Üstad Mustafa Özbağ

Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti - 24 Şubat 2019

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 25 Şubat 2019 · 27:39

Ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi kendi dininde sabit eylesin inşallah. En son taş ve demir sebepten ibarettir ama, ey iyi adam sen daha ileriye bak. Yani sebeplerin arkasındaki müsebbibi gör. Asıl sebepleri Yaradan'ı gör. Buraya okumuşuz. Çünkü bu sebebi o sebep olmaksızın zuhura getirmiştir.
Zahiri sebep, hakiki sebep olmaksızın kendi kendine nasıl meydana gelir? Yaradılan her şeyin, olan her şeyin arkasında bir hakikat vardır. O hakikate göre, o gerçeğe göre, o işin özüne göre perdenin önünde bir şey zuhura gelir. Normalde asıl gerçek, o geri plandaki hakikattir.
O hakikate, o hakikatin daha doğrusu izdüşümüdür zahirde olanlar. Bir kimse kendi küfrünü kendisi görür. Kendi küfrünü kendisi görürken, zahirde kendi kendisine bunu ispat eder. Bir kimse kendi iyiliğini kendisi görür. O kimse iyilerden olduysa, onun üzerinden, ağzından, gözünden, kulağından iyilik akar.
Ve kendi iyiliğini, o kendisi şehadet getirir. O yüzden, bir şey olurken, bir şey yaratılırken, onun arkasında bir hakikat vardır. Daha doğrusu, ilmi ilahinin gerçeği vardır. O işin hakikatini görmek istiyorsan, ilmi ilahiye doğru yürümen gelir. Ve biz yağmurun yağdığına bakarsak, sadece yağmurda kalırız.
Kar yağdı ya, işte karı görürüz. Yoksa karı yağdıranı görmezsek, karı yaratanı görmezsek, o zaman biz hakikati görmüş olmayız. Enbiya'ya rehber olan, o sebepler, bu sebeplerden daha yüksektir. İşte, o hakikatteki gerçek, enbiya'ya rehberdir. Enbiyalar, yani peygamberler, o hakikate bakaraktan hareket ederler.
O hakikate ram olurlar. Enbiyalar, yani peygamberler, meselenin sebebine bakmazlar. Çünkü, o sebepsiz her şeye halkeden, sebepsiz her şey yoktan var edenin emrinde olurlar. Sebebe bakarsanız, sebep sebebi, o sebebi getirir. Ama sebepleri yaratan da odur. Sebepsizlikten sebep çıkaran da odur. Hiçbir şey yok iken, o var idi. O bir şey yarattı. Bakın, hiçbir şey yoktu. Ama o var idi. Ve o, hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Hiçbir sebebe dayanmaksızın. Normalde siz bir ev yaparsınız, bu bina yaparsınız. Sebepler dairesinde taş, toprak, çimonto, kireş kullanırsınız. Bu sebepler dairesindedir.
Taş, toprak, çimonto veya herhangi bir şey, bir madde olmaksızın bir şey yaratmak ona aittir. O işte, hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. O yaratılışın sebebi, kendisinde hikmet olarak mevcut idi. Neydi yaratılmaz sebebi? Tanınmaklığı sevmekti. Bakın, tanınmaklığı sevmek, bir zahiri bir sebep değildir. Görünen bir şey, elle tutulan, gözle görülen, koku, duyu organlarının hissedeceği bir şey değildir. Tanınmaklığı sevmek, zahirsel hiçbir boyutu yoktur. Ve, yaratılışın asıl sebebi, Allah'ın tanınmaklığını sevmesidir. Peki, hiçbir şey yok iken, hiçbir şey yaratmamış iken, o tanınmaklığı nasıl sevdi? Hiçbir şey yok.
Onun tanınmaklığı da yok. Onun tanınmaklığı da olmamasına rağmen, o tanınmaklığı nasıl sevdi? Hiçbir şey yok, onu tanıyan da yok. O tanınmaklığı nasıl sevdi? Burada Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerinin felsefesine müracaat ediyoruz. O hani taayyünsüzlükteydi, yani bilinmezlikteydi. Bilinmezlikte, bilinmezlik halinde dururken, bilinirliğe, Allah olmaya tecelli etti.
Allah olmaya tecelli edince, bilinir olmayan, biliniri görünce, yani kendi kendisinin tanınmaklığını görünce tanınmaklığı sevdi. Daha o zaman henüz daha, ilmi ilahiden kendisini tanıyacak ve tanımlayacak olan halife yoktu. Zuhur etmemişti. Henüz daha tecelli gaha çıkmamıştı. Ama birinci, tanınmazlıktan, tanınmaklığa, zuhur edince tanınmaklığı sevdi. Ve kendisini tanıyacak olan halife yarattı. Kendisini tanıyacak, kendisini bilecek halife yarattı. O halifeyi yaratırken de hiçbir şeye gereksinim duymadan yarattı. Bugün ruhlar alemi dediğimizde metafizik bir şeydir.
Henüz daha o esnada matematiksel olarak bir şey yaratılmamıştır daha. Bu ruhlar alemi metafiziktir. Ama ruhlar aleminden önce bir şey yarattı. Yarattığı şey kendi ruhundan ve nurundandı. Kendi ruhundan ve nurundan yarattığı şey de yarattığı şey. Yine metafizik üstü, akıl üstü bir şeydir. O yarattığı şey onu tanıdı, onu zikretti. Ona itaat etti. O yarattığı şey. O yarattığı şeyin ne olduğunu bizim normalde metafizin dışına çıktığımızda tanımlamamız mümkün değil. İşte tanınmaklığı sevmek ta ötelerin ötesinden gelen Allah'ın kendi sıfatsal boyutudur. O tanınmaklığı sevdiği müddetçe hep kendisini tanıtacak bir perde oluşacaktır. Çünkü o hiçbir zaman sonu olmayan, tanınmaklığının da sonu olmayandır.
Tanınmaklığının sonu olmadığından dolayı ona ait olan, onun husisi manada kendisini tanımasına müsaade ettiği, husisi manada kendisinin seçtiği halifeleri hep onu tanınmak perdesinden tanınmaya, tanınma perdesinden tanınmaya koşacaktır. Onlar sebep üstüdür. Onlar akıl üstüdür. Onların kalpleri de sebep ve akıl üstüdür. Onların anlayışları da akıl üstüdür. Onların kavrayışları da akıl üstüdür. Onlar kalp üstü, akıl üstü, varlık üstü şahsiyetlerdir. Bunların birinci derecede olanları kitap verilen peygamberlerdir. İkinci derecede olanlar diğer peygamberlerdir ve velilerdir.
İşte onlar sonsuz, uçsuz, bucaksız tanınma perdesinde her daim onu tanıyan ve tanıdığını, bildiğini tanımayanlara, bilmeyenlere aktaran transformasyonu sağlayacak olan şahsiyetlerdir. Biz onlara Hazreti Mevlana Cerahat'in, Rum Hazretleri'nin dediği gibi sen onu kendin gibi görme. Kendin gibi görüp bunlar da bizim gibi yiyorlar, içiyorlar diye düşünme. Bunlar da bizim gibi yeryüzünde insan. Bunlar da doğuyorlar, doğruluyorlar, ölüyorlar diye düşünme. Onları kendin gibi görme diyerekten Hazreti Pir, bu tip özel şahsiyetleri bize haber verir ve bildirir. İşte peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerine düşülen hata oydu. Ebu Cehil diyordu ki, peygamber olarak benim gönderilmem gerekirdi.
Ben hikmetin babasıydım. Ve bu da bizim gibi insan diyordu Mekke müşrikleri. Bu da bizim gibi uyuyor, bu da bizim gibi yiyor, bu da bizim gibi içiyor, bu da bizim gibi evleniyor, bizim gibi Mekke sokaklarında dolaşıyor. Bunun ne farkı var diyorlardı. Ama bunun ne farkı var dedikleri peygamber miraç edip, miraç edip o güne kadar hiç kimsenin ulaşamadığı bir noktaya ulaşıyor ve oradan bize haberler getiriyordu. İşte tanınmaklığının zirve noktası. Ve tanımanın zirve noktasını yaşıyordu. Ve tanımaklığının ve tanımanın zirve noktasını kendisinden sonra gelecek olan ümmetlere bildiriyordu. Bu sebep üstü bir şeydi. Bu akıl üstü bir şeydi. Bu idraklerin alamayacağı bir şeydi. Bu kalplerin patlayacağı, normal kalplerin algılamakta güçlük çekeceği bir şeydi.
Bu çünkü kalibi yürüyüşün de zirve noktasıydı. İşte bunlar bu hal, sebepsizlik noktası enbiyaya rehber olan şeylerdir. Avama sebepler rehber olur. Avam sebeplere göre hareket eder ve sebepler neticesinde yürür yolunu. Ama avam üstü olan, o enbiyaların haline, makamına vakıf olan, enbiyaların halifesi olan kimseler ise onlar sebeplerin üstünde. Yani sebepsizlikte yürürler. Nasıl enbiyaya o, enbiyaya rehber olduysa, enbiyanın halifelerine de rehber olur ki, bu sebeplerden çok çok yüksek bir nokta, metafiziğin en zirve noktasıdır. Bakın, bir kimsenin yaratılışı ruhlarla alakalıdır. Ruhlar aleminde o kimse yaratıldıysa, ruhlar aleminde yaratıldıysa, onun normalde varlık alemine sudur etmesi söz konusudur.
Bu sebepler dairesindedir ve onun sebebi annesi babasıdır. Onun sebebidir annesi babası. Ben o yüzden derim, o metafizik olarak onun annesi babası değildir. Fiziki olarak onun annesi babasıdır. Ve Cenab-ı Hak o anne babaya hürmet ve saygı koyaraktan bize fiziki olarak bizi dünyaya getiren kimseye bağlamış olur. Gerçekte, hakikatte bizim annemiz babamız değildir. Hakikatte bizim annemiz babamız yoktur. Gerçek manada hiçbir çocuğun annesi babası yoktur. Gerçek manada. Ama o ruhun, o ruhun bedensel tecelliyatında anneye babaya ihtiyacı vardır. Bu sebeptir. Bana söyler misiniz?
Görünürde, Hz. İsa'nın annesi babası kimdir? Biz hepimiz sebepler dairesinde bir kadının hamile olması için bir babaya ihtiyacının olduğunu düşünürüz. Allah burada kocaman bir sebebi yıkar kullarının önünde. Kocaman bir sebebi yıkar. Sebep yerle eksan olur. Nedir? Bir kadının hamile kalmasında bir erkeğe ihtiyaç yoktur. Ama orta akıllara bir sebep oluşturur. Der ki, Cebrail ona üfledi. Cebrail ona üfledi.
Püh, yaptı. Püh, yapınca çocuk olur mu? Sebebin arkasında bir sebep daha yıkılır. Cebrail cinsel ilişkiye girmesi mümkün değildir. Cebrail melektir. Erkekliği ve kadınlığı yoktur. Ama Cebrail üfler. Bir meleğin ağzı, burnu, kulağı yoktur. Bir meleğin eli ayağı yoktur gerçekte, hakikatte. Ama zahirde tarif ederken ağzı, gözü, kulağı, burnu olan veyahut da hakikatte tarif ederken kuşa benzetilir. Öyle değil mi?
Binlerce kanadı olan, binlerce kanadında yüzbinlerce tüyü olan, yüzbinlerce tüyü olan bir Cebrail düşünün. Aslında bu akla hitap eder. Ve bütün herkes bunu tarif ederken bu hadis-i şeriflerin ışığında tarif eder. Öyle değil mi? Binlerce kanadı olan ve her kanadında binlerce tüyü olan bir melek. Peki, hadi sizi dıhyeye götüreyim. Gelmişti, binlerce kanadı olan, binlerce tüyü olan, her kanadında yüzbinlerce, milyonlarca tüyü olan dıhye suretinde gelmişti. Demişti ki, iman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Kıyamet ne zaman kopar diye sormuştu. O kalkıp gidince, Allah Resulü dedi ki, bu soru soranı tanıdınız mı? Bu kimdi?
Dediler ki, ya Resulallah, bu dıhyeydi herhalde. Dıhye. O, onların kendi gözlükleriyle dıhye olarak gördüklerine dedi ki, hayır, o Cebrail kardeşimdi. Bir hadis-i şerifinde, kocaman bir kuşa benzetilen Cebrail aleyhisselam, başka bir hadis-i şerifte dıhye olarak çıktı önümüze. Görenler dıhye görmüştü.
Başka gören de kuş görmüştü. Bir başkası da başka bir şekilde görebilir miydi? Evet. Metafizikti. Yani, gerçekte zahiri bir sureti yoktu. Bizi aldı götürdü akıl ötesine. Bizi aldı götürdü sebepsizliğe. Ve baktığımızda, İsa aleyhisselamın doğumuna sebep oldu. İşin sebepler noktasında ne? İsa aleyhisselamın doğumuna sebep olması. Hakikatte melek idi. Melek üfledi. Burada takılır kalırsanız, sebepte kaldınız. Bu sebebi müessir bir hale getiren o sebeptir.
Yani gördüğünüz sebepleri müessir hale, çalışır hale, görünür hale getiren asıl hakikattir. O hakikatteki ne ise, o zahire öyle tecelli eder. Bazen de olur ki, semeresiz ve atıl kılar. Hükümsüz bırakır. Bazen de ne yapar? O sebepleri hükümsüz kılar. Sebep denilen şeyi, ortadan kaldırır. Sebepsiz verir. Bu sebebe akıllar mahremdir. O sebepsiz verilişe, o sebepsiz halkedilişe, o sebepsiz zuhurata akılların ermesi mümkün değildir. Akıl onu idrak edemez. Oraya yürüyemez. O sebeplerin mahremi, enbiyadır.
O sebepsizliğin sebebi, ancak enbiyaya açılır. Peygamberlere açılır. Peygamberler o sebepsizliği görür. O sebepsizliğe bakar. O sebepsizliği tanır. Bu sebep kelimesinin Türkçesi nedir? Denirse, iptir diye cevap ver. Bu ip, bu kuyu da işe yarar. Bu sebepsizliğe sebep nedir diye sorarsan, diyor ki denirse, iptir bunun Türkçesi. İp nedir? Sebeptir. Kuyudan su çekeceksin, ipi sarkıtır, kuyudan su çekersin. İptir. Gökten indirilmiş, sarkıtılmıştır. Nedir? Kur'an ve sünnettir. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin duası vardır ya, rüyası vardır ya, der ki gökten bir ip sarkıtılmış, indirilmiş.
Önce ben tutuyorum, benden sonra Ebu Bekir, ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra Ali, ondan sonra diyor ip koptu. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz diyor ki, Ey Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, bu rüyayı ben tevil edebilir miyim? Ne ama evet et. Gökten indirilen ip, Kur'an ve sünnettir. Önce sen tuttun, önce sen tutuyorsun. Senden sonra ben tutacağım, benden sonra Ömer, Ömer'den sonra Osman, Osman'dan sonra Ali, Ali'den sonra diyor, bu ip kopacak. Kopacak, fitne hakim olacak. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne evet diyor, ne de hayır diyor. Bakın, gökten indirilen, yani ötelerden, sebepsizlikten zuhur eden Kur'an ve sünnet, zahir aleme, mana aleminden zahir aleme uruç ederken, zahir aleme düşerken o mesele ip olarak göründü.
Kur'an ve sünnet ip olarak göründü. Oysa göğe baktığınızda ipin ucunun nerede olduğunu Hazreti Peygamber söylemedi sallallahu aleyhi ve sellem. Gökten indi. O ip bir yere bağlı olmamış olsa, gökten aşağı doğru düşüp gitmesi lazım. Öyle değil mi? Gökte nereye bağlı ki o ip? Hiçbir yere. Zahir olarak. Çıkrığın dönmesi, ipin sarılıp koyverilmesine sebeptir. Fakat çıkrığı döndüreni görmemek hatadır. Kuyudan çıkrık biliyorsunuz, kuyudan su çekmeye yarayan veya bir eşyayı yukarı doğru çekmeye yarayan bir alet. O iple sarkıtıyor ya, peki o ip kendi kendine mi iş görüyor?
Çıkrık kendi kendine mi iş görüyor? Çıkrığı döndüren bir kuvvet yok mu? Eğer bir kol kuvveti olmazsa, çıkrık su çıkarabilir mi? İp var, kova yok. Sen ipi sarkıtsan dışarı su taşıyabilir misin? Hayır. Bakın ne oldu? Hepsi de sebep oldu. Ama o sebepleri çalıştıran bir güç var. O güç kimde? İnsanda görünüyor. Öyle değil mi? İnsana o gücü veren kim? O. İnsanı orada bir makine gibi çalıştıran kim? O. O fiiliyatı yaratan kim? O. Dünyada bu sebep iplerini sakın ha! Bu başı dönmüş felekten bilme. Bu dünyadaki bu sebepler zincirini sakın ha! Ya bu işin kaderi böyle, o yüzden böyleydi. Ya işte bu dünyanın zahirsel olarak matematiği böyleydi.
O yüzden böyleydi. Bunu kader bunu böyle yaptı. Bu şöyle, sakın ha! Ondan bilme. Ya kimden bilelim ki felek gibi bomboşluğu sersem bir halde kalmayasın. Akılsızlıktan çıra gibi yanmayasın. Sakın o yağmurun yağdırılmasına yok ki rüzgar şöyle döndü de soğukluk, sıcaklık böyle oldu da öyle yağmur yağdı diye bilme. Onun arkasındaki gücü gör. O bulutu sürükleyen rüzgarı yaratanı gör. O rüzgara yön vereni gör. O rüzgarın arkasındaki üfleyeni gör. O üflememiş olsa rüzgarın ne esamesi olur? Onu görmezsen materyalist olur çıkarsın Allah muhafaza eylesin. Bütün peygamberlerin mucizeleri Allah'ın yaratması iledir. Musa aleyhisselam, Firavun'un ve onun kahinlerinin, büyücülerinin karşısına çıktığında kahinler dediler ki sen mi önce maharet göstereceksin biz mi?
Musa dedi siz gösterin. Ne olacağını bilmiyor ki Musa. Siz gösterin dedi. Kahinler komple bütün hepsi de büyücüler kendilerince harikulade hallerini sergiliyorlardı. Cenab-ı Hak Musa'ya vahyetti. Ya Musa Allah'ın adını an, zikret, asanı orta yere at dedi. Bu akıl işi mi? Kırk tane büyücü hepsi de ayrı ayrı büyülerini sergiliyor. Musa aleyhisselam, Bismillahirrahmanirrahim dedi. Asa'ya meydana attı. Asa kocaman bir ejderha olup, bütün büyücülerin büyülerini yutup tekrar asa haline geldi. Büyücülerin başı dedi ki, asanın yaptığına Musa da şaştı.
Ben Musa'nın Rabbine iman ettim dedi. Bu sebepsizlikti. Musa da ne olduğunu bilmiyordu. O yüzden peygamberlerin hepsinin de üzerine tecelli eden her şey Allah'ın yaratmasıyla olur. Bu kainattaki her şey onun yaratmasıyla zuhur eder. O yaratmadıktan sonra hiçbir şey olmaz. Ve hiçbir şey kendi kendine yaratma gücüne sahip değildir. İnşallah. Buradan devam edeceğiz. Sabrınız için teşekkür ederim. Soğuk, güzel bir soğuk, tatlı bir soğuk. Benim hoşuma gider böyle kar yağarken sohbet etmek, Allah'ı zikretmek tatlı gelir bana. Allah hepinizden de razı olsun. Şevkiniz, muhabbetiniz, azminiz, bu noktadaki gayretinizi Cenab-ı Hak inşallah alemi mahşerde hiçbir gölgenin bulunmadığı o anda kendi gölgesiyle mükafatlandırsın cümlemizi.
Selamun Aleyküm, geceniz hayır olsun. İnşallah Sema'da buluşacağız.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi