kabe'nin, hizmetini yapacak olan kimsenin, dinini sorgulamamıştı.
Onun müşrik olduğunu biliyordu. Biz ne zaman ki, Müslümanlar olarak, insanlar olarak, emaneti ehline, teslim etmeyi öğrendik, o zaman kurtuluşa ereceğiz. Kurtuluşumuz bu. Biz ne zaman ki, toplum olarak, bu X parti, Y parti, A topluluğu, C topluluğu, D topluluğu derdimiz değil. Biz komple toplum olarak, topluluk olarak, ne zaman ki bu bizim partiden, bu bizim cemaatten, bu bizim tarikattan, bu bizim felsefeden, bu bizim anlayışımızda, bu bizden ya, bunu alıverelim yandan, demekten kurtulduk.
Tıp okuyordun değil mi? Kaç yıl var daha? İki yıl var. İki yıl sonra tıpı bitirdi, hasta geldi önüne, baktı, bu bizden, ben bunu daha iyi şey yapayım ne? Muayene edeyim. Bu bizden değil, canım bırak gebersin. Dedi, kaybetti. Bakın, dedi, kaybetti. Ne zaman ki, gelen hastanın hepsini de, ne yapılması gerekiyorsa, yaptı, harika bir iş yaptı. Ne zaman ki, gelen hastanın, inanışına, zenginliğine, kıyafetine, diline, ırkına, herhangi bir şeysine, takılaraktan, öyle muameli de bulundu, o zaman kaybetti.
O zaman, sufiliğinin bir anlamı kalmadı, ben de kaybettim. Ben diyeceğim ki, yok, ben, dost doğru bir kardeş yetiştirememişiz, topluma. O zaman, kurtuluşa ereceğiz. İnşallah. Selamun Aleyküm. Aleyküm selam. Üstadım, gerçekten söylediğiniz gibi, bir Körfez'de veya Gebze'de çalışılan projeyle, İstinyede çalışılan proje çok farklı. Yani birinde en küçük metrekarelerle ve ucuz malzemelerle çalışılırken, İstinyede en kaliteli malzemeler ve yardımcı odalarına kadar daire planları çözülerek çalışılıyor. Ve arada milyon dolarlık farklar oluyor ücretlerden. Fakat bu toplumu kutuplaştırma endişesinden ziyade, hani rant ve kar odaklı çalışılıp, hani devlete daha çok katkı, hani kısa yoldan nasıl sağlayabiliriz öngörülüyor.
Şimdi ben meslek olarak, mesleki olarak sormak istiyorum. Yani biz bu sisteme bir şekilde destek vermiş oluyoruz. Çalışacağız bu ayrı mesele. Yok, bu konuda şey yapma, benim derdim şu, İstinyede bir kimse, iki trilyon al, iki trilyon bir daire aldı. İki artı bir. Zenginlik karşıtlığımız yok bizim. O kimse, fakir bir kimseyle karşılaşacak mı orada? Karşılaşmayacağım. Bu bir kültür, bu bir eğitim. Benim derdim bu. Yoksa tarih boyunca, birileri zengin olmuşlar, bunda bir sıkıntı yok. Birileri belli bir paraya sahip olmuşlar, bunda bir sıkıntı yok. Onların nasıl kullanıldığında sıkıntı var. İşte Üstadım, biz bu sistemi içinde çalışıyoruz.
Yani buna bir nevi destek olmuş oluyoruz. Biz de o sistemin içinde yaşıyoruz. Yani tercih olarak yapabileceğimiz, işimizi değiştirmek veya kapsamını değiştirmek. Biz bulunduğumuz yerde yapmamız gereken, yapmayı öğrendiğimiz müddetçe bir sıkıntı olmaz. İslam'da anarşi yoktur diyoruz. Az önce de buyurdunuz, bu sömürü sistemi, anarşiyi kullandığından bahsedildi. Bir yandan da, sufilik öğretisinin içinde, haksızlığa karşı bir başkaldırı olması gerektiğinden bahsediyoruz. En büyük örneklerinden biri, Hazreti Hüseyin Efendimiz. Bu anarşi ile, bu başkaldırı arasını, bizim dinimizin onayladığı, başkaldırı arasındaki fark nedir? Anarşi şudur, anarşi bir insanın kendi kendine eline silah alıp, masum insanları katletmesi, öldürmesidir.
Bunu İslam öngörmez. Asla. Hazreti Hüseyin Efendimiz'in hareketi, anarşi değildir. Onun çıkış noktası şudur, ben Yezid'e gideyim, Yezid ile konuşayım. Bu yapılan doğru değil. Ona hakkı ve doğruyu tebliğ edeyim. Çıkış noktası budur. Yezid, Hazreti Hüseyin Efendimiz, Medine'deyken, mevcut Medine valisi, Hazreti Hüseyin Efendimiz'in üzerinde, baskı yapacak bir kimse değildir. Muaviye, kendi sağlığında ölmezden önce, önce o Medine valisini değiştirir. Medine'ye, Yezid'e tam bağlı, ceberrut bir vali atar.
Ondan söz alırlar. Herhangi bir şey olduğunda, Hazreti Hüseyin'in biatını alacaksın. Biat etmezse, katleteceksin diye. Muaviye ölür, ölümünü herkesten saklarlar. Ama Hazreti Hüseyin Efendimiz haber alır onu. Hemen vali onu huzura çağırır. Der ki, biat etmeni istiyoruz. Hazreti Hüseyin Efendimiz zekidir. Der ki, burada baş başa biat etmemin, senince bir anlamı olmaz. Yarın, bütün insanların içerisinde ben biat edeyim der. Vali de kabul eder bunu. Ama o gece, bütün avanesini, akrabalarını, çocuklarını toplayaraktan, gece gece, gece Medine'yi terk eder. Uzun müddet, direkt Mekke'ye de gitmez.
Medine, Mekke arasında belli yerlerde konaklar. Konakladıktan sonra Mekke'ye gider. Ve Mekke'de tekrar, sahabenin kalan büyükler vardır. Onlarla istişare eder ve der ki, ben bunu Yezid'e gidip tebliğ edeceğim, söyleyeceğim. Yezid'e yola çıkarken, tebliğ etmek için yola çıkar. Ve çok defalar, etrafını saran, muhasara edenlere der ki, biz sizinle savaşıcı değiliz. Biz sizinle savaşmak için yola çıkmadık. Beni Yezid'e götürün, ben ona söyleyeceklerim var. Benim diyeceklerim var. Ben ona söyleyeceklerimi, diyeceklerimi söyleyeyim diye, onlara anlatır. Ama onlar emir almışlardır. Hz. Hüseyin Efendimiz'i öldüreceklerdir. Hz. Hüseyin Efendimiz'in düştüğü nokta, nefsi müdafadır.
O yola çıkarken, Yezid'le savaşmak için yola çıkmaz çünkü. Burası önemli. İslam'da narşi yoktur. Ve İslam yönetim şekli seçimin üzerinedir. Hz. Ebu Bekir Efendimiz seçimle, Hz. Ömer Efendimiz seçimle, Hz. Osman Efendimiz seçimle, Hz. Ali Efendimiz de seçimle gelmiştir. Hz. Muhaviye, kendi sağlığında, Yezid'in kendi sağlığında, ölmeden daha halife iken, kendisinin halifelikten feragat edip, Yezid'in halife olması için bastırır. Onun halifeliğini ilan eder. Anlayış burada sıkıntılıdır. Hz. Hüseyin Efendimiz de der ki, bu Kur'an ve sünnete aykırı.
Bu Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali, gelenek var, oturmuş yerleşmiş. Bu geleneğe aykırı. Hz. Hüseyin Efendimiz'in çıkış noktası budur. Bu hak ve hakikat için doğru bir nokta değildir. Bütün devletin her tarafında zulüm var. Kim biat etmeyi kabul etmezse, biatı kabul etmeyen valiler, biatı kabul etmeyen askeri personel, işten atılıyor. ve onlar kimisi öldürülüyor. Mesela işte, Küfe valisinin ölü bulunması gibi, veyahut da Mekke valisinin bir gece öldürülmesi gibi, veya Yemen valisinin ortadan kaldırılması gibi. Bu, bununla alakalıdır. Ve Müslüman bu noktada, zulme karşı, haksızlığa karşı, her daim dirençli olmakla emrolunmuş.
Bir kimsenin zulme karşı olması, illaki silahlı olması şart değil. Efendim, peki burada şimdi benim... Özür dilerim. Bir de bu tip meselelerde, dünya konjüktürü vardır. Mesela siz şimdi, nerede yaşarsanız yaşayın, siz elinize silah alıyorsanız, o silahı muhakkak ki size, uluslararası gizli bir örgüt, veya yapılanma, o silahı size satar, temin eder. Bu da, uluslararası terör faaliyetlerinin içindedir. Silah fabrikaları belli. Bugün, keleşi üreten fabrika, Rusya devletine mi ait? Evet. Ne o? Amerikalılar, emmi mi onların tüfekleri? Ha G3, evet, G3, şimdi G3'ün çıkış noktası belli mi?
Belli, fabrikası belli mi? Belli. Eee, o teröristin eline nereden geçti o? İsrail'in ne, glok muydu o? Tabanca glok değil mi? Evet. Bende bir tane glok bulunsa. Nereden geçti? Bu İsrail devletine ait değil mi? Evet. Bu silah nereden senin eline geçti? Filanca bana sattı. Aa, ona nereden geçti? Siz 12 Eylül'ü yaşamadınız. 12 Eylül'ü yaşamış bir kardeşiniz. 12 Eylül'de ben bayındır İzmir, bayındır Ülke Ocakları yönetim kurulundaydım. Anons ediyorlar camilerden, her yerden.
Diyorlar ki, silahlarınızı camilere ve okullara atın. Kahvede konuşulan muhabbet bu. Birinde iki tane silah varmış. Birisi gümüş işlemeli, birisi altın işlemeli. Altın işlemeliği atamamış, kıyamamış. Gümüş işlemeliği atmış camiye. Başçavuş gelmiş, demiş ki, iki gününüz kaldı. Gümüş işlemeye attın, altın işlemeliği de at. Buyurun. Tabii. O yüzden İslam anarşiye evet demez hiçbir zaman. Hocam, biz meseleleri daima kendimizi soyutlayarak, insanları suçlamayla meşgulüz.
Bu toplum uyutularak büyütüldü. Şöyle ki, devlet malı deniz, yemeyen domuz. Bana değmeyen yılan, bin yaşasın. Tevekkel'in gemisi batmaz. Bu masallarla bu millet büyüdü. Bu milletten ne bekliyoruz? Müslümanız elhamdülillah diyoruz. Kur'an-ı Kerim'i okuyorum. Her surede ameli salih diyor. Ne güzel bir şey ameli salih. Ama şu toplumun yüzde kaçı ameli salihle toplanıyor. Hayvanlar acından ölüyor. Bir damla su veren yok. Yollarımızı pislik getiriyor. Bir geri dönüşüm yok. Bu memleket 300 milyon dolar hurda ithal ediyor. Kendimizin kullandığı geri dönüşüm malzemeleri çöpe gidiyor. Artık bu toplum nasıl kalkınacak?
Hedefsiz yaşıyoruz. Sizin buyurduğunuz gibi en güzel ayakkabıları giyelim, son moda elbiseleri giyelim. Ama ülkenin iktisadi, ticari konuları gelince bana ne? Haksız mıyım? Önce eğitenlere eğiteceğiz. Benim eşim öğretmen. Benim eşim öğretmen. Ama başlar geri dönüşüm, temizlik. Bunlar öğretilecek. Ama çocuklara eskiden, ben sizden biraz büyüğüm. Eskiden derste baltalar elimizde, uzun ip belimizde. Ağacım bir sağına vur, bir soluna vur diye bize çocukken marş öğretiyorlardı. Ormanlarımız kalmadı bu marşlardan dolayı. Bakınız Japonya'dan, Kapadokya'ya ziyarete gelenler, Kapadokya'nın çöplerini temizliyor. Japon milleti.
Bizimki de elini cebinde geziyor. Bu milleti, yani bu kadar diyebiliyorum. Neden benim ülkemi bir Japon temizlesin? Ben ümitsiz değilim. Sizi tebrik ediyorum o zaman. Ben ümitsiz değilim. Buyurun. Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmayın. Yani biz böyle gençlere de bir ders olsun niteliğinde söylüyorum. Bakın, ne kadar zor durumda kalınabilirse kalınsın. Ne kadar dip yaparsak yapalım. Hangi noktada olursa olsun. Biz şu ümidi hiçbir zaman kaybetmeyelim. Çocuklarımıza biz iyi bir gelecek bırakacağız. Ne olursa olsun. Ben kendi nefsim için söyleyeyim. Benim ikinci bir pasaportum yok. Benim gidecek bir yerim de yok.
Benim gidecek bir yerim de yok. Ben içinde bulunduğum ortamı iyileştirmek ve güzelleştirmek için mücadele etmekle emrolunduğuma inanıyorum. Nerede olursak olalım. Hangi konumda, hangi durumda olursak olalım. Biz yarınlara karşı, yarınlar için ümidimizi yitirirsek o zaman batarız. Yarınlar için ne zaman ki biz umutlarımızı yok ettik, o zaman sonumuz olur bizim.
Biz öyle bir topraklarda yaşıyoruz ki, düşünebiliyor musunuz? En yakın buradaki insanlık tarihi 15 bin yıl. Bu topraklarda. 15 bin yıldır bu topraklarda insanlar yaşamışlar, geleceklerinden bir şeyler bırakmışlar. Biz bu toprakların belki de şahıs, birey olarak kadim sahibi olamayabiliriz. Ama gelecek nesillere iyi bir ülke, iyi bir vatan bırakabiliriz.
Onun için burada ümitsizliğe düşmek, umutsuzluğe düşmek bize yakışmaz. Bir şekilde biz insanlık testimizi doldurmaya bakalım. Herkes kendince kendi insanlık testisini doldursun, o testiler kırıldığında birbirine karışıp, bir yol bulup, bir derya haline getirir. O yüzden biz kendimizce iyi insan olmanın, güzel insan olmanın yolunu bulmalıyız.
İyi insan olmalıyız, iyi insanlar yetiştirmeliyiz. İyi insanlarla hemhal olmalıyız. İyi insanlarla dostluğumuzu devam ettirmeliyiz ki, iyilik büyüsün, iyilik hakim olsun. Ümit besleyin, geleceğinizle alakalı ümit besleyin ve geleceğinizle alakalı iyi hayaller kurun. Ve o iyi hayallere koşun. O iyi hayallere doğru ümidinizi hiç kırmadan koşun. Olumsuzluklar yaşayabilirsiniz, olumsuzluklar görebilirsiniz, yanlışlıklar, eksiklikler yaşayabilirsiniz. Bunlar hoşunuza gitmeyen şeyler olabilir. Herkesin başına hoşuna gitmeyen, olumsuzu gördüğü, herkesin başına sıkıntılı gördüğü, ne bileyim önüne engeller çıktığı şeyler olabilir.
Bu konuda ümitsizliğe düşüp, evinize kapanmayın. Umutsuzluğe düşüp, kendi kendinizin etrafınıza duvar örmeyin. Yürüyün, biz gençliğimizde yarınlar sizin türküleriyle büyüdük. O yüzden yürüyün. Gerçekten yarınlar sizin olur. Yarınınıza ümitle bakıyorsanız, yarınınız sizin olur. Yarınınıza ümitle bakmıyorsanız, yarınınız sizin olmaz. Sizin olmayınca, zannetmeyin ki yarın olmayacak. Muhakkak ki o, başkasının olur. Sizin olmazsa, muhakkak ki başkasının olur. O yüzden yarınınız sizin olsun. Siz ümitle mücadele edin. Yaşamak neydi? Sevmek ve savaşmaktır.
Hem sevin, hem savaşın. Sorabilir miyim? Şimdi efendim, dünya global sistemin amacı, insanları düşünmeyen ve sorgulamayan bir prototip haline getirmek. Bu noktada biz de toplum olarak bir sürü değerlerimizi yitirdik, kaybettik. Sizce kaybetmediğimiz değerlerimiz nelerdir ve en güzeli hangisidir? Ve toplum olarak biz nereden yürümeliyiz? Hani ümit var olun diyorsunuz. Hani sadece ümit var olmakla da olmuyor. Hani bir eyleme geçmek lazım, hareket etmek lazım, kuru kuru olmasın diye. Yani nereden yürümeliyiz? Kaybetmediğimiz en güzel değerimiz sizce hangisi? Ben kaybettiğimize inananlardan değilim. Toplum olarak hani değiştirildik, dönüştürüldük, bir sürü değerlerimizi kaybettik.
Ben kaybettiğimize inanmıyorum. Benim kaybettiğimize inanmıyorum derken böyle bir kendimce gerçekleri gözümü kapatmak değil. Biz hala da onunla konuşabiliyorsak burada, şikayet ederekten dahi konuşuyorsak kaybetmemişiz. Belki de gaflete düşmüşüz, boşlukta bulunmuşuz. Ben kaybettiğimize inanmıyorum. Muhakkak ki insanların, toplulukların zaman zaman gaflete düştükleri, zaman zaman göremedikleri, zaman zaman körleştiği zamanlar olur.
Bunlar geçici körlüklerdir. Bir kimse tamamiyetle kör değilse o geçici körlük geçer ondan. Tamamiyetle sağır değilse o geçici sağırlığı geçer. Şeker hastaları bazen sabahları kalktığında geçici körlük yaşarlar. Bulanık görür. Bazen görmez şeker hastası. Onun temelli görmediğine işaret değildir. Geçici körlük yaşar. Sabah kalkar birden kalktığında şekeri yüksekse hiçbir şey görmez. Görürse de bulanık görür. Ama bu mesela şekerin durumuna göre on dakika, beş dakika, üç dakika, yarım saat, kırk beş dakika. Bu geçici olan şey geçer, biter. Ondan sonra hiçbir şey kalmaz. Biraz gözleri kızarır. Ama o geçici körlük kalmaz. Ülke olarak rahatsızız.
Geçici. Nasıl tedavi olabiliriz yani? Özümüzde sonuçta bizim var. Özümüz doğru. O yüzden özümüzde sakladığımızdan dolayı ben geçici olarak görüyorum. Ahmet Özba. Sende de oluyor mu sabahları geçici körlük öyle? Bak tebessüm ediyor. Onda da oluyormuş. Anamın oğlu ya. O yüzden geçici körlük herkeste olabilir. Onun gündüzleri de oluyor herhalde bazen. Dün de birisi söylüyor. Diyor Cevdet benim yanımdaydı. Sen Cevdet'i görmedin herhalde diyor. Bana sordun diyor. Cevdet nerede diye diyor. Demek ki geçici insan göremedi. Şeyler oluyor.
Kızcağız bir siyasetten bak böyle biraz siyasi manevralı. Bir soru sordun. Komple hiç siyasi manevralı gidiyor. Sıkıntı yok. Demek ki dün gece fazla tasavvuf konuştuk galiba. Selamun aleyküm abacığım. Konuyu biraz değiştireceğim. Şimdi aşığın kendi üç dünyasında farklı duygu durumları olabiliyor. Bazen kendini çok yakın hissettiği zaman bazen de yokluğun, yokluğun, ruh üflenmemiş o yokluğu hissedebiliyor.
Yani sanki gerçekten çok çok uzaklarda. Şunu soruyorum. Yakinliğin uzaklığı var mıdır? Bu nasıl olur? Her şey zıttıyla anlaşılır. Bir şeyin anlaşılabilmesi için onun zıttına ihtiyaç vardır. Yakinliğin anlaşılabilmesi için uzaklığa ihtiyaç vardır. Uzaklık bilinirse yakınlık bilinir. O yüzden normalde duyu aleminde duyular alemi tamamiyetle zıttıkla anlaşılır. Bir kimse yakınlığı ve uzaklığı herhangi bir şeyin yakınlığını ve uzaklığını kontrol edebilmesi için, bilebilmesi için bir şeye ne kadar yakın olduğunu ve bir şeyden ne kadar uzak olduğunu kendisi hisseder. Duyu noktasında. O yüzden biz onu normalde yakınlık varsa uzaklık ne kadardır?
O kimsenin hissettiği kadardır. Yakınlikten kaynaklı uzaklık var mıdır? Yoksa gerçekten uzak olduğundan dolayı mı onu hissediyor? Yoksa o yakınliğin içinde bir de uzaklık mı vardır? Doğru bir şey değildir soru olarak. Yakınlikten dolayı uzaklık olmaz. Ben Yusuf'la aramdaki mesafeyi biliyorsam, derim ki şu kadar mesafede uzaklıktan bende. Bir, iki, üç. Benim adımımla üç adım benden uzakmış Yusuf. Şimdi yakınım. Yakinliğin de uzaklığı olmaz. Yakinliğin yakınliği olabilir ama bunun yakınliğin uzaklığı bu terim olarak doğru değil. Şu an siz anlatırken şunu fark ettim. Aslında yakınliğin yakınliği hiç bitmeyeceğinden dolayı sanki o yakınliğin...
Anlayamadım. Yakınliğin de yakınliği vardır, yakınliğin de yakınliği vardır. O yakınliğin de yakınliği vardır. Bir kimsenin bu noktada yakınlığın da yakınlığını, onun da yakınlığını, onun da yakınlığını, onun da yakınlığını, onun da yakınlığını isteyebilir. Bu sonsuzdur değil mi? Bu normalde yakınliğin sonu yok. Yakınliğin uzaklığı felsefesini nereden buldun onu merak ettim. Yani o yakınliğin de yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı hani gitmeyen bir şey olmalı. Bu yakınlıkla alakalı. Bu da normalde sufi felsefesinde farklı algılanabilir. Mesela işte nakşibendi felsefesinde yakin olmanın bir sonu vardır. Onlar aşıklığa ve aşka farklı bakarlar. Aşıklığa ve aşka farklı baktıklarından onlar için aşıklığın sonu vuslata dayalıdır.
Yani o kimse vuslata erer. Vuslata erdikten sonra onda uzaklık korkusu kalmaz. Bir sufi felsefesi vardır. İşte Çinli'den tutun da Muhittin Arabi'den, Gazali'den ondan sonra Abdülkadir Geylani'den, Ahmet Er Rufay'den, Hazreti Mevlana'dan bugüne kadar gelen o farklı bir öbürkünden değildir o. O da der ki hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır. O ekol normalde hiçbir zaman tam bir vuslatın olamayacağına inanır. Öyle olunca onun için yakınlığın de yakınlığı, yakınlığın de yakınlığı olacaktır. Bu biraz belki de yorucu gibi görünebilir ama bu dil olarak şettar yolu denilir buna. Sufi akımının içerisinde bu şettar yoludur. Bu biraz daha cehri zikir yapanların yoludur.
Onlar için hiçbir zaman tam bir vuslat olmayacaktır. Tam bir vuslat olmayacağı için onlar Allah'a koşunuz. Ayet-i kerimesini kendilerine ölçü edinirler. O kimse Rabiat-ül Adeviye'nin dediği gibi ey sevgili yanımdayken bile hasretim sana diye o öyle serzenişte bulunacaktır. Bu bir yoldur. Yukarı Mezopotamya, Türkler ve Orta Asya'daki sufi algı bunun üzerine kuruludur.
Türkler hiçbir zaman, ırk olarak söylemeyin bunu da, yukarı Mezopotamya, sufi anlayışı hiçbir zaman vuslata dayalı değildir. O yüzden Mecnun Leyla'sına kavuşamamıştır hiçbir zaman. O yüzden Aslı Kerem'ine ulaşamamıştır hiçbir zaman. Hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bakın hiçbir zaman da ulaşamayacaktır. Bu felsefe, bu anlayış Mecnun'un önüne Leyla'yı getirirler ya, derler ki bu Leyla, hayır benim sevdiğim Leyla bu değil der.
Bu bir sufi anlayışıdır, sufi felsefesidir. O yüzden bazen bir kimse sevdiğinden değil, sevdiğinin sevdiğini geçer, sevdiğinin hayaliyle uğraşır. Bu o kimsenin vuslatının hiçbir zaman olmayacağıdır. Bir kimse bunu tercih etmez, der ki ben sonu vuslat tapiden, mutlulukla biten, güzel böyle hani Ferdi Tayfur filmindeki gibi ölürken bile el ele tutuşup gelinlik ve damatlıklarla göğe doğru yükselmek.
Bunu hayal edebilir, bu filmleri izlemiştik de herkes öyle bir platonik aşık olurdu, sevgilisine hiç söylemez seni seviyorum diye. Ölürken Ferdi Tayfur filmindeki gibi o gelinliklerle, o damatlıklarla el ele ölüp gitmeyi düşünebilir. Olabilir. Peki Allah-u Teala ben kulumun zanlı üzereyim buyuruyor. Anlayamadım. Allah-u Teala ben kulumun zanlı üzereyim, kulumun zanlı üzereyim buyuruyor. Bu noktada hani zan kişinin kendi hayali, orada tamamen yani vuslatı düşünüyorsa, kavuşmayı hayal ediyorsa buradan hani... Kulunun zanlı üzerinedir sözünü biz nereye çekeceğimize bağlı. Ya müteşabih bir mesele, bu müteşabih meseleyi lastik gibi işimize gelen yerlere çekersek işin içinden çıkamayız ki.
Kulunun zanlı üzerinedir. Vur patlasın, çal oynasın, bütün günahları işte, hırsızlık, ursuzluk her şeyi yap, ben seni affedeceğini düşündüydüm. O Allah'ın azabını hiç düşünmedin mi? Al rüşveti, hırsızlığı, ursuzluğu, namussuzluğu, şerefsizliği, haysiyetsizliği dilim varmıyor. Her şeyi yap, Allah kulunun şeyi üzerinedir. Ne o? Zanlı üzerinedir. Eee? Bu yaptıkların ne olacak? Vefasızlık yap, nankörlük yap, hainlik yap, geri dönenlerden ol. Eee? O kulunun zanlı üzerinedir. Eee? Savaştan geri dön, ben gidiyorum, siz hadi savaşın. Sizin Rabbinizin yolunda, siz savaşın. Ben savaş edicilerden değilim de. Ama kulunun zanlı üzerine.
Ne dedi savaştan dönenlerle için? Selam bile vermeyin onlara dedi. Onlara selam bile vermeyin dedi. Onlara selam bile vermediler. Evet, biz Allah'ın affediciliğine inanırız, iman ederiz. Kimi affeder ama? Tövbe edip geri dönenleri affeder. Allah yoldan geçeni affedecek değil ya. Kim tövbe ederse, tövbesini kabul eder. Kim dua ederse, duasını kabul eder. Kim salih ameller işlerse, onları sever. Kim iman edip salih ameller işleyenler kurtuluşa ererler. O kulunun zannı üzerinedir.
İman edip salih amel işlemese dahi, ben zannediyorum ki ben cennettikim. Bu anlayışı bize sonradan katıyorlar. İman edip salih amel işleyenler ancak kurtuluşa erenlerdir. Nerede kaldı kulun zannı burada? Müteşabihleri, istediğimiz dair, müteşabihi ancak şöyle kullanabiliriz. Hakkında kesin kat'i bir hüküm yok ise, bir şeyin üzerinde, hakkında kat'i kesin bir hüküm yok ise, müteşabihe biz mana veririz.
Bir anlam çıkarırız orada. Biz anlam çıkarırız onu. Ama hakkında kesin kat'i bir karar varsa, hüküm var ise, orada müteşabih kullanılmaz. O zaman ilmi katletmiş oluruz. Allah'ın haramları belli, haramları belli. Haramın karşısında cezası da belli. Bir kimse şunu mu diyecek o zaman? Ben tecavüz makinesi gibi şu kadar kimseye tecavüz ettim ama ben kulunun zannı üzerine ben affolacağımı düşünüyorum. Bu tecavüz ettiklerinin ne olacak? Kim verecek hesabını? Kulunun zannı üzerine ibaresini bütün her şeye yerleştiremezsiniz.
Allah tövbe edip temizlenenleri sever. Allah iyilik yapanları sever. Allah cömertleri sever. Allah müşrik insanları sever. Allah yetimleri bakıp gözetenleri sever. Allah kimsesizlerin kimsesi olanları sever. Allah şirk ehlini sevmez. Allah müşrikleri sevmez. Allah kafirleri sevmez. Allah zalimleri sevmez. Allah göz göre göre haram işleyenleri sevmez. Göz göre göre kendi dinine sırtını dönenleri kabul etmeyenleri sevmez. Allah iman etmeyenleri sevmez. Allah insanları zulmedenleri sevmez.
Biz nasıl zannı üzerinedir diyeceğiz? Yok. Bu doğru bir sufi anlayışı değildir. Benim nazarımda. Yani kişinin Kur'an sünnet dairesinde durup ulaşamayacağı noktalarda desek artık daha doğru mu olur babacığım? Ulaşamayacağı bir şey yok. Kur'an sünnet dairesindeyse. Kur'an sünnet dairesinde bir kulun ulaşamayacağı bir şey yoktur.
Allah bizim önümüze ulaşamayacağımız bir hedef koymaz. Kullarıyla dalga mı geçiyor? Biz ulaşamamışızdır. Biz tembellik etmişizdir. Biz onun matematiğini bulamamışızdır. Biz onun matematiğini uygulamamışızdır. Biz yapmıştır. Biz yapmışızdır. Biz hakkıyla aşık olamamışızdır. Hakkıyla sevememişizdir. Hakkıyla iman edememişizdir. Hakkıyla salih ameller işleyememişizdir. Hakkıyla bir şeyi yerli yerinde yapmak için mücadele etmemişizdir. O yüzden ulaşamamışızdır. Öğretmen arıyorum bir tane. Yok öğretmenliğe devam eden. Devam ediyorsun. Peki normalde şimdi bir öğrenciyi sınava aldın. Sınavında on tane sorunun öğrenci altı tanesini yaptı.
Geçen not alacak mı o? Eski sistemi söylüyorum ben. Hocam eski sistemden. Alır öyle değil mi? Onu sınıfta bırakma hakkı var mı öğretmenin? Yok. Ben beni geçirir öğretmenim zannetmiştim. Neden? Sen dört almışsın. Dört alaraktan geçmeyi düşünüyorsan altı alaraktan sınıf geçene haksızlık yapmış oluyorsun. O neden çalıştı da altı alaraktan geçti? Ben dört alaraktan geçmeyi düşüneyim. Özel muamele istiyor. Ben tembelim o yüzden beni geçir. Bir tane de tembelini olsun. Halit Hoca yapıyor musun okulda sen öyle?
Tembeli de geçiriyor musun? Hepsini de ayırt etmiyorsun sen. Maşallah, subhanallah. Efendim? Harika. Bak diyor o öğrenciyi siz diyor geçirmek istiyorsanız ayrı bir sınava tabi tutarsınız. Yine sınava tabi tutuyor. Özel muamele. Özel odada mı oluyor bu? Eyvallah. Olması lazım. Doğrudur. Ben eğitimci değilim hocam. Ben hiç öyle özel bir muameleye de tabi olmadığımdan biz hep böyle yırtacağız. Hep böyle savaşacağız. Mücadele edeceğiz. Eyvallah işte. Yok. Bir de biz arkamızda ayak izinden çıktık.
Ben hiç hakkınızı helal edin. Özel muamele nasıl oluyor bilmiyorum. Yok. Benim hayata bakış açım o yüzden böyle değil yani. Buyurun. sınıfta falanlar fazla olursa okul başarısız okul sayılıyor. O yüzden öğretmenler geçiriyorlar. Evet. Bir de o var. Değil mi? Doğru. Şimdi yok mu artık? Evet. Güzelmiş bu Hüsnüzan meselesi ya. Efendim geçen hadis okuyordum. Fitneler bahsi vardı. Ve yaşanacak olan her şey anlatılmıştı. Şöyle olacak böyle olacak diye. Sonra kendi kendime şöyle bir şey düşündüm. Biz siz de daha önce söylemiştiniz.
Hani daha önce filmi çekilmiş, bitmiş. Şimdi yeniden izliyoruz demiştiniz. Kendi kendime şunu düşündüm. Yani mış gibi bir hayat yaşıyoruz o zaman. Yani yaptık. Biz bilmiyoruz ki onu. Biz bilmiyoruz. Vizyona girmiş bir film var. Birisi izlemiş vizyondan. O şimdi tekrar filmi izlerken biz ne diyoruz? İzlediysen anlatma. Öyle hastalar var ya anlatma ne olacağını. Öbürki izlemiş ya. Şimdi silahını çekecek. Güm güm güm vuracak diyor. O izlemiş daha önce. Şimdi bir kimse kendince kendi dairesinde kendi hayatını izlediyse o nerede ne olacağını biliyor. O biliyor ama.
Onun o filmin içerisindeki diğer figüranlar biliyor mu? Bilmiyor. Oysa o izledi. O izledi. Normalde kendince filmi kendisi biliyor. Hiç kimseyle paylaşmadı. O kendisi bildiği için şimdi kaza olacak. Güm kaza oldu. Şimdi içinden iki tane cesedi zorla çıkaracaklar. İçinden iki tane cesedi zorla çıkardılar. Evet burada beş saatte yol kapanacak. Beş saatte yol kapanacak. O filmi izlemiş ya. Herkes telaş ediyor. Gitmek için uğraşıyor filan. O biliyor. Filmi izledi. Beş saat orada duracak. O da arabanın arkasını açıyor. Yaygısını yazıyor. Kitabını alıyor. Işığına da yakıyor. Orada kitap okuyor. O izlemiş filmi daha önce. O neyin ne olacağını biliyor.
Sirenler çalıyor. Ortalık tozlu duman arasında. Ama biliyor o. Buradan sabah namazını kılıp da gidecek. Sabah namazını kıldığını da gördü. Herkes telaş üzerine. O telaşsız filmi izlemiş. Sabah namazının vakti geldi. Ah tamam. Suyu hazır. Abdestini aldı orada. Allahu ekber namazını da kıldı. Hatta iki tanesi de geldi. Arkasında namaza duracağını da biliyor. Ardından da dönüp. La ilahe illallah diye zikrullah yaptığını da gördü. Döndü. Fa le mennehu. La ilahe illallah deyince. Onlar da aynı şekilde devam etti. Hayal ya bu şimdi. Tahmini bir şey diyelim. Bir senaryo kurduk böyle. O şimdi onu gördü. Onu biliyor. O filmi izlemiş. O filmi izlediği için telaş yok onun için. Mahal yok.
Ama öbür günler o filmi izlememişler. Herkes koşuyor. Nerede kaza olmuş. Nasıl olmuş filan. Muhabbetler filan. Hatta oradan geçerken diyorlar. Ya kaç ölü varmış. Beş ölü varmış. Yok iki diyor. O filmi izlemiş çünkü. Evet ya iki tanemiş ya Hacı ya. Sen nereden biliyorsun ya? O filmi izlemiş. Biz filmi izlemedik. İzlemediğimiz bir filmi bizde heyecan yapıyor. Filmi izleyen heyecanlanmıyor. Heyecanlanmış gibi gösteriyor kendini. Aman filmi izledin belli olmasın. Mesela işte akşam eve gitti. Eve gittiğinde eşi aman akşama adam geldiğinde ben ona bir film izleteyim. Ondan sonra filme bağlayayım onu orada. O filmi izlerken ben de gideyim yan odada dizimi izleyeyim.
Yoksa benim dizimi izletmeyecek bu hain adam dedi. Bir komplo kurdu kadın. Filmi aldı. CD'yi getirdi. Dedi ki ben bir film getirdim. Aa harika koy bakalım koydu. Adam filmi izlemiş daha önce. Kapat ya ben izledim bunu daha önce. Bütün plan fos çıktı. Filmi izlemiş. Bazı kesitleri aslında bize anlatılıyor. Ya da izleyen kişi diyor ki böyle böyle olacak. İşte o izleyen anlatmış mesela. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gelecekle alakalı hadisleri var. Filmi izlemiş. Kur'an-ı Kerim'de böyle ayetler var. Filmi izlemiş. Mesela kıyamet dehşetini anlatan ayetler var.
Dağların hallacın pamuğu attığı gibi atıldığında. Yerli göğün birleştirildiğinde. Güneşin dürüldüğünde. Yıldızların kırpık kırpık atıldığında. Beni unutma. Çölün toprağın. Sıcakta kalmış çömleğin kaynattığı gibi kaynadığında. Taşların eriyip. Su gibi aktığında. Yeryüzünde. Nefes alacak. Hiçbir canlı kalmadığında. Beni unutma. Hesapların dürülüp. Herkesin eline verildiğinde. Artıları eksileri. Siyahları beyazları işaretlendiğinde.
Her zalimin zulmünün hesabının görüldüğünde. Beni unutma. Her alacaklının alacakları ödendiğinde. Her borçlunun ciğeri cımbızla tek tek söküldüğünde. Boynuzlu koyunun boynuzsuz koyuna amellerinin geçildiğinde. Beni unutma. Filmi izleyen varsa o filmin neresinde ne olacağını biliyor. Kimisi bildiğini söylemiş. Peygamberler söylemişler. O yüzden peygamberler söylediği için. Onlar demek ki kendileriyle alakalı veya ümmetleriyle alakalı filmi izlemişler. Mesela dün akşam Nuh'dan bahsettik ya Nuh Aleyhisselam'dan.
Nasıl bir tufanın kopacağını, nasıl bir tufan olacağını ayet-i kerimelerden görüyoruz. Filmi izlemiş. Diyor ki bu dağların su fışkırttığında, toprağın su fışkırttığında, göğün yarılıp sularını akıttığında. Siz diyor o zaman göreceksiniz Allah'ın o vaat ettiği, o debdebeyi vaat ettiği, o helakı o zaman göreceksiniz. Filmi izlemiş.
Ne mutlu filmi izleyenler var. İzlediği filmden öncesinden de tiyo verenler var. Vermiş. Hazreti Nuh vermiş, Hazreti İbrahim vermiş, Yusuf vermiş, Yakup vermiş, Yunus vermiş. Musa vermiş, İsa vermiş. Ondan sonra Muhammed-i Mustafa vermiş. Muhammed-i Mustafa'dan sonra Allah'ın velileri, Allah'ın dostları izledikleri filmlerden tiyolar vermiş. Allah her an yeniden yaratma bir şen üzeredir. Buna iman ediyorum ve diyorum ki Allah her an her şeyi yeniden yaratır, yapar ve dua diye güçlü bir silah var. Yapar. Bu inancım ve bu düşüncem de o filmin içerisinde mi? Yoksa bu kalemin cızırtısı, değişiklik, yoksa böyle bir belirsizlik oluşuyor? Hani bir yılan bahsi var ya, sahabe yılan dile gelir, der ki ben seni sokmakla emrolunmuştum.
Sen nasıl bir amel işledin ki benim seni sokmam engellendi? Sahabe koşar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine der ki böyle bir şey oldu. Hz. Peygamber der ki evet, o yılanın seni sokması lazımdı. Sen ne yaptın da der, o yılan seni sokmadı. Düşünür sahabe kendi kendine. Ta ki böyle bir şey yapmıştım. Evet der, böyle bir şey yaptığından dolayı yılan seni sokmadı. Hadis-i Şerif, siz sadaka vererekten bela ve müsibetleri def ediniz. Sadaka, bela ve müsibetleri önler. Bakın sadaka, bela ve müsibetleri önler. Bu bela ve müsibetleri önler, neye önler? Sadaka önler. O zaman bir kimse kendisine yılanın sokması, mukadderat olsa dahi ondan kurtulabilir mi?
Evet. Çünkü kalemin cızırtısını duydu, yazıp çiziyordu hala da. Ben şunu şöyle bağlayayım. Rüyasında o yılan onu sokar yine. Rüyasında sokar yine sokar o yılan onu. Bir kaza yaptığını görürsün. Araba savrulur böyle. Sen dersin ki ya araba savruldu, ya Rabbi sen muhafazayla sen koru dersin. Ertesi gün yol gider gelirsin, araba savrulmaz kalbine gelir senin. Dersin ki dua, sadaka, Cenab-ı Hakk'ın yardımı o kazadan seni zahir olarak kurtardı. Ama akşamına sen kazayı yapar, arabayı parçalarsın yine. Cevdet ararsın.
Cevdet ben bilancı yerde arabayı yatırdım, yan yattı, çamura battı bir uyanırsın ki yokmuş öyle bir şey. Uyuyormuşum, Cevdet de rahat ediyor. Bir şey daha sorabilir miyim? Sor. Renk, renklerle ilgili mesela... Neyle ilgili? Renklerle ilgili. Renkler. Evet, şimdi Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehit edilmesiyle ilgili konu işlenecekti. Siyah giyindiğinizi fark ettim. İki üç günden beri sarığınız da dahil her şeyiniz siyahtı. Kendi kendime şunu düşündüm. Hani uğursuzluk diye bir şey yok. Bazen kıyafet giyerken de hani bu benim günümü etkileyecek düşüncesi gelişiyor bende. Uğursuz anlamda değil de böyle olumsuz anlamda düşüncelerim de olabiliyor. Bir de böyle bir etki var mı gerçekten?
Bir de renksizlikten bahsediyorsunuz. Bazen çok merak ediyorum. Diyorum ki yani renksizliği düşününce de aslında bir renk geliyor, canlanıyor. O nasıl bir şeydir? Benim için ben Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehadetine bir matem olarak bakmıyorum. Ama Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehit oluşuna matem olarak bakanlara saygı duyuyorum.
Hatta aşurenin gününü değiştirmemin perde arkasında bu var. Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehadeti orada dururken aşureyle alakalı bir şey beni böyle hep bir tarafımı bir tarafa, bir tarafımı bir tarafa götürüyor. Biz ister kabul edelim ister kabul etmeyelim. Bu topraklarda ehli beyte karşı olan muhabbetini, sevgisini ama renklerle, ama değişik figürlerle, ritüellerle dile getiren bir topluluk var. Bu toplulukla insanlar ilişkilerini kesmişler. Onlar da bizim insanımız. Onlar da ehli beyte sevgisiyle yanıp tutuşuyorlar.
Ehli beyte sevgisiyle yanıp tutuşanları görmemezlikten gelemem. Bunda benim böyle Şam'da Hazreti Ali Efendimiz'in kızı, Zeynep Validemizin kabri şerifinin başında yaşadığım şeylerin de etkisi olabilir beyin gerisinde. Bilmiyorum anlattım mı, anlatmadım mı size haberiniz var mı yok mu ama bir öyle bir ziyarette oraya Şia bir topluluk gelmişti son fasıl.
Onlar böyle sine vurup da kabri şerifin başının etrafında dönüyorlardı. Biz de normalde normal okuduk, tevhid okuduyduk. Öyle dua ediyorduk. Benim içimden geçti. Yani bunlar neden sine vuruyorlar burada hani kabri şerifin başında diye. o zaman Zeynep annemizi gördüydüm. O da böyle siyahların içerisinde komple. O sine vuranları da ben o esnada siyah olarak gördüm. Onlar bana olan sevgilerini gösteriyorlar dedi bana. O benim böyle çok beni benden alıp götürdüydü o esnada. Hatta arkadaşlar söylüyorlar. Sen de sine vurmaya başladın bir ara dediler. Hani biz ne yapıyor dedik. Kendi kendimize dediler. Ben sufi felsefesinin haricinde ehli beyte karşı aşırı derecede bir muhabbetim var.
O tirmizide geçen ehli beyti sevmek imandandır hadis-i şerifini. Ben kendime ölçü ediniyorum. Matem değil. Belki de sevdiğimi göstermektir. E siyah hoşuma gidiyor. Bir de yakışıyormuş bana çok öyle diyorlar. Hacı ağabey öyle dedi. Siyah çok yakışıyor sana dedi. O attığında da siyah mıydı bende?
Matem değil. Ben sünnete Resulullah matemi şey yapar. Yasaklar. Ama şunu da söyler. Bir kimse vefat ettiyse onun ehli üç gün yas tutabilir der. Birisi vefat etmiş. Vefat eden kimsenin hadisle sabittir. Üç gün hani yas tutabilir, hüzünlenebilir. Üç gün bu noktada o kimse matem bizim dilimizde edebilir. Bugün üçüncü gün. Selamünaleyküm hocam. Aleykümselam.
Kader ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Biz biliyoruz ki kadere ve kazaya iman etmediğimiz sürece tam bir iman etmiş olmuyoruz. Müslüman olmuyoruz. Doğa kader değiştirir mi? Hadisi var. Ve belirli bir yerden sonra insan kendi kaderini kendimi çizer. Ve bize hani hadi canım geç bunları. Kader, kader diyorsun da insan belirli bir yerden sonra kaderini biraz da kendi çizer. Kendi belirler dedikleri zaman biz o insanlara karşı nasıl bir tavır almamız gerekiyor? Biz kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Kaderin ne olduğunu bilmeden kader olgusuna iman ediyoruz. Bu işin en kolay yolu bu. Kader imani bir meseledir. Biz Allah'ın ne olduğunu biliyor muyuz? Hayır. Ama Allah'ın varlığına iman ediyoruz.
O Allah'ın varlığına iman ettiğimiz Allah bize diyor ki kadere de iman edeceksiniz. Biz kaderin varlığına da iman ediyoruz. Kader var. Ama kaderi bilmiyoruz. Her başımıza gelen ne geldiyse biz kendimizce şöyle düşünebiliriz. Kaderimizmiş. Her şeyi öyle düşünebiliriz. Bak şimdi yok öyle düşünebiliriz diyorum. Bizi rahatlatacaksa biz öyle düşünelim. Bu dinin dışında değil. Ben öyle düşünmüyorum ama. Ben ayeti kerimeye göre ben kaderin ne olup olmadığını düşünmüyorum. Kaderin ne olup olmadığıyla benim işim yok. Kader yenilir mi?
İçilir mi? Koklanır mı? Yaşanır mı? Dolaba konulup bakılır mı? Tablo halinde asılır mı? O beni ilgilendirmiyor. Ben kaderin ne olduğunu bilmiyorum. Beni ilgilendiren benim kulluğum. Cenab-ı Hak bana diyor ki ayeti kerimede sizin önünüzde sizin yaptıklarınız, işledikleriniz vardır. O zaman ben yaptıklarıma bakıyorum, işlediklerime bakıyorum. Ben o zaman kaderim ne diye bakmıyorum. Benim önümde benim yaptıklarım, benim işlediklerim var. Ben ondan sorumluyum. Ben yarın benim başıma ne gelecek ben ondan sorumlu değilim ki. Bana ne? Ben rüyamda görsem de bana ne? Halimde görsem de bana ne? Ben yaptıklarımdan sorumluyum. Ben ne yapıyorum ona bakıyorum. Ha diyeceksiniz ki rüyaya ehemmiyet vermiyor musun?
Veriyorum. Haline ehemmiyet vermiyor musun? Veriyorum. Onlara göre yaşamaz mısın? Yaşıyorum. Ama ben onu görmek için mücadele etmiyorum. Bu ayrı bir mesele. Ben bugün ne yapmam lazım? Bugün Çanakkale'de Gelibolu Mevlanesi'nde sohbet var. Kaçla? Beşle normalde işte yedi arasında olacaktı. Yarım saat geç geldim diye ben yarım saati de doldurdum. Vazifemi yerine getirdim. Saat yedi buçuk. Bitti işim. Kendimce beşle yedi arasında. İki saat benim buradaki aktif sohbetim. Ha ben yarım saat geç gelince ben yarım saatimi de doldurmaya kendimce içeri girerken öyle hedefledim. Şimdi ama ben vazifemi yerine getiriyordum. ben yarınımdan sorumlu değilim. Ben bugünümden sorumluyum.
Ben yarın ne yaşayacağımı bilmiyorum. Ben rüyamda gördüm. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki yarın gitmeyeceksin oraya. Gitmem. Ben öyle de rüyama tabi olurum. Ben tabi olurum. Bunu din olarak anlatmam kimseye. Ama ben tabi olurum. Bakın bu normalde buna tabi olurken ben kendimce sorumluluğu da yine ben kendi üzerime alırım. ben demem ki ya Resulallah rüyamda böyle gördüm ben böyle yaptım neden başıma böyle geldi. Bu benim sorumluluğumda. Bu benim. Bu hayat bana ait. Bu nefes bana ait. Hayır yolda salih amellerle de kullanmak bana ait. Şerde kötülüklerde de kullanmak bana ait. Hesabını ben vereceğim.
Hocam sınav yapacak. Çalıştıysam geçeceğim. Çalışmadıysam geçemeyeceğim. Geçemeyince şunu demeyeceğim. Hoca beni bıraktı. Hayır. Ben çalışmadım kaldım. Ben koşmadım kaldım. O yüzden benim için dışarıdan bir olumsuzluk yoktur hayatımda. Ticari hayatımda şunu demem. İşler çok durgun demem. Ben derim ki çalış çabala koştur Allah sana verir. Ben demem ki burası böyle mücadele et Allah sana verir. Ben öyle inanırım. Hakkınızı helal edin. Teşekkür ederim. Saat sekiz buçuk mu? Sekiz buçukta burada olacağız inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.