Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti - 24 Mart 2019
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 25 Mart 2019 · 1:01:57
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. En son 850. beyti okumuşuz burada. Dünyada bu sebep iplerini sakın ha, bu başı dönmüş felekten bilme. Ki felek gibi bomboş ve sersem bir halde kalmayasın. Akılsızlıktan çıra gibi yanmayasın.
Geçen ay son beyt buydu. Hazreti Mevlânâ bu konu temasında sebepleri yaratanın da Allah olduğunu, insanlar sebepler dairesinde her ne kadar hareket etse de, asıl müsebbip yaratanın Allah olduğuna dair bunu anlatıyordu. Buradan devam ediyoruz. Rüzgar, Hakk'ın emriyle ateş olur. Her ikisi de Allah şarabıyla sarhoş olmuşlardır.
Ey oğul, eğer gözünü açarsan, hilim suyunun da, hışım ateşinin de haktan olduğunu görürsün. Rüzgarın canı Hakk'a vakıf olmasaydı, at kavmini müminlerden nasıl ayırt ederdi? Kainattaki her şey, varlığa bürünmüş olan her şey, onun emriyle hareket eder. Ve onun emri olmaksızın hiçbir şey hareket etmez.
Biz sebepler dairesinde bakarız, yağmuru buluttan görürüz. Deriz ki rüzgarlar bulutları topladı ve yağmuru yağdırdı. Deriz ki sebepler dairesinde bu şöyle oldu, bu böyle oldu. Biz sebebi görürüz. Genel olarak da insanlar sebepleri görürler, sebepte kalırlar. İşin perde gerisindeki müsebbibi, hakikati araştırmazlar. Hakikati görmezler. Akıl kendi dairesinde sebeplere bakaraktan hükmeder. Oysa Allah aklı mat eder. İlahi kitaplarıyla ve peygamberleriyle aklı mat eder. Çünkü insanoğlu akılla ilahlık taslar, akılla bilgiçlik taslar, akılla isyan eder.
Akılla kendini bir şey zanneder. Cenab-ı Hak da der ki, o aklı yaratan benim, o aklı da çalıştıran benim. Aklının almayacağı bir noktadayım. Din de bu manada akıl üstüdür. Ve Cenab-ı Hak dini tebliğ ederken, insanların aklının üstünde bir din tebliğ eder. Bize normalde anlatırlarken, İslam dininin akıl dini olduğunu söylerler.
Akıl almazsa, dinin bazı hükümlerini ortadan mı kaldıracağız? Oysa, evet, İslam dini akla hitap eden, akıl üstü bir dindir. Ama akla hitap eder. Akla hitap etmek ile akıl üstü olmanın arasında fark vardır. Bizlere ise aklı ilahlaştırmayı öğretirler. Oysa, akıl bir yerde, kendi almış olduğu bilgiler neticesinde mat olur.
Örneğin, İbrahim aleyhisselamı ateş yakmadı. Bu akıl üstü bir şeydir. Veyahut da Musa aleyhisselam denizin üzerinde yürüdü gitti. Bu akıl üstü bir şeydir. Veyahut da Yunus aleyhisselam balığın karnında yaşadı. Bu akıl üstü bir şeydir. Ve bu Cenab-ı Hak akıl üstü mucizeleri, akıl üstü ayet-i kerimeleri bizim önümüze koyar ki, Ey insanlar, kendi akıllarınıza bakaraktan kendinizi ilahlaştırmayın.
Kendi akıllarınıza bakaraktan ilahlar üretmeyin. Yaratan, ilah olan, Rab olan benim dercesine insanların kendi dairesindeki akıllarını mat eder. Hazreti Mevlana Celaletin Rumi Hazretleri de bize bunları anlatıyor. Diyor ki, sebebin gerisinde Allah var. Aklınızı ilahlaştırmayın. Aklınızı dini anlamaya ve algılamaya yönlendirin. Dini sorgulamaya doğru değil. Oysa bize anlattıkları şey, dini sorgulamaktır. Ve dini sorgularken, bugünkü aklın geldiği noktanın üzerinde bir şeyle karşılaştığında, onu reddetme noktasına bize sevk ederler. Akıl çünkü ilahlaşırsa, kendisinin algılamadığı bir şeyi reddeder.
Şimdi bir kimse dese ki, dünya düz bir tepsi gibidir. Deriz ki, olmaz, reddederiz. Oysa o kimsenin aklı gördüğü kadarıdır, bildiği kadardır. Dünyayı düz gördüğü için şunu diyebilir, dünya düz tepsi kadar. Siz de onu reddedersiniz. Hayır dersiniz, dünya düz değil, tepsi şeklinde değil. Ama o kimse gördüğü ve bildiği kadar hükmetecek. Akıl böyledir. Kendi gördüğünün ve bildiğinin dışında bir şey sunarsanız ona, o onu reddeder. Aklın istidadı, fıtratı budur. Durduğu nokta budur. Reddeder. Şimdi az önce söylediğim gibi, birisi gelse, bu topluluğa dese ki, dünya yuvarlak değil, düz tepsi gibi bir dünyada yaşıyoruz. Bütün herkes der ki, ya bu aptal mı, bu salak mı, bu akılsız mı, ne diyor bu der.
Oysa, o kimse kendi gördüğünce, kendi gördüğünce, kendi bilgisince, kendince doğru söylüyor. Kendince ama. Bu da onun gibidir. Hz. Mevlana da diyor ki, bu hadiseler, bu olaylar sizin gördüğünüz, bildiğiniz gibi değildir. Ya, bunun arkasında Allah vardır. Rüzgar, hakkın emriyle ateş olur. Rüzgar ateş olur mu? Aklen baktığımızda rüzgar ateş olmaz. Ama Cenab-ı Hak emrederse rüzgar ateş olur. Ateş rüzgar olur mu? Ateş rüzgar olmaz. Ama Allah emrederse, ateş rüzgar haline gelir. Yer değiştirir. Su ateşi söndürür mü? Söndürür. Ama Allah emrederse, Allah isterse, su döktükçe ateşi harlatır daha. Hani mesleminin başında diyordu ya, cariye hasta olmuştu.
Cariye hasta olunca, ona ağrı kesici vermişlerdi. Onun ağrısını arttırmıştı. Onu normalde, işte kendince şifa olsun diye, kara helile otu yedirmişlerdi. Kara helile otu, onun hastalığını da daha da arttırmışlardı. Hastalığının geçmesi için, her ne verdilerse ilaç olarak o hastalığını arttırıyordu. Çünkü hastalıklar Allah'ın emrindedir. Çünkü bakteriler Allah'ın emrindedir. Bu ilacı içince şifa bulacaksın diye bir şey yoktur. Allah izin verirse şifa bulacaktır. Allah isterse şifa bulacaktır. Bütün ilaçları verseniz, o kimse o hastalıktan ölecekse, siz onu durduramazsınız. Ve bütün doktorlar başında dursa, normal hiç kimsede tansiyonu yükseltmeyen ilaç, ona verilince onun tansiyonu fırlatacaktır.
Hiç kimsede şekeri yükseltmeyen ilaç, ona verilince şekeri yükseltecektir. Veya herkeste şekeri aşağı düşüren insülün, ona verildiğinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Ve doktor diyecektir ki, ya beş doz insülün verdim inmedi, on doz verdim inmedi, yirmi doz verdim inmedi diyecektir. İnmeyecek çünkü. O şeker komasından ölecek. Bunun önüne geçemezsiniz siz. Bakın bunun önüne geçemezsiniz. Veyahut da bir kimseye, normalde insülün alan bir kimsenin şekeri düşmesi lazım. Ama öyle şeker hastalığı olur, insülünü verirsin daha şekerini yükseltirsin onun. Enteresandır. Tersin olur mu? El cevap olur. Allah ona izin verecek. Allah ona şifayı verecek.
O yüzden normalde rüzgar ateş olur mu? El cevap olur. Ateş rüzgar olur mu? El cevap olur. Çünkü diyor Hazreti Mevla'na, her ikisi de Allah'ın emrindedir. Bu dünyada her ne görüyorsanız bu alemde, bu alemde her ne görüyorsanız, her güç ve kuvvet olarak ne görüyorsanız, hepsi de Allah'ın emrindedir. Sahip olan, malik olan Allah'tır. Zalimi de durduracak olan, malum edecek olan Allah'tır. Zalimi de başımıza musallat eden Allah'tır. İyiliği de bize halk edecek olan Allah'tır. Kötülüğü de bize halk edecek olan Allah'tır. Allah'tır iyilikleri ve kötülükleri halleden, halk eden. Allah'tır bir insana iyiliği yaratan ve iyiliği gönderen. Allah'tır bir insana gelecek olan iyiliği önleyen.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, amcasının oğlu Abdullah'ı, yani Abbas'ın oğlu Abdullah'ı bineğinin terkisine bindirir. Ona der ki, ey oğul sana bir şeyler söyleyeceğim iyi berle, iyi ezberle. Hazır mısın? Hazırım ya Muhammed. Ey oğlum bak, ben sana bir şeyler söyleyeceğim. Bunları iyi ezberle. Hazır mısın? Hazırım ya Resulallah. Hazır mısın? Hazırım ya Resulallah. Üç sefer söyler ona. Üç sefer de ondan hazırım sözünü aldıktan sonra şunu söyler. Bütün insanlar sana kötülük yapmak için toplansalar, Allah izin vermedikçe sana kötülük yapamazlar. Bütün insanlar sana yardım etmek, sana iyilik yapmak için uğraşsalar, didinseler, Allah buna müsaade etmedikçe sana yardım edemezler.
Çünkü yardım Allah'tandır. Bütün insanlar sana iyilik yapmak, sana yardımcı olmak için uğraşırlar, onu başarıya, onu sonuca götürecek olan, hedefi vurduracak olan Allah'tır. Oku atmak, hedefi gözetlemek sana aittir ama okun hedefe gitmesi Allah'a aittir. Sen hedefi gözlersin, oku bırakırsın, Cenab-ı Hak üfletir oradan bir meleğine, ok isabet etmez. Bir rüzgar oku isabet ettirmez. Bir rüzgar. Siz ne kadar keskin nişancı olursanız olun, rüzgarı tespit edin. Merminin gideceği yeri tespit edin. Kilometreyi tespit edin. Her şeyi tespit etseniz, sonuç Allah'a aittir yine. Siz tetiğe bassanız, o kurşun yolda istikamet değiştirir mi? El cevap değiştirir. Ve o istikamet değiştirince, hedefi vuramaz mı?
El cevap vuramaz. Onu hedefle buluşturacak olan Allah'tır. Siz sebepler dairesinde üzerinize düşen vazifeyi yapmakla mükellefsiniz. Siz kendinize düşeni yapmakla mükellefsiniz. Sonuç Allah'a aittir. Sonuç Allah'a aittir. O yüzden rüzgar Allah'ın emrindedir. Ateş Allah'ın emrindedir. Ey oğul, eğer gözünü açarsan, hilim suyunun da, hışım ateşinin de haktan olduğunu görürsün. Eğer manevi gözünü açarsan, hilim yumuşaklık suyunun da ve hışım yani sertlik suyunun da Allah'tan geldiğini gör. Bu iki nehrin, bu iki nehrin çıkış noktası Allah'tır. Hışım nehri de Allah'tan doğar, hilim nehri de Allah'tan doğar. Sen birey olarak hışım nehrinde mi yüzmeye çalışacaksın, hışım nehrinde mi gideceksin, yoksa sen hilim nehrinde mi gideceksin?
Sana emredilen hilim nehrinde yürümen, orada yüzmen ama sen hilim nehrinde değil de kendini hışım nehrine atarsan etrafına sertlik yapar, haşinlik yapar, zalimlik yaparsın. Ama sen kendini kendi ihtiyarınla hilim nehrine atarsan etrafa yumuşaklık yapar, müminlere karşı şefkatli ve merhametli, insanlara karşı şefkatli ve merhametli, sana düşmanlık yapmayanlara karşı şefkatli ve merhametli davranırsın. Düşmana düşmanlık yapmak sizin hakkınızdır. Bir gavur size gavurluk yapıyorsa onunla mücadele etmek sizin hakkınızdır. Sizi yurdunuzdan sürmek isteyen gavurlarla mücadele etmeniz farzdır. Ama sizi yurdunuzdan etmeyen gavurlara karşı düşmanlık etmeniz zulüm olur. Size karşı düşmanlık yapmayan bir kimseye düşmanlık yapmanız zulüm olur.
Sizin hışım nehrinden beslendiğinizi gösterir. Siz size sertlik yapmayana sertlik yapıyorsanız, müminlere karşı sertlik yapıyorsanız, müminlere karşı müşfik ve şefkatli davranmıyorsanız, müminlere karşı bu benden değil deyip, bu senden değil deyip, bu bizden değil deyip, bu bizim tarikattan değil, bu bizim cemaatten değil, bu bizim partiden değil, bu bizim mezhepten değil, bu bizim meşrepten değil diyerekten, onu ötekileştirme, ona sertlik yapma, ona ters yapma, onu yokuş yukarı doğru yürütme noktasında iseniz, o zaman siz Allah'ın hilim nehrinden değil, hışım nehrinden sulandınız.
Sen gittin, o nehirden bir bardak içtin, sen oradan bir bardak içince, sen hışım sarhoş oldun. Önünde kim dost, kim düşman tanıyamadın, yanında kim dost, kim düşman tanıyamadın. Sebep, sen çünkü gittin, hışım ateşinden içtin. Öbürki de gitti, hilim suyundan içti. O hilim suyundan içince, o herkesi dost gördü. Sen her ikisinden de öteye git. Ne hışım suyundan içene bak, ne de hilim suyundan içene bak. Sen gözünü aç da, hilim ve hışım suyundan geç. O her şeyi yaratan, malükül mülk olan Allah'ın elinden şerbet içmeye bak. Sen onun elinden kadehini doldur. Sen onun elinden kadehini doldurursan, sen hakikatin özünü görürsün.
Hakikatin anasından emmiş olursun. Sen hakikati doğru yerden almış olursun. Sen isteyen hilim suyundan içsin. İsteyen hışım suyundan içsin. Sen hilim suyundan da, hışım suyundan da geç. Sen dicleden de, Fırat'tan da geç. Sen acılıktan da, tatlılıktan da geç. Sana acı sunandan da geç. Sana tatlı sunandan da geç. Sana dostum diyenden de geç. Sana düşmanım diyenden de geç. Sen ileriye yürü. Hakikatin hakikatini ara. Asıl dostluğun nereden çıktığını gör. Asıl sevginin nereden çıktığını gör. Asıl muhabbetin nerede oluştuğunu gör. Yürü bir perde daha geriye git. Bir perde daha geriye git. Bir perde daha geriye git. Aç bir perde daha önünden. Aç bir perde daha önünden.
Gözünün önündeki perdeleri kaldır. Ta ki saf hakikate ulaşıncaya kadar. Rüzgarın canı hakka vakıf olmasaydı. At kavmini müminlerden nasıl eğrirdi derdi. O rüzgarı sevk eden Allah'tı. O rüzgar bir varlıktı. Her varlığın kendince bir canı vardır. O rüzgarın canı da Allah'a teslimdi. Allah'ın emrindeydi. Allah'ın emrinde olduğu için rüzgar Allah'ı dinliyordu. Ve Allah'ı dinlediği için rüzgar müminleri kafirlerden ayırıyordu. Bu rüzgar hışım rüzgarı. Bu rüzgar hiddet rüzgarı. Bu rüzgar yıkım rüzgarı. Kıymetli dostlar. Geçmiş kavimlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden ölüp gideceğini mi düşünüyorsunuz?
Geçmiş kavim nasıl ki hışım rüzgarının etkisinde kalıp parım parım parçalanıyorsa bugün de Müslümanlar, müminler, insanlar o hışım rüzgarının önünde parçalanmakta. O gün zahir olarak parçalandı. Bugün manevi olarak parçalanmakta. O gün zahir olarak boş kütükler gibi parçalandılar. Şimdi de insanlar manevi olarak boş kütükler gibi parçalanmakta. Rüzgarın canı hakka teslim. Rüzgarın canı hakka teslim. Sakın ha rüzgarı kendi başına başıboş hareket ediyor zannetme. Yağmur kendi başına başıboş hareket ediyor zannetme. Sakın kar, tufan, deprem kendi başına hareket ediyor zannetme. Dünya üzerindeki tabiat olayları kendi başına hareket etmiyor. Muhakkak ki onun arkasında bir güç ve kudret var.
Bu meseleyi anlamamız için divanı kebürden. Ya Rabbi rüzgarları gösterdin. Yelpazeyi gizleme. Yelpazeyi görmek temiz kişilerin gönüllerine ışıktır. Sebebi gören gerçekten de surette, şekilde kalır. Sebebi yaratanı gören mana nurunu görür. Suret ehli bir boncuk arzusu ile can verirler. Mana denizinin ehli ise incileri bile değersiz görürler. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir. Ne kadar sebep varsa hepsi de onun gölgesidir. Allah sebepsiz diye her şeye sebep kılmıştır. Sebebi yaratan ile sebep birbirinin aynasıdır. Kim ayna gibi tertemiz değilse aynayı ve aynadakini göremez. Allah bizi ayna gibi tertemiz olanlardan eylesin.
Hud aleyhisselam zamanında at kavmini helak eden bir rüzgar var. Hazreti Pir oradan diyor ki bunun hikayesini dinle. Bu nedir? Hud aleyhisselamın kavmi azgınlıkta ve sapgınlıkta o kadar ileri gitmişlerdi. Hud malum Nuh'tan sonraki gelen peygamberdir. Nuh aleyhisselamın zamanında bir bütün kafirler helak oldular ve ardından insanlar çoğalmaya başladı.
Bir müddet sonra insanlar bu Nuh tufanını unuttular. Nuh tufanını unuttuktan sonra tekrar azıp sapmaya başladılar. Ve o azıp sapkınlıkları o kadar ilerledi ki. Bunu tarihçiler şöyle dillendiriyorlar. Muhteşem evler yaptılar. Büyük saraylar, villalar yaptılar. Sarayların, villaların önlerine muhteşem bahçeler yaptılar. Herkes o kadar azgınlaştı ve sapkınlaştı ki. O kadar gösterişe şataata şata fata düştüler ki. İnsanlar yemeklerde israf ettiler. Yiyeceklerde israf ettiler.
İçeceklerde israf ettiler. Evlerinde israf ettiler. Eşyalarında israf ettiler. Gösterişe daldılar. Şan ve şöhrete daldılar. Zenginler gittiler. Kendilerine yeni şehirler kurdular. Gidin bunları Ürdün'de görün. Kayalıkların üzerine, tepelerin üzerine öyle şehirler, öyle mahalleler kurdular ki. Zengin tüccarlar, zengin bürokratlar, devlet erkanı halktan ayrı durup kendilerine özel mahalleler, özel gettolar kurdular. Özel hizmetçiler, özel şehirler, özel bahçeler, özel yemekler, özel yiyecekler, içecekler. Her şeyleri özel oldu. Fakir fukarayı tanıyan olmadı.
Garip kurabaya bakan olmadı. Zalimliklerini arttılar. Zulümlerini arttırdılar. Kendi zenginlikleri ve gelecekler için haksızlıkları ve hukuksuzlukları arttırdılar. Adalet denilen nesne, zenginlere göre, bürokratlara göre olmaya başladı. Eğer zengin bir kimse, bir kadına tecavüz ettiyse, o kadın için şikayet edilecek bir şey, o değil, lütuf olarak görüldü. Rüşvet, ayırmacılık, kayırmacılık, had safhaya ulaştı. Öylesine kendilerini azgınlığa, sapkınlığa, şehvete adadılar ki, hak, hukuk tanımaz oldular. Nikah tanımaz oldular. Bu filancanın eşiydi, bu fişmancanın eşiydi, tanımaz oldular. Herkes gücünün yettiğine zulmetti. Gücünün yettiğine haksızlık yaptı.
Gücünün yettiğine ezdi. Bu vahşi kapitalist sistemin, geçmiş dönemdeki uygulanışı, öyle bir hale geldiler ki, artık belli bir zenginliğe ve aristokratlığa ulaşanlar, belli bir bürokratik kesime ulaşanlar, bir sınıf, diğerleri de diğerler oldu. Diğerlerinin hiçbir hükmü ve esamesi olmadı. Onlar ucuz ekmeğe, basit yiyeceklere, ancak geçinmeye yetinebildiler.
Onlar asgari ücret dahi bulamadılar. Asgari ücret bulsalar, öbüp de başlarına koyacaklardı. Onlara asgari ücreti bile çok gördüler. Ama bu zenginlere, bu büyük bürokratlara, yalakalık yapanlar, onlara yancılık, çarçılık yapanlar, onların artıntılarını yiyerekten, mutlu olmanın yoluna buldular. Ve Cenab-ı Hak, her bozulan kavme, her insanlık bozulduğunda, peygamberler gönderdi.
Peygamberler olmadığında, Allah dostlarını, velileri gönderdi. hak ehli olan insanları gönderdi. Ve onlarla, kullarını hidayete ermesi, doğru yola ulaşması için, uyarmaya çalıştı ki, işte, At kavmine de gönderilen peygamber, Hud aleyhisselam'dı. Hud aleyhisselam, Nuh aleyhisselamın torunlarından. Nuh'un torunu. Ve Hud aleyhisselam, o kavme, o kavme kendisinin peygamber olduğunu ilan etti. Ve onlara peygamberliğini onlara anlattı. Tebliğ etti. Öyle ki, Hud onlara dedi ki, Hud suresi ayet elli, Ey kavmim, Allah'a ibadet edin. Sizin için ondan başka hiçbir ilah yoktur. Allah'ın ortakları olduğu yolundaki iddialarınızla, iftiracılardan başka bir şey değilsiniz.
Hud, At kavmine, var gücüyle, habire onlara ne yaptı? Tebliğ etti. Onlara anlattı. Yanlışlıkları, eksiklikleri, noksanlıkları nasıl olması gerektiğini. Ve, ne yazık ki, At kavmi, o azgınlığıyla, o sapgınlığıyla, kendilerinin hiçbir helakın uğramayacağını, kendilerinin devasa kaleleri olduğunu, devasa evleri, devasa villaları olduğunu, orada devasa nöbetçileri olduklarını, her türlü silah ve ekipmanın hazır olduğunu, ve hiçbir helakın kendilerine dokunmayacağını söylediler.
Hud uzun uzun müddet, onlara, kendisinin peygamber ve Allah'ın varlığını ve birliğini anlattı. Enteresan bir şey. Onlar Hud'a, kendilerinin, kendisinin peygamber olduğunu, inanmaları için bir mucize istediler. Dediler ki, Ey Hud, madem ki sen bir peygambersin, evet, bize bir mucize göster. Çünkü onlar, Nuh Aleyhisselam'ın mucizeler gösterdiğini, nesilden nesile, biliyorlardı. Bakın, biz hepimiz, bütün insanlık, peygamberlerin mucize gösterdiğine inanırız. Ve nesilden nesile anlatılır bu. Musa Aleyhisselam'dan sonra gelen kavimler, Musa Aleyhisselam'ın mucizelerini anlatır. İsa Aleyhisselam'ın mucizelerini anlatırız.
Süleyman'ın, Yakub'un, Yusuf'un, Yunus'un mucizelerini anlatırız. Bütün peygamberler, bir ellerinde, bir ellerinde, Kur'an ve hikmet, bir ellerinde de mucizeyle gelmişlerdir. Bir ellerinde mucize vardır. Mucizesiz hiçbir peygamber yoktur, kerametsiz de hiçbir veli yoktur. Tekrar bu sözü tekrar etmek istiyorum. Mucizesiz hiçbir peygamber yoktur, kerametsiz de hiçbir veli yoktur. Her velinin, kendi dairesinde kendince bir kerameti vardır. Her mürşidi kamilin, kendi dairesinde kendince bir kerameti vardır. Bu kerameti, dışarıdaki kimseler görürler, hissederler, bilirler. Bilinmesi gerekir zaten onun. Tabi şimdi bunlar insanlar alay ettiklerinden, böyle eleştirdiklerinden, insanlar bunları konuşmaktan imtina ediyorlar.
Utanıyorlar. Utanmayın. Bir velinin kerametini anlatmaktan utanmayın. Kınanmaktan utanmayın. Bir peygamberin mucizesini anlatmaktan utanmayın. Bütün peygamberler mucize göstermişlerdir. Şimdi, ilahiyat fakültelerinde, peygamberlerin mucizelerine, laf söyleyerekten öğrenci yetiştiriyorlar. Bütün dinlerin köküne, emperyalistlerin sözüyle kibrit suyu döküyorlar. Musevilin de, İsevilin de, Muhammedilin de, dibine kibrit suyu döküyorlar. Bütün peygamberler mucize göstermişlerdir. Allah'ın izni keremiyle, lütfuyla. İsa aleyhisselam, alaca hastalığını tedavi etmiştir. İsa aleyhisselam, kırıklara çıkıkları tedavi etmiştir. İsa aleyhisselam, ölen bir kimseyle konuşmuştur.
İsa aleyhisselam, denizde mahsur kalan, kendine inanmış olan, inananlarının gemilerini fırtınadan kurtarıp, eliyle kenara çekmiştir. Musa aleyhisselam, cennet meyvesi, cennet nimeti yedirmiştir ümmetine. Firavunun zulmünden denizde kurtarmıştır Cenab-ı Hak onu. Musa telimullah'tır. Allah'la konuşmuştur. İman ederiz, inanırız. En büyük mucizesi odur onun. Allah'la konuşmuştur. Firavunu batıran su, Musa'nın kavmine dokunmamıştır bile. Öyle ki, Musa'nın kavmi, yürürken denizin içerisinde, melekler, firavunların askerleri geri dönmek isteyince, onların geri dönmesine müsaade etmeyip, hepsini de denizin içerisine toplamışlardır.
Ve Allah, Firavun ve askerleriyle, Musa aleyhisselam ve inananların arasına, sudan set çekmiştir. Bir metre bile yoktur araları. Bir metre. Bakın bir metre. Allah sizi rüyanızda ve halinizde göstersin. Bir metre bile yoktur aralarında. Böyle su tabiri caizse, hamur gibi birleşiveriyor. Musa aleyhisselamın inananı burada, bir nefes önde. Firavunun askeri, bir nefes arkada, bir nefes. Ve arkadaki hamurun içerisinde kalır gibi, suyun içinde kalıyor. Öndeki Musa aleyhisselamın inananı hiçbir şey olmuyor. Allah, peygamberlerine böyle mucizelerle destekler. Bu Allah'ın sünnetullahıdır. Bu Allah'ın adetullahıdır. Bu Allah'ın yaptığı kendince peygamberlerine destektir.
Onu peygamber olarak göndermiş. Onu mucize ile destekliyor. İşte at kavmi dedi ki, Hud'a, akıl üstü bir şey istiyorlar. İnsan üstü bir şey istiyorlar. Onu zorlayacaklar ya, onu utandıracaklar. Onun peygamberliğinin yalan olduğunu iddia edecekler. Ona dediler ki, Ey Hud, madem ki sen peygambersin, bize bir mucize göster. Allah, Hud'un kalbine ilham etti. Dedi ki, Ey Hud, onlara söyle, senden nasıl bir mucize istiyorlar? Hud dedi ki, isteyin istediğinizi. Nasıl bir mucize istiyorsunuz? O, at kavmi dedi ki, şu rüzgarları yönlendirsene bize. Rüzgarın yönünü çevirsene. Rüzgar bu taraftan eserken, karşıya essin, sağa essin, sola essin.
Bize göster bunu. Hud aleyhisselam iki rekat hemen secdeye gitti. Hemen namaza durdu. Ah namaz! Bütün peygamberler namaz kılmıştır dostlar. Namaz kılmayan hiçbir peygamber yoktur. Allah'ı zikretmeyen hiçbir peygamber yoktur. Namaz kılıp da dua etmiştir. Ne derler peygamberler? Hemen Hud secdeye kapandı. Allah'a yalvarıp yakarmaya başladı. O inanmayan müşriklerin önünde secdeye gitti. İnanmayanların önünde secdeye gitmek büyük bir cihattır. Namaz kılmayanların içerisinde namaz kılmak büyük cihattır. Allah'ın emir ve yasaklarını çiğneyenlerin yanında Allah'ın emir ve yasaklarına uymak büyük cihattır. Allah'a dostluğun göstergesidir, perçinleşmesidir.
Hud aleyhisselam hemen abdest aldı. Adem'den itibaren bütün peygamberler abdest alırlar. Adem'den itibaren bütün peygamberler guslederler. Adem'den itibaren bütün peygamberler sakallıdır. Adem'den itibaren bütün peygamberler her daim Allah'ı zikretmişlerdir. Hud aleyhisselam hemen secdeye dayandı. Secdede Allah'a yalvar yakar oldu. Göz yaşlarıyla toprak ıslandı. Çünkü istedikleri şey insanüstü bir şeydi. Ve Cenab-ı Hak huda vahyetti. Ey Hud başını secdeden kaldır. Senin istediğin sana verilmiştir. Ve Hud başını secdeden kaldırdı. Dedi ki rüzgarın yönünü ne tarafa istiyorsunuz? O müşrikler dediler ki rüzgarın önünü sağ tarafa doğru istiyoruz. Hud bismillahirrahmanirrahim dedi.
Eliyle rüzgara sağ tarafa doğru yön biçti. Rüzgar hızla sağ tarafa doğru esmeye başladı. Önüne ne kattıysa çar çöp katıyordu. Müşrikler dediler ki söyle rüzgara. Rüzgar biraz hafiflesin. Bizim bahçelerimizi bozacak. Hud dedi ki ey rüzgar sakin ol. Kimsenin bahçesini bozma. Rüzgar sakinleşti. Müşrik kafası inanmaz. Müşrik kafası. Sen hani diyor ya Cenab-ı Hak. Sen onlara ne yaparsan yap onlar inanmazlar diye. Müşrik kafası. Dediler ki sen bunda bir büyü vardır. Bunda bir yanlışlık vardır. Bunda bir şey vardır. Şu rüzgarı bir de sol tarafa doğru yönlendir. Hud sol eliyle rüzgarı yönetmeye başladı. Rüzgarı sol tarafa doğru yönetti.
Sol taraftaki şehrin bahçelerine tufan gidecek. Evlerine tufan gidecek. Mallarına mülkleri helak olacak diye. Ayat kavmi dedi ki tamam aman o tarafa doğru da yönlendirme. Söyle rüzgara sakin ve selamet olsun. Rüzgara dedi ki ey rüzgar sakin ve selamet ol. Allah'ın peygamberi konuşuyor. Rüzgar sakin oldu. İtaat etti Hud'a. Ama o müşrikler yine inanmadılar. Dediler ki sen büyücüden başka bir şey değilsin. Biz sana inananlardan değiliz. Biz sana inanmıyoruz. Hud tabiri caizse yavlardı at kavmine. Dedi ki Allah'ın vaadi haktır. Siz bu mucizeyi Cenab-ı Hak'ın bu yarattığı şeyi gördüğünüz halde iman etmeyecekmişsiniz.
Vallahi Allah'ın hesabı çetindir. Allah hesabı hızla görücüdür. Ama müşrikler bunu gördükleri halde, müşriklerin gözlerinin önünde bu yaşandığı halde onlar iman etmediler. İman etmemekte ısrar ettiler. Ve iman etmemekte ısrar edince Allah vaat ettiğini onlara yaşattı. Hazreti Pir diyor ki Hud müminlerin bulundukları yerin çevresine bir çizgi çizdi.
Artık Allah'ın vaadi gelecek. Nerede mümin var ise, ona inananlar var ise bildiğiniz çizgi aldı bir çizgi çizdi. Müminlerin bulunduğu yeri. Bir ev, evin etrafını çizdi. Orada bir şahıs orada duruyor. Garip, gureba, kimsesiz, sokağın içerisinde. Ama Hud'a iman etmiş. Verirlerse yiyor, vermezlerse yemiyor. Günlerce aç kalıyor ama Allah'ı zikrediyor. O Hud'un kavminden. Onu taşın içine de koysalar o Allah'ı zikredecek. Onu can fanusun içine de koysanız Allah onu zikredecek. O Allah'ı zikredecek. Allah da onu zikredecek. Hud'un kavmi. Fukara. Allah onu besliyor. Ve o öylece köşede duruyor. Hud aleyhisselam geldi.
Onun etrafına da bir çizgi çizdi. Müşrikler gülüyorlardı bu çizgilere. Bellilik koyuyordu. Çizgi çiziyordu. Ve o Allah'ın peygamberi. Nerede inanan varsa hepsini teker teker çizginin içerisine koydu. Ve onlara dedi ki sakın çizgiden dışarı çıkmayın. Sakın haddi aşmayın. Sakın Allah'ın hukukunu çiğnemeyin. Sakın peygamberin hududunu geçmeyin. Peygambere itaat edin. Peygambere itaat. Onlar rızık endişesi yaşamadılar. Hayat endişesi yaşamadılar. Onlar hudda iman etmişlerdi. Onlar hudun Allah'ına da iman etmişlerdi. Ve çizgiyi aşmıyorlardı. Düşünebiliyor musunuz? Hud aleyhisselam teker teker teker teker bütün at kavminin kendisine inananları çizginin içerisine koyuyordu.
Ve o çizginin içerisinde acıkmıyorlardı. Susamıyorlardı. Çizginin içerisinde gaflete düşüp uyumuyorlardı. Canları sıkılıp çizginin dışına çıkmıyorlardı. Çizginin içinde duruyorlardı. Peygambere iman bunu gerektiriyordu. Allah'a iman bunu gerektiriyordu. Çizgiyi aşmamayı gerektiriyordu. Haddi aşmamayı gerektiriyordu. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyordu ya. Her hakanın, kralın bir sınırı vardır. Her devletin bir sınırı vardır. Her evin bir sınırı vardır. Allah'ın da bir sınırı vardır. Nasıl devletlerin, evlerin, özel insanların, mülklerinin sınırını çiğneyemiyorsanız Allah'ın da sınırını çiğnemeyin.
Ve Huddun kavmi o sınırlarının içerisinde duruyordu. Rüzgar oraya gelince, rüzgar kasıp kavuruyor. Oraya gelince, o çizgiye gelince sakin ve latif oluyordu. Sakinleşiyordu. Ama çizgiden dışarıda olanların hepsini havada parça parça ediyordu. O çizginin dışına çıkanlar var ya, hepsi de bir anda ilk önce, hani şimdiki dilde şoklama var ya, şoklama.
Bir ürünü anında şokluyorlar ya, anında şokluyor. Neyse öyle kalıyor ürün, şoklama. İşte rüzgar öyle esiyordu ki, anında ne görüyorsa önüne ne çıkıyorsa şokluyordu. O müşrikleri şokluyordu önce. Şokladıktan sonra rüzgar onu bir uçuruyordu, bir yerinden kaldırıyordu, çarpıyordu yere. Hepsi de şoklanmış vaziyette küçücük küçücük parçalara ayrılıyordu. Bölünüyordu, un ufak oluyordu, un ufak oluyordu. Ve bunu huddun kavmi, huddun inananları, hudda iman edenler büyük bir dehşet ve hayretle izliyorlardı. Büyük bir dehşet ve hayretle izliyorlardı. Ve rüzgar tabiri caizse böyle kol geziyordu her yerde. Nerede bir müşrik bulursa, müşriği anında dediğimiz gibi yapıyordu.
Anında. Ve evinin içinde, ve evinin dışında, bahçede, sokakta, nerede rüzgara yakalandıysa o un ufak oluyordu. Ama çizginin içerisinde duran müminlere hiçbir şey olmuyordu. Ve müminler ayrı bir perdeden bu dehşeti seyrediyorlardı. Müminler ayrı bir perdeden bu imanlarının, imanlarının kendilerine olan lütfu izliyorlardı.
Hz. Mevlana Celaletin Rum Hazretleri, geçmiş peygamberlerin mucizesini böyle anlatır da, bunu benim ümmetimin velileri, benim ümmetimin mürşidi kamilleri, geçmiş peygamberlerin mesabesindedir, geçmiş peygamberlere denktir, yakındır, beni İsrail peygamberlerine denktir, hadisi şerifinin mucibince bize bir büyük velinin kerametini anlatıyor. Diyor ki, şeyban-ı rai, malum büyük ümmi velilerden okuması yazması olmayan, mektep medrese görmemiş veli, şeyban-ı rai de sürünün etrafına böyle apacık bir çizgi çekerdi. Şeyban-ı rai çobandır kendisi. Koyunları toplar, cuma günü veya namaz kılacağı zaman etrafına bir çizgi çizerdi. Cuma günü, namaz vakti, cuma namazına gidince kurtlar süreye saldırmasın, yağmalamasınlar diye böyle yapardı.
Hiçbir kurt çizgiden içeri girmezdi. Hiçbir koyun da çizgi dışına çıkmazdı. Şeyben-ı rai'nin kerameti. Koyunlara bir çizgi çizer, ne içeri kurt girerdi ne de koyunlar dışarı çıkardı. Şeyban-ı rai kim? İmam-ı Şafi'nin şeyhi. Şeyban-ı rai, koca İmam-ı Şafi'nin şeyhi. O İmam-ı Şafi ki, fetvalarıyla, iştahatlarıyla çığır açan kimse.
Şeyban-ı rai'nin huzuruna gittiğinde, tabiri caizse iki düzün üstüne oturur, boynunu büker, kafasını kaldırıp, onun gözünün içine dahi bakamazmış. O böyle gözünü başka bir tarafa çevirince, Şeyban-ı rai, o zaman onun cemaline bakarmış. Göz göze gelmeye inticap eder, utanırmış. Bir gün İmam-ı Ahmet demiş ki, İmam-ı Hanbel, İmam-ı Şafi'de ders okumuş kimsedir.
O bir silsiledir. Altın silsene. İmam-ı Azam, İmam-ı Azam'da ders okuyan İmam-ı Malik. İmam-ı Malik'te ders okuyan İmam-ı Şafi, İmam-ı Şafi'de ders okuyan İmam-ı Malik'tir. İmam-ı Hanbel'dir. Dördü de altın silsiledir onlar. Şimdi orada burada mezhepler hakkında atıp tutuyorlar. Mezhepler hakkında söylemedik laf bırakmıyorlar. Bunlar bilgisiz, cahil, bilgisiz, cahil, dinin hükmünü ve hakikatini bilmeyen zavallı insanlar. Bunlar İngiliz beslemesi, CIA'ya soytarısı. Bu mezheplere laf söyleyen, mezhep imamlarına laf söyleyen. Bunlar selefi, vahabi, neo-selefi denilen kimseler. Bunlar memleket düşmanı, vatan düşmanı. Bunlar İngiliz ajanı.
Nasıl bizim ülkemizde son dönem, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk döneminde bunlar etkin olduysa, bunlar onlardan Allah muhafaza eylesin. İşte İmam-ı Hanbel, İmam-ı Şafi'ye dedi ki, ben dedi senin üstadına bir soru soracağım. İmam-ı Şafi dedi ki, yapma. Hazır cevaptır. Diyor dedi, sana bir cevap verir. Üzülebilirsin. Yok dedi, ben soracağım. Olur dedi, sor. Böyle zahir ilim erbabı, ehli sufiye tepeden bakar. Onu çok hoş görmez, hor görür. Böyle bir algı vardır. İmam-ı Hanbel dedi ki, ey şeyban-ı rayi, bir kimse gün içerisinde bir vakit namazını kılamasa, kaçırsa, hangi vakit olduğunu bilemese, ne yapması gerekir dedi.
Şeyban-ı rayi dedi ki, senin tarafından mı söyleyeyim, kendi tarafımdan mı söyleyeyim dedi. Senin dilinle mi söyleyeyim, yani İslam fıkıhçılarının dilinle mi söyleyeyim, kendi dilimle mi söyleyeyim dedi. Dedi ki, kendi dilinle söyle. Dedi ki, katlanamayabilirsin, dayanamayabilirsin. Tebessüm etti. Dayanırım dedi. Sen söyle. Ona öyle bir bakış fırlattı, öyle bir nazar fırlattı. Dedi ki, eğer dedi bir kimse hangi namazını kılmadığını bilmiyorsa, onun gönlü gaflet çukuruna dönmüştür. O gaflete dalmıştır. Onun ilahı gaflet olmuştur. Önce onun kalbinin tenvir edilmesi, kalbinin temizlenmesi, kalbinin eğitilmesi lazım deyince, Allah dedi, İmam-ı Hanbel bayıldı.
Uzun müddet baygın yattı. Ondan sonra kendine geldi, kendine gelince o da derviş oldu. Kime? Şeyban-ı Rai'ye. Selefi Vahabiler bunu inkar ederler. Bunu inkar ederler. Ama bu tarihi kayıtlarda vardır. İşte, Şeyban-ı Rai de, koyunlarının etrafına böyle bir ne yapardı? Çizgi çizerdi. Size çizgiden bir örnek daha vereyim. Kim? Hz. Muhammed-i Mustafa. Sallallahu aleyhi ve sellem. Cinnilerle alakalı bir mevzu olmuştu. Aklımda kalanı söyleyeceğim. Ebu Hureyre'ye dedi. Bir çizgi çizdi. Bu çizginin dışına çıkma dedi. Buradan hepsi de geçecekler dedi. Sakın ha dedi. Sana konuşurlarsa, bir şey derlerse, dışarı çıkma dedi.
Ve sabaha kadar cinni taifesinin oradan geçişini seyretti. Ebu Hureyre. Ve o cinni taifesi ona hiç dokunmadı. Bakın, hiç dokunmadı. İşte, bu, peygamberin mucizesiydi. Bu, peygamberlerin mucizelerini, Ümmet-i Muhammed'in, velilerin üzerinde, tecelli etmesi. Şeyban-ı Rai'nin. Allah erinin dairesi, kurdun hırs yerine de set ve mani olmuştu. Koyunun hırs yerine de. O şeyban-ı Rai'nin dairesi, onun manevi dairesi. Hem kurdun hırsına set oldu, hem de koyunun hırsına set oldu. Koyun hırsa, yem hırsına düşmedi. Seti aşmadı.
Kurt da, koyunlara saldıramadı. Onun setine, normalde bu noktada, onun hırsına set oldu. Böylece, ecel rüzgarı da, Arif'lere gül bahçelerinden esip gelen, rüzgar gibi, latif ve hoştur. İşte, Arif'lere de, Allah'ın velilerine de, her rüzgar, nasıl Hud Aleyhisselam'a, ad kavmini helak edip, müminleri koruyup, muhafaza edip, onlara, şefkatli davrandırlar, ecel rüzgarı da, Allah dostlarına, velilere ne olur?
Latif ve hoş gelir. Onların canlarını acıtmaz. Onları dehşete düşürmez. Onlara latif bir şekilde gelir, ecel rüzgarı. Ve, onlar hangi, esmaya, müsemma oldularsa, o ecel rüzgarı, o esmanın latifliğiyle gelir. bir, o kimse diyelim ki, seyr-i sülükte, örnekliyorum bunu, hay esmasına geldi, hay ismi şerifini, fazlaca zikrediyor, o ecel rüzgarı, ona, hay, diye, diye gelir, o da, hay, diye, diye, teslim olur, ecelini teslim eder.
Sufilik böyle güzel bir şeydir. Duyarsın ecel rüzgarını. Ta ötelerden kopup gelirken, duyarsın. Ötelerden koptuğu andan itibaren duyarsın. Hangi göğe geldi? Kaçıncı göğe geldi? Nerede? Hangi durakta duruyor? Hangi durakta nefesleniyor? Hangi durakta ne aldı yanına? Hangi durakta kendine ne gösterdi? Onları arifler, onları an ve an izlerler. Bakarlar ki ecel rüzgarı geliyor yumuşak yumuşak tatlı tatlı. Ve an ve an o ecel rüzgarına kendilerini verme zamanını bekler. Avam ölmemek için, ecel rüzgarına yakalanmamak için çırpınır dunur. Allah dostları ecel rüzgarı bir an önce gelsin de dosta gideyim diye çırpınır durur. Ateş İbrahim'e diş geçiremedi.
Çünkü Allah seçilmişiydi. Onu nasıl ısırabilirdi? Ateş İbrahim Allah'ın dostuydu. Halilullah'tı. Ve Cenab-ı Hak ateşe emretmişti. Ey ateş! Serin ol, selamet ol. Serin ve selamet olmakla ne onu yaktı, ne de onu dondurdu. Onu hiç rahatsız etmedi. O ateş İbrahim için gül bahçesi oldu. Din erbabı da şehvet ateşinden yanmaz. Halbuki başkaları ta yerin dibine geçirmiştir. Şehvet ateşi öyle bir ateştirdi. Ateştirdi ki. Avama, yol yordam bilmeyen bir kimseyi yerin dibine geçirir. Avama. O mesela o şehvet ateşi bir erkeğe düştüyse, dizginlenemezse, onu dizginleyen güzel ahlaktır. Onu dizginleyen dindir.
O bütün kadınları kendine kadın gibi görür. Bütün kadınlara sulanır. Bütün kadınlara asılır. Bütün kadınların peşinden gider. Neden? O şehvet ateşine düşmüş. Haram, helal tanımaz hiç. Haram, helal tanımazsa o şehvet ateşidir. O hak, hukuk tanımazsa şehvet ateşidir. O insanı helaka götürür. Aynı şey kadınlar için de geçerlidir. Kadın şehvet ateşine düştü mü, bütün erkeklere sulanır. Bütün erkekler kendi adamıymış gibi davranır. Ve hiçbir erkek onu rahatsız etmez. Nerede bir adam var onu asılır. Allah muhafaza eylesin. İşte şehvet ateşi, haram olan şehvet ateşi budur. Yoksa İslam şehveti köretmek için uğraşmaz. Şehvet fıtridir. Haramına ve helalına bakılır.
Helalına şehvetlenmek ibadettir. Altını çiziyorum. Bir kimsenin helalına, nikahlısına şehvetlenmesi ibadettir. Harama şehvetlenmek, Allah muhafaza eylesin. İnsanı perişan eder. Yerin dibine batırır. Zina edenler, nikahsız ilişkilere girenler, yarın mahşerde tövbe etmezlerse, köpekler gibi çatışaraktan halk olacaklar. Allah muhafaza eylesin. Bu tip işler yapanlar, tövbe etsinler, geri dönsünler. Allah'ın affı geniştir. Deniz dalgası Allah fermanıyla koşunca, Musa kavmini Kıptilerden ayırt etti. O deniz Allah'ın fermanıyla ne yaptı? Musa'nın kavmiyle, Firavun'un askerlerini, Kıptilerini ayırt etti. Allah fermanı erişince, toprak karını altınlarıyla, tahtıyla ta dibine çekti.
Karun tahtıyla ve bütün altınlarıyla yerin dibinde. Karun'un zenginliğini, Karun'un altınlarını çıkarmak için, dünyanın büyük emperyalist güçleri, bu altınları arıyorlar. Bu altınların peşindeler. Allah'u alem bu altın, Fırat'ın içinde. Allah'u alem bu Karun'un altınları tahtıyla beraber, altından tahtıyla beraber, Fırat'ın içinde.
Ve bu altınlar dolaşıyor. Orada, burada aramasın hiç kimse. Cenab-ı Hakk o altınları cinni taifesinin marifetiyle dolaştırıyor. Yerin altında gezdiriyor. O yüzden o altınların peşine düşenlere sesleniyorum. Ahmaklık etmeyin. O altınları aramaya çalışmayın. Ve ülkeleri rahatsız etmeyin. O altınlar Mehdi âlâ Resûl'ün zamanında, yeryüzüne kendiliğinden çıkacak. Ve Müslümanlar o güne kadar olan zenginliklerin üzerine, zenginlik ekleyecekler, zekat verecek yer bulamayacaklar. O altınları arıyorlar. Onu tarih boyunca hep aradılar. Gidiyorlar bir yere, kazılar yapıyorlar. Siz hep petrol arıyor, gaz arıyor zannediyorsunuz.
Her yeri köstebek gibi delik deşik ediyorlar. Ülkelerle ondan sonra anlaşmalar yapıyorlar. Geliyorlar Türkiye'ye diyorlar ki, petrol aracağız, size şu kadarını vereceğiz, bu kadarını vereceğiz. Deliyorlar her tarafı. Neden deliyorlar biliyor musunuz? Büyük bir çoğunluğu, Harun'un, pardon Karun'un hazinesini arıyorlar. Karun'un hazinesinin ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Geçmiş dönemde en kıymetli maden altın olduğundan herkes altın olarak onu tefsir ediyor. Altın olarak görmeyin. Karun'un hazinesi altın olarak görmeyin. Altın dediğiniz ne ki?
Hazreti Pir diyor ki, Allah fermanı erişince, Karun'u altınlarıyla, tahtıyla toprak dibine çekti. Battı. Toprak içine çekti, yuttu. Ve dolaşıyor dünyanın arzında. Onlar diyorlar ki, Tespit ettik, burada. Bütün ekipmanları getiriyorlar, hazırlıyorlar. Petrol çıkaracağız buradan, gaz çıkaracağız. Müthiş yataklar bulduk diyorlar. Geliyorlar, dalıyorlar, dalıyorlar. İki bin metreye kadar. Fos, hiçbir şey yok. Topluyorlar, diyorlar ki yanlış hesaplamışız. Cenab-ı Hak, Husisi bir cinni taifesine vazife verdi. O vazifeyle, Onlar, Karun'un hazinesini dolaştırıyorlar. Ne zamana kadar? Mehdi ala Resul çıkıncaya kadar.
Mehdi ala Resul çıkınca, Karun'un hazinesi de, Orta yere çıkacak. Ve Mehdi'nin emrine verilecek. Müslümanların emrine verilecek. Ve Müslümanlar, Onunla hızla zengin olacaklar. Hızla güçlenecekler. Ve dünyaya hükmedip, Dünyayı İslam etmenin yolunda harcayacaklar. Allah'u Alem. 865'ten devam edeceğiz. Sürçülisan ettiysek affola. Cenab-ı Hak, Cümlemizi, Hak ve hakikati, Uymaya ve tabi olmaya, Nasip ve müesser eylesin. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Şimdi inşallah, Sema'da buluşacağız. İnşallah. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.