mustafaozbag.org

Gelibolu Mevlevihanesi Soru-Cevap - 18 Mart 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Mart 2018 · 1:42:26

Selamun Aleyküm. Gününüz hayır olsun inşallah. Evet, başlıyoruz. Başlıyormuşuk daha doğrusu. Efendim ben her dua edişimde, her dua edişimde kendimi çok iyi hissediyorum. Bunun sebebini merak ediyorum. Bir de dua insanı iyileştirir mi? Dua, mümin için bir hazine niteliğindedir. Mümin için bir silah niteliğindedir. Mümin için zikir niteliğindedir. Mümin için imandır. Mümin için dua her şeydir.
Devam. Duanız olmasaydı ne işe yarardınız diyor ya. Dua kulluğun tecelli ettiği an. Dua çünkü dua edenle edilen var. Kul ile istenilen var. Orada mikrofon. O zaman efendim bu şekilde düşünmek yanlış mı olur? İstediğimiz bir şeyin gecikmesinin sebebi eksikliğimizden diye düşünmek yanlış mı olur?
Ben bir şeyin geciktiğini hiç görmediğimden o yüzden bir şey diyemeyeceğim. Söylüyorlar. Öyle bir hadis var. Yok. Öyle diyorlar. Hani işte gecikirse, vermezse, tehir ederse onda da hayır var diye. Ben hiç karşılaşmadığımdan o yüzden onu bilmiyorum. Biraz peşinciyim ben o yüzden. Bir şeyin böyle benden bir şeyi istediğimde ertelediğini görmedim ben işte.
Erteliyormuş mu bazen? Yanlış düşünüyorum demek ki efendim. O isteyene verir. İsteyim demiş. Bize istemeyi vermiş. Kendisinden de istenilmesini istemiş. Bir kimse kendince, kendince Hazreti Pir'in dediği gibi isterken ölçülü iste bir saman çöpü dağı kaldırabilir mi der.
Bir kimse ölçülü isterse verir. Bir kimse haddini aşarsa, haddinin üstünde kaldıramayacağı bir şey isterse Cenab-ı Hak merhamet etmiştir, lütfetmiştir, ikram etmiştir. O kulu densizlik etmiştir. Densizliğine karşı o merhamet etmiştir, lütfetmiştir. Onun ötelemesi demek değildir o. O kuluna merhamettir. Kuluna merhamet eder. Der ki ey kulum sen bunu kaldırabilecek kapasitede değilsin. Sen böyle bir şey istedin. Ben sana bunu versem altında inim inim inlersin. Bunun altından kalkamazsın. Bununla baş edemezsin. Bunu normalde götürmen mümkün değil demiştir. O yüzden ona merhamet etmiştir, lütfetmiştir. O tehir etmek veya vermemek değildir. Ben öyle görmüyorum onu.
Onu tehir etmek, vermemek olursa Cenab-ı Hak'ın o şanına yakışmaz. O ganidir, o zengindir. O isteyene istediğini verir. İstenileni de verir. Ama kullarına karşı çok hassas ve merhametli olduğundan kul bilerek veya bilmeyerek, haddini aşaraktan gücünün üstünde bir şey ister. O zaman da Cenab-ı Hak o gücünün üstünde olan şeyi kulağa vermez ki ona merhametinden vermez. Ben öyle inanıyorum. O yüzden ben bir şeyi istedim, vermediler. Yok, ben onu kabul etmiyorum. Mesela bir kimse kendisi için de bir şey istemeyebilir. Kendisi için bir şey istemezse, etrafı için, başkaları için bir şeyler isterse, Cenab-ı Hak ona da lazım olanı onun önüne getirir.
Burası daha güzeldir. Kendisi için bir şey istemiyor ya, kendisi için bir şey istemiyor. Hep insanlar için, etrafındaki insanlar için istiyor. Arkadaşları, komşusu, annesi, babası, kardeşleri, çocukları, şu bu. Etrafındaki sosyal hayatında kimler varsa, onlar için istiyor diyelim ki. Onlar için isterken kendisinden geçiyor, kendisi için bir şey istemiyor. Ama bu Süleyman Demirel gibi değil yani. Kendim için bir şey istiyorsam namerim deyin. Sol cebime koyun gibi değil. Öyle olunca da Cenab-ı Hak onun ihtiyaçlarını görüyor bu sefer. Ona ne lazımsa onun kendisine bahşediyor, lütfediyor. Bir hadisi kutsi mi, hadisi şerif mi şimdi tam ayırt edemeyebilirim.
Hakkınızı helal edin bu konuda. Kulum beni zikretmekten dolayı bana ihtiyaçlarını söyleyemezse, ben onun ihtiyaçlarını bahşederim. İhtiyaçlarını ben kendime veririm. Hadisi kutsi olması lazım. Yani bir kul düşünün, o devamlı Allah'ı zikrediyor. Devamlı Allah'ı zikirle iştigal edildiğinden, hemhal olduğundan kendisiyle alakalı bir şey yapamıyor, isteyemiyor. Bu sefer diyor ki Cenab-ı Hak, ben onun isteklerini ben kendim bahşederim. Bu da güzel bir şey. İnşallah. Efendim, bir sohbetinizde yine bahsetmiştiniz. Hazreti Musa da bu noktada Allah ile konuşurken, bulutumsu bir ortamda konuştuğundan bahsetmiştiniz. Akabinde görmek istediğinden bahsetmişti ve sen kaldıramazsın bunu demişti.
Ama yine de yerine getirmişti. Peki bu noktada... Kendisini göstermedi. Dedi ki sen buna dayanamazsın, bu tecelliyatı senin kaldırman mümkün değil. Dedi ki bu dağa bak, bu dağa dayanabilirsen oradaki, oraya normalde sıfatsal bir tecelliyat, o zatı bir tecelliyat değil. Oraya sıfatsal bir tecelliyat olunca, dağ birden parçalandı. Ondan sonra Musa aleyhisselam da dayanamadı, bayıldı. Bu Cenab-ı Hak'ın kullarının neye kaldırılıp kaldıramayacağını, Rabbim biliyor ama kul bir şey istiyor ya. Kul istiyor ama Cenab-ı Hak da merhamet ediyor, lütfediyor, ikram ediyor. Bunun istediğini versem şimdi diyor, bunu kaldıramaz. O yüzden vermiyor ona. Anladım efendim.
Benim bir sorum var. Aslında bir cilt, biraz daha sorum var ama farklı bir sorum var. Onu anlatarak tahtada sormak istiyorum. Münasip ve uygun mudur? Bizim için sakıncası yok. Bu Darwin teorisiyle ilgili soracağım. Darwin teorisi. Yanlış mı düşünüyorum? Şimdi geçen de bu bir kanalda şeye denk geldim, bir belgesele.
Belgeselde işte malum bir şey var. Bu Darwinistlerle çok ilgilenen ve İslami terimler üzerinden Darwin'e hiç anlamadan, dinlemeden bir savaş açılmış. Yani evrim teorisine karşı. Fakat bu noktada da aslında Darwin teorisinin bazı noktalarının yani evrim teorisinin İslam'la çeliştiğini fakat Darwin teorisinin bir yerde eksik kaldığına dair bir bilgi malumatı kafamda çizdim. Burası benim için önemli bir yer. Bunu soracağım ilk olarak. Ama bunu sorarken de bir şeyle bunu size göstermek istiyorum. Yok sen oraya... Doğru mu değil mi? Şimdi sizin anlattıklarınız bütün kafamda oluşan bir varyasyon bu yani model. Şimdi hiçbir şey yok olduğu anda duranlık var. Yani bir elin suyun içerisinde olduğunu burada örnekliyorum kendi kafamdan.
Durağınlık var. Her şey durmuş. Hareket sıfır. Yokluk diye tabir ettiğimiz varlığın öncesi ve ilk hareket. Yani elimizi suyun içerisinde bir kere oynattık ilk hareket. A noktasından B noktasına. Bu ilk hareketin mesela suyu boyasak, renklendirsek orada daha iyi görürüz ki ilk harekete verdiğimiz hareketin bir de durağın olan suyun karşı bir hareketi olacak ona. Ve her yönden, binlerce yönden ilk harekete farklı böyle girdapçıklar, hareketçikler. Arada müdahale edebilir miyim? Tabii ki. Durağınlık tezini kabul etmiyorum. Hiçbir şey yok idi, o var idi. Ve bilinmez idi. Varlığın durağınlığı yani... Varlığın daha...
Daha varlığa geçmedik. Bilinmez idi. Bilinmez olanın üzerinde durağınlık veyahut da ne olduğuna dair... Bilmezlik diyelim oraya. Ne olduğuna dair bir tezimiz yok. Ben onu, o bilinmezliği, durağınlık olarak tabir edilmesini kabul etmiyorum. Kendimce. Beynimin anlaması açısından öyle nitelendirdim. Orası anlaşılacak bir şey değil. Oraya anlamaya çalışmaya kalkmak, haddi aşmak. Hiç kimse oraya anlayamaz ki. Bilinmez idi. Burası, insan aklının algılayabileceği, anlayabileceği bir nokta değil. Allah da değil daha. Ama. Ama da değil daha. Zaten soracağım o da değil ama. Ya normalde burası, o bilinmezlikle alakalı orayı bir sınır çizelim.
Ben bilinmez idim. Gizli hazineyim. Hadisi kudrisi var ya. Orada daha varlık yok. Hiçbir şey yok. Varlık yok. Bak hiçbir şey yok. Hiçbir şey olmayan bir noktada, bir anlamda, bir ifadede onu durağınlık olarak kabul etmek mümkün değil. Bunu kabul ediyorum. Sadece sorumun anlaşılması açısından soruyorum. Bunu dediğinize komple katılıyorum. İlk hareket, yani varlığın ilk sahneye çıkışı ve ilk hareket. İlk hareket, alemde var olduğunda, işte bilim dünyası buna Big Bang diyor. Siz de diyorsunuz ki, Nurul Muhammedi ilk hareket. Varlığa ilk düşüş. Bu ilk düşüş sırasında, ilk harekette muhakkak o alemde buna bir karşı hareket oluşuyor. Yani alemin kuralı olarak.
İşte su örneğini bundan veriyorum. Suya ilk hareketi verdiğimizde, suyun karşı tarafından da girdap çıklar. O zamana kadar durağın olan su, bir takım hareketler başlıyor yapmaya. Tekrar müdahale edeceğim o zaman. Biz, ilk başlangıç noktasında bir şey başladığında, onun karşısında bir şey görüyorsun. Yok, o zaman yok. Yani su, duran, ilk hareketle beraber bir, ikinci... Yine yok. Zaten bu ikinci hareket, birinci harekete bağlı bir hareket. Ruhaniyet, nuraniyet. Başlangıç ruhaniyet ve nuraniyetin birbirisine zıtlıdır.
Ve başka bir, başka hiçbir şey yok çünkü. Başlangıç, Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhundan ve kendi nurundan üflediği şeydir. Bir yere üflenmedi. Biz üfledi dediğimizde, bir zemin var, zemine üfledi gibi algılıyoruz. Kendi ruhundan ve kendi nurundan. Ruh da, nur da, her ikisi de aslında zahirsel noktada karşılığı, maddesel planda olmayan şeyler. Şimdi, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının karşılığında maddesel bir şey yoktur. Karşılığında ve ilk başlangıç noktasında, kendi ruhundan ve nurundan üfledi.
Kendi ruhundan ve nurundan üflerken, kendi ruhu ve nurunu bir zemin üzerinde düşünme. Burada hata yapıyorsun. Bir zemin üzerinde düşünme. Zemini kaldır aradan. Zemini, zemin olduğu müddetçe, o zaman ruhu ve nurunu üflerken önce zemini mi yarattı? Daha zemin yok. Zemin yok. İlk hareket var. İlk başlangıç. Siz, ruhun üflemesi bile bir hareket. Evet, ilk başlangıç. İlk başlangıç. Bunlar, ben bunu kendimce tarif ederken şöyle söylüyorum. Allah bunu zeminsizliğe mi üflüyor? Evet, onu söylemek istiyorum şimdi. Önce nurunu üflüyor. Nuruyla ruhu arasında, örneğin sıfır nokta, yüz yirmi tane sıfır koy, bir sonuna. Bu kadar bir, o esnada zaman da yok.
Anlatabildim mi? Hani zamansal olarak bir şey koyamayız ona. Ama arasında, ikisini üfleme arasında bu kadar bir şey var. Es, bekleme, hayal diyelim biz ona. Ve ruhu nurun üzerine üfledi. Ruhun zemini nur oldu. Ama nurun, bakın burada nurun zemini yok. O yüzden yerlerin ve göklerin nuru Allah'tır. Allah'tır. Buna da katılıyorum. Evet. Fakat bunu ben şöyle... Bunu müdahale etmemin sebebi şu, felsefe otursun diye. Tamam. Şöyle söyleyeceğim. Bir arkadaş, Haydar bir gelir misin? Şimdi şöyle anlatayım bunu. Ben buna da tamamen şimdi katılıyorum. Bana doğrudur Haydar. Şimdi Haydar'a bir hareket veriyorum. Şimdi Haydar benim hareketime karşı bir hareket oluşturdu.
Yani bir tepkime verdi. Arka ayağı hareket etti, ikinci bir hareket oluştu. Bir daha hareket etti, üçüncü bir hareket oluştu ama ilk harekete binaen. İşte eli, kolu farklı bir şekilde havayla hareket etti. Farklı bir hareketler zinciri oluştu ilk hareketten sonra. Benim Haydar'ı ittirişimle beraber, yani ruhun üflenmesiyle beraber aslında zemin dediğimiz şey yoktu. Ama ilk hareketle beraber ortaya çıktı. Çünkü ilk harekete tepki verilmesi, eğer bir harekete bir şey tepki veremezse hareket anlamsız kalıyordu. Hareketin varlığıyla ikinci hareket doğdu. Yani Haydar burada yokluktaydı ama benim hareketimle hareket etti. Teşekkür ederim, çok özür dilerim Haydar kardeşim. Bu arada Haydar.
Sizden de özür dilerim, samimiyetime binaen Haydar kardeşime böyle bir şey yaptım. Kompleks bir hareket oluştu. Bu dediğinizden de çok uyuyor yani, tam oturuyor. İlk hareket, ilk hareketin karşısında yokluktan doğan, yani yoklukla beraber birinci harekete bağımlı ikinci hareket oluştu. Fakat buradaki olay o kadar komplike bir şey ki, ikinci harekete bağlı da üçüncü hareket oluştu onu dengelemek için. Üçüncü harekete bağlı dördüncü hareket oluştu ve varlık bütün alemlerde, kendi çevresinde bir önceki harekete tepkiyle hızla çoğalmaya başladı. Şimdi Darwin diyor ki, dünya yani alıyor, dünyayı gaz ve toz bulutundan alıyor. Fakat dünya gaz ve toz bulutu olana kadar muhteşem bir varlık aşamasından geçti ve çamur haline, gaz ve toz bulutu haline geldi.
Ondan sonra canlı dediğimiz müessese mesela, ilk amip, ilk amip, hücre, ilk hücre. İki varlık vardı, birbirine olan tepkimeleri kompleks bir yapı oluşturdu. Aslında canlılık dediğimiz de bu bütün hareketlerin, milyarlarca hareketin birbirine tepkimesiyle oluştu ve ilk canlı oldu. İlk canlıdan sonra onun tepkimesine binaen ikinci canlı oluştu. Üçüncü canlı oluştu ve bizim maymun dediğimiz sıfata kadar, yani alem kendi içerisinde ilk hareketle beraber, ona paralel yavruluya çoğalarak çoğaldı. Allah ruhunu, burada ayrı bir perde, evrimleşen bu noktada, sıfırdan yani, diyor ya biz onu çamurdan yarattık, o gaz, toz bulutu çamurdan, evrimleşen ve canlılık sıfatı kazanan o homo sapiensin içine üfledi.
Üflediği andan itibaren o insan oldu. Ona göre bütün hareketleri bu saatten sonra ona göre değişti, ona göre gelişti. O Adem'di. Yani Adem, şimdi bunlar hipotez. Adem böyle işte aldım, geldim seni koydum diye olmadı. Bu varlığın sirkülasyonuna uygun bir şekilde, bütün o çamurdan yaratmayla ilgili bir hücre, iki hücre, üç hücre, dört hücre ve bir kasım maymunlara da o ruh üflenmedi.
Ademlik verilmedi. O zaman biz diyemeyiz ki Darwin haksızdı. Darwin sadece rasyonel açıdan yani sadece maddeci açıdan baktığı için kendisine göre söyledi ve işin dibini dedi ki gaz ve toz çamur bulutu dedi. Fakat bu noktada evrim teorisi haklıydı ama eksikti. Varlığın en başında eğer Darwin şunu bulabilmiş olsaydı, bütün gaz ve toz bulutuna kadar hareketin özüne inip ilk hareketi bulsaydı o zaman şu soruyu sormak zorunda kalacaktı.
Bu ilk hareketi alemi bütün hareketlendiren kim ittirdi? Darwin bunu bulamadı. O zaman insan bu ilk hareketin neticesinde gerçekten bir canlılık kavramına üflenen ruh muydu? Bu tez için ne düşünürsünüz? Şimdi teori kesinleşmemiş bir mesele öyle değil mi?
Şu an teori, hipotez. Şu ana kadar da kesinleşmedi hiç zaten. Burada kesinleşmeyesinin sebebi şu. Bu normalde varlığın üzerinde senin kurduğun bu denklemi kabul ediyorum ben. Varlığın başlangıcından bu denklemi kabul ederim. Bunda bir sıkıntı yok. İslam'ın da bununla bir sıkıntısı olmaz. Olmaz. Hiçbir problem olmaz. Hatta her şey bir ilim üstü nedir diyor ya. Bunda bir sıkıntı yok. Benim böyle bir sıkıntım yok. Benim sıkıntım sadece şurada. Sen Darwin teorisini şu anda İslamlaştırmaya çalışıyorsun. Darwin'in kendi teorisi değil bu. Darwin kendisi diyor ki yani insanlar belli bir müddet sonra maymundan evcilleşti, ehilleşti, insan haline geldi.
Bu hale geldi diyor. Ona sen yorum getiriyorsun. Diyorsun ki bir maymun ırkına insan ruhu üfledi. Buna sen yorum getiriyorsun. Bu Darwin'in değil. Bu normalde bunu böyle kabullenmekte Darwin teorisi içerisinde değil. Bir kimse bunu böyle kabullenmekte bir sıkıntı, küfürle alakalı bir sıkıntı olur mu? Olmaz. Ama bu seninki de bir teori haline gelir. Ama ben de diyorum ki biz neden bu teoriyle savaşalım? Ben de kendimce. Cenab-ı Hak topraktan yarattım dedi. İnsan şekline verdi. Bunu normalde hem eski ahit hem yeni ahit hem Kur'an hem de Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin hadislerinin ortak olarak toplandığı bir nokta var.
Bu aynı zamanda hem Hindu hem Budist öğretilerinde hem Teo öğretilerinde bütün öğretilere baktığımızda aynı öğreti var. Üç aşağı beş yukarı. Bu öğreti ne? Cenab-ı Hak cennette dünyadan toprak aldırdı. Adem'in ilk pro tipini yarattı. Adem'in pro tipini yarattıktan sonra ona ruh üfledi direkt. Ona ruh üfledi. Pro tip cennette mi yaratıldı? Pro tip cennette yaratıldı. Yani beden cennetten mi yaratıldı? Beden cennette yaratıldı. Neden dünyada kalıyor? O Cenab-ı Hak onu cennetten sürdü, çıkardı. Her şey aslında geri dönmez mi? Geri dönecek gene cennete dönecek. O ayrı mesele. Beden toprakta kalacak, orada bir daha beden verecek.
O ayrı mesele değil. O zaman o olmadı işte. Hayır neden olmasın? Topraktan aldı, dünyadan aldı toprağını. Dünyadan aldı cennette yarattı. Toprağını dünyadan aldı. Dünyadan aldı. Evet. Tekrar toprağa, dünyada toprağa döndü yine beden. Ruh cennete gitti. Öteye gitti. Değişen bir şey yok. Burada normalde Allah için senin dediğin şey bir müddet sonra maymunun üzerine ruh üflemesi Allah için acziyettir. Nasıl açıdan bunu söylediniz? Bu şöyle acziyettir. Ben bir Adem yaratacağım. Bu Adem yaratılmasını belli bir zamana, belli bir periyoda dökeceğim. Belli bir periyoda döktükten sonra, o olgunlaştıktan sonra onu Adem haline getireceğim.
Ama Allah'ın bütün kanunu böyle, içki bile bir olgunlaşma sürecinden sonra haram edildi. Allah, Allah bir şeyi yaratırken künder olur. Burada ona ters bir şey yok ki. Ben bir şey demedim. Ben bunu normalde reddedenlerden değilim. İlim, ilimdir. Ben de diyorum ki, ben hayır, ben klasik bir noktada kalmak istiyorum. Cenab-ı Hak Adem'i toprağa dünyadan aldırdı. Adem'in protipini yarattı, topraktan. Ondan sonra onun sinirlerini, bütün her şeylerini yarattı. Ona en son ruh üfledi. En son ruh üflendikten sonra Adem cennette yaşadı. Havva cennette yaşadı. O bedenle. O bedenle. Ve dünyadan bağımsız olarak?
Dünyadan bağımsız olarak yaşadı. Dünyadan bağımsız olarak cennette yaşadılar. Cennet hayatını yaşadılar. Peki cennet hayatı varlıktan aykırı bir şey değildi ki. Değildi. Ben bir şey demiyorum ki. O zaman yine uyuşuyor. Ayet-i kerimelerde Adem'in maymun şeklinde cennette yaşadığına dair bir şey yok ki. Ayet-i kerimelerde Adem'in cennette yaşıyor olduğunu, Havva'nın cennette yaşıyor olduğunu, ama Cenab-ı Hak'ın onlara bir ağaca yaklaşmamasını emrettiğini, onlar cennette nimetlerin içerisinde yaşarken Allah'ın emrini unutup,
o yaklaşılması yasak olan ağaca yaklaştıklarını ve o meyveden yediklerini, ondan sonra cennetten dışarı çıkıldığını bize söylüyor. O zaman Adem komplike yaratıldığı bedeniyle beraber dünyaya transfer ediyor. Evet, Adem normalde dünyadan alınmış toprak bedeniyle cennette yaşarken dünyaya gönderildi. Yani bizim trans komplikasyon dediğimiz o içinden geçen varlığın mükemmelleştirdiği şekilde, içine sonradan üflenen bir şey değil. Değil. O zaman üfleme kavramı nereden geliyor? Ben ruhumdan üfledim. Evet, şimdi üfleme kavramı. Cenab-ı Hak insan değil ki üflesin. Üfleme, yani ben ona ruhumdan üfledim, üflemeyi düşündüğümüzde bu bizim akıl algımızla alakalı. Biz bunu neyle algılarız? Şöyle algılayabiliriz, Allah kendi içinden kendine ait olan bir şeyi ona aktardı.
Üfledi ona, kendi sıfatını ona verdi. Çünkü nefes içimizden çıkıyor ama... Kendi sıfatını ona verdi. Sıfatını ona yükledi. Ve bir de Adem'i yarattığında, Adem'i yarattığında, Adem bilgi mekanizmasıyla beraber yaratıldı. Çünkü Adem'i ruhundan üfler, üflemez. Bütün meleklere dedi ki, Adem'e sorun. Adem'i üfleme yeri cennette mi üfledi? Cennette. Dünyada üflemez. Değil, cennette. Buradaki şey, ne diyor? Melekler diyor ki, sen yeryüzünde fesat çıkaracak bir mahluk mu yaratmak istiyorsun? Onlara diyor ki, siz bilmezsiniz, Allah bilir. Ve Adem'in yaratılış mekanizması bitince, bütün meleklere diyor ki, Adem'e sorun. Burada, Adem'in ilk yaratılmasında eksiklik yok hiç.
Sonradan olgunlaşma yok, dünyevi olarak. Olgunlaşma süreci cennette. Olgunlaşma süreci cennette. Adem mükemmel mi yaratıldı? Adem mükemmel bir protipte yaratıldı. Sonradan mı eksik hale geldi, dünyaya inince? Adem sonradan eksik hale gelmedi. Aynı mükemmelliğine devam etti. Ondan olan çocuklar, o mükemmellikleri devam ettiremediler. Hata etti ama Adem. Bu toplulukların hepsi, buradaki insanların hepsinde de, Adem'e ne verildiyse hepsi de var, hepsinde de. Adem, yaklaşma denilen ağaca yaklaştı. Unuttu. İnsan çünkü. Mükemmel değildi o zaman. Bu noktada, ha yaratılış noktasında mükemmeldi. O manadadır. Yaratılışta mükemmeldi. Evet. Biz insanı ahseni takvim üzerine yarattık.
O zaman Adem... İnsanın yaratılışı mükemmeldir. Yaratılış olarak. Yaratılış noktasında, o mükemmel yaratılışta olan insan, hata yapar, azgınlık yapar, sapkınlık yapar. Bu fiilyatlarıyla alakalıdır. Adem cennette dizayn oldu. Evet. Allah cennette ona ruhundan üfledi. Evet. Yaratılış olarak mükemmeldi. Fakat kendisi açısından mükemmel değildi. Bu normalde... Fıtrat açısından. Orada bir çıt var. O tam mükemmellik, Muhammed-i Mustafa'ya saklanmış. Orada unutması var onu. Unuttu. Onu da ayeti... Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, unutturuldu. Peki, bir kısım kimseler maymun, aslında insan görünüşünde ve maymun tabiatında olan kimseler.
Adem, aleme gönderildiğindeki o maymunlar mıydı? Onların insansal... Bir ayeti kerime var, İsraillerle alakalı. İsrailler, yani Yahudilerden bir topluluk, bir kavim, azgınlıkta ve sapkınlıkta çok ileri gidince, ayetle sabit. Allah onları maymuna çevirdi diyor. Öncesi Adem miydi? Evet. Fakat o, fiziksel olarak mı maymuna çevirildiler? Yoksa, huy, ahlak olarak mı maymuna çevirildiler? İksel olarak mı? Buna bir şey diyemeyiz. Orada çünkü müteşabih bir ayet. Bir kimse onu, zahir manada algılayıp, evet Cenab-ı Hak onu maymuna çevirmiş diyebilir. Aslında ben ona latifeden bazen söylüyorum ona ama, içsel olarak onu kabul etmiyorum. Onu içsel olarak kabul etmiyorum.
O, bedensel olarak maymuna çevirilmedi onlar. Ama, işlevsel olarak, hani huy, karakter, ahlak açısından, maymunlara benzediler. Şunu diyebiliyoruz o zaman. Allah, Adem'in toprağını dünyadan aldı. Evet. Cennette yoğurdu. Evet. Orada da ruhundan üfledi. Pişirdi. Pişirdi. Mükemmel hale getirdi. Mükemmel hale getirdi. Ve ondan sonra ruhundan üfledi. Ve ona ilmi verdi. İlmi verdi. Evet. Peki bu dünyadaki varlığın sürecinden daha bağımsız mı yürüdü? Evet. Dünyadaki varlık süreci de, cennetteki Adem'in yaratılış varlık sürecine paralel dairede gitti. Bütün dünya, Adem'e göre dizayn edildi. Ama Adem yoktu dünyada. Adem yoktu. Adem'e göre dizayn edildi. Adem henüz daha yokken, bütün hatta dünyada değil, henüz daha Adem yok iken, cennet, cehennem, varlık tamamiyetle Adem'in üzerine dizayn edildi.
Adem üzerine dizayn edildi. Bu varlığın sebebi, varlığın sebebi, varlığın amacı Adem oldu. Anne adayı, anne adayı ama, yani çocuk doğuracak. Çocuktan önce anne lazım. Anne olacak ki çocuk olsun. Varlık, tamamiyetle Adem'e gebe. Varlık, tamamiyetle Adem'e gebe. İlk harekette Adem'in yerine? İlk harekette Adem henüz daha yok. İlk başlangıçta Adem henüz yok. Ama madem bütün alem Adem'e göre dizayn edilecekse, o zaman ilk harekette niye Adem yok?
Adem yok. Şöyle düşünelim, bir fabrika kurduracağım. Ertan'a baktım da, Ertan'a gözüme. Ertan, tekstil fabrikası kuracağım. İlk önce kumaş çıkar mı, yoksa en son mu kumaş çıkar? Amaç ne? Kumaş üretmek. Ama en son kumaş çıkar, öyle değil mi? Bu hale en son gelir bu ceket. Bu hale gelmezden önce, tarlada pamuktan olacaksa, tarlada pamuk ekilmesi gerekir. Pamuk fiskon olacaksa, fiskonun üretilmesi lazım.
Pamuk yün olacaksa, koyun lazım. O zaman Muhammed Mustafa en son geldi ama, en baş onun nuru yaratıldı. En baş onun nuru yaratıldı. Orada tezatlık mı oluyor? Tezatlık yok. O nurunun ve ruhaniyetinin ve nurunun yaratılması ayrı. Fizik olarak yaratılması ayrı. O yüzden bütün alemden, bütün alem sonuçta Adem'in konumuna, durumuna, protipine uygun yaratıldı. Bütün alemi bir fabrika gibi gör. Bu fabrikanın ürünü Adem. Aslında bütün bu fabrikanın ürünü Adem'de değil. Adem'de Muhammed-i Mustafa'ya gebe. Yani fabrikanın başlangıç ürünü aslında ilk önce Muhammed-i Mustafa. Alemin kendisi mi Muhammed-i Mustafa?
Bu ayrı felsefe. Alemin kendisinin hakikati Muhammediye olması, Muhammed-i Mustafa ile hakikati Muhammediyi ayırt etmekte fayda var. Hakikati Muhammediye, Muhammed-i Mustafa'nın felseferle alakalı bir durumu. Bütün varlık, mekanizma olarak Muhammed-i, hakikati Muhammediye üzerinde çalışması, tecelli etmesi farklı bir şey. Muhammed-i Mustafa'yı zahirsel manada görmek farklı bir şey. O zaman insan, Adem bu hareketten bağımsız mı? Bağımsız diyemeyiz hiçbir şey. Ama yaratılış ve üsleniş yeri bu hareketten bağımsız. Bu normalde bakın, varlığın içerisindeki hiçbir şey, hiçbir şeyden bağımsız değildir. Şöyle söyleyeyim, bir tane baba var, bu dünyanın sahibi.
Baba, falanca oğlu var, iki tane oğlu var. Diyor ki, bu dünyanın, her şeyi senin. Al burayı idare et. Ama diğer oğluna da diyor ki, şurası da senin, sen de şurayı idare et. Yani Allah ilk hareketi ve varlığı yaratırken, Adem'i bundan bağımsız mı yarattı? Adem ikinci oğlu muydu onun? Yani öyle demeyeyim de, ona öyle bir özgürlük mü verdi? Bu felsefeyi öyle oturtmamız mümkün değil. Varlığın başlangıcından itibaren, varlığın birbirinden etkilenmesi, birbirini tetiklemesi, birbirini törpülemesi, birbirini açması, varlığın kendi içsel hareketleriyle alakalı. 10 tane aslan olsa, 4 tane ceylan olsa, o birbirini tüketecek. Normalde bu, varlığın kendi içsel dengesidir.
Varlık tamamıyla bu içsel dengesinde, kendi mekanizmasını çalıştırır. İçsel dengesiyle Adem'in bedenini üretmedi mi? Normalde bu içsel denge, önemli değil burada Adem'in bedenini üretip üretmemesi. Varlık tamamiyetle kendi iç mekanizmasıyla çalışır. Kendi iç mekanizması da Allah'ın ilahi ilminden tecelli eder. Zaten hareketten, hepsi hareketten yani. Evet, Allah buradaki, bu iç mekanizmadaki kanunlar, bütün denklemler, kendi mekanizmasının içerisinde geçerlidir. Varlığın içerisinde geçerlidir. Ama bu mekanizmada bu denklemler, ilmi ilahiden tecelli eder. İlmi ilahiden tecelli eder. Ama bu mekanizma kendi içerisinde kendisine aittir. İnsan, kendi mekanizması kendisine aittir.
Bu mekanizma, kendisi içsel olarak işlevlerini devam ettirir. Kalbimiz çalışır, karaciğer çalışır, böbreğimiz çalışır, midemiz çalışır, damarlarımız çalışır, sinirlerimiz çalışır, hücrelerimiz çalışır, kendi iç dengesidir. Kendi iç dengesi. Ve bu noktada aklımız, aklımız, bu bizim kendi iç dengemizi etkileyemez. Kendi iç dengemizi değiştiremez. Siz kalbinizin atışlarını, saniyede 20'ye çıkaracağım, saniyede 10'a çıkaracağım diye, aklınızla hükmedemezsiniz. O kendi içerisindeki bir mekanizmadır. O mekanizmayı şöyle düşünün, varlığın kendi iç mekanizması, varlığın kendi iç mekanizması, kendisine ait, ve o kendisine olan mekanizma, hakikati Muhammediye. O kendisi çalışıyor.
Varlığın içerisinde, dünya varlığını, bütün varlık, dünya da içinde bunu, bütün varlık, o mekanizmasının içerisinde çalışıyor. Cenab-ı Hak diyor ya, bütün her şey bir hesap üzerine yaratılmıştır. O hesap üzerine devam eder. Güneşin hareketleri hesaptır, ayın hareketleri hesaptır, varlığın içerisindeki, bütün her şey bir hesap üzerine gider. İşte cennet kavramını oluşturduğumuzda, Adem'e bu hesap şaşıyor. Hayır. Cennet de bir hesap üzerine çalışır. Cennetin de içinde kendine ait bir mekanizma vardır. Cennet dediğimiz varlıktan bağımsız mıdır? Bu değil. Kalp dediğimiz şey, senin varlığından bağımsız mı? Değil. Ama kalp organı farklıdır çalışma sistemi. Karaciğer organı farklıdır çalışma sistemi olarak.
Akciğer farklıdır çalışma sistemi olarak. Böbrekler farklıdır çalışma sistemi olarak. Ama hepsi de bir vücudun içindedir. Ahenk de çalışır. Ama çalışma sistemleri, hareket sistemleri farklıdır. Cennet de varlığın içerisinde farklı bir çalışma sistemi vardır. Kendi içerisinde cehennemin kendi içerisinde bir çalışma sistemi vardır. Kendi içerisinde arş-ı alanın, lefikürsünün hepsinde kendine ait çalışma sistemleri vardır. Hepsi de bir vücudun içerisinde gör bunu. Ben alemi Adem'in suretinde, Adem'i de kendi suretimde yarattım. Hadisi kutsi. O zaman bütün alemi Adem'in suretinde gördüğümüzde, o zaman alemin içerisindeki bütün fiilyatlar, hareketler, kanunlar, denklemlerin hepsi de kendi içiyle alakalıdır.
Cennet, cehennemde dahil. Tabii. Yani organın birer parçaları. Hepsi de birer organın parçaları gibi gör. Bakın bu varlık, vücudumuzun normalde en hassas yeri neresidir? Aklıdır. Öyle değil mi? Bu akıl kalbimize hükmedemez yalnız. Bu akıl bizim karaciğerimize hükmedemez. Bu akıl bizim akciğerimize hükmedemez. Oysa akıl bizim sola dönmemizi söyledi, ben adım atmamı söyledi, ben adım attım. Bunu akıl, ama mekanizma kendi içerisinde denklemi farklı. Bağımsız. Bağımsız. Aklı ilmi ilahi gibi gör. Akıl ilmi ilahi, ilmi ilahiden gelen tecelliyatı, omurilik üzerinden bütün vücuda devam ettirdi. Aklı ilmi ilahi gibi gör. Veya haşa, tabirim hoş görün. Aklı Allah gibi gör.
Omuriliği de hakikati Muhammediye gibi gör. Akıl hükmetti. Halite doğru yürü. Akıl hükmetti. Mekanizmayı sağlayan ne? Omurilik. Öyle mi doktor? Bütün vücuttaki mekanizmayı sağlayan omurilik değil mi? Bütün hareketleri sağlayan omurilik. Bizim göz açıp kapatmamızı dahi sağlayan omurilik değil mi? Omurilikteki bir sinire dokunursak eğer omurilikle bağlı olan, gözlerimiz devamlı böyle açık kalabilir mi? Kalabilir. Bak omurilikle alakalı. O zaman akıldan almış olan bütün emirleri omurilik uyguluyor mu? Umurilik uyguluyor. Alemi Adem'in suretine koyduk. O zaman alemin bütün varlığın üzerindeki ilmi ilahi, ilmi ilahi akıl olarak gördüğümüzde Allah'a ait. Allah o yüzden diyor, Hadis-i Kudsi'de önce aklı yarattım. Akıl dediğimiz şey, insan aklı değil.
Bütün varlığın üzerindeki tecelli edecek olan bütün mekanizmaların, bütün denklemlerin ciblenmiş hali. Ve ondan bütün hepsi de sudur etti gitti. Adem'i, alemi Adem suretinde gördük. O zaman normalde vücudun üzerindeki bütün fiil ve hareketler nasıl omurilin üzerinden gidiyorsa, hakikat-i Muhammediye dediğimiz şey de alemin içerisindeki omurilik gibi. Eğer o omurilik mükemmel çalıştığı için bütün alem, varlık alemi mükemmel çalışmaya devam ediyor. Eğer normalde o mükemmelliyetini kaybetmesi mümkün değil, ama bütün aklın tecelliyatı da, bütün aklın sıfatsal tecelliyatları omurilin üzerinde. Siz doktoru gördünüz, diyorsunuz ki doktoru ben gördüm, doktoru sen görmedin.
Nereye doktoru gördün ki sen? Gözlerinin açılıp kapanmasını sağlayan omurilik. O zaman doktorun normalde göz fotoğrafladı, videoya çekti, gözün üzerinden beynin içerisinde, beynin içerisinde bak omuriliye bağlı videoyu döndürdü, akıl ona hükmetti. Akıl almış olduğu bilgiyle ona hükmetti. Dedi ki sesini algıladı, yüzünü algıladı, akıl hükmetti. Dedi ki bu doktor Abdullah'tır, akıl hükmetti. Dedi ki senin doktor Abdullah'a doğru yürümen lazım, akıl dedi bunu. Akıl bunu kime, nereye gönderdi? Direkt hemen anında omuriliğe söyledi. Omurilik o hareketi sağladı. O zaman varlığın içerisine baktığımızda, varlık bütünsel olarak ilmin en yüksek derecesinde, bütünsel olarak, varlık bütünsel olarak ilmin en yüksek derecesinde olunca, varlığın üzerinde, varlığın üzerinde bir eksiklik, bir noksanlık, bir tamamlama ihtiyacı diye bir şey yok.
Neden? Çünkü varlık yaratılırken bütün akıl ona yüklendi. Varlık kendi içsel aleminde, mekanizma olarak, nerede ne yapacağını akıldan alarak tıkır tıkır tıkır tıkır çalıştı. Burada bir noksanlık yok. Yani elma aslında olgundu. Ama elmanın olgun halini akıl biliyor. Doktor, elma çiçeğini gördün, tomurcunu gördün. Tomurcuktan elmayı görebilir misin? Görürsün. Elmayı biliyorsan görürsün. Elmayı gördün mü daha önce? Tomurcunu gördün mü? Yok. Peki, doktorsun. Baktın, ana rahminde nüfteden şeyi gördün. Ne o? Hamileliği gördün. Normalde gördüğünde onun bir çocuk adayı olduğunu biliyor musun? Evet.
Çocuk adayı değil mi senin için o? İnsan. Bu arada şöyle bir şey çıktı. Negatif akıl yoktur. Anlattığınıza göre. Akıl tamamiyetle pozitiftir, Allah'a aittir. Ben zaten bu aklı negatifleştirmiyorum hiç. Ben insan aklını negatifleştiriyorum. O zaman anlattığınıza göre insan aklı da akıl değildir. Zekâdır. Ya bu ayrı bir mesele. Bu ayrı bir tezdi. Bu yılların tezi bu. O ayrı bir konu. Şimdi burada normalde insan mükemmel bir şekilde yaratıldı. Burayı bir sefer kabul edelim. Varlık olarak insan mükemmel bir şekilde yaratıldı. Ama o mükemmel şekle geliş esnasında Cenab-ı Hak bunu cennette terbiye ettiğini söylüyor. İnsan dünyada mükemmelleşmedi.
İnsanı dünya şartları mükemmelleştirmedi. Buradaki Darwin teorisiyle bütün dinlerin kendi Adem'in yaratılışla alakalı felsefe çatışmasının sebebi bu. Çatışıyor mu? Çatışıyor. Bence çatışıyor. Yani Darwin teorisi diyor ki, ben okumadım Darwin teorisini tam olarak. Ama en ince ayrıntıları bundan 8-9 yıl önce İzmir Sohbeti'nde 9 Eylül Üniversitesi'nden 4-5 tane profesör gelmişti sohbete.
En ince ayrıntılarını o zaman onlardan öğrendim. Onların sorularıyla daha doğrusu onların anlatımlarıyla öğrendim. Çatışıyor. Evet. Yani onların tezleri şu. Doktor, bana profesörlerin o zaman için söylediklerinden hareket ediyorum. İnsan zaman içerisinde maymundan insan haline geldi. Bu, hani bütün dinlerin bu noktadaki felsefesine baktığımızda hepsiyle çatışıyor. Eski ahitle de çatışıyor, yeni ahitle de çatışıyor, Kur'an'la da çatışıyor, Hindilerle de çatışıyor, Budistlerle de çatışıyor, Teo'yla da çatışıyor. Çatışıyor, çatışıyor, her tarafla çatışıyor. E zaten teori, o da daha ispatlanmadı. Teori. Ama teorinin üzerinde fikir yürütmek güzel bir şey. Bunda bir sıkıntı yok. Bunda bir problem görmüyorum.
Hani bir tek senin söylediğin şeydeki, karşı geldiğim şey o. Yani maymun üzere bir müddet gitti, ondan sonra maymuna insan ruhu üfledi. Ama maymundaki akıl sistemi de insanla aynı çalışıyor. Diyordunuz yani, karaciğer attırıyor, işte yaptırıyor. Hiçbir farkı yok. Önemli değil. Zaten bütün sistemi ben, varlık sistemini insan, hayvan, ot, şu bu olarak ayırt etmiyorum. Bütün sistem insanın üzerindeki kurgulandığı gibi çalışır. Yani bugün samanyolunu ben Adem'e benzetiyorum. Samanyolunun içinde bulunan diğer kütleyi de Adem'e benzetiyorum. Adem için de Adem, onun için de Adem gibi gör. Varlığı tamamiyetle bir Adem gibi gör. Yani insan gibi gör.
Ve öyle olunca bütün varlık tamamiyetle insan mekanizması gibi. Kopyala. Yani kopyası sonuçta birbirine farklı bir şey değil ki. Biz hepimizde bütün varlık bedensel noktada da ama bedensel noktada, zahirsel noktada Cenab-ı Hak'ın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden yaratıldık. Sonuçta... Ve yaratılmaya da devam ediyoruz şu anda. Orası da ayrı bir tez. Çünkü akıl dediğiniz akıl hala üstümüze tecelli ediyor. Bunda bir sıkıntı yok. Ve bizim hücrelerimizi harekete geçiren o bilgi hala geliyor yani. Evet. İlk hareketin kaynağındaki o hareket hala var. Bozulmuyor. Bozulmuyor. Bozulsa dahi tövbeyle düzeliyor.
Biz yapmış olduğumuz bir fiilin neticesinde karaciğerin işlevini bozabiliyor muyuz? Biz normalde karaciğeri etkiliyoruz. Mesela biz fıtrata uygun beslenmeyince. Doktor burada fıtrata uygun beslenmeyince karaciğer yağlanacak mı? Sistem bozulacak mı? Kim bozdu sistemi? Biz bozduk. İnsan yeryüzünde fesat çıkardı. Sistemi biz bozduk. Neden biz bozduk? Biz heva ve hevesimize uyduk. Heva ve hevesimize uymamış olsaydı... Hayvanların da karaciğeri yağlanıyor. Hayvanlar da normalde ekolojik sistemi de insanlar bozdu. Hayvanların da hayatlarını bozduk biz. İnsan yaratılmadan önce de hayvanlarda böyle problemler var oluyor. Normalde insanın var olduğu yerde problem var.
Yaratılmadan önce. İnsan yaratılmazdan önce dünya alemi gayet rahat bir şekilde yaşıyordu ki cinnilerden önce. Cinniler gelince fesada boğdular dünyayı. Ve insan sonuçta yine yeryüzünde fesat çıkarıyor. İnsan çıkarıyor. Yeryüzünde insanlar fıtrata uygun hareket etmiş olsalar, yeryüzünde fesat çıkmayacak. Fesat çıkaran biziz. Bizim şeytani duygularımız, şeytani hırsımız, şeytani... Peki şeytan bu çizdiğiniz vücuttan bir parça değil mi? Evet. O da vücudun içinde... Cennet, cehennem, karaciğer, mide gibi. O da vücudun içerisinde hadisle sabit, ayette sabit damarlarınızla dolaşır diye. Vücudun içinde ama... O zaman o da mükemmelliğin içinde. O da mükemmel bir yaratılma içerisinde.
O da mükemmel bir varlık ki bunda bir sıkıntı yok. O zaman biz bir mükemmele uyarak nasıl karaciğerimizi yağlandırıp hataya düşebiliyoruz? Normalde bizim hatamız. Biz mükemmelliğimizi koruyamıyoruz. O zaman bunu şeytan yapmıyor. Biz yapıyoruz onu. Şeytan bize vesvesesini veriyor. Bizdeki yapan mekanizma ne? Bizdeki mekanizma heva heves, nefis. Bu vücudun içerisinde değil mi? O da vücudun içerisinde. O da kendi içinde. Peki Adem'e verilen eksiklik bu mu? Değil. Kendi, başka bir şey söyleyeceğim. Kendi içinde, kendisine ait o da mükemmel. Şeytan kendi içerisinde, kendi vücudunda mükemmel. Nefis, bu manada kötülüklere emreden nefis kendi içerisinde, kendi dairesinde mükemmel.
Bu varlık aleminde mükemmel olmayan hiçbir varlık yok. Şeytana baktığınızda mükemmel bir varlık görürsünüz. Ama şeytan bize kötü denmiş, biz kötü beliririz onu. Varlık, yaratılış açısından mükemmeldir. İşini yapması açısından? Evet, mükemmeldir. İşinin ehlidir. O zaman eksiklik? Buradaki... Unutma mı ya? İnsan sadece unutmakla mı hatayız? Yaratılışla alakalı dedim. Yaratılışla alakalı. Fiziki, işlevsellikle alakalı dedim. Felsefeyle alakalı değil. Karaciğerin yağlanması dediniz ya, ona ne sebep oluyor? Karaciğerin yağlanmasına sebep fıtri olmayanlar. Fıtri olmaması. Fıtri olmayan bir şeye ne karar veriyor bizde?
Fıtri olmayan bir şeye bizim, bizdeki kendi heva ve hevesimiz karar veriyor. Heva ve hevesin kaynağı neresi? Heva ve hevesin kaynağı normalde boşluk, kökü yok bunun. O zaman bu vücuda ait değil mi? Bu vücuda ait ama kökü yok. Allah mükemmel yarattığı bir şeye kökü olmayan bir şey mi? Normalde heva ve heves bu noktada. Cenab-ı Hak bunu tarif ederken, hani kökü rahmana dayanan demiyor bunu. O zaman mükemmelliğinin içine almaması lazım. Bu mükemmelliğinin içerisinde yine heva ve heves de mükemmel bir şey. Çok işleyiş açısından mükemmel. Peki boşluk dediğimiz yer haktan ayrı bir şey mi? Ben boşluk diye bir şey demedim. Heva ve hevesin kaynağı.
Heva ve hevesin kaynağı yok dedim. Boşluk ayrı, yok ayrı. Öbür çünkü birisinin... Bir şey bir yerden doğmuyor mu bu heva ve heves? Birisinin bir şeyin kaynağı Rahman'dır. O onun kendi üzerine almış. İyiliklerin kökü... İyilik nedir bilir misiniz? Kökü cennete... Efendim bir şey mi dediniz? Kökü Rahman'a dayanan, meyveleri cennette olan bir ağaca benzetiyor. İyilikleri. Kötülükleri ise diyor ki... Onun kökü yoktur. Biz neden kökü olmayan bir kötülüklerden ceza çekelim? Şimdi özür dilerim bir şey söyleyeceğim. Şimdi ağacın üzerinde yosun. Yosun görmüşsünüzdür.
Öyle değil mi? Yosunun kökü var mıdır? Yoktur. Ama o yosun ağacı çürütür mü? Çürütür. Ama yosunu güneşe tutarsanız kurur, hiçbir şey kalmaz. Kötülükler, heva ve heves ağacın üzerindeki yosun gibidir. Yosunun ağaca tutunduğu kökler vardır ama. Yosunun kökü yoktur. O zaman ağaca tutunmaması gerekir. Hayır. Yani oradan düşmesi gerekir. İşte orada ehreti durur o. Ehreti durur. Güneş çıktığı anda yosun kaybolur. Neden? Ehretidir çünkü. Bu tarif ederken aslında onun gerçek bir hüviyeti yoktur. Bak gerçek bir hüviyeti yoktur. Kötülüklerin, kötülüklerin, kötülüklerin, kötülüklerin heva ve hevesin bu manada gerçek bir hüviyeti yoktur.
Peki biz böyle kökü olmayan bir şey için neden cezalandırılıyoruz? Biz işte Cenab-ı Hak o yüzden cezalandırıyor. Diyor ki kökü rahmana dayanan şeyi bıraktın, kökü olmayan bir şeye gittin. Nankörlük ettin bana diyor. Bana nankörlük ettin. Cezalandırılmamızın sebebi aslında bu benim kendi inanışım. Kötülük yaptığımız için değil, Allah'a nankörlük yaptığımız için. Çünkü kötülüğün kökü yok. Biz kötülüğün Allah'tan gayrı bir şey olduğunu nereden anlayabileceğiz? Biz Allah'tan gayrı olarak görmeyiz bunu. Kökü olmayan bir... İnsanda bunu tanıyabilecek bir mekanizma var mı? Akıl olarak var. Burada şimdi ben hakaret etsem burada hakaret etmenin kötü olmadığını söyleyecek olan bir kimse var mı? Yok.
Bu kötülüğün kökü, bakın kötülüğün, yani kötülüğün kökünü insan olarak görüyoruz. Normalde kötülüğü işleyen insan, kökü insan değil. Bu insan bedenine yapışmış, ağacı yapışmış kara yosun gibi bu. Bizim varlık olarak yaratılışımızda kötülük yok çünkü. Varlık olarak yaratılışımızda kötülük yok. Biz kötülük bir siyah boya gibi aldık boyadık kendimizi. Biz aldık siyaha boyadık kendimizi. O boya geçici mi? Geçici. Şimdi bayanlar şey yapıyorlar. Ne o? Makyaj yaptılar.
Makyaj yaptığında kimisi makyajını çok güzel oturtturmuş. Harika bir makyaj yapmış. Onun numara. Ama birisi de çok kötü bir makyaj yapmış. İkisi de akşam olduğunda siliyor, temizliyor mu? Siliyip temizliyor. Makyaj bu. Bakın bu makyajın normalde yaratılışta varlığa biz sudur ederken, biz kötü olarak veya kötülük bulaştırılmış olarak yaratılmadık. Biz güneşe sırtımızı döndük, biz yosun bağladık. Biz güneşten kaçtık, yosun bağladık. Güneşe tekrar dönersek yosun üzerimizden gidecek. Bu da tövbe. İman edip salih amel işlemek. Teşekkür ederim. Çünkü kötülük eğer temeli olmuş olsaydı, kötülüğün temeli olmuş olsaydı. Hatta kötülük köklü bir şey olmuş olsaydı, insanın ondan kurtulması mümkün olmazdı.
Bakın insanın ondan kurtulması mümkün olmazdı. Ama en kötü insanda dahi, hani deriz ya halk arasında onda bir iyilik damarı vardır diye. Sebep, onu Cenab-ı Hak yaratırken çünkü iyilik üzerine yarattı. Fıtraten. Bizim üzerimizde iyilik fıtraten vardır. Fıtri olarak. Bir insana hiçbir din gelmese dahi, insanlara din gelmese dahi, hiçbir dini bilgisi olmasa dahi, iyilik onda fıtrat olarak vardır. Bakın iyilik onda fıtrat olarak vardır. Hani bazen kendi kendimize düşünürüz ya, ya bu Müslüman değil ama çok iyi insan. Evet. Neden? O içindeki iyilik fıtratını fazla çalıştırmış. Harekete geçirmiş. Bakın o iyilik fıtratını harekete geçirmiş. Diğeri Müslüman. Diğeri Müslüman olmasına rağmen, iman ettiği dinin fıtratını harekete geçirmemiş.
Fıtratını harekete geçirmeyince, bir bakıyorsunuz, iman eden Müslüman çok kötü, iman etmemiş bir insan, o Müslümandan daha iyi. Neden? Birisi iyilik fıtratını, iyilik mekanizmasını çalıştırması gerekirken çalıştırmamış, ama diğeri iyilik mekanizmasını çalıştırmış. Ama o iyilik mekanizmasının Allah'tan olduğunun bilincinde değil. eğer ona hiç din ulaşmadıysa, buradan da bunu çıkartacağım şimdi. Hiç din ulaşmamış ona. O kimse ehli cennet. Bakın hiç din ulaşmamış ona. Ona birisi gelip de iyilik şu, kötülük şu dememiş. O kimse o iyilik mekanizmasıyla ehli cennet. Ama öbürküne din ulaşmış, din ulaşmasına rağmen, dinin fıtri emirlerini yerine getirmemiş, iyilik mekanizmasını çalıştırmamış, o bunu bildiğinden dolayı, bile bile yaptığından dolayı, Allah'a nankörlük yaptı cehennemlik.
Buyurun. Fıtratımız var. Karşılığı da olan bir kötülük fıtratı da olmalı değil mi? Evet. Bu kötülük fıtratı da içimizde ise, bunların mutlaka bir çatışması var. Ve insan zaten zekasıyla bunları ayırt edebiliyor. Cenab-ı Allah, Hazreti Adem'i cennette yarattığı zaman, bu fıtratların sadece iyisini neden vermedi kuluna da, kötü fıtratla iyi fıtratı, aynı bedende insanlığa verdi.
Acaba, şimdi tövbe nevuzem billah demek lazım, insanların iyisini kötüsünü ayırt etsin diye mi? diye bir basit soru zormuş. Evet. Şimdi bizim halkımızın arasında şöyle bir inanış var. Bu inanış şu, Allah, Adem'i cennette yarattı, iyiliği de kötülüğü de ona üfledi. Duyarız ya bunu, öyle değil mi? İnanışımız budur. Özür dilerim. Bu inanış doğru değildir. Allah Adem'i yarattı. Adem'i yarattıktan sonra ona sadece iyiliği üfledi. Ona kötülük üflemedi. Bakın sadece iyiliği üfledi Adem'e. Adem'e üflenen iyiliktir sadece.
Adem, yeryüzüne geldikten sonra, yeryüzüne geldikten sonra, şeytan ne demişti? Şeytan dedi ki, ben senin kullarını saptırıcılardan olacağım. Onun fıtratlarını bozduruculardan olacağım. Onları sana isyan ediciler olarak göreceksin. Onları sana isyan ediciler olarak göreceksin. Biz kötülüğü bu dünyada öğrendik. Biz kötü boyayı bir başkasından öğrendik.
Bizler aslında Allah'ın en zirve yarattığı mahluklarıyız. Bütün insanlar için söylüyorum. Bütün insanlar için söylüyorum. İnsan ırkı olarak söylüyorum. İnsan ırkı olarak söylüyorum. Ben yoksa din olarak ayırmıyorum burada. Tamam. Bütün insanlar hepsi de iyi olarak yaratıldılar. Ama şeytan, şeytan bu manada, kıskançlık damarının kabarmasıyla, insanları kötülüğe doğru sevk ettirmeyi, kendine vazife edindi.
Ve yeryüzüne geldi, insanları kötülüğü öğretmeye başladı. Mesela eski ahitte de, yeni ahitte de, Kur'an'da da aynı öğreti vardır. Adem'in çocuklarından birisi Habil, birisi Kabil. Ne yaptı Kabil? Kabil'e dedi ki, bakın bunu gidin ister Tevrat'ta onu okuyun, ister İncil'den okuyun, istersen Kur'an-ı Kerim'den ve Hadis-i Şerifler'den okuyun. Üç aşağı beş yukarı, hani biraz böyle renk ve doku farklılığı olsa da, mana olarak aynıdır. Ne dedi Kabil'e? Dedi ki, bak, senin kurbanını kabul etmedi. Onun kurbanını kabul etti. Onun iyiliğini kabul etti. senin Kabil, bu aslı astarı olmayan, kökü olmayan, bu vesveseye kanaraktan, ne yaptı?
Habil'i öldürdü. Habil'i öldürdükten sonra, bir de üzüldü, bakın iyilik damarına bakın. Başladı ağlamaya başında. Bakın Kabil'e bakın, Habil'i öldürdü, Habil'i öldürdükten sonra, başında ağlamaya başladı. Öylesine ağladı, öylesine ağladı. Ben ne yapacağım onu diye düşündü. Kardeşi ya, öptü, kokladı. Onu aldı sırtına, günlerce taşıdı. Ne yapacağını bilmiyor çünkü. Bakın çünkü, kötülükle alakalı, bilgi yok. Çipte kötülük yazmıyor. Ne yapacağını bilmiyor. Habil'in, cesedini, günlerce yanında taşıdı. Şaşkın bir vaziyette, günlerce ağladı, günlerce ağladı. Düşünebiliyor musunuz?
Yani, kardeşinizi taşıyorsunuz. Kendiniz öldürmüşsünüz bir de. Ve en sonunda, şeytan, şeytan, kargayı gösterdi ona. Karga, hani biz, bakın, kargayı, İseviler sevmez, Museviler sevmez, Muhammediler de sevmez. Neden? Karga, çünkü, şey, o da, şeytanın vesvesesine uydu. Ve karga, kendi, öldürdüğü, yavrusunu, toprağa eşeleyerekten, gömdü.
Kabil bunu gördü. Kabil bunu görünce, ben de bunu gömeyim o zaman dedi. Ve toprağı eşeledi, Habil'i gömdü. İlk, kötülük öğretisi, Adem'e yapıştı. Nerede yapıştı? Dünyada yapıştı. Kim bunu, yapıştırdı? Şeytan yapıştırdı. Eğer normalde, Kabil, şeytanın vesvesesine, kanmamış olsaydı, bu kötülük ona yapışmayacaktı. Ve o günden sonra, kötülük, insana yapışmış oldu. Mesela, Adem peygamberdi, korunmuştu. Peygamber'e tabi olmuş olsaydı, evlat, Kabil'de, babasının hükmüne tabi olmuş olsaydı, kötülük yapışmayacaktı. Babasının hükmüne tabi olmayınca, yani, bir peygamberin metoduna uymayınca, bir peygamberin öğretisine uymayınca, kötülük ona bulaştı.
Kötülük ona bulaştıktan sonra, Allah, yeryüzünde kötülükler çoğaldıkça, bir peygamber gönderdi. Yeryüzünde kötülükler çoğaldı, ve şekillendi. Yeni kötülükler icat edildi. Bakın, yeni kötülükler icat edildi. Yeni kötülüklerin icadına sebep kim? Şeytan. Vesvese verdi. Önceden insanlar, örneğin, yani biz bonzai adında bir uyuşturucu bilir miydik? Bilmezdik. Yani bu, önceden bundan, ben 57 yaşındayım. Bazıları 56 diyor, ben 57 diyorum. Kaç yaşında olduğumda... Arasına burada oldum, buçuk yapalım. Şimdi normalde bizim gençliğimizde, ben İzmir Bayındır'lıyım, böyle hızlı yaşayan bir kazaba bizim orası. Hiç kimse bilmezdi ki, bir tek bildikleri esrardı. Başka bir şey bilmiyordu insanlar.
Ama bundan 500 yıl önce, 500 yıl önce, esrarı da bilmiyorlardı. 1000 yıl önce, 2000 yıl önce bilmiyorlardı. Nereden öğrendiler? Koyunun, keçinin birisi onu yiyince, kafa gitti, Leyla gibi gitti. Ne o? Ne kuzusunu tanıdı, ne koçunu tanıdı, ne sürüsünü tanıdı. Mecnun gibi bir yere gitti, herkes gitti, ne yedi bu dedi. Bir tane ottan yiyince böyle oluyor. Bakın, kötülüklerin başlangıcı, kötülüklerin başlangıcı, tıpçılardan çıkıyor. Niye dediler? Ya, birisinin ağrıdığında, ağrı kesici olarak kullanalım. İyi niyetli. Ameliyat edeceğimiz bir kimseye, bundan yutturalım. Örneğin, 3000 yıllık mı, 4000 yıllık mı ne, Afrika'da, kurban edilecek olan bir genç kızın, mumyasını buldular.
4000 yıllık. Genç kızın ağzında, uyuşturucu ot buldular. Bilim adamları. Uyuşturucu otu niçin veriyorlar? O kızı kurban edecekler ya, tanrılara. Kurban edeceği zaman, kızın aklını, bakın, kızın aklını yok etsin diye, ağzına uyuşturucu ot doldurmuşlar. Okudun mu haberi? 4000 yıllık. Evet, 4000 yıllık, kızın ağzında, uyuşturucu ot var. Tanrı'ya, kurban edecekler ya, çünkü, insanların içerisinde, iyilik damarı var, onun boş olduğunu o da biliyor. Boş olduğunu o da bildiği için, gitmek istemiyor. Elinde ve kolunda bağ, ve ağzına tıkıştırılmış, uyuşturucu ot.
İnsanoğlu, kötülüğü bu noktada, şeytanın vesvesesiyle, kendi üzerine kendisi yapıştırdı. Ayet-i kerime, Allah, insanların, kullarının, kötülüğünü istemez, ve onları kötü olarak yaratmaz, devam eder, Allah zalim değildir der. Eğer, bize, kötülüğü de bizim üzerimizde, çimpleyip de, bize verip de, gönderseydi, o zaman, onun adaletinde, sıkıntı olacaktı.
Diyecektik ki biz, bizi kötü olarak sen yarattın. Buyurun. Peki hocam, burada çok güzel bir şey söylediniz. Cenab-ı Allah kulunu kötü yaratmadı. Buna ben de samimiyetimle inanıyorum. Şimdi çok enteresan bir şey var. Cenab-ı Allah kulunu kötü yaratmadıysa, şeytan ila in dediğimiz, nalet şeytanın varlığını neden insan bedeninin içinde, insan zihnini zorlayan şeyleri yapmaya mecbur kıldı. Şimdi, ayet-i kerimede Cenab-ı Hak diyor ki, eğer sizi, ruhlar olarak, yarattığımız gibi, sizi cennetlik, cehennemlik, ayırmış olsaydık, siz derdiniz ki, bizi yeryüzüne gönderseydin, biz iyilik yapanlardan olurduk. Bu işin, cennet, cehennem faslı. Ben, şimdi, bizim burada müdavim sohbete gelenler bilirler, benim cennet, cehennemle işim yok.
İşim yok derken, onları reddetmek değil. Ama hocam, bütün insanların hayat gayelesi bu. Sadece, yaşamın sonunda varacağımız yer, bizim için çok önemli olduğu için. Hele yüksek mertebe şehadetimiz var. Şehitlikten sonra, her kulun, istese de istemese de, ayaklarının gitmek istediği yer, cennet. Doğru mudur? Peki, bunun için yaşıyorsak? Ben onu, doğru değil olarak kabul etmiyorum. Estağfurullah, ben doğru. Bir çıt üstüne gideyim. Peki. İsa Aleyhisselam yolda gidiyordu. Bunu, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. naklediyor. Bu, sonraki, ikinci ahitten değil yani. Bu, Muhammed'in Mustafa'nın nakletmesi. Ama, bunu, İsevi kültüründe de bulmanız mümkün.
Ama, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. aktarıyor. Yolda, yürürken, bir grup insanla karşılaştı. Onlar, ibadet ediyorlardı. Dedi ki, niçin ibadet ediyorsunuz? Onlar, dediler ki, biz, cehennemden çok korkuyoruz. Cehenneme girmemek için, ibadet ediyoruz. Aradığım, sizler değilsiniz dedi. yürüdü. Başka bir, topluluğa, yolu denk geldi. Sordu, niçin ibadet ediyorsunuz? Onlar da, dediler ki, biz, Allah'ın bizi, cennete koyması için, ibadet ediyoruz. Aradığım, sizler de değilsiniz dedi. Yine yürüdü. Aradığım, sizler de değilsiniz dedi. Yine yürüdü.
Bir topluluğa denk geldi. O toplulukta, Allah'ı zikrediyorlar. Onlar da ibadet ediyorlar. Ama orada zikir kelimesi de var. Allah'ı zikrediyorlar. Gitti, onların yanına oturdu. Sordu. Niçin ibadet ediyorsunuz? Onlar, dediler ki, biz onu çok seviyoruz. Aradım, siz derseniz dedi, oturdu. Yanlarına. Peki hocam, bizi niye bu kadar korkuttular? Seni korkutmuşlar. Estağfurullah. Beni de korkutmadılar. Fakat şu bir gerçek. Özür dilerim. Rica ederim. Buyurun. Şimdi, ben insanları ve cinnileri, beni tanısınlar, beni bilsinler, diye yarattım. Yaratılışın başlangıcı, sebebi, hani ilk, az önce, Halit hocamla, konuştuk ya, kendi ruhundan ve nurundan üfledi.
Bunu normalde, hadis-i şeriflerde, akıl olarak da, okuyabilirsiniz. onun ilk üflentisi, ruhu ve nuru, hemen onun, burada Halit hoca, evrimleşmeyi burada kabul ediyorum. O ruhu ve nuru, anında akla dönüştü. Akıl. Bunlar böyle çok kısa zaman içerisinde. ve o yaratıcısı olan Allah'ı, bir, zikretti.
İki, teşbih etti. Benzetti. Üç, tenzih etti. Benzettiğine, değildir dedi. bu, bu Allah'ın çok hoşuna gitti. Hadis-i kudsi. Bu, Allah'ın çok hoşuna gitti. Şimdi, o zaman, bizim yaratılış sebebimiz, yaratılış sebebimiz, çok ibadet etmek değil. Bizim yaratılış sebebimiz, ibadet muhakkak olacak, dikkat edin, ibadeti reddediyorum noktası gelmesin. Bizim yaratılış sebebimiz, onu bilmek, onu tanımak. Bakın, yaratılış sebebimiz, onu bilmek, onu tanımak, iman etmek, ibadet etmek, tanıma merdivenlerinden, yukarı doğru çıkmak, perdeyi kaldırmak. Karşımızda, bir güzel var.
Erkekler, bunu daha iyi bilir. Bir kadın var, bir kız var. Dillere destan. Görmek için, insanlar, bütün mallarını feda ederler. Ona, sahip olmak için, can feda ederler. O, güzeller güzeli de, asmış kendini yukarı. Diyor ki, candan geçen gelsin. Candan geçen gelsin. Eğer, o güzelliği tanımak istiyorsak, candan geçmemiz lazım. E, candan geçemedin, sen, sen cennete gir o zaman. Sen yine o yola, girmişsin ya. Hiç olmazsa, dinlemişsin bir şeyleri. Al, sana da cenneti bahşettim. Arada, sırada, ben sana yine, kendimi göstereceğim.
Arada, ben sana tecelli edeceğim. Sebep, sen yine de, candan geçmesen de, sen belli şeyler yapmışsın. Al, seni, mükafatlandırdım. Seni, cennete koydum. Cennetteki insanlar da, dereceleri aynı değil. Kimisi, o güzelliği, günde bir sefer görecek. Kimisi, haftada bir görecek. Kimisi, ayda bir görecek. Dünya standartları olarak, konuşuyorum. Kimisi, yılda bir sefer görecek. Ama, kimisi var ki, o güzelliğe doymayacak. Halden hale, perdeden perdeye, onun cemalini, seyredecek. Her demde, her demde, onu bilmek, onun bilinmekliğinde devam edecek. Asıl, bizim yaratılış amacımız, bu.
Buraya ulaşmaktır, buraya ulaşmak içindir, namaz kılmak, oruç tutmak, zikretmek, insanların içerisinde iyi davranmak, insanlarla, hoş geçinmek, onlara iyilik yapmak, bu merdivenleri, bu merdivenleri, tırmanmak içindir. Çünkü, o güzeller güzeli, saltanatını yukarılara kurmuş, tepeye kurmuş. desek ki şimdi, gelmiş geçmiş, dünyanın en güzel kadını olarak, kimler konuşulur? Zühre konuşulur. Öyle değil mi? Sirius'a gitmiş ya, o konuşulur, öyle değil mi? Derler ki, gelmiş geçmiş, en güzel kadın, bizim kültürümüzde, Zühre olarak geçer.
Öyle değil mi? veya Helenistik çağda, Afrodit'tir. Veyahut da, Orta Asya'ya doğru gittiğimizde, adı, Çoban Yıldızı'dır. Ama, şeye göre, mitolojik hikayeye göre, Babil'de yaşamış, güzelliği bütün dünyaya nam salmış, güzeller güzeli bir kadındır. Neşeli, işveli, üzeri asla çamaşır suyu kokmazdı. Saçlarında kızartma kokusu duymanız mümkün değildi. Tırnaklarının arasında farklı şeyler yoktu. Nefesi öyle kokmazdı hiç. Ve bütün Babil ve çevresine nam salmıştı. Herkes onunla beraber olmanın yolunu arardı. Harut'la Marut hikayesi var ya, Harut'la Marut da ne demişlerdi?
Demişlerdi ki, biz yeryüzünde olsaydık, bu insanlar gibi yapmazdık, nefsimize uymazdık, kötülük yapmazdık. Zühre, Zühre hikayesine girmeyeyim. Zühre, sarayını, Uludağ'ın en zirvesine kurmuş. Ve, herkes onun yoluna revan. Kim, sarayıma kadar gelir, bu meşakkatli yolu bitirir, sarayın kapısına vurursa, beni, seyretme şerefine nail olur.
Ama ben ona bakarım, onun hali çok hoşuma gider, ben de onu seversem, açarım kapısını, buyur ederim. Kapısını açıp, buyur ettiği, aşıkları, oradan geri dönünce, oradan geri dönünce, ballandıra ballandıra, her gün, sarayın ve zührenin güzelliklerini anlatıyorlar. Öyle bir zühre ki, mitolojik bir güzellik, her gören, ayrı bir güzelliğini görmüş. Herkes, döndüğünde, kendi gördüğü güzelliği anlatmış. Bu dilden dile dolaşmış, bu gönülden gönüle dolaşmış, bu öylesene dolaşmış, insanlar bire bin eklemişler, bine on bin eklemişler, on bine yüz bin eklemişler.
Bütün dünya, bütün insanlar, o mitolojik, zührenin güzelliğini anlatıyor. Görmeden daha iyi insan, onun güzelliğini dinleyince, görenden, onun aşıklığını taklit edip, o da aşıklık içerisine giriyor. Bizim derdimiz bu. Değerli hocam, ben ilk defa katıldım buraya. Biz zührenin, bir kez kakülüne görmeye, can feda etmeye hazırız. Hurafeden uzak, bilgili, kültürlü anlatmanıza çok teşekkür ederim. Estağfurullah. Ben de değil mikrofon. Vakit geldi, vakit tamam diyorsun. Tamam, alalım birkaç sorular. Selamun aleyküm efendim.
Bu kötülükle alakalı, biz inanıyoruz ki, tövbe ettiğimiz zaman, bu kötülük temizleniyor üzerimizden. Ancak şöyle bir şey var. Diyoruz ki, Hazreti Allah'ın affı, keyfiyeti üzerine. Kardeşlerle konuşurken, şunu düşündük. Peki, tövbe etmeyen bir kimsenin üzerine de, bu keyfiyet tecelli ediyor mu? Cenab-ı, o da keyfiyetin. Şimdi işin metodik tarafına bakarsak, perişan oluruz. İşin keyfiyet tarafına bakalım. Bir kimse tövbe ederse, onu beyan etmiş zaten kendisi. Kim tövbe ederse, karşısında affedici bir Rab bulunur. Sebep, bakın, iyilikler, hiçbir şekilde yok olmaz.
Kaybolmaz. Kökü Rahman'a dayanıyor ya. Kötülüğün, kökü yok. Kökü olmayınca, bakın, kökü olmayınca, yapınca gidiyor. Allah da diyor ki bize, kullarım, siz bu şeytan denilen, lanetullah var ya, evet, siz ara sıra onun, vesvesesine kanıyorsunuz. Üzerinizde bir şeyler bulaşıyor. Silkeleyin. Yapın diyor. Biz de yapacağız. Bu kadar. Ve bir de, kim tövbe ederse, bir de ona mükafat veriyor. Bir de kim tövbe ederse, hani diyor, o şeytanın vesvesesine dalıp da bir şeyler yaptıydınız ya, evet, ben onu şimdi diyor, kökü Rahman'a dayanan, keyfiyete bak.
İyiliğe çevirdim. Neden? Tövbe ettin. O yüzden iyiliğe çevirdim. Senin yaptığın kötülüğü. Sebep, sen, hata yaptığının bilincine vardın. Sen hata yaptığının şuuruna vardın. Sen bu şuura vardın, bu bilince vardın ya, al, ben de senin bunu iyiliğe çevirdim. Kul, hesap yerine getirilir. Kul, hesap yerine getirilince, o, mizana çıkar. Mizana çıktığında, Allah, kulun, kulağına eğilir. Der ki, sen bu kadar iyilik yaptın. Hepsini de kabul ettim. İyilikler kabul edilir. İyiliğin kabul edilmesinde, tereddüt etmeyin. İyilik yaptım ama kabul edecek mi, etmeyecek mi? Ya kabul edeceğin, beyan etmiş. Ne, üzerinde daha şüphe edip de, kendi kendine şeytanın vesvesesine katıyorsun.
Sen iyiliğine devam et. Evet. Bu iyilikleri yaptın, kabul ettim diyor. Oh, kulun hoşuna gidiyor. Hadisi kutsi de öyle diyor. Kul derin bir nefes aldı. Bir böyle, bir mutlu oldu. Hani var ya böyle, yakasını, şeyini düzeltti böyle. Tamam ya, bitti. İş dedi. Allah diyor, kulunun kulağına bir daha eğildi. Dedi ki, sen bu kötülükleri de yaptın. Kul bir üzüldü, bir üzüldü, bir üzüldü. Kendi kendine. Allah, kulunun kulağına tekrar eğildi. Dedi ki diyor, Allah bunları affetti. Kul derin bir nefes aldı. Sonra Allah, kulunun kulağına eğildi. Tekrar dedi ki, ben bunları hayra çevirdim.
Kul bir sevindi, bir sevindi, bir sevindi. Dedi ki, ben ne güzel Rabb'mişim, sen de ne güzel kulmuşsun. Sarhoşluğun güzelliğine bak. Hani, genç delikanlılar, bizim orada düğünlerde, önceden iki gün, üç gün içki içerilerde, genç delikanlılar, yeni başlayanlar, çabuk bozulurlar. Yaşlılar onu böyle, orta yaşlılar, masalarını almaz. Neden? Genç delikanlı, iki duble içer, hop lan! Buranın agası da benim, efese de benim der. Ona derler ki, yavrum sen gençlerin yanına git, orada. Neden? Burada ağır içiciler var. kul orada, birden gençleşti. Kendinden geçti. Var mı bana yan bakan dedi, kendince. Dedi ki, ben ne güzel Rabb'mişim, sen de ne güzel bir kulmuşsun.
İsminiz ne? Allah razı olsun. Allah razı olsun. Sen, biz kırıkız biz biraz. Şimdi, neden korkuttular bizi diyor da, ben bazen, sohbetlerde diyorum ya, iyi ki biz korkusuzluktan gelmişiz. Biz, vura kıra gelmişiz öyle. Biz hiç öyle bir, korkutucu bir Allah öğretisi almamışız. Hatta benim küfrüme fetva verirler. Bu Allah'tan korkmuyor diyor, filan diye diye. Ya, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, korkaklığın şerrinden Allah'a sığınırım diyor. E şimdi bir kimse, yaptığını Allah için yapıyorsa, kendisinin, iyi bir yolda olduğunu, iyiliklerin içerisinde yürüdüğünü dolaşıyorsa, yani çiğ yemedik ki karnımız ağrısın.
Devletten, devletten ihale almadık. Ondan sonra ihale alanlardan rüşvet alacağız diye, peşlerinde dolaşmadık. Herhangi bir, herhangi bir, orlanda, bundan da işimiz yok. Ne korkalım ki? Korkacak olan biz değiliz. Biz seviyoruz onu. gücümüz nispetinde, bilgimiz nispetinde. Bizim korkumuz farklı. Bizim korkumuz onun cehenneminden değil. Biz gecenin yarısında, ellerimiz ellerindeyken, gözlerimiz gözlerindeyken, çekip gidiverir diye korkuyoruz. Biz bir köşe başında oturup onunla sohbet ederken, sohbeti yarım bırakır gider diye korkuyoruz. Evet biz korkuyoruz. Ama biz ona misafir olmuşken, ama o bize misafir olmuşken, bir hata yapar da, bir kusur işleriz de, misafirimizi incitiriz diye korkuyoruz.
Estağfurullah. Onun için size saygım sonsuz. Estağfurullah. Bizim korkumuz farklı. Benim korkum da farklıydı. Ama beni biraz açığa çıkarttınız. Teşekkür ederim hocam. Biz yoksa kapısında beklemekten şikayetsiz de değiliz. Ümit ediyoruz biz. Diyoruz ki, evet bir gün mutlaka. Hani Sezen ne güzel söylüyor öyle değil mi? diyor ömrünün son günü olsa da. Değil mi? Ya düşünebiliyor musunuz? Bir insanın hayatı boyunca, sevgilisinin bir kez yüzünü görmeyi bekliyor. Ömür geçiriyor. Ben o sevgilinin, beyan etmiş ya, ben zalim değilim diye.
Ben o sevgilinin, o beklentiye cevap vereceğine inanıyorum. Hani bazen böyle hayal kuruyorum ya, kocaman bir baraj, barajın önünde kocaman bir set, o setten bir gün, o çatlaklıktan veya herhangi bir yerden, bir nem çıkacak. Nem. O nemi dudaklarımıza sürsek, aa bu hayatı olacak. Beklenmez mi? Beklenir. Öyle bir sevgili için, hayatı bahşetmek bile az gelir. Düşünsenize, ebediyen onunla sohbet etme, ebediyen onun güzelliklerinde fena olma, yok olma var.
Hangi güzelliğe değiştirsiniz ki bunu? Biz de onun içine otururuz. Maşruka gibi. Biz de gider onun içine otururuz. Deriz ki senin ümmetiniz. Biz senin ümmetiniz. Biz senin yolundan gittik. Biz senin izinden gittik. Ümit ettik. Belki de kendimiz... Sümme haşa. Başka bir şey düşündüğümüz yok zaten. O zaman giderim derim ki, gönül dünyanda beni misafir eyle ey Muhammed. İnşallah. Ömrüm geçti. Senin yolunu anlatmaktan, senin dilinle dillenmekten. Bir nebze de olsa elimden tut da, yüreğine beni misafir et ey Muhammed.
Allah'ım aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem aleyhi ve sellem. Senin yolunda, her ne geldiyse başıma, hepsine eyvallah dedim, senin gözünün içine baktım, senin dudaklarını süzdüm, senin kokunla kokulandım, senin renginle renginle boyandım. Bir kez olsun elimden tut da, yüreğine beni misafir et de, senin sonsuz şekilde seyrettin sevgiliye, senin gözünden birden olsun. Ben de bakayım ey Muhammed. Son bir sorum olsun hocam size. Sizi yordum biraz ama. Baş katına binen kişi hiç yorulur, usanır mı? Peki. Hele suariste sizin gibi olursa. Şimdi özürümle tekrar soruyorum ama, cehaletimi de bağışlayın eğer bu bir cahillikse.
Şayet tekrar ediyorum, Hz. Adem'i cennet-i âlâda, Hz. Allah'ımız bedenine güzel şeyleri koyarken, şeytan ilahini neden koydu ki, bu kadar kötü insanlar yaratıldı bu dünyada? İyi insanlara hiç yer kalmadı. Son sorum buydu, özür diliyorum. Bir türlü aklım almıyor. Şu şeytan ilahinin yeryüzündeki varlığını. Eşir de elma değil. Biz onu da seviyoruz. O olmasaydı, biz nasıl sevgilinin yolunda, onu görmek için mücadele ederdik?
O bizim arkamızdan çekiyor ya, o bizi böyle arkamızdan çekince, biz ona doğru gitmek için mücadele ediyoruz ya, o bize lazım. onsuz ne yapardık olmadığı zaman anlamı kalmayacaktı.
Böyle anlamlaştı. Gerdeğe girecek olanın arkasından gençler asılır, öyle değil mi? Nerelisin? Bitlis'te asılırlar, öyle değil mi? Damat da ne yapar? Gireceğim diye can haraş mücadele eder, öyle değil mi? Bazı yörelerden, evet bazı yörelerden ne yaparlar? Elbisesini parçalarlar, vururlar, evet, bir de çekerler. Ne yapar damat? Güzele kavuşacak, beklediğine kavuşacak. Ona güler arkasından asılana, öyle değil mi? Şaka gibi gelir. Ona güler, şaka gibi gelir. Sebep, der ki, ben sevdiğime gidiyorum şimdi.
Ama o arkadan asılırlar ya hep. Cenab-ı Allah'ın inayetine ulaşmak isteyenler, azalmış mı? Ne olur bile affedin. O yüzden biz, şeytansız bir hayat düşünmüyoruz. Naleti şeytan olsun, peki hocam. Saygılar, yordum sizi. Hatta ne dedi bana bir gün biliyor musun? Ben onu dedi, sizden çok seviyorum. Kıskanıyorum. Tövbe en azam. Evet. Ben dedi, kıskanıyorum. Onu benden fazla seven olmasın. Kur'an-ı Kerim'de yazan bir ayet midir bu? Yok. Ha yok. Tövbe en azam.
Bilmiyorum. Ben biraz çelişkiye düşüyorum bazen. Çünkü o taraf beni çok kötü yöne çekiyor. Ben burada kesiyorum. Ağzınıza sağ olun. Estağfurullah. Diyorum. Sağ olun efendim. Halit Hoca tamam mıyız? Saat kaç diyoruz? Saat sekizde buradayız. Bugün Halit Hocam'ın sunumu olacak. Bugün mesnevi sohbeti yapmayacağız. Halit Hocam ne kadar sunumun? Kaç? Peki. O zaman önce Halit Hocam'ın şeyle alakalı, Çanakkale Savaşları'yla alakalı kısa bir sunumu olacak. Ondan sonra mesnevi'den kaldığımız yerden kısa bir sohbet yapacağız. Sema ve duayla bugünü sonlandıracağız. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.
Sürçülisan ettiysem affola. Gününüz hayır olsun. Allah razı olsun.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi