mustafaozbag.org

Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti ve Sunum 18 Mart 2018

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 19 Mart 2018 · 53:48

Sayın Üstâdım, değerli misafirler, Hazreti Mevlânâ öğretisine gönül verenler, 115. programımızda Gelibolu Mevlevihanemize hoş geldiniz. 10 seneyi aşan etkinlikler kapsamında bütün etkinliklerimizi burada başarıyla icra ettik. Bugün bir önemli tarihe denk geldi 115. programımız. 18 Mart 2018 yani Çanakkale Savaşları'nın 103. yıl dönümü.
103 sene evvel sizin şu anda bulunduğunuz bu topraklarda bir dünyanın kaderi, bir milletin, bir devletin, bir dinin kaderi değişti. Çok kısa olarak Çanakkale Zaferimiz hakkında bilgilendirmeyi Sayın Üstadımız Mustafa Özbağ Bey Efendi rica ettiler ve dedik ki katılanları kısa bir bilgilendirelim. Çanakkale Savaşları 103 sene önce icra edildi ve çok önemli bir özelliği vardı.
Osmanlı Devleti bütün dünyada hasta adam olarak tanımlanıyordu ve 200 yıldır Çanakkale Savaşları'na gelene kadar başarısızlıklar ve siyasi istikrarsızlıklardan ötürü halk yılmış, bunalmış, sıkıntılı ve buhranlı bir döneme girmişti. İnsanlar bir başarı kazanabileceği hususunda gerçekten ümitkar değillerdi. Devlet, millet ard ardına savaşlar kaybetmişti.
Hatta 1912'de yani Çanakkale Savaşları'ndan 3 sene önce Balkan bozgununa uğradı devletimiz. Öyle ki yaklaşık 500 sene boyunca adaletle, hoşgörü ve sevgiyle bir gönül iklimi olarak tuttuğumuz Balkanları bir haftada kaybettik. Balkanlar da ordunun batı yönündeki hemen hemen bütün er mevcudatı da Balkan Savaşları'nda eridi.
Yani ordunun bu bölgede savaşabileceği vasıfsız er maalesef yok denecek kadar azdı. O yüzden Çanakkale Muharebesi yeniden diriliş, yeniden bu ruhu toparlama ve yeniden tarih sahnesine çıkış olacaktı. Fakat er mevcudatıyla değil. Çanakkale'de savaşanlardan biri Balıkesir Lisesi'ydi. Balıkesir Lisesi'nin birinci sınıfı 276 kişi ayrımı olarak birinci sınıfları. 1914'deki sayımda, 1915 sonundaki sayımda Balıkesir Lisesi'nin ikinci sınıfları aynı mevcudu koruması gerekirken bir kişi kalmıştı. O da sağ elinde aksaklık olduğu için savaşa katılamayan bir gençti. Ve Balıkesir Lisesi o tarihten itibaren tam 5 sene mezun veremedi.
İstanbul Vefa Lisesi, Galatasaray Lisesi, hatta Galatasaray Beşiktaş, Fenerbahçe futbol takımları en az 3'er sene sahaya çıkamadılar. Çünkü oynayacak gençleri ve sporcuları kalmamıştı. Okullar en az 2'şer ve 3'er sene mezun verememişler. Balıkesir Lisesi gibi Anadolu bölgesinde bulunanlarsa 5'er sene mezun verememişlerdi. Bir millet okuyan, hatta duymuşsunuzdur 19 Mayıs tıbbiyeli hücumu derler, genel Türk hücumu. 19 Mayıs'ta İstanbul Üniversitesi öğrencileri daha 18 Mayıs'ın gecesi Çanakkale'ye girdiler sabaha karşı. 19 Mayıs'ta aynı anda bütün bir mevcudatla düşmanın üzerine saldırıldı. Fakat makinalı tüfeklerini güzel konuşlandırılmış düşman, o gün o yorgun, o yoldan gelen, o İstanbul Üniversitesi tıp fakültesi, geleceğin doktorlarını bir günde toprağın bağrına döktü.
Bir günde tam 30 bin kayıp verdi. 19 Mayıs genel Türk hücumu. Ve kazandığımız siper yoktu. Fakat bunun akabinde devamiyeti gelecek, Çanakkale çelikten ve etten bir siper oluşturarak geçilmeyecekti. Tabi Çanakkale bu hususta aydınlar, yani memleketin gelecek mühendisleri, doktorları, ilim adamları, okumuş kişileri olarak göz dolduruyordu ve çarpıyordu. Memleket dahilinde tasavvuf eğitimi gören sufi adayları. Tasavvufta 7 tane merhale vardır. Bunlardan 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 olarak bu merhaleler yürür. Dördüncü basamağı nefsi mutmayinedir. Çanakkale'ye gelen askerlerin, hatta Gelibolu Mevlevihanesi'nin ve birçok Mevlevi dergahının da gönüllü olarak Çanakkale'ye asker gönderdiğini görüyoruz.
Bunların bir kısmı birçoğu kayıtlı değil. Ama memleket dahilinde tasavvuf eğitimi görenlerin çok büyük bir kısmı burada askerin %70'i ehli sufi. Bu ehli sufinin de içinde %70'i en az nefsi mutmayine makamında. Yani belirli bir noktaya ulaşmış insanlar. Ve bunların hepsi 500 bin kişilik bir 5. ordu. Liman von Sanders komutasında kurulacak. Bunların hepsi savaşa müdahil olacak. Ve 253 bin 124'ü burada kalacak. Bir daha geriye dönemeyecekler. Mesela bunlardan birisi Fransızca öğretmeni Mehmet Bey. İstanbul Vefa Lisesi'nde öğretmenlik yapar. Sadece okulda birinci sınıfları bırakmışlardır okul eğitimine devam etsin diye.
İkinci ve üçüncü sınıflar cephededir. Arka sıralarda bir öğrencinin hüzünlendiğini görür. Sorar Osman neden böylesin? Abilerimiz babalarımız Çanakkale'ye gitti hocam. Nasıl ben kendimi koruyayım? Üzülüyorum, hüzünleniyorum. Ama iyi uluslar savaşta da eğitimlerine devam etmek zorundadırlar der. Hocam öyle diyorsun da biz Türk milletiyiz. Bizim savaş, bizim mücadele namusumuzdur. Çanakkale düştükten sonra bizim eğitimimizin ne anlamı kalır? Onun yüzüne bir şefkat tokadının niteliğinde gelen bu sözlerden sonra Fransızca öğretmeni Mehmet Bey ders arasında okuldan izin alır ve doğruca gönüllü olarak şubeye adını yazdırır. Helalleşir bütün mahalle bakkalayı.
Annesi vardır, annesini de mahalleliye emanet eder. Yola koyulur. Gelir Çanakkale'de bir ay sonra şehit olur. Şehitlerin kul hakkı dışında bütün günahları affedildiğinden kalanlar, şehitlerin kalanları onların helalliklerini isterler. Bakkaldan gidilip istenildiğinde helalliği bakkar Fransızca öğretmeni Mehmet Bey'in hesabının bulunduğu yerle şu cümleyi yazmıştır.
Mehmet Bey'in hesabı Çanakkale'deki kanıyla ödenmiştir. Bir millet yek vücut, tek vücut oluyordur. Sadece Fransızca öğretmeniyle değil, 17 yaşındaki Hasan, Balıkesir'de ikamet ediyordur. Balıkesir'de, bakın ben de Çanakkale'de 15 Temmuz 1915 tarihinde şehit olmuş Emin Efendi'nin torunuyum. Benim dedem de burada şehadet çervetini içti. Çanakkale'de, 15 Temmuz 1915'te. Hasan, 17 yaşında Balıkesir'de babasını Çanakkale'ye göndermiş. Babası Çanakkale'ye geliyor, o yıllarda da genelkurmaydan, askerler, askeri idareden haber geliyor. İşte cephedeki askerler mektup gönderiyorlar.
İki şekilde zarf geliyor. Bunlardan birincisi kırmızı zarf, bir diğeri de sarı zarf. Kırmızı zarf şehit olduğu haberi, sarı zarf ise askerden mektup. O yüzden postacının elindeki zarfın rengi çok önemli. Velhasıl Hasan'ın annesiyle Adile teyzeyle birlikte oturuyor, bir berber çırağı. Postacı kapıyı çalıyor. Bakıyorlar ki eldeki zarf kırmızı, yani Hasan'ın babası Çanakkale'de şehit oluyor.
Tabii dualar, mevlutlar, Yasinler arkasından okunuyor. O sıra Anadolu'nun hemen hemen bütün bölgelerinde olduğu gibi gönüllü alayları var. Gönüllü alayları da şu, marş söyleye söyleye davullar, zurnalar bir çığırtkan diyor ki, Çanakkale'ye gidiyoruz, gönüllü yok mu? Asker ihtiyacımız var, gönüllüler haydi gelin dındırı dındırı. Hasan da sabah dükkanının sesini dükkanını açmaya giderken, ustasından önce, bakıyor gönüllü alayı. Hani diyorlar ya, toprak çeker, kan çeker, baba çeker. Ben diyor, babamın yanına gidiyorum. Direkt giriveriyor alayın içerisine. Hemen alayları alıp, askerlik şubelerine getiriyorlar. Bir üniforma, bir silah varsa, bir sağa sol hazır ol, tekrar üçlü dörtlü iştima sırasına girip, tekrar davullar ve zurnalar eşliğinde, Balıkesir'in cadde ve sokaklarına çıkartıyorlar.
Neden? Çünkü, sevdikleriyle helalleşsin. Belki bir daha gelmeyebilir. Anneleriyle, kardeşleriyle son bir görsün. Kadınlar da bu sesi duyunca kapının önlerine çıkıyorlar zaten. Acaba Çanakkale'ye kim gidiyor? Kimi son defa göreceğiz? Kiminle helalleşeceğiz? Cephedekilere kimle selam göndereceğiz? İşte, Adile teyze oğlundan habersiz kapının önüne çıkıyor. Bakıyor bir alay. Yürüyor. Bir bakıyor en önde kendisine bakan bir çift tanıdık göz. Oğlu. Sesleniyor. Evladım, Hasan'ım, hayır ola. Daha baban yeni şehadet çerbetini içti. Sen nereye gidiyorsun? Koşuyor anasının yanına. Ana, babamın yanına gidiyorum. Hakkını helal et demeye geldim. Sütünü bana helal et. Oğlum, eğer düşmana sırtını dönersen, bizim namusumuzu düşman çizmeleri altında ezdirirsen ve geri çekilirsen, sütüm sana haram olsun diyor.
Git, babanın ve vatanın, hakkın, bu okunan ezanların namusunu al, kurtar, git mücadele et diyor. Sana da bu yakışırdı. Gidiyor, gelinlik sandıkasından, gelinlik baş duanı çıkartıyor. Oğluna veriyor. Evladım, ben babanı çok sevdim. Çanakkale'ye gidince, onun kabrini bul, onun mezar taşına benim duamı sar. Anamın selamı var, senden sonra hiç seni unutmadı. Mahşerde de, mizanda da seni bekleyecek de, selamımı söyle oğlum, öp mezar taşını der. Anasının emanetini alır, başına bir sarık gibi dolar, gönüllü alayına katılır. Mars söyleye söyleye, gönüllü alayı, sokağın ucunu döner. Aradan diyor, bu hikayeyi anlatan emekli bir postacı, aradan bir ay geçti diyor.
Eve bir kırmızı zarf daha geldi. Tereddüt ettim, vereyim mi, vermeyim mi? Kaldırır mı, kaldırmaz mı Adile teyze? Ama emanet de, vermem gerekiyordu der. Doğruca gider, kapıyı çalar. Adile teyze kapıyı açtığında, dizlerinin üzerine yığılır. Anladım postacı, anladım. Ama ana yüreğidir, kaldırmaz. Bir sen oku da, duyayım da. Postacı açar mektubu, mektup anne diye başlıyoruz. Anne, ben oğlunun bölük komutanıyım. Vasiyet etmişsin, maalesef babasının mezarını bulmak mümkün olmadı. Çünkü biz şehitleri toplu olarak defnederiz. Babasını da toplu olarak defnetmiştik.
Oğlun da şehit oldu. Ama vasiyet etmişti. Demişti ki, benim anamın emanetini, kumandanım, benim mezarımın üzerine ört. Oğlunun bu vaziyetini yerine getirdim. Duağını oğlunun üzerine örttüm. Hakkını helal et. Sadece Hasan değil. Şimdi biz dedik ki, Fransızca öğretmeni Mehmet Bey, Adile teyze, geride kalanların bedelidir Çanakkale. Elleriyle mermi doldururken, patlayan çekirdeklerin parmaklarını koparken, gıklarını çıkarmadığı Türk kadınlarının destan yazdığı yerdir Çanakkale. En sevdiği evlatlarını, Hazreti İbrahim'in İsmail'i gibi kınalayıp cepheye, oğlum sana bu soruyu soran komutanına söyle. Ben seni cepheye gönderirken kurban seçtim, İsmail'i gönderdim, evlatlarımın arasından saçını onun için kınalayarak gönderdim dediği, bir milletin bütün bedeli ödediği yerdir Çanakkale ki, sadece bunlarla kalmaz.
Bunlardan bir tanesi de 7 yaşındaki Ayşe'dir. O senelerde en büyük mutluluk çocukların bayram mutluluklarıdır. Bayram, bayram, türküsü var, bayram gelmiş neyime, aman aman garibem. Ayşe'ye anlatıyor. Babası alır tutar elinden bayram yerine götürür çocukları, savaş gelince Anadolu'da 15 yaşıyla 60 yaş arasında erkek kalmamış. Şu türküyü bilir misiniz? Ey 15'te 15'te, tokat yolları taştı. 15'tiler gidiyor kızların gözü yaşlı. Bilirsiniz değil mi Anadolu türküsüdür. Miladi 1900 doğumlu Çanakkale'ye gelen vatan evlatlarına yakılmıştır. 15 yaşında, 14 yaşında, 13 yaşında. Kayıtlarda yoksa da burada. Ayşe 7 yaşında.
Anne diyor bayram geldi. Babam gelip beni bayram yerine götürecek mi? Götürecek kızım diyor. Şimdi sen şu güzel giysilerini giy. Kapının önündeki şu tahta sandalyede otur. Bak şu karşıdaki köşeye. Şimdi baban oradan dönecek diyor. Çocuk yüreğindeki binbir umutla o bayram yerine kendisini götürecek. Özlediği babasının döneceğini saniye saniye dakika dakika bekliyor. O gün baba gelmiyor. Ertesi gün yine aynı elbise aynı umut. Köşeden dönecek babasını bekliyor. Baba yine gelmiyor. Ve bayram o bayram baba gelmiyor. Bir sonraki bayram annesi yine güzel giysilerini giydiriyor. Köşedeki tahta sandalyenin üstüne oturtuyor. Diyor ki kızım baban askerden izin alacak. Seni bayram yerine götürmeye gelecek.
Bekle. Gözler yaşlı baba bekleniyor. Baba o bayramda gelmiyor. Bayramlar bayramı kovalıyor. Ayşe'nin hikayesi türkü oluyor. Bayram gelmiş neyime. Aman aman garibem. Kan damlar yüreğime. Aman aman garibem. Ayşe, Ayşe'nin ne oluyor? 65 yaşına giriyor. 75 yaşına giriyor. 68 sene. Babasız geçen bayramlarda. Bir gazeteci görüyor onu. Ne ne diyor? Bayram vakti. 75 yaşındasın. Neden bu kapının önündeki tahta sandalyede bekliyorsun? O zaman anlatıyor Ayşe. Bir de bu millet Necip'tir. Hikayesini, gözyaşını içine akıtır. O zaman anlatıyor. 75 yaşına kadar, 68 sene, 136 bayram köşeden dönecek babasını, gözyaşlarıyla Çanakkale'den dönecek babasını beklediğini.
Şimdi ayağınızda giydiğiniz ayakkabıdan, yediğiniz ekmekten giydiğiniz monta kadar, bir milletin yaşadığınız bayram mutluluklarına kadar, bir Necip neslin yaşayamadığı mutluluklar vardır. Onların bedelidir. Bugün niye bu topraklarda böylesine ferah ve mutlusanız, bunun bedeli taksit taksit değil, Çanakkale'de peşin ödenmiştir. Kurtuluş savaşına 22 milyon girdik. 11 milyon erkek, 11 milyon kadın girdik. Biz kurtuluş savaşından 13 milyon çıktık. 11 milyondan 2 milyon erkeğimiz kaldı. Biz bu toprakların bedelini kanla döndürdük. Biz şimdi ne Seyid Onbaşı'nın hikayesini anlatsak, biz şimdi ne Ayşe'nin hikayesini anlatsak, biz şimdi ne bu Mevleviyane'yi yapan Azade Dede Efendi'nin hikayesini anlatsak, biz şimdi şurada yatanların gözyaşını anlatsak, buradaki verdikleri çileyi, döktükleri canları, Adile Teyze'yi, Hasan'ı anlatsak, buraya sığdıramayız.
İşte Gelibolu Mevleviyanesi, bu Necip Nesli'nin bıraktığı mirasın devamiyetini yüreğinde taşıyanların o hikayeyi oradan alıp bugünlere taşıdığı bir mekandır. Hepimiz gözlerimizi kapadığımızda onları bizi tebessüm ederken görürüz. 22 Nisan'da Cephe-i Sema'ya gideceğiz. 13 Mayıs'taydı birkaç yıl önce Cephe-i Sema.
Ben o zamanlar rehberdim, rehberlik yapıyordum. Tam böyle 57. alayın orada gideceğiz. Tur var anlatıyorum, kanlı sırttayım. Arka taraflardan birisi koşarak geldi. Allah Allah dedim. Tur'un kimsenin tanımadığı birisi. Biraz tebessüm, biraz gözleri dolu. Ne zaman geliyorsunuz, sizi çok özledik dedi. Dedim yarın, 13 Mayıs'ta buradayız inşallah. Allah yolunda ölenleri ölüler demeyin. Onlar bilakis diridirler. Onlar sizlerle beraber yoğruldular. Ve şuna inanın, bugün sizlerin içinde, sizlerle aynı safta oturarak gözlerinizin içerisine bakıyor ve sizlere selam ediyorlar. İşte o Necip milletin bıraktığı mirası bugün ayağa kaldırmaya geldik.
Mevcudu kalmadığından ötürü, yüz senedir kimsesiz kalan, ahır olan. Dünyamin Hoca ile konuştuk, Tonka. O söylüyor, gittik diyor Mevle biyaneye diyor. Ahır da hocam diyor, kokudan içeri girilmiyordu. İşte o ahırın tekrar ruh bulduğu, tekrar kimlik bulduğu yerdir Çanakkale. Kurtuluş savaşı kazanıldı mı? 200 senedir bu milletin inancı kırılmıştı. Nerede ayağa kalktı? Nerede ayağa kalktı? Çanakkale'de kalktı. Kurtuluş savaşını kazanan komuta kademesi. İlk eğitimin, açık hava eğitimini nerede aldı? Mustafa Kemal'in sözünü hiç unutmayın. Bizler kişilerin kahramanlık sahneleriyle pek meşgul olmayız. Fakat sizlere bomba sırtı vakasını atlatmadan geçmeyeceğim.
Siperler arası mesafe yaklaşık 8 metre. Yani ölüm muhakkak. Biri diğerinin vurulup düştüğünü görüyor. 3 dakika içerisinde öleceğini biliyor. Bilenler Kur'an-ı Kerim, Ayet-el Kürsi, Salahaten Tünçin'e okuyor. Bilmeyenler şehadet getirerek ölüme hazırlanıyorlar. Fakat o ne yüksek ruhtur ki, işte Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur. Sizler bir kere de la havle ve la kuvvete illa billahi la leyla zim diyerek 276 kiloyu sırtlayıp dünyanın batmaz denilen gemilerini boğazın karanlık sularına gömen Seyyid Onbaşı'nın torunlarısınız. Kahramanlık destanları yazan, ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum emrini veren Mustafa Kemaller'in torunlarısınız.
Sizler Ayşe Nina'nın giyemediği ayakkabının yaşayamadığı bayramın neslisiniz. Sizler Kınalı Hasan'ın, Adile Teyze'nin, Adile Teyze'nin oğlu 17 yaşındaki Hasan'ın bize bıraktığı mirassınız. Devlet bizim, millet bizim, ezanlar bizim, din bizim, toprak bizim, bayrak bizim. İşte Gelibolu Mevlevihanesi, işte Mevlana öğretisine gönül verenler o günde yerli ve milliydiler.
O günde vatan millet, Kur'an sünnet, vatan millet dediler. Şimdi Asım'ın nesli diyorum ya, nesilmiş gerçek. İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek mısralarının anlam bulduğu yerdeyiz. Mevlevihan'e 10 senedir ayakta, yukarıya çıkıp baktığınızda 5 yaşından, 6 yaşından, 60 yaşına kadar bir gönüllü ekibi var. Göz yaşlarıyla, sevgileriyle ve aşklarıyla vurdular.
Bu kimse benim üstadımdır. 10 senedir her şeyiyle, gönlüyle, kalbiyle, sevdasıyla buradadır. 1 lira toplamadı, 1 lira almadı. Bir karşılık beklemedi. Üzüldü, içine attı. Neler yaşadık burada. Ama bu davayı, bu bayrağı, bu sancağı ayakta tuttu. Bugün sizlerin ve bizlerin burada toplanması, Çanakkale ruhunu içimize sindirmemize sancak oldu. Bugünün seyidi. Bunlar bugünün Mustafa Kemalleri. Bunlar bugünün Hasanları. Bugünün Adile teyzeleri. Bak burada küçücük kız çocukları var. Bunlar bugünün Ayşelere. Yarın biz de olmayacağız. Ama arkamızdan bir miras bırakacağız. Bıraktığımız miras, Kur'an, sünnet, vatan ve millet olacak. İşte bütün bu duygularımla, en kalbi duygularımla, Çanakkale'misi, Çanakkale'de şehit olan bütün bu kahramanları, bütün hak ve hakikat uğruna evvelden ve ezelden beri, Hazreti Adem'den beri Allah yoluna, hak yoluna mücadele edip, gayret gösterip, şehadet içip, şehadet şerbeti içip, uğurda mücadele edenleri, bütün şehitleri.
Ve böyle bir günde bizlerle birlikte bu manevi havayı teneffüs ettiğiniz için sizleri değerli Mevlana'ya, Hazreti Mevlana'ya gönül vermiş, bütün bu yoldaki gönül kardeşlerimi ve bizi bu yola revan eden, bizi bu yolda aşkla, sevgisiyle sulayıp, yetiştirip, bugünlere getiren değerli üstadımı huzurlarınızla teşekkür ediyorum. Çanakkale zaferimiz mübarek olsun, geceniz hayırlı ve bereketli olsun. Selamun aleyküm. Halid hocamın bu mana dolu sohbetinden sonra inşallah biz onun bıraktığı yerden devam edelim. Ey oğul!
Nefsin misal ve suretini istersen, yedi kapılı cehennemin kıssasını oku. Nefsin değişik manaları vardır. Kullanıldığı cümleye göre nefis kelimesi mana taşırır. Cenab-ı Hak der ya, nefsimden üfledim ona. Yani Allah kendi zatı uluhiyetini kastetti. Nefis bu manada bütüncüllük teşkil etti. Veya bir kimse bütün olarak insan bir nefistir. Biz deriz ki o zat noktasında, şahıs noktasında onun nefsine ağır geldi. Veya ona ağır geldi demeyiz de nefsine ağır geldi.
Yani o birey, şahıs manasında kullanırız. Sufiler nefsi bu noktada mücadele edilmesi gereken, edep ve haya ile süslenmesi gereken bir olgu olarak görürler. O yüzden nefis, sufi literatüründe terbiye edilmesi gereken duygulardır, düşüncelerdir. Bu terbiye edilmemiş olan nefisler, cehennemde azaba düçar kılınır.
İnsanoğlu, imtihanı bu kendi içerisindeki taşıdığı nefistir. Bunsuz bir insanı düşünmek mümkün değildir. Ama bu Kur'an ve sünnete tabi olmayan nefisle de mücadele etmek gerekir. Nefisle mücadele bu manada cihadın en büyüğü olarak kabul edilmiş. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ashabına, biz şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz diyerekten nefisle olan cihadın en büyük cihad olduğunu söylemiş.
Çünkü bir kimsenin nefsiyle olan cihadı nefes alıp verdiği müddetçe devam edecektir. Savaş meydanında bir kimse nefsiyle olan mücadelede yenik düşerse savaş meydanından çeker gider geriye döner. Veyahut da bir kimse savaş meydanında sadece Kur'an, sünnet, vatanı, milleti için mücadele etmesi gerekirken eğer ganimetti, kadındı, maldı, mülktü bunların peşine düşerse nefsine uymuş olur ve ölse şehit olmaz.
Hani sahabe savaştayken birisi ölmüştü, öldü diye düşündüler daha doğrusu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sordu, nerede o dediler? Dediler ki şehit oldu. Allah Resulü dedi ki hayır şehit olmadı. Koştular, yaralıların, ölülerin içerisinden o kimseyi buldular, başını kaldırdılar, sordular. Ne için savaştın? Bunlar gelirler bizim hurma bahçelerimizi bozar diye savaştın dedi. Ve şehitlikten nasibini alamadı. O zaman bu noktada bir kimse nefisle mücadelede kendi heva ve hevesiyle, kendi nefsinin istekleriyle mücadele edecek. Sufilik haramı helal etmek değildir. Helalı haram etmek de değildir. Bir kimse kendi nefsine helalı haram ederse nefsine zulmetmiştir.
Yani kendisine zulmetmiştir. Din, Kur'an ve sünnettir. Nefisle mücadele de Kur'an ve sünnet dairesi içerisinde olmalıdır. Bunun en alt kategorisi bir kimsenin haramları terk etmesidir. Üzerinde her ne var ise haram olarak, o haramları terk etmesi ona nefisle mücadele olarak yeter. Bu haramları terk etmek derken o kimsenin ibadet etmemesi, yani farz ibadetlerini yerine getirmemesi de haramdır.
Öyleyse nefisle mücadelenin temel kaidesi, o kimsenin haramları terk etmesidir ki, bu şeri atan bütün Müslümanlara farzdır. Müslümanlar bu noktada bulunmakla mükelleftir. Eğer biz nefis terbiyesini üç kategoride bakacak olursak, yani ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin derecelerinden bakacak olursak, nefis meratibi veya nefis terbiyesi de üç kategoride ele alınması gerekir.
Bunun birinci kategorisi, nefsi terbiye edecek olan kimse, Allah'ın Kur'an ve sünnetle sabitlediği haram olan bütün her şeyi terk edip farz ibadetlerini yerine getirmesidir. Bir kimsenin namazı kasten terk ederekten nefis terbiyesi düşünemez. Orucu kasten terk ederekten nefis terbiyesi yaptığı düşünülemez. Veyahut da bir haramı açıkça işliyorsa, açıkça haram işleyen bir kimsenin nefsini terbiye ettiğimizi, nefis terbiyesi noktasında durduğunu düşünemeyiz.
İkinci kategori olarak şunu alabiliriz. Bu ilmel yakin noktasındaki bir nefis terbiyesidir ki, bu nefis terbiyesi de o kimsenin nafilelerle Allah'a yaklaşmasıdır. Allah'a yaklaşmak için uğraşmasıdır. Bu nefis terbiyesi de o kimsede nafile ibadetlerle olur. Bu nafile ibadetlerin en önemlisi, sizin en hayırlınız, etrafına zarar vermeyeninizdir. Hadis-i şerifini kendi üzerimizde tatbik etmektir. Bizim elimizden, dilimizden, gözümüzden, kulağımızdan, ayağımızdan, bizim vücudumuzdan bir başkasına zarar çıkmamalı. Bir başkasına zarar vermemeliyiz. Bakın, Müslümanların en büyük handikapı bu. Müslümanlar namazlarını kılıyorlar, oruçlarını tutuyorlar, ibadetlerini yerine getiriyorlar ama bir başkasına zarar verme noktasında titiz davranmıyorlar.
Asıl titiz davranılması gereken en önemli noktalardan birisi bu. Bizim bir başkasına zarar vermememiz gerekir. Cenab-ı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, Müslüman odur ki, diğer insanlar dilinden emindirler. Bizim bu Müslüman olduğumuzun göstergesidir. Bizim dilimizden diğer insanlar emin olmalılar. Bizim dilimizden dedikodu, gıybet, iftira, bizim dilimizden şerlik, kötülük akmaması gerekir. Müslümansak eğer, iman ettiysek, dilimizden diğer insanlar zarar görmemeli. Mümin isek, çünkü başka bir hadis-i şerifte mümin odur ki, diğer canlılar, canlılarından ondan emindirler. O zaman mümin kimse, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi öldüremez.
Öldürmek için elini dahi oynatamaz. Velev ki, devlet ona müsaade eder, devlet ona emrederse, o zaman öldürebilir. Hiçbir zaman, bir kimsenin kendi kafasından başka bir kimseyi öldürmesi, asla ve asla caiz değildir. Asla, siz hiç kimseyi öldüremezsiniz. Ancak, devlet size emrederse, o zaman öldürebilirsiniz. Öyle, din adına, başka bir dinden olan kimseleri öldürmek, ibadethaneleri bombalamak, ibadethanelerde canlı bomba olmak, insanlar inançlarından dolayı öldürülmesi, inançlarından dolayı onlara zarar verilmesi, İslami değildir. Yani siz tekbir getirerekten, Allahu Ekber diyerekten, sivil insanların içerisine girip, canlı bomba olaraktan, insanları öldürmeniz, dini değildir.
İslami değildir. Bu, din değildir. Sizin elinizden ve dilinizden insanlar emin olmalıdır. Bakın, Müslümanın elinden diğer Müslümanlar emin olmalıdır. Senin eşin, senin elinden emin olmalı. Senin çocukların, senin elinden emin olmalı. Sen kalkıp da eşini pat küt dövemezsin. Çocuğunu dövemezsin. Etrafındaki insanlara yumruğunu dahi sıkamazsın. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir Müslümanın, bir Müslümana elini kaldırıp, böyle eliyle korkutmasını dahi men etmiştir. Bir Müslümanın, diğer bir Müslümana, yumruğunu sıkması dahi men edilmiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Müslümanların, Müslümanları korkutmasını men etmiştir.
Korkutamazsınız dahi. Bir erkek, eşini, elini kaldıraraktan, yumruğunu sıkaraktan, yüzünü sertleştirerekten korkutamaz bile. Korkutamaz bile. Korkutursa, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakının dışına çıkmıştır. Onun sünnet-i seniyyesinin dışına çıkmıştır. Nefis terbiyesi, Hz. Muhammed Mustafa'nın izinden, yolundan gitmektir. Onun ahlakıyla ahlaklanmaktır. İşte, nafilelerle Allah'a yaklaşmanın en önemli unsuru, güzel ahlak sahibi olmaktır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hicret son bulmuştur.
Hicret, günahlardan kurtulmaktır der. O zaman, günahlardan kurtulmak, en büyük nefis terbiyesidir. Günahlarla mücadele etmek, haramlarla mücadele etmek, en büyük nefis terbiyesidir. Ümmet-i Muhammed'in bugün, düşmüş olduğu bu sıkıntılı nokta, Ümmet-i Muhammed'in, nefis terbiyesini terk etmesidir. Camiler dolu, camilerin içerisinde dahi Müslümanlar, birbirlerinden emin değiller. Camilerin içerisinde dahi Müslümanlar, birbirlerine hakaret ediyorlar. Namaz kılan Müslüman, yanındaki Müslümana hakaret ediyor. Yanındaki Müslümanı eleştiriyor. Değerli Kardeşlerim, İslam dini, karşınızdaki muhatabınızı, eleştirme hakkı dahi vermez.
Sizin muhatabınız kim olursa olsun, eleştiremezsiniz dahi. Birisinin yüzüne karşı eleştirmek haramdır. Arkasından eleştirmek, daha büyük haram gıybettir. Eğer o mesele onun üzerinde yok ise, bu iftiradır. Gıybet etmek, zina etmekten daha büyük haramdır. Bir kadına, bir erkeğe desek ki, gel zina et, zinadan kaçarız. Doğru. Gıybet ederiz ama, gıybet etmek, zina etmekten daha ağır bir günahtır. Bakın daha ağır bir günahtır. Bir kadın veya bir erkek, zina fiilini işledi, itiraf etti, söyledi, bir başkası, onun arkasından, bırak şu zinacıyı ya dedi.
Zina eden, kadından daha büyük günah işledi. Zina eden erkekten, daha büyük günah işledi. o zaman nefis terbiyesi haramlarla mücadele etmektir. kendi nefsimizde. Kendi nefsimizde. Yoksa, herhangi bir sufi kitabında okursunuz. Kırk yıl canı pekmez istemiş de yememiş. Ben buna çok takılırım. Ben de derim ki, pekmezi yiyseydin, pekmez küpünün içerisine girseydin, pekmez olaydın ya. ama haram işlemeseydin. Haram işlemeseydin. Bizde öyle bir şey var. Bir taraftan haram, güldür güldür işlerken biz, öbür tarafta helal olan bir şey var. Nefsime uyumayayım, nefsimi terbiye ediyorum, ben şimdi onu yemeyeyim. Mübarek insan, onu ye.
Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Ye. Mübarek insan, ye. Helalı kendine haram etme. Ye. Mübarek insan, Allah verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek istermiş. İyi giyin. Sana bir, bu konuda söyleyecek bir lafımız yok. Cenab-ı Hak sana bir nimet verdiyse, üzerinde bulundur nimeti. Ama haram işleyerekten Allah'a isyan etme. Haram işleyerekten Allah'a nankörlük etme. Haram işleyerekten Allah'ın emrinin dışına çıkma. İşte nefsini terbiye etmezsen, cehenneme doğru yolu alacaksın. Allah bizi muhafaza eylesin. O yüzden nefisle terbiye. İslam, bu manada imanın ve imanın ve nefisle terbiyenin üzerine kuruludur. Eğer toplum kendi nefsiyle mücadele etmezse, ne yazık ki bu toplum, ne yazık ki ama, kötülüğün kol gezdiği, kötülüğün hakim olduğu bir topluluk haline gelir.
Sufiler, o yüzden nefislerini terbiye etmekte şedid davranırlar. Sufilik bu manada nefis terbiyesi geçirmektir ki, haramları terk etmektir. Haramları terk etmektir. Allah bizi onlardan eylesin. Bunun için riyazat yapmak gerekir. Yani, riyazat, bir at düşünün.
Vahşi, tarlalarda, dağlarda, bayırlarda, vahşi bir şekilde yürüyor. Koşuyor. Biz bunu genelde hani, Amerika'nın kovboy filmlerinde görüyoruz ya, bir tane vahşi bir at var, bir tane de kovboy var, o kovboy kementiyle gidiyor, ne yapıyor? Vahşi atın boynuna kementini takıyor, zorla onu nereye getiriyor? Atın ahırına getiriyor. Radyo yapıyorlar ya, o vahşi atın üstüne biniyor, vahşi atı ehlileştiriyor. Bir müddet sonra at ehlileşiyor, sahibine itaat etmeye başlıyor. İşte, nefisle mücadele, o nefis atını, o vahşi, laf dinlemez, söz dinlemez, itaat etmeyen, istediği gibi heva ve hevesine tabi olan, ben biliyorum, bu benim aklıma uymadı, bence böyle olmalı.
Siz, biat kültürü var, siz akılsız bir şekilde biat ediyorsunuz, aklıma uymuyor bu ayeti kerime, o yüzden bu Kur'an'dan olamaz. Bu hadisi şerifleri biz aklımıza göre tespit etmeliyiz. Aklımıza uyuyorsa hadisleri kabul edelim. Aklımıza kabul etmiyorsa, biz o hadislere uymayalım. İşte bu vahşi attır. Ben zaman zaman söylerim, ben İzmir Bayındırlıyım.
Benim gençliğimde, bir duble içmek haram değildi. ya bak şimdi Mustafa'cığım, yani sen şimdi içki bıraktın ama, içki neden haram edilmiş biliyor musun? Abi biliyorum, bana anlatma. Yok ben anlatacağım sana yine. Ya anlatma abi, ben biliyorum. Sen diyeceğini de biliyorum. Bu hikayelerle büyüdüm. Ama dur ben anlatayım bak şimdi. Bak peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, böyle bir yerden gidiyormuş. Sahabeleri orada, içiyorlarmış. Muhabbet ediyorlarmış. Bakmış onlara, ne güzel içip muhabbet ediyorlar demiş. Sevinmiş. Yürümüş, geri dönüşte bir bakmış ki, sahabeleri kavga ediyorlar. Kavga ettiklerini görünce, demiş ki, Ya Rabbi, bu içki haram olsun.
Hangi içki? Sonunda kavga çıkarılan. Abi, böyle değil. Yapma. Ben de böyle biliyordum. Böyle değil. İçkinin azı da çoğu da haram. Kavga etsen de etmesen de haram. Ama nefse tatlı geliyor ya. O yüzden bir duble. Veyahut da, biz kavga etmiyoruz ki içkinin sonunda. Değil abi, böyle değil. İçkinin tamamı haram. İzmir'de böyleydi benim gençliğimde. Nefse tatlı geliyor. Nefse hoş geliyor, haram. Ve harama devam ediyor o kimse. Harama devam ettiği müddetçe, o vahşi at, terbiye olmuyor. O vahşi atı, terbiye etmesi lazım. Bakın, atı öldürmesi lazım değil. Atı terbiye etmesi lazım. At lazım ona. Atsız yaşayabilir mi? Hayır.
Atsız menzile gidebilir mi? Hayır. O atı terbiye etmesi, ona gem vurması, onu dizginleri eline geçirmesi ve onu istediği istikamette götürmesi lazım. Akıl odur ki, kendi nefis atını terbiye eder. Eğer akıl, kendi nefis atını terbiye etmezse, nefis atı onu istediği yere götürür. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, nefsi kırmak, onu terbiye etmek, onu ehlileştirmek, Müslümanların vazifesidir. Bunu yapamazsa bir Müslüman, ne yazık ki, Hz. Mevlana'nın dediği gibi, senin ambarında neden buğday birikmez, bilir misin? Bir tarafında, yukarıdan döktüğünü, aşağıdan başka bir delikten gidiyor.
Ya da başka bir beytte de diyor ki, senin ambarında fare var. O fare olduğu müddetçe, senin ambarında, buğday birikmeyecek. Nefsin, her anda hilesi var. Her hilesinde, yüzlerce firavun, firavuna uyanlarla boğulmuş. O zaman, nefisten eminlik yok. nefsin her anında, hile var. O size, her an, hile içerisinde. Umulmadık bir yanda, umulmadık bir anda, sizi tuş edebilir. Umulmadık bir anda, sizi, ne yazık ki, alt edebilir. O zaman, biz her an, uyanık olmalıyız.
Nefisle mücadelede, mücadelede en önemli olgu, her an, uyanık olmak. Ve o uyanıklıkla, nefisle mücadele etmesi. Yani, bir kimse, bir asker nöbet tutuyor, sınırda. Sınırda bir an uyursa, düşman sınırdan sızabilir mi? Evet. Bir an gaflete düşerse, düşman, sınırdan sızıp, o ülkeye zarar verebilir mi? Evet. Veyahut da, bir kimse, hain olur da, o hain, sınır nöbetinde, gözlerini yumar, düşmanın sınırı aşmasına, göz yumarsa, ne diyoruz biz ona? Hain diyoruz. Vatan haini. Bakın, vatan haini. O zaman, nefisle mücadelede, her an, uyanık olup, her an, nöbette olmalıyız.
Eğer o nöbeti gerçekleştirmezsek, her an için, sızabilir. Nereye sızar? Kalp evimize sızar. Kalp evimize sızarsa, Allah muhafaza eylesin. Bizi perperişan eder. Hadis-i şerifte, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri buyurdu ki, şeytan, bir kimsenin, kalbinin, kapısında durur. İçeride zikir olduğu müddetçe, içeri giremez. Zikrullah'tan kesildiği anda, şeytan, o kalbe girer. O kalbe girmesi ne demektir? O kimsenin nefsine uyması demektir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden, nefis, hangi cenahtan vurursa, bu uzun bir mesele çünkü, nefsin vurduğu cenahlar. İnşallah, sohbetlerde, genelde biz bunları bahsederiz hep, ama bugün uzun uzun, şimdi, sizin de vaktinizi almak istemiyorum.
bu konuda, teferruatlı bir şekilde, meslevi bu manada, bize uzun uzun, nefisle mücadelede, örnekler sunar. Musa'nın Allah'ına, ve Musa'ya kaç. Firavunluk ederek, iman suyunu dökme. Ahad ve Ahmet'e yapış. Ey kardeş, ten Ebu Cehil'inden kurtul. Nefisle mücadelede, o zaman, bir kimsenin gideceği yer, Kur'an ve sünnettir. Ahad ve Ahmet'e yapış deyince, Ahad olan Allah'tır. O zaman, Ahad ve Ahmet'e yapış deyince, Ahmet, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin sünnetleridir. Nefisle mücadelede, bizim kaçacağımız, bizim gideceğimiz, bizim uyacağımız düsturlar, Kur'an ve sünnettedir. O yüzden, nefisle mücadelemizi, Kur'an ve sünnet düsturlarının, içerisinde, devam etmemiz gerekir.
Kıymetli dostlar, kıymetli kardeşler, biz her, ay, burada, mesnevi okumalarını, devam ediyorduk. Bugün aslında, sadece, Halit Hoca'ya, ben dedim ki, böyle böyle, Çanakkale savaşlarıyla alakalı, bize, bir sohbet ediver diye, o da, illaki, mesneviden de, birkaç beyt okuyalım dedi. Üstüne, mesneviden de, birkaç beyt okuyaraktan, gecemizi, sonlandıracağız. İnşallah, birazdan, sema var. Semada, kendi, içinizden, Allah'ı zikredin. İnşallah. Kim bir, mecliste, Allah'ı zikreder, oradan çıkarsa, af olmuş olarak, dağılınız der, hadisi kudside.
Ayet-i kerimede, kim Allah'ı zikrederse, Allah onu zikreder der. İnşallah, zikrin sonunda, af olmuş olarak, dağılanlardan oluruz. Geceniz hayır olsun, semada buluşuruz. İnşallah. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi