Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti - 22 Eylül 2019
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 23 Eylül 2019 · 53:14
Geçen ay 885. beytte kalmışız, takip edenler için 885'ten itibaren okumaya gayret edeceğiz inşâAllah. Tabii hatırlatma noktasında daha öncesinden başlayalım. Sözlerin temizleri bizden çıkarak ona yükselir. Ondan başkasının bilmediği yere kadar varır.
Nefeslerimiz temizlik sebebiyle bizden hediye olarak beka yurduna yücelir. Sonra ululuk sahibi Allah'tan ancak rahmet olarak sözlerimizin mükafatı iki misli bize gelir. Burayı geçen ay okumuştuk. Sonradan kul nail olduğu şeylere bir daha nail olsun diye bizi yine o güzel de sözlere sevk eder. Yine bize o çeşit sözler söyletir.
İşte böylece en güzel sözleri söyledikçe hep böyle sözlerin çıkmakta Allah'ın rahmeti inmektedir. Ve bu iki hal sende daimidir. İnsanlar güzel sözler kullanırlar, güzel sözler yerine getirirlerse bu sözlerin gideceği yer Cenab-ı Hakk'ın katıdır. Allah rahmet eder kullarına ve o güzel sözler tekrar o kulun üzerine gider.
Ve kul güzel sözlere devam ettiği müddetçe bu Allah'ın rahmeti ve bereketi de daim olur. Tabi güzel sözden kasıt nedir, güzel söz nedir bu önemlidir. Fatır Suresi Ayet 10 Kim üstünlük istiyorsa bilsin ki üstünlük tamamıyla Allah'ındır. Güzel sözler ancak ona yükselir.
Kötülük yapmak için tuzak kuranlara işte onlara şiddetli bir azaf vardır. Boşa çıkacak olan da onların tuzağıdır. Tarih boyunca Müslümanlar güzel söz olarak güzel sözden maksadın en önemlisi Allah'ı zikretmek, Kur'an-ı Kerim okumak ve dua etmek olarak nitelendirilmiş. Çünkü Cenab-ı Hak başka ayeti kerimelerde Ankabut'te en büyük iş Allah'ı zikretmek buyurmuş.
Öyle olunca söz olarak güzel söz Allah'ı zikretmekten daha güzel bir söz yoktur. İkinci insanın güzel sözü Kur'an-ı Kerim'i okumaktır. Üçüncü insanın güzel sözü Allah'a dua etmektir. Çünkü kim Allah'a dua ederse Allah onun duasını kabul eder. Kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder. Allah onu affeder. O zaman güzel söz Allah'ı zikir olunca yine başka bir ayeti kerimede kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder buyurulmuş. Ve zikrin karşılığı yine Allah'ın zikri olarak o kulun üzerine dönmüş. Hazretim Evlana Celaleti Ruhu Hazretleri de buna binaen diyor ki, Kim güzel sözleri böyle söyledikçe hep böyle sözler normalde Allah'ın katına çıkar ve Allah'tan rahmet olarak tekrar kula döner.
O zaman kul Allah'ı zikrettiği müddetçe ve kul bu noktada Kur'an-ı Kerim okuduğu müddetçe, Kur'an-ı Kerim'e uyduğu müddetçe ve dua ettiği müddetçe tabiri caizse büyük bir alışveriş başlar. Kul Allah'ı zikrettikçe Allah kuluna rahmet ile geri döner. Kul Kur'an-ı Kerim'i okudukça Allah kuluna rahmet olarak geri döner. Kul Allah'a dua ettikçe Cenab-ı Hak kuluna rahmet olarak geri döner ki, Bu devamını işleyen bir alışveriş gibi olur.
Bu devamını işleyen bir tecelli gibi olur. O yüzden normalde güzel söz ancak neymiş salih amel yükseltirmiş. Bu güzel sözleri de Allah'a yükseltecek olan salih amellerdir. Sadece güzel sözü söyleyip salih amellerle amellenmeyen insanın o sözü boşta kalır, desteksiz olur. Yani o kimse Allah'ı zikretti ama farzlara riayet etmedi. Namaz kılmadı, oruç tutmadı, zekat vermedi, hacca gitmedi. İşte o kıl Allah'ı zikretti ama yalan söyledi, yemin etti, gıybet etti, dedikodu etti, haram yedi, fuhuşla iştigal etti, zinayla iştigal etti. Haram yollardan kendisine para kazandı. Kul Allah'ı zikretti ama öbür tarafta Allah'ın emir ve yasaklarına uymadı. İşte öyle olunca o güzel söz desteksiz kaldı.
Güzel sözü destekleyecek olan, güzel sözü bu noktada arkasında iğne kazandıracak olan kulun iyi amelleridir, hayırlı amelleridir, güzel amelleridir. Eğer insanlar o güzel sözü amelleriyle desteklemezlerse o zaman güzel söz boşta kalır, güzel söz tabiri caizse halk tabiriyle havada kalır. İşte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de bu manada şöyle buyuruyor. Allah'ın celalini zikredip, onu tesbih, tekbir, tahmid ve tahlil ile ananlar arşın etrafına götürülürler. Arının dolanışı gibi onların dolanışı vardır. Sahipleri orada zikredilir. Sizden biriniz Allah katında anılabileceği bir şeyinin bulunmasını istemez mi? İşte eğer o güzel sözler iyi amellerle, güzel amellerle desteklenirse onlar Allah'ın katına yükseltilir.
Ve Allah'ın katına yükseltildiğinde Cenab-ı Hak arşın etrafında onlar döndürülmeye başlanır. Ve arşın arının dolanışı gibi. Arşın etrafında dolanınca Allah da onları zikreder. Allah da onlara normalde seslenir. Allah onlara rahmet ve bereket verir. İşte güzel söz söylemenin en önemli noktası Allah'ı zikirdir. Ama Allah'ın zikrinin kesinlikle ve kesinlikle güzel amellerle, iyi amellerle desteklenmesi.
O güzel sözün Allah'ın farzlarıyla desteklenmesi gerekir. Ve aynı zamanda da haramlardan uzak durmak gerekir. Allah'ın sınırıdır haramlar. Bir kimse haramla helalı aynı yere katması mümkün değildir. Bir kalpte iki şey birden bulunmaz. Hem haral, haram hem helal kalpte aynı zamanda bulunmaz. Kalbin içerisine haram girerse helal çıkar, helal girdiğinde haram çıkar. O yüzden kulluk Allah'ın helal dairesinde yaşamaktır. Kulluk Allah'ın istediği gibi olmaktır. Cenab-ı Hakk'ın istediği minval üzerinde yürümektir. Kulluk insanların kendi heva ve hevesine, kendi nefsaniyetine, kendi şeytaniyetine uymak değildir. Kulluk Allah'ın emir ve yasaklarına uymaktır. İşte Hazreti Mevlana Celaret'in Ruma Hazretleri de buna beyan ederekten diyor ki, böyle güzel sözler söyledikçe, hep böyle sözlerin çıkmakta.
Sen güzel söz söyledikçe bu senin sözün nereye? Allah katına çıkmakta. Ve Allah'ın rahmeti olarak da sana geri dönmekte. Allah bizi devamlı güzel sözler söyleyenlerden eylesin. Yine Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bize güzel sözü tarif ediyor. Mübarek hadisi şeriflerinde. Beyan ediyor ki, güzel söz Allah'ı zikirdir. O Allah Azze ve Celle'yi yüceltilir. Salih amel ise onun farzlarını eda etmektir. Bakın güzel söz Allah'ı zikirdir. Salih amel de Allah'ın farzlarını yerine getirmektir. Bir hadisi kudside Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurur ki, Allah'ın farzlarını yerine getirmek Allah'a en sevimli gelen bir ameldir, ibadettir.
Nafilelerle Allah'a yaklaşılır. Ve Allah sevilir. Allah sevilince Allah da onu sever. Allah onu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur. Onunla görür, onunla tutar, onunla konuşur, onunla yürür der, buyurur. O zaman farzları yerine getirmek Allah'a en sevgili gelen şeylerden birisidir. Farzları yerine getirmek bizim toplumumuzda algılandığı gibi sadece namaz kılmak, oruç tutmak değildir. Farzları yerine getirmek aynı zamanda Allah'ın haram kıldığı, her türlü söz ve fiiliyattan uzak durmaktır. Eğer bir kimse namaz kılıyor da, o her türlü kötülüğe devam ediyorsa, ayet-i kerime onda tecelli etmedi. Ankavut az önce zikirle bahsettim, ayet-i kerimenin başlangıcı şudur. Namaz sizi kötülüklerden alıkor.
Allah'a zikirde en büyük iştir der. Namaz insanı kötülüklerden alıkor. O zaman bizim namazımız gerçekten bir namaz ise, biz namazı hakkıyla kılmaya çalışıyorsak, biz kötülüklerden uzak durmamız gerekir. Namaz kılıp yalan söyleyen, namaz kılıp hırsızlık yapan, namaz kılıp Allah'a isyan eden, namaz kılıp Allah'ın haram kıldığı fiiliyatları güzel görmek, namaz kılıp Allah'ın sınırını çiğnemek namaz olmaktan çıkar.
Başka bir ayet-i kerimede de, onların kıldıkları namazları yüzlerine paçavra gibi atarız buyurur. Bu büyük bir ikazdır. O zaman namazını kılıyorsan, kötülüklerden uzak dur. Namazını kılıyorsan, haramlardan uzak dur. O yüzden Hazreti Mevlana da bunu bize beyan eder. Der ki, devamlı güzel sözle devam ederseniz, güzel amellerle iştigal ederseniz, her daim Allah rahmet olarak size geri dönecektir der.
Yine Hazreti Pir'den devam ediyoruz. Farisi söyleyelim, bu şevk ve cezbe o zevkin geldiği taraftan gelir der. Şevk sözlükte istemek, özlemek, arzulamak demektir. Bir kimse devamlı ister, devamlı arzular, devamlı özler. Şevk bu manada Allah'a aşık olanların olmazsa olmaz bir halidir. Aşk ehli aynı zamanda da şevk ehlidir. Eğer aşığın şevki körelirse, aşık aşıklıktan hızla uzaklaşır. Kul şevk ehlidir. Her daim Allah'a yakın olmayı, her daim Allah'a kavuşmayı ister.
Ve kul her daim bu şevk üzerine durursa, Allah'a daim olarak yakınlaşmayı isteyecektir. O yüzden şevk ehli olmak, sufilikte çok önemli bir şeydir. O kimsenin her daim Allah'a kavuşmayı istemesi, her daim Allah'la bir ve beraber olmayı istemesi, her daim Allah'ın yolunda koşturmayı istemesi, onun şevkiyle alakalıdır. Mesela bir kimse eğer kadın kocasına aşıksa, ona karşı şevk duyuyorsa, her daim kocasını isteyecek, her daim kocasının peşinde gidecektir.
Eğer erkek karısına karşı şevk ehliyse, her daim onun peşine gidecektir. Şevk sevenle sevilenin arasında olmazsa olmaz bir şeydir. Eğer bir kimsenin bu manada şevki yoksa aşkı da yoktur, şevki yoksa sevgisi de yoktur. Asıl insanı insan eden, insanı kemale erdiren insanın sevmesidir, sevgisidir. Eğer sevgide kemale ermediyse bir kimse, sevgiyle bir ilintisi, ilişkisi yok ise, Hz. Mevlana'nın dediği gibi onun eşekten bir farkı yoktur.
Ağır bir söz gibi gelirdi bana, ben bunu okuduğumda, işte aşıklıktan, sevgiden payı olmayanın eşekten farkı yoktur sözü, ben okuduğumda gençlik yıllarında demiştim ki ya ne kadar ağır bir söz söylemiş Hz. Pir derdim. Benim tasavvufi olarak okuduğum, dini olarak okuduğum ilk kitap, Hz. Mevlana'nın mesnevisi, Ahmet Er Rufa Hazretleri'nin hak yolcusunun disturları ve onların alemidir. İyi ki onları okumuşum, başka bir şey okumamışım. Bakın tekrar söylüyorum, iyi ki onları okuyaraktan başlamışım. Benim ilk dini kitap olarak okuduğum kitaplar bunlar. Kıymetli dostlar, mesnevinin içerisinde dört binin üzerinde ayet-i kerime altı binin üzerine hadis-i şerif vardır. Eğer bu topraklarda din algısı ve dini öğreti olarak bizim topraklarımızdan, bizim içimizden çıkmış, bizden neş-i neva bulmuş, Mevlana gibi, Yunus gibi, Hacı Bektaş Veli gibi kimselerin eserleri okunup, bunlar güncellenip insanların önüne konmuş olsaydı,
bizim içimizden ne IŞİD çıkardı, ne DEAŞ çıkardı, ne de sapkınlıklar çıkardı, ne de yobazlıklar çıkardı. Açık ve net söylüyorum. Ama ne yazık ki bizim insanımız dini el yordamıyla, oradan buradan böyle merdiven altı şeylerden öğrendi. Ne yazık ki böyle öğrendi. Böyle öğrenince ne din adına bazı kültürleri, bazı şeyleri din zannettik biz. Ben de sizler gibiydim. Ben kendimi sizden ayırt etmiyorum. Ben medresede yetişmiş bir kimse değilim. Ben İmam Hatip'te yetişmiş bir kimse değilim. Ben ilahiyata yetişmiş bir kimse değilim. Ben de İzmir çocuğuyum. Farklı bir yerden değilim. Şimdi canım kardeşlerim, ama din olarak biz annemizden, babamızdan, dedemizden, nenemizden, mahallemizde gördüğümüzden veyahut da işte bir başkasının anlatımından din öğrendik.
Örneğin ben dinle tanışıncaya kadar az miktarda içmenin caiz olduğunu zannediyordum. Biliyor musunuz? Yani sarhoş olur yıkılıncaya kadar içerseniz haram işlediniz. İzmir'de böyledir hala da. Ama işte insan gibi, adam gibi içtin bu haram değil ya. Bile der bak, bizim oğlan yanlış yoldasın bana öyle söylüyorlar. Diyorlar bak az bir şey içersen bir sıkıntı yok. Sen zaten içersin içersin bir sefer of dahi demezsin. Ya seninki uygun, sende sıkıntı yok. Bana tavsiye edilen oydu. Ama din öyle değil. Allah'ın indirdiği din, toplumun kendi içerisindeki annenevi yaşadığı gibi değil. Ama bir de işin şu tarafı var. Keşke o annenevi din de bozulmasaydı.
İnsanların kendi içerisinde yaşadığı din de bozulmasaydı. O da bozuldu. Bakın, toplumun yaşadığı kendi içerisinde din de bozuldu. Yani insanların o inanışları da bozuldu. Ne yazık ki o hale geldik. Ha bunu böyle, ben işte dış ülkeler bunu istedi. Bize operasyon yaptılar, ben bunlara katılmam hiç. Biz kendi kendimize, kendi ayağımıza sıkan bir milletiz. Biz kendi kendimizi, kendimizi boğazlarız. Bizi birisi dışarıdan boğazlamaya kalktığında biz onu paramparça ederiz. Ama biz kendi kendimizi de boğazlarız. Allah bizi affetsin. Bizim öyle bir karakteristik fıtratımız var. Bu karakter, bu Orta Asya'dan itibaren gelmiş bir karakteristik fıtrat. Türkleri kimse dışarıda mağlup etmemiş.
Türkler ne zaman birbirlerine düşmüşler, o zaman mağlup olmuşlar. Başka türlü mağlup olmamış bu millet. Allah mağlup etmesin. Şimdi, Hazreti Pir Farisice söyleyelim. Bu şevk ve cezbe o zevkin geldiği taraftan gelir. Yani bu şevk ve cezbe, insanın devamlı Allah'ı zikretmesi, Allah'ın emirlerini yerine getirmesi ve devamlı koşması, koşuşturması diyor ki, o zevkin geldiği taraftan gelir. Yani Allah'tan gelir. Sen Allah'ı zikrettikçe, Allah sana şevk verir. Sen farzları yerine getirdikçe, Allah sana şevk verir. Sen Allah'a dua ettikçe, Allah sana şevk verir. Sen Allah'ın emirlerini yerine getirmeye gayret ettikçe, Allah sana şevk verir. O şevkin sahibi Allah'tır. Her şeyin sahibi Allah'tır. Bizim döndürüleceğimiz yer de orasıdır.
Hani dedelerimiz, hani dedelerimizin babaları? Yok, öldü herkes. Döndü. Toprak, vücut topraktan geldi. Toprağa gitti. Ruh da ruhlar alemine gitti. Başka bir yerde değil. Eee biz ona döndürüleceğiz yine. Ve şevkin, isteğin, cezbenin geldiği yerde, o zaman Allah'ın sahibi Allah olmuş oluyor. Bakın, Hadis-i Kudsi'de Cenab-ı Hak buyurur ki, Kim Allah'a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister. Bakın, kim Allah'a kavuşmayı isterse, bir kimse Allah'a kavuşmayı istemiyor. Bir Hadis-i Kudsi'de, zıttı. Kim Allah'a kavuşmayı istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez. Bu kavuşma özel bir kavuşmadır.
O kimsenin kendi cüz-i iradesiyle gittiği bir yoldur. Cüz-i iradesiyle. Bakın, bu topraklarda, Hanefi Maturudi ekolu vardır. Bu Hanefi Maturudi ekolu, ekolu, kaderciliğin üzerine, kaderyenin üzerine, cebriyenin üzerine kurulu değildir. Bu Maturudi Hanefi ekolu, kulun kendisini bağlayan meselelerde, cüz-i iradenin üzerine kuruludur.
Sorumlu olan biziz, hesabı verecek olan da biziz, o zaman biz amellerimizden, yaptıklarımızdan sorumluyuzdur. Hesap bize aittir. Kaderiyeci gibi biz, cüz-i irademiz yok diyemeyiz. Biz nasıl ki, mükellef isek, mükellefliklerimizin hesabını vereceksek, biz de, onun yapıp yapmadıklarımızı, onun emirlerinde yapıp yapmadıklarımızın, hesabını biz veririz. Allah'a kavuşmayı istiyorsa bir kimse, Allah da ona kavuşmayı ister. Bir kimse Allah'a sırtını dönerse, Allah da ona sırtını döner. Hadis-i Kudsi bu. Allah'ı zikredersen, Allah da seni zikreder. Sen Allah'ı zikretmedin. Allah da seni husisi manada zikretmez. Husisi manada. Allah'a kavuşmanın bir, mecburi istikameti vardır.
Mecburi istikameti nedir? Hangi dine mensup olursan ol, hangi ırktan olursan ol, senin dinin, dilin, ırkın, mezhebin, meşrebin, rengin, ne olursa olsun, mecburi istikamet Allah'a döndürüleceksin. Ama cennetlik olarak, ama cehennemlik olarak, ona döndürüleceksin. Ona döndürüleceksin, başka bir yere değil. Bu insanların gideceği mecburi istikamettir. Hangi dinden olursan ol, dönüşün Allah'adır. İkinci Allah'a kavuşma vardır. Bu mecburi istikamet değildir. Bu o kimsenin kendi cüz iradesidir. Cüz iradesi nedir? O kendi iradesiyle Allah'ın emirlerini yerine getirir. Allah'ı sever. Bu kulun kendi cüz iradesidir. Bunu normalde bir kimseye, ancak hani Hazreti Peygamberine diyor ya, ey Muhammed, seni onların üzerine gözetici kılmadık.
Sen onlara nasihat et. Tebliğ et. Bakın, Hazreti Peygamberin dahi, sallallahu aleyhi ve sellemin, insanların üzerinde, nasihat etmekle mükelleftir. Nasihat etmekle, uyarmakla, anlatmakla mükelleftir. Ve Hazreti Muhammed Mustafa da, bu görevini bir hakkan yerine getirmiştir. İşte, kul burada, ya kendisi şevk ehli olup, Allah'a kavuşmayı isteyecek, Allah'ı zikredecek, tövbe edecek, dua edecek, Allah'ın emir ve yasaklarına uyacak, ya da diyecek ki, ben bunu kavuşmak istemiyorum.
Kendi iradesi, bir başkasının onu zorla, onu yaptırma hakkı yok. Bakın, burada, sufiler, hiçbir şeyi, hiçbir kimseye, zorla yaptırmazlar. Sufilik, gönüllülük esasıdır. Bir kimse severse, Allah'ı kendisi sever. Herkes Allah'ı sevsin isteriz. Herkes Allah'ın emirlerini yerine getirsin isteriz. Ama bu, sevgi üzerine olursa harika olur. Sevgi üzerine. Hani Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri buyurmuş ya, sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Bu iki düstur çok önemlidir. sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. E şimdi, bir kısım insanlar da, sevdireceğiz derken, dinin hüküm ve kurallarını, eğip bükmeye çalışıyorlar.
Bu da yok. Kur'an meydanda, sünnet-i seniye meydanda. Saklı gizli değil, herkese açık. Tefsirler meydanda, herkese açık. Ben zaman zaman derim, hiç kimse bunu siyasi bir tarafa çekmesin. Ben derim ki, Atatürk'ün zamanında yazılmış, Kur'an tefsiri var mı? Bırakın ondan önceki bütün tefsirleri. Okuyun onu. Atatürk'ün kendi zamanında, kendi zamanında, kendisi Cumhurbaşkanı iken, Buhari tefsir edilmiş mi? Evet, okuyun. Hiç okudunuz mu? Soruyorum ben insanlara. Hiç okudun mu? Başka hiçbir kitap okuma.
Hiçbir şey okuma. Git, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunla, kanunla, parasını, devletin kasasından ödenen, tefsiri oku. Evet. Git, Buhari'nin tercümesini oku. Git, Buhari'nin tercümesini oku. Atatürk'ün zamanında yazılmış, bastırılmış, okullara dağıtılmış. Atatürk'ün zamanında bastırılmış, bu iki kitap, bütün okullara ve resmi yerlere dağıtılmış. Okuyun. Okuduğunuza da tabi olun. Bakın, hiç tartışmamıza gerek yok. Bu ülkenin hiç tartışmasına gerek yok. Gidiyor Hz. Mevlana Celalettin, Rum Hazretleri'nin türbesinin önüne, Atatürk bir Osmanlı paşası.
Caminin, beytini okuyor, kabri şerifin üstünde. Bütün güneşler batacak, senin güneşin batmayacak, ebedi. Hz. Mevlana Celalettin, Rum Hazretleri'nin, türbesinin üstünde, dönüyor, Hasan Ali Yücel'e. Hasan Ali Yücel'in, bir Mevlevi, dervişi olduğunu biliyor musunuz? Hasan Ali Yücel, Mevlevi dervişidir. Nazım Hikmet'in, dedesinin, Mevlevi dervişi olduğunu biliyor musunuz? Evet. Hasan Ali diyor, Hasan Ali Yücel'e. Herhalde diyor, bu tekke ve zavirleri kapatmakla, biz diyor, ağır bir şey yaptık. Bir yolunu bulun da diyor, Mevlevi haneleri açın. bir yolunu bulun, Mevlevi haneleri açın.
Sebep, çünkü, Hz. Mevlana Celalettin, Rum Hazretleri, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Veli gibi kimseler, bu toprakların, çimantosudur. Türkler, dini, kılıçla kabul etmemişlerdir. Türkler, dini, Hz. Hüseyin'in kolundan öğrenmişlerdir. Biz, hep beraber, birer Hüseyin'iyizdir. Biz, ne yazık ki, tarihimizi, geldiğimiz yerleri unuttuk. Türkler, birer Hüseyin'idir. Sebep, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, Kerbela'da, şimdi Muharrem ayındayız, hem de, anmış olalım. Kerbela'da, 72 şühadayla beraber, şehit olduktan sonra, Hz. Hüseyin Efendimiz'den, geriye kalan, o mübarekler, Türklere sığınmıştır.
Tüylerim diken diken oluyor. Orta Asya'ya doğru gitmişler, Türklere sığınmışlardır. Çünkü, Türkler, misafirlerini, misafirlerinin düşmanlarına vermezler, ne pahasına olursa olsun. Türklerde, Orta Asya'dan kalma bir gelenek vardır. Gelenin namusu, şerefi, canı, malı, hırzı, aklı, her şeyi onlara emanettir. Korurlar. Bunlar, evrensel bir hukuktur. Karşındaki kimse, kim olursa olsun, onun aklı mukaddestir, dini mukaddestir, canı mukaddestir, malı mukaddestir, namusu mukaddestir onun. Kim olursa olsun, bakın, dini mukaddestir. Necranlı Hristiyanlar gelir, Hz. Muhammed Mustafa ile din tartışırlar, ve derler ki, onların papazı, biz ibadet etmek istiyoruz, bize ibadet edecek yer göster deyince, Hz. Muhammed Mustafa, onlara, Mescid-i Nebevi'nin kapısını açar.
der ki, burada ibadet edebilirsiniz. Sebep, insanların dini inanışları mukaddestir çünkü. Siz onlara müsaade etmek zorunda kalırsınız. Ben bazen bu olayı anlattıktan sonra, Bursa'dan örnek veriyorum. Hoş, Bursa'da, kilise açık da, Hristiyanlar ibadet etmek isterlerse, oraya gidebilirler de, gelse bir grup Hristiyan, kilise açık olmasa, öyle derim ben. Ulu camide biz onlara ibadet etmeye, müsaade eder miyiz, etmez miyiz? Peygamberin sünnetine tabi olanlar, müsaade etmek zorunda kalacaklar. Peygamberin sünneti bu, sallallahu aleyhi ve sellem. Orada bir kilise yok ise, onlara ibadet edecek bir mekan, vermek zorundasınız siz. Bunu vermelisiniz.
Din, muhafaza edecek, kutsal, canı kutsal. Sen onu öldüremezsin. Haksız yere bir kimseyi öldüren kimse, bütün insanları öldürmüş gibi günaha girer. Kutsaldır. Sivilleri katledemezsiniz. Ancak devlet emrederse, devlet kuvvetleri bir kimseyi öldürebilir. İslam'da narşi yoktur. Hiç kimse eline silahı almaya hakkı yoktur, İslam'da. Ancak devlet sana silah verirse, silahlanırsın. Devlet sana silah vermezse, sen silahlanamazsın. Hatta, kendini korumak adına dahi silahlanamazsın. Hadisi şerif, Ebu Zerif Gifari'ye söylüyor. Fitne diyor, çoğaldığında Ebu Zerif Gifari.
Beni öldürmeye gelirlerse, ben ne yapayım? Diyor ki, kılıcının pırıltısını sakla. Başka bir hadisi şerif, bir başkasına diyor ki, sen eline bir odun parçası al, silahlanın, demiyor. İnsanların canları, malları, namusları, akılları ve dinleri mukaddes. Allah bizi affetsin. O yüzden, Allah'a kavuşmayı arzu edene, Allah da kavuşmayı arzu eder. Allah'ı seveni, Allah da sever. Bakın, birisi Allah'ı severse, Allah da onu sever. Ama bu sevme, dilde değil sadece, amele de tecelli etmeli. Her kavmin gözü, bir günceyi zevk sürdüğü, cihette kalmıştır. Her kavmin gözü, bir gün de olsa, bir zevk sürdü ya bir yerde, bir insan bir gün de olsa, tatil yaptı ya, rahatladı, gözü oradadır.
Bir gün canı rahat etti orada, gözü oradadır. İnsanoğlu, enteresan bir varlıktır. Yani bir gün de olsa, canı bir yerde rahat ettiyse, orayı özler, orayı ister. Bizim canımızın rahat ettiği, dostun bahçesi ise, her daim o kimse, dostun bahçesini isteyecektir. Bir gün de olsa, dostun bahçesinde bir gül yüzü görmüş. Bir gün de olsa, dostun bahçesinde gül derlemiş, gül koklamış. O her daim ne yapacak? Orayı isteyecek. Hani, şimdi bazı insanlar, sorgularlar, yani, ne amma böyle yapıyorlar, böyle yaşıyorlar. Ya, oradan o tat alıyor, neresi olursa olsun. Bir kimse, bir haram istiyor. Tat alıyor ya nefsi. Her daim onu istiyor. Neden? Onun nefsi haramdan tat aldı. Veya o kimse, helaldan tat aldı.
Helaldan tat alınca, her daim orayı istiyor. Veya da bir kimse gitti, örneğin, Ulu Camii'de bir namaz kıldı. Harika, böyle büyük bir tat aldı, lezzet aldı. Hep aklı Ulu Camii'de kalır. Der ki, bir daha gitsem, orada iki rekat daha namaz kılsam. Veya da gitti, muhteşem Selimiye'ye, Selimiye'de iki rekat namaz kıldı. Ne muhteşem bir eser. Dedi ki kendi kendine, ya, her Selimiye'ye gittiğimde, iki rekat namaz kılsam. Sebep, çünkü orada, tatlı da, küçücük bir zevk aldı. Küçücük bir tat aldı. Veya, ilk lezzeti orada gördü. İlk tadı orada yaşadı. Hani, insanlar böyle, birden birisine aşık olur ya, sonradan kimle evlenirse evlensin, hep o aşkını hatırlar durur o.
Vazgeçiremezsin onu. Aşık olmuş ya bir sefer. Ben onu bir eşkıya muhabbeti var, onunla anlatırım. Bir padişahın, çok güzel bir kızı varmış. Gezmeye, sefere çıkmışlar. Eşkıya basmış, kervana. İşte, yükte hafif pahada ne varsa almışlar. Bir de bakmış ki, eşkıya başı, harika bir kız. Demiş, bunu da götürün. Onu da almışlar, götürmüşler. Bir gün, üç gün, beş gün, on gün, on beş gün, oradaki bey, tabii bunu haber almış. Askerleriyle beraber gelmişler. Muhasara altına almışlar. Bey kızını kurtarmış, almış götürmüş. hani, bey kızı yaparsa, yanağının süsü olur. Fakir kızı yaparsa, onun işi namussuzluk, şerefsizlik olur.
Eski, böyledir ya, bey kızı yaptı mı, hani zengin kızı yaptı mı, hiç kimsenin diline pelsenek olmaz. Ama bir fakirin, fukaranın çocuğu yaparsa, vur abalaya vururlar. Neyse, bey kızı, tabii kurtarılmış, bir müddet sonra, o bey kızını, başka bir beyin oğluyla evlendirmiş. Düğünler, dernekler kurulmuş, evlenmiş. O bey, demiş ki hanımına, hadi gidelim bir, kızın halini, hatırını soralım. Gitmişler, kızın halini, hatırını sormaya. Annesi sormuş kıza, kızım nasılsın, iyi misin, keyfin yerinde mi? Kız demiş ki, hizmetçiler ayağımın altında, yediğim, içtim gözümün önünde, her şey demiş, harikulade. Ama demiş, ah anne, ah, o eşkıya var ya demiş, benim ciğerimi yakmakta. O eşkıya, demiş ciğerimi yakmakta.
Herkesin, gönül dünyasında bir eşkıya vardır. Unutamaz onu. Onu kazımak için, daha büyük bir eşkıya lazım. Onu birisi kazır ama, daha büyük bir eşkıya lazım ki, o önceki eşkıya, onun da küçük kalsın. Şimdi, işte bir gün cez de olsa, bir kimse bir zevk sürdü ya, gözü hep oradadır diyor, Hazreti Pir. Yakinen, her cinsin zevki, kendi cinsiyledir. Yakin dairede de, her cinsin zevki, kendisiyledir. Nasıl? Aşık, aşıktan mutmayın olur. Aşık ya, kendisi gibi bir aşık arara, ne o, şair, saz çalıyor, söylüyor.
O bir tane saz çalan, söyleyen arar. Atışacak çünkü onunla. Onun, bugün dilde kanki diyorlar ya, kankası oldu. Neden? Aynı dili konuşuyorlar. Aynı haliyle halleniyorlar. Mesela, tekstilcisin, gidersin, tekstilciyle muhabbet edersin. Neden? Tezgahlardan konuşacak, kumaşlardan konuşacak, boyanelerden konuşacak. Neden? İşi o. Şimdi, gidersin tekstilcinin yanına, selamun aleyküm, aleyküm selam. İşler nasıl dediğinde, başlar. İşte, tezgahlar şöyle oldu da, sen tezgah aldın mı da, almadın mı, ben kaç tane tezgah aldım, sen kaç tane tezgah aldın. İşi o. Neden? Aynı cinsten çünkü, aynı işi yapıyorlar. E, hani derler ya, hacı hacı, Mekke'de, sufi sufi, tekkede görür.
E, gitse bir kimse, sufi, onun derdi o, ancak canını sufiyle, rahat buldurur. Neden? O, sufi, şimdi, ben, içkiyi bıraktım, tövbe ettim. arkadaşlar tabi geliyorlar. Bleder, yürü. Lan oğlum, ben tövbe ettim, bıraktım, bırakın benim yakamı. Bleder, yürü ya, içme sen ya, orada otur. Oğlum, ben orada otursam, sizin tadınız bozulur. Beni götürmeyin. İşte, örnekliyorum, ben nereyi seviyorum? İşte, kordonda filanca yeri seviyorum. Bunlar beni oraya götürüyorlar. Beni sahalara tekrar geri döndürecekler. Ben oturuyorum, işte, yemeği içmeyi de seviyoruz. Biz şimdi bir müddet, karnım doyuyor, yedim, tamam, bitti. Bakıyorum onların muhabbetlerine. Yok, uyumuyor.
Konuşsam, onların tadı bozulacak. Birisi diyor ki, blader ya, olmaz böyle, bir yudum iç ya. Oğlum haram, ben tövbe ettim, bıraktım, bırakın beni. Siz ne güzel, oturun için işte. bir iki baktılar, ben orada kazurat gibi oturuyorum. Ondan sonra dediler ki, olmadı, uymaz. Neden uymaz? Ya ben ayrı teldeyim şimdi, sen ayrı teldesin. Tabii onlar istiyorlar, ben iyi eğlenirim, bakmayın siz şimdi böyle durduğuma. Eğlencenin dibi olur bizde. Ben şimdi eğlenmeyince, onlar da eğlenemiyorlar. İşte, sas takımı geliyor, olmuyor, caz takımı geliyor, olmuyor. En sonunda dedim, oğlum olmuyor, götürmeyin işte beni. Sizin tadınız bozuluyor. Neden? Herkes kendi cinsinden zevk alır çünkü.
Bak herkes, kendi cinsinden zevk alır. Kendi cinsiyle haşır neşir olur. Hem ahlaken, hem de fıtreten. Hem ahlaken, hem dinen, hem de fıtreten. Münafık, münafıktan hoşlanır. Neden? Onlar çünkü münafıkça konuşacaklar ya, bir yerde toplanırlar. Birbirlerini çünkü kimse, anlamadım neden böyle konuştun lan, böyle konuşulmaması lazım, ikaz edecek yok. Herkes aynı telden çalıyorlar. Haram yiyenler, haram yiyenlerle toplanırlar. Şundan şöyle rüşvet aldık, bundan böyle aldık. Şu müteahhitten bu kadar indirdik, bu müteahhitten şu kadar kaldırdık. Neden? İşleri haram. O haramla her gün, uğraşan kimse, benimle samimi olacak değil ya. Bana geldiler, dediler ki, seni milletvekili olarak görmek isteriz.
Bir dakika dedim. Dinlediler. Ben çıkarım, kürsüde dedim ben, Kur'an ve sünnetten bahsederim. Beni dinleyebilir misiniz orada dedim ben. Ses yok. Kaldılar. Dedim, bir daha teklif etmeyin. Neden? E ben çıkarım, haram işliyorsunuz derim. Kalırsınız. Bir şey daha söyleyeyim, sohbeti bitireyim. Ben orman işte, sendikacıydım. Ankara'ya gittim ben, sendika toplantısına. Herkes beni başkanlığa oynayacak zannetti. Ben bir konuşma yaptım, herkes ayakta alkışladı. Geldiler bana, dediler ki, seni aramızda görmek isteriz. Ben dedim ki, haramlarınızı ne yapacağız? başkan baktı, altındaki araba kimin dedim.
Benden kesilen, her ay, parayla aldın. Öyle değil mi? Bitti. Dediler, yönetim kuruluna gir. Dedim, ne yapacağım? Sizin dedim, herhangi bir haramınıza, hayır dersen, beni yönetim kurulunda tutacaksınız mı? Ses yok. Dedim, ben halimden memnunum, ben bayındır da durayım dedim. Hiçbir sıkıntım yok benim. neden herkes kendi cinsini, yani kendi ahlakıyla ahlaklananı sever? Yalancı yalancıyı sever. Hırsız hırsızı sever. Kumarbaz kumarbazı sever. Üşkağıtçı üşkağıtçıyı sever. Dolandırıcı dolandırıcıyı sever. Rüşvetçi rüşvetçiyi sever.
İstismarcı istismarcıyı sever. Beni sevecek değil ya. Neden? Ben Kur'an sünnet neye emrederse onu söylüyorum. Bazen benim kendi arkadaşlarım bile bana geliyorlar, diyorlar ya ağabey ya, biraz böyle hani, başına bir iş gelmese. Lan oğlum ne gelecekse gelsin dedim. Ne yapalım yani? Allah'ın emrini mi yasaklayalım? Dedim ne yapayım? Bizim de kaderimiz bu. Biz ülkücü olduk, vatan haini olduk. Döndük, derviş olalım dedik. 28 Şubat'ta gene vatan haini olduk. E şimdi hala daha devam ediyoruz. E biz gene aynı şekilde oluruz. Sıkıntı değil yani. Sebep? E biz Kur'an sünnetten taviz veremeyiz. O yüzden her cins, kendi cinsinden zevk alır.
Buhari, müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. Müminler birbirlerini severler. Nasıl? Basmaya. Mümin, mümini sever. Hani peygamberine diyor ya, ey Habibim, sen onların dinlerine dönmedikçe onlar seninle savaşmaktan geri kalmazlar. Sebep? Geri kalmazlar. Bakın, bu Anadolu insanıyla mücadeleden geri kalıyorlar mı? İçeriden dışarıdan bir şeyler buluyorlar. Biz kendi kendimize, kendimize dost arıyoruz.
Yok kardeşim ya, arama. senin ancak kendinden olanlar sana dost olur. Başka bir kimse dost olmaz. Mümin, mümini sever çünkü. Gavur mümini sever mi? Kafir mümini sever mi? Sevmez. İnsanca davranmak ayrı bir şeydir. Sevmek tırnak içerisinde farklı bir şeydir. Sen seversen onun canını bile verirsin. Sen seversen sen her şeyini ona feda edersin. Onunla ağlar, onunla güler, onunla düşünür, onunla üzülür, onunla yürür, onunla kalkar, onunla yatarsın. Neden? Seviyorsun çünkü. Açsa aç kalırsın. Toksa tok olursun. Hastaysa hasta olursun. Üzüldüyse üzülürsün. Yiyemediyse, sen yemezsin.
Seviyorsan. ben bazen sorarım. İşte gençler gelir. Seviyorum. Harika. Aşıksın. Harika. Diyorum ben, sevdiğin kız dün akşam ne yemek yedi? Onu söyle bana. Abi nasıl ya? Oğlum aşık değil misin? Evet. Sen ne yediğini söyleyeceksin ona. Evli olanlar sakın eşlerinize öyle bakmayın. Sen benim yediğimi biliyor musun? Sen biliyor musun? Sakın hiç kimse birbirini yargılamasın. Seviyorsa, o yiyemediyse o da yiyemez. O içemediyse o da içemez. O uyuyamadıysa o da uyuyamaz. Uyuyamaz. O düşünüyorsa o da düşünür. Sevmek böyle bir iksirdir. İşte müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzer.
O zaman vücut olamadıysa, sevme yolundasın. Daha sevmedin. Yine sırf benim için birbirini seven, benim rızam için toplanan, benim rızam uğrunda birbirini ziyaret eden ve sadece benim rızam için sadaka verip iyilik edenler, benim sevgimi hak ederler. Bakın Allah'ın sevgisini hak edecek olanlar. Ne diyor Cenab-ı Hak? Hadisi Kudsi. Benim için birbirini sevenler. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ya, müminler birbirlerini sevmekte bir vücut gibidir. İşte Hadisi Kudsi de devamında diyor ki, o birbirlerini sevme, Allah rızası için olacak. Benim rızam için toplanan, bakın onu sevenler bir yerde toplandılar Allah rızası için.
Allah'ı sevenler. ve birbirlerini ziyaret ettiler. Allah'ı sevdikleri için ve Allah rızası için. Ve sadaka verip iyilik yaptılar birbirlerine. O zaman diyor benim sevgimi onlar hak ederler. Allah'ın sevgisini hak etmenin kaideleri. Bir, Allah için birbirlerini sevecek müminler. İki, birbirlerini ziyaret edecekler. Üç, Allah için toplanacaklar bir yerde. Dört, birbirlerine Allah için sadaka verecekler. Yardımcı olacaklar. Beş, birbirlerine iyilik yapacaklar. O zaman Allah'ın sevgisini hak ederler. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Önümüzdeki ay kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz. İnşallah ben kaldığımız yeri de beyan edeyim.
Oradan başlayalım. 889'dan. Bak cüz'ün zevki kendi küllünden olur. Yahut o şey bir cinse katılma kabiliyetinde olur da ona erişince o cinsten oluverir. İnşallah Allah izin verirse önümüzdeki ay buradan kaldığımız yerden devam edeceğiz. Geceniz hayır olsun. Sürçülisan ettiysek affola. Rabbim cümlemizi sevsin, sevindirsin, muhafaza eylesin. Korusun inşallah. Birazdan sema zikri şerifi olacak. Bizim kardeşlerimiz sema ederlerken kendi içlerinden Allah, Allah, Allah diyerekten Allah'ı zikrederekten sema ederler. Sema mevlevilikte bir zikir törenidir. O yüzden kardeşlerimizi biz eğitmeye çalışırken onları zikirle eğitmeye çalışırız.
Allah derler, bu konuda da bir hadisi kutsi söyleyeyim, kalkayım. Kim bir topluluk içinde Allah'ı zikrederse, onu anarsa oradan af olmuş olarak kalkınız buyurur hadisi kutsi de. İnşallah kendi içlerinizden siz de Allah deyin. Allah'ı zikretmenin hiçbir ön ritüeli yoktur. Namaz için abdest lazımdır. Kusül abdesti, kusül abdesti varsa normal namaz abdesti. Ondan sonra da işte namaz kılabilirsiniz. Bir ön ritüeli vardır. Ne bileyim bütün ibadetlerde büyük bir kısmında böyle ön ritüeller vardır. Ama Allah'ı zikir için hiçbir ön ritüel yoktur. Abdestli, abdestsiz. Hangi mezhepten, hangi mezhepten olursa olsun herkes Allah'ı zikredebilir.
Zikrin eftali, la ilahe illallah demektir. Zikrin cemi, cem edilmesi Allah lafzı celalidir. O yüzden ister la ilahe illallah diyerekten, ister Allah, Allah, Allah diyerekten, isterseniz Rahman diyerekten, isterseniz Kur'an-ı Kerim'de geçen Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından veya Esma-ül Hüsna'dan Allah'ı zikredebilirsiniz. Bunun için ön ritüel yoktur. Mesela namaz için kıbleye dönmek zorundasınız. Sikir için böyle bir ibare yoktur. Her halde, gece gündüz, saatli saatsiz, otururken, ayaktayken, yatarken Allah'ı zikredebilirsiniz. Cemaatle olan zikirden müjde vardır. Af olmuş olarak kalkınız der. İnşallah buradan af olmuş olarak dağılan kullarından oluruz.
Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun Aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.