Gazali'den Sorular 14 - Mustafa Özbağ Efendi Sohbeti - 19.09.2026
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 19 Eylül 2026 · 1:00:27
Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâli zikr-ı fâlemenlâhu, Lâââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââââ batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin.
Nerede Müslümanlara zulmeden varsa, nerede Müslümanların hakkına, hukukuna, kanına, namusuna, şerefine, topraklarına tecavüz eden var ise, Cenab-ı Hak hepsini de kahve perişan eylesin. İsrail'i kahve perişan eylesin. Destekçilerini kahve perişan eylesin. Ümmet-i Muhammed'e zulmedenleri kahve perişan eylesin. Cümlemizi affı mağfiret eylesin. Cümlemizi aşkullahıyla tanışanlardan eylesin. Eycümayin. Evet bu hafta son para rafa geldik Gazali'de. Tabi aslında bu para rafı yorumladıktan sonra, belki de önümüzdeki haftaya ayrıyeten böyle bir size sonuna bir şey ilave ettim. Ona zaman kalmayacak.
O da böyle keyfek eder. Onu söyleyelim inşallah. Ama bu hafta ana tema bitecek. Geçen haftadan malum, o son kısmı okuyayım da bir bağlantı kurmuş olalım çünkü. Son kısım, geçen hafta baya uzun sohbet etti. Bu sene, bu hafta o kadar uzun yapmayacağım. Geçen hafta din adamları ve İslamcı hareket sadece inanç ve ibadet alanlarına değil, devleti, toplumu, eğitimi, ekonomiyi, orduyu, sivil bürokrasiyi, uluslararası ilişkileri, yani bir bakıma yaşamın tamamını yönetmek istiyor. Ünlü İslam okucusu Şafii Maverdi'nin neredeyse bin yıl önce yaptığı din ve devlet birbirinden ayrılmaz ikizlerdir şeklindeki değerlendirme, Prof. Dr. Ahmet Ocak'ın ifade ettiği gibi, bütün İslam dünyasında geçerli olacak bir siyaset teorisinin de temellerini atacaktı.
Bunu böyle geçen hafta okumuştuk. Bunu yorumlamaya çalıştık. Daha doğrusu yorumlamak değil, direkt cevap verdik tabiri caizse. O cevaplar silsilesinde, tabi yani normalde şimdi işte devleti, ekonomiyi, siyaseti, usunu busunu da hani hepsini de idare etmeye çalışır diyor. Doğru. Şimdi idare olmadığından dolayı zaten İslam dünyası sıkıntı çekiyor. Peki bu pratiğe nasıl geçecek? Bunu Dr. Prof. Ocak şöyle anlatır. Devlet ve İslam'ın bu iç içe geçişi, İslam öncesi dönemden beri, Gök Tanrı'nın bahsettiği kuts sayesinde, halkın saadeti için hükümran olduğunu ve bizzat Gök Tanrı tarafından seçildiğine inanılan Kaan ve Hakan'ı, İslam'ın kabulüyle birlikte bütün mahlukatın kendisine sığındığı, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi yapmıştır.
Artık Türk Sultanları, Timur'un türbesinin iç duvar kuşağındaki muhteşem altın yazılı, sülüs hatta vurgulandığı üzere, kendilerine itaatin, Allah'a itaat, kendilerine isyanın, Allah'a isyan sayıldığı, aynı zamanda yüce bir manevi otorite, bir adım sonrasındaysa, Allah'ın yeryüzündeki halifesidirler. Profesör Ahmet Yaşar Ocak, tarih 2017. Bu son paragraf. Bu normalde bundan sonra da zaten, soruları yazan Hakan kardeş, bu sohbetin sebebi, şunu ilave etmiş en sonuna, bu sorulardaki her şey alıntıdır, hata yapmış olabilirim, affedin, biraz daha uzatırsak konu iştahda gidecek, inşallah sonraki soru iştahda olsun, bunu yenilenmek mi, öze dönmekle mi devrimleri yapacak, tartışırız demiş.
Yani devrinecek kardeş çünkü, o yüzden nasıl devrim olacak, onu söylemiş, Allah razı olsun. Bu son paragraf, inşallah. Şimdi, bir önceki paragrafta malum, veyahut da bütün sohbet silsilesini, geriye döndüğümüzde, Maverdi, Gazali, Selçuklu, dini meşruiyet, yani bu sohbetimizde bu önemliydi. Fakat Ahmet Yaşar Ocak, burada anlattığı şeyi, doğru, yani onun söylediğini doğru anlamak için, yani birbirlerinden ayırmamız lazım bunu. Yani Türk devlet geleneği, İslami meşruiyet dili, siyasi iktidarın kutsallaştırılması, yani bunların hepsini ayrı ayrı ele almamız lazım ki, biz meseleyi daha iyi çözümlemeye çalışalım.
ve bu okuduğumuz bölümün ana fikri şu, yani Türkler, İslamiyeti kabul ettiklerinde, eski Türk geleneğindeki hükümdarın, kuts sahibi olması anlayışı, tamamen yok olmadı. Bu Selçuklu'da da yok olmadı, Osmanlı'da da yok olmadı. Kağanoğlu, Kağan Sultanoğlu, Sultan, bu Türklerdeki gelenek bu, devam etti onu. Yani İslami kavramlar ve semboller içerisinde yeniden yorumlandığını söylüyor. Evet, bunun bir açıdan baktığımızda, bu böyle mi? El cevap böyle. İslam öncesi, o zaman biz şimdi, normalde madem ki Türklerden bahsedildi, İslam öncesi kut ve hükümdarlık anlayışına bakacağız. Yani eski Türk siyaset anlayışında, hükümdarın iktidarı sıradan bir güç olarak görülmez.
Yani bu Hakan, veyahut da onun vezirleri dahi, sıradan bir güç değildir. Bu kut, en basit kavramıyla, ilahi kaynaklı olduğuna inanılır. Kut budur. Yani normalde Timur'a baktığınızda, ilahi kaynaklı bir Hakan vardır. Veya Mete'ye baktığınızda, Atilya'ya baktığınızda, onların hepsi de, kendilerince, kut sahip. yani gök tanrı tarafından, veya tanrı tarafından, görevlendirildiklerini söylerler. Ama bunu böyle söylerken, onlar, onların karşıtları olarak, çağdaşları olan, bütün imparatorlukların sahibi de, imparatorluklar, kendilerini seçilmiş olarak görürler. Bu sadece, Türklerde görülen bir şey değildir. Yani o günün için, karşılığında, Çin İmparatorluğu'na baktığımızda, onlar da seçilmişlerdir.
Veyahut da Avrupa'daki, imparatorluklara baktığımızda, onlar da seçilmişlerdir. Aynı zamanda, bugün de aynıdır ki bu. Yani Trump da kendisini, seçilmiş olarak görür. Trump da kendisini, tanrı tarafından görevli görür. Ondan önceki de, Bush da kendisini, tanrı tarafından görevli olduğunu söylüyordu. Netanyahu da bugün, tanrı tarafından görevli olduğu söylenir. Bugün İngiliz kraliyet ailesi de, tanrı tarafından görevli olduğu iddia edilir. Hatta daha da ileri, malum bir vefat eden bir şeyh efendi, onları hatta evlad-ı resul olarak ilan etmişti. Demişti ki, bunlar seyit sülalesinden seçilmiş sülali olarak bu söylendi. Şimdi bakın, bir İngiliz kraliyet ailesi dahi, tanrı tarafından seçildiğine dair, kendisine bir, taltifte bulunuluyorsa, ve onlar da kendilerini böyle görüyorlarsa, bunu normalde sadece, İslam siyaseti veya Türklerin siyasi anlayışı olarak, anlamak, kısır bir döngü olur.
Bugün Avrupa'daki siyasetçiler dahi, Macron dahil buna, tanrı tarafından seçildiklerini düşünürler, ve tanrı tarafından seçildiklerini düşündükleri için, kendilerince tırnak içerisinde, tanrının görevlisi olarak görürler. Ve hepsi de, şeye, İncil'e yemin ederekten göreve başlarlar. Hatta daha ilerisini söyleyeyim, Hitler de tanrı tarafından kendisinin seçildiğini söylemiştir. Mussolini de kendi tanrı tarafından, seçildiğini söylemiştir. Mustafa Kemal Atatürk'ün de, tanrı tarafından seçildiği söylenir. Etrafı tarafından. Adına eczan kaydedilir. Adına normalde, evet evet, adına Amentü yazılmıştır. O da, onun da etrafı, tanrı tarafından onun seçildiğini söyler. Şimdi baktığımız zaman, dünya üzerine, dünya üzerindeki devletleri idare eden, devlet başkanlarının büyük bir çoğunu, tanrı tarafından kendilerinin seçildiğini, kutsandığını söyler.
E şimdi, böyle olunca, bizim tabii burada söz konusu olan, eski Türk geleneği, siyasi geleneği, öyle olunca, eski o Türk geleneğinde, talih, yani kader, ve o kimsede kudret ve o kimsede yönetme yetisi ve meşruiyet kavramlarını kut içinde barındırır. Yani, kut olan bir kimsede bir talih olacak, iki kudret olacak, üç yönetme yetisi olacak, dört meşru olacak. Meşru olabilmesi için, yine onun bir kaan oğlu, kaan olması lazım. Öbür türlü meşruiyette sıkıntı var, yönetme yetisi olması lazım. Çocuk yaştan itibaren, bir bölge verilir, o bölgenin sultanıdır, veyahut da veziridir, yönetme yetisine sahip olur. Ama, Türklerde, bir de şu vardır, yani, babaları öldüğünde, kaç tane oğlan var?
Dört oğlan var, üç oğlan var. Tarihi incelediğinizde, ülke üçe bölünür. Herkes bulunduğu yerin kaanı olur, sonra birbirleriyle dövüşürler, savaşırlar, bir tanesi galip gelir, bütün ülkeye o bakar. Bu, iç kargaşa, her kaan öldüğünde, yaşanmış bir şeydir. Buradan nereye geleceğim? Buradan gelecek olduğum şey, Fatih Kaan'ın namesinde, kades katli. Ben, kısadan gelmiş olayım. Şimdi, ama, Türklerdeki, Kaan'lar, hiçbir zaman, ben güçlü, o yüzden yönetiyorum, demezlerdi. Yani, iktidarlarının, daha yüksek bir kaynaktan, kutsal bir kaynaktan, geldiğini düşünüyorlardı. Yani, normalde, tabii, tarih kitaplarında, gök tanrı olarak, nitelendiriliyor.
Türkler'de, gök tanrı algısı yoktur. Baktığımızda, ince araştırmacılar, gök tanrısı der, ama, Türkler'de, gök tanrısı algı yoktur. Yalnız, tanrı göklerdedir. Bakın, buradaki, iki anlayış çok farklı. Gök tanrısı dediğinizde, tek tanrılık değil bu. Yer tanrısı da lazım, o zaman, deniz tanrısı da lazım. Bu böyle değil. Türkler'deki anlayış, tanrı göklerdedir. Yüksektir, yücedir. Hani, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri bir cariyeye sorar, bir köle mi, cariye mi, ne şimdi ikisinin arasında, kafam gitti geldi, sorar, Allah nerededir der, Allah göklerdedir der. Öyle olunca, onun Allah inancı var, bunu azat edin der.
Yani, Allah göklerdedir demesi, Allah'a bir yücelik, atfetmiştir. Yücelik atfettiği için, o Allah göklerdedir der. O yüzden, Türkler'deki anlayış da budur. Yani, Kaan, normalde, tanrıdan, görevlendirilmiş bir kimsedir. O yüzden, halkın düzenini, halkın saadetini sağlamakla görevlidir. Ve, o, hanlar hanı olan, veyahut da, Kaan denilen kimse, meşruiyeti vardır.
Ve, normalde, eşitliği vardır. Toplumu eşit olarak tutar, adaleti sağlar, hak ve hukuku sağlar, ve, beka, yani, devletin bekasını düşünür. Burayı aslında, biraz daha karıştırmak lazım. Hani, burada, bekayı sona aldım ben, ama, eski, hani, o, Türk kültüründe de, beka sondadır. beka baştan değildir, başta değildir. Yani, devletin bekası, başta değildir. Devletin bekası, sondadır. Eğer, normalde, çünkü, o Kaan, ee, meşru bir Kaan'sa, ve, halkını, eşit bir şekilde tutuyorsa, halkın arasında, adaleti sağlıyorsa, ve hakkı üstün tutuyorsa, o devlet, meşru, o devletin beka problemi olmaz çünkü, Türklerde.
Şimdi, bunu bazen yeni söylemlerle karşılaştıracağınızı, ee, düşündüğüm için böyle söyledim. Yani, bir Türk devletinde, beka problemi yoktur. Türk devletinde, meşruiyet, yani, meşru bir devlet veya hükümet, adaleti sağlayan bir devlet ve hükümet, hak ve hukuka uyan, bir devlet ve hükümet vardır. Eğer, ee, meşru ise, adaleti sağlıyorsa, hak ve hukuk nezdinde hareket ediyorsa, o devlet, beka problemi yaşamaz. Türkler'deki beka problemi, beka düşüncesi başta değildir. Şimdi, bekayı başta tutup, hak ve adaletten uzaklaşamaz bir devlet. Bekayı başta tutup, ee, adaletsizlik yapamaz.
Hukuksuz davranamaz. Bakın, bekayı başta tutup, beka problemimiz var, o yüzden adaleti sağlamadık burada. Beka problemimiz var, o yüzden hak üzerinde duramadık burada. Bu, Türk devlet siyasetinde yoktur. Orta Asya'dan itibaren. 50 bin yıllık, 100 bin yıllık, onlar şimdi bakmayın, 15-20 bin yıllık dediğine, yani, Türk devletleri dediğinizde, buradan geriye doğru, 500 bin yıl dahi gidebilirsiniz. 500 bin yıl. Buradan benim ırkçı olduğumu söyleyebilirsiniz, umurumda değil. Bu ırkçılıkla alakalı bir şey değil bu. Şimdi, öyle olunca, burada, İslam öncesinde, Kud anlayışı, evet, İslam sonrasında, halife anlayışına, evrildiğini söylüyor. Kud anlayışıyla, halife anlayışı, aynı değildir.
Bunun böyle, hani, araştırmacılar, bunun aynı olduğunu söyleyebilirler. Yani, evet, bir tarihsel süreç var, aynı coğrafya, aynı coğrafyanın birbirinden etkilenmesi gayet normal. Bazı şeylerin birbirine benzemesi de normal. Coğrafyayı paylaşıyorsunuz, o yüzden bazı şeyler birbirine benzeşebilir. Hani, aynı Anadolu topraklarında, yemek kültürünün birbirine benzeştiği gibi. Yani, Ermenisi, Rum'u, onunla sonra, Türk'ü, Türklerin içerisinde birçok kol, bunları baktığımızda, yemek kültürleri birbirine benzemiştir, müzikleri birbirlerine benzemiştir, işte, adet, gelenek, görenekleri birbirlerine benzemiştir, ama aynısı değildir. Bunu ayırt etmekte fayda var. O zaman, hani, İslam sonrası, Türklerdeki devlet anlayışı, hak-adalet anlayışı, meşruiyet anlayışı, beka anlayışında çok büyük bir fark oldu mu, çok büyük bir fark olmadı.
Bakın, ama, normaldeki, burada, Profesör Ocak'ın, hani, iddiası neydi? Eski sistem, tamamen, terk edilmedi, fakat, İslami kavramlarla, yeniden meşrulaştırıldı. Yani, buna benzer yerler var mı? Evet. Yani, Gök Tanrı'nın, kut verdiği, Kaan anlayışı, varken, İslami dönemde de, hükümdar için, Allah'ın, yeryüzündeki gölgesi ifadeleri, kullanılmaya başlandı mı?
El cevap, evet. Bu, siyasi açıdan son derece önemli bir dönüşüm mü? Evet. Normalde, hükümdar artık, yalnızca, İslam olunca, yalnızca askeri güç sahibi, haneden mensubu, devlet yöneticisi değil. Aynı zamanda, artık, hükümdarlar, dini bir meşruiyet diliyle, çevrelenmiş oldu. Ve, tabi burada, yeniden biz, geriye dönüyoruz. Gazali'nin, meselesine geriye döndüğümüzde, Allah'ın, yeryüzündeki gölgesi, ne anlama geliyor? Bakın, bu konuda, bir, bir hadis yok. Allah'ın, kaanlar veya padişahlar, Allah'ın, yeryüzünde gölgesidir, manasında, bir hadis yok.
Ama, bir, hükümdar için, güçlü bir, siyasi meşruiyet, sembolü bu. bunun anlamı, genişleyebilir mi? El cevap, genişleyebilir. Yani, hükümdara karşı gelmek, sadece siyasi bir, isyan değil, ilahi, düzeni bozmak, gibi de algılanabilir. Bununla alakalı, fetvalar da var. Hani, siz başkaldırırsanız, bayi hükmünde olursunuz, bayi hükmünde olursanız, öldürülürsünüz. ve öldüğünüzde de, kafir olarak ölürsünüz. O yüzden, normalde burada, tabi, ilahi düzeni bozmak gibi, algılanırsa, kritik problemler, doğuyor. Başlangıçta, hükümdar, adaleti sağlama, düzeni koruma, halkı koruma, görevi vurgulanırken, zamanla aynı kavram, hükümdarın, dokunulmazlığını, güçlendiren bir araca da dönüşebiliyor.
Yani, devlet başkanı olan hükümdarlar, dokunulmaz hale geliyor. Bunlar, sizlere çok uzak şeyler değil. Tarih boyunca, hiçbir topluluk için, uzak şeyler değil bunlar. Siz İngiliz, kraliyet ailesi, dokunulmazdır, dokunamazsınız. Siz Bush'a dokunamazsınız, dokunamadıkları gibi. Trump'a dokunamazsınız. Siz, devlet başkanlarına dokunamazsınız. Kraliyet ailelerine dokunamazsınız. Siz bugün, Suud Krallığı'na dokunamazsınız. Ürdün Krallığı'na dokunamazsınız. Bildiğiniz dokunamazsınız. Dokunulmazlıkları vardır. Hem de anayasayla dokunulmazdır.
Siz milletvekillerine dokunamazsınız. Dokunulmazlıkları vardır. Yani, bir suç işlese dahi, normalde milletvekillikleri son bulursa yargılanır. Bakanların dokunulmazlığı vardır. Yani bu sadece, hani, hükümdarlar dokunulmazdır dersek, veya sultanlar dokunulmazdır dersek, bu düpedüz, eşitlikçi olmayız. Hak ve adalet noktasında durmamış oluruz. O yüzden, o yüzden, yani, hükümdar, Allah'ın emanetini taşıyor ile, hükümdara itaat, Allah'a itaattir. Dolayısıyla onun yaptığı sorgulanmaz ifadesi, aynı şey değil. bence, bence, hani, Profesör Ocak'ın işaret ettiği, tarihsel dönüşümün en önemli noktalarından birisi bu.
Kendilerine itaat, Allah'a itaattir meselesi. Burada, Kur'an açısından çok dikkatli olmamız gerekir. Kur'an açısından bakıyorum. Kur'an'da, Nisa ayet 59'da şöyle bir emir var. Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir şeyde, anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onun hükmünü, Allah'a ve peygambere havale edin.
Bu daha hayırlıdır. Ve netice bakımından da daha güzeldir. Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine, yöneticilerine itaat edin. Bakın, ayet-i kerime, enteresan bir şey. Yani, ulul emre de de, ulul emre de itaati koyuyor, ama buradan, şunu çıkarmak mümkün değil. Ulul emre, veya hükümdara, mutlak, sınırsız bir itaat söz konusu değil.
Ya da benim anladığım öyle. Çünkü, ayet-i kerimenin devamında, enteresan bir şey. Diyor ki, eğer bir şeyde ihtilaf ederseniz, anlaşmazlığa düşerseniz, Allah ve Resulüne dönün. Yani, ihtilaf çıkacak burada. Burada bir problem çıkacak. Önceden işaret fişeğini, Kur'an veriyor bize. Burada ihtilaf çıkacak, insanların içerisinde. İhtilaf çıktığında, Kur'an ve sünnete dönün diyor. Allah ve Resulüne dönün. Neden? Yani, Kur'an'ın koyduğu, temel ölçü, şu çünkü, siyasi otorite, nihai hakikat ve mutlak otorite değil. Hata yapabilirler, yanlış yapabilirler, eksik yapabilirler.
Hatta, kasti bir suç işleyebilirler. Kur'an ve sünnetin dışına çıkabilirler. Mümkün. Bunlar yaparlarsa, o zaman Allah ve Resulüne dönün. Yani, siz özün özüne dönün. Öze dönüş yapın. Öze dönün. Özden o ihtilafın nasıl bertaraf edileceğini öğrenin. Çünkü, Allah ve Resulünün getirdiği sarsılmaz ve zamanı geçmez ilkeler var.
O zaman, dolayısıyla yöneticiye itaat vardır. Ama yöneticiye itaat, Allah'a itaatle özleşmiştir, diyemeyiz burada. Ben bunu normalde, hani, İslam'da siyasetle alakalı çok geniş bir şekilde işlediydim. O zaman arasında onun büyük bir fark var. Çünkü, hükümdarlar, kaınlar, yöneticiler, devlet başkanları, bakanlar, vezirler, hepsinin de hata ve yanlış yapmaları mümkündür. böyle bir tehlike var mı? Var. O zaman o tehlike, hiç kimse için geçmiş değil. Şeyhler içinde, zakirler içinde, nakipler içinde, sufi dünyası açısından baktığımızda, dervişler içinde, dervişler içinde, hata ve kusur yapma, yanlış yapma, eksik yapma, tehlikesi, hepsi için var.
Ama konumuz siyaset ya, konumuz siyaset olunca, biz hadi, meselenin özüne gidelim. Meselenin özüne. Hz. Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hem peygamberdi, hem devlet başkanıydı. Hem de başkomutandı, askeriyedeydi. Hem de bir aile reisiydi, hem de babaydı. Hem de ticaret erbabıydı. Bakın, hem de ticaret erbabıydı. Baktığımızda, hayatın içerisinde, her yöne bakacak ve bakan, ve hayatın her yönünü yaşayan, bir peygamber var. Ve o peygamber, vefat edince, ilk halife, Hz. Ebu Bekir Efendimiz. Şimdi, ölçü olarak, ilk halife, çünkü halife, ilk seçilen halife, Hz. Ebu Bekir Efendimiz.
Baktığımız zaman, o zaman bir ölçü bizde. Önce, yanılmaz, yanılmaz, yanılması mümkün olmayan, heva ve hevesine uyması mümkün olmayan, ne söylerse, hakkın dili olan, hakkın dili olan bir peygamber vardı. ve o peygamberin sisteminde yaşıyordu, bütün Müslümanlar. peygamber vefat etti, sallallahu aleyhi ve sellem, yerine Hz. Ebu Bekir Raddallahu An Hazretleri seçildi. Ve Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in ilk hutbesi bu. Bunu normalde değişik versiyonları var. Ben bunu suyitiden aldım. Bunu böyle belirteyim. Normalde işte, değişik kanallardan değişik, böyle bu konuda, hutbe uzun çünkü. Suyiti de ana öz olarak almış bunu. Normalde şeyini de verebilirim. Tarih-ül Hülefa sayfa 35.
Buradan bakabilirsiniz. Benim biraz gönlüm böyle sufilere kayıyor ya. Suyiti de sufidir, ehli sufidir. O yüzden gönlüm o tarafa kaydından dolayı aldım. Açık açık konuşayım. Evet. Hz. Ebu Bekir Efendimiz'in seçildiğindeki ilk hutbesi bu. Ey insanlar! Burayı iyi dinleyin bakın. Bu bize büyük bir ölçü. Bu siyasete ölçü, bu tarikata ölçü, bu sufiliğe ölçü, bu şeyhlere ölçü, dervişlere, zakirlere, nakiplerine, gabalara, su gabaklarına.
Hepsine de ölçü bu. Bu herkese ölçü. Yöneticilerin hepsine de ölçü. Yönetici misin? Baba mısın? Evet. Ölçü. Anne misin? Ölçü. Patron musun? Ölçü. Zakir misin? Ölçü. Nakip misin? Ölçü. On kişi mi var etrafında? Ölçü. Bakan mısın? Ölçü. Yönetici misin? Ölçü. Nerede işte böyle belediyede bir şef misin? Arkaya binmişsin, böyle yapışmışsın şeye, o tutunacak yere. Böyle kendince, şoförün de önde. Hani orada bir yerde şefsin veyahut da orada bir makamın var. Sana da bir tane makam arabası vermişler. Her sabah seni de bir şey zannetmişler. Böyle makam arabası, seni geliver Ayvaz'ın gidiver Tingoz'un getiriyorlar ya. Hepsi makam sahibi ya herkes. Yani bir de binlerce araba kiralıyorlar belediyelere.
Binlerce araba, binlerce. Bakın binlerce. Herkes makam sahibi çünkü. Çalışacak eleman yok. Allah bizi affetsin. Ey insanlar, sizin eyliğiniz olmadığım halde başınıza geçirildim. Geçtim demiyor. Başınıza geçirildim. Eğer görevimi gereği gibi yaparsan bana yardımcı olun. Görevimi gereği gibi yaparsan bana yardımcı olun. İşimi kötü yaparsan beni doğruya yöneltin. İşimi kötü yaparsan beni doğruya yöneltin. Doğruluk, güven kaynağı, yalan ise hıyanettir. İçinizdeki güçsüzler haklarını kendilerine teslim edinceye kadar benim katımda Allah'ın izniyle güçlüdürler. Yer yarılsa içine girsem.
Güçlüleriniz ise kendilerinden güçsüzlerin haklarını alıncaya kadar benim katımda Allah'ın izniyle zayıftır. Ahlaksızlık, fahişelik yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Yani bir ülkede ahlaksızlık, fahişelik, fahişelik deyince zina, eşcinsellik, fuhuş, yaygınlaşınca.
Yani kumar, içki, fahişelik hepsi de içine giriyor. Bunlar yaygınlaşınca bütün topluluğa, bütün topluluğa ne diyor? Hepsine de Allah belayı gönderir. Allah ve Resulüne itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Allah ve Resulüne isyan ettiğimde ise bana itaat etmekle yükümlü değilsiniz.
Buhari itaat maruftadır. Hemen onu da ilave edeyim. Hadis-i şerifte. Hani normalde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki itaat maruftadır. Yani iyiliktedir. Yani bir kadının kocasına, bir müridin mürşidine, bir çocuğun anne babasına, bir halkın veyahut da bir vatandaşın, tebaanın halifeye veya devlet reisine itaati maruftadır. Yani iyiliktedir. Anne baba çocuğuna iyiliği tavsiye ediyorsa, emrediyorsa çocuk itaat etmeye mecburdur. Farzdır. Koca, karısına Kur'an ve sünnet dairesinde iyiliği, güzelliği, doğruyu, hak ve adaleti ona söylüyorsa itaat etmesi gerekir. Farzdır.
Böyle olunca şimdi yönetici Kur'an ve sünnet dairesinde bir şey söylüyorsa itaat farzdır. Ama bunun dışına çıktıysa, hani hepiniz sorumlusunuz, elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Var ya hadis-i şerif, o sorumluluğun Kur'an ve sünnet dairesindedir. Onun dışına çıkarsa, elinin altındakiler seni dinlemek mecburiyetinde değil, hatta itaat etmeyecekler. E şimdi, normalde böyle olunca yöneticiye dini bir yükseklik, dini bir ölçü, dini bir, siz ne diyorsunuz yeni dilde, avura mı diyorsunuz ona? Ona böyle bir kazandırılması, o zaman normalde Kur'an ve sünnete uyması gerekiyor. Kur'an ve sünnete uymuyorsa, o zaman orada sıkıntı var.
O zaman biz bunu İslam öncesi Türk geleneğine baktığımızda, kutsahibi hükümdar, öyle ya kutsahibi hükümdar var. Ama İslam sonra, İslam'la tanışınca, o zaman Allah'ın gölgesi olan sultan, daha ileri siyasi bir meşruiyet, aynı zamanda dini bir meşruiyeti de üzerine alınca, Allah'ın halifesi oldu. Yani ilahi düzenin bir temsilcisi oldu. E bu sureçte o zaman hükümdarlık sadece bir yönetim makamı olmaktan çıktı, aynı zamanda manevi ve dini bir sembollerle desteklenen bir otoriteye dönüştü. E şimdi böyle dönüştüğü zaman da, burada da Mavi Erdi'nin teorisi hemen devreye giriyor. O zaman biz baktığımızda hem Selçuklu ve öncesi ve Selçuklu hükümdarlık geleneği, buna Osmanlı'yı da koyabiliriz.
O zaman ne oldu? Kesişmeye başladı bu kutlukla beraber. O zaman Mavi Erdi'nin sisteminde normalde hilafet, yani imamet, çünkü Şia'da imamet var, Sünnilerin sözü hilafet. Öyle olunca işte hilafet veya ben onu böyle delta koymuşum oraya, imamet demişim, bunların o zaman görevi ne olmuş oldu?
Dinin korunması ve dünyanın yönetilmesi temel amaç oldu. Öyle olunca kut sahibi hükümdar, ilahi destekle düzeni sağlayan yönetici fikri oluştu. E şimdi bu iki farklı tarihi miras zaman içerisinde aynı siyasi dünyada birleşmeye başladı. Kut sahibi ve halife, ikisi birleşmeye başladı. Öyle olunca, din söz konusu olunca işin içerisine fıkıh girdi, ulema girdi. Yönetimin bu fıkıh ve ulema takımı, öyle söyleyeyim, yönetimin dini ve hukuki meşruiyetini sağladı. Maverdi'de. Sultan da fiili, askeri ve siyasi gücü elinde tuttu.
Halife, çünkü Selçuklularda halife henüz daha yok, halife Abbasiler'de. Daha Abbasiler'de, halifelik çünkü Abbasiler'de duruyor. Öyle olunca halife ayrı bir yerde daha henüz. O zaman halife de geleneksel dini bir meşruiyet kaynağı. Bu yapı özellikle Selçuklu döneminde böyle çalıştı. O yüzden Selçuklu döneminde böyle çalışınca, o dönemi anlamak açısından bize önemli bir tabiri caizse done verdi.
Şimdi Gazali burada nereye oturuyor? En kritik bağlantı burası. Hani Gazali bu denklemin neresinde? Veyahut da Gazali bu sistemin neresinde? Gazali bu alanın neresinde? Şimdi Abbas halifesi var, fakat fiili ve siyasi güç büyük bir ölçüde Selçuklu sultanların elinde. Çünkü Selçuklu, yani Türkler savaşkan bir millet. Gözü pek bir millet. Yani Selçuklu sen neden yan baktın bana deyip anında savaş çıkaran bir millet. Siz bakmayın Türklerin bir yüz yıllık, bu yüz elli yıllık hayatına. Yani bu böyle değil Türkler. Yani gerçekten böyle değil. Yani bizi biraz yozlaştırdılar tabiri caizse. Bugün yoz muhabbeti çok oldu.
Yozlaştık biz biraz. Şimdi öyle olunca, hani Gazali burada nereye oturdu? O zaman hani dini meşruiyet halifelerde, yani Abbasilerde, siyasi ve askeri kuvvet Selçuklularda, normalde sünni dünya o zaman için, Şii Fatimi devletleriyle de bir rekabet içinde. Hem siyasi olarak hem de dini olarak bir rekabet var.
bu Şii Fatimilerle. E şimdi Nizamiye medreseleri, sunni ilim anlayışını kurumsallaştırdı, kuvvetlendirdi, sistemleştirdi. Gazali böyle bir dünyada sadece insan nedir, hakikati nedir, felsefecilerin uğraştığı gibi. Bunlarla ilgilenmedi. Sadece bunlarla ilgilenmedi. Aynı zamanda, tarihsel bir problemler yumanın içerisinde yaşıyordu. Tarihsel ve coğrafi problemler var. Yani bu böyle şey değil yani, basite alınacak bir şey değil. Yani gerçekten büyük problemler var. Yani hep bunu söylüyorum.
Bir tarafta Şii, Fatimi ve Batini kargaşalar, içeride neydi onlar ya? Uyuşturucu kullananlar. Haşhaşiler var, Hasan Sabahçılar var. Hariciler zaten var. Haricileri sen misin? Onlar zaten büyük sıkıntı. Her dönemde sıkıntı. Onlar var. Şimdi bir de siyasi ve aynı zamanda askeri çatışmaların devamlı olduğu, Bizans bir tarafta, içeriden bir tarafta, her yerden, Moğol istilası bir tarafta.
Bunlar böyle kenara atılacak şeyler değil. O zaman normalde Gazali, aynı zamanda sünni siyasi ve dini düzen nasıl korunacak? Bunun derdiyle dertlenmekte. Batinilere karşı yazılar yazmakta, risaleler yayınlamakta. Bir tarafta imamet ve hilafet tartışmaları var. Şiirler imamet, sünniler hilafet. Bunların ikisinin arasında da tartışmalar var. Siyasi otorite, ondan sonra hakkında çok derinlemesine tartışmalar var. Bunların doğrudan yaşandığı krizler coğrafyasında yaşıyor Gazali. Şimdi bugüne de hemen bir füze atayım. Bugün de bu coğrafyada bu krizler devam ediyor.
Bu krizler var ve çok derinlemesine yaşanıyor bu krizler. Bakın derinlemesine yaşanıyor. Ve bu böyle önceden kendi içlerindeydi. Hani Roma'nın, Bizans'ın bu noktada çok etkisi yoktu. Şimdi ama işte bir tarafta İsrail, bir tarafta Amerika, bir tarafta Avrupa, bu siyasi ve dini otoriteleri çarpıştırıyor İslam dünyasında.
Bakın çarpıştırıyor. Yani şu anda önceden sadece Şia ve Sünni kesim vardı. Buna şimdi Vahabiler de eklendi. Yani şimdi biz Vahabileri Sünni olarak görecek miyiz, görmeyecek miyiz? Bu da ayrı tartışma. Hani kim Şia, kim Sünni, kim Vahabi? Hani bunu normalde sadece isim üzerinden tartışmamıza da gerek yok. Fiilata kim ne yapıyor? Buna bakmamız lazım. E tamam hani bir yazılı eserlere bakaraktan bir şeye hükmetmek farklı bir şey. Ama fiilata, hani icraata baktığınızda farklı bir şey. Yani bir bakıyorsun işte Mekke semalarında iki tane drone dolaşıyor. Mekke hepimizin kutsalı oluyor. Doğru mu? Doğru.
Mekke hepimizin kutsalı mı? Kutsalı. Kudüs neden değil? Sorular manzumesi. Mescid-i Aksa neden kutsalımız değil? Kapatıyorlar, aylarca kapalı tuttular. Neden kutsalımız olmadı? Neden İslam dünyası ayağa kalkmadı? Müslümanlar için üç tane kutsal belde var. Mekke, Medine, Kudüs. Kudüs Müslümanlar için neden kutsal değil? Kutsalsa neden bir şey yapmıyorlar? Mekke semalarında iki tane drone dolaştı. Herkes açıklama yaptı. Çok doğru. Kudüs için neden yapmadılar? Mekke, Kutsal'da 70-80 km ilerideki Riyad Kutsal değil mi?
Hicaz bölgesi komple o bölge öyle değil mi? Yani bütün İslam dünyası için Hicaz bölgesidir. Sınırları bellidir oranın. coğrafi sınırları bellidir. Riyad da onun içindedir. Peki ben bir füze atayım şimdi. Riyad da Kabe maketinin üzerinde donsuz o Rihanna mıdır nedir? Birisi çıktı da neden İslam dünyası ayağa kalkmadı? Unuttunuz tabi siz değil mi o görüntüleri? Ben hiç unutmadım. Hangi Amerikalı şarkıcı gittiydi oraya? Rihanna mıydı? Kimdi? Şakir'e mi gittiydi?
Yok o Kabe. Şakir'e miydi? Efendim? Dünya kupasında değil canım kardeşim ya. Orada konser verdi ya. Şakir'e de gitmiş bak. Oğlum ben takip etmiyorum. Ben sadece o zaman için şeyde okudum. Ne o haberlerde okuduydum. Canım sıkıldı dedi kapattıydım. Bak kısana kısızlara. Jennifer Lopez gitmiş bak. Ben Jennifer Lopez mi demiştim. Kimdi dedim ben? Rihanna mı demiştim. Tamam bak Lopez gitmiş. Bir de onları ezberlemeyin ben ya. Çocuklar bile bir bakış fırlattılar. Hayırdır baba ne oluyor? Nerelere kayıyorsun filan dedi. Şimdi o normalde o zaman çok üzülmüştüm. Çok canımı sıktıydı.
Yani Beytullah şey var. Kabe'nin bir maketi var. Maketin üzerinde sahneye çıktı. Maket sonra aşağı doğru indi. Çok iyi hatırlıyorum. Öyle mi izledim? Çok Kabe. Herkes sustu ya. Bütün İslam dünyası sustu buna. Hiç kimse bu rezillik ne demedi? Bu rezillik ne demedi hiç kimse? Evet. Evet. Şimdi aynı coğrafyanın getirdiği ve dinin kendi içerisindeki mezhepsel farklılığının getirdiği ve dış dünya tarafından pompalandığı bir zamanda yaşıyoruz. Evet. Yani normalde şimdi o kriz ortamında gazali, o kriz ortamında, şimdi de kriz var, bu kriz ortamında sufilik, kriz ortamında siyasi otorite nasıl olmalı?
Bu kriz ortamında devlet yönetimi ne yapmalı? Bak bunların da böyle derinlemesine tartışılıp konuşulması gereken konular bunlar. Evet. Şimdi gazalinin o zaman buradaki kritik rolü neydi? Böyle bir zamanda, böyle bir alanda. Normalde şimdi geçmiş sohbetleri de birleştirelim burada. Burada bir oluşan yapı var ortalıkta. O oluşan yapı da maverdi. Oluşan yapı. Çünkü normalde o kargaşa, o didişme hem siyasi hem dini, hem içtimai sosyal alanda. Çünkü bir de o zamanda böyle hani Selçukluların, Türklerin yani bir standart bir hayat anlayışları var. Göçebe bir insanlar. O göçebe insanlar ilk defa göçebelikten çıkıyorlar. Yani hiçbir yere şehir kurmayan.
Daha önce Türkiye Cumhuriyeti'nde şehir kurmuşlar. Ama oradan devam eden zamanlarda şehir kurmuyorlar artık. Yani yeni alanlar açılıyor. Yeni alanlara açılan bir Türk unsuru var. Bunlar göçebe. Bir de şu tezi çok hiç sevmiyorum. Türkler tarih boyunca göçebeydi. Otur ya. Söyleme böyle. Yani söyleme ya. Nice devletler kurdular, nice şehirler kurdular. Sıfırdan şehirler kurdular. Yani geriye doğru açıp incelediğinde, bütün Türkleri Bizanslıların dediği gibi keçi cobanı yaptı. Yok böyle bir şey. Şu anda da Türkiye'de göçebeler var. Bütün Anadolu göçebe mi şimdi? Yok.
Bizanslılar bunları uyduruyor. Allah bizi affetsin. Maverdi siyasi ve hukuki teoriyi sistemleştiriyor. Nizami mülk, devlet ve medrese kurumlarını güçlendiriyor. Gazali de itikat, fıkıh, ahlak ve tasavvufi sünni çerçevede yeniden bütünleştiriyor. Sultan, artık İslam oldu ya, sultan fiili, askeri ve siyasi gücü kullanıyor.
Halife de dini ve sembolik bir meşruiyet sağlıyor. O zaman için Abbas halifeleri çok güçlü değil. Bunların hepsi de aynı projeyi birlikte planlanmış gibi düşünülmemesi lazım. Tarihsel olarak, tarihsel döngünün içerisinde birbirlerini tamamlayan veyahut da birbirlerinin üzerine inşa edilen bir yapı. Ama bu yapı dini otorite ile siyasi otoriteyi meşrulaştırıp güçlü bir yapı oluşturuyor. Baktığımızda Selçuklu'da güçlü bir yapı var. Diyeceksiniz ki, hemen Selçuklu neden yıkıldı? Adaletten şaştığı için yakıldı. Çünkü bir devlette adalet mekanizması doğru çalışmıyorsa, o halkın huzuru yoktur.
Bir devlette güçsüzlerin hakları verilmiyorsa, orada hak ve adaletten bahsedilmez. Normalde döndüğümüzde para rafta doğru olan şey şu, veyahut da para rafa baktığımızda, eleştiri olarak sunduğu şey şu, düzenin sadece alimi miydi? Yoksa bu düzenin dini ve fikri meşruiyetinin oluşması önemli bir rol mu oynadı? Buna cevap verdiğimizde, bunu Gazali, bu geçen sefer de söylemiştim. Sarayın memuru veyahut da iktidarın basit idoloğu diye tanımlamak doğru olmaz. Yani normalde eğer bu sarayın memuru dediğinizde, sarayın istediği gibi fıkıh kaideleri koyması lazım önüne.
Yani ne demesi lazım? Enflasyon miktarı kadar faiz caizdir demesi lazım. Sarayın memuru olursa, işte Toki'nin faizi faiz değildir demesi lazım. Böyle olunca içkiye, kumara, fahşiyata, fuhşiyata, rezilliğe, rüşvete ses çıkarmaması lazım. Ama Gazali öyle değil. Gazali'nin fıkıhı çok sağlam, kelamı çok sağlam, hadisi çok sağlam. Bu konuda Gazali öyle bir kimse değil. Yani iktidarın basit bir ideolluğu da değil. Bu noktada biz İhya'ya baktığımızda genel olarak bütün İslam dünyasına hizaya gelmesi için yazılmış bir eser olarak görüyoruz. Eserlerini incelediğimizde Sunni düşünce sistemini oturtan, yerleştiren ama o gün içinde siyasi otoritenin o dini felsefe demeyeyim dini oluşuma da ihtiyacı var.
O siyasi iktidar, o Gazali'nin dini yaklaşımını yanına alarak da halkın düzenini sağlıyor. Bunu es geçmemiz mümkün değil. Çünkü aslında buraya kadar gelmişken Gazali'nin itaat, sultan, hilafet ve düzen anlayışına geçmek gerekiyor. Asıl Gazali düğümü buraya geçince çözülür, tam olarak anlaşılır.
O yüzden arzu ederseniz önümüzdeki hafta bunu işleyebiliriz. Daha iyi otursun, yerleşsin. Önümüzdeki hafta müsaade ederseniz o zaman biz yine Gazali'den devam edelim. Pasajlar bitti ama yani önümüzdeki hafta Gazali'nin itaat, sultan, hilafet ve düzen anlayışını bir daha bir direkt Gazali üzerinden geçersek, bence Gazali ile alakalı sohbet daha böyle yerli yerine oturacak kanısındayım.
Bir hafta daha Gazali konuşacağız. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun inşallah. O yüzden tekrar aslında bizim bugüne kadar hani sohbete konu olan sorular manzumesi veyahut da paragraflar bitti. O yüzden bunu böyle son paragrafı yazayım, son paragrafı okuyayım, önümüzdeki hafta devam edelim. Bu sorulardaki her şey alıntıdır, hata yapmış olabilirim. Affedin, estağfurullah bizim için bu noktada bir sıkıntı yoktu. Hiç böyle bir hata olarak görmedik herhangi bir şeyi. Buradan da bunu söylemiş olalım. Biraz daha uzatırsak konu iştahda gidecek. Senin gitmene gerek kalmayacak herhalde ben biraz bu konuya değineceğim Gazali'ye değinirken.
Ama o iştahda hazırlayacak. Hakan dedi, bir iştahat hazırlıyorum dedi. İnşallah dedim, sohbet ederiz, sıkıntı yok dedim. İnşallah sonraki soru iştahat olsun. Eyvallah. Bunu yenilenmek mi, yenilenmekle mi, öze dönmekle mi devrimleri yapacak tartışırız demiş. Evet. Yani bunu yenilenmekle öze dönmek değil. Özü kuvvetli tutup, sağlam tutup yenilenmekle yapacağız bunu. Ben böyle sırf öze dönmek olarak görmüyorum. Biz özü kaybetmeyeceğiz. Öz ne? Kur'an, sünnet. Öz o. Ama yenilenmemiz lazım mı? El cevap evet. Neyse bu ayrı bir konu. İnşallah önümüzdeki hafta Gazali'nin itaat, sultan, hilafet ve düzen anlayışını da konuşacağız. Gazali sohbetini kapatacağız. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah.
Aramızda misafirlerimiz var Portekiz'den. Onlar da semazenmiş orada. Biraz içeride kısaca bir sohbet ettik. Ondan sonra semazen olduklarını öğrenince dedik sema edebilirsiniz. Ondan sonra semadan sonra da dedik içeride sohbet devam edebilir. Bugün bu noktada Brezilya'dan, pardon Portekiz dedim Brezilya'ydı. Brezilya'dan misafirlerimiz var. Ondan sonra inşallah burada onlar da sema edecekler. Allah'ın izniyle. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha. Onlar Portekizce mi konuşuyorlardı içeride aynı zamanda? Tamam.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.