Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti - 4 Kasım 2018
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 5 Kasım 2018 · 54:45
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gününüzü, ömrünüzü, nefeslerinizi hayırlı eylesin inşallah. Hani Yahudi bir padişah vardı. Bu Yahudi padişah, inananlara zulmediyordu. Ve bu inananlar için hendekler kazdırmıştı. Bu hendeklerin içerisine odundu, çalıydı, çırpıydı toplayıp ateşe vermişti. Şehrin ortasına bir tane de put dikmişti.
Diyordu ki, kim bu puta secde eder, ona iman ederse bu ateşten kurtulur. Tarihi kayıtlarda bunu yapan Yahudi, aslında putperest olup da kendisini Yahudi gibi gösteren, zinuvas olduğu söylenir. Tabi bunun zinuvas olduğu da, Hristiyan kayıtlarında vardır. Bilhassa bizim Anadolu'muzda bulunan Süryani kayıtlarda ve Suriye'deki Hristiyan kayıtlarında bu kimsenin zinuvası olduğu söylenir. İşte en son bu insanlar ateşe atılırken, bir kız çocuğunun ateşe atıldığı, bu genç kızın imanından dolayı ateşin yakmadığı ve bu genç kız dışarıdaki annesine anne sakın ha, imanından vazgeçme, bu ateş yakıcı değil, içerisi güllük gülistanlık diye bağırınca insanlar kendiliklerinden ateşe koşmaya başladılar.
İşte o padişah ateşin yakmamasından dolayı, ateşle konuşmaya başladı. Hazreti Pir'de, yani Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerinde, böyle eşyayı konuşturma, eşyayla konuşma edebiyatı vardır. Ne yazık ki kargaları konuşturan La Fontaine'i herkes koyacak yer bulmazken ve çocuklarımızın okul kitaplarında La Fontaine'in kargayla ve tilkiyle olan muhabbetini herkese öğretirlerken, Hazreti Mevlana gibi içimizden, kendimizden yetişmiş olduğun bu kimselerin bu edebiyatını biz görmemezlikten geliriz.
Hazreti Mevlana mesnevisinde eşyayı konuşturur, eşyanın dilinden anlatır, konularını anlatırken. İşte yine Hazreti Pir, o Yahudi, zalim, zünü vasile ateşi konuşturuyor. Ateşe hitap ediyor. Padişah ateşe yüz çevirip dedi ki, Ey sert huylu, tabiatındaki o cihanı yakıcılık nerede?
Niye yakmıyorsun? Ne oldu senin hassan? Yoksa bizim talihimizden niyetin mi değişti? Sen ateşe tapana bile lütfetmezsin. Sana tapmayan nasıl kurtuldu? Ateş, sen hiç sabırlı değildin. Niye yakmıyorsun? Sebep ne? Kadir mi değilsin? Bu göz bağı mı? Yoksa akıl bağı mı? Böyle yücelmiş alev nasıl yakmaz? Seni birisi büyüledi mi? Yoksa bu simya mı? Yahut tabiatının değişmesi bizim talihimizden mi dedi? Ateş yakıcıdır.
Bıçak kesicidir. Bütün tabiattaki varlıkların, yaradılıştan kendilerinin özellikleri vardır. Bir çekiç alırsınız, dövücüdür. Bir çivi alırsınız, delicidir. Her aletin, her eşyanın, kendine ait bir özelliği, kendine ait bir işlevsiyenliği vardır.
Eşyanın, hakikatine vakıf olanlar, yaradılmış olan bütün eşyanın, ne işe yaradığını bilirler. Maddenin hakikatine vakıf olanlar, o maddenin ne işe yaradığına aşina olurlar. Biz, maddeyi daha küçük boyutlara indirgesek, o her küçük boyutun, ne işe yaradığını, işlevselliğinin ne olduğunu, maddeye aşina olan, onu tanıyan, onu bilen, onun ne olduğunu bilir.
Hani, kimyacılar derler ya, su, haşiki, öbürden ibarettir diye. Aslında, birisi yakıcı, birisi yanıcıdır ama, Cenab-ı Hak, ona söndürücü özelliği vermiştir. Hiç kimse suyu, yanıcı ve yakıcı olarak görmez. Herkes suyu, söndürücü olarak bilir. Ama su, yakıcılığı ve yanıcılığı, kendi uhdesinde birleştirmiştir. Yakmak, ayrı bir alemdir. Yanmak, ayrı bir alemdir. Sönmek ve söndürmek, ayrı bir alemdir. Bıçağın hassası, kesmektir. Ama bıçağı buraya koysak, koyunu da buraya koysak, o bıçak, kendiliğinden koyunu kesmez.
Koyun da, kendiliğinden, bıçağın üzerine kafasını uzatmaz. Ona birisinin koyunu yatırıp, kesmesi gerekir. O, birisinin, elinin üzerinden, Allah'ın kudreti ve kuvveti, tecelli eder. O yüzden, Hanefiler demişler ki, fiiliyatın üzerinde kuvvet, etki, ikidir. Birisi, kula aittir, ister. Birisi de, Allah'a aittir, yaratır. İşte, hani o bıçak, İsmail'i kesmedi ya, bıçak, kesici bir aletti. ama Allah'ın emri, ona kesme denilince, o kesmedi. Hani ateş, yakıcıydı ya, ama İbrahim'i, ateşe attıklarında, Cenab-ı Hak, ateşe hitap etti.
Ey ateş, serin ol, selametli ol, benim dostumu, yakıcı da olma, üşütücü de olma, dondurma da, üşüttürme de, yakma da. Ne yaptı ateş, ne yaktı, ne de içeride, üşüttürdü. Aynı şekilde, su, yüzmesini bilmeyeni boğar. Eğer gemi, su alırsa, batar. Ama Musa ve inananları, koca denizi geçtiler, yürüyerek, batmadılar, boğulmadılar. Aynı yerden, Firavun ve askerleri yürürken, su hepsini, içine alıp, boğuverdi. Demek ki, Allah'ın emri, bir şeye ulaşınca, o eşya, kendi hassasının, kendi özelliğinin, dışına çıkabiliyormuş.
İşte, ateş de, yakıcılığını, ve yanıcılığını, o müminlerin üzerinde, belli etmedi. Hani, hadis-i şerif vardır, cehennem kurulur, mahşer de kurulur. Ve bütün mahşer halkı, o cehennemin üzerinden, gitmekle mükelleftir. O cehennemin üzerinde, bir de sırat köprüsü vardır. Herkes, sırat köprüsünden, karşıya, cennete, kurtuluşa, ebedi rahata, koşarken, cehennem ateşi onları, yalayıp alıverir. Hani, ahtapot misali, her birinin, ayaklarından tutup, kendi içine alır. Ama, o cehennem ateşi, müminler geçerken, yalvarır.
Ya Rabbi, bu, müminler, üzerinden, hızla geçsinler. Bunların, üzerindeki nur, benim ateşimi söndürmekte. o, diğer vadilerin, günde yetmiş kez, bazı vadilerin, günde yüz kez, yalvarıp, bu gayya kuyusunun, azabından, bizi muhafaza eyle, diye, diğer cehennem vadilerin, yalvardığı, o gayya kuyusu bile, o müminlerin nurunu görünce, müminleri görünce, tesirsiz kalır.
İşte, bunun gibi, mümini, ateş yakmaz. Ben, bin dokuz yüz, seksen dokuz senesinde, ödemişteydim. Ödemişte, bir rufai tarikatının, dergahı varmış. Biz bu dergahı, aramaya koyulduk. Yıkılmış, yerle yeksan olmuş. Benim, o dergahı, ilgimi çeken şey, şuydu. Bu, ödemişteki, rufai tarikatı, tarikatı, müritleriyle beraber, Yunan işgaline karşı, başkaldıran bir dergah, tarikat. Dikkat edin, Türkiye'de, Anadolu'da, dergahlar ve tarikatlar, ikiye ayırılır.
bunda, cehri tarikat, hafi tarikat diye, ayırtmam ben. Bir, Kurtuluş Savaşı'na, bizatihi katılmış olan, gazi ve şehit tarikatlar, iki, Kurtuluş Savaşı'na, katılmayıp, Fransız, İngiliz, Yunan, bozmalarıyla, ortak hareket eden, sütü bozuk, bozma tarikatlar.
Anadolu'da, tarikatlar, ikiye ayrılır. İstanbul ve Anadolu'da, tekrar söylüyorum, bunun altını çizin. Tarikatlar, tarikatlar, cemaatler, dini oluşumlar, ikiye ayrılır. Bunları, cesaretle söyleyecek olan, hiç kimse yoktur. Birinci topluluk, tarikat, cemaat adına, ne derseniz deyin. Ta, Horasan erlerinin, Horasan'dan, eğitim almış, Kur'an ve sünneti, kendine destur, vatanını ve milletini, kendine hedef görmüş. Kur'an ve sünnet sevdalı, vatan ve millet sevdalı, kendisini hiçbir yere satmayıp, hiçbir yere peşkeş çekmeyip, kendi milletinin içerisinde yaşayan insanlar.
Bunlar, topyekun, Kurtuluş Savaşı'na katılan insanlardır. Bu dergahları ve tarikatları inceleyip, araştırıp bulun, gidin, onlara intisap edin. İkinci dergahlar, tarikatlar vardır. Bunlar, İngilizlerin kurduğu, İngilizlerin kurduğu, İngiliz bozması, Yunan yosması, Fransız, bilmem nesidir. Bunlar, Kurtuluş Savaşı'na katılmayıp, İngiliz mandasını, Fransız mandasını, bilmem ne mandasını, kabul etmeye çalışan, bozma, südü bozuk dergahlar ve tarikatlardır. Adı ne olursa olsun bunların. Benim, o rüfai dergahını, araştırmamın sebebi şuydu, o rüfai şeyhi, o rüfai şeyhi, bütün müritleriyle beraber, Kurtuluş Savaşı'na katılıp, müritleriyle beraber, Kurtuluş Savaşı'na katılıp, ama Yunan işgaline karşı, Yunan işgaline karşı, henüz daha, Ankara'dan hiçbir hareket gelmeden, kendi bulunduğu bölgede, mücadele eden kimse.
Tabiri caizse, her birisi, bunların, Efe Derviş. Ben, vatanının milletine aşık bir insanım. Dedim ki, bu tergahı bulmam lazım benim. Bu tarikatın yerini, bu tekkenin yerini bulmam lazım. Cenab-ı Hakk'a'm da olsun, bulduk. Ama, bir şey söyleyeceğim burada. Bu, Şeyh Efendi'nin, en önemli özelliğini anlatacağım size. Yunan yüzbaşısı, bu Şeyh Efendi'nin, müritlerinin, gece baskınları yaptı, Yunan askerlerini öldürdü, Yunanlılara yaltaklık yapan, yataklık yapan, Yunanlılara yavşaklık yapan, kimselere baskın yaptıklarını, ve bunları katlettiklerini öğrenir. Şeyhi tutuklar. Şeyhe der ki, sen yalancı, düzmece bir şeyhsin.
Bizim dinimiz, sizin dininizden yücedir. Ben sizden yüceyim. Şöyle böyle, Şeyh Efendi der ki, Şeyh Efendi'ye der ki, ateş, bütün herkesi yakacak. Sizin dininiz de emrediyor. Bütün herkes cehennemi görecek. Şeyh Efendi der ki, evet der, cehennemi bütün insanlar görecek. Ama der, Müslümanları yakmayacak. iş büyür. O gün için Yunan komutan, bir tane papaz getirir. Bir fırın yakılır, ödemiş de. Papaz der ki, Şeyh Efendi'ye, hadi ikimiz de cübbeleri atalım der.
Şeyh Efendi der ki, öyle atmamıza gerek yok. Der ki, sen cübbeni çıkar. cübbeni çıkar, benim cübbenin içine sar der. Cübbeni çıkar, benim cübbenin içine sar. Atarlar fırının içine, papazın cübbesi yanar, Şeyh Efendi'nin cübbesi yanmaz. Aradan bir zaman geçer. Fırının kapısını açarlar. Şeyh Efendi'nin cübbesini çıkarlar. Gül kokulu. Papazın cübbesini ararlar. Yok. Ödemiş de yaşanmış. Bu benim çok hoşuma gitti. Çok beni cezbetti. Orada bir, eskici bir dedemiz vardı.
Çok yaşlı. O anlatmıştı bu hikayeyi bana. O da, Nazillili, Nakşibendi Şeyhi, Ali Efendi'nin, halifesiydi. Ben bunları dinlediğimde, yaşım 29'du. Ve o Nazillili, Ali Efendi de, Kurtuluş Savaşı'na katılanlardandı. O, eskici Mehmet emmiden, ben bunu dinleyince, dedim ki, Mehmet emmi, bu dedim, rufai dergahı, nerede şimdi? Mustafa Efendi, oğlumuz dedi, filanca, mezarlığın öbür tarafında. Dedim, bir gidelim, yerini bulalım.
Hiç olmazsa, dedim, o Şeyh Efendi'nin, ruhaniyetine, dedim, üç ihlas, bir fatiha okuyalım. Gittik, her taraf patates tarlası olmuş. Cenab-ı Hakk'a hamdolsun, bulduk yeri, işte, orada oturduk, bir garip garip, ağladık, orada bir de zikrullah yaptık, kalktık. Mümini, ateş yakmaz. Mümini, ateş yakmaz. Şimdi, kendimden delil getireceğim buna, bende bir şey yok ha, benimle alakalı değil. Rufailer, ateş yalar derler ya, şimdi bunları bize, biz bunları bize, kötülüğe, biz bunları anlatamaz olduk. Anlatırsak da, bizi çarmıha gererler.
Taşlarlar hepimizi. Siz uçuk kaçık şeyler söylüyorsunuz diye. Yıl yine, 89. Rufailer, ateş buhranı yapıyorlar. Adı ateş buhranı. Ben, Tire Endüstri Meslek Lisesi, metal işlerinde okudum, kendim bizatihi. İyi kaynakçıyım. Bir demir nasıl kızdırılır bilirim, nasıl dövülür bilirim. Kendi mesleğimi de az bir şey yaptım. Babam öldükten sonra. Bu, rufai, ateş buhranı olacak. Yapacak olan, kimse bana dedi ki, Mustafa Efendi, al dedi. Onlar böyle, ona gül der, kimisi lale der.
Bir, demir düşünün. Ucu, böyle, lale gibi, veya gül gibi. Arkasında sapı var, uzun bu kadar. Ben onu götürdüm, piknik tüpününün üstünde, bir güzel, ikisini, üç tane, ben kızdırıyorum, kızarttım böyle, lale gibi kızardı, kıpkırmızı, böyle tüp son nefeste yanıyor. İçimden diyorum ki, ya bunu nasıl yalacaklar şimdi diyorum, kim yalacak acaba bunu diyorum. Elimde benim demir, lale gibi kızarmış, aldım getirdim ben, onu verecek olana dedim, abi, buyur, çok özür dilerim, hareketim meclisten dışarı. Eline böyle tükürdü, püf, yaptı. Eline bir vurdu böyle, coz yaptı, tükürük. Bir daha tükürdü eline, püf, yaptı, bir daha vurdu öbür tarafını, coz yaptı.
Bana verdi, al yala dedi. Al yala, diline vur yani. Dervişler de böyle halaka halinde, hepsi de, hay, Allah zikrullah yapıyorlar. Halakada ya, ben böyle halakanın sağında birisi var, onunla göz göze geldim, dilime bu vurdum, coz yaptı adam pat bayıldı.
O seyretmeye dayanamadı. Ben vuruyorum şimdi dilime, her hay esması çekişimde, dilim tükürükleniyor. Tükürük, coz diye sesi çıkıyor. İnan olun, duyuyorum sesi. Cozurtuyu duyuyorum. Dilimin üstündeki, tüylerin yandığını, tüylerin yanık kokusunu alıyorum. Dilim yanmıyor. Kardeşler, ben aklı başında bir kimseyim. Ben 16 yaşında, babasız kaldım, hayatın cenderesinden geçtim. Öyle birisinin bana bir şey yutturması, bir şey bana böyle, bir şey yapması, mümkün değil.
Ben İzmir çocuğuyum, kordon çiğnemişim. Bütün kordonun mekanları beni tanır, ben kordonu tanırım. Birisi bana bir şey yutturacak, mümkün değil. Ben o hale gelinceye kadar, benim geçmedim, dere geçmedim, köprü kalmadı. Ben vuruyorum dilime, coz diye, tükürükten, tükürükten sesi duyuyorum, dilim yanmıyor. Bütün alakayı, coz hay, döndü, soğudu, cozurtu çıkmıyor. Ben de, biraz da saflığım da var demek. Dedim, soğudu, öbürkünü getir dedi. Ben gittim, onu koydum ateşin üstüne, öbürkü daha da kızarmış. Onu aldım geldim. Gene hareket bu, püh, pat, coz, püh, pat, bir daha coz, al dedi bunu da yala. Cozurtu, cozurtu onu da yaladık.
Üçüncüyü getirdim, üçüncüyü de yaladık. Dilim yanmadı. Yıl 89, dilim yanmadı, oradaki, o toplulukta bulunan insanların, yüzde 90'ı sağ şu anda ödemişti ve bayındır da. Dilim yanmadı benim. Demek ki, ateş, yakıcı ve yanıcı değilmiş. Ateş, yakıcı ve yanıcı değilmiş. Yine kendimden örnek, bu mevzuyu kapatacağım. bu akşam açıldı nasıl olsa. Hani bıçak kesmez ya. Yine ruf ailelerde şiş buhranı var. Bu ne ya, bu İslam mı ya, böyle İslam mı olur ya, bu doğru mu ya, ben ne bu ya, bize böyle diyorlar ya.
Onlar da böyle bir özellik olmadığından dolayı, hasetlerinden, kıskançlıklarından diyorlar. Ben metal işlerinde okudum ya. Yine bir şiş, bildiğiniz şiş. İncecik. Annelerin örgü şişlerinin çeli. Arkasında tahtadan bir topuz. Topuzun da zincirinde böyle küçük küçük moncuklar, süslü bir de. Ben, 12 Eylül'de, bayındır, Ülke Ocakları, yönetim kurulundaydım. Biz şişi iyi biliriz. Ben kimseyi şişlemedim, ama şişi iyi biliriz. Şiş, birisine battı mı, kavgada, gürültüde, o esnada, fark etmez onu kimse, sıcaklığıyla.
Üç gün sonra fark etmezse, kan zehirlenmesinden ölür, ölüm sebebi bilinmez. En tehlikeli, alettir şiş. Yolda giderken, vurur birisi, yandan, sen ne oldu dersin, bakarsın, şişten geçer. Oraya fitil girmediğinden dolayı, kanından zehirleyebilir. Bize büyüklerimiz der, konuşurlarken, oğlum, bıçaklanmaktan korkmayın, şişlenmekten korkun derlerdi. İyi. Yine aynı, yine ödemişteyiz. Yine şiş, aldım geldim. Bildiğiniz, şiş. Gözümle görmesem, inanmayacaktım, kendi üzerimde olsa belki de. Aç ağzını açtım, dudağımın içinden.
Böyle, ben hayvan falan keserim, böyle, o gıcırtıyı bilirim. Birkaç sefer de, elimi kestim böyle, ben o gıcırtıyı bilirim. Bicak, el hesaplanınca, bir gıcırtı olur. Buradan vurdu, öbür taraftan çıkardı, bir de ucuna elma koydu. Elmayı görüyorsun, şiş. Topuzundan buradan tutuyorsun, elma burada. Elmayı görüyorsun, hay hay, hay Allah, elma burada. İyi, dudaktan tamam, anladık. Şu, eskiler, bu, boşluk var ya burada, tam gırtlağınızın altında boşluk. Oradan, boşluktan, buradan çıkardı, başka bir şey, boşluğa başladı şimdi. Gıcırt, gıcırt, aşağı doğru gidiyor, kemiğe saplandı, gitmiyor. Dedim, gitmiyor.
Çekici getirin bana dedi. Çekiş dedi, ne biliyor musunuz, karo fayans döşeyenlerinin elinde, plastikten bir çekiç var ya, ole plastikten bir çekiç, çekiç geldi, bu burada, şişa, onun elinde, başladı çakmaya, küt, küt, küt. Dedim, kemiğe dayandı herhalde, gitmiyor dedim. Sen karışma dedi. Çıkardı, şişin önü böyle, ucu biraz şey olmuş, ne o? Eğrilmiş. Çıkardıktan sonra, hareket şu, çıkarıyor ya, elini parmağına götürüyor, yalıyor, oraya elini koyuyor, böyle, 30 saniye filan durmuyor, hadi git şimdi diyor. Ne acı, ne kan, kendim yaşamasam, der ki insan ya, olmaz böyle bir şey.
İşte Allah'ın, böyle, böyle, kullarının üzerinden, bize verdiği, mucizeler var. Peygamberlerinin üzerinden, mucizeler var. Velilerin üzerinden, kerametler var. Ateş yakmıyor mu? Hayır. Bıçak kesmiyor mu? Hayır. Ya, bu, İslam mı şimdi? Allah Allah. İyi kardeş, kendim yaşadım. Kendim yaşadım. Ha, Hz. Pir diyor ya, ateş yakmaz, evet yakmaz. Bıçak kesmez, evet kesmez. Kesmez. O, Allah'ın emriyle yakar, Allah'ın emriyle keser.
Bıçak kendiliğinden gidip, birisini kesmez. Allah'ın onu, yaratması lazım. Ateş dedi ki, ey, şaman, ben yine o ateşim. Hele bir içeri gel de, benim hararetimi gör. Benim tabiatım değişmedi. Unsurum da, ben, Allah'ın kılıcıyım, onun izniyle keserim. Ayet-i kerime, Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir şey olmaz. Allah izin vermedikçe, bıçak kesmez. Allah izin vermedikçe, ateş yakmaz. Allah izin vermedikçe, su insanı batırmaz. Allah izin vermedikçe, hiç kimse, hiç kimsenin nefesine son veremez.
Allah'ın izniyle, bir yaprak düşer. Allah'ın izniyle, bir tohum patlar. Allah'ın izniyle, o tohum, ahaç olur. Allah izin vermezse, Allah izin vermezse, bir milim, hiçbir şey, hiçbir yere kımıldayamaz. Her şey, Allah'ın izniyledir. O, gökleri, ve göklerdekileri, yerleri, ve yerdekileri, ve bütün mükevanatı, yaratan Allah'tır.
Ol dediğinde, her şey olur. Kün lafzına bakar. O kün demedikçe, hiçbir şey olmaz. Hiçbir şey. Her şey, her şey, onun, ol demesine bağlıdır. Her şey. Çalışırsın, çabalarsın, gayret edersin, sonucu onun, ol demesindedir. Ve, o ol demedikçe de, hiçbir şeyin, olması, mümkün, değildir. Türkmenlerin, köpekleri, çadır kapısında, misafire yaltaklanmış, ama çadır yanına, yabancı biri uğrayacak olursa, köpeklerden, aslancasına, hamleler görür.
Kullukta, ben köpekten, aşağı değilim. Allah da, hayat ve kudrette, bir Türkten, aşağı kalmaz, dedi ateş. Hani, Türkmenlerin, çoban köpekleri, çok meşhurdur. Hani, Sivas kangalımız vardır ya, bizim şimdi, meşhurdur. 4-5 tane, Sivas kandalı, 300 tane koyunu gider, çobana gerek yoktur. Bize sonradan, o DNA'larıyla, oynanmış, genetikleriyle, oynanmış, köpekleri getirdiler bize. Bizim, topraklarımızın köpeğidir, Sivas kangalı. Çoban köpekleri, topraklarımızın köpeğidir. Av köpekleri, topraklarımızın köpeğidir. Hiçbir şeyin, bu topraklara ait olan, herhangi bir şeyin, bozulmasına, müsaade etmeyin.
bunu köpeğimiz dahil. Bakın, o pitbullları getirdiler, gelene gidene saldırıyorlar. Teller yanık köpeklerin, kopyalanmış köpekler, kopyalanmış köpekler, kopyalanmış koyunlar, kopyalanmış inekler, kopyalanmış kuzular, kopyalanmış gıdalar, kopyalanmış insanlar, kopyalanmış programlar. Bunlar hepsi de, bu, kapitalist deccal sisteminin ürünü. Size, kopyalanmış, hayvan eti yediriyorlar. Size, kopyalanmış gıdalar yediriyorlar. Size, kopyalanmış fikirler, kopyalanmış düşünceler, kopyalanmış hayat tarzı veriyorlar size.
Hayatınız kopyadan ibaret. Eğitim sistemimiz kopyalanmış, hukuk sistemimiz kopyalanmış, aile hukuku kopyalanmış, medeni hukuk kopyalanmış, ticaret hukuku kopyalanmış, ekonomi kopyalanmış. Ver kağıdı, al kağıdı, ver kağıdı, al kağıdı, üç kağıt yapmışlar. Kopyalanmış. Üretmiyorlar. Üretmiyoruz. Kopyalanmış. Gıdalar hazır, fikirler hazır, sistemler hazır, düzenler hazır, her şey hazır. Birisi çalışmıyor, üretmiyor. Üretilmiş bir felsefe yok, üretilmiş bir fikir yok.
Kapitalist, deccalist sisteme teslim olmuş bütün dünya. Her şeyimizde. ooo bu çok müslümandı, çok iyi müslümandı, bu çok iyi hristiyandı, bu çok iyi yahudidi, o dinsizdi, bu ateistti, bu hinduydu, bu putperestti, bu ateistti. Geç kardeşim ya, hepiniz de kapitalist, deccalist sistemin kölesisiniz. Adınız ne olursa olsun, adımız ne olursa olsun, adınız ne olursa olsun, ırkınız, dininiz, diliniz, renginiz, ülkeniz, memleketiniz, ne olursa olsun, buyuz.
Kime kuluz? Hazreti Pir, ateşe konuşturuyor. Diyor ki ateş, kullukta, ben köpekten aşağı bir şey değilim ki, ben Allah'ın emrini yerine getiriyorum. Biz kullukta neredeyiz? Biz kullukta neredeyiz? Hazreti Pir, müthiş bir önümüze örnek koyuyor. Ateşi konuşturarak diyor ki, ben o Türkmenlerin köpeklerinden daha sadık değil miyim? Onlar nasıl sahiplerine sadıksa, onlar nasıl çadırlarına sadıksa, onlar nimetlendikleri, sahiplenildikleri yere sadıksa, ben de ateşim, benim de sahibim Allah, ben de ona sadıkım, ben de onun emrindeyim diyor.
Kıymetli dostlarımız, biz kimin emrindeyiz? Biz hangi hazırlanmış fikri kabul ettik? Biz hangi hazırlanmış, kopyalanmış, üretilmiş olanları kabul ettik? Hayatımız dolu. Evet, bütün her şey onu zikreder. Bütün her şey ister istemez ona kulluk eder. Bir tek varlık vardır. Varlığın içerisinde hür olan insandır. Cenab-ı Hak melekleri hürriyetsiz yaratmıştır. Melekler hür değildir. Hür olan insanlar ve cinnilerdir.
Allah da Kur'an-ı Kerim'de der ki, insanları ve cinnileri bana kulluk yapsınlar diye yarattım. Yaradılış sebebimiz budur. Biz kime kulluk ediyoruz? Günde kırk sefer okuruz. İyyâken a'müdü ve iyâken estâin. Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz.
Peygamberler tarih boyunca kulak kulluğu kaldırmak için gelmişlerdir. Peygamberler tarih boyunca insanların Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk yapmamalarını öğretmek için gelmiştir. İnşallah o öğretiden biz de nasibimizi alanlardan oluruz. ve inşâAllah biz de kula kul veya şeytana kul veya nefse kul veya heva ve hevese kul olanlardan olmayız. Tabiat ateşi eğer seni gamlandırırsa o yakış din sultanının emriyledir. Tabiat ateşi eğer sana sevinç verirse ona o sevinci din sultanı verir.
Gam görünce istiğfar et. Çünkü gam Hâlık'ın emriyle tesir eder. Tabiat ateşi insanın kendi fıtratıdır. Eğer bu fıtratından dolayı ve fıtraten seni bir şey yakarsa, bir hastalık gelirse, bir sıkıntı gelirse onun emriyle gelmiştir.
O izin vermeseydi, hiçbir hastalık sana uğramazdı. O izin vermeseydi, hiçbir hüzün senin kalbini burkmazdı. O izin vermemiş olsaydı, hiç kimse sana kötülük yapamazdı. Hani dedi ya, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kendi kuzenine dedi, Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah'a dedi, Yavrucuğum, iyi dinle, sana bir şeyler söyleyeceğim.
İyi dinliyorum ey Muhammed. Yavrum, iyi dinle, iyi dinliyorum. Yavrum, iyi belle, iyi belliyorum. Üç sefer ona iyi belle, iyi dinle dedi. Ben de onun kelamıyla üç sefer söyledim size. İyi dinleyin. Bütün dünyanın insanları toplansa, sana kötülük yapacak olsa, Allah izin vermedikçe, hiçbir kimse sana kötülük yapamaz.
Devam ediyor. Bütün insanlar, sana iyilik yapmak istese, Allah izin vermedikçe, hiç kimse sana iyilik yapamaz. burada Hz. Hepir devam ediyor. Gam görünce tövbe et. Sizin kalbinize, gönlünüze, içinize sıkıntı gelince, tövbe edin.
İçiniz daralınca, tövbe edin. İçiniz burkulunca, tövbe edin. İçinizde bir ateş olursa, tövbe edin. Günahınızın olup olmadığına bakmayın. Tövbeyi bir şifa gibi görün. Bir arınma gibi görün. Tövbeyi Allah'a bir yaklaşma olarak görün. Çünkü gam, Allah'ın emriyle tesir eder diyor. Birisi geldi, Hz. Ali radiyallahu anh hazretlerine dedi ki, rahatsızlığından bahsetti, hasta olduğundan bahsetti. Hz. Ali Efendimiz ona dedi ki, tövbe et. Yine birisi geldi, kucağında çocuk, dedi ki, ya İmir el-Müminin, çocuğum hasta, ona dua eder misiniz? Ona dedi ki, tövbe et. Çocuğu hasta olana da tövbe et dedi.
Kardeşler, bir rahatsızlık, bir sıkıntı, bir problemle karşı karşıyasanız, Allah'a çokça tövbe edin. Secde edin. Namaz kılın. Dua edin. Cenab-ı Hak dedi ki, namazla, zikirle, duayla, benden yardım dileyin. Allah dedi. Allah dedi. Namazla, zikirle, tövbe ile, bana dua edin. Allah dedi. Allah, celle celaluhu. Allah isterse, bizzat gam, neşe, bizzat ayak boğu, azatlık, ve hürriyet olur. Allah isterse, gam, neşeye döner. Allah isterse, ayak boğu, hürriyete döner.
Yine, Hz. Mevlana'dan okuyalım bunu. Onun, hoş olmayan şeyi de, benim canıma hoş geliyor. O gönül inciten sevgilime, canım feda olsun. Naziri olmayan, tek padişahımın, hoşnut olması için ben, hastalığıma aşığım. derdime de, iki deniz gibi olan gözlerimin incirlerle dolması için, gam toprağını gözüme sürme gibi çekmekteyim.
Demek ki, büyükler de, gam toprağını sürme niyetine kullanıyorlar. Allah bizi, o büyüklerin yolundan gidenlerden eylesin. Birazdan sema edeceğiz. Ben her semada bunu söylemeye gayret ediyorum, unutmazsam. Bizim kardeşlerimiz, semada Allah'ı zikrediyorlar. Her çarkta, Allah diyorlar. Siz de içinizden Allah deyin, dışınızdan da diyebilirsiniz, bizim için sıkıntı yok. Hep beraber Allah diyelim. Bir hadisi kutsi var. Hiçbir gölgenin bulunmadığı yerde, Allah'ın gölgesinde gölgelenecek olan bir zümre var. Bu zümre şu, birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirleriyle alışverişleri olmadıkları halde, birbirlerini Allah için seven ve toplandıklarında Allah'ı zikredenler, onlar hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer yerinde, Allah'ın gölgesinin altında gölgelenecekler diye hadisi kutsi var.
Biz akraba değiliz. Adem'in çocuklarıyız, oradan akrabayız. Ama öbür türlü bahsedilen akraba değiliz. Sizden bir ticaretimiz yok, menfaatimiz yok. Biz kapının önünde sidi satan, kitap satan, dergi satan, sohbet satan, dua satan, ne o? okunmuş terlik, okunmuş şalvar, okunmuş cübbe, okunmuş vekf satanlardan değiliz. Hamdolsun. Biz Allah için buradayız. Bir ücret karşılığında değiliz. Herhangi bir belediyeden, herhangi bir vakıftan, herhangi bir valilikten, herhangi bir resmi kurum ve kuruluştan, ücret alanlardan değiliz.
Biz, Bursa Tasavvuf Vakfı olarak bir gönüllüler vakfıyız. Ve Gelibolu, Çanakkale, Tasavvuf Vakfı ve Çanakkale Üniversitesi, tasavvuf topluluğu da, hepsi de bir gönüllüler topluluğu. Kapımız herkes açık, gelene selam veririz, eyvallah deriz, gidene güle güle deriz, el sallarız. Seven, başımızın tacı, gönlümüzün sultanıdır. Sevmeyen de, bizden uzak, Allah'a yakın olsun deriz. Biz sevmeyeni sevenlerden değiliz. O kadar değiliz. Biz sövene sevenlerden değiliz. O kadar değiliz. Öyle döveni de, sevenlerden değiliz. Biz onlardan değiliz. Ben değilim.
Ben bir kötülük gördüğünüzde, elinizle, o da mümkün değilse, dilinizle, o da mümkün değilse, kalbim buğz ederekten, önlemeye çalışınız, hadis-i şerifine uyanlardanım. Biz hak ve hakikati, zalime tebliğ etmenin, cihat olduğunu bilenlerdeniz. Biz zalimi görünce, boyun bükenlerden, masumu görünce, onun mazlumu görünce, onun tepesine binen, zalimlerden değiliz.
Ne olmadığımızı söyleyelim. Ha, ceza vermeye gücümüz yettiği halde, ceza vermeyip, onu affetmenin, erdemlilik olduğunu bilenlerdeniz. Ama, birisine gücümüz yetmeyecek, o zalim, gücümüz yetmeyecek, ona bir şey deme, ben onu Allah'a avalettim. Oturlan oturduğun yere, korkak pısırık adam. Sen onunla mücadele etmeye, göze almadın, onunla mücadele etmeye, cesaret etmedin, cesaret etmedin, göze almadın şey, onu havalettik. Yok öyle şey. Sen, çocuk kaç yaşında, on yaşında, tokadı vurmaya gücün var, var. Otuz yaşına gelince, tokadı vurmaya gücün yok. Otuz yaşına gelince, ben, seni var ya, Allah'a avalettim.
On yaşında, tokadı vuruyordun ya, o zaman ne havaletmedin? On yaşındayken, neden havaletmedin, şimdi otuz yaşına gelince, havale diyorum. Fukaraya gelince, tokatla, zengine gelince, el pençe dur. Fukaraya gelince, aşağı tuttur. Zengine gelince, bir bürokrata gelince, bir siyasetçi gelince, baş köşeyi tuttur. Öyle değil miyiz? Ne zaman ki, fakiri de, zengini de, ne zaman ki, siyasetçi de, bürokrati de, normal, insanlara davrandığımız gibi davrandık, o zaman hürüz.
O zaman iman sahibiyiz. Bir kimse, karşısındakinin, zenginliğinden dolayı, ona hürmet ederse, imanının yarısını kaybeder. Hadisi şerif, bir kimsenin, bürokratik makamından dolayı, zenginliğinden dolayı, ona hürmet eden, imanının yarısını kaybeder. Bakın, herkes aynı koltuklarda oturuyor.
Benim koltuğum da aynı, sizin koltuğunuz da aynı, değişen bir şey yok. Değişmemesi lazım zaten. Böyle olması lazım. Hepimiz burada, Adem'in çocukları gibiyiz. Bir tarağın dişleri gibi. Hadis-i şerif. Birinizin birinizden üstünlüğü yok. Kardeş olun. İşte buraya toplanmamız Allah için. Bir menfaatimiz yok. Ekonomik, siyasi, ticari, hiçbir sosyal, herhangi bir, birbirimizden, beklentimiz yok. Allah için toplandık. Şimdi de, Allah için, zikrullah yapacağız. En aşağısı, af olmuş olarak çıkacağız. En yukarısı, Arşalan'ın, gölgesinde gölgeleneceğiz. Ben gözümü yukarı diktim.
Arşalan'ın gölgesinde gölgelenmek istiyorum. Hep beraber orada buluşalım inşallah. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.