Üstad Mustafa Özbağ

Gelibolu Mevlevihanesi Mesnevi Sohbeti - 18 Ağustos 2019

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 19 Ağustos 2019 · 1:00:00

877. Beyt'ten devam edeceğiz inşâAllah. Geçen aydan takip edenler için son kaldığımız, son okuduğumuz beyti okuyarak devam edeceğim. Zaten zümre ateşten doğmuştu. Cüzüler kül tarafına yol alır, o tarafa giderler. Burayı okumuştuk. Onlar ancak mümini yakan bir ateştiler. Kendilerini kendi ateşleri çerçöp gibi yaktı. Anası haviye olan kimsenin mekanı ancak haviyedir. Çocuk anası onu arar. Asıllar mutlaka ferileri izler.
Onlar ancak mümini yakan ateşti. Yani o zalim insanlar, o haksız, o hukuksuzluk yapanlar, kendi vatandaşlarına zulmeden, kendi insanına zulmeden, İnananlara zulmeden, o Yahudi tabiatlı, o zalim tabiatlı insanlar aslında gerçekte kendileri ateştiler. Kendilerinin o ateşi müminleri yakıyordu. Müminlere eziyet ediyorlardı. Müminlere hayatı cehennem ediyorlardı. İnananlara zulüm ve baskı uyguluyorlardı. O inananlara zulüm ve baskı uyguladıkları için aslında onlar müminler için bir cehennem ateşi gibiydi. Müminlere azap veren, müminlere sıkıntı veren, müminlere zulmeden ve insanlara ve insanlığa zulmeden her şey cehennem ateşi gibidir.
Hz. Mevlana bu noktada o zalim, o etrafa kin kusan, etrafa kan kusturan insanları, müminleri yakan bir ateş gibi nitelendirmekte. Ve o ateşin havundan, o ateşin debdebesinden onlar kendilerini yaktılar der. Der ki, kendilerini, kendi ateşleri çer çöp gibi yaktı. Bir kimse zulmediyorsa, bir kimse zalimlik yapıyorsa, kendi zulmünün ve zalimliğinin içerisinde boğulur kalır. Hani, kim zalimlik yapar, zulmederse, Allah onun başına bir kılıç tayin eder. O kılıçla intikamını alır, döner sonra kılıçtan da intikamını alır der. Bir kimse kötülük yapıyorsa, kendi kötülük ateşinin içerisinde yanar kavrulur.
Bir kimse kötülük yapıyorsa, kendisi cehennem çukuru gibidir. O kötülük yapan, sadece kendine kötülük yapmaz, etrafına da o kötülüğü yapar. O yüzden, kötülük cehennemden bir çukur gibi dolaşır onunla beraber. Hz. Pir diyor ki, anası haviye olan kimsenin mekanı da ancak haviyedir. Haviyeyi biz bakmak için Kur'an'a müracaat ediyoruz. Kur'an-ı Kerim'de, Kariya Suresi, ayet 11. Cenab-ı Hak diyor ki, Kimin sevap tartısı hafif gelirse, yani sevabı az, günahı fazla olursa, onun diyor durağı haviyedir. Ayet-i Kerim'e devam ediyor. Sen haviyenin ne olduğunu bilir misin? Yine cevap veriyor.
Haviye, kızgın bir ateştir. Cehennemde, kızgın bir ateştir. O zaman, bu dünyada zulmedenler, bu dünyada zalimlik yapanlar, bu dünyada cehennemlik ameller işleyenler, gideceği yer nedir? Ateştir, cehennemdir. Siz cehennemlik ameller işler, tövbe etmezseniz, gideceğiniz yer cehennemdir. Cennetlik ameller işlerseniz, gideceğiniz yer cennettir. Allah'ın adaletinde sapma yoktur. Allah'ın adaletinde haksızlık yoktur. Kim iman eder, iyi ameller işler ise, onlar cennetliktir. Kim iman etmez, kötü ameller işlerler ise, onların yeri cehennemliktir. Hz. Pir de diyor ki, onları normalde haviye, yani anası haviye, annesi, yani çocuk annesine koşmaz mı?
Kaç yaşına gelirse gelsin, çocuk sıkıntıya düşerse, annesine koşar. Çocuğun yaşı önemli değildir. 50 yaşına gelse, annesi sağsa, başına bir sıkıntı geldiyse, annesine koşar. Ana yüreğidir, ana göğsüdür, ana omuzudur. Ne mutludur ki, o annelere, çocuklarına yaslanacak omuz, çocuklarına ağlayacak göğüs, çocuklarına, bir cennet bahçesi gibi, bir annelik bahşederler. Ne kötü annelerdir onlar ki, çocuklarını iterler, çocuklarını sevmezler, çocuklarını horhakir görürler, çocuklarını sanki kötülüğe doğru koşlattırlar. Onlar kötü annedir. O zaman, kötü bir anne, kötü bir evlat yetiştirir, ve kendi kötülüğünü devam ettiririr. İyi bir baba, iyi bir evlat yetiştirir, iyilik zürriyeti devam eder.
Anne baba iyiyse, çocuk da iyilik olarak devam eder. İstisnalar kaideyi bozmaz. Hani Nuh'un oğlu iman etmedi, istisna. Hani Nuh'un eşi iman etmedi, istisna. Hani Lut'un eşi iman etmedi, istisna bunlar. Bunlar peygamberlerin, kendilerince imtihanları. Böyle büyük zatların, böyle büyük peygamberlerin, ve büyük velilerin, böyle imtihanları olur mu olur. Ama bunlar istisnadır. İstisnalar da kaideyi bozmaz. O zaman iyi bir anne, iyi bir çocuk yetiştirir. İyi bir anne baba, iyi bir çocuk yetiştirir. İyi bir aile, iyi bir çocuk yetiştirir. Kötü bir aile, kötü bir çocuk yetiştirir. Ha, o kötülüğün içerisinden, çocuk kendisini yetiştirir, geliştirirse, bu harika olur. O zaman buna söyleyecek bir laf yok.
İşte, bir kimsenin, annesi ateş olursa, o çocuğun da gideceği yer ne olmuş olur? Ateş olmuş olur. O zaman biz, cehennemlik ameller işlerken, bizim çocuklarımız da, bizim yanımızda, cehennemlik amellerimize ortak olurlar. Biz cennetlik ameller işlersek, bizim çocuklarımız da ne olur? Bizim cennetlik amellerimize ortak olurlar. Biz cennetlik adımlar atıyorsak, bizim etrafımızdaki insanlar da cennetlik adımlar atar. Hani, birisinin idamına fetva verilmiş. Demişler ki, son isteğin ne? Annemi istiyorum demiş. Almışlar, getirmişler annesini.
Annesi tabii üzgün, oğlu öldürülecek, idam edilecek. Demiş ki annesine, anneciğim, bak demiş, ölüyorum, birazdan idam edileceğim. Son isteğimi benim, son arzımı kabul eder misin? Tabu oğlum demiş. Senin, dilinden öpmek istiyorum bir sefer demiş. annesi de gayet normal olarak dilini çıkarmış, öp oğlum demiş. Dilini çıkardığında oğlu dilini ısırmış onun, koparıvermiş dilini. Haydi ortalık bir karışmış, kıyamet kopmuş. Tam ascaklar, oradan hikmet ehli, bir veli, demiş, durun, sorun bakalım demiş.
annesinin dilini neden ısırdı, kopardı. Sormuşlar, annenin dilini neden ısırdın? Demiş, ben ilk hırsızlık yaptığımda, komşunun bir yumurtasını çalmıştım. Getirdim de, annem bana dedi ki, sen ne güzel evlatsın, bak yumurta getirmişsin. Dedim ki ben ona, komşunun kümesinden aldım. Nereden aldığın önemli değil, bana yumurtayı getirdin ya demiş. Sonra ben bir değil, on yumurta getirdim. Bana nereden getirdin demedi. Sonra ben tavuk getirdim. Bana nereden getirdin demedi. Ben sonra hırsızlığa devam ettim. Bana hiç nereden getirdin, bunları ne yapıyorsun demedi.
hep benim yaptığımı met etti, övdü. Ah demiş anne, senin dilin, senin demiş ahlakın, şimdi beni dar ağacına götürüyor. Sen bir seferden bir sefere, benim yaptığım kötülüklere karşı çıkmadın demiş. Kötülüklere karşı çıkanı, kötülüklerin içerisinde dolaşan nefisler, insanlar sevmezler. Neden? Çünkü kötülükte ortaktırlar. Kötülükte ortak olanlar, yanı başındaki kötülüğe müsaade ederler. Ona karşı durmazlar. İşte, ve kötülükler, birbirlerinin çocuğu ve annesi gibidir. Ve her şey, her çocuk, annesine koşar. Kötülüklerin anası, şeytan hükmündedir.
O zaman, kötülüklerin anası şeytansa, herkes şeytana doğru koşar. Her bir kötülük, şeytanın çocuğu hükmündedir. Her kötülüğü yapan da, şeytanın arkadaşı, şeytanın dostu olur. Şeytan ve dostları, ne yazık ki, cehenneme giderler. Cehennem, haviye de, ateş demek. Cehennem'de çok türlü cezalar var, cezalandırmalar var. Ateş vadisi var, gayya kuyusu, soğukluk var, buz gibi, üşüyor herkes. Açlık var, sıcak su içmek var. Bunun gibi değişik, cehennemde, cezalar var. Bu sadece, cehennemde ateş yok. Ateş, en şedid olanı, en şedid olanı, ateş, o ateşe girecek olanların, vücutlarını Allah büyütecek. Mesela, bir kimsenin, baldırı, Uludağ gibi olacak.
O kadar büyük olacak. Ve cezayı, o kadar çok derinlemesine, o kimse alacak. Ve onlar, ne yazık ki, bir kısmı, insanların, ebedi, cehennemlik olacak. Ve onların, normalde, ateşlik ameller, işlediklerinden dolayı, dolayı, ateşe gidecekler. Cehennemlik ameller, işleyeceklerinden dolayı, cehenneme gidecekler. Zuhruh Suresi, ayet 74'den, 77'ye kadar, şüphesiz, o mücrimler, cehennem azabında, devamlı kalacaklardır. Onların, azapları, hafifletilmeyecektir. Onlar, azap içinde, ümitsizdirler. Bir, biz, onlara zulmetmedik. Fakat, onlar, kendileri, zalim idiler. Allah, kullarına zulmetmek istemez.
Başka bir ayeti kerime. Allah, kullarına zulmetmez. Başka bir ayeti kerime. İnsanlar, Allah'ın, emirlerini, yerine getirmemek, şartıyla, kendi kendilerine zulmederler. İnsanlar, Allah'ın, sınırına, uymadıkları için, kendi kendine zulmedenler, zulmederler. Allah, zalim bir Allah değildir. Allah'ın bir sürü ismi vardır, zalim ismi yoktur. Allah, Rahman'dır. Allah, Rahim'dir. Allah, Kerim'dir. Allah, Settar'dır. Allah, Gaffar'dır. Allah, Gafur'dur. Allah, Celal sahibidir. Cemal sahibidir. Allah, Af sahibidir. Ama Allah, zalim değildir. Cenab-ı Hakk'ın, zalim ism-i şerîfi yoktur. Zalim, halka ait bir isimdir, hakka ait bir isim değildir. Zulmedenlere zalim denilir.
Ve, en büyük zulüm, şirktir. Şirk, en büyük zulüm, şirk olarak nitelendirilmiştir. Şirk nedir? Allah'a ortak koşmaktır. Allah'ı reddetmek, küfürdür. Şirk, Allah'ı ikilemektir. Siz Allah yok derseniz, küfür ehli olursunuz. Onun, bu noktada geri dönüşü, Allah vardır demektir. Ama en tehlikelisi şirktir. İkilemek, Allah'a ortak koşmak, Allah'tan başka bir şeye ibadet etmek, Allah'tan başka bir şeye güvenmek, Allah'tan başka bir şeye inanmak gibi. Bu en büyük günahtır. Günahların içerisinde. En büyük günah.
İkincisi, anne babaya asi olmaktır. Müslümanlar için, en önemli, ikinci günah kebair, anne babaya asi olmaktır. Bu ne yazık ki, bizim toplumumuza yerleşti şimdi. Oturdu. Bu toplum, popüler kültür denilen, o kültürle, anne babaya itaati unuttu. Ve o, yedi büyük günah kebairin, ikincisidir bu. Ondan sonra devam ederiz, biz günah keballeri, zina etmek, yalan söylemek, riba faiz yemek, savaş meydanından kaçmak, namuslu insanların, namusuna iftira atmak gibi, biz bu günah keballer, devam eder. Ama burada, cehennemde ebedi kalacak olanlar, iman etmeyenler, ve şirk üzerine gidecek olanlar.
Bir kimse, Müslümansa, yani, eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diyerek, bu dünyadan göçüp gittiyse, o iman ehlidir. Cehenneme girse dahi, o yine cennete gidecektir. Burada en önemli unsur, o kimsenin iman ehli olmasıdır. Allah'ı Allah olarak kabul edip, peygamberi peygamber olarak kabul edip, kitabı kendisine kitap olarak görmesidir.
Ha, bundan sonraları arkasından devam eder, hesap kitap gününe inanacak, işte tekrar haşrolunmaya inanacak, bunlar normalde inancın temel esasları. Çünkü bunlar normalde olmazsa, yine ebedi cehennem, bunlar olmazsa yine şirke düşüyor. Tabii, o, biz, sufi, felsefesinde duran insanlar, biz cehennemden çok bahsetmek istemeyiz. Biz insanların Allah'tan korkaraktan, Allah'a iman edip, Allah'ın emirlerini korkaraktan yerine getirmesine taraftar değiliz. Biz, korkutucu bir Allah anlatmak istemeyiz. Allah'ın rahmeti, gadabını sarmıştır. Kim tövbe eder, geri dönerse Allah onu affeder. Biz biraz daha, Cenab-ı Hakk'ı anlatarken, merhamet üzerine, şefkat üzerine, sevgi üzerine, af üzerine anlatmaya çalışırız.
Ben şahsen kendim, korkaraktan Allah'a iman etmedim. Ben korkaraktan geri dönüş yapmadım. Ben korkaraktan geri dönüş yapmadığım için, korkutucu bir Allah anlatma taraftarı değilim. Burada ben size bir saat boyunca, cehennemin farklı farklı azaplarını anlatabilirim. Eğer sizlerden birisi, korkaraktan geri dönerse, ben derim ki ya, korkarak dönmeseydin keşke, ya, severekten dönseydin. keşke Allah'a aşık olsaydın. Bak etrafına aşık olacak olan, o kadar çok fazla sebep var ki, Allah'ı sevmek için, o kadar çok sebep var ki, Allah'a aşık olmak için, o kadar çok sebep var ki, Allah'a aşık olmak, orada dururken, neden korkaraktan Allah'ın, itaat etmeye çalışacaksınız? Severekten itaat etmek varken, neden korkaraktan itaat edelim diye düşünürüm?
Veyahut da, evli bayanlar var, kocalarınızdan korkaraktan mı, yemek yapmak isterdiniz? Yoksa onu sevdiğiniz için mi, yemek yapmak isterdiniz? Kocalarınızdan korkarak mı, onlara itaat etmek isterdiniz? Yoksa severek mi, itaat etmek isterdiniz? Ben bir erkek olarak, kadının beni sevmesini isterim, benden korkmasını istemem. Derim ki, sevsin, neden korksun ki benden? Baktıkça bakası gelsin, baktıkça bakasım gelsin. O baksın bakası gelsin, ben bakayım bakasım gelsin. Neden korksun ki? Ben ona baktığım zaman, gönlüm cennet bahçesine dönsün. Ben ona baktığım zaman, gözlerinin derinliğinde kaybolayım. Ben ona baktığım zaman, cemalinde cemalini izleyeyim.
Ben ona baktığım zaman, onun konuşması bana, bülbülün şakıması yanında halt yemiş. Bülbül gelsin, benim sevdiğimin konuşmasını dinlesin. Konuşmasını dinleyince, dilini ebedi olarak yutar derim. Gelsin o benim gül, benim sevdiğimi görsün de, benim sevdiğimi gördükten sonra, bütün yapraklarını döksün. desin ki, bülbülün şakıması dahi, beni hiç etti. Ben, bu kimsenin sevdiğini gördükten sonra, bunun sevgisini gördükten sonra, gül bülbül'e aşıkmış, bülbül güle aşıkmış, geç oradan, Mecnun Leyla'ya aşıkmış, geç. Benim öyle bir sevdiğim var ki, Mecnun onu görseydi, sinirinden, kıskançlığından, hasisliğinden, kendini çöle gömerdi. Benim öyle bir sevdiğim var ki, Leyla onu görseydi, Leyla'lığından vazgeçerdi.
Derdi ki, benim için yazılan şiirlerin hepsi boş, o öyle bir Leyla'ya aşık ki, ben Leyla'lığımdan utandım derdi. O yüzden, sevmeyi anlatmamız, sevgiyle anlatmamız, Allah'ı da anlatırken, sevgiyle anlatmamız, ve sevgiyle onları, insanlara sevdirmemiz, gelin kardeşler, sevilecek öyle bir Allah'ımız var ki, sevilecek öyle bir Rabbimiz var ki, sevilecek öyle bir ilahımız var ki, yemin ediyorum, sevdiğiniz her şey, her şey, onun sevgisinin yanında, bir yıldız gibi kalır.
Yıldız. Eğer, onun sevgisi güneş ise, sevdiğiniz diğer şeyler, yıldız gibi kalır. Hatta, meteor gibi kalır. hatta, herhangi bir, elektrik lambasının, lambası gibi kalır. Neden? Onun sevgisi, bambaşka bir şeydir. Ona dil, ona dudak, ona gönül, ona kelime yetmez. Bütün kelimeleri ben, gönlümde alt alta, üst üste dissem, ona olan sevgiyi anlatmak için, bütün edebiyat kurallarını, bütün nazım kurallarını, alt alta, üst üste getirsem, hepsi lal kalır.
Bir cemali izlemek, bütün kelimeleri, çöpe atar. Hani var ya, bilgisayarlarda, çöpe atıyorsunuz ya, yazıyorsunuz, çöpe atıyorsunuz. Sevdiğiniz, ve sevginiz yüce ise, bütün yazdıklarınızı, çöpe atarsınız. Bakarsınız, yazdığınızı beğenmezsiniz. Bir daha, bir daha, bir daha, ona kes, kopyala yapıştır da, sökmez. Neden? Ona söylenmiş bir kelimeyi, söylemekten, imtina edersiniz. Ey sevgili, herkes seni seviyorum derken, ben sana nasıl seni seviyorum deyip, o demoda kelimeleri kullanayım. Ey sevgili, ben nasıl bütün kullanılmış kelimeleri, sana kullanayım. Ben bütün kelimelere baktım, bütün harfleri indirdim. Türkçe yirmi dokuz harf yetmedi, Arapçayı, Fransızcayı, Almanca harflere indirdim.
Sana olan sevgimi anlatmak için, bütün harfleri ve kelimelere baktım. Seni anlatacak, seni söyleyecek, hiçbir kelime bulamadım. Acizliğimden, gözlerinden yaş döküldü. Avuçlarıma bir damla gözyaşı aldım. Sana sevgimi anlatacak, bir avuç gözyaşımla geldim. Benim çünkü, dilim lal oldu, gönlüm sustu, kelimeleri unuttum, cümleler kayboldu, harfler kıymetini yitirdi.
Ben, dilsiz, dudaksız, harfsiz, kelimesiz, bir damla gözyaşımla geldim. Hangi sevgi, bir damla gözyaşını anlatabilir ki? Hangi sevgili, bir damla gözyaşını anlatabilir ki? Hangi kelimenin karşılığıdır? Bir damla gözyaşı, veya bir damla gözyaşı, hangi kelimeyle anlatılır? Örneğin, işte Allah'ı sevmek. Tabi Hazreti Pir, bu zalimleri anlatırken, onların gideceği yer haviyedir, ateştir. Ateş ne kadar korkutucu, öyle değil mi? Lazım mı? Lazım. Ama, biz, Allah'ı ateşle anlatma taraftarı değiliz. Bu, avamın işi çünkü.
Avam insanlar, korkularından bir şey yaparlar. Avam olmayan insanlar, korkuyla onları yönlendiremez ve yönetemezsiniz. Korku ile yönlendirilenler ve yönetilenler, avam, hayvani duygulardan kurtulamamış insanlardır. insan korku ile yönlendirilip ve yönetilemez. çünkü insan erdemlidir. Onu erdemlilikle, hikmetle yönlendirebilirsiniz. Hikmetle ona anlatabilirsiniz. O yüzden sufiler, çok özür dilerim, ben buraya cehennemle alakalı, bir sürü ayet ve hadis, ilmi olarak kendimce yazdım, ama içimden gelmiyor onları size şimdi anlatmak. Diyorum ki, yok, ben cehennem anlatanlardan olmadım 30 yıldan beri.
Ben 30 yıldan sonra da, Hazreti Pir de, bana bu noktada hakkını helal etsin. Yine cehennem anlatanlardan olmayayım. Siz Allah'ı cemal noktasında sevin. Siz Allah'ı bu noktada, aşıklık noktasında bakın, aşıklık noktasında algılayın ve öyle anlayın. İnşallah. Çünkü bizim, biz sufi anlayışında olanlar, biz işlerimizi korkuyla yapmak istemeyiz. Hele benim içimde bulunduğum grup, gönüllülük esasına dayalıdır. Birazdan burada semazen kardeşler gelecekler, sema edecekler. Gönüllülük esası. Bir ücret karşılığında değil, herhangi bir şey karşılığında değil. Hiçbir şey karşılığında. Hiçbir şey. Gönüllülük esası. Böyle bir topluluğun, o yüzden korkuyla yönlendirilmeye ve yönetilmeye ihtiyacı olmadığına inanıyorum.
Su, havuz içinde, zindanda mahpus gibidir. Ama hava onu çeker. Zira su, erkana mensuptur. Biz suya bakarız, su görürüz onu. Ama suyun aslı nedir? Normalde, havanın içerisindeki dolaşan bir rutubettir. Havaya mensuptur. O havanın içerisinde, her daim dolaşır havayla beraber. Özgürdür. Ama o hava ne zaman ki, daha soğuk bir noktaya, daha soğuk bir havaya çarpınca, yağmur olur, aşağı iner, su olur. Ama içindeki su zerresi, hep yeniden içi, havaya doğru gitmek ister. Bir damla suyu düşünün. İşte, ormanda bir ağacın yaprağına döküldü. Bir ağacın yaprağına dökülünce, o su, yeniden havaya gitmek için, canhıraş çalışır.
Yapraktan toprağa, toprakta birleşir, diğer su damlalarıyla. Küçük bir nehir olur. Küçük bir nehir, küçük bir dere olur. Küçük bir dere, bir nehre akar. Nehirden daha büyük bir nehre akar. Daha büyük bir nehirden ne yapar? Deryaya, denize doğru koşar. Denize koştuğunda, denizde tekrar, sıcaklıkla temas eder, yeniden buharlaşır, özgürlüğüne kavuşur. Yeniden havaya konuyor, havayla irtibata girmiştir. İşte, burada, Hz. Pir diyor ki, suyu havuz içine alsanız, o yeniden buharlaşmayı isteyecektir. Ve buharlaşıp, havayla beraber, özgür bir şekilde gidecektir. O çünkü, havaya müntesiptir. Havaya. Her şey, kendisine, kendisine ait olduğu, istediği yere koşar. Kendisi nereye aitse, oraya koşar.
Ve her şey, bu noktada, bu tabirle, annesine doğru koşar. Onun annesi ateşse, ateşe koşar. Onun annesi, güllük gülistanlık, bahar bahçesi ise, güllük gülistanlık, bahar bahçesine koşar. Sizin gönlünüzde mutluluk varsa, mutluluğa koşarsınız. Her şeyden mutlu olursunuz. Gönlünüzde mutluluk yoksa, siz de dünyaları indirsek, yine mutlu olmazsınız. Ama gönlü mutlu olacak olan bir kimse, bir simidi paylaşır, mutlu olur. Eğer gönlünde mutluluk yoksa, siz devasa bir lokantada, restoranda, devasa bir yemek yedirseniz, yine mutsuz olacaktır o. Mutsuzluk onun gönlünde çünkü. O mutsuzluğu kendine şiar edilmiş. Veyahut da problem çıkaran insanlar vardır ya, her şey problemdir onun için.
Her şey. Her şey problemdir. Hiçbir zaman problem görmediği bir şey yoktur. Yüzü asık, kendini kasmış vaziyette, her şey sıkıntılıdır. Her şey. Siz onu güldüremezsiniz asla. Bu anneniz olabilir, bu ablanız olabilir, bu kardeşiniz olabilir, bu eşiniz olabilir, bu arkadaşınız olabilir. Yüzü hiç gülmüyor. Yüzü hiç gülmüyorsa, mutsuz insan. Mutsuz insan, haçsiz insan. Hatsiz insan, hamdsiz insan. Hamd etmiyor. Hamd etmeyen, küfür ehli. Siz ona ne yaparsanız yapın. Siz ona ne yaparsanız yapın. Eğer etrafınızda böyle bir kimse varsa, kaçın. O şeytanla dost olmuş. Hiç mutlu olmuyor.
Kaçın ondan. izleyin. Bakıyorsunuz. Mutsuz. Hep mutsuz. Hep mutsuz. Allah Allah ya. Ya bu dünyada hiç güzel bir şey yok mu? Senin etrafında hiç güzel bir şey yok mu ya? Hiçbir şey görmüyorsan, evladını gör mutlu ol. Eşini gör mutlu ol. Çocuğunu gör mutlu ol. Bir çay içiyorsun mutlu ol. Bir bardak su içiyorsun mutlu ol. Beraber yemek yiyorsun mutlu ol. Bir evi paylaşıyorsun mutlu ol. Barındıracak bir evin var, bir çatı var mutlu ol. Yıllar önce Bursa'da içime bir daraltı geldi böyle. Bir zat vardı. Bir köprünün altında yaşıyordu. Aklıma o geldi.
Dedim yok ya bu uğraşıyor gene benle dedim ben içimden. Ayıp söylemesi gittim bir yerde bir yemek yaptırdım. Paketlettim. Gittim. O köprünün altında gece saat yarımdan sonra geliyor oraya. Kartonları var. Kartonlarını yazıyor. Yarımdan sabah namazına kadar orada Allah'ı zikrediyor. Gittim. Selamun Aleyküm dedim. Böyle oturmuşken. Böyle ona herkes kağıt böyle ıvır zıvır topluyor zannediyor. O pejmurde bir üstübaşı. Selamun Aleyküm dedim. Aleyküm Selam dedi. İşte filanca bir şey demeseydi gelmeyecektin dedi. Böyle de kalbi açık bir kimse. İyi geldik ya işte dedim ben.
Şuraya koy elindekini dedi. İyi oraya koyduk dediği yere. Oturdum kartonun üzerine. Herkesin yemeğini yemez. Herkesin ekmeğini yemez. Hiç kimseden hiçbir şey istemez. Hiç kimseden. Sabah namazından sonra nereye gidiyor bilmiyorum. Ben günlerce defalarca takip ettim onu. Bu dedim namazdan sonra nereye gidiyor? Nerede yaşıyor bu? Bir türlü birkaç sefer böyle 3-5 gün takip ettim. Yok. Takipten kurtuluyor. Dedim yok kendisinin takip edilmesini istemiyor. Takip etmeyelim zorlamayayım dedim. Bu tip işlerde zorlanılmaz. Hamd onun için muhteşem bir şeydi. Hiç şikayet ettiğini görmedim ve duymadım.
Kağıdın üzerinde, kartonun üzerinde yaşıyordu. Onun durduğu yerden böyle 250 metre sonra cami var. Caminin tuvaleti var. Sabaha kadar açık. Herkes bilmiyor böyle bahçenin içinde böyle çukurda caminin tuvaleti. Böyle tuvaleti ihtiyacı olursa oraya gidiyor. Oradan abdestini alıp geliyor tekrar. Orada sabaha kadar zikrullah yapıyor. Namaz kılıyor. Diyordum ki, ömründe hiç şikayet ettiğin bir şey oldu mu? Hatırlıyor musun dedim böyle bir şey. Böyle baktı. Mustafa Efendi, şikayet eden küfür ehlidir dedi. Şikayet eden küfür ehlidir dedi.
Başına gelen bir şeyden şikayet eden küfür ehlidir dedi. Kaldım ben. Dedim ya bu kadar olur. Hamd etmek ve mutlu. Ben onu kağıdın üzerinde yaşarken o gittiğim zamanlarda hiç mutsuz görmedim. Hiç böyle mutsuz görmedim bir kimse daha vardı.
Benim dervişliğimin başlangıcında ben İzmir'in Bayındır ilçesinde doğuma büyümeyim. Meslek Lisesini Tire'de Endüstri Meslek Lisesi'nde okudum. Biz böyle yeni ben Müslüman olunca o Tire'de bir urgancı sabit amcamız vardı bizim. Tire'nin kendi urganları meşhurdu önceden. Şimdi hani ekimine yine izin verdiler ya ondan böyle çuvallar örülür, iplikler örülürdü. O da böyle urgancıydı sabit amca. Fakr-ü zaruret içerisinde yaşar, tek başınaydı. Eşi vefat etmiş, evlenmemiş bir daha. Bütün ihtiyaçlarını kendisi görürdü. Hiç şikayet etmezdi. Hiç. Hamd ederdi. Hiç şikayet ettiğini duymadım. O kadar fukaraların içerisinde. Şimdi o insanlar hamd ediyorlar, şükrediyorlar, Allah'a ibadet ediyorlar.
Mutlu insanlar. Mutsuz değiller. Mutluluk, mutluluğu getiriyor. Hamd, hamdi getiriyor. Şükür, şükrü getiriyor. İnsanlık, insanlığı getiriyor. Sevgi, yanında sevgiyi getiriyor. Sevgiyi taşıyor. Merhamet, yanında merhameti getiriyor. Merhameti taşıyor. İşte su, gerçekte havanın içinde ama havuza girince mapuz. O tekrar havaya dönüşmek için can atıyor.
Sevgi, nerede olursa olsun o büyük sevgiye koşmak için can atıyor. Merhamet, merhamet sahibi bir kimsenin merhameti. O büyük merhamete ulaşmak için can atıyor. Kimde var ise, bakın kimde var ise, o zaman gelin onun güzel sıfatlarıyla sıfatlanalım. Bütün sıfatlarıyla ona doğru koşalım. Havuzun içindeki su misali. Nasıl havuzun içindeki su mapuz ya, o havaya müntesip ona koşuyor.
Biz ona müntesibiz. Dönüşümüz ona. Biz bu dünyaya ait değiliz. Biz ötelerden geldik. Bu dünya bizim geçici mekanımız. Biz buradan tekrar ötelere gideceğiz. Düşünebiliyor musunuz? Her canlı ölüme koşuyor. Aslında her nefes alışverişimiz ölüme yaklaşmak. Her nefes alıp verişimiz. Her yürüyüşümüz. Yürüyüşümüz neye ait? Toprağa ait. Her adım atışımız bizi toprağa yaklaştırıyor. Nefesimiz havaya ait. Her nefes alışverişimiz de bizi havaya doğru yaklaştırıyor. Yani ötelere doğru. Biz çünkü ötelere mensubuz.
Bizim için dünya bir mapuzhane. O yüzden Hazreti Mevla'na ölüm günüm, sevinç günüm üzülmeyin. Ben gelinle gerdeğe girecek güvey gibiyim. Ölümü nasıl görüyor? Düğün günü. Sebep bu dünyadan kurtuluş günü çünkü. Dünyadan kurtuluşunun ancak, ancak tek kapısı var ölüm. Başka bir kapı yok. Bakın başka bir kapı yok. Dünyadan kurtuluşun tek kapısı var ölüm. Ya mecburi istikamet ölünce ya da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dediği gibi Ölmeden önce ölünüz sırrına kavuşaraktan bu dünyadan göçüp gideceğiz. Onu havuzdan kurtarır azar azar. Dünya hapishanesinden de öyle çalar.
Suyu ne yapar? Havuzdan kurtarır yavaş yavaş. Dünya hapishanesinden de kurtarır. Buraya Hazreti Peygamber büyük bir ihtimalle ne yaptı? Kendisi için istedi. Kendisi için söyledi. Su nasıl dedi havuzdan yavaş yavaş kurtuluyorsa bizim için dedi yavaş yavaş dünya hapishanesinden kurtulma vardır. Allah bizi de tez zamanda hayırla dünya hapishanesinden kurtarsın. Sözlerin temizleri bizden çıkarak ona yükselir. Ondan başkasının bilmediği yere kadar varır. İyi sözler, güzel sözler Allah'a ulaşır. İyilikler Allah'a ulaşır. İyiliklerin kökü Allah'tadır çünkü. İyi sözlerin, güzel sözlerin kökü Allah'tadır. Ve söylediğimiz her iyi söz, yaptığımız her iyilik Allah'a ulaşır. Kötülükler ise nefsimizdendir.
Onlar Allah'a ulaşmaz. O zaman sözün temizi Kur'an'dır. Sözün temizi zikirdir. Sözün temizi iyi nasihattir. Sözün temizi güzellikleri önermektir. O zaman insan sözün temiziyle konuşmalı. Yani Kur'an'la konuşmalı. Yani hadisle konuşmalı. Yani zikirle konuşmalı. Yani güzel sözler söylemeli. Yani hayırlı sözler söylemeli. Yani insanlara iyilik yapacak sözler, iyi gelen sözler kullanmalı. Kötü sözlerden, küfürden, isyandan, tuğyandan, cehennemlik dillerden uzak durmalı. İyi sözler ona ulaşacak. Sizin iyi sözlerinizin karşılamasını istemez misiniz?
Hz. Pir'in meşhur sözü vardır. Her şey aksi sedadır diye. Aksi seda nedir? Hani bizim ben, biz Bayındır'da kazada yaşadık. Ara sıra biz böyle zeytin filan bahçelerine giderdik. Çocukluk ya, bir dereye geldiğimizde bağırırdık. İşte Ahmet! Derenin ötesinden ses gelirdi. Ahmet! Biz bağırırdık işte. Hasam! Karşıdan cevap gelirdi. Hasam! Aksi seda. Siz iyi söylerseniz size iyi söylerler. Siz kötü söylerseniz, kötülük size döner. İyilik yine size dönecek. Ne ektiyseniz onu bişeceksiniz. İyilik eken, iyilik bişecek, kötülük bişecek, eken ne?
Kötülük bişecek. Aksi seda. Sözlerin temizleri ona ve ondan başkasının bilmediği yere kadar var. Yani ondan başkasının bilmediği, yani onun kendi zatına varır. Zatını kendisinden başkası da bilmez. Bilmez nefeslerimiz temizlik sebebiyle bizden hediye olarak beka yurduna yücelir. Aslında nefes öyle değil mi? Biz Allah dediğimizde bir nefes çıktı. Bu nefesten ibaret. Ve bu nefes Allah dediğimiz için ona ulaştı. Ama biz Allah dememiş olsaydık, ona ulaşmayacaktık. Kötü bir söz söylemiş olsaydık, ona ulaşmayacaktı. Enteresan bir şey değil mi? Nefesle, biz nefesle sevap kazanıyoruz. Ya bunda para yok, pul yok, gayret yok, çaba yok, hiçbir şey yok. Nefes Allah'ın vermiş olduğu bir nefes.
Allah'ın vermiş olduğu bir hava. Havayı teneffüs ettik, verirken huu dedik. Allah! İbadet kazandık. Allah'ı zikrettik. Sen Allah dedin, Allah'ı zikredin. Kim Allah'ı zikrederse Allah da onu zikreder. Allah Allah, seni kimin zikretmesini isterdin? Seni kim ansın istersin? Allah seni ansa, dersin ki ya dünya umurumda değil. Farkına varsan, Allah seni ansa. Muhteşem bir şey değil mi? Şimdi bir kıza aşık oluyoruz, kendi kendimize düşünüyoruz ki. Bizi düşünüyor mu acaba ki? Veya bir erkeğe aşık oluyor bir kız. Kendi kendine diyor ki, beni düşünüyor mu ki? Hele kadınlar. Hep isterler ki adamlar onu düşünsün, sevdikleri onu düşünsün. Yemek yapar.
Salçayı kavururken körelasıca adam kimi düşünüyor acaba? Beni düşünüyor mu, beni düşünmüyor mu? Ben onun için yemek yapıyorum, saçımı süpürge ettim. O şimdi kim bilir kimlerle fingirdeşiyor. O muhakkak onun yanındaki çalışan o bayanla o bir şeyler söylüyordur. Hemen telefon açıyor. Alo, aklında kim vardı? Ha hoş geldi, 23 Nisan. Ben böyle dinlerken kaldım. Kadına dedim, bunu kaç sefer soruyorsun adama? Aklıma geldikçe dedi. Aklına geldikçe dedim, adama telefon açıp aklımda kim var diye mi soruyorsun dedim ben. Evet dedi. O ne diyor dedi? Bir sefer söyledi dedi. Senin aklımda ne vardı? Dedi bana dedi. Benim aklımda sen varsın, o yüzden seni aradım.
Senin aklında ben olsaydın beni arardın dedim dedi. Bu ne dedim ya? Vallahi dostlar başınasın sen dedim ona. Düşman başına desen beni de yırtacak korktum. Adamı günde en az 50-60 sefer arıyormuş. Adama dedim, mutlu ol. Nasıl dedi? Dedim bir günde 870 sefer aranan var dedim. Nasıl dedi? Basbaya dedim, polise saydırdım dedim ben bir de dedim. Bir polis arkadaş vardı. Dedim gel, seni dedim göreve davet ediyorum. Buyur dedi. Dedim say telefondan. Bu kimse beni kaç sefer aramış saydı. 870 sefer dedi.
Dedim şikayetçiyim. Telefon aç şimdi dedim. De ki dedim ben polis memuru filanca. Beyefendi rahatsız olmuş şikayetçi de dedim. Aradı. Hanımefendi ben polis memuru bilmem kim. Dedi beyefendi dedi şikayetçi oldu. 873 sefer aramışsınız dedi. Böyle sabah saat işte 10 ile yaklaşık akşamüstü 3 ileydi. 3 arasıydı. Birkaç sefer sen cevap verdiydin değil mi ona? Hatırladın mı? Ben bıkkınlık geliyordu. O hanımefendi işyerinin müdüresiydi o zaman. Ona veriyordum. Söyle müsait değil de diyordum ben. 873 sefer aramıştı. Adama dedim ki sen haline hamd et. 870 sefer aranan var burada dedim.
Böyle baktı. Bana dedi ki eşiniz mi? Hayır dedim ya. Yok değil dedim. Sapığım benim dedim. Benim dedim böyle hamdolsun dedim. Sapıklarım var dedim. Tabii ben telefonu bir zaman sonra değiştirmek zorunda kalıyorum. Böyle saplantılı olanlarım var. Mesela bir günde 300 tane mail atıyor. Tabii. Var mı içinizde bir kişiden 300 tane mail okuyacak olan? Yok. Evet. Şimdi insan hani anmaktan söz açıldı ya. Kimin anmasını istersiniz? En yüce Allah'ın. Gelin Allah'ın temiz nefeslerinizle ibadet kazanın. Sonra ululuk sahibi Allah'tan ancak rahmet olarak sözlerimizi mükafatı, iki misli bize gelir.
Ve siz Allah'a güzel sözler iletir, güzel şeyler yaparsanız en az iki misli. Bazen on misli, bazen yetmiş misli, bazen yedi yüz misli. Onun için bu keyfiyet, kemiyet değil. İster bire on verir, ister bire yüz verir, isterse bire bin verir, isterse bire sayısız verir, isterse bire o kadar çok rahmet verir, o kadar çok rahmet verir ki onu saymak mümkün değildir. Hani bir kimse son nefesinde iman etmiş olsa, son nefesinde iman etse ve son nefesinde iman edip, eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu diye övse, ebedi olarak rahmet kazandı. Neden? Cennetlik oldu. Kafirdi. Son nefesinde Müslüman oldu. Cennetlik oldu. Hiç namaz kılmadan, hiç oruç tutmadan, hiç hacca zekatı gerek kalmadan cennetlik oldu.
Neden? İman etti çünkü. Kafirdi. Son nefesinde iman etti. Bire sayısı sonsuz verdi Cenab-ı Hak. Öyle merhameti rahmeti geniş. Bire sayısız verir, bire sonsuz verir. O bire on en aşağısıdır. Bire bir en aşağısıdır. Onun ki, o hazinenin sahibi, kim ona neden ne kadar verdin diyecek ki. Kim hesap soracak? Kimse hesap sormaz. O senin bir sefer Allah demene binlerce sevap verir. Kime ne? Saymaya kalkan da orada kalır, ha bu nasıl cennetlik oldu ya? Lan sana ne? Cennetine koyacak olan o. Sen mi? Cennet senin mi? Değil. Ya kimin? Onun. Af kimin? Onun. İyyâken abidü ve iyâken hastayın. Ancak ona ibadet eder. Ancak ondan yardım dileriz.
Cennetin, cehennemin de sahibi o. İstediğine, istediğini veren o. Allah bizi iyilerden ve güzellerden eylesin. Hepinize teşekkür ediyorum. Allah hepinizden de razı olsun. Bir dakika 885. beytten burada inşallah devam edeceğiz. Birazdan sema, zikri şerifi var. Biz onu sema, zikri şerifi olarak nitelendiriyoruz. Çünkü bizim semazen kardeşlerimiz, sema ederlerken bir dönüşe bir çark denir. Her dönüşte Allah, Allah, Allah diyerekten sema ediyorlar. Bizim semamız kaç para, kaç para, kaç para diye değil. Kapıdan dışarı çıkarken sizden bir ücret talep etmeyecekler. Siz de bizden talep etmeyin.
Yok çünkü. Hepinize ücret verecek durumda değiliz. O yüzden almıyoruz da vermiyoruz da. Ne alış var ne veriş var. Biz de sadece burada ne var? Allah için toplandık, Allah'ı zikrettik, sohbet ettik. Allah için zikredip sohbet ettikten sonra dağılıp gideceğiz. Ama ben size bir müjde vereyim, öylesi dağılıp gidelim. Cenab-ı Hak diyor ki, Hiçbir gölgenin bulunmadığı o mahşer yerinde, Allah'ın gölgesinde gölgelenecek olanlar vardır.
Sahabe soruyor Hazreti Peygamber'e. Bunlar kim ya Resulallah? Bunları gördüğümüzde tanıyalım, tanışmak isteriz. Bunları öğrenmek isteriz. Hiçbir gölgenin olmadığı o mahşer yerinde, Allah'ın gölgesinde gölgelenecekler. Hazreti Peygamber cevap veriyor. Onlar maddi menfaatleri olmadığı halde, birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirlerini Allah için seven ve toplandıklarında Allah'ı zikredenler.
Onlar hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer yerinde, Allah'ın gölgesinde gölgelenecekler. Bir, hiçbir akrabalık bağımız yok Adem'in çocukları olmanın dışında. İki, hiçbir menfaatimiz yok. Kapının önünde CD satmayacağız, kitap satmayacağız, dergi satmayacağız, işte pamuk eller cebe demeyeceğiz, bu işler parasız olmuyor demeyeceğiz. Bir maddi menfaatimiz yok. Sizin de yok, bizim de yok. Akrabada değiliz, bir maddi menfaatimiz de yok. Bu iki kategori bitti. Üçüncü kategori, birbirlerini Allah için sevenler. Biz bu kapıdan içeri giren herkesi Allah için seviyoruz. Meşrebi, mezhebi, rengi, dili ne olursa olsun. Biz Allah için seviyoruz.
Dördüncü kategori, Allah'ı zikrederler. Birazdan biz kendi içimizden her çarkta Allah, Allah, Allah, … Allah'ı zikrederekten sema edeceğiz. Sizler de dördüncü kategori olarak kendi içinizden Allah derseniz, inşallah Arşalan'ın gölgesinde gölgeleneceğiz. Bir küçük kıssa anlatayım, sohbetime son vereyim. Abdülkadir Geylan Hazretleri, malum hem Seyyid hem Şerif büyük zatlardan dergahında bir gün sabah namazını normalde yaptıktan sonra sabah zikri şerifi yapıyorlarmış. O günde bir kilisenin papazı geçerken dergahın penceresinden kafasını uzatmış, bunlar ne yapıyorlar diye.
tabi onlar Allah, Allah, Allah, Allah'ı zikrediyorlar dervişler. Papaz efendi böyle bakmış, kafasını bir sefer onlarla beraber sallamış. Allah demiş, ne yapıyorsun demiş, sen Hristiyansın, yürü git. Yürümüş gitmiş, gece olmuş, mahşer kıyamet kopmuş, mahşer kurulmuş. E papaz, almışlar, getirmişler. E nereye gidecek be? Tam götürecekler. Geylan Hazretleri zuhur etmiş. Demiş, durun. Bana demiş, Allah'ın vaadi var. Kim senin dergahına gelir, seninle beraber olursa, ona merhamet ederim dedi.
O yüzden demiş, bunun kafası bizim dergaha demiş, girdi. Bir sefer de olsa kafasını salladı. Kafa bana ait demiş. Almış kafayı, papaz efendi uyanmış. Dosdoğru, dergahın yolunu tutmuş. Yine sabah namazından sonra, yine zikrullah yapıyorlar. Dervişler, Geylan Hazretleri de orada, imamette oturuyor. Demiş, gel papaz efendi, gel. Akşam demiş, başı kurtardım. Bugün de gövdeyi kurtar. Biz gövdeyi kurtaralım bugün. Hep beraber Allah'ı zikredelim. Bir müjde daha. Topluluk halinde Allah'ı zikrederseniz, affolmuş olarak kalkınız. Bir müjde daha söylersem, siz buradan kalkmazsınız şimdi.
Söyleyeyim mi bir müjde daha. Mahşer kurulmuş, hadisi şerif, hadisi kutsi. Mahşer kurulunca, nurdan bir tepe, nurdan tepenin üzerinde, nurdan koltuklar, minberler, nurdan elbiseli, nurdan taçlı, bir zümre oturuyor orada. Mahşer halkı, hemen peygamberlerine sormuşlar. Demişler ki, bunlar kim? Hangi peygamber? Bir münadi melek. Bunlar peygamber değil. Mahşer halkı sormuş. Bunlar şehit mi? Bir cevap. Bunlar şehit de değil. Peygamberler, gıpta ile bakıyorlar onlara. Dayanamamışlar.
Peki bunlar kim? O münadı cevap veriyor. Bunlar dünyadayken, birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirleriyle alışverişleri olmadıkları halde, dünyada birbirlerini Allah için sevip, toplandıklarında Allah'ı zikredenler, kim dünyada Allah için birbirini sever, toplandıklarında Allah'ı zikrederlerse, mahşerde Allah onları, nurdan minbellere oturtturur.
Nurdan elbiseler giydirir. Nurdan taç ile taçlandırır. Ve bütün mahşer halkı, onlara gıpta ile bakar. bizler çok zengin insanlar değiliz, cömertlikte haddi aşalım. Allah için bir savaş yok ki, gidelim şehit olalım. Bizler böyle çok, ibadete sıkı insanlar da değiliz. Geceler boyunca namaz kılalım, ayaklarımız şişinceye kadar. ama bizim de böyle bir acizane özelliğimiz var. Akraba değiliz, alışverişimiz yok. Allah için birbirimizi sevdik ve Allah'ı zikredip doğalacağız. Bir müjde daha söyleyeyim mi? Yeter mi?
Ooo sabaha kadar müjdeleyeceğiz. Allah razı olsun, hakkınızı helal edin. İnşallah semada buluşacağız. Hep beraber Allah diyeceğiz. Hep beraber ötede tepede de buluşacağız inşallah.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi