mustafaozbag.org

Gelibolu Mevlevihanesi Soru-Cevap 20 Mayıs 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 22 Mayıs 2018 · 1:34:48

Hadi bakalım başlayın, ben ondan yanayım. Pozitif ayrımcılık, bendensin. Evet, hadi bakalım. Soru yoksa sohbeti bitirebiliriz. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Sizi görmek çok güzel bir şey. Şimdi enteresan bir soruyla başlayalım o zaman bugüne.
Şimdi uzak doğuda, Tibet'e gidelim mesela. İşte zen rahipleri belli bir eğitimden sonra uçuyorlar veya vücutlarını kullanabiliyorlar farklı şekillerde. Yani bizim kullanamadığımız şekillerde kullanabiliyorlar. Onu bu tarafa koyalım. Bu taraftan bize gelelim İslam'a. İşte bazı kişiler keramet gösteriyorlar. Hani uçtuğu zaman diyoruz ki aa keramet gösterdi ama tabii o bir takım ibadetlerden sonra o aşamalara gelebiliyor.
Onu da bu tarafa koyalım. Gelelim bir bilim adamına. Astronotu uzaya gönderdik. Yer çekimi kalktı ve adam uçtu. Nedir? Söylediğiniz istihdiraç. İkinci söylediğiniz inancın üzerinden giden keramet. Üçüncü söylediğiniz teknik, teknoloji. İstihdiraç bir kimsenin kafir cinnilerle veya şeytanla ahitleştikten sonra veyahut da toplumun komple imanını bozacak bir şey varsa inanmayanların üzerinde tecelli eden olağanüstü haller.
Buna İslam hakayetçileri istihdiraç olarak nitelendirmiş. Eğer bir kimse Allah'a yakın olur, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin yolunu devam ettirir, kendince takvaya ulaşırsa peygamberlere verilmiş olan mucizenin bir çıt altı olan keramet veriliyor onlara. Onlar da bu tip halleri Cenab-ı Hakk'ın onların üzerinde tecelli ettirdiği fiiliyatlarla bunları tecelli ettiriyorlar. Bunun adına biz keramet diyoruz. Diğeri ise teknolojiyle alakalı. Teknolojinin belli bir noktaya gelmesiyle insanların o teknolojiyi kullanaraktan belli fiiliyatları icra etmesi. Mesela cep telefonu teknoloji, cep telefonuyla işte kilometrelerce, binlerce kilometre ileride uzakta olan bir kimseyle görüşebiliyorsunuz. Ama bunu cep telefonu vasıtasıyla yapıyorsunuz.
Önceden görüntülüsü yoktu, şimdi görüntülüsü de var. Görüntülü de konuşuyorsunuz. Bu teknolojiyle alakalı. Ama bunu normalde kerametvari bunu yapabilir misiniz? Evet. Ona biz hani hissen kalben vuku deniliyor ya. Bu olay öyle olabilir mi? Evet. Ama bu teknolojiden uzak tabii. Teknoloji bir gün dama dediğinde ne olacak? O önemli. Sufiler o yüzden normalde meselenin teknolojik boyutuna çok bakmazlar. Bu teknolojiye karşı olmak veyahut da belli bir bilgiye, ilime karşı olmak değil. Ama teknolojinin üzerinden gelecek olan şeylere çok itibar etmezler. Bu normal. Uzakdoğu'da çok var. Evet.
Hindistan'da var. Onlar belli riyazatlar yapıyorlar. Onların riyazatları var. O belli riyazatları yaptıktan sonra onların üzerinde böyle olağanüstü haller görülüyor. Bu var. Bunu elde etmek Müslümanlar için de kolay. Çünkü Müslümanlar oruç tutuyorlar. Onlarda riyazat bilinci daha fazla. Mesela bir kimse sapkınlığa uğraştı. Sapsa, riyazat yapsa ona ulaşabilir çok rahat. Müslümanların içerisinde yaşantısı Kur'an ve sünnete uygun olmadığı halde, haram helal çizgisine dikkat etmediği halde, akait noktasında iman ve imansızlık meselesine çok dikkat etmediği halde, böyle üzerlerinde olağanüstü haller tecelli eden kimseler var.
Mesela insanlar onları şeyh deyip tabi oluyorlar. Şeyh olarak görüyorlar onları. Müslümanların içerisinde de kafir cinnileri mesela kullanan bu konuda, kafir cinnilerle irtibat kurup, kendi üzerinde harikulade, olağanüstü haller varmış gibi gösteren, sufi görüntülü, şeyh görüntülü kimseler var. Onlar da da bu tip şeyler tecelli ediyor. Çok basit ki. Bunlar zor bir şey değil. İnsanlar bunları zor bir şey zannediyorlar. Tabi böyle bir şey ama bunlar zor bir şey değil. Mesela bunu böyle açık açık konuşacağım şimdi ama, bir kafir cinniyle irtibat kurmak için bir insana 15 gün yeter. Hadi bilemedin 21 günlük riyazat yapsın.
21 günde bir tane kafir cinni elde eder o kimse. 40 günde hayda hayda çok rahat elde eder. İrtibat kurar. Elde etmek derken onunla irtibat kurar 40 günde. Peki siz bu yüzden mi talebelerinize riyazat önermiyorsunuz? Efendim? Talebelerinize bu yüzden mi riyazat önermiyorsunuz? Bir kimse çok rahat. Yani buradan herhangi bir kimse ben yapacağım demiş olsa, oturur 40 günde bir kafir cinniyle irtibat kurar.
Bir 40 gün daha geçirirse daha yaşlı bir kimseyle irtibat kurar. Onların yaşları var çünkü. Bir 40 gün daha geçirse daha da yaşlı ise, onların yaşlıları daha bilgili oluyor. Tamam. Bir 100 yaşında bir kimseyle irtibat kurmak o çocuk hükmünde zaten. Yani 10 yaşındaki çocukla 100 yaşındaki bir cinni hemen hemen çocuk hükmünde. Öyle söyleyeyim. Yani yaşlıları var. 1000 yaşında, 1100 yaşında, 1050 yaşında, 1200 yaşında, müminlerden de kafirlerden de. Yani tabi'in dönemini bilen cinniler var. Çok tehlikeli. Kafirleri öyle.
E insanlar bunlarla uğraşıyorlar, bunlarla iş yapıyorlar, para kazanıyorlar. Daha mesela, daha kadın yoldan gelirken bir onun kendince irtibat kurduğu cinnisi var. Diyor, iki düşük yaptı. Üç tane çocuğu var. İki evlilik yaptı. Annesinin hastalığı bu, babasının hastalığı bu. O da yazıyor onlar boyuna. O giriyor bir kadın içeri. Selamun aleyküm, aleyküm selam. Sen diyor, iki düşük yapmışsın, üç tane şunu yapmışsın, beş tane bunu yapmışsın. Tamam, kadın kaldı. Ne dese yapıyor ki ondan sonra. Gelecekten de söyler onlar. Bir sene içerisinde olacak olan şeyleri söyleyebilirler.
Çünkü bir sene içerisinde olacak olan şeyler, lef-i mahfuzdan semaya indiriliyor. Semaya indirilince semada onlar duruyor. Onların durduğu bir, ayrı bir perde var. Ondan sonra o perdeden, anlık boyunu oradan tecelli ediyor. Öyle olunca bir kısım ama Müslüman ama gayrimüslim cinniler onu görebiliyorlar. Veyahut tabii sufi oradan bir kesit görebiliyor. Oradan herhangi bir perde görebiliyor. Onu gördüğünde de onun için o mesela işte iyi bir dervişse onun için keramet oluyor. Onu rüyasında görüyor veya halinde görür veya rabıta ettiğinde görür. Görür. Bunlarla uğraşınca görür insan. Ondan sonra diyor o, yirmi gün sonra başına şöyle bir şey gelecek, dikkat et diyor. Bitiyor işi.
Bir sene daha da olursa daha da sınıf görenler olur. Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Gaybden anladığımız ne? Lef-i Mahfuz'a sudur etmiş bir şey gayb değil ki. Lef-i Mahfuz'da yazıyor. Biz onu göremiyoruz. Biz de, biz de. O Lef-i Mahfuz'dan tekrar sudur ediyor semaya. Ama Lef-i Mahfuz'da bir şey duruyor mu? Duruyor. Orada yazılı mı? Yazılı. Örneğin onu bir kitap gibi algılayalım. O kitabı okumasını bilmiyoruz, açmasını bilmiyoruz. Bize o yüzden gayb. Yoksa orada yazılı mı? Yazılı. Var mı? Orada var. Bize gayb. Yani orada gayb değil o. Asıl gayb Allah'ın zat-ı uluhiyetinde olan şeydir. Gayb'in hakikati Allah'ın zat-ı uluhiyetinde olan, zat-ı ilminde olan.
Kendi zatında bir ilim var sudur etmemiş daha. Kendi zatında bildiği var o daha henüz Lef-i Mahfuz'a da gelmemiş. İşte onlar sadece Lef-i Mahfuz'dakileri bilebiliyorlar. Daha ötesini bilemiyorlar. Evet, benim nazarımda gayb Lef-i Mahfuz değil. Allah'ın zat-ı uluhiyetinde var olan. O zaman onu bile yanlış anlıyormuşuz. Yani bilmediğimiz için bilgi eksikliğinden. Bazıları gayb olarak şey, Lef-i Mahfuz'u görüyorlar. Kimisi hani Lef-i Mahfuz muhafaza edilmiş, korunmuş bilgi. O muhafaza edilmiş, korunmuş bilgiye ulaşabilmek herkesin harcı değil. Öyle olunca diyorlar ki bu korunmuş olan bilgi Lef-i Mahfuz'dur, işte gayb'dir. Orayı bilemiyoruz.
Kim bilemiyor? X kimse bilemiyor. X kimse orayı görmüyor çünkü. Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri oradan bize haber verdi mi? Verdi. Yani mesela kıyamet alametlerini söyledi. Kıyamete yakın ahir zamanda olacak olanları söyledi. Olacak olan hadiseleri söyledi. Her şeyi söyledi. Onun baktığımızda şimdi söylemiş olduğu şeyler var mı? Var. Söylendiği zaman bunların tecelli etmesi mümkün görünmeyen şeyler zaman içerisinde tecelli etti, görüldü mü? Evet. O zaman o bilgiyi nereden almıştı? Lef-i Mahfuz'dan almıştı. Belki de Zat-ı Uluhiyet'ten almıştı. İşin bir de bu tarafı var. Yani biz şimdi diyoruz Lef-i Mahfuz'dan aldı. Belki de Zat-ı Uluhiyet'inden aldı.
Kendi o Zat-ı İlminden aldı. Zat-ı İlmi ile sıfatların ilmi aynı değildir. Sufilik noktasında da Zat-ı İlmi ile sıfatların ilmi değişir. Bunu tekrar altını çizerekten söyleyeyim. Zat-ı İlmi ile sıfatların ilmi farklıdır. Sıfatların ilmine bütün herkesin ulaşabilmesi, bütün herkesin onlara aşina olması mümkündür. Bu sıfat ilmidir. Zat-ı İlmi ise bütün herkesin böyle kendince ulaşabileceği, kendince geçerken uğradım gibisinden bilebileceği şeyler değildir. O yüzden Zat-ı İlmi ile sıfat ilmi arasında fark vardır. Peki kalemin kuruması ile ilgili bir hadis-i şerif vardı yanlış hatırlamıyorsam efendim.
Bu Lef-i Mahfuz ile ilgili. O kalemin kurumasından ne anlamamız gerekiyor peki? Kalemin? Kuruması. Hani kalem kurudu, yazılan yazıldı diye bir metin hatırlıyorum. Orada birbirini tenakuz haline getiren iki tane hadis-i şerif var. Bir kalem kurumuştur hadis-i şerif var. Bir de miraca çıktığımda kalemin cızırtısını işitmiştim dediği var. Kalemin cızırtısını işittiğinde soruyor. Ey Cebral bu cızırtı nedir? Kalemin cızırtısıdır. Ne yapıyor? Hala daha yazıp siliyor Ya Resulallah diyor. Şimdi bir hadis-i şerif var. Kalem kurumuştur. Bir hadis-i şerif var. Miraç ile alakalı. Kalemin cızırtısını duyuyorum. Ne yapıyor? Hala daha yazıp çiziyor. O zaman bir hadis-i şerif, bir hadis-i şerifi katletti.
Öldürdü mü? Hayır. Şimdi kalemin kuruduğu şeyler vardır. Bu mutlak kaderdir. Kalem kurumuştur orada. Güneşin bir yörüngede ne zamana kadar dönecek? Kalem kurumuştur. Siz güneşin yörüngesini değiştiremezsiniz. Siz yıldızların yörüngesini değiştiremezsiniz. Siz merhin yörüngesini değiştiremezsiniz. Kalem kurumuştur. İki kere iki dörttür. Kalem kurumuştur. Bunda söyleyecek bir laf yoktur. Bu mutlak kaderdir. Değişmeyecek olandır. Meleklerin var olması mutlak kalemdir. Siz mutlak kaderdir. Siz melekleri katledemezsiniz, yok edemezsiniz. Cinlilerin var olması mutlak kaderdir. Siz onları yok edemezsiniz. Ancak kıyamet koptuğunda dönüşürler, değişirler. Şimdi mutlak kader olarak baktığımız şeylerde kalem kurumuştur.
Ve o meselede yapılacak hiçbir şey yoktur. Kalem kurumuştur çünkü. Bu mutlak kaderdir. Bunu değiştirecek olan hiç kimse yoktur. Hani ben bazen derim ya, her şeyin değişeceğine inan, mutlak kaderin değişeceğine inanma. Çünkü mutlak kaderde kalem kurudu, değişecek hiçbir şey yok. Ama öbürkü bizim günlük meselelerimiz, bizim cüz-i irademize bağlı olan şeylerdir. Onda cızırtı devam eder, yazar bozar. O yüzden ümit var oluruz, dua ederiz, çalışırız, gayret ederiz. O yüzden haramlardan uzak dururuz, helalları yaşamaya çalışırız. O yüzden yapmamız gerekenleri yapmak için mücadele ederiz. Neden? Biz ondan mükellefiz çünkü. Ama öbür türlü işte, suyun oluşumu H2O1 miydi? H2O1, suyun oluşumu H2O1, kalem kurudu ya.
Bununla alakalı senin ona değiştirecek bir şeyin yok. Kalem kurudu bu konuda. Bakın bu konuda kalem kurudu, bitti mesele. Veyahut da işte, bir şeyin yaratılması, bir şeyin oluşması bitti. Bizim cüz-i irademizin dışında bu. Kalem kurudu. Ölüm saati, ecel ne bir öne ne bir sonra kalem kurudu. Bunun gibi doğumu kalem kurudu. Biz kendi kendimize, kendi yaratılışımıza hükmedemedik ki. Beni yarat veya yaratma noktasında değiliz biz. Kalem kurudu. Ama biz buraya geldik şimdi, buna kalem kurudu dersek, bu sefer cebriyeye gireriz veya kaderiyeye düşeriz. Olmadı o zaman. O yüzden kalemin kuruması, bütün her şeyi içine alan bir olgu olursa, ayağımız yere basmaz.
Ben o yüzden hemen o hadis-i şerifin arkasından, miraçla söylenen, miraçla alakalı söylenen bu hadisi söylerim. Orada tenakuz yoktur aslında. O bir tenakuz gibi görünür. Bir tarafta kalem kurudu, öbür tarafta kalemin cızırtısı var. O zaman ne yapacağız biz? Ha, kalemin kuruması bizim cüz irademizin dışında mutlak kaderle alakalı. Dünyanın dönüş hızı, kalem kurudu. Güneşin kendi ekseni etrafında dönüş hızı, kalem kurudu. Güneşin samanyolunun içerisinde, etrafında dönme komple güneş sisteminin. Kalem kurudu. Bunun matematiğini değiştirmeniz mümkün değil. Peki mesela çok önceki yıllarda halledilemeyen bir konu. Şu anda mesela işte tedavisi olmayan bir hastalığın tedavisi bulunabiliyor.
Hani geçmişte bakıldığında onun için de mesela denilebilir. Hani kalem kuruldu, bu değiştirilemeyen bir şey. Ama yıllar geçtikçe sonrasında ona bir çözüm bulunabiliyor. Hani bu da o konuya giriyor mu? Hani kalemin kurduğu mu? Yoksa? Hastalıklarla mücadele etmekle emrolunduk. Hiçbir hastalık yoktur ki şifası ondan önce yaratılmamış olsun. Hadis-i Şerif hiçbir hastalık yoktur ki şifası hastalıktan önce yaratılmamış olsun. Biz bulamadık onu. Biz tembellik yaptık. Biz çalışmadık. Biz o konuda gayret göstermedik. Müslüman dünyasında şimdi tıp, ilmi ileri mi? Değil. Ne o? Formoloji mi? Farmakoloji mi diyorsunuz?
İlaç bilimi, farmakoloji. İleri mi? Değil. Biz normalde batının bu konuda sömürüsü halindeyiz. Bu konuda çalışmamışız. Gayret göstermemişiz. Bu konuda bir ilim sahibi olmamışız. Bu konuda yeterli derecede bir bilgi sahibi olmamışız. Bu sefer bizde bir hastalık. Acaba gerçekten hastalık mı? Yoksa üretildi mi o hastalık? Hepimizin ceplerine birer tane cep telefonu verdiler. Yarın öbür gün bu cep telefonlarından birer tane sinyal verip bize bir hastalık yayabilirler mi? Hepimiz de hazır gıdalara yönlendirdiler. Hepimiz de McDonald's'a gidip bir şey yemek istiyoruz. Acaba onların içerisinde bize hasta edecek bir ürün mü koyuyorlar?
Ne o işte bir Amerikan tavuk firması kızarmış çıtır çıtır tavuk budu. Onun üzerinden bize ne yediriyorlar? Nasıl bir hastalık üretiyorlar bizde? İslam dünyasında önce denek gibi hastalıkları üretip sonra bize ilacını mı atıyorlar? Ne oldu bir bize aşı satmışlardı öyle değil mi? Bir sene böyle bir aşı furyası çıkardılar. O aşı furyasında bilmem kaç milyon dolarlık bizde aşı aldık. Aşılar komp elimizde kaldı. Sonra Avrupa Birliği'nde bir yere biz satmak zorunda kaldık. Kimler pompaladı da bize bu aşıları sattılar? Ne aşısıydı o? Grip aşısı. Domuz gribi aşısı. Domuz gribi aşısı. Kim pompaladı?
Kim hükümetin üzerinde farklı baskılar yaparaktan o aşıyı aldıttırdılar Sağlık Bakanlığı'na? Ve herkese bir telaş verdiler. Herkese bir basınla, yayın organlarında haberlerle domuz gribi salgını dediler. Hiç olmasa çocuklarınızı aşılayın dediler. Acaba o domuz gribi aşısıyla başka bir şey mi bize verdiler? Vermek mi istediler? Ne yaptılar acaba? Ben ilaçları attıkça daha fazla sağlığıma kavuştum. Tıpçılar kızacak bana şimdi. Şeker aleti ölçmüyordu şekerimi. 5-6 tane ilaç verdiler. Ben ata ata ata … ilaçları sağlamı kavuştum. Ben şimdi mevcut içtiğimi de atmak istiyorum yavaş yavaş.
Acaba ne yapıyorlar bildiğimiz var mı? O yüzden normalde sağlıkla alakalı veyahut da bu hastalıklarla alakalı biz gerekli bilgi edinme, gerekli çalışmayı yapmıyoruz. Bu mutlak kaderin içerisine girmiyor zaten. İnsanın cüz-i iradesiyle değiştirebileceği, çalışmakla, bilgi edinmekle değiştirebileceği bir şey benim nazarımda mutlak kader değil. Peki efendim İbnü'l Arabî Hazretleri'nin Şeceretül Osmaniye, Devletül Osmaniye diye bir kitabı var. Orada çok önceki yıllarda mesela Osmanlı Devleti'ne kimler padişahlık yapacak, neler yaşayacaklar. Her birini ayrı ayrı böyle yazmış. Mümkün. Böyle mesela Mars ile Jüpiter diyor yan yana geldi. Bunların yan yana gelmesinden şu padişah, mimle başlayan padişah şunları şunları yaşayacak diye bunun haberini verdi.
Allah-u Teala'ya yakınlık arttıkça bu ilim de artıyor. Yani bunun bilinmesi ya da o bilginin o insana verilmesi, ona yakınlığını neden arttırırken, sevmekse asıl nokta, hani onu geleceği öğrenmiş ya da öğrenmemiş, ona yakınlığını arttıracak bir şey mi? Ya da bu kesinlikle böyle olması mı gerekiyor? Yani ona yakınlık arttıkça Gayptan'da bir bilginin gelmesi diye bir kanun var mı? Mümkün. Bu ses çok şey gelmiyor, mikrofonun sesi çok düzgün gelmiyor. El mikrofonunun sesi. Ya hapollerlerde bir şey var. Tam anlaşılmıyor soru. Bilmiyorum, soru tam anlaşılmıyor o yüzden.
Ben anladım. Anlaşılmadı ama yani anladığım kadarını söyleyeceğim şimdi. Muhyiddin İbni Arabah Hazretleri'nin kendisini Hatemül Evliya olarak nitelendirmelerinin bir sebebi de budur. Hatemül Evliya nitelendirir. Kendi üzerinde Hatemül Evliya olarak nitelendirir ya kendisini. Kendisini Hatemül Evliya olarak nitelendirmesinin sebebi şu. Diyor ki Hatemül Evliya olan kimse ilmini direkt Allah'tan alır. Sıfatlar ilminden değil, zat ilminden olur. Zat ilminden aldığı için diyor, onun bu noktadaki feraseti daha da genişler. Ve bunlar normalde zaman zaman dönemsel olarak bazı velilerin üzerinde dönem dönem tecelli eder. Bunlar normalde o zat ilmine vakıf olanlar, evet bu tip şeyler yapabilirler.
Sorduğun sorudan anladığım buydu. Allah razı olsun. Daha doğrusu duyabildiğimden anladığım buydu. Şimdi Zeynep'in söylediğine yine bir örnek olacak. Rüyalar bunun delaleti oluyor. Yani rüyalar bir göstergesi oluyor. Rüyalar durulaşıyor mesela. Bu bilgi edinme yoludur İslam'da rüyalar. Bakın rüyalar direkt İslam'da bilgi edinme yoludur. Bunda hiç şek şüphe yoktur. Mesela hani hadis-i şerif var ya, siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerini, ayeti kerime. Siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir. Bir kimse bildikleriyle amel ederse Allah onun bilmediklerini öğretir. Nasıl öğretir? Onun kalbine ilham eder.
Şimdi bazen rüyalar... Hakikaten farya fazla mı çıkıyor hocam nedir? Yok olsun varsa sıkıntı yok. Biz sesten hep imtihan oluruz. Şimdi rüyalar tabire muhtaçtır ya. Bazen de tabir edilmeden direkt çıkabiliyor aynısı. Olur mümkün. Peki bu neyle ilintili mesela? Neyle yani kişinin neyle ilintili? Allah ona o gün aynısını, rüyasını gördüğünü o gün aynısını yaşattı. Aynı şekilde tecelli eder bir mülte sonra tecelli eder. Bu rüya ilmi kendi kendine başlı başına ayrı bir ilim. Yani kişinin mertebesiyle de ilintili midir? Onunla da ilgili olabilir, ilgisiz de olabilir. Bu böyle 4 kere 4, 16 yapılacak gibi bir ilim değil ki. O yüzden bunu hani böyle belli bir menfeze oturtmak, belli bir noktaya oturtmak mümkün değil.
Rüya ilmi başlı başına ayrı bir münferit bir ilim. Bu ilim böyle herkesin algılayabileceği, anlayabileceği bir şey değil. O yüzden öyle olunca bir kimsenin ona ya budur deme lüksü yok onun üzerine. Her türlü tecelliat var onunla. Ona kalkıp da farklı bir şey konuşmak, farklı bir şey söylemek mümkün değil. Efendim peki şimdi de mesela işte uyduların ya da gezegenlerin birbirine olan konumundan bir şeyler çıkartıyorlar ya şöyle olacak işte şu burç şunları yaşayacak gibi.
Onların astroloji, bilimi o zaman hak? Yıldızlardan bir şey çıkarmak, yıldızlar bu yıldız filanca yaklaşınca şöyle olur, bu yıldız fişmanca yaklaşınca yağmur çok yağar, bu yıldız filancadan fişmanca böyle olursa böyle olur demek kahinlik oluyor bu haram. Ama işte kitapta da doğrudan mesela işte söylemiş Mars'ta Jüpiter hani yan yana geldiğinden şunlar şunlar olacak diye mesela yazmış. Orada da bir çıkarım yapmış oluyor İbn-i Arabi Hazretleri. Caiz değil hadiste sabit. Ben sünnet-i Resulullah'a uyarım. Ben hadis-i şerifte bir şey caiz değil diyorsa kim söylediyse söylesin beni ilgilendirmez. Ben derim ki oradan bir çıkarım yapabilir o kimse. Onun yaptığı çıkarıma da kabul etmem. Çünkü hadis-i şerifte hazreti hani yağmurların yağmasını veyahut da işte yeryüzündeki tabiat olaylarını, gökyüzündeki tabiat olaylarını, yıldızların o sekve idaresinden çıkararaktan yapmak caiz değil.
Yıldız ilmi var. Biz yıldızları inceleyebiliriz. Yörüngelerini inceleyebiliriz. Üzerindeki incelemeler yapabiliriz. Bu konuda bilgi sahibi olabiliriz. Hangi yıldızın üzerinde, hangi gezegenin üzerine ne tip varlıklar yaşıyor? Biz bunları, bu varlıkları tespit edebiliriz. O varlıkların gelmiş oldukları ilmi seviyeyi görmeye çalışabiliriz. Onların ilminden faydalanmaya çalışabiliriz. Bu ayrı bir şey. Yani o gezegenler boş değil. O gezegenler boşuna yaratılmadı. Gezegenlerin üzerinde yaşayan değişik varlıklar var. Bu değişik varlıkların kendilerince bir ilimleri var. Yani ilimde geldikleri bir nokta var. İlimde geldikleri bir seviye var. Yani normalde biz bunları tespit etme açısından, bunların ilimlerini öğrenme açısından, biz bunların üzerinde araştırma, çalışma yapmamız mümkün.
Ama bu yıldız filancanın yanına geldi. Bu yıldız fişmancanın yanına geldi. Şimdi bu yıldız böyle olunca bu sene bolluk olacak. Bu yıldız filancanın yanına geldi. Şimdi bu sene işte kıtlık olacak, bu caiz değil. Burada yıldızların üzerindeki mesela yıldızları incelemek, yıldızların üzerindeki ilmi görmek, yıldızların üzerindeki tecelliyatı görmek, yıldızların üzerindeki varlıkları görmek, bunları incelemek farklı bir şey. Ama yıldızların seyrinden bir şeyler çıkarıp, bu sene bereket yılı olacak, yok bu sene işte bereketsiz yılı olacak gibi, çıkarım çıkarmak farklı bir şey. Benim anlatmak istediğim bu. Hocam mesela onu Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, marifet namesinde uzunca bir bölümünde ele almış, astrolojiden bahsetmiş. Hatta yani astrolojinin, yani yıldızların kişiler üzerindeki etkilerine de değinmiş.
Değinebilirler. Hadisten fazla değil ya. Aynı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, insanların normalde fiziki yapısından da, onların huy ve karakterlerini tahmin etmiş. Tahmin. Dudakları böyleyse kimliği böyle olur, kaşları böyleyse böyle olur, yanakları böyleyse böyle olur, boyu böyleyse böyle olur, elmacık kemikleri çıkıksa böyle olur. İyi elmacık kemikleri çıkık 50 kilo, oldu 80 kilo, elmacık kemiği kalmadı. Ne yapacağız şimdi? Orada daha bir sürü tarif var. bir ara modaydı o benim gençliğimde, herkes orayı karıştırıyordu, hangi kızla görüşecek, filanca kız, dudakları neye benziyor. Geliyorlardı, abi selamun aleyküm, aleyküm selam. Abi marifetnameden buldum, benim kız var ya, kim olum senin kız?
Abi ya işte filanca, ee? Abi ya dudakları böyle, bak bu böyle böyle yazıyor. Getirler ne adı, yürü Allah yoluna çıketsin. Bu bir ara şeydi bu, fazla modaydı. Ben o zaman da bayanlara da, erkeklere de diyordum ki, buraya bakarak buradan, eş seçimi yapmayın. Yanılır insan. Efendim, Sufi'de, otokontrol ve kendisi, otokontrol nasıl olur? Ve kendi hakkında hüküm, verme çizgisi var mıdır? Nasıl olur? Otokontrol, frene basıyorum duruyor benimki. Gaza basıyorum gidiyor. Sufi'nin kendisine hakim olması. Düzelteyim çünkü. Normalde otokontrol bu meselenin anlatan ifade değil. Biz normalde başkalarının ürettiği deyimleri kullanırsak, derdimizi anlatamayız.
Sufi'nin kendisini kontrol etmesi. Otokontrol değil bu. Bu kontrol otomatik değil çünkü. Bu kontrol otomatik olmadığından dolayı, otokontrol sistemi yok bizde. Sufi, kendi kendisini kontrol etmesini öğrenebilir. Neyle öğrenir? Bunun en temel noktası. Bunların bir sürü eğitimleri, öğretileri var, bilmem neleri var, görüyorum ben. Olduğu gibi kitaplar yayınlıyorlar, dergiler yayınlıyorlar. Bir insan kendisini nasıl kontrol edebiliyor? Çok basit. Hayatı bizim bu kadar giriftleştirmemize gerek yok. Haram işlemeyelim yeter. Hele üniversitelerde, toplumda o kadar çok insanları sıkboğaz ediyorlar ki şimdi. Bir kimse haram işlemeyecek. Bu kadar basit.
Allah'ın bizden istediği şey bu. Haram işlemeyin. Başka hiçbir şey değil. Ve senden bir haram sudur edeceğiz zaman, bu hepimiz için geçerli. Bizden bir haram sudur edeceğiz zaman, hemen sakin olun. Hemen karar vermeyin. Hemen konuşmayın. Hemen hani böyle tepki vermeyin. Bekle. Bir nefes al. Birisi size bir şey söyledi. Bir nefes al. Bu çocuğunuz, anneniz, babanız, arkadaşınız, komşunuz, kim olursa olsun size birisi bir şey söyledi. Bir nefes alın. Bunu Sufi zikirle yapar. O karşısındaki kimse bir şey söyleyecek. Yüzünü kaşını çatmış. Hali, tavrı değişmiş. Hemen zikrullah mekanizmasını çalıştırır. Karşımdaki kimse bana laf söyleyecek.
Biliyorum. Hemen başlarım zikrullaha. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah. O başlar konuşmaya bana. Kim olursa olsun. Çünkü anında ona tepki verirsem ben onun kalbini incitebilirim, kırabilirim, onu rahatsız edebilirim. Ben kendim heva hevesinden davranabilirim, yanlış davranabilirim. Bunun kontrol mekanizması o kimsenin haramdan uzak tutmaya kendisini gayret etmesi. Muhteşem bir şey, zikir. Peki kendi hakkında hüküm verebilir mi herhangi? Kendi üzerinde belirli şeylerde o kimse vakaya iştahat edebilir. Biz hüküm demeyelim ona. Kendi üzerinde vakaya iştahat eder. Mesela örnek.
Kendi kendini düşündün. Yani o esnada böyle kafan gitti geldi bayılacaksın. Oruçlusun. O esnada iştahat ettin. Bir bardak su getirin bana dedin. Bir bardak suyu getirdiler. İçtin. O bir güne bir gün. Burada o kimsenin ihlası giriyor devreye. Bunu şeriat sana şunu demez. 1'e 61 tutacaksın. Keyfiye bozarsan evet 1'e 61 tutarsın. Vakaya iştahatıdır bu. O esnada kendi kendine hükmettin ona. İştahat et. Buradaki hüküm iştahat etmek. Kendi üzerinde. Sufi azameti seçer. Evet sufi azameti seçer. Ama huzuruna zarar vermek azamet değildir.
Huzurlarına zarar vermek azameti seçmek değildir. Etrafına telaşa vermek. Etrafına eziyet vermek azamet değildir. Bizim sağlığımızı bozmamız azamet değildir. Yolculuğa çıktık mı şimdi? Çıktık. İnsanlar yol geldiler mi bugün? Evet. Oruçlarını tutmayabilirler miydi? Tutmayabilirlerdi. Bir rahatsızlığı olmayan azameti tercih etti. Orucunu tuttu. Bak azameti tercih etti. Orucunu tuttu. Hemen hemen burasının büyük bir çoğunluğu dışarıdan gelme. Azameti tercih etti. Oruç tuttular. Tutmayabilirler mi? Evet. Böyle bir azamete söyleyecek bir laf yok. Ama ve lakin o kimse oruç tuttu. İşte sağlığına zarar verecek noktaya geldiyse. Azameti tercih etmişti.
Tutmuştu ama. Burada kendi kendisine iştahat etti. Ben orucu bozma olayım dedi. Bozdu. Bunda bir güne bir gün. Efendim kötü düşüncelerimizi engelleme konusunda kendimde sıkıntı yaşadığımı düşünüyorum. Bu sadece seninle alakalı değil bütün toplumun hastalığı bu. Biz toplum olarak öyle bir noktaya getirildik ki. Yani bu bize ne yazık ki acı bir şey bu. Oturdu, yerleşti bu. Biz suizanı geçtik. Artık insanların üzerinde iyice böyle kötü düşünmeye başladık. Mü'minlik sıfatımızı terk ettik. Bu bütün ümmet için geçerli. Mü'minlik sıfatımızı terk ettik biz. Mü'min, Müslüman neydi?
Diğerlerinin dilinden emin olduğu kimse. Dilimizden kimse emin değil artık bizim. Biz birbirlerimizin dilinden emin değiliz. Yani birbirlerimizin dilinden emin olmadığımız gibi birbirlerimizin artık biz namusundan, şerefinden, haysiyetinden de emin değiliz. Hadis-i şerif mü'min bir kimsenin yanında başka bir mü'minin namusu, şerefi konuşulduğunda onun namusunu, şerefini korumak büyük ibadettir. Biz hiç kimsenin namusunu, şerefini koruyabilecek noktada değiliz. Hele bizim bu sevmediğimiz bir kimse ise, hoşlanmadığımız bir kimse ise kendi kendimize hiç korumuyoruz. Biz mü'minlik sıfatımızı terk ettik. Büyük sıkıntı bu. İnsanlar birbirlerinin arkasından istediği gibi konuşup atıp tutabiliyorlar. İnsanlar bunu normalde düşünceden çıktı bu.
Yani Kur'an bize düşüncelerimizi temiz tutmayı emrederken, düşünceyi bakın. Daha fiiliyatı çıkmamış. Kalbimizden geçecek olan şeyleri temiz tutmamızı emrederken, yani kalbinizden sizin temiz olmayan bir şey geçmeyecek. Kur'an bizi bu noktada böyle bir inceliğe sevk ederken, biz onu bırak, biz insanların üzerinde kötü düşünmeyi de bırak, biz insanların arkasından kötü konuşuyoruz artık.
Bu mü'minlik sıfatımızı terk ettiğimizden kaynaklanıyor. Çok rahat konuşuyoruz. Ama bunu bizim içimize yerleştirdiler. Bazen ben eleştirel bakıyorum ya, yemekteyiz programına. Aa, tuzu çok olmamış bunun. Olmamış, yerleşmemiş, yakışmamış. Şöyle olması lazımdı, böyle olması lazımdı. Beğenmedim hiç. Ne kadar birbirine kötü laf söylersen, o kadar programda tutulan yarışmacısın. Veyahut da bir de ne vardı, ne giysem mi vardı, ne çıkarsam mı vardı, geyinmiyorlardı onlardı bir de. Ne çıkarsam vardı. Bugün ne giysem miydi o. İşte bugün ne çıkarsam da o, ben onu değiştiriyordum öyle. Yani giyinmiyorlardı çünkü genelde. Hani onu normalde özel olarak eleştiriyorlar ya. Ya ne gülüyorsunuz, su sesi çıkarmaya gidiyordu millet oraya.
Millet şimdi onu nasıl acımasız eleştiriyorlar birbirlerini. Öyle değil mi? Biz bu acımasız eleştiri, kültürü bize ait değil. Bu biz değiliz biz. Ve farkında değil toplum. Şimdi mesela siyaset var ya, seçimler olacak. Nasıl o sosyal medya denilen analda, sanalda, o alemde nasıl eleştiriyorlar birbirlerini? Nasıl acımasızca konuşuyorlar?
Nasıl acımasızca karikatürler, acımasızca videolar, acımasızca sözler var? Bu kimin adına yapılırsa yapılsın. Ama bir şey tespit ettim onu söylemeden geçmeyeceğim. Yani şu konumda olmamış olsaydım gider Recep Tayyip Erdoğan'ın yanında saf tutardım onu savunmak için. Sırf mazlum olduğu için. Acı bir şey bu ya.
Acı bir şey. Yani kendimi sakın herhangi bir siyasi partiye angaje değilim. Hiç olmadım zaten. Böyle bir derdim yok. Ama bu kadar acımasız insanlar. Biz bu değiliz. Bakın biz bu değiliz. Birisini sevmiyor olabilirsiniz ya. Sevmediğiniz kimse için acımasızca saldırmak, adaletsizce saldırmak bizim kültürümüz değil. Bıraktık düşünmeyi.
Yani aklımızdan kötü bir şey geçmek. Onu bıraktık ya. Ben onu bıraktım Allah rızası için. Gerçekten bıraktım. Ben artık şimdi derviş kardeşlere diyorum. Aman diyorum kötü düşünmemeye gayret edin. Derviş kardeşleri kurtarmaya çalışıyorum. Toplum batmış zaten. Acımasız insanlar. Hiç acımaları yok. Hiç merhametleri yok. Hiç hakkaniyetleri yok. Hiç adalet duyguları yok. Beklemeyin de zaten. Bakın beklemeyin de. Bana imam evinden aş, ölü gözünden yaş beklenmezmiş ya. Burada böyle bir şey var. İmamları bizim ne yazık ki böyle cimri gösteriyorlar toplumda. Muhakkak cimri imamlar vardır tabi de.
Meşhur tekerleme. İmam evinden aş, ölü gözünden yaş beklenmez diye. Hoş kim ölü kimdir de bilmiyoruz da. Şimdi ölü gelince aklıma aklıma gördüğüm bir yakın şeyde gördüğüm bir şeyi hatırladım da. Kafam oraya takıldı. Neresiydi diye. Onu saracağım diye uğraşıyorum. Rüyamı saracağım diyor reşim. Sen saracaksın mı rüyamı? Ben rüyamı sarmaya çalışıyorum. Tekrar geriden. Diyorum sen sarıverecek misin diyor. O da sarmadı bak. İnsanlar acımasız. Merhametsiz. O yüzden bırakın aklılarından kötü bir şey geçirmeyi. Dillerinde kötülük akıyor. Allah muhafaza eylesin.
Efendim önceden toplumların değişmesine alakalı tercüme faaliyetlerinin buna çok etkili olduğu işte toplumun bilgiyle tabi bilgi odaklı bir anlayış var. Bizce biz bunu nasıl sağlayabiliriz? Bir daha soruyu geri alacağım hakkını helal et İsa. Söyle kızcağız.
Toplumun değişmesini tercüme faaliyetleri bilginin üst seviyeye çıkmasına bağlıyor genellikle tarihçiler sanırım anladığım kadarıyla. Biz bu tarz düşünmüyoruz ve bunun faydasını göremiyoruz diye algılıyorum. Peki bizce nasıl olmalı toplumun kalkınması? Bence toplumun kalkınması üst seviyeye gelmesi bir erdemlilik hareketiyle olması mümkün. Benim nazarımda. Sizde bilgi erdemliliği getirmiyorsa o bilginin bir anlamı yok. Zaten geçmiş ümmetlerin hahamlarıyla alakalı da onlar kitap yüklü eşeklere benzer diyor. Hahhamlarla alakalı söylüyor onu öyle değil mi? Evet efendim. O hahamlar o zaman için toplumun içerisinde en bilgi insanlar. En bilgi olan insanlar için Cenab-ı Hak diyor ki onlar eşek yüklü, kitap yüklü eşeklerdi.
Şimdi bizler ondan Allah'a sığınalım. Yani kitap yüklü eşek olmaktan Allah'a sığınalım. Burada çünkü bilgi erdemliliği getirmiyor. İsa buradan getirdi. Bilgi erdemliliği getirmiyor. Bilgi güzel ahlakı getirmiyor. İnadımız inat sivri burnu olacak yani işte.
Erdemliliği getiren bilgi asıl bilgidir. Eğer erdemliliği getirmiyorsa bilgi o zaman o bilginin bir anlamı yoktur insanlık için. Yani biz eğer bilgi edinerekten belli bir bilgiye kavuştuktan sonra biz hala da kötülüklere devam ediyorsak bizim bilgimizin ne anlamı var? Çok bilgili harika akşam olduğunda bir kimseye bir tas çorba götürebilecek erdemliliği yok ise. Çok bilgili Amerika bilmem hangi üniversitede öğretim üyesi. İşte bilmem nerede bilmem ne yakın aşina olduğum bir şey. Annesini baktıracak İstanbul'da yer arıyor. Mustafa'cığım nasılsın iyi misin? İyiyim o hoş geldin sen nasılsın iyi misin?
İyiyim. Ya bir şey danışacaktım sana biraz abes olacak belki de ama estağfurullah buyur. E ben Amerika'dayım ya evet biliyorum. Abi ya annemi baktıracak bir yer arıyorum da. Amerika'ya götür dedim. Abi mümkün değil dedi ya götüremem dedi. Yani eşimle problemleri var dedi. Onu dedi burada dedi bir hani bakacak lüks bir yer arıyorum. Güzel bir yer arıyorum. Parası önemli değil dedi. Böyle bir ailenin yanına senin bildiğin tanıdığın bir aile de varsa dedi bir ailenin yanına da verebilirim dedi. Hatta dedi Bursa'da olursa dedi oradan ev kiralayabilirim. Bir ailenin yanına yanaşabilirim. Yani abi yanlış anlama dedi. 6-7 milyar lira ödeyebilirim her ay dedi.
Dedim yapabileceğim benim bu konuda bir şey yok yani dedim. Öyle bir aile bulmak zaman ister. Böyle bir aile bulur muyuz bulamaz mıyız? Sana dedim söz veremem. Sen şimdi diyorsun ki dedim ben bir hafta kalacağım. Bir hafta içerisinde böyle bir şey ben bulurum bulamam bir şey diyemem dedim. Sonra annesini götürmüş İstanbul'da böyle bir villamsı böyle bir yerler varmış böyle. İşte orada bakılıyormuş. Aylık 5 milyar liraymış. İşte böyle bahçelikli güzel yerlermiş. 5 liraya anlaşmış oraya bırakmış annesini. Onun bilgisi, onun bilgi birikimi, onun bilmem hangi üniversitede öğretim üyesi olması, Amerikan bilmem hangi şirkette danışmanlık yapması, annesine karşı olan vazifesini ifa ettirmedi. Erdemli bir hareket yapamadı.
Erdemli bir davranışta bulunamadı. Bilgi, erdemliliği getirmeli. Çok iyi profesör, harika ameliyat yapıyor. Tamam. Ne kadar ameliyatı? 30 milyar. Bilgi, erdemliliği getirmedi. Harika ameliyat yapıyor. Ege Üniversitesi'nde 10 numaradan. Oktay dışarıda şimdi. Elimizde para bekliyoruz. Ameliyathanenin önünde. Böyle bir ketum duruşlu, böyle toplu, sert, hiç kimseye taviz vermeyen bir kadın ameliyatın kapısını böyle kovboy filmlerini gibi açıyor. Bağırıyor o dışarı.
İşte Abdullah Gürbüz yakınları. Biz koşuyoruz. Buyurun. 3 bin lira yatırın. Gidiyoruz 3 bin lira yatırıp geliyoruz biz. Bekliyoruz orada. 2 bin lira yatırın 5 bin lira. Ya diyorum hepsini bir seferde söyleseniz yatırsak. Ne kadar gidecek? Hayır. Bilgi, erdemliliği getirmiyor. Dünya üzerindeki en büyük sıkıntı bu. Dünya üzerinde, dünyanın asıl problemi bu.
Bırakın bir şey daha söyleyeyim. Biz, hani biz kendi kendimizi kötüleriz, biraz da böyle bizi dışarıdan kötülerler ya. Bilgisiz olarak görürler değil mi bizi? Altını çiziyorum. İspanyollarla görüştüm, İngilizlerle görüştüm. Görüştüm. Bunların hepsi de belli bir şeyde, konumda olan insanlar. Almanlarla görüştüm, İtalyanlarla görüştüm, Amerikalılarla görüştüm. Kanadalılarla görüştüm, Suud Arabistanlarla görüştüm, Yemenlilerle görüştüm. Ürdünlerle görüştüm, Ürdünlerle görüştüm, Faslılarla görüştüm, Cezayirlilerle görüştüm. Bakın bunlar normalde görüştüm, insanlar tiplemesi ve hepsi de hasbelkader böyle üniversite mezunu seviyesinde kimseler. Allah sizi inanırsın. Bizim Anadolu insana kadar bilgili ve erdemli bir insanla karşılaşmadım.
Siz şimdi New York'ta gideceksiniz, bir kimseye diyeceksiniz ki Ankara neresi? Yüzde doksanı bilmez Ankara'nın neresi olduğunu. Bilmez. Siz Londra'ya gideceksiniz. Londra'da yaşayan arkadaşım vardı. Orada bir müddet yaşadı, orada bir müddet durdu, sonra döndü geriye. Dil filan öğrendi. İşte o hamburgerci de filan çalıştı. Bildiğiniz hamburgerci de çalıştı. Bir de zengin çocuğu. Lan oğlum dedim başka işin gücü mi yok senin? Git kendine abi dil öğrenceksin filan. Oğlum öğrenmeyin ver lan Allah elini versin dedim. Hamburgerci de çalıştı. Orada çalıştı. Ona soruyorlarmış. Hani böyle işte nerelisin? O diyormuş ki İzmirliyim, İzmir neresi ki diyorlarmış.
Türkiye de diyormuş, Türkiye neresi diyormuş. Londra'da hamburger yiyen bir üniversite öğrencisi. İzmir'i bilmiyor. Aslında bu kurşunluk sebebi. İzmir'i bilmiyor. Nasıl bilmez. Bırakın İzmir'i. İzmir neresi, nerenin hani deyince Türkiye deyince Türkiye neresi diyormuş. Türkiye nerede? İngiltere'de üniversite öğrencisi. İngiltere'de üniversite öğrencisi. Ben dedim ulan oğlum sana cahili denk gelmiştir. Hepsi de aynı mı dedim ben. Abi yanlış anlama yüzde 70'i 80'i aynı dedi. Mesela onlar hani biz Hristiyan olarak biliyoruz ya, hiçbirisi İncil'den bir pasaj okuyamaz. Bilmiyordur. Bildiğiniz bilmiyorlardır.
Siz Avrupa'nın veya Amerika'nın bizim kadar siyasi olarak aktif olduğunu düşünmeyin. Biz çok aktifiz siyaset olarak. Mesela ne o? Trump mu ne o? Hayatta seçilmez Türkiye'de. Evet seçilmez. Asla. Bu Fransa'nın şimdiki Cumhurbaşkanı var ya. Vallahi de billahi de tillahi de yüzde iki bile almaz Türkiye'de bu. Ama biz kendi kendimizi küçümsemeyi seviyoruz. Biz kendi kendimizi yerlere batırmayı seviyoruz. Kendi kendimizi bilgisiz görmeyi seviyoruz biz. Aslında biz kendi öz değerlerimizin kıymetini bilmiyoruz. Kendi kıymetimizin de farkında değiliz. Bizde öylesine bir cevher var ki aslında.
Bizde öylesine bir cevher var. Biz onu harekete geçiremiyoruz. Bizim kendi tembelliklerimiz var, kendi aymazlıklarımız var. Bizim kendimize has tutumlarımız var, davranış biçimlerimiz var. Biraz ondan kaynaklanıyor. Yoksa yani bizdeki erdemlilik ve bilgi tabiri caizse yeni bir kültür imparatorluğunu kurabilecek kapasitede görüyorum ben.
Kendimizden de örneklemişim. Gözde'yi görünce aklıma geldi. Şimdi bir tane tiyatrocu geldi. İşte Gözde ile ortak çalışacaklar. Ondan sonra yardımcı olacak. Otomatikman Gözde'ye attığı taca hani siz bunu yapamazsınız dedi. Siz bunu yapamazsınız dediğinde gözdenin yapmış oldukları vardı zaten. Bakın bu bütün toplumun içerisinde bakış açısı. Yani karşımızdaki kimse biz onun öz değerini, öz kıymetini bilmeden yapamazsınız. Veyahut da biz yapamayız'a getiriyoruz kendimizi. Biz bu noktada Anadolu insan olarak bilgiyle erdemliliği böyle tabiri caizse hani Hazreti Pir gülle şekeri karıştırınca gül şekeri olursun diyor ya. Çok müthiştir tespitleri.
Yok gülle şekeri karıştırırsan, oğarsan onu diyor. Gül şekeri çıkar meydana diyor. Gül şekeri olur. Adı gül şekeri olur. Ama siz ne gülü görebilirsiniz ne şekeri görebilirsiniz. Ama o ne olur? Gül şerbeti olur. İçine bir de su katarsın. İçine suyun da katınca ne oldu? Gül şerbeti oldu. Şeker görünür mü? Hayır. Gül görünür mü içerisinde? Hayır. Su görünür mü içerisinde? Hayır. Ne deriz ama adına? Gül şerbeti deriz. Allah'ım senin sevginin, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini hepsini bir yere toplarsan gül şekeri olur. Gül şerbeti olur. Gül şerbeti. Birbirinden farkı kalmaz. Birbirinin renginin içerisine girer.
Birbirinde hemhal olur. Allah'ın sevgisi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin sevgisi. Ve bir velinin sevgisi. Karıştırılınca içinde gül şerbeti olur. Ona bakan içer, ne içtin? Gül şerbeti içtim der. Ama şeker ayrı, su ayrı, gül ayrı demez. Şimdi erdemlilik böyle bir şeydir. Gül şerbeti olmasıdır. Gül şerbeti. Bu nedir? Bilgi girer için içerisine. Ahlak girer, ihlas girer. Yoğurursunuz onu, gül şerbeti olur. Eğer sadece bilgi olursa, sadece bilgi olursa olmaz, yerli yerine oturmaz, kabadırır, yerleşmez içine. Muhakkak ki onun içerisine güzel ahlak girecek. Muhakkak girecek.
Efendim yakın zamanda Ayasofya'nın ibadete açılmasını bekliyor musunuz? Böyle bir düşünceniz var mı? Var. Mesela ne kadar bir zaman bana... Hani ne diyor bana gün söyleme, ıslık çaldığımda dönmüşüm müdür diyordu. Ne diyordu ya? E abi biz şeyden gidelim ona ya. Urfalı Bakırcı'dan gidelim. Sutler kaymak tutar tutmaz oradayım diyor. İbibikler öter etmez oradayım. Ayasofya bu ülkenin kanayan ciğer yarası. Ne yazık ki şu anda dünya siyasetine kurban edilmiş vaziyette.
Bitecek. Şu anda dünya siyasetine kurban edilmiş vaziyette. Hatta Yunanistan, Türkiye siyasetine kurban edilmiş vaziyette. Efendim geçmiş yıllardaki bir sohbetinizde Ayasofya açılırsa Mehdi Aleyhisselam'ın gelişini bekleyin artık demişsiniz. Demişimdir. Evet ben Ayasofya'nın açılmasını daha çok buraya bağlayarak hep böyle... Demişimdir. Sarhoşun mektup okunmazmış. Selamun aleyküm. Ben Mülk Suresi'nde sanırım bir tane ayet okumuştum da onun tefsirini, açıklamasını soracaktım size. Çok zor. Andolsun ki dünya semasını biz kandillerle süsledik ve şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. Hani buradaki taş yaptık derken neyi kastediyor?
Yani şeytanları taşlıyor muyuz? Hı hı. Yani yıldız kayması falan. Öyle mi? Yıldızlar, bu bildiğim yerden sordun. O yüzden cevaplandırabilirim. Hadis-i şerifte yıldızlar üç şey için yaratılmıştır. Bir, göğün süsüdür. İki, şeytanlara atılacak taştır. Üç, insanlara gece yol göstericidir. O yüzden normalde yıldızlar aynı zamanda şeytanın taşlanması için, şeytanı taşlayan şeylerdir. Şeytanı taşlamak da şeytan lef-i muhafuzdan inen bilgileri çalmak ister, bozmak ister. O yüzden Cenab-ı Hak lef-i muhafuzdan inen o bilgileri muhafaza etmek için yıldızlarla onu taşlar, ondan kovar. Allah razı olsun. Bir tane daha sorum var.
Doğru, gene bildiğim yerden olsun. Şimdi evlilik kader midir yoksa cüz-i irade ile mi yapılıyor? Evlilik, evlilik direkt cüz-i iradedir. Ama aile zoruyla da evlenilebiliyor bazen. Hanefi'ye göre caiz değil. Hadis-i şerif var, aileler evlenmek istemiyorlarsa çocuklarını zorla evlendirmesinler diye. Aile çocuğuna zulmediyor. Ama hani evlendiğinde sonuçta yine cüz-i iradesi ile olmuyor. Sonuçta ama o cüz-i iradesini kendi ailesine teslim etmiş. Aslında hayır demesi gereken yerde hayır dememiş. O kendi hakkını öğrenmemiş, kendi hakkını kullanmamış. Kadının hakkı, kızın hakkı. Evlenmek istemiyorsa evlendiremez hiç kimse onu.
Hadis de sabit. Hanefiler bunun üzerinde oldukça sıkça durmuşlar. Ve kızlara burada geniş bir özgürlük yelpazesi açmışlar. Demişler ki çocuklarınızı zorla evlendirmeyiniz. Caiz değil. Anlaşıldı. Hocam selamun aleyküm. Aleyküm selam. İnsan Allah yolundaki samimiyetini nasıl anlar hocam? İnsan Allah yolundaki samimiyetini, arayışını nasıl anlar hocam? Salih bir şekilde. Bunun herkes bir ölçü koyabilir. Bence Allah yolundaki samimiyetini o kimse kendince arıyorsa, sorgulayacaksa bir, kendince şunu demeli. Ben bu yolda, bu meselede kendime hiçbir menfaat beklemiyorum demeli. İnsanları alt eden en önemli şey menfaat.
Peki Allah sevgisi de buna menfaat olarak... Bu normalde Allah sevgisinde, Resulullah sevgisinde, kul sevgisinde, bir er, bir işin sonunda bir menfaat var ise, o salt, ihlas noktasında samimi bir şekilde sevgi ile sevgilenememiştir. Hani meşhurdur ya hadis-i şerif, bir elime ayı verseniz, bir elime de yıldızı verseniz, la ilahe illallah demekten vazgeçmeyeceğim diye. O yüzden bir kimse kendince de bir eline dünyayı verseler, bir eline de ahireti verseler, o kendince salt, Allah sevgisinde durması lazım. Ne dünyaya tamah etmeli, dünyanın peşine koşmalı, sufiler öyle düşünürler, ne de ahireti tamah etmeli, ahiretin peşine düşmeli. İşi onun Allah'a kulluk olmalı, Allah'a yakınlık peyda etmek olmalı.
İşi o olmalı. Mesela sohbetin başında dedi ya, birileri uçabilir, uçmayı isteyebilir, birileri denizin üzerinde yürümeyi isteyebilir, birileri böyle bir anda kendisine keramet, hani sudur etmesini isteyebilir. Bunlar bizim nezdimizde hepsi de aldanıştır, başka bir şey değiller. Orada o kimse sırf kendince, kendi dairesinde Allah'a kulluğu istemeli, Allah'a yakınlığı istemeli. Yakınlığın da yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı, yakınlığın da yakınlığı vardır. Kulluğun da kulluğu, kulluğun da kulluğu, kulluğun da kulluğu vardır. Eğer zaten bir kimse Allah'a yakınlık şerbetini içtiyse, onun normalde başka bir şey içmesi, başka bir şeye gözünü çevirmesi mümkün değildir. Önemli olan o şerbeti içinceye kadardır.
O şerbeti içtiğinde o kimsenin gönlü, kalbi, içi, dışı, devamlı her an, her noktada bu hali arzu eder. Öyle olunca o yakınlık şerbetini içen bir kimsenin dünya ve ahiret kaygısı kalmaz. O zaman yakınlığın da yakınlığını, yakınlığın da yakınlığını isteyecektir. Bu böyle biraz tabirimi hoş görün ama, hani böyle bir kimse sarhoş olur ya, ayılmak istemez, içtikçi içesi gelir, içtikçi içesi gelir, zehirlenir gider, yatar upuzun oraya, gözünü açar, nerede kaldıydık der.
Fatih Terim gibi oldu ama, yani normalde nerede kaldık deyip devam eder. Yani bu da onun gibi bir şey. Yakınlık şerbetini içen bir kimse, o zaman ne dünya gözünde görünür, ne ahiret gözünde görünür. O yakınlık sarhoşuyla, yakınlığın da yakınlığını ister hep. Öyle olunca o kimsede zaten menfaat söz konusu olmaz. Özlemlerimiz var bizim hiç bitmeyen, kalbiye özlemlerimiz var. Yani yoğun bir şekilde hissediyoruz. Bu neden peki? Bu normal, tasfiye olunmamış olan bir kalpte bu tip özlemler olur. Ne zamanki mutmain noktaya geldi, o zaman o özlemlerden kurtulur. Ondan sonra razılığı aramaya çalışır. Ne zamanki razılığı yakaladı, o zaman hayatın ayrı bir perdesi açılır onda. O zaman neyin ne olduğunu görmeye başlar.
Hakikat anlayışı değişir. Hakikat anlayışı değişince, der ki gördüğüm bu şeylerin hiçbirisi de hakikat değilmiş. Asıl hakikat ayrı bir perdede ayrı bir şeymiş der. O hakikat perdesine yönelir. O zaman o kimsenin kalbinde özlem kalmaz. Bir tek özlem kalırsa ona kalır. Teşekkür ederim. Allah razı olsun hocam. Efendim merhaba. Biz Edirne'den geliyoruz. Hoş geldiniz. Merhabalar. Son Mevlevi Şeyh'i torunlarıyız. Ahmet Selahattin Efendi'nin torunlarıyız. Ben beyefendiyle tanışmıştım Edirne'de. Evet, Edirne'de tek bir program yaptınız. O zaman biz sizinle tanıştık. Fakat daha sonra hiçbir programınız olmadı ve sizin güzel sohbetlerinizden bizi mahrum bıraktınız. Haklısınız.
Lütfen bunu sıklaştırın. Edirne'de lütfen gelin. Güzel güzel sohbetlerinizi dinleyelim. Bir de Edirne'de biliyorsunuz ki Muradiye Mevlevi Hanesi var. Yürüyüş yapmıştık orası için biz. Evet, ben de o yürüyüşle beraberdim ama hiçbir şey çıkmadı. Evet. Bununla ilgili bir şeyler yapalım hocam. Yapalım inşallah. Gerçekten bununla ilgili bir şeyler yapalım ve ülkemize bunu kazandıralım. İnşallah. Sahid Hanım geldi mi? Burada mı Sahid Hanım? Sahid Hanım'ı ben de aradım. Herhalde daha gelmedim. Gelecekler bugün onlar. İnşallah bir program yapalım size de haber verelim. Yani Edirne'den kalkıp sırf programınızı izlemek için biz buraya geliyoruz. Teşekkür ederim. Hürmetler ederim inşallah. Peki çok teşekkür ederim ben de.
Allah razı olsun. Saygılar sunarım. Hayırlı iftarlar inşallah. Evet, Muradiye Mevlevi Hanesi de bizim içimizde ayrı bir yaramız. Yani çünkü Osmanlı'da ilk kurulan hemen hemen diyebileceğimiz Mevlevi Hanelerden birisi. Edirne-Muradiye Mevlevi Hanesi. Yani bu Normalde Gelibolu'dan da önce, Bursa'daki Normalde Bursa'daki Mevlevi Hanelerden de önce, hepsinden hemen hemen önce. Hatta denilebilir ki, Balkanlara ve Trakya'ya Sufi anlayışın, Sufi İslam anlayışının geçiş merkezi. Muradiye Mevlevi Hanesi. Çok acıklı hikayesi var. Onu, o acıklı hikayesini Kırklareli'nde, Kırklareli Üniversitesi'nde anlatmıştım. Hatta dedim ki, ön tarafta da protokol oturuyor.
İşte Cumhuriyet Savcısı, Vali, Vali Yardımcıları, işte Garnizon Komutanı, bütün EKBİ orada. Dedim, beni buradan götürebilirsiniz, ben diyeceğimi, diyeceğimi dedim. Ben onca da çalıştım çünkü. Neyse, bir Muradiye Mevlevi Hanesi'i anlattım orada. Dayanamadı, Vali döndü. Mustafa Bey, şimdi Balıkesir Valisi'ydi, oradan başka bir yere gitti galiba. Döndü, rektöre dedi ki, hocam bir şeyler yapalım ya dedi. Ne bu ya dedi, tamam mı? Ben anlatırken. Dedim, inşallah anlatması benden, harekete geçmesi sizden dedim. Edirne Valisi'ni mi arayacaksınız, kimi arayacaksanız dedim. Orayı bir ayağa geçirin, orayı bir ayaklandıralım, ön ayak olalım dedik. Ama ve lakin ne yazık ki bir ses olmadı.
Biz tabii gündem olursun dedik. Bir de yürüyüş yaptık orada. Edirne'de programı varken, ben yoldan böyle Gelibolu'dan çıktım. Kendi kendime, içime geldik yani böyle. Geliyor ya bana böyle sağdan soldan. Arkadaşlara telefon açtım. Dedim, hazırlanın, geyinin. Dedim, Muradiye Mevlevi Hanesi'ne kadar yayan yürüyüş yapacağız dedim. Muradiye Mevlevi Hanesi'ne kadar, ya Mevlana diye diye biz caddenin ortasından yürüdük, gittik orada. Bir sema ettik, dua ettik. Cenab-ı Hak inşallah tesis eder. Ama denilebilinir ki bu toprakların, hani Osmanlı'da, çünkü daha öncesinde var, onlar Selçuklulardan kalmalı. Mesela Selçukluları ittiğimden falan kabul etmediğimden değil, yanlış anlaşılmasın.
Afyon'da var, işte Kütahya'da var. Bunlar normalde Hazreti Mevlana, Cerahat Rum Hazretleri'nin döneminden hemen sonra. Selçuklular döneminde. Ama Muradiye Mevlevi Hanesi, Osmanlı'nın kurduğu ilk Mevlevi Hanelerden birisi. O yüzden, küçücük bir de kıssasını anlatayım mı size? Moğollar geliyorlar ya şeye kadar, Edirne'ye kadar yaklaşıyorlar. Osmanlı da oraya çıkıyor. Tam savaş cürcüne kopacak, orta yerde iki tane pir-i fani Mevlevi şeyhi görünüyor. Yavaş yavaş, yavaş, … savaş meydanında gidiyorlar. Moğolların komutanıyla konuşuyorlar. Ne konuşuyorlarsa, ondan sonra yavaş, yavaş, yavaş, yavaş geliyorlar. Ondan sonra kayboluyorlar ortadan.
Ve Moğol ordusu hiç savaşmadan meydanı terk edip gidiyor. Bunu görünce, Osmanlı padişahı, hani bu barışı, bu kan dökülmesini, bu Mevlevi Üstatları durdurdu diye, bir oraya Muradiye Mevlevi Hanesi diye külliye yaptırıyor. Sonra Konya'ya haber gönderiyor. Diyor ki, bu külliyeyi bir tane bize icazetli bir şeyhefendi gönderin. Oradan külliyeden iki kardeş geliyor. Külliyeye. Mevlevi Üstat olarak. Rivayet ediyorlar ki, işte o iki kardeşin o zatlar olduğunu, o zatların böyle bir kerameten, böyle bir şeye vesile olduğuna dair böyle bir rivayet var. E tabii, hani bizim toplumumuzda ne acı, evliya menkıbelerini biz batırdık ya böyle, tuğkaka ilan ettik.
Biz menkıbeleri de böyle, bırak canım menkıbe ya, ona mı inanacağız ya? O hale getirdiler bizi. O yüzden tabii ben menkıbelere inanırım. Yaşanmıştır onlar muhakkak. dervişler onu görmüşlerdir. Sufiliğin böyle bir hali vardır. O yüzden sufiler o hali yaşamışlardır. Böyle bir hal yaşanmış ve Murade Mevlevi Hanesi kurulmuş. Sonra, General Ragıp Gümüşpala'ya kadar Mevlevi Hane ayakta durmuş. General Ragıp Gümüşpala, Trakya merkez komutanı, bütün valiler, askeri, her şey ona bağlı. Böyle bir önceden düzen sistem vardı. Murade Mevlevi Hanesi'ni o yıkmış.
Açıklı hikayesi bu. Bunu anlattım tabii, içinde 400 yıllık, 500 yıllık el yazma eserler, hatlar, el yazma böyle şeyler, ayetler, tablolar, bütün hepsi de Edirne Batpazarı'nda açık artırmayla satılmış. Ve Murade Mevlevi Hanesi şu anda yerinde yerle yeksan olmuş vaziyette.
Orada camisi var. Şimdi Anadolu Sufi kültüründe tekkeyle cami yan yanadır. Tekke ve cami birbirine karışmaz. Bakın tekke ve cami birbirine karışmaz. Anadolu Sufi anlayışında namaz, beş vakit namaz tekkede kılınmaz. Ayrılık yoktur. Beş vakit namaz camide kılınır. Mescid kapısı derler. Her tekkede bir mescid kapısı vardır. Mescide giderler. Tekkelerde cuma kılınmaz. Tekkelerde vakit namazları kılınmaz. Tekkelerde ezan okunmaz. Anadolu Sufi yapılanması muhteşem bir yapılanmadır. Bakın kocaman devasa bir Mevlevi Hane öyle değil mi?
Minaresi yok. Çünkü cami değildir burası. Buranın etrafında burası büyük bir külliyasına. Burası büyük bir üniversite. Gelibolu Mevlevi Hanesi. Bugünkü manada büyük bir üniversite. Nasıl bir üniversite? Balkanlara gidecek olan valiler, kadılar, memurlar, şeyhefendiler, dervişler hepsi de buraya geliyorlar. Burada bir eğitimden geçiriliyorlar. Burada eğitimden geçirildikten sonra vazifesine gidiyorlar. İşte Saraybosna kadısı olacak o kimse değil mi? Burada eğitimden geçiyor. Travni'ye gidecek değil mi? Travnik de orada ayrı bir bölge çünkü. Travnik'e vazifeli gidecek. Buradan eğitimden geçiyor. Mostar'a gidecek. Buradan eğitimden geçiyor. Dedaac'a gidecek. Selani'ye gidecek.
Burada eğitimden geçiyor. Üsküb'e gidecek. Burada eğitimden geçiyor. Burası Osmanlı'da bir üniversite gibi çalışmış. Burası büyük. Bu askeriyi falan içine alıyor burası. Burası dünyanın şey olarak ne o? Mekan olarak en büyük mevlevanesi. Konya'da semaya yapılan yer mevlevihane değil. Orası kültür bakanlığına bağlı bir yer. Orası mevlevihane değil. Burada şu anda dünyanın en büyük mevlevanesinde duruyorsunuz. Ayakta duran. Ayakta duran. Yüz ölçümü olarak da hemen hemen belki de aynıdır. Şeydeki kahre mevlevanesi yüz ölçümü bilmiyorum ne kadar da. Yani öyle mevlevihaneler Osmanlı ile beraber bütün Osmanlı topraklarına yayılmış vaziyette.
Neden Anadolu'nun bağrından çıkmış. Bizden, kendimizden, dışarıdan değil. Nereye giderseniz gidin bir mevlevihane vardır. Sonradan mesela bunda hiç kimse alınganlık yapmasın. Nakşibendilik bize sonradan girmedir. Son Osmanlı'nın yıkılacağı zamanda kuvvetlenmiştir. Bunu kuvvetlendiren ayrı etkenler vardır. Bunu sonra konuşuruz. Bu farklı etkenlerdir bunlar. Mesela şey, mevlevilik örneğin bir tarikat olarak şeyden, Selçuklulardan Osmanlılara miras kalmış. Osmanlılar bütün her tarafa mevleviliği götürmüşlerdir. Anlayış, idrak, kültür olarak dini anlama, dini kültür olarak götürmüşlerdir.
Nereye mesela? Selanik'te mevlevhane var, yıkılmış vaziyette. Selanik mevlevhanesi var. Kosova mevlevhanesi var. Sarayova'da mevlevhane var, yıkılmış vaziyette. Mesnevi okunan ayrı bir yer var. Orayı tadilat ettirmiş belediyenin birisi mesela. Mevlevhane böyle tam dere yatağına yakın, harika bir yerde. Onun üstüne de mesnevi okunacak yer koymuşlar mesela. Var her yerde. Allah bizi yola hizmet edenlerden eğmesin. 15 dakikanız kaldı. Şimdi Yunus Emre'nin bir dörtlüğünden, sen sana ne sanırsan Ayruva'da onu san. Dört kitabın manası budur eğer var ise.
Yok olan ne? Bir şey yok olmaz, yok görülür. Bunların hepsi de nefis meratibleriyle alakalıdır. Bir kimsenin emmaredeki nefis meratibi, levvamedeki, mülhummedeki, mutmaidedeki, radiye, mardiye, safiye meratiplerini anlatan Yunus'un dizeleridir bunlar. O yüzden her nefis meratibiyle alakalı ayrı dize vardır. Bunların nefis meratiplerinde işlenmesi gerekir. Bu kadar söyleyeyim. Çünkü eğer o nefis meratibleri dairesinde işlenmezse, mesela o sözler insana küfürmüş gibi gelir. Nefis meratibde, mesela bir kimse, örnekliyorum bunu şimdi. Mesela mutmaiynaya geldi, nefis meratibi olur. Onun tevhide bakış, tevhidi yorumlaması ayrıdır.
Raziye'ye geldi, raziye de onun tevhid anlayışı ve yorumlaması ayrıdır. Mardiye'ye geldi, onun tevhid anlayışı ve tevhid yorumlaması farklıdır. Bunları anlatan Yunus'tan ve Mesnevi'den dizeler vardır. Mesela Yunus bunu anlatır bir şekilde, hani bir öğreti olarak bunu anlatır. Ama orada o kimse bunun nefis meratiplerinde bir öğreti olduğunu, onun tevhid anlayışı olduğunu, mesela biz dilimizdedir bizim, mesela işte, ne demektir, işte benim maksudum Allah demektir, işte la matlube illallah, ne demektir, benim matlubum, sevgimlim Allah demektir.
La mevcudu illallah, Allah'tan başka mevcud yok demektir. Küfür, bu veçeden bakınca. Öbürkü der ki panteist misiniz siz? Öbürkü der ki panteist misiniz? Ama bunu normalde tevhid anlayışı içerisinde, nefis meratibleri içerisinde bunu anlatırsa o kimse, o zaman ondan dışarı çıkar.
Kah olurum Musa, kah olurum İbrahim. Yani bu ne? Gel gör beni aşk neyledi. Musa mı oldu? Yani o harlacığın sözü, bunun gibi. Çalar saate benzetirsek. Dünyayı çalar saate benzetirsek. Yani bir çalar saat olarak bir tarihe ayarlandı ve o tarihe kıyameti. Şimdi dedik ki, mürekkebi kurudu. Sen orada mısın daha? Biz mürekkebi ıslattık yani sonra. Evet. Çözemediğim nokta şu, evet orada bir mürekkep kurumuş, yani herhangi bir müdahale yok. O zaman bu durumda Allah'ın oradaki, yani çalar saat olarak adlandırdığımız şeye bir müdahalesi söz konusu olmamalı.
Çünkü mürekkep kurudu. Durumda neden bir müdahale söz konusu? Neden istedi? Mürekkebi ıslatması zor mu onun için? Ama kurudu diyor. O zaman mürekkebi ıslatırsa eğer, o hadisi şerif şeye düşmeyecek mi? Neden? Cızır diyormuş ya. Ama sonuç olarak kurumuş. Dünya için kurumuş. Cızır diyar mı var? O diğer, yani bizim kendi külli irademizle ilgili var. Biz onu yorumlamaya çalışıyoruz. O zaman şöyle bir durum oluyor. Cızır... Biz, ben onu yorumluyorum. O kurudu sözünü diyorum ki, mesela dünyanın kendi eksenin etrafında dönüş hızı. Bu diyorum kurumuştur. Matematik olarak. Yani siz dönüş hızını değiştiremezsiniz. Veyahut da dünyanın bir yörüngesi var. O yörüngesinde gidiyor.
Doğumunu değiştiremezsiniz. Değiştiğinizde kıyamet kopar zaten. Değiştiremeyiz. Yani burada bir kurumuş kader söz konusu. Yani sadece... Gözlerinin görmesini... Mesela kulağın göz vazifesi yapıyor mu? Zahir olarak. Hayır. Batun olarak yapar da. Zahir olarak yapıyor mu? Hayır. Hayır. Normalde bu matematik bu. Anladım. Ama burada yine Allah'ın bir... Hani insan üzerine veyahut insanın istemesi üzerine bir... Hani tekrardan burada bir yeniden... Cüz-i iradeye bağlı olan şeyleri zaten kurumaya bağlamamıştık. Ama kurumuş olan bir şeyin içerisindeki cüz... Yani yaş olan... Yani cüz-i iradeyi nasıl... Ben burayı anlayamadım. Sonuç olarak dünyanın bütün olayları bittiyse eğer...
Ve ben atıyorum dünya içerisinde var olarak kabul ediyorsam kendimi... Burada benim tekrardan Allah'tan bir şey isteyerek... Veyahut kendi cüz-i irademle tekrardan oradaki kaderi oluşturmam... Yani kader demeyeyim ama hani orada tekrardan kalemden bir şeyler yazılması nasıl mümkün ki? Çünkü kurulu bir durum var. Yani Allah bu durumda o kurulu düzene müdahale ediyor olacak. O zaman bu kurulu düzen boşa çıkmış olacak. Zeynep ben ne anlamakta güçlük çekiyorum? Efendim sen de mi anlayamadın? Diğer taraftaki şey siz iki tane çapraz bilgi verdiniz anlaşılsın. Onu tam kavrayamamış.
Ondan onu soruyor. Benim anladığım da bu. Demek istediğim olay şu. Kurumuş bir kader varken Allah buraya yine müdahale söz konusu ediyor. Yani dünya içerisinde yine bir müdahalesi söz konusu. Ben bunu anlayamadım. Sen öyle anlamışsın. Anlayamadın değil sen öyle anlamışsın. Kurumuş olan kader mutlak kader. Değişmeyecek olan kader. Senin gözlerinin burnunun üzerinde çıkması mutlak kader. Ensende göz hiç çıkmayacak. Ensesinde göz çıkan bir insan topluluğu gördünüz mü? Hayır. Bu mutlak kader. İnsanların fıtratı. Bir şeyin fıtratı mutlak kaderdir. Bunda kurumuştur. Buradaki mutlak kader normalde insanların kendi cüz-i iradelerinden sudur edecek olan fiiliyat değil.
O zaman şu anki durum şu. Sadece mutlak olan yani atıyorum insanın fıtratıyla ilgili olan şeyler. Evet mutlak kader. Diğer türlü insan kendisini bu bağlamda istediği miktarda değiştirebilir. Bunda bir herhangi bir söz konusu sıkıntı yok. Anlaşıldı. Şimdi şöyle başlayayım toparlayamadım da. Bir şeyin varlığı veyahut yokluğu. Biz bunu atıyorum. Önümüzdeki yazı var. Biz bunu görüyoruz. Sonra onu birisi götürdüğünde diyoruz ki yazık yok şu an. Gördüğüm şey yok. Şimdi aynı şeyi biz kendimiz için düşündüğümüzde. Bir veçeden hayaliz. Yani bir veçemiz aslında yokluğa mı bakıyor bu bağlamda? Yani bir veçeden çünkü her an kalemin cızırtısı yazıyorsa her an yazıp siliyor.
Ve her an var edip yok ediyor. Hükmünde mi düşünmeliyiz? Veyahut hani o sildiği anı ne olarak algılamalıyız? İstediğin gibi algılayabilirsin. Ama yokluğa düştüğünde... Bu senin kendi algının gelecek olduğu kapasiteyle alakalı. Bir kimse bunu böyle algılaman lazım demek söz konusu değil ki. Burada herkesin bu noktada kendi dairesinde kendince bir algısı var. O algıya göre o kimse onu alacak. Bir kimse bu görmüş olduğu, bu dokunmuş olduğu bir şeyi gerçek var olarak görebilir. Bu onun algısı. Bir başkası da dokunduğu halde onu gerçek var olarak görmez. Peki böyle düşünmek yanlış mı? Dokunduğu halde var görmüyorsa yani... Ben yanlış demedim ki... Hayır, şey olarak, düşünce olarak...
Algısı onun o. Onu böyle algılayabilir bir kimse. Bir kimse de bir veçesiyle var, bir veçesiyle de bu noktada yok hükmünü de görebilir. Bu o kimsenin algısıyla alakalı. Bir kimseye siz şimdi bunu tam anlamıyla var gören bir kimseye siz deseniz ki bu yok size deli bu der. Onu deseniz ki siz bu bir veçesiyle vardır, bir veçesiyle yoktur bu gene delirmiş der. Neden? Onu o var görüyor. Onu onu var görünce var gören bir kimsenin siz algısını karşıdan düğmeye basıp değiştiremezsiniz ki. O yüzden öyle de düşünen doğru düşünür kendince. Bir var bir yok diye düşünen de doğru düşünür. Hiçbir şey yok deyip de sallamayan da doğru düşünür. Ben mi?
Ben hiç bir kararda durmayanlardan. Şu anki. Kararda durmayanlardanım değil mi? Devam edelim. Evet. Mikrofon sende. İnsanın istemesi Allah'ı kısıtlamıyor mu? Allah'ın yaratılışını kısıtlama durumunda değil mi? Mesela Allah sonuç olarak her şeyi yaratacak bir... İnsanın istemesi mi Allah'ın kısıtlaması altında? Hayır. İnsanın istemesi onun yaratacak olan... Yani Allah'ın yarattıklarını kısıtlamıyor mu? Neden kısıtlasın? Mesela diyor ya hayırlısını isteyiniz. Ama orada farklı bir durum da vardır. O hayırlısını isteyiniz dediği bir öneri. Sen istedini iste. Kısıtlamış bizi. Kısıtlamamış yok. Sen diyor hayırlısını iste. Şerini de iste.
Sen yapacak ki. Kısıtlama söz konusu yine. Kısıtlamak şu. Ben bunu buraya şimdi vurdum. Kısıtlandım mı? Hayır. Bu benim kendi muhtedirliğimde gücümde olan bir şeyse Cenab-ı Hak bunu yarattı. Ben bunu böyle vurarak sohbeti rahatsız edebilir miyim? Edebilirim. Ne yaptım? Şer işledim şimdi. Kısıtlandım mı? Hayır. Diyor ki siz hayırı isteyin. Kısıtlanmadım. Bir kimse şimdi dışı orada bir kimse oturup böyle kendi kendine konuşsa ne yapabiliriz? Biz ona. Deriz ki ya provokasyon yapıyor. Sohbeti provoke ediyor deriz. Ne yapabiliriz? Hiçbir şey yapamayız. O kimse ne yaptı?
Şer istedi. E biz o şer isteyin diye biz onu ne oldu? Cenab-ı Hak onu kısıtladı mı şerde? Bizden kötülüklerin hepsinizden. Bize nasihat ediyor. Diyor ki siz iyi şeyler düşünün. İyi şeyler yapın. Hayırı isteyin. Mesela bu bağlamda iki tane hayırlı bir olay var. Burada kulun yine kesbetmesiyle Allah birisini yaratacak. Diğerini yine hani diğeri yine yaratılmamış olacak. Baktığım nokta bu. Bu durumda yine kısıtlama olmuyor mu? Sen öyle görüyorsun. Ya da yarattı. Ben istediğimden bana zuhur etti. Sen öyle görüyorsun. Hayır beş tane ise beşinde birden ister insan. İstemede sınır yok zaten. İste. Peynir ekmek ister gibi iste. Kim dedi sana isteme diye.
Biz istersektiniz. Biz istersektiniz.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi