Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 28 Aralık 2025 · 1:24:08
Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftar-ı zikrfâlemennâhu, La ilâhâ, Selamun aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip, hakkı yaşayan ve tebliğ eden, batıl batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin.
Nerede Müslümanlara haksız, hukuksuz davranılıyorsa, nerede Müslümanların kanı, namusu, şerefi, haysiyeti, toprakları ayaklar altına alınıyorsa, Cenab-ı Hak hepsini de kahriperişan eylesin. Bunları yapanlardan Müslümanların intikamlarını alsın. İsrail'i yerle yeksan eylesin, destekçilerini de yerle yeksan eylesin, İslam'ı payidar eylesin, Müslümanları bir ve beraber eylesin, günahlarımızı affeylesin, hatalarımızı, kusurlarımızı affeylesin, cümlemize hidayet nasip eylesin, cümlemize afiyet nasip eylesin, Her türlü beladan, müsübetten, sıkıntıdan, şerden bizleri muhafaza eylesin, kötülük yapmak isteyenlere fırsat vermesin, ecmay.
Evet, Gazali'den kaldığımız yerden devam edeceğiz. Geçen hafta Maverdi'nin sözünü istemiştik. Maverdi diyordu ki, din ve devlet kardeşti. Şimdi bunu sadece Maverdi'nin üzerine hani dizayn edersek, sanki Müslümanlar da bu böyleymiş gibi algılanır. Geçen hafta vakit kalmadığından hani Hristiyan dünyasına veyahut da diğer dinlerle alakalı durum ne, ona çok değinmeye zaman kalmamıştı.
Yani Maverdi bunu böyle söylerken, mesela Aristo'nun İskender'e yazdığı mektubu burada hemen bir kısa bir bölüm aldım. Onu da görelim ki, yani bu sadece İslam dünyasına ait bir şey değil. Hani geçen hafta az bir şey, Hristiyan dünyasına da bahsettik ya, dedik onlar da İncil'e önünde, İncil'e el basaraktan yemin ediyorlar diye. Burası böyle ilginizi çekecek şimdi. Aristo deyince, tabii Yunan felsefesinin piri. Şimdi hani Yunan felsefesine baktığınızda bize nasıl anlatırlar? İşte çok demokrat, öyle değil mi? Çok layık, öyle değil mi? İşte böyle güzelleme yaparlar. Yaptıkça da yaparlar.
İskender'in, Aristo'nun İskender'e yazdığı mektubu iyi dileyin. Aristo'nun İskender'e yazmış olduğu mektuptan bir pasaj size. Şöyle demiştir, dini devletin temeli kıl. Aristo gönderiyor bunu İskender'e. İskender kim? Yani tarihte en fazla coğrafi yerlerde imparatorluk kurmuş, hepimizin ayakta alkışladığı büyük İskender. Hani kanuniyetsiz, büyük kanuni demezseniz, örnek. Biz çünkü tarihimizle barışık bir ülke, toplum olmaktan çıktık çünkü. O büyük İskender, öyle ya.
Bakın ona da ne yazıyor Aristo? Dini devletin temeli kıl. Kim sana muhalefet ederse o senin devletinin düşmanıdır. Hangi devlet başkanı devletini dine hizmetçi kılarsa, o devlet başkanlığına daha layıktır. Hangi devlet başkanı da dinini devletine hizmetçi yaparsa, devlet onun için afettir. Dini korumak için iktidarı, devleti yani kullan. Dini korumak için devleti, iktidarı kullan. Ancak iktidarı korumak için dini kullanma. Meşhur Aristo'nun meşhur Büyük İskender'e yazmış olduğu mektup. Yani o Yunan felsefesinin, onu çok hümanist görünen, öyle ya, o çok insancıl görünen, Aristo'nun İskender'e yazmış olduğu mektup.
Yani diyor ki, dini devletin temeli kıl. Yani din ne oluyor bu sefer İskender'de? Devletin temeli oluyor. Yani bugün Hristiyan dünyasında devletin temeli Hristiyanlıktır. Bütün devletler, bütün devletleri Hristiyanlarda Hristiyanlıktır. Dünya üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temeli din olmasın.
İslam demiyorum bakın. Dünya üzerinde hiçbir devlet yoktur ki temelinde din olmasın. Bütün devletlerin temellerinde din vardır. O dinle devlet iç içedir. Dinle devlet iç içedir. Ama derseniz ki, devletler dini kullanırlar, kabul eder. Ve bütün devletler dini kullanırlar.
Devlet başkanları da dini kendilerini basamak ederler. Bunlar ayrı tartışma konusu. Devam ediyoruz. Geçen haftadan kaldığımız yerden. Yine geldik aynı yere. Bir alıntı daha yapalım. Devlet formal hukuk demektir. İslam kültüründe hukuk ise fıkıhtır. Diğer mezheplere göre fıkıh, Sünni mezheplerde en gelişkin biçimi almıştır. Dolayısıyla hanedanın, parantez içerisinde Selçuklu, Sünni Hanefi mezhebini tercih etmesinde bir inanç tercihinden söz edilebileceği gibi devlet olarak örgütlenmenin getirdiği bir ihtiyaçtan kaynaklandığı, hatta bu ihtiyacın zorunlu olduğu da belirtilmelidir. İşte nizam-ı mülk de bu kritik mücadelede ve yeniden yapılanma döneminde kendisine destek olacak, dönemin ihtiyacı olan İslami yorumu üretecek, daha da önemlisi bir teorisyen olarak yeni bir dönemin kapılarını açacak, yeni bir dönemin kapılarını açacak, İmam-ı Gazali'yi keşfeder.
Tırnak içerisinde alıntı. Yani normalde bir yerden bunu, soruyu soran Hakan alıntı yapmış. Evet. Devlet baştan böyle madde madde inşallah gidebilirsin. Hoş geldin. Sordum az önce geldi mi dedim, henüz gelmedi dediler. Yeni mi geldim? Geldiğine çok sevindim. Böyle bir senin muhatap alıyorum ya, daha çok hoşuma gidiyor. Devlet, formel hukuk olarak, İslam ve fıkıh ayrımı. Bunlar normalde, yani böyle adım adım gidersek, meseleyi daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ben kendim öyle anlamaya çalıştım. Devlet, malum bir kanunu olan, yazılı, genellene bilinir, uygulanabilinir, süreklilik isteyen bir yapı.
Bir toprağın üzerine, böyle teknik konulara girmedim. Çünkü konu fıkıhla, hukukla alakalı. Devlet için bir toprak lazım. İşte normalde değişik unsurlar lazım, daha var. Ama buradaki soru formatına göre, yazılı, yani neyin ne olduğu yazılı, ondan sonra, genellene bilinir bir, ve aynı zamanda da uygulanabilinir, süreklilik isteyen bir yapı. En önemli şeyi, süreklilik isteyen bir yapı. Ve en önemlisi, bu kanunlar, genele hitap etmeli, ve uygulanabilmeli. Bu konuda hemfikiriz değil mi? Evet. Ben çünkü, hani bu formata göre, gitmek istedim. Tabii burada, İslam fıkıhı, İslam fıkıhı deyince de, söz konusu olan, sünni fıkıh dediğimiz, fıkıh literatürü giriyor.
Şimdi bunu biraz daha böyle, geriye doğru, bunu algılamamız için, biraz daha geriye gideceğiz. Biraz daha geriye gittiğimizde, yani, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri, işte, Hz. Ebu Bekir Ömer Osman Ali, radiyallahu anh Hazretleri, ardından altı aylık döneminde, Hz. Hasan Efendimizin, o halifelik dönemlerinde, sünni fıkıh diye bir algı yok. Hani, burada, sonradan bu, sünni fıkıh, oluşunun, şeyi, karşılık var çünkü. Neye karşılık sünni fıkıh? Şia'ya karşı. Neye karşı? Mütezileye karşı, hariciye karşı. Yani, İslam dünyası, büyümeye başladıkça, değişik topluluklar, değişik inançlar, değişik kavimler, oluşmaya başlıyor.
Şimdi, o güne kadar, mesela, işte, Yahudiler, Yahudilik, ve dini, bir ırkın üzerine kurulu. Irk üzerine kurulu. genel olarak, Hz. Peygamber zamanında, sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, o bölgedeki devletler, genelde şehir devletleri. Hz. Peygamber zamanında söylüyorum. şimdi, İslam toprakları, genişledikçe, değişik kavimler, değişik dinler, değişik felsefi boyutlar, değişik adet, gelenek, görenekler giriyor, işin içerisine.
Ve, fıkıh olarak, kanun olarak baktığımızda, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin döneminde, böyle bir problem yok. yani, kafirler soru soruyor, ayeti kerime iniyor, Müslümanlar soru soruyor, hadis-i şeritler irade ediliyor. Ve, insanlar, hemen danışacağı, hemen konuşacağı, hemen sorabileceği, bir mekanizma hazır. O yüzden, sufilikte, mürid-mürşid ilişkisi, hemen sorabileceği, mekanizma hazır olmalı. Hemen sorabilmeli, hemen cevabını alabilmeli. bu peygamberi metottur. Tabi, Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri döneminde, işte, sünni fıkıh, şia fıkıh, müteziliydi, hariciydi, ondan sonra, şianın ismaliyesiydi, batiniydi.
Böyle bir problem yok ortalıkta. Bir tek peygamber var, Kur'an var, sünnet-i seniye var. Yani, sahabenin içerisinde, fakih olanlar var. Bakın, fakih olanlar var. Ama bunlar, kendince, bireysel mezhep olarak, avdolayabiliriz. Ama, bunlar ismi konulmuş bir mezhep değil. Ama bunun da yolu kimden açılıyor? Yine Hazreti Peygamber'den açılıyor. Malum, Muaz'ı, normalde Yemen'e göndereceği zaman, bakın, bu hadise, fıkıhın, icazeti açısından, fıkıhın icazeti açısından, çok önemli. Muaz'ı Yemen'e göndereceği zaman, soruyor, ey Muaz, sen, nasıl, hükmedeceksin?
Cevap şu, Kur'an'la ya Resulallah. Bulamazsan diyor. Bakın, daha o zaman, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin, dilinden çıkan bir, mesele bu. Bulamazsan. Kur'an'da bir şeyi bulamadın. Bu, Kur'an'ın eksikliği değil. Senin sünnetin ne ya Resulallah? Bulamazsan. Ona da diyor. Bulamazsan. O zaman diyor ki, kendi rehimle iştahat ederim diye cevap verdi. Kendi rehimle iştahat ederim diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resulü, nebisini razı olduğu şeyde, başarılı kılan Allah'a hamdolsun dedi. Şimdi bu, İslam dünyasında, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, kendi zamanında, direkt, iştahat kapısının, aralandığı yerdir.
Hazreti Peygamber, sağdır, ve Hazreti Peygamber, görevinin başındadır. Hani peygamberlik ve devlet başkanı olarak, ve Hazreti Peygamber, kendi ağzından, Musab'ın, Muaz'ın, kendi rehiyle iştahat etmesini kabul eder. Bunu böyle bir kenara alın, not alın bunu. Ardından tabii, Hazreti Peygamber, Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, mesela Hazreti Ömer Efendimizin, Hazreti Ebubekir Efendimizin, kendi zamanlarında iştahatları vardır. Mesela Hazreti Ebubekir Efendimizin, ilk iştahatı nedir? Zekat vermeyi reddeden, yalancı peygambere savaş açmaktır. Müseylemetül Kezzab'a. Mesela, ordu, Hazreti Peygamber Efendimizin zamanında savaşa gidecektir.
Hastalığından dolayı bir türlü gidemez. Ve o ordu, orada dururken, hani cihada gidecek, ama önce, Müseylemetül Kezzab'ın üzerine gider. İştahat eder Hazreti Ebubekir Efendimiz. Der ki, peygamberin zamanında ne nasıl oluyorsa öyle olacak. Kim bundan bir adım geri çıkar, bundan dışarı çıkarsa, ben ona cihat ilan ederim der. Bunu da Hazreti Ömer Efendimiz'e karşı der. Hazreti Ömer Efendimiz, bunu der ki, sen, la ilahe illallah diyen kimseyi mi savaş ilan ediyorsun? Ona mı katlediyorsun? O da der ki, vallahi, kim bundan bir adım ayrılırsa, ona cihat ederler. Bakın, bunlar iştahattır hep. Bunun, hukuk açısından baktığımızda, iştahattır. O yüzden, bunları şimdi geçeceğim, hani Hazreti Ömer Efendimiz'in iştahatları vardır, Hazreti Osman Efendimiz'in vardır, Hazreti Ali Efendimiz'in daha fazladır, bu konuda iştahatları.
Ama, Emevilere gelinceye kadar, böyle bir, orta yerde, düzenli bir hukuk yok. Hep böyle, sahabelerin ağzından çıkan, ve sahabelerin Hazreti Peygamber'den duydukları, ve o zamana kadar, devlet, İslam devletin, en önemli vazifesi, cihat etmektir. Dini yaymaktır, ve cihat etmektir. Devlet, dine hizmet etmektedir. Ne zamana kadar? Emevilere kadar. Hazreti Ali, Radiyallahu anh Hazretleri şehit olur, Hazreti Hasan Efendimiz, altı aylık bir halife dönemi var, sonra, Muaviye adına, halifelikten, Hazreti Hasan Efendimiz çekilir. Muaviye döneminde, çok böyle bir, sıkıntılı bir durum, yoktur.
Ama Muaviye, ne zamanki, oğluna halifeli bırakır, sıkıntılar başlar. Şimdi, burada, İslam, devlet hukuku, veya fıkıhı dediğimizde, Hazreti Ali, Radiyallahu anh Hazretleri'nin, zamanında, fıkıh, ekolleri, ikiye ayrılır. Bunu da, beyan etmek zorundayız. Bir ekol, Medine-i Münevvere'de kalır. Bunlar, Medine-i Münevvere'den, çıkmayanlardır. Mesela, İmam Malik, bunlardan birisidir. İmam Malik, mesela, muvattası, o yüzden, sadece, Hicaz bölgesindeki, Müslümanlara yöneliktir. ve, Medine alimleri, fakihleri, Medine-i Münevvere'de, Hicaz bölgesinde kalıp, onlar dışarı çok çıkmamışlardır.
Mesela, tarihçiler derler ki, Veda Haccı'nda, yaklaşık, on iki bin, sahabe vardı. Bunun, on bini, Hicaz bölgesinde kaldı. Bunun, iki bin tanesi, yaklaşık, dünyanın değişik bölgelerine, hicret ettiler, derler. Şimdi, Sünni fıkıha, geleceğiz ya, o yüzden, bunun temelini atalım. Sünni fıkıh diye, nitelendirdiğimiz, Hanefi fıkıh olarak, nitelendirdiğimiz fıkıh, küfede, yani, nüvesi, özü, merkezi, küfedir.
Neden küfedir? Hz. Ali, radiyallahu anh, Hz.leri, halife olunca, küfeye yerleşir. Devletin, merkezi de küfe olur. Küfe olunca, Hz. Ali Efendimizin, etrafında, tabiri caizse, sahabenin, hani, şeyini, ne o, kelimemi, ah buyurun, ağırları, alimleri, Hz. Ali Efendimizin, yanına gider. Mesela, bunlardan birisi, İbni Mesud, küfeye yerleşir. Ve, orada hakimlik yapar, orada, müftülük yapar, kadılık yapar, ve normalde, Hz. Ali Efendimiz, oraya intikal etmezden önce, İbni Mesud'dan başka, dikkat edin isimlere. Sa'd, İbni Vakkas, Ammar, bir Yasin, Ebu Musa, el Eşari, Muğrime, bin Şube, Enes, bin Malik, Hüzeyfetül Yeman, İmran, bin Hüseyin gibi, sahabiler, bunlar, bunlar böyle, fıkıhta, tefsirde, ondan sonra, kelamda, hadiste, çok önemli, sahabeler.
Bunlar, normalde, Hz. Ali Efendimiz'le beraber, hatta, İbni Abbas, hani, Hz. Abbas'ın, oğlu, İbni Abbas, bunların hepsi de, ne yaparlar? Küfeye yerleşirler. Küfe, nerededir? Irak'tadır. Böyle olunca, bu, sahabeler ve, onunların yetiştirdiği, tabi, kendilerini, Medine, fıkıhçılarıyla, denk saymışlardır. Medine'de, kalan, fıkıhçılar var. Bunları da, yok saymak, mümkün değil. Ama, normalde, bu, sahabeler, yani, bu, Irak'a göçen, küfe sahabeleri var. Onların yetiştirdiği, talebeler, birçok konuda, Medine fıkıhçılarının, yolundan değil, kendi reylerini, kullanmışlardır.
Bu, böyle tabiri caizse, İslam dünyasında, önemli bir, olgu ve adımdır bu. Şimdi, bütün toplumsal hayatı, kuşatması lazım. O, fıkıh, dairesinin veya, olgusunun, normalde, tabi, bu, böyle, bunları, İslam dünyasında, dönem dönem, değerlendirmek gerekir aslında. Mesela, Hz. Peygamber dönemini, bir dönem, ondan sonra, Hz. Öbubekir Ömer Osman Ali'yi, bir dönem, sonra, Emevileri bir dönem, Abbasileri bir dönem, Selçukluları bir dönem, ve sonra, Moğol istilasından sonra, örnekliyorum bunu, mecelle, mecelleden sonraki dönem, bugün, geldiğimiz noktada, son yüz yıllık, dönem, bunların hepsi de, mesela şu anda, örnekliyorum, Diyanet, önceden bu kadar, fetva yayınlamıyordu, bu son dönem, çatır çatır, fetva yayınlıyor.
Yani, bunlar normalde, dönemsel dönemsel, hani, irdelenmesi, dönemsel dönemsel, konuşulması lazım. ve, burada tabi, en önemlisi, Hz. Peygamber, Sallallahu aleyhi ve Selam, Hazretlerinin devri, normalde, vahye dayanan, ve aynı zamanda da, vahyin denetimi altında, olan bir dönem, o dönem. Tabi, kaynak, merkez, o dönem. O yüzden, normalde, İslam'ı, din, bugün, size, din olarak, İslam'ı seçtim, ve dininizi, tamamladım, bu meselede, bir sıkıntı yok. O yüzden, sonraki dönemlere, o dönem, ışık tutmuş. Şimdi, neden, Sünni fıkıh, daha gelişkin? Şimdi, oraya gelelim. Şimdi, Sünni, böyle bir, bunu, ırkçılık gibi, algılanmasın.
Hakkınızı helal edin, baştan söyleyeyim. Ama bu, gözden, hani, Sünni fıkıh, neden daha gelişkin? Bu, tarihsel bir, tespit, tarihsel bir gözlem, ve tarihsel bir doğru. Sünni fıkıhın, daha gelişkin olması. Çünkü, Sünni fıkıh, icma dediğimiz, yani topluluk, ve kıyas, mekanizmalarını, kurmuş, ve bunları, devamlı olarak, çalıştırmış.
Bu, benim kendi, şahsi düşüncem. Ne zamana kadar? Son 300 yıla kadar. Ben, Osmanlı'daki son 200 yılı, ve, Cumhuriyet döneminde, için alıyorum. Son 300 yıl, bu mekanizma, yani, icma ve kıyas, o eski günlerini, parlak günlerini, kaybetmiş. Tabii, normalde, Sünni fıkıhın, en önemli özelliklerinden birisi, devamlılık, ve, düzendir.
Sünni fıkıh, devamlılığı getirir, aynı zamanda, bir düzen içerisinde götürür onu. O düzeni, kendi içerisinde, kendi disiplinleriyle oluşturmuştur. Ve, normalde, Sünni fıkıh, genel olarak, siyasi otoriteyle, çatışmadan, siyasi otoriteyi, dizayn etmeye çalışır. Çatışmacı değildir, çatışmadan, dizayn etmeye çalışır. Sünni fıkıhın, benimce, tespit ettiğim, en önemli, özelliklerinden birisi, budur. Mesela, hala da, Anadolu, insanı, devletle çatışmaz. Devletle çatışanı, kerih görür. Bakın, devletle çatışmaz, devletle çatışanı, kerih görür. Bu, hani, biz, Anadolu, İslam'ı dediğimiz, bu ta, normalde, Selçuklulardan itibaren, tuğrul şah'dan gelir bu.
Şimdi, böyle olunca, o, otoriteyle, çatışmadan, işlerini yürütme, bir düzen içerisinde. Ve, özellikle, Hanefiler, hani, Hanefiler, İmam-ı Azam'ın, öğretisiyle, daha fazla, akıl yürütürler. Hani, Muaz bin Cebele dedi ya, neyle hükmedeceksin, kendim iştahat ederim, dedi. İmam-ı Azam, bunu, kendisine örnek alır. Hatta, meşhurdur sözü. Biz, bir meselede, Kur'an'a bakarız. Bulamazsak, sünnet-i seniyeye bakarız. Bakın, orada sahabeyi bile söylemez. Bulamazsak, ben kendim, rey sahibiyim, iştahat ederim diyor. Sahabeyi bile karıştırmıyor orada. Hani, ashaba bakarız demiyor.
Kur'an'a bakarım, sünnet-i seniyeye bakarım. Bulamazsam, İmam-ı Azam'ın sözüdür bu. Kendim iştahat ederim diyor. Bu tabi, İmam-ı Azam'ın hocası da, İmam-ı Cafer'in de, aynı sözü var. Aynı zamanda, küfe alimlerinden, birkaç tane daha hocalar var. Onlar da aynı şeyi söylüyor. Ve, Hanefiler, o günkü, İslam, tırnak içerisinde, İslam devletlerinin, pratikleriyle uyumludur. Ve, halkın pratikleriyle de uyumludur. Halkın pratikleriyle de uyumludur. Bazen örneklerim ya, ben bayındırlıyım. Bizim orada zeytin toplandı mı, toplandı. Toplandıktan sonra, zeytin sahibi çıktı değil mi, tarladan? Başak deriz biz ona. Başak toplamak serbesttir orada, caizdir bir de. Haram değildir o. Fetvası da vardır bunun.
Pamuk ekerlerdi önceden, pamuk toplandı, bir kat topladığında, iki kat toplandı, üç kat toplandı, bitti. Millet tarlaya girer, başak yapar oradan. Başak toplar. Bunlar yöresel fıkıhtır mesela. Hanefiler, bu yöresel fıkıhlara açıktır. Mesela bir kimsenin, muhtarın elma ağacı var, muhtarın elma ağacı yola böyle sarkmış. Muhtar diyecek ki, şimdi bende öyle bir elma ağacı yok, kimse ağzını sulandırmasın, köye gireni vuruyoruz diyorlar çünkü. Mesela böyle kendi sınırının dışına elma ağacının dalları sarkmış. Yola ondan alabilirsin. Yandı muhtar şimdi. Bu yöresel fıkıhtır. Hanefiler bunlara açıktır. Şimdi o yüzden Hanefi fıkıhı sadece inançla alakalı değildir.
Aynı zamanda da bir yönetim tekniği koyar orta yere. Yani Hanefi fıkıhı devletsiz değildir, devlet Hanefi fıkıhsız olamaz. O noktadadır Selçuklularda. Şimdi böyle olunca, normalde mesela Hanefiler, bir illete bağlı, bir illete bağlı, bir hikmete bağlı olduğu bilinen hükümler, illet ve hikmetin değiştiği zaman, o hükmeti değiştirirler.
Orada saplantı halinde kalmazlar. Bir illet var, hastalık var, bir problem var, o illete bağlı bir hüküm geliştirdiler, hükmettiler. Ama o illetin durumu, vaziyeti değişti, değişince hükmü de değiştirirler. Orada sabit kalmazlar. Hanefilerin, bugünkü Hanefileri söylemiyorum ha bunlara. Eskiye doğru gidiyor, eskiden bahsediyorum. O yüzden normalde, hani böyle, kamu düzenini korumak, İslam Devleti'nde, kamu düzenini korumak, hak ve adaleti gerçekleştirmek, zaruretleri gidermek, gidermek maksadıyla, bazı hükümlerin uygulanmasını askıya dalırlar. Bu çok radikaldir bunlar. Yani siz diyeceksiniz ki, bir hükmü nasıl askıya alırlar, asal alırlar.
Mesela buna da örnek olarak, Hz. Ömer Radiyallahu Anh Hazretlerinin, Kur'an'la sabit olan, gayrimüslimlere devletten zekat verilmesinin hükmünü, Hz. Ömer Efendimiz, kendi zamanında kaldırmıştır. İslam güçleşme, kuvvetlendi, İslam'ın, gayrimüslimlerin kuvvetine ihtiyacı yoktur deyip, onlara zekat dağıtılmasını kaldırır, Hz. Ömer Efendimiz. Bakın dikkat edin, Kur'an'da ayetle sabit olan bir şeyi kaldırır. Buranın altını çizelim. Kur'an'la sabittir, zekat ayetinde, hani ona normalde dil öyledir ya, müellefil kuluba derler. Yani, gayrimüslim insanlara, gönlünü İslam'a ısındırmak için, onlara zekat vermek.
Hz. Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri, kendi sağlığında, halifeliğinde, bu ayet-i kerimenin, hükmünü, tabiri caizse, kaldırır. Der ki şimdi buna ihtiyaç yok. Ve zekat gelirlerinden bunlara, herhangi bir, bir şey verilmesine gerek de yok der. Şimdi bu, bakın bir hükmü, kaldırıyor. Kaldırıyor derken, işlemez hale getiriyor. Mesela şimdi bir tartışma var, öyle değil mi? Örnek diyorum, hani bir erkek, bir kadına, üç talakla boş dedi, üç talak, bir talak mı sayılacak? Yoksa üç talak, üç talak mı sayılacak? Bakın tartışma var. Şimdi, neden tartışma var? Bazı hadis şeriflerde, üç talak, bir talak saydırmış. Bazı hadis şeriflerde, üç talak, bir talak saydırmış.
Üç talak, bir seferde vermeyi, kabul etmemiş. Mesela, Hz. Ömer Radiyallahu Anh Hazretleri, üç talak, bir seferde veren bir kimsenin, üç talakta boş olduğuna hükmetmiş. Üç talak, bir talak saymamış. Bu normalde, bakın, bir iştahattır. Evlilik kurumunu korumak amacıyla, hani böyle gel gitler yaşanmasın diye, o normalde bir talakta verilen bir şeyi, üç talak olarak, bir talakta, üç sefer verdiyse, boşsun demiş.
Ama, mesela, hadis kitaplarından okuyorum ben de. Hani, sahabeden bir kimse, hanımını üç talakta boşadı, geldi Allah Resulü'nün yanına, dedi ki, üç talak boşadım, bir seferde mi dedi, evet öyle boşalım olmaz dedi. Döndürdü onu geri. Gideceksin dedi, şimdi bir temizlik müddeti bekleyeceksin, bir talak sonu boşayacaksın, yine bir temizlik dönemi bekleyeceksin, bir talak daha boşayacaksın, sonra bir temizlik dönemi daha bekleyeceksin, yine sonra boşayacaksın dedi. ama, mesela, küfe, imamları, reis sahipleri, bunu kabul etmediler. Dediler ki, evlilik ciddiyet isteyen bir şey, bir kimse, bir kadını, üç talakta, bir seferde boşadıysa, boşamıştır, dediler, imam-ı azam da bunun içinde. Şimdi, normalde, mesela, işte, bir kimse öldürülüyor, aklıma gelenleri söylüyorum, bir kimseyi öldürüyor, haksız yere, haksız yere öldürünce, diyet ödeyecek, diyet ödeyeceği zaman, nereden hesaplanacak?
Deve hesabından hesaplanacak ya, o zaman için bir deve, bir Mercedes, veya Audi diyelim, bir ara deve fiyatları çok yükselmiş, deve fiyatları çok yükselince, devenin fiyatını bir yere bağlamışlar. Demişler ki, bu kadar yüksek, hani, diyet ödenmez, bu diyetler yüksekte, ve fiyatları yükselince, bunu demişler, bir, noktaya bağlayalım, bir, seviyeye bağlayalım demişler.
Bunun gibi, mesela, işte, yine, bu, Hazreti Ömer Efendimizin, iştahatlarından birisidir. Mesela, bir kimse, arabasını aldı, getirdi, Cevdet Usta'ya getirdi, koydu. Cevdet Usta'da araba tamir olacak. O esnada, Cevdet Usta'nın dükkanında, arabada bir hasar oluştu. Dükkanda oluştu. Bu, Hazreti Ömer Efendimizin iştahıdır. Cevdet, o hasarı ödemek zorunda. Evet, bunlar böyle, o güne kadar olan, fıkıh literatürlerinde, kanun literatüründe, olmayan şeyler. O yüzden, böyle, Hanefiler, Hanefiler, kendilerince, toplumun ihtiyacına bakıp, toplumun ihtiyacına bakıp, bölgenin ihtiyacına bakıp, bölgedeki hastalıklara, illetlere, çözüm üretebilmişler.
Ben bu konuda çok muzdaribim, şöyle muzdaribim, ne yazık ki, biz 300 yıldan beri, aslında, Hakan kardeş, bu İslam'da iştahdı konuşacağız dediydi. Ben bekliyorum, onun bu konudaki çalışmalarını. Çok önemli bir konu, çok titizlikle davranılması lazım. Bu iştihat mekanizması, işlevini yitirmiş. Bakın, işlevini yitirmiş. Şimdi, Selçuklu'nun tercihi, inanç mı, zorunluluk mu dediğimizde, bu tercih, hem inançtan kaynaklanıyor, hem de devlet olarak, örgütlenmenin, zorunlu ihtiyacı olarak var bizde. Şimdi, Selçuklu'nun başlangıç noktasına baktığımızda, yani, nereye kadar inelim?
Tuğrul Şah'a inelim. Tuğrul Şah'la beraber, iki tane daha kardeşi var. Bunlar, normalde şehir beylikleri. Öyle diyelim, o zaman normalde, işte, bir halife var, Abbasilerin içerisinde. O halife, ne yazık ki, hani, önemini yitirmiş, ağırlığını kaybetmiş. Ve, orada da, Emevilerden sonra, Abbasiler, çok zayıf bir devlet halindeler. Bölük Pölçükler, etrafta birçok, böyle küçücük küçücük devletçikler oluşmuş, dığınık bir şeyde, ve her yıl, o devletçiklerin arasında savaş var. Bitmek, tükenmek bilmeyen savaşların içerisinde. O bölgede, hani, Tuğrul Şah dediğimizde, Türkler, o Türklerin içerisinde komple, Arap olmayan bütün ırklar, Türk orada.
Arap olmayan. Yahudiler var, o bölgede, Araplar var, Araplar var, Şia var, mesela bir Fatımı devleti kurulmuş, bir Haşhaşiler var, Abbasiden kalanlar var, farklı farklı küçük devletçikler var, devletçikler var, Tuğrul Şah ve kardeşleri de, bu küçük devletçiklerin başında, bir kardeşinde birkaç tane şehir var, bir kardeşinde birkaç tane şehir var, Tuğrul Şah'ta da birkaç tane şehir var.
Ama o kardeşlerin hepsi de, Tuğrul Şah'a bağlı. Daha henüz, halifeden, yani Abbas-ı halifeden, Tuğ ve sancak alınmamış, ve Tuğrul Şah, savaştan savaşa, seferden sefere koşuyor. Coğrafya, çok uluslu, çok dinli, çok uluslu, çok dinli, ve sürekli savaşan bir ırk var, Türkler. Bunu da böyle, şimdi beyan edeceğim, yanlış anlaşılmasın. hani burada Kürtler de var dediğinizde, Kürtler, Türkmen boyu. Onlar da Türk. Onlara siz ayrı bir kavim siz diyen, İngilizler. Orada çünkü başka bir kavim yok. Yahudiler var, Hristiyanlar var, Bizanslılar var yani, Bizanslıların farklı farklı Hristiyanların kolları var, Süryaniler, Katolikler gibi, müşteki ezidiler var, şeytana tapanlar var, farklı farklı orada inanışlar var.
Ama bir tarafta da, Perslerden kalıntılar var. Ve aynı zamanda da, Şia başlıyor, yavaş yavaş. İşte İsmailiye takımı var, Batini takımı var. Örneğin, bunlar caferilikten ayrı. Şia ile caferiliği ayırın. Mesela, caferilerle Batinileri ayırın. Caferilerle İsmailiye'yi ayırın. Caferilerle Fatimileri ayırın. Böyle bir de, hariciler var, bölgede. Mütezile var, bölgede. Kaderiyeciler var, bölgede. Cebriyeciler var, bölgede. Hepsi de bunların. Bakın, bu kadar böyle, bütün her şeyin, birbirine karıştığı, iç içe girdiği bir coğrafya. Selçuklu'nun yavaş yavaş, Selçuklu olmaya başladığı zamanlarda.
Şimdi, böyle bir toprakların üzerinde, coğrafya geniş, çok uluslu, çok dinli, çok mezhepli, çok meşrepli bir ülke. Böyle olunca, oradaki sizin hukuk sisteminiz, esnek ama disiplinli olmak zorunda. bu tabirimi de hoş görün ama, esnek ama disiplinli olmak zorunda. Aynı zamanda, merkezi, meşruiyeti, tutmak zorundalar. var. Yani, bir merkeziyetçilik olması lazım, devletin bir merkezi olması lazım, ve devlet o merkezden yönetilmesi lazım. Öyle olunca, bu, hem dini olarak, birçok mezhep, meşref var, hem de birçok, irili ufaklı devlet var. Burada, fitne, o zaman için, tabiri caizse, bulgur gibi, kaynıyor boyuna, bu fitneyi de bastıracak, ideolojin, olması gerekiyor.
Veya, fıkıhın olması, kelamının olması gerekiyor. Felsefenin de olması gerekiyor. Batini dediğinizde, felsefe var işin içerisinde. Ve, o dönemde, bir de, Sokrat'tan, Aristo'dan, Yunan felsefesinden, Avrupa'dan, habire çeviriler yapılıyor. Bu çeviriler yapılırken de, hiç analiz edilmeden, gözden geçirilmeden, kitap haline getirilip, millete okutuluyor. Hani bu, ne kadar doğrudur, ne kadar değildir, o yüzden normalde, bunu da uygulamıyor. Selçuklular, kendilerince, tabiri caizse, Sünniler, yani, Tuğrul Şah döneminde, İslam dini, devlet dini hükmüne geliyor. Nasıl, Bizans, Hristiyanlığı, devlet dini haline getirdiyse, önceden, Hristiyanlar, zulüm altında.
Kimin zulmü altında? Yahudilerin zulmü altında. O yüzden dağların tepesine, kiliseler yapıyorlar. Çünkü, Yahudiler, onları siz kafirsiniz, deyip katlediyorlar. Hristiyanlar ne yapsınlar? Yerin altında mağaralar yapıyorlar, kiliseler yapıyorlar. Dağların en zirvesine, kiliseler yapıyorlar. Çünkü, bir Yahudi zulmü var, Hristiyanların üzerinde. E, İsa'yı da zaten, Yahudiler o hale getirdiler, çarmıha geldiler. Şimdi onlardan ortak, evangelistler çıktı. Yahudi, Hristiyan ortaklığı bu. Aslında, Yahudi ve Hristiyanlar, en büyük düşmandır birbirlerine. Ama Müslümanlara karşı, onlar şimdi birleştiler. Öyle olunca, çok ırklı, çok dinli, çok felsefeli bir coğrafya.
Öyle bir coğrafya ki, bakın ona, Kaşkar'dan, Ege Adalarına kadar. Ve Aral Gölü'nden, Kafkasya'dan, Yemen ve Adena kadar uzanan bir devlet. Bir imparatorluk. Böyle olunca, anlonsana, Karahanlılar bile, Selçuklulara bağlı. Karahanlılar dediğinizde, onlar da büyük bir Türk devleti. Onlar da Selçuklulara bağlı. Öyle olunca, hani, en zirve noktası, Melikşah dönemidir. Melikşah döneminde, bütün Avrupalı tarihçiler, bunun destekler, bir adalet devridir. Bakın, adalet devridir. Avrupalı tarihçiler, Selçuklu devletinin, Melikşah dönemini derler ki, bir adalet devleti.
Hatta, Ermeniler bile, Selçuklunun adaletinden memnundur. Bütün, Selçuklu topraklarında yaşayan, hangi dine mensip olursa olsun, hangi millete, hangi ırka mensip olursa olsun, hepsi de Melikşah döneminde, güvendedir, mutludur. Hepsi de normalde, tabiri caizse, can güvenlikleri, mal güvenlikleri, din güvenlikleri, eman altındadır. Zaten, Melikşah öldüğünde, bölge insanının, hepsi de üzülür. ve, devletin, teşkilatı, Melikşah döneminde, nizamül mülke verilir. Şimdi, nizamül mülke geliyoruz. Tabi, nizamül mülk, çok gayretli bir kimsedir. Alim bir kimsedir. Normalde, ilmi ve kültürel faaliyetleri, zirvede bir kimsedir.
ve nizamiye medreselerini kurar. Nizamiye medreseleri, dünya çapında, şöhrete kavuşur. Hem, ahlaki noktada, hem devlet yönetiminde, hem iktisadi noktada, hem de normalde, ticari hayat açısından, muhteşem gelişmeler olur. Muhteşem gelişmeler olur. O yüzden, hani, nizamül mülkün, devlet açısından, siyaset namesi, gerçekten, bütün devlet insanlarının, ve devlet adamlarının, okuması ve uygulaması gereken bir şeydir. Ben, bazı bölümlerini zaman zaman, hani, göz gezdiriyorum, zaman buldukça, yani, gerçekten, o zamandan, bu zamana, ışık tutan, bir siyaset namesi var.
O yüzden, sadece vezir olarak görmek mümkün değil, bir devlet kurucusudur, nizamül mülk. Devlet kurucusudur. Ve, normalde, nizamül mülkün, diğer vezirlerden ayıran, en önemli özelliği, devlet gücüyle, tabirimi hoş görün, ideolojiyi iç içe, yaşatmasıdır. İdeoloji nedir? Devletin bir ideolojisi, bir hedefi olmalı. Ve nizamül mülk, bunun ikisini, harmanlamış, bunun ikisini, birleştirmiş bir insandır. Ve, nizamiye medreselerini, devleştirerekten, yani, akçeli hale getirerekten, devletin memurları vardır, orada, bu noktada, ilmi, kamusal alana yaymak, ve, normalde, kılıcın yetmediği, çünkü kılıç yetmez, kılıcın yetmediği yerde, zihinle, ahlakla, fikirle, insanları yönetmeye çalışır.
Nizamül mülkün, felsefesi budur. Yani, nizamül mülkte, sadece, devletin gücünü kullanıp, insanları yönetmek yoktur. İşin içerisine, ilim girer, irfan girer, ahlak girer, işin içerisine, insanların, bireysel özgürlükleri girer, girer. Yani, sadece, devletin kılıç zoruyla, bir şey yaptırması, söz konusu, değil. E, geldik şimdi, Gazali'nin keşfi, tesadüfü mü, yoksa bir stratejik bir seçim mi? Gazali'nin keşfi, eee, Gazali'nin bir ilmi derinliği var. Bunu yok saymak mümkün değil. Ama, Gazali'de en önemli, olgulardan birisi, kriz dönemlerinde, devletle, dini, ve dindarları, dindarları, eee, bir araya getirip, düzeni meşrulaştıran, bir kimsedir.
Bunlar, tartışmaya açıktır. Yani, diyeceksiniz ki, ya düzeni meşrulaştırıyor, evet, meşrulaştırmış. Bugünden, biz, on güne baktığımızda, eksik yönlerini görebiliriz. Ama, devletin, içeriden, Fatimiler var, içeride, Batiniler var, içeride, İsmailiyeler var, İçeride, Haşhaşiler var, dışarıda, Batı'da, Bizans var, Şia var bir tarafta, bir tarafta, Appasi'den kalıntılar var, biraz daha böyle, Selçukluların, Güneydoğusuna doğru gittiğimizde, Selçuklu'nun, dışarıda da, içeride de, uğraştığı, savaştığı, çok alan var.
Öyle olunca, o, kriz dönemini, döneminde, devleti, meşrutleştiren, meşruiyete, çeken, ilmiyle, felsefeyi, sınırlayan, yok eden değil, ilmiyle, felsefeyi, sınırlayan, batinileri, eksi, etkisiz, hale getiren, şimdi mesele yanlış anlaşılmasın diye, kelimeyi yuttum ama yutmayayım, sünniliği, biraz da ortodokslaştıran, ortodoklaştıraraktan, sistemleştiren bir gazali, bunu normalde,
ben eleştiriye açık bir insanımdır. Çünkü o zaman için, Selçuklular, bunu hep söylerim, kendi içimdedir, İslam dininin, ayakta durmasının, en büyük etkenlerden birisidir. Ben hala da derim, İslam şu anda bir fikri planda, mezhebi planda, felsefi planda, ayakta duruyorsa, Selçuklulara, dua etmek gerekir.
Çünkü, yani, o günkü, Abbasilere baktığınızda, Emevilerden sonra, yani, Emevi ve Abbasi ikisini bir nitelendirdiğinizde, ne yazık ki, İslam dünyasının, elle tutulur bir tarafı kalmamıştır. Etkisiz, yetkisiz, gücü kuvveti olmayan, çok özür dilerim ama, maskot gibi duran bir halife, baskılara, direnemeyen, ordusu olmayan, gücü olmayan bir halife vardır.
Ve, devlet başkanı ayrı, halife ayrı, arada bazen çatışıyorlar, ve İslam dünyası, içinde yükselen batimliliğe, içinde yükselen İsmailiye'ye, içinde yükselen haşhaşiliğe, içinde yükselen Fatimiliğe, bunlarla baş edemez halde, dışarıda Bizans, ikide birde saldırıyor, Haçlı seferleri var, birçok, ufak tefek, aşağıda, yukarıda, yanda, sağda, solda, mesela, habire savaşan bir Selçuklu var.
Ve, her şeyiyle, bütün o gün için, bütün dış etkenler, İslam'ı boğmak için mücadele ediyorlar. Buna bir de, o günün, Caferilerle, Şia'yı ayırıyorum tekrar. O günün bir kısım, Şia örgütlenmeleri de, bunların içerisinde. Böyle olunca, ben hala da derim ki, İslam, hani, Selçuklulardan, Osmanlılara geçerken, İslam dünyası, Selçuklulara çok şey borçtu.
Yani, dolayısıyla, Türklere. Bakın, dolayısıyla, Türklere. O yüzden, şu anda, İslam dünyası, İslam olarak, Müslümanlar olarak, hala da adı anılıyorsa, bunda Selçukluların payı çok fazla. Tabi, Gazali, bu manada, bir taraftan, filozoflara cevap verirken, bir taraftan da, itaat konusunda, bir taraftan da, ahlaki konularda, siyasetçilere eklemler yapar.
Halka da, bu noktada, öğretiler içerisindedir. O yüzden, sünni fıkıh burada, hem ahlaki, kendi içerisinde, içselleştirir, hem de devlet düzeni açısından, devlette de içselleştirir. Din ve devlet, kardeştir kuramı, o zaman, büyük Selçuklu, zamanında, oturur ve yerleşir. Nizamülmülk ile başlar, Gazali ile, devam eder. Mesela, Nizamülmülk'ün, siyaset namesinden size, şimdi yine bir, paragraf okuyayım. Padişahlarda, olmazsa olmaz şey, pirupak, tertemiz dindir. Zira, din ve hükümdar, birbirlerinin kardeşi gibidir. Hükümdarın, vatanında, bir kargaşa, baş gösterince, dinde, bundan zarar görerek, bozgunculara, ve dini eğrilere, gün doğar.
Keza, dinde bir fesat, vücuda gelirse, memlekette nizam kalmaz, ve dahi, mayası bozuklar, palazlanarak, padişahın itibarını sarsarlar. Kalpler kararır, sapkınlık ayyuka çıkar, ve asiler, galebe çalar. Nizamülmülk'ün, siyaset namesinin, sekizinci faslında bu. Nizamülmülk'ün, düşüncesi budur. Bu düşünceyle, nizamülmülk, din ve devletin, ayrılmasının, mümkün olmadığını, ayrılamayacağını, ayrıldığı takdirde, ülkede karışıklıkların çıkacağını, emniyet ve asayişinin, asayişin ortadan kalkacağına inanır. Ve, yine Gazali, onun, devamı olan, Gazali de, din ve devletin, ayrılmaması gerektiğini söyler.
Şimdi de, Gazali'den alıntı. Din ve devlet, ikiz kardeştir. Din, esas, devlet, koruyucudur. Esası, temeli bulunmayan, bir bina yıkılmaya, mahkum olduğu gibi, muhafızı bulunmayan, şeyler de, yok olmaya mahkumdur. Dünya düzeni için, hükümdarın varlığı zorunlu olduğu gibi, ahiret saadetini kazanmak için de, din zorunludur. İnsanlar, çeşitli sınıflarıyla, içinde bulundukları, muhtelif durumlarıyla, arzularıyla, ve birbirine aykırı, görüşleriyle, baş başa bırakılsalardı, ve aralarında, görüşüne hürmet ve itaat edilen, ve onları bir fikir etrafında, toplayabilecek güçte bir kimse bulunmasaydı, şüphesiz hepsi de, en son ferdine kadar, helak olurdu.
Bu hastalığın ilacı ise, ancak bu dağınık ve birbirine aykırı fikirleri, bir araya getirebilecek, çeşitli görüşlere sahip insanları, bir fikir etrafında toplayabilecek güce, kudrete sahip, ve kendisine itaat edilen bir sultanın varlığıdır. Bu da bize gösteriyor ki, dünya düzeni için, sultanın varlığı, ve din düzeni için, dünya düzeni zorunlu olduğu gibi, ahiret saadetini kazanmak için de, din düzeni zorunludur.
Bu da gazaleden. Şimdi, siz buna diyebilirsiniz ki ya, ya, böyle bir şey olabilir mi şimdi? Buradan Gazali'yi bu konuda eleştirmek basit. Evet. Çok basit. Ama o günkü coğrafyada, devletin o günkü durumunda, ve içeride ve dışarıdaki etkenlere baktığımızda, o zaman, Gazali'ye hak verir insan.
Gazali, o yüzden, dinle devletin kardeşliğinin bir zorunluluk olduğunu, hem dünyevi, hem de uhrevi mutluluğun, böyle bir kardeşliği gerektirdiğini ifade eder. Hem nizam-ı mülkün yaşadığı dönemde, hem de Gazali'nin yaşadığı dönemde, batinilik, haşhaşilik, ve bazı felsefi akımlar, dinin özürüne zarar vermeye başlamıştır. toplumda huzursuzluğe neden olmuştur. Toplum huzursuz. Ve normalde bu sebeple, din için, devlet, devlet içinde din olmazsa olmaz olarak görülmüştür. O gün için. haşhaşi belasından kurtulmak, hem devletin hem de dinin birlikteliği için zorunlu hale gelmiştir. Böyle olunca, Türk İslam toplumunun bütünlüğünün bozulmaması için, din ve devlet arasındaki bağı, ilk dönemlerde olduğu şekline getirmek için gayret etmişler.
Dinin ve devletin de idaresinin aynı liderde olması gerektiğini ifade etmişler. Ben kendimce bu tespitleri yaptıktan sonra diyorum ki, kendimce. O gün için doğru yapmışlar. Bakın, din ve devletin bir merkezde olması. Zaten Tuğrul Şah'tan sonra Melih Şah, halifeli de alır. Tuğrul Şah, halifeye normalde, kendi kız kardeşini verir, evlendirir. Ve tabiri caizse, halife maskot halindedir. Yani Tuğrul Şah'ın emrinde gibidir. Böyle olunca, Gazali ile beraber, bunlar negatif yönleri. Bunları da konuşmazsam, haksızlık yapacağımı inanırım. İlmi çoğulculuk diye nitelendirdiğimiz bugün için, ilmi çoğulculuk daralır. Bunu bir böyle öz eleştiri gibi alalım. Gazali ile beraber mesela, mezhepler arasındaki sınırlar sertleşir biraz.
Bunlar benim negatif olarak tespit ettiğim şeyler. sorgulama biraz kalkar ortadan, sorgulamanın yerine iç disiplin alır. Bunlar dönemin getirdiği, o dönemin getirdiği sıkıntılardan kaynaklanır. Ama mesela o sıkıntılara rağmen, bu biraz hayalperestlik gibi algılanabilir. Ben mesela, ilmi çoğulculuğun daralmasını çok, gönlüm arzu etmezdi. Yani o ilmi çoğulculuk, oysa daha iyiye, daha ileriye, daha güzele götürebilecek bir şeydi. Veyahut da, hani, mezhepler arasındaki, keskin sınırlar, çizgiler, bazı şeyleri yönetmekte zorundaydı.
yollandıldığına inanıyorum. Mesela şu anda da, o keskin çizgilerin olduğuna inanıyorum. Bu, İslam dünyasının en büyük hastalıklardan, bu hastalıklar devam ediyor. Bir, biz ilmi çoğulculuktan uzağız. İlmi çoğulculuktan ama, heva ve hevesten değil, nefsin öngörülerinden değil. İlmi çoğulculuk dedim, bir şeyde gerçekten ilim noktasında, bir şey getiriyorlar ortaya. Bunun, bunda, biz şu anda da, İslam dünyası bu noktada çok kısır. Şu anda da çok kısır. Mesela dedim ya, Gazali, ortodokslaştı biraz, Gazali'den sonra dedim. Evet, şu anda ortodoksun tam göbeğindeyiz biz. Şu anda, mesela, İslam dünyası, bir kadının, bu çok acı şeyler bunlar, bir kadının tek başına, seyahatini halledebilmiş değil.
Mesela burada, ortodoksluk bir noktadayız. Bunu bazen örnekliyorum ya, Eskişehir'de, üniversitede, konferanstayım. Kızlara sordum, kızlar, hanginiz buraya dedim, babanız getirdi? Yani yaklaşık, o salon, bin kişilik vardı herhalde, değil mi? O sohbete gelen var mı, Eskişehir'e gelen? Var mıydı bin kişilik? Daha mı fazlaydı? Evet, kocaman bir salondu çünkü. İki tane kız kaldırdı, bizi babamız getirdi diye. Geri kalan kızların hepsi de, bindi otobüse geldi. Şimdi yukarıda bayan kardeşler var, Bursa dışından gelen, bindiler otobüse geldiler. Hanefi'ye göre haram işlediler. Bakın biz bunu kıramıyoruz şimdi.
Ha ben kırıyorum. Ben nasıl kırıyorum? Diyorum ki, bu konuda işte, şu hadis var, şu olay var. Yol güvenliğiniz varsa gidebilirsiniz, diyorum. Ama o kitaplarda o, iştah duruyor mu? Duruyor. Kadın ömreye gidecek, tek başına ömür olmaz, diyorlar ona. Gidemezsin. Yol güvenliği varsa gidebilirsin, diyorum. Hadis-i Şerif var, öyle bir zaman gelecek ki, filanca yerden bir kadın, tek başına buraya, Beytullah'a, tavafa gelecek, hacca gelecek, diyor. Burada söz konusu olan yol güvenliği, yol güvenliği varsa, siz seyahat edebilirsiniz, diyorum. Ama mesela o, Sünni kesimdeki, veya Şia'da da bu, ortodoksluk var.
Yani İslam dünyasının, şu anda bütün mezheplerinde, ortodoksluk var. Hala da biz, Şafi'lerde kadın, erkeğe dokundu, abdesti bozuldu mu, bozulmadı mu, bunu tartışıyoruz. Ama bu, normalde, evet, Gazali, Nizam-i Mülk, ve Gazali ile, bir fayda sağlanmış. O zaman için, o fayda ne? Yani, kısa zamanda, bir devlet ve millet arasında, bir istikrar oluşmuş. Ama uzun vadede, uzun vadede, kabul edilir, edilmez. Uzun vadede, benim nazarımda, Allah beni affetsin, bu, hem fıkıhta, hem böyle, bilhassa fıkıhta, bir durgunluk yaşanmış. Biz o durgunluğu, hala da yaşıyoruz. Bu ama, hani, Gazali ile başlayan, bir durum değil bu.
Bu, normalde, Gazali'den sonra, devam eden bir durum. Yani siz, o gün için, krizi yönetmek için, belli kaideler, kurallar koyuyorsunuz. O kriz dönemi bitiyor, kriz dönemi bittikten sonra da, o kral ve kaidelere, devletler, kendi, devlet başkanları, kendi makamlarını korumak için, kriz dönemindeki, kural ve kanunları, kendi heva ve heveslerine kullanıyorlar.
Oysa, o, kriz döneminde, o krizi aşmak için, o günkü olaylara, münhasır verilen fetvalardı, veyahut da durumdu. O hal geçtikten sonra, hani, olağanüstü bir hal diyoruz ya, olağanüstü hal geçtikten sonra, onların değişime, dönüşüme tabi tutulması gerekiyordu. Ama değişime, dönüşüme tabi tutulmuyor. Devam ediliyor. Halbuki o kriz kalmamış. O kriz kalmadığı halde, neden o kriz varmış gibi davranılıyor? Bunda devlet bürokrasisinin, ve devletliği yöneten kimsenin işine geliyor. O zaman, biz o duruma baktığımızda, tarihsel olarak doğru, ben tarihsel olarak doğru görüyorum. Yani bunda bir sıkıntı yok. Devlet yapısı açısından da isabetli görüyorum.
Yine bunda da bir sıkıntı yok. Ve, tarafsız da değil o zaman için bu yapı. Bunu tarafsız da görmüyorum. Yani, devletin ihtiyaçlarını merkeze alan, biraz insanların düşünce özgürlüğünü kısıtlayan bir yapı var. O gün için geçerli ama, bunda bir sıkıntı yok. O gün için geçerli. Hani bu şuna benziyor. Hani, 12 Eylül döneminde, böyle, adı sıkı yönetim olarak konulmuş, ama sıkı yönetim denilen şeyin, hani, sıkı yönetimler devleti korumak için vardır. Sıkı yönetimler halkı korumak için değildir. Devlet otomatikman kendini korumak için sıkı yönetim ilan eder.
Halkı korumak için değil. ve sonra sıkı yönetimin arkasından bir ihtilal olur. Yani devletin içerisindeki bir güç ihtilal eder. İhtilal yaptıktan sonra yine devleti korumak için yeni bir anayasa çıkarır. Aslında o kriz yoktur artık. O tehlikeler yoktur. Ama o anayasa orada kalır. Şimdiki olduğu gibi. Şimdiki olduğu gibi. Nedir? İşte, 12 Eylülcülerin yaptığı bir anayasadır. 12 Eylülcülere, ülkücüler karşıdır. Solcular karşıdır. Komünistler karşıdır. İslamcı veya dinci, adına ne derseniz deyin, İslami cemaatler ve cemiyetler karşıdır. Ama hiç kimse değiştiremez. 60 ihtilalinde değiştiremedikleri gibi, 12 Eylül ihtilalinde bir anayasa olur.
Yine hiç kimse değiştiremez. Bu tipik bir, ortodoksi bir durumdur. Aynı şey, Gazali'den sonra da söz konusudur. O yüzden, evet, onların normalde yaşadığı zaman, dinle milletin birlikteliği, dini kurumların oturması, yerleşmesi, toplumun bütünlüğünün bozulmaması, işte, bu tip, krizlerin aşılmasında, nizami mülk ve gazali felsefesi, işlevini yapmış, yerine getirmiş.
Devlete bir düzen lazımdı. Devlet düzene oturtturmuş. E normalde, bir otorita lazımdı. Otorita oturmuş. E bunlara uygun cevabı veren, gazali olmuş. E, felsefeyi, Kur'an sünnet bilgisiyle, çepeçevre sarmış, tabiri caizse, onun, çevresini oluşturmuş. çünkü tehafütle bunu yapmış. Tehafüt yazılmasaydı, İslam dünyası, felsefecilerin boğuntusuna uğrardı. E, gazaliyle beraber, hani, sünni dini, sünni din anlayışı, ve yaşantısı sistemleşmiş. ahlakı, fıkıhı, akaidi, siyaseti birleştirmiş, gazali.
E, ama gazalinin bence, en önemli, hizmetlerinden birisi, hizmet olarak nitelendiriyorum bunu, tasavvufu, sufiliği, meşrulaştırmış. ve meşrulaştırırken, onu da Kur'an ve sünnete bağlamış. E, devleti ahlakileştirmiş, devleti ahlakileştirmiş. Yani, devlet, ahlaksızlıktan kurtulmuş. Şimdi, devlet ahlaklı olursa, toplum ahlaklı olur. Devlet ahlaksız olursa, toplumda siz ahlaka oturtturamazsınız. Devlet rüşvet alırsa, bu insanlar, işlerini görmek için rüşvet verirler.
Devlet rüşvet almazsa, insanlar rüşvet veremezler. Ahlakilik, devlette başlar. Gazali, bunu, nizam-ül mülkten sonra, bunu oturtturmuş, yerleştirmiş. E, siyasetçileri, dinle, erdemleştirmiş. yani, devlet başkanları, veyahut da siyasetçiler, devleti idare eden bürokratlar, erdemli insanlar haline gelmiş. Ya, fitneyi durdurmuşlar, felsefik olarak. Ve, normalde, Gazali'nin, Gazali'nin, tespit ettiklerim bunların, en önemli özelliklerinden birisi, devleti zorbalıktan çıkarmış, ahlakileştirince.
yani, Gazali'nin yönteminde, devletin zorbalığı yok. E, zorbalığı olmayınca, devlette kırılganlık da yok. Çünkü zorba, devletlerde kırılganlık vardır. Mesela, o, Abbasilerde zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Memlüklerde, zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. Mesela, Emevilerin son kısmında, Yezid'den sonra, zorbalık var, kırılganlık yaşıyorlar. eğer, devlet zorba olunca, çünkü, kırılganlıklar fazla olur. Zorba, bir devlet var. Yani, devlet, kendi felsefesini, kendi inancını, veya kendi durumunu, halka zorla kabul ettirirse, kırılganlık olur.
Yani, bir taraftan, devlet çatırdamaya başlar. En önemli, zorba devletlerin çektiği sıkıntı budur. Eskiden de, yeniden de. E o zaman, Gazali'ye baktığımızda, Gazali, bazı meselelerde, engelleyici gibi değil, dengeleyici gibi durur, kendi zamanında. Devletle, fert ilişkisini dengeleyen, devlete sınır çizen, devlete sınır çizen, ferde de sınır çizen, bir olguya sahiptir, Gazali.
Bence. Böyle olunca, daha böyle, kendi zamanında, devletle milleti barıştıran, alim, devletçi, topluma faydalı, son dönemde, sufi bir kimsedir. Son dönemde, sufi bir kimsedir. Kendi zamanında, kendince, o günkü şartlarda, ihtiyaca binaen, ben bunu, bir ilahi, el yordamıyla, olduğuna inanıyorum.
Çünkü, Müslümanların, bir çatının altında, ayakta durması gerekiyordu. Cenab-ı Hak, bu küfe, alimlerinin terbiyesini avmış. Bir topluluğun içerisinden, bunları çıkarmış. Evet, Anadolu'daki İslam, nasıl yavaş yavaş şekilleniyor? Evet, Cüveyni'nin vefatından sonra, Gazali, Nizam-ül Mülk Himayesi'ne girer, ve ona birkaç proje verilir. İlmini, safi fıkhın güçlenmesi için kullan. Hem dinen, hem fikren, hem de siyaseten, büyük bir tehlike olan, tehlike olan, batınlığa karşı, bir reddiye yaz. Gazali, bunun hakkını verir. Bir süre sonra, Bağdat'a tanır. En üst ilmi, makam olur. Halife, kadar ünlenir. Ama bir proje adamıdır. Devlet bürokrasisi, emreder ve yerine getirir.
Bordroğlu, din adamı olmuştur. Daha sonra, bunun pişmanlığını, duyar ve itiraf eder. Evet. Buradan, inşallah, önümüzdeki hafta, devam edeceğiz. Anadolu'daki, İslam'a gireceğiz. Ve Gazali'nin üzerindeki, bu tip eleştirilere de, cevap vermek değil, derdimiz. Bu noktada, Gazali'yi, kendine, münhasır, kendi zamanından, bakabildiğimiz kadar, bakıyoruz. Herkesin olduğu gibi, Gazali'nin de, olumlu yönleri var, olumsuz yönleri var. hata yaptığı yerler var, yapmadığı yerler var. Hepimiz için geçerli bu. Hepimizin geçerli. O yüzden, Gazali eleştirilecekse de, eleştirilmesi gerekir ki, ders çıkaralım. Bugüne ders çıkaralım. Yani bu konuda, ben, Gazali'yi eleştirenlere, reddiye yapma noktasında değilim.
Böyle de algılanmasın mesela. Yani bunu böyle algılarsak da, bu sefer, hakkını yemiş oluruz. Eleştirenler. Yok. Biz bu noktada, hani, bir, İslam alemidir. Son dönem, Sufi'dir. Herkes gibi, eksiklikleri ve fazlalıkları vardır. Herkes gibi, yanlışlıkları vardır. Mesela işte, devlet tarafından, atanması, devletten akçı alması, mesela İmam-ı Azam'ın, uyguladığı bir şey değildir.
Örnek. İmam Muhammed'in yolu da değildir. Mesela Serasi'nin yolu da değildir. Şimdi böyle baktığımızda, yani bu açıdan baktığımızda, sen, hani, din alimiysen, devletten maaş almaman lazım. Ama sen bir devlet memursan, devletten maaş alabilirsin. Bu ayrı bir mesele. O zaman, Gazali'ye bakarken, bir din alimliği tarafından bakacağız, bir de devlet memurluğu tarafından bakacağız o zaman. Mesela işte, devlet sana maaş veriyor. Ne diyor? İşte, cuma günleri bu hutbeye okuyun diyor. O hutbeye okuyorsun orada. O hutbe topluma faydalı mı, değil mi, nereye kadar faydalı, nereye kadar faydasız, yirdeleyemiyorsun.
Bugünkü sistem bu. normalde çarşının içerisinde cami var. Çarşının içerisindeki cami, hani örnek diyorum, beraber gittik ya seninle cumaya, Bursa Gaz'ın fetvasını okuyor camide. Bir hafta önce de, ne o, organ bağışıyla alakalı okuyordu. Ben oturdum yerden bağırdım. Dedim, öldüğüne kim hükmediyor? İmam böyle gözünün üstünden baktı. Mustafa Özva. Döndü cemaate, cemaat bize veriyorlar, biz de okuyoruz. Beraberdik değil mi seninle? Tabi o da diyor ki, sen burada ben rahat dur diyor bana. Bir daha seninle cumaya gelmeyeceğim diyor. İyi, haftasına gene aynı camiye gittik. İmam ne okuyor?
Bursa Gaz, Lodos gelecekmiş. Lodos gelecek için, bacalarınızı temizleyin. Ben tam gene müdahale edeceğim, bir şey diyeceğim, oradan baktı. Sevgili cemaat, diyeceksiniz ki, biz Bursa Gaz ile alakalı, ne okuyoruz burada? Biz ev gönderiyorlar, biz okuyoruz dedi gene. Şimdi, bundan kıyasladığınızda, baktığınızda, orta yere bambaşka bir şey çıkıyor. Gazale'ye de baktığımızda, devletin elemanı. Evet. Akçeli elemanı. Yani, devletin bürokratı. Ha doğru yaptıkları var, eğri yaptıkları var, kısa yaptıkları vardır, uzun yaptıkları vardır. Ama, buranın altını çizelim, devletin elemanı. Ha devlet kötüdür, iyidir, doğrudur, yanlıştır, orasına bakmıyorum. O ayrı bir mesele.
Rabbim bizi affeylesin inşallah. Allah izin verirse inşallah, önümüzdeki hafta, az önce, okuduğum bölümden, devam edeceğiz inşallah, Allah izin verirse. El Fatiha, Allah'a emanet olun. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.