Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 1 Temmuz 2019 · 38:13
Sayın misafirler, değerli Gelibolu halkı, Mevlevihanemizde yapılacak olan 131. ay etkinlikleri için hepiniz hoş geldiniz. Düzenli olarak her ay yapılan saat 5'te başlayan interaktif söyleşilerinden sonra şimdi Sema Zikri Şerif'ine sıra geldi. Öncesinde orijinaline uygun olarak Mesnevî'den beytler ve pasajlarla Üstadımız Sayın Mustafa Özbağ Beyefendi'yi sizlere takdim ediyorum.
Geceniz hayırlı olsun. Selamun Aleyküm.
Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Mesnevî bizim bu toprakların bağrından çıkmış, kökü bu topraklara ait ama dalları olarak bütün dünyaya yayılmış, meyvelerini bütün herkese yemesi için kendini tevazu ile insanların yönünde eğilmiş manevi bir bahçenin manevi bir ağacı ve manevi meyveleri.
O yüzden bir şey manevi ise hastalara ilaçtır, gönüllere selametliktir, yıkık ve kırık kalpleri tamir edendir. Mesnevî bu manada kendisiyle amel edecek olanlara bir yol gösterici, aşıklara bir nefes, mürtedlere bir korku, münafıklara bir şedid, bir nefes gibi gelir. O yüzden mesnevî okuyan kimseler eğer ondan bilgilenip kendilerini iyiliğe doğru götüreceklerse onlara bir yol göstericilik yapar.
Musa'nın asası gibidir. İsa'nın nefesi gibidir. Muhammed-i Mustafa'nın bakışı gibidir. Eğer yok, eğer ona kem gözle, yanlış gözle bakarsa o zaman da onlara sıkıntı verir. Allah cümlemizi bu manada gönül hoşluğuyla okuyup anlayanlardan eylesin. Kıymetli dostlar, İslam dünyası iki büyük tehlikenin altında. Birincisi, biz bunu sert, şedid, algı itibariyle sıkıntılı, insanları ötekileştiren, insanları ayrıştıran bir dile sahip olan ve öncülüğünü Suudi Arabistan'ın çektiği Vahabi ekoli.
Diğeri de yine insanları ayrıştıran, insanları bu noktada sıkıntıya sokan ve ne yazık ki aşırı bir milliyetçilik akımı gibi duran Şia. Bu ikisinin ortasında yönünü bulamayan Müslümanlar ne yazık ki kendi topraklarından kendi nefeslerini terk edip kökü nerede olduğu belli olmayan değişik felsefe ve düşüncelere gitti. Tabiri caizse savruldu.
O savrukluğun da cezasını hep beraber çektik 15 Temmuz'da gördüğümüz gibi. O yüzden bu fakirin kendince düşüncesi bizim kurtuluşumuz, nefes alışımız, kendi milli ve manevi değerlerimize dönüşümüz de mümkün. Bu bizim topraklarımızda var. Hazreti Mevlana'mız, Hacı Bektaşi Veli'miz, Yunus Emre'miz, Hacı Bayramı Veli'miz, Üftademiz, Mahmud-u Hüdayemiz. Bu noktada isimlerini saymakta zorluk çekeceğimiz nice büyük alp erenler, nice büyük veliler, nice büyük nefes sahipleri bu topraklara barış, huzur, mutluluk, birbirini sevme, kaynaştırma, bu toprakların üzerinde ortakça yaşama, ortakça daha iyiye, daha güzele koşma yolunu açmışlar.
İnşallah bizler onların torunları, onların yollarına devam eden kimseler olarak bu bayrağı, bu sancağı düştüğü yerden kaldırıp yine bütün dünyaya bir nefes olması için sevgi, mutluluğu, barışı, aşkı, dinin Kur'an ve sünnet dairesinde sevgi yüzünü, sevgi dilini bütün insanlığa taşıyacağız inşallah. Ve insanlık dinin sevgi yüzünü ve sevgi diline müştak onu beklemekte.
Biz inşallah bununla alakalı bütün Anadolu'da yaşayan insanlar üzerimize düşen vazifeyi yerine getirmeye gayret edeceğiz inşallah. Her ay Cenab-ı Hak hamdolsun 131. ay olmuş buradaki mesnevi okumalarımız hiç inkitaya uğramadan devam ediyor. İnşallah Cenab-ı Hak sağlık, afiyet verirse devam edecek inşallah.
865. beytte kalmışız burada. Su ile toprak İsa'nın nefeslerinden gıdalanınca kol kanaç açtı, kuş olup uçtu. Tabi bundan önce hatırlamak babından. Malum, Hz. Mevlana C.R. Hazretleri Hud Aleyhisselam'ın üzerinde olan, tecelli eden Hud Aleyhisselam'ın ateşe hükmetmesi, ateşi evlendirmesini anlatıyordu.
Ve aynı şekilde de Hz. Muhammed Mustafa'nın büyük velilerinden şeyban-ı râinin de aynı şekilde koyun sürelerine bir daire çizip, koyunların o dairenin içerisinde kaldığını anlatmıştı. Ve kurtların, o şeyban-ı râinin çizdiği çizgiden içeri girmediğini ve böylece koyunların durduğunu söylüyordu. Ve ondan sonra da sırasıyla İbrahim Aleyhisselam'ın yine büyük mucizesi olan, Cenab-ı Hakk'ın onun üzerinde tecelli ettirdiği büyük mucize, ateşin yakmaması, ardından yine büyük mucize olarak Musa Aleyhisselam'ın denizin üzerinde kavmiyle beraber yürümesini anlatmıştı.
Ve buna Hz. Mevlana devam ediyor. Diyor, su ile toprak, İsa'nın nefeslerinden gıdalanınca kolkana çarştı, kuş olup uçtu. Malum, İsa Aleyhisselam'ın en büyük mucizelerinden birisi, onun nefesiyle hastaların şifa bulmasıydı. Hatta onun nefesiyle ölülerin konuşması, ölülerin bu noktada cevap vermesiydi.
Çünkü Cenab-ı Hakk peygamberlerini böyle mucizelerle destekliyordu. Ve yine İsa Aleyhisselam'ın normalde suyun üzerinde yürüdüğü ve fırtınaya kapılmış kendi inananlarından kimseleri geminin ucundan tutup kıyıya kadar götürdüğü malumdur. Hz. Mevlana, Celaleti Ruma Hazretleri bunu söylüyor. Cenab-ı Hakk o peygamberlerine, o velilerine izin verirse, onların üzerinden harikulade haller zuhur eder. İsa'nın nefesiyle hastalar iyileşir, İsa Aleyhisselam suyun üzerinde yürür, dalgaların içerisinde boğulmak üzere olan kimseleri kıyıya, selamete geçirdiğini anlatıyor. Allah'ı tesbih etmen, yani Allah'ı zikretmen, Allah'a şükretmen, Allah'a hamd etmen, su ve topraktan meydana gelmiş olan cesedinden çıkan bir buhardan, bir nefesten ibarettir.
Fakat gönül doğruluğu yüzünden cennet kuşu olmuş, oraya uçup gitmiştir. Bu beden su ve topraktan yaratılma, çamurdan yaratılma. Cenab-ı Hak bu bedeni çamurdan yarattı ve anne karnında da yaratılış esnasında yine topraktan yarattı, yine çamurdan yarattı. Adem'i su ve topraktan, çamurdan yarattığı gibi bu bedeni de anne karnında bir çiğnem etten, bir damla kandan yarattı. Ve beden topraktan ve sudan ibaret. Ve bizim bedenimizin büyük bir çoğunluğu su ve bizim bedenimizin çok az bir kısmı topraktandır. Ve toprakta da bütün minareller mevcut olduğu için bizde de bütün varlığın minarelleri zahir olarak da vardır. Ve Cenab-ı Hak, Hz. Mevlana, Cenab-ı Rum Hazretleri bizim algımızı yukarı çıkarıyor.
Yükseklere doğru götürüyor. Diyor ki bedeniniz su ve topraktan yapılma. Bedeniniz su ve topraktan yapılmakla o beden Allah'ı zikrederekten, Allah'ı tesbih ederekten, Allah'ı tenzih ederekten kendisini cennetlik etmekte. Bu nasıl? Mesela kim subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azim der ise, Allah onun adına cennette bir meyve ağacı diker.
Ve düşünebiliyor musunuz? Bir sefer subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azim dediğinizde, sizin adınıza cennette bir meyve ağacı dikiliyor. Ve siz o meyve ağacı size ait. Ve siz yiyeceksiniz o meyve ağacının nimetlerinden, meyvelerinden. Ve bunu söylerken de, sizin yine fiili olarak, zahiri olarak bir bina yapmanız, bir ev yapmanız, herhangi bir şey yapmanız gerekmiyor. Nefesten ibaret. Subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azim, nefesten ibaret söylemeniz. Bunun için sizin bir şey ödemeniz, bir ağırlık, herhangi bir yük çekmeniz, herhangi bir, örneğin kuvvet harcamanız, herhangi bir size zorluk olması mümkün değil. Allah'ı zikir bu kadar büyük bir iştir. Bir kimse Allah'ı zikrederekten en büyük işi yapar.
Ve Allah'ı zikrederken de o kimse üzerinde yüz kiloluk bir çuval çekmez. Üzerinde bin kiloluk bir ağırlık çekmez. Veya da Allah'ı zikrederken o kimse kendince maddi bir zorluk çekmez. Allah'ı zikrederken o kimse manevi bir zorluk çekmez. Otursa bir kimse, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah dese, üç sefer bunu söylese, Cenab-ı Hak onun binlerce günahını siler. Ve bir kimse otursa, günde yüz sefer, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah dese, Cenab-ı Hak onun günahlarını siler, yok eder. Hani bir gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gece yarası kalkıp hızla yürümeye başlamıştı. Hızla yürüyünce Ebu Hureyre de onu gördü, onu takip etmeye başladı.
Tabi Hz. Ayşe annemiz de kıskanç olduğundan o da uzaktan takip ediyordu. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hurmalığın içerisine girdi. Arkadaşının, kardeşinin, dostunun hurmalığı. Ara sıra daraldığında oraya giderdi. Hiç kimseye haber vermezdi. O hurmalık nasıl bir hurmalıksa, cinni taifesiyle toplantı orada olur, maneviyatta toplantı orada olur, kendi kendisine, kendi kendisine kaldığı zamanlar o hurmalıya giderdi. Yine o hurmalıya gitmişti. O hurmalıya gittikten sonra Ebu Hureyre radallahu an hazretleri ona bir suikast düzenlerler, ona bir kötülük yaparlar diye kendini sakladı, sonradan kendisini meydana çıkardı. Meydana çıkarınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sanki kendinde değilmiş gibi Ey Ebu Hureyre git ilk gördüğün kimseye tebliğ et.
Kim la ilahe illallah der ise kurtuluşa erecektir. Cennet ona haktır dedi. Ebu Hureyre dedi ki, Ya Muhammed bu sözü ben söylersem kimse inanmaz ki. Bana inanmazlar. Hemen ayağından ayakkabılarını çıkardı. Dedi ki al bunu da kendine delil olarak sana inanmayanlara göster. Ebu Hureyre radallahu an hazretleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ayakkabılarını, bugünkü dilde söylüyorum ayakkabı diye, onları aldı, hurmalıktan dışarı çıktı.
Hurmalık'ta böyle hani bahçelerin etrafını böyle çit örerler ya taştan veyahut da kargıdan. Öyle hurma dallarından bir çit vardı. Çiti aştı öbür tarafa. Bir baktı ki Hz. Ömer radiyallahu an hazretleri karşısında. Emir neydi? İlk gördüğüne tebliğ et. Emir buydu. İlk gördüğüne tebliğ etti. Hz. Ömer radiyallahu an hazretleri onu tuttu. Dedi ki, nereden geliyorsun? O dedi ki, Muhammed Mustafa'nın yanından geliyorum. Çit'in öbür tarafında. Ve dedi ki, dedi, La ilahe illallah diyen kurtuluşa ermiştir. Hz. Ömer Efendimiz onu göğsünden itti böyle. Dedi ki, sakın bunu kimseye söyleme. Dedi, nerede Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem? Dedi ki, çit'in öbür tarafında.
Hemen Hz. Ömer radiyallahu an hazretleri, çit'in öbür tarafına atladı. Ardından Ebu Hureyre atladı. Dedi ki, ya Resulallah. Hz. Ömer Efendimiz, böyle buyurmuşsunuz. Evet ya ey Ömer. Kim la ilahe illallah derse, kurtuluşa erer. Hz. Ömer Efendimiz, aklı bir adım önde. Dedi ki, ey Muhammed, bunu böyle insanlara söylerse kimse ibadet etmez ki.
Kimse ibadet etmez ki. O zaman Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, La ilahe illallah, anahtardır. Dişleri de ameldir. Kim la ilahe illallah der, iyi ameller işlerse, cennet ona vacip olur dedi. Kıymetli dostlar, zikrullah, Allah'ı zikretmek, bu kadar kıymetlidir. Günahın var, yok, açıksın, kapalısın, şunu yapıyorsun, bunu yapıyorsun, sorgulamıyorum.
La ilahe illallah demeye gelin. Yolda yürürken la ilahe illallah deyin. İş yaparken la ilahe illallah deyin. Allah'ı zikredin. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Tevhidi arttırın. La ilahe illallah demeye arttırın. Ümitsiz olmayın. Kendi kendinizi ümitsizlik batağına saplamayın. Bakın, Hazreti Pir buna işaret ediyor. Senin tesbih etmen, yani Allah'ı zikretmen, su ve topraktan olma, bedenden çıkıyor, ama Cenab-ı Hak onu büyük bir nur olarak, nur haline getiriyor. Ve sen hiçbir şey maddi olarak para, pul harcamadan ve hiçbir zahiri bir eylem yapmadan, Cenab-ı Hak seni ehli cennet yapıyor.
Ne büyük nimet. Ve senin o zikrini cennet kuşu yapıyor. Hani yine bir hadisi kutsi var ya, kim la ilahe illallah der ise, bu tevhid Allah'ın kalasına kadar gider. Ve Allah'ın tabiri caizse kapısına vurmaya başlar. Güm güm. Allah bildiği halde sorar. Hadisi kutsi. Ey melakelerim! Bu sakin olmayan, sükunete ermeyen, kapıma vuran kim? Melekler bakarlar. Tevhid. La ilahe illallah. Dönerler. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah! Sana her şey malumdur, senin bilgin dahilindedir.
Bu kapıya vuran, filanca kulun söylemiş olduğu tevhiddir. Allah bildiği halde sorar, söyler. Ey melakelerim! Sorun bakalım ne istiyormuş? Melaikeler gelir tevhide sorarlar. Ne istiyorsun? Tevhid der ki, beni söyleyen af olmadıkça ben sakinleşmem. Melaikeler dönerler Cenab-ı Hakk'a derler ki, Ey Allah! Celle Celaluhu! Sana malumdur ama, tevhid dedi ki, beni zikreden, beni tesbih eden, beni söyleyeni af etmedikçe ben sakin olmam. Cenab-ı Hak ferman buyurur, Ey melaikelerim! Şahit olun!
O tevhidimi söyleyen henüz daha ağzından çıkarken ben o söyleyeni affetmiştim. Kıymetli dostlar, tevhid, kelime-i tevhid, La ilahe illallah, daha uzunu, eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diyen kurtuluşa ermiştir. İşte Hazreti Mevla'na diyor ki, siz su ve topraktan yaratılmasınız ve hiçbir ağırlık, hiçbir güç, hiçbir maddi ve manevi bir sıkıntı çekmeden Allah'ı zikrederseniz, Cenab-ı Hak sizin zikrinizi cennet kuşu haline getirir.
Sizin nefesinizi cennetlik eder, cennet kuşu eder. Tur dağı Musa nurundan raksa geldi. Kamil bir sufi oldu. Noksandan kurtuldu. Dağ bir aziz sufi olursa şaşılacak ne var? Musa'nın cismi de bir kemik parçasından ibaretti. Hani Musa, tayin edilen vakitte Tur-i Sina'ya gelmişti. Ve Tur-i Sina'da Allah'a ibadet ediyordu, Allah'ı zikrediyordu. Allah'a ibadet ederken, Allah'ı zikrederken, eski ahitte geçer bu. Tevrat'ta geçer. Bulutların arasında Allah'la konuşuyordu. Bulutumsu bir noktada. Ve Cenab-ı Hak Musa Kelimullah, Allah'ın konuştuğu peygamber.
Musa öylesine konuşurken, sohbet ederken aşka geldi. Dedi ki, seni göremez miyim? İnsan sevdiğini görmek ister. İnsan dildaşını görmek ister. İnsan gönül sultanını görmek ister. Aşık, maşunu ister. Aşık, herden maşunu seyretmek ister.
Aşık odur ki, hiç birden maşu gözünün önünden gitmesin. Aşık odur ki, hep konuştuğu maşu olsun. Aşık odur ki, duyduğu maşu olsun. Aşık odur ki, dokunduğu maşu olsun. Aşık odur ki, yerken, içerken, gezerken, dozarken, uyku esnasında dahi, hep maşunu görsün.
Hep onunla fısıldaşsın. Hep onu dinlesin. Hep onu konuşsun. Hep onunla konuşsun. Bütün diller sussun. Bir tek o konuşsun. Bütün gözler onun gözünde toplansın. Bir tek o baksın. Bir tek onu görsün. Bütün yüzler o olsun. Her güldüğü gözde, onu görsün. Her gözde, onun gözünü görsün. Her dilde, onun dili şakısın. Aşık odur. Aşığın, gecesi maşudur. Gündüzü maşudur. Nefesi maşudur. Can alıp, can vermesi, maşudur. İşte Musa Aleyhisselam, konuşurken, sohbet ederken, dildaşlık ederken, daha da dedi, daha da, görmek isterim.
Cemalinle müşerref olmak isterim. Cemalleşmek isterim dedi. Öyle deyince, Cenab-ı Hak, ona müsaade etmedi. Dedi ki, Ya Musa, dayanamazsın. Bunu kaldıramazsın. Buna takat getiremezsin. Musa'ya takat getiremez diyen, Allah Celle Celaluhu, Muhammed-i Mustafa'ya, sallallahu aleyhi ve selleme dedi ki, Ey Muhammed, ne tarafa dönersen dön. Benim veçimi orada göreceksin dedi. Ona, göremezsin demedi. Ona dayanamazsın demedi.
Ona takat getiremezsin demedi. Bu sana verilmemiş demedi. Bu sana öngörülmedi demedi. Ona dedi ki, Ey Muhammed, sen ne tarafa dönersen dön, Allah'ın veçi o yüzedir dedi. Kimi peygamberini, kimi peygamberinden üstün kıldı.
Kimisini, kimisinden üstün kıldı. Hz. Muhammed-i Mustafa'yı, diğer peygamberlerden ve insanlardan üstün kıldı. Hz. Muhammed-i Mustafa'yı ve ümmetini, diğerlerden üstün kıldı. O ümmet ki, ne tarafa dönerse dönsün, Allah'ın veçi o yüzdedir. Bu idrake erişmeli. O idrake erişirse o zaman, Allah'ın yüzüyle cemalleşşek. O'nun cemaliyle cemalleşşek. İşte, Musa aleyhisselam, Allah'la yüzleşmek, cemalleşmek istedi. Cemalleşmek isteyince, ona dedi ki, sen dayanamazsın.
Ve dedi şu dağa bak, Hz. Musa dağa baktığında, Cenab-ı Hak, o dağa birden tecelli ediverdi bir an. Bu husisi bir tecelliydi. Bu zatî bir tecelliydi. Bu Musa aleyhisselama has bir tecelliydi. Ve dağ, yerinden oynadı aşkından, muhabbetinden. Bir gelinlik kız gibi süsleniverdi. Öylesine cezbeye geldi, öylesine cezbeye geldi ki, kaynadı fokur fokur, çölün ortasında kalmış çömlek gibi.
Ve öylesine dağ, paramparça dağıldı ki, ne Musa dayandı buna, ne de Tur dayandı. Musa baygın, Tur şaşkın, Musa baygın, Tur hayrette, Musa baygın, Tur dağıldı. Ve hâlâ da Tur dağılmış vaziyette, kıyamete kadar gidecek. O tecelli ettiği yeri, Tanrı mahar eder. Kendinden başka ne varsa, yıkar atar. O yüzden Hazreti Muhammed Mustafa dedi ki, bir gönülde iki sevgi olmaz. O yüzden Hazreti Muhammed Mustafa dedi ki, Allah'ı gözünüzün gördüğünden, gördüğünden, görmediğinden daha fazla sevin. O yüzden Kur'an buyurdu ki, o iman edenler, Allah'ı şedid bir sevgiyle severler.
Hazreti Pir diyor ki, Allah, Tur'a tecelli edince, Tur, Cenab-ı Hakk'ın nurundan, dağıldı, raks etmeye başladı, aşka geldi, şevkle, kendinden geçti. Hani, Cafer-i Tayyar, hicretten dönmüştü de, Hazreti Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem, Cafer-i Tayyar'ı sevincinden dolayı, bir rivayette anlından öpüvermişti.
Cafer, o sevginin tecelliyatıyla, kendinden geçip, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, etrafında sema etmeye başlamıştı. Kendinden geçmişti. Hem kendi etrafında, sema ediyor. Hem, Muhammed Mustafa'nın etrafında sema ediyordu. Sema Hazretlerinin rütüeli, oradan gelmedir. Her biri Cafer-i Tayyar'dır. Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretleri, gıpte etmişti. Biraz da mahzunlaştı. Onun gıpte edip, mahzunlaştığını görünce, Ey Ali, senin demin benim demimdir. Senin canın benim canımdır. Senin ruhun benim ruhumdur deyince, Hazreti Ali Efendimiz de dayanamamıştı.
O da çıkmıştı, Hazreti Muhammed Mustafa'nın etrafında sema etmeye. Her biri cennet aslanı, kuğular gibi etrafında onu sema ediyorlardı. Her cemalleştiklerinde, ayrı bir mana perdesi açılıyor. Hazreti Muhammed Mustafa'ya bir daha aşık oluyorlardı. Her cemalin önünden geçerken, her cemal ayrı bir cemali getiriyor.
Allah'a yaklaştıkça yaklaşıyorlardı. Muhammed-i Mustafa'nın cemalinden, cemalullah'a ulaşıyorlardı. Ve belki de, Hazreti Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, o hali kesmemiş olsaydı, onlar ebediyen Muhammed-i Mustafa'nın etrafında sema edip, Muhammed-i Mustafa'nın etrafında çark edip, her çarklarında Allah, Allah, Allah deyip, Allah'la cemalleşmenin, aşkın ve vuslatın, en yüksek noktalarını yaşayacaklardı.
Ama zaman vardı. Dünya çekiyordu. Kader çekiyordu. Ecel çekiyordu. Yürüyemiyorlardı ahirete doğru. Ecel ayaklarında pranga gibi duruyordu. O ne güzel bir sevda ki, en yakın, Cafer-i Tayyar gitmişti. Elleri kolları budanmış bir şekilde gitmişti. Kolları kesilmiş bir şekilde bitmişti. Bir çınar gibi, dalları kopmuş bir vaziyette ötelere doğru uçuyordu. Ve Hazreti Muhammed-i Mustafa, ona manevi kanatlarının ismini takıyordu. Diyordu ki, cennette, ben onu kanatlı görüyorum. Henüz daha teyyarenin ismi yokken, onun lakabını takıyordu.
Tayyar diyordu ona. Vurunca, ölü gördüğümüz Tur-i Sina canlandı. Şevke geldi. Aşk, vurunca, ölü gördüklerimiz dirildi. Aşk, vurunca, diri gördüklerimizin, birer ölü olduğunu gördük. aşk, vurunca, yolları ayırır. Mihenk taşı gibidir. Sahteyi ve gerçeği ayırır. İşte, Musa da, etten, kemikten yapılmalıydı ama, o dahi, bir sufi aşkıyla, kanat çırpıyordu.
Hazreti Pir, aşkın, vurduğu yerin, kanat çırpacağını bize anlatıyor. O yüzden diyor, eğer, aşk o kimseye, vurmadıysa, vahlar ona, yazıklar ona, o, ondan nasibi yoksa, bu dünyada, öte dünyada, yazıklar ona der. O yüzden, din, Allah'a olan aşkı anlatır. Peygamberler, Allah'a olan, aşkı anlatmak için göndermişlerdir. Kur'an, bize baştan başa, aşkı anlatır. Muhammed-i Mustafa, baştan başa, bize, aşkı anlatır.
Hepinizde, ilahi, aşkla kalın. Aşkınız aşk olsun, aşkınız baki olsun, geceniz hayır olsun, semada buluşacağız. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.