Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti 8 Temmuz 2018
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 9 Temmuz 2018 · 38:10
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Rabbim Ümmet-i Muhammed'i korusun, muhafaza eylesin. Ülkemizi de her türlü beladan, müsibetten, sıkıntıdan, afattan koruduklarından eylesin inşallah. Bu beytten önce Hz. Pir, nefsin afatlarından bahsetmişti. Nefsin firavun olduğunu, firavunun da her türlü oyunu, desiseyi, hileyi düzenleyip, insana helaka götüreceğini anlatmıştı.
Tabi bu bölümün başında da bizi tarihin derinliklerine doğru götürmüştü. Bir putperest, Yahudi putperestin, inananların üzerinde yapmış olduğu baskıyı, zulmü anlatmıştı. Bu arada nefisle alakalı meseleleri anlattıktan sonra, birden bizi yine hikayeye sürükledi. Yani o Yahudi padişahın, inananlara yapmış olduğu zulmü anlatmaya başlamıştı.
O Yahudi padişahın, inananlara hendekler kazıp, içine ateşler, közler, korlar doldurup ve hendeklerin en başına da bir tane put koyup, o puta secde etmelerini, secde etmeyenleri de o ateşin içerisine atıyor idi. Ve Hazreti Mevlana, Cerahat-ı Ruma Hazretleri bu meseleyi Kur'an-ı Kerim'den alıntı yaparaktan, sen bu meseleyi öğrenmek istersen, Buruç Suresine bak demişti.
İşte bu nefsin insanı nasıl helaka götürdüğünü, nasıl insanları perperişan ettiğini anlattıktan sonra, tekrar bizi o hikaye ile baş başa bıraktı. O Yahudi padişahının küçük bir çocukla bir kadını getirip, o çocuğu ateşe atması, çocuğun dile gelerek halkı ateşe atılmaya teşvik eylemesi, bu bölüm başlığı gibi tekrar ne yaptı, bizi bu hikayeye doğru götürdü.
O Yahudi, bir kadını çocuğuyla putun önüne getirdi. Ateş yalımlanmıştı. Çocuğu anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup, gönlünü imandan ayırdı. Kadın, putun önünde secde etmek isteyince, çocuk ateşin içinden ben ölmedim diye haykırdı. Ana gel, gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum dedi.
Bu hikayenin başında bağlantı kurulması için söylüyorum. Tarihte, İslam'dan önce, Zünivas diye, M.Ö. 115'lerde veya M.Ö. 500'lerde, 525'lerde yaşadığı söylenen, Him yerlilerin son Yahudi kralı, bu putparestlikten Yahudiliğe dönme, zalim, gaddar, etrafına acı veren, acı çektiren bir kimse.
Tabi Yahudi kaynaklar böyle acımasız, böyle zalim, böyle bir gaddar kimseyi kendilerince, kendileri, kendi tarihlerinde bahsetmemişler. Ama bu Zünivas'la alakalı biz tarihi bilgileri, normalde Süryanilerden ve Necranlı Hristiyanların yazıtlarından çıkarıyoruz. Bilhassa Hristiyan kaynaklar, Habeşli Hristiyan kaynaklar, Süryani Hristiyan kaynaklar, Necranlı Hristiyan kaynaklar, bu etrafına dehşet saçan, Hristiyanları zulüm altında tutan, onları katleden, şehirlerini yakıp yıkan, insanları öldüren, kadınları ve çocukları esir alan,
bu Zünivas'ın tabiri caizse acımasız, dehşethane savaşlarını anlatır. Öyle ki bu Zünivas barış yapacağım deyip bazı şehirlere girer ve şehirlerin insanlarının hepsini kılıçtan geçirir. Böyle bir kimsedir. İşte bu Zünivas'ta bütün insanları helak etmek için, kılıçtan geçirmek için bir putdikar şehrin önemli yerine ve der ki, herkes buna secde edecek.
Secde etmeyenler de ateşe atılacak der. Secde etmeyenlerden birisi de bu kadın ve çocuğudur. Çocuğu kadının kucağından alır ve ateşin tam ortasına atar. Ateşin tam ortasına atar ama Cenab-ı Hak çocuğu ateşin tesirinden muhafaza eder. Korur. Ne zaman ki annesi puta secde edeceği zaman çocuk ateşin içerisinden feryat eder. Anne ben ölmedim. Dikkat edin Nemrut da İbrahim'i böyle ateşe atmıştı. İşte iman eden gerçek iman sahipleri Allah'ın yanında başka bir ilahı kabul etmez. Allah'la beraber başka ilahlar kabul etmez, kabullenmez.
Ve nihayet o kucağında çocuğuyla gelen kadının çocuğunu attı ama anne imanını koruyamamıştı. Muhafaza edememişti. Tam ki iman dairesinden çıkacağı anda çocuk bağırdı. Dedi ki anne ben yaşıyorum sağım. Bu ateş çocuk söylüyor çocuğun dilinden. Bu ateş perde olarak zahirde bir göz bağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkarmış, zuhur etmiş bir rahmettir. Ateş hepimizi korkutur. İman da dışarıdan bakıldığında ateş gibi olur. Hani hadis şeridi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri der ya öyle bir zaman gelecek ki iman ateşten bir kor olacak. Elinde tutanın eli yanacak ama dışarı atanın.
Elinden atan da imanından olacak der. Yine başka bir hadis şerifte insanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki dininin gereklerini, emirlerini yerine getirmek ateş gibi olacak. O yüzden dinin emirlerinde dirençli olanlar, sabırlı olanlar, Müslümanca yaşamaya çalışanlar sanki avuçlarında ateş tutuyorlarmış gibi olacak. Ama dinin emirlerinden, dinin haramlarından, helallarından, farzlarından uzak duran kimseler ise bu dünyada rahat ediyormuş gibi görünecekler. Ama asıl gerçek ateşin içerisinde yaşayacak olan onlardır. Hazreti Peygamber bu dünya hayatını bir sinema perdesi gibi görür ve der ki bu dünya hayatı bir perdedir. Bu perdenin içerisinde ateş gibi görünenler gerçekte ateşte değil, ateş değildir.
Ateş gibi görünmeyenler gerçekte ateştir der. Tersine çevirir. Dünya hayatında bir zorluk görmeyen, bir sıkıntı görmeyen, bir bela, bir musibet, bir dertle hemhal olmayan tabiri caizse bir eli yağda, bir eli balda. Bu harammış önemli değil, bu farzmış önemli değil. Hayatını yaşa, gününü yaşa. Sen de gençsin, sen de güzelsin, sen de delikanlısın. Hadi gel gecelere kayalım, eller havada yapalım, günümüzü yaşayalım. Nerede sabah orada akşam yapalım, biraz Ankara havası, biraz Avrupa havası, biraz çalgı yapalım, biraz şengi yapalım. Bak bu ömür gelip geçecek, biz de gelip geçeceğiz. Dünyaya bir daha mı geleceğiz canım, bir daha da gelmeyeceğiz.
Hep eller havada olsun. Haydi hayatı akalım gidelim, güzel bir hayat yaşayalım, tatlı bir hayat yaşayalım. Bak şimdi çeşme ne güzel, altın yunus ne güzel, kuşadası ne güzel, bodrum ne güzel, eller havada, yıkılsın her taraf, lingolingo şişeler. Harika hayat, öyle değil mi? Tango, her gece bir barda, gönlü hovarda, ring ring ring, harika. Ama ateşin içi, Hz. Pir diyor ki, siz bu dünyanın güzelliğine, debdebesine baktınız, gerçeğini görmediniz. Bu dünya bir perde, asıl hakikat ötelerde. Hani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, burada yaşayacağın kadar burası için, orada yaşayacağın kadar orası için, ne yapacaksan yap demiş ya. E bu da işin sıkıntılı.
İşte zahirde baktığınızda, bir kısım insanlar çok rahat hayat yaşıyorlar. Ama asıl ateşte olan onlar, zaten dünya hayatı, ateşten ibaret değil mi? Evimizi kaybetsek, ciğerimiz yanmaz mı? Annemizi kaybedince, ciğerimiz yanmaz mı? Elimizin altındakilerden birisini kaybetsek, ciğerimiz yanmaz mı? Birisi cüzdanımızı çalsa, ciğerimiz yanmaz mı? Hırsızın birisi gelse, birinki dilerimizi bizim alıp götürse, ciğerimiz yanmaz mı? Ne deriz biz? İçimize ateş düştü. Sebep, dünyayla alakalı bir şeyi kaybettik. Bir kadını kaybetmek, ne kadar acı veriyor adama, öyle değil mi? Erkek için, kadın için bir adamı kaybetmek, ne kadar acı.
İnsanın çocuğunu kaybetmesi, ne kadar acı dünya hayatı için, öyle değil mi? Dünya hayatında sevdiğimiz bir şeyi kaybetmek, ne kadar acı bir şey. Aslında kaybettiğimizde, kendi kendime baktığımızda, kendi kendimize baktığımızda, bize ateş gibi gelmiyor mu? Aslında dünya hayatı dediğimiz şey, ateşten ibaret. Biz onu su gibi görüyoruz. Onun manasına ermedik. Hani, Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretlerinin sözüdür. Der ki, bu insanoğluna şaşarım, şaşarım. Ateşin üzerinde yürüdükleri halde, nasıl rahat edebiliyorlar? Bu, Hazreti Ali Efendimiz'in sözü. İnsanlar, ateşin üzerinde yürürlerken, nasıl rahat neşe içerisinde yürüyebiliyorlar diye söyler. O zaman, dünya, ateşten ibaret.
Ama, bu ateş, bir veçeden insanlara cennettir. Bir veçeden de nedir? Cehennemdir. Kimisi, bu dünyada, cennette yaşar. Kimisi, bu dünyada, cehennemde yaşar. Kimisi, dünyasını cennet haline getirir. Kimisi, dünyasını cehennem haline getirir. Kendi elleriyle getirir. Kendi cüz-i iradesiyle getirir. Çocuk içeriden bağırıyor. Ana, gel de Allah'ın burhanını gör ki, bu suretle hak haslarının zevk ve işaretini de göresin. Çocuk annesine bağırıyor. Bu dışarıdan ateş gibi görünen, bu zalimin, bu Nemrud'un, bu Firavun artığının, bizleri cezalandırmak için yakmış olduğu bu ateşe kendini at.
Kendini at ki, bu ateşin içerisinde peygamberler var. Bu ateşin içerisinde veliler var. Bu ateşin içerisinde Allah'ın has dostları var. Sebep, onlar iman ettiklerinden dolayı ve salih amel işlediklerinden dolayı kafir olanlar, onları cezalandırmışlar, içeri atmışlar. Annesine diyor ki, gel burası güllük gülistanlık, gel burası dıştan ateş gibi kokuyor ama içi ateş değil.
Ben İzmir Bayındırlıyım, Ödemiş'te de yaklaşık bir yıl kadar kaldım. Ödemiş'te bir rufai şeyhi varmış. Herkes Yunan işgalinde tekkesini, medresesini kapatıp bir kenara giderken, bu tekkesini açmış, Yunan işgaline son vermek için dervişleriyle mücadele ediyormuş. Tekka çık, değişik harikulade haller oluyor.
Bir gün Yunan komutan gelmiş, bunun cesaretine, bunun böyle bir hani seccatının önünde şaşırmış. Demiş ki, seni öldürürüm. Gülmüş, demiş ki biz her gün ölüyoruz, diriliyoruz. Rufaililer de hani bize şimdi bunu kötü addettiler. Biz şimdi bir rufai şeyhinin şiş vurduğunu, yanağının bir tarafından şişi vurup öbür taraftan çıkardığını, ayyy ne yapıyorlar diyoruz.
Din bu mu? Veyahut da ateş yalıyorlar. Biz diyoruz ki, aa din bu mu? Ya bunlar birer delil, bunlar birer burhan delil. Bunlar var. Bu karşınızda ateşi yalayan insan var, ben de bilmiyordum. Ben meslek lisesi demircilikte okudum, ben demiri kızdırmasını bilirim. O demiri dilinize sürüyorsunuz, kızgın demiri. Dilinizdeki tüy yanıyor da diliniz yanmıyor. Bizatihi şahidim. İşte o rufai şeyhi de böyle ekmek fırını yanıyormuş dergahta. O yüzbaşı demiş ki, madem ki siz iman ettik diyorsunuz, Müslümanız, biz cennete gideceğiz, bizi ateş yakmayacak diyorsunuz, bunun delilini göster demiş.
Şeyh Efendi demiş, açın fırını. Açmışlar fırını, cayır cayır yanıyor o fırın. Bismillahirrahmanirrahim atmış kendini fırının içine. Kapatmış içeriden kendisi. 10 dakika, 15 dakika, 20 dakika, 25 dakika, 30 dakika, 35 dakika, 40 dakika, 50 dakika. Ses seda yok içeriden. Yunan yüzbaşı demiş ki, bu artık yanmıştır, tamam bitmiştir bu mesele. Askerlerine demiş, açın fırını. Askerler açmışlar fırını. O rufai şeyhi bağdaş kurmuş fırının içine. Hay, hay, hay Allah diye Allah'ı zikrediyor. Bunu bizatihi birinci ağızdan, duyandan, görenden, yaşayandan, nakleden kimseden dinledim. Ödemişte, eskici Mehmet emmimiz vardı, Allah rahmet eylesin.
Nazılili, Nakşibendi şeyhi Ali efendinin ödemiş halifesiydi. Bana bizatihi anlattı. Bende böyle bir hal olmuştu. Dedim, burada dedim bir rufai tekkesi olması lazım. Ondan sonra vardı Mustafa Efendi dedi, şuradaydı, buradaydı. Gittik tarlaların içerisinde, o yeri işte bulduk, tespit ettik filan. O anlatmıştı. Ateş, iman ehline bir şey yapmaz. Ateş, iman ehli olmayana yapar, ne yapacaksa. İman ehliysen, ateş seni yakmaz. Hani bir yine papazın birisi gelmiş ya, demiş hepimiz ateşi göreceğiz. Siz de öyle inanıyorsunuz.
O yine bir şeyhefendi demiş, hepimiz ateşi göreceğiz ama demiş, hemen oradan mangal varmış. Mangalın içerisinden közleri eline almış. O ateş, kimimizi yakacak, kimimizi yakmayacak demiş. Aç avucunu demiş, aç avucunu. Tabi bizi bu yollardan uzaklaştırdılar. Bunun içerisinde bu işlerin istismarcıları da oldu. Bunu da kabul etmekte fayda var. Anne, hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bu alemden çık, bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Bu dünya hakikatte ateş ama sudan yaratılmış ya. Biz suyunu görüyoruz onu. Aslında biz suya baktığımızda su dahi ateşten olmadır. H2O1 miydi?
Bize öyle öğretmişlerdi. Kimyacı H2O1 mi? H2O1 nedir? Su bileşkeni ayırdığında ne olur? Efendim, hiçbir şey duymuyorum. Birisi oksijen, birisi ne? Hidrojen. Birisi yanıcı, birisi yakıcı. Öyle değil mi? Allah Allah! H2O1. Birisi yanıcı, birisi yakıcı. Yanıcı ve yakıcıya Allah birleştirmiş, su meydana gelmiş. Ama hakikatte ne? Yanıcı ve yakıcı. Bakın, 850 yıl önce, Hz. Mevlana Celalettin Ruhm Hazretleri, suyun bileşimlerini açıklıyor. Diyor ki, ey insanlar, su, sizin gördüğünüz gibi sureten su, hakikatte ateşten olma.
Yani ne? Birici yanıcı, birisi de yakıcı. Siz yanıcı ve yakıcı olanı görmüyorsunuz. Suyu görüyorsunuz. Bunun hakikati ne? Yanıcı ve yakıcı. Yani ateş. Hz. Pir de diyor ki, hakikatte ateş olan, ama sizin zahiren su gördüğünüzde, suya benzeyen, bu alemden çık. ya bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Bu eğer mana alemine doğru yürürseniz, bu ateşe benzer ama gerçekte sudur. Akıl hiçbir zaman o mana alemine gitmek istemez. Aslında burada Allah-u Alem çocuk akıldır. O çocuk akıl, aşkla buluşursa, aşka düşerse, o zaman hakikati bulur.
Ve hakikati görür. Akıl, aşkla buluşmadığı müddetçe, ilahi aşkla tanışmadığı müddetçe, hep aldanmışlık içindedir. Ne zamanki akıl, ilahi aşka düştü, ne zamanki akıl, ilahi aşkla buluştu, o zaman onun önünde, hakikat perdesi açılır. Hakikat perdesi de açıldığında, gerçekte, gerçekte, hakikatte, ateşin içinde olanlara, başlar çağırmaya.
der ki, gelin, bu dışarıdan ateşmiş gibi görünen, mana alemine dalın. Gelin, dışı, size sertmiş gibi gelen, dışı size acı veriyormuş gibi gelen, dışı sizi rahatsız ediyormuş gibi gelen, bu mana alemine dalın. Dalın ki, bu mana alemi, hakikatte rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır diyor. Ateşe gir de, ateş içinde, gül ve yasemin bulan, İbrahim'in sırlarını gör. Ateşin içerisinde, İbrahim'in sırlarını gör. Hani, Hz. İbrahim aleyhisselamın, Nemrut ateşe atmıştı ya, Nemrut ateşe attı, Nemrut ateşin içerisinde, dışarıda kalanlar, İbrahim'in ne olduğunun farkında değil.
Nemrut ilan etti. Dedi ki, bu İbrahim'e iman eden var mı içinizde? Sare annemiz geldi. Gencecik, güzel mi güzel bir kız. İbrahim'e iman etmiş. Yüzüne bakmaya kıyamazsın. Güzel. Nemrut'a dedi ki, ben İbrahim'e iman ettim. Onun Rabbisine de iman ettim. Nemrut askerlerine emretti. Dedi ki, atın ateşe onu da. Sare de ateşe git, atıldı. Sare de ateşe atıldı. Bir baktı ki, Sare annemiz, İbrahim aleyhisselam, Allah'ı zikrediyor.
İçerisi gül bahçesi, içerisi bahar bahçesi, ateş dışarıdan yakıcı ve yanıcı, ama İbrahim'e gül bahçesi. İşte Sare de bağırdı dışarı. Anneciğim gel, senin ateş gördüğün yer ateş değil. Annesi atlayamadı. Ve o ateşin içerisinden, İbrahim Sare ile beraber çıktı. İbrahim Sare ile beraber çıktıktan sonra, yürüdü, Şam'a yerleşti. Şam'dan Mısır'a gitti. Mısır'dan tekrar geldi, Mekke'ye. Ve Sare'yi, kendine nikahladı. Sare'yi kendine nikahladı. Ve Sare, İbrahim'e olan aşkı, İbrahim'e olan imanı ile, hala da İbrahim'e olan aşkından, konuşulur hale geldi.
Yani Sare, İbrahim'i öylesine sevdi, öylesine sevdi, Everest'in tepesine bayrağını dikti. Öylesine sevdi, öylesine sevdi, yolun üzerinde, ciğerinin kokularını attı. Her ne tarafa dönersen, Sare'nin, ciğerinin aşka, yanık kokusunu, duyar hale geldi, aşıklar. İşte, ateşe giren, yani, ilahi aşka düşen, ilahi aşkla tanışan, ilahi aşkın yolunda gidenler, gerçekte, gerçekte, mane aleminde, güllük gülistanlığı buldular. Senden doğarken, ölümü görüyordum. Senden ayrılmaktan, pek korkuyordum.
Halbuki, senden doğunca, havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip, dar bir zindandan kurtuldum. Çocuk konuşuyor, bir çocuk, anne karnından doğarken, korkuyla doğuyor. dar bir karanlık bir yoldan geçiyor. Sıkıntılardan geçiyor. Ve neyle karşılaşacağı belli değil. Ve o yüzden, her çocuk doğarken, ölümü görüyor. Ve her çocuk, gerçekte, doğuşta, ölüme doğru gidiyor. Ölüme doğuyor her çocuk. Ve senden ayrılmaktan, pek korkuyordum. Anne karnından, anne karnından, çocuğun ayrılması, kendince büyük bir korkudur. Veyahut da, çocuk doğar ya, çocuk doğduktan sonra, bir müddet daha, çocuk annesini emer. O küçük çocuk, annesinden hiçbir zaman, ayrılmak istemez.
Anne karnında da, ayrılmak istemiyordu. Doğduğunda da, ayrılmak istemez. Korkar çünkü. Annesinden ayrıldığında, perişan olacağını düşünür. Ailesinden ayrıldığından, perişan olacağını düşünür. Anne karnından sudur ettiğinde de, nasıl korktuysan, perişan olduğunu düşündüysen, bu dünyadan da, kurtulduğunda, perişan olacağını düşünürsün. Bu dünya sevgisinden, kurtulduğunda da, perişan olacağını düşünürsün. Bu perdeden, kurtulduğunda, perişan olacağını, tabiri caizse, helak olacağını düşünürsün. O yüzden, nasıl, anne karnından, doğduğunda, perişan olmadıysan, güllük gülistanlık, bir dünyaya, gözlerini açtıysan, bu dünyadan da, kurtulduğunda, güllük gülistanlık, ayrı bir alemde, gözlerini açacaksın.
Bunun bir mecburi istikameti var ne? herkesin normal şartlarda yaşadığı ölüm. Bu ölüm mecburi istikamet. Bu dünyada gözlerinizi yumacaksınız. İsteseniz de, istemeseniz de, sevseniz de, sevmeseniz de, ister kafir, ister mümin, ister münafık, ister Türk, ister Kürt, ister Ermeni, ister ne olursanız olun, o ölüm şerbetini içeceksiniz. Ve dönüşünüz ona olacak. O son nefesle tanışacağız. Hep beraber. İşte şimdi bu ateş içindeki sükun ve rahatı bulunca, dünyayı ana rahmi gibi görmeye başladım. Şimdi bu ateşin içerisine girdim. Burada o maneviyatı görünce, burada Allah'a yakınlığı görünce, burada Allah dostlarının hallerini görünce, burada dostlarla dost olunca, dünyayı şimdi ana rahmi gibi gördüm.
Bu ateş içinde bir alem gördüm ki, her zerresinde bir İsa nefesi var. Bu mana aleminde, bu mana perdesinde, öyle bir alem gördüm ki, her zerresinde İsa'nın nefesi var. Bu perdede, öyle bir şey gördüm ki, bu perdede, peygamberlerin nefesleri var. Bu alemde, Allah dostlarının nefesleri var. Bu alemde, Allah dostlarıyla sohbet var. Peygamberlerle sohbet var. Şekli yok. Kendisi var bir cihan. O zahiren var olan dünya ise, sebatsız şekilden ibaret. O mana aleminin şekli yok. O mana aleminin şemali yok. O mana aleminin sayısı yok.
Ama o mana alemi, kendisi gerçekten var. Rüya görüyorsunuz. Rüyanız kendi mana aleminiz. Rüyanızda Beytullah'a gitseniz, rüyanızda cennete girseniz, rüyanızda birisiyle konuşsanız, kendi kendinize, bu yok der misiniz? Demezsiniz. Ölmüş annenizi görüyorsunuz rüyanızda, rüyanızda konuşuyorsunuz. Hani öldüydü? Hani yok olduydu? Hani ölümden sonra hayat yoktu? Hani öldükten sonra herkes yok oluyordu? Hani hesap kitap olmuyordu? Madem yok oluyordu, madem yok oluyordu, neden anneni gördün? Neden babanı gördün rüyanda? Neden dedeni gördün? Neden nineni gördün?
Neden ölen bir akrabanı gördün? Onlar var mı? Var. Göster bana. Yok. Neden? Şehadet aleminde yok. Ama mana aleminde var mı? Var. İşte o mana alemi ki, şekli şemali yok. O mana alemi, herhangi bir kaydı yok. Ama bu dünya, bu dünya diyor ki, zahiren var olan dünya, sebatsız, yani bir kararda durmayan, bir noktada durmayan dünya, her an değişen, her an farklılaşan dünya.
Farkındayız ama değiliz. Ana, analık hakkı için gel gir. Bu ateşin, ateşlik hassası yok. Ana, gel gir, tam talih ve devlet zamanı. Ana, gel gir, devleti elinden kaçırma. İşte aşıklar, o aşk meydanına çıkınca, o mana alemine çıkınca, etrafındaki herkesi, oraya davet eder. Der ki, gelin, sizin bildiğiniz gibi değil. Hani Cenab-ı Hak da peygamberine diyor ya, ilk önce tebliğ etmek için, nasihat etmek için, yakınlarından başla, akrabalarından başla, işte o aşk ateşine düşen kimse, önce etrafını çağırır. Gelin der, Allah'a koşun. Gelin, Allah'a doğru yürüyün. Gelin, Allah'a aşık olun.
Bu gördüğünüz her şeyin üstündedir, Allah aşkı diye. feryat eder. Tabiri caizse, kendi perdesine çağırır. Tabiri caizse, kendi dairesine çağırır. İster ki, bütün insanlar, kurtuluşa ersin. İster ki, bütün insanlar, hidayet ersin. İster ki, bütün insanlar, kendisinin sevdiğini sevsin. Kendisinin aşık olduğuna aşık olsun. O yüzden onlar, nida ederler etrafa, gelin diye. O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Allah'ın lütuf ve kudretini gör. O köpek dedi, zenuvas. O köpek dedi, dünya. O köpek dedi, dünya perestler. Dünyaya aşık olmuş. Dünya'nın debdebesine kapılmış olanlar.
Diyor ki, onların kudretini gördün. Onlar dünyalıktı. Bakın, Firavun'un kudreti dünyada kaldı. Nemrut'un kudreti dünyada kaldı. Utbe'nin, Şeybe'nin kudreti dünyada kaldı, bitti. Hani devam ediyor mu? Devam etmiyor. Ama peygamberlerin kudret ve kuvveti, ve mesleği devam ediyor. Bak sana acıdığımdan ayağını çekiyorum. Yoksa, neşemden zaten seni kayıracak halde değilim. Anne, ben seni seviyorum. Ben seni sevdiğimden dolayı, seni bu tarafa doğru çağırıyorum. Yoksa, ben burada öylesine iyiyim, öylesine güzelim, öylesine neşeliyim, öylesine mükemmel bir noktadayım ki, benim sana ayıracak çok fazla zamanım yok. Ben seni davet ettim. Sen benim bu davetime icabet edersen ne âlâ. İcabet etmezsen, sen icabet etmedin diye, ben kınanacak değilim.
Sen icabet etmedin diye, ben Allah katında hesaba çekilecek de değilim. Ben tebliğimi yaptım. Ben sana davetimi yaptım. Gel anne, ne olursun. Bu ilahi aşk ateşine düş diye çocuk yalvarıyor. Allah izin verirse inşallah, önümüzdeki ay, 800. beytten inşallah Rabbim izin verirse devam edeceğiz. Haklarınızı helal edin. Sema'da buluşacağız inşallah. Sema esnasında biz Allah'ı zikredeceğiz. Hep beraber zikredelim. Hep beraber af olmuş olarak buradan dağılıp gidenlerden olalım inşallah. Semada buluşmak üzere. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.