Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip, hakkı yaşayan, haykıran, anlatan, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden, mücadele eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanların hakkına, hukukuna tecavüz ediliyorsa, nerede Müslümanlara haksız, hukuksuz davranılıyorsa, nerede Müslümanların kanı, namusu, şerefi, haysiyeti, toprakları işgal altına alınmak isteniyorsa, zulmediliyorsa, Cenab-ı Hak hepsini kahre perişan eylesin.
Eşmeyin. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Biraz Gazali'nin mantığına girelim demiştik. Oradan devam edeceğiz. Gazali filozofların silahını filozoflara karşı kullanmıştır.
Yani bilhassa bu noktada Farabi'nin İbni Sinan'ı kullandığı tanım, önerme, kıyas, burham, zorunlu sonuç, çelişmezlik gibi mantıksal araçları kendince benimsemiş. Fakat bunlarla filozofların metafizik sonuçlarını da sorgulamış, eleştirmiş.
Tanım denilince bir şeyin ne olduğunu, onu başka şeylerden ayıran temel özellikleriyle açıkça ortaya koymak. felsefi olarak. Yani bu bardak masadan ayrı özelliklerini şu şu şu şu. Masanın özellikleri de bu. O yüzden bardak masadan ayrıdır. Aynı kategoride değildir. Buna filozofça yaklaşınca bu böyle. Ama sufice yaklaşınca bunun her ikisi de bir eşya.
Her ikisi de Allah yarattı. Aslında bakacak olursanız, bunun temeline inerseniz, ikisinin arasında, yaradılış noktasında, yaradılışın özü noktasında bir fark yok. Ama ve lakin öbür türlü bakarsanız, anasır erba dediğimiz, işte su, hava, ateş ve topraktan yaratılma. Ama bunun daha da aşağı doğru indiğinizde, özüne doğru indiğinizde, bu tahtanın hücreleriyle, bardağın hücrelerinin arasında bir fark yok.
Daha da aşağı inseniz, bunun her ikisinin de bir hayal olduğunu görürsünüz. Ama bunu zahir dünyada, tanımlama açısından, eşyayı tanımlama açısından, biz deriz ki bu masa, bu normalde hiç kimse masa, hava, su, toprak ve sıcaklıktan yaratıldığını söylemez. Bunun, işte tahta, beşinci elementi var ya meşhur. Tahta, bunu da cam olarak görürsün. Oysa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir duasında, bana eşyanın hakikatini göster der. Eşyanın hakikatine ulaşan bir kimse, normalde zahirsel olarak eşyaya bakmaz. İkinci felsefecilerin söylediği şey ne? Önerme. Doğru veya yanlış olabilen, hakkında hüküm verilen bir cümle.
Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu önerecek, önerme. Evet, bu yine felsefik olarak bu noktada doğru ama işin metafizik noktasında doğru neye göre doğru, yanlış neye göre yanlış. İşin bu tarafı çıkıyor bu sefer. Tabii Gazali bunu metafizik olarak baktığında çok farklı sonuçlar çıkıyor buradan. O zaman her önerme, yani doğru veya yanlış olabilen, hakkında hüküm verilen şeyler, hani yine ayet-i keriminde sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır.
Doğru neye göre doğru, yanlış neye göre yanlış. Bu da ayrı bir önerme. Kıyas, iki veya daha fazla önermeden hareket ederek mantıksal olarak yeni bir sonuca ulaşmak. Tabii kıyasa baktığımızda normalde, hani İslam'da da bir kıyas hukuku var. Örneğin işte kıyas hukuklarından birisi, hani orucun kazası oluyorsa namazın da kazası oluyor. Buradan kıyastan yürüyor ulema. Ama bu kıyas eşyanın arasında veyahut da bir fikriyatın arasında bir kıyaslama var. O zaman birkaç tane doğru olabilir, birkaç tane doğrunun içerisinden kıyas yaparaktan farklı doğrular da çıkabilir. O yüzden İslam hukuku açısından da bu kıyas önemli ama bu kıyasın bazı bölümleri felsefeyle ayrılan yerler var.
Burhan, malum delil demek. O zaman kesin ve zorunlu doğruluğa dayanan delillerle bir hükmü ispat etmek. Burhan bu ama velaki yine burada Burhan noktasında eğer akli bir şeyse eyvallah ama metafizik bir Burhan ise yani metafizik bir doğruysa o zaman felsefecilerle Gazali'nin durduğu yer aynı yer değil. Hatta Kur'an ve sünnetin doğru olarak kabul ettiği alanlar ile felsefecilerin kendince doğru kabul ettiği alanlar aynı kategoride değil.
Zorunlu sonuç, hani bunu felsefeciler mantık ölçülerinde bunu çok kullanıyorlar. Zorunlu sonuç, önermeler doğru kabul edildiğinde başka türlü olması mümkün olmayan ve mantıken mecburen çıkan sonuçtur. E tamam, zorunlu sonuçlara baktığımızda, hani geçen ders vardı ya, Hani işte ateş pamuğa yaklaştığında veya pamuk ateşe yaklaştığında yanardı. Bu zorunlu sonuçtu. Ama velaki yanmaz mı? El cevap yanmaz. Bu sefer felsefecilerin, billahse İbn-i Sina'nın veyahut da diğerinin zorunlu sonuç olarak gördüğü şey, metafizik konularında zorunlu sonuç olarak önümüze gelmez. Çelişmezlik, bir şeyin aynı anda ve aynı bakımdan hem kendisi hem de karşıtı olamayacağını kabul eden temel ilke.
Yani normalde bu çelişmezlik, tabi bunu da felsefeciler kendilerince, kendi dairesinde böyle tutuyorlar. İşte örneklemek olacak olursak, buradaki bütün insanlar ölümlü müdür? Evet ölümlüdür. E gazali de insandır, o zaman gazali de ölümlüdür. O zaman normalde böyle olunca, işte bu da çelişmezlik olarak felsefeciler açısından böyle görünüyor. Ama bazı konular var, felsefecilerin işinden çıkamadığı, yine metafizikle alakalı, bütün varlık ölümlü müdür? Ölümlüdür. Bütün varlık. O zaman Allah ölümsüzdür. Allah da bir varlıktır. Çelişmezlik var burada. İşte o çelişmezliği yenemiyorsun. Veyahut da işte, bütün var olan şeyler bir şey yer içer mi? Yer içer.
Melekler yer içmez. Örnek. Biz buna iman ederiz. Melekler bir şey yiyip içmezler. Ama diğer cinniler yer içer mi? Evet. Şeytan yer içer mi? Evet. İnsanlar yer içer mi? Evet. Hayvanlar yer içer mi? Evet. Bitkiler yer içer mi? Evet. İşte bu noktada çelişmezliklerde normalde sıkıntı var. Tabii buradan hani tanımlama için insan nedir gibi bir tanımlama çıkarız. İnsan nedir? İşte insan nedir dediğimizde bir tanımlama koymamız lazım. İşte iki tane gözü olan, burnu olan, ağzı olan, onun olsana tanımlayacağız ya onu. İki tane ayağı olan, elleri olan, ayaklarının üzerinde yürüyen, Avrupalılara göre düşünen hayvan, çünkü Avrupa felsefesi insanı düşünen hayvan olarak nitelendiriyor.
İslam ise insanı halife olarak nitelendiriyor. Ve evet insan nefesine uyarsa hayvanlar. Ve insan nefesine uyarsa hayvandan daha aşağı bir varlık olur diyor. Ama velanekin insanı normalde hayvan olarak görmüyor. Ayrılan yerler var. O yüzden normalde iki önermeden çıkacak olan sonuç kıyas olmuş oluyor. Hani bir önerme var, o önerme, bir önerme daha var. İkisinin bir sonuç çıkarıyoruz. O da kıyas. Ve normalde işte Gazali, bu kritik noktalarda Gazali'nin anlayışı, mantığı çıkıyor ortaya. Gazali bu tip mantıksal araçları, bunların hepsini mantıksal araç olarak kabul edersek, bu mantıksal araçları, bunlar Aristoteles'ten geldi, Yunan'dan geldi, deyip onunla sonra komplesini reddedelim demiyor.
Ama ve lakin doğru düşünmenin ve normalde kesin bilgiye ulaşmada bu mantıksal kaideleri kendisi uyguluyor mu? Evet, bakın bu konuda Gazali birçok meselede metafizik meseleri, yani dinin olmazsa olmaz doğrularını, dinin önermelerini, dinin kıyaslamalarını, dinin kıyaslamalarını felsefeye dayanarak bozma dairesinde değil.
hatta o mantıksal bütün kaideleri Kur'an ve sünnete götürerekten doğru olanlarını kabul edip bunları kullanıyor. Yani tamamiyetle reddetme yok. Ve mantık anlayışında en önemli kavram miyar. miyar ne demek? miyar ölçü demek, mihenkten gelme. Hani mihenk var ya, kuyumcular mihenge vuruyorlar ya altının ayarını bulmak için. miyar da mihenkten gelme, Allah-u Alem. Ve ölçü demek bu. O zaman ölçü, bu noktada Gazali için mantık, doğru düşünceyi yanlış düşünceden ayıran bir ölçü işlevi görüyor. miyar. Yani bir doğru düşünce var, bir de doğru olmayan düşünce var. Gazali burada ölçüyü kullanaraktan doğruyla yanlışı ayırt ediyor. Ve Gazali'nin yaptığı burada en önemli işlerden birisi şu, Yunanlıların ilmi deyip, ondan sonra bu mantığı reddetmek yerine, onun, yani felsefenin doğru düşünme araçlarını, normalde kendince alıp, İslami ilimlerin hizmetine sokuyor.
Yani, direkt Aristoteles'in de değil. yani İbn-i Sinan'ın ve Farabi'nin bu doğru düşünme ölçülerini alıp, doğru olanlarını alıp, İslam'ın, bilhassa İslami ilimlerin emrine bırakıyor. Yani, İslami ilimlere hizmet ettiriyor. Ve, Gazali'den önce mantığa bakanlar felsefeye ait yabancı bir ilim olarak görürken, Gazali, mantığı, kelam ve usulü fıkıh içerisinde kullanaraktan, mantığın yerini tabiri caizse sağlamlaştırıyor.
Çünkü, Gazali'nin bu noktada, fıkıhi meselelere baktığımızda, veyahut da kelami meselelere baktığımızda, Gazali'nin duruşu, çok eski dilde muhkem, yani sağlam olarak duruyor. Bu yüzden, bu hüküm, bence önemli, Gazali, mantığı, mantığı, İslam dünyasından kovmuyor. Ona reddiye yazmıyor. Tersine, mantığı, İslami ilimler dairesinde, meşruiyet kazandırıyor. Aslında, Gazali'nin, bu benim kendimce tespitim, durduğu nokta, her alimin, her alimin, arkasında durabileceği, başarabileceği bir nokta değil. Çünkü, Gazali'ye kadar gelen süreçte, mantığa karşı, bilhassa felsefeye karşı, yani İslam, ona o güne kadar mantıksız değil, o güne kadar mantığı kullanıyorlar, İslam alimleri.
Ama, Farabi gibi, İbn-i Sina gibi, Aristoteles mantığına, yabancılar, karşılar, ve düşmanlar buna. Ama, Gazali, öyle bir ince perdeden yürüyerekten, Aristoteles'ten alınma, İbn-i Sina ve Farabi mantığını, daha da, Kur'an ve sünnetin, emrine vererekten, onu değişik bir argümanla, İslami ilimlere, hizmet aracı olarak getiriyor. Ve, en önemlisi, El-Mustasfa'da, bir, fıkıh usulü kitabı bu. Fıkıh usulü kitabının, ön sözünde, Gazali, mantıkla alakalı, bir, mukaddeme, bir ön söz koyuyor. Ve, burada, çok dikkat edici bir, kaidesi var. bu kaide de, normalde, mantık, bilgisinin, sıyalnızca, fıkıha ait olmadığını, bütün, ilimler için, temel bir giriş olduğunu söylüyor.
ve, mantığı, anlamayan, algılamayan, mantığı, kullanmayan, kimseler için, çok sert ifadeleri var. Ve, bu sert ifade, yani, mantığı, anlamayan, mantığı, kullanmayan, bir kimsenin, ilimde, güvenilirliğinin, olmayacağını söylüyor. Bu kadar sert. yani, o, mantık ilmine, muhakkak, o kimsenin, vakıf olması gerekiyor. Mesela, bugün, matematikçilerin, fizikçilerin, kimyacıların, yapay zekacıların, bilgisayar programcılarının, önemli bunlar, ondan sonra, elektrik mühendislerinin, elektronik mühendislerinin, mesela, bu, belki de, yanlış anlaşılabilir, yanlış anlaşılmasın, mesela, tıp ilmine sahip olan, doktorların, ameliyatçıların, bütün, mesela, ticaret erbabının, bu, ciddiyim bu konuda, mantık bilgisine sahip olması gerekiyor.
Yani, bunu böyle bir, Allah vergisi gibi, hani, bunu, hani, ya Allah ona vermiş, öyle düşünmeyin. Bu konuda, çaba gösteren, gayret eden, okuyan, inceleyen, araştıran, bu meselede kafa yoran bir kimse, evet, o mantık ilminin ucundan tutabilir, kendi iş alanında, kendi, mesela, eğitim alanında, harika işler yapabilir. Ama, bunu normalde kendince, bunu, doğru düzlemde, uygulaması lazım. Ve, Gazali, aslında, kendisinden sonra, muhteşem bir çığır açıyor. muhteşem bir çığır açıyor. Yani, düşünebiliyor musunuz? Yani, mantık ilmini, bütün İslami ilimlerin, içerisine, tabiri caizse yerleştiriyor. Buna, tabi, normalde, bir kısım, böyle, zahiriyeciler, zahirciler, bir kısım, böyle, hakkınızı helal edin, böyle konuşuyorum ama, hani, hariciler, hani, bunu böyle, mantık ilmini, mantık ilmini, Yunan'dan geldiği için, reddiye koyanlar var.
Bu, normalde, doğru bir reddiye değil. Aslında, bütün ilim dallarında, bunun kullanılması gereken bir, hani, kullanılması gereken bir ilim. Yani, fıkıhi meselelerin, içinden çıkabilmeniz için, mantığı kullanmanız lazım. Kıyas yapabilmeniz için, mantığı kullanmanız lazım. Önermeler getirmeniz için, mantığı kullanmanız lazım. Ne bileyim, bir şeyi tanımlamak için, mantığı kullanmanız lazım. Bugün, İslam dünyasında, alimim diyen bir kimseye, orucu tanımla demiş olsak, orucu tanımlayamaz. Namazı tanımla desek, namazı tanımlayamayız. Biz, namaz emredildiği için, kılarız. Ama namazı, tamam, tanımlayamayız. Şimdi, desem ki, buradaki arkadaşlara, hiç bugüne kadar, böyle bir şey düşündük mü?
Hayır. Namazı tanımlayalım desek, biz namazı zahiren tanımlarız. Hani, işte, abdest alınıp, kıyam, rükû, secdesi olan, ondan sonra, bir ibadet deriz. Biz ibadet deriz de, İhsan, ele açıktı, oradan çıkar, namaz ibadet değildir der. Örnek şimdi. Şimdi, İhsan, ele açığa göre, namaz ibadet değil, 1400 yıllık, İslam anlayışına göre, namaz ibadet. Şimdi, hangisine inanacağız biz bunun? Evet, namaz bir ibadettir. Kabul ediyoruz. Ama, birisi, ibadet değildir dediğinde, ona verecek cevabımız, olması lazım bizim. Ve, adam bangır bangır da bağırıyor. Hiç kimse de ona, sen ne diyorsun demiyor. Fikir özgürlüğü, terenen nesil adam istediğini söylüyor. E şimdi, böyle olunca, biz namazı tanımlayabilmemiz lazım.
Namazı tanımlayabiliyor muyuz? Hayır. Gitsek, namaz ibadet değildir diyen, İhsan, ele açığa sorsak, namazı bize tanımla desek, namazı tanımlayamaz. Evet. Ve hatta biz bugün bir ilahiyat profesörüne gitsek, namazı bize tanımla desek. Bakın, farklı bir cenah burası. Bir dini, bir ibadeti tanımlama. Bakın, tanımlama derken, biz şimdi, yapılış şeklini anlatırız. O bir taraftan bakıştır. Tanımlamanın tamamı değildir. Şimdi, o yüzden, normalde, hani, Gazali, medreseyi, akıldan ve mantıktan, temizledi, ilkesini, savunu, yerli yerine oturtturmamız mümkün değil. bu savunulması da mümkün olmayan bir şey.
Ama, illa ki, Gazali'ye taş atacaklar, Gazali'yi eleştirecekler ya, ama eleştirirken dahi, insaflı olması lazım insanların. Ama insaf yok insanlarda. Allah muhafaza eylesin. Yani, bunun böyle deneceğine, dese ki, Gazali, felsefenin, bağımsız metafizik otoritesini, sınırlandırırken, Aristocu, İbn-i Sina mantığının, önemli bölümlerini, önemli bölümlerini, kelam ve, usul, düşüncesine taşıdı desek, uygun olur.
Ama ve lakin, öyle demeyip de, Gazali medreseyi, akıldan ve mantıktan temizledi dersek, biz Gazali'yi tanımamış, tanımlayamamış. Hani az önce, namazın tanımlanması vardı ya, Gazali de, tanımlanmamış, tanımamış oluruz. Gazali'yi tanımlayabilmesi için, bir kimsenin bu noktada, yani oturup, araştırma yapması lazım. Benim gibi cahil bir insan, bu araştırmayı yapabiliyorsa, o zaman üniversite çevrelerinin, bilhassa bu Ocak'ın, bunu daha iyi tanımlaması, daha iyi araştırması gerekir.
Ama bu normalde, Gazali'ye atılmış, çok büyük bir iftira olmuş oluyor. Baktığımızda, Gazali'nin mantığı, Aristoteles'in mantığı mı? Hayır. Aynısı mı? Değil. Yani, kes, kopyala, yapıştır, yapmamış Gazali. Oturmuş, Aristoteles çalışmış. Oturmuş, Farabi çalışmış. Oturmuş, İbn-i Sina çalışmış. Ve normalde, bu Aristoteles'in ilmidir deyip, reddetmemiş de, Aristoteles'in ilmi deyip, tamamiyetle, kes, kopyala, yapıştır, yapıp, kabul etmemiş de. E ne yapmış? Mantığı araç olarak, yeniden konumlandırmış Gazali. Oturmuş, mantığı yeniden konumlandırmış.
Yani, ama bunu konumlandırırken, mesela, mantık eşittir, hakikatin kendisidir dememiş. Oysa, Aristoteles'i, Farabi İbn-i Sina silsilesi, mantık eşittir, hakikatin kendisi demiş. Mantık, Gazali'ye göre, hakikate ulaştırılacak, ulaştıracak, hakikate ulaşmada, bir araç olarak görmüş Gazali bunu. Hakikatin kendisi olarak görmemiş. Normalde, bunu örneklendirecek olursak, elimize bir değnek aldık. Musa'ya soruyor ya, Cenab-ı Hak, elindeki nedir diyor, değnektir. Ya Rabbi, diyeceğine, diyor ki, işte ben bununla, yırtıcı hayvanlardan kendimi korurum, kuzularıma, hayvanlarıma yaprak düşürürüm, işte buna yaslanırım, buna dayanırım, bu şeyi anlatıyor.
Ne o? Değneği, elindeki asayı anlatıyor. Şimdi, o asayla da, insanlara zarar verebilir mi? Verebilir. O zaman, o asayla, insanları yaralayabilir mi? Evet. o asayla insanları öldürebilir mi? Evet. O asayla, hayvanlarını öldürebilir mi? Evet. Bakın, asa, işte, hayvanlarına yaprak dökmede, yırtıcı hayvanlardan kendini kollamada, işte, normalde yorulduğunda üzerine yaslanmada, hatta büyücülerin büyülerine karşı attı, kocaman ejderha oldu.
Bakın, asa, bildiğimiz asa, o zaman asayı doğru yolda kullanırsak, asa çok faydalı bir araç. Ama yok, biz onu doğru yolda kullanmazsak, asa zarar veren bir araç. Bu da onun gibi, mantığı biz doğru yerde kullanırsak, bize faydalı olan bir araç. Doğru yerde kullanırsak, bizi hakikati bulmamıza sağlayacak olan bir araç. Ama biz mantığı doğru yerde kullanmazsak, o zaman bu da ne olmuş oluyor? O zaman doğru yerde kullanılmayınca da, zarar veren bir araç olmuş oluyor. Doğru yerde kullanırsan faydalı, doğru yerde kullanmazsan faydasız. Ama bu bütün ilimlerde de aynıdır. Siz hadis ilmini öğrenirsiniz, hadis ilmini, eğer ki siz dini yaşamak için öğrenirseniz, siz doğru bir iş yapmış olursunuz. Ama hadis ilmini, bir başkasına hava atmak, bir başkasına karşı kibirlenmek için öğrenirseniz, o ilim size külfet olur, zarar olur.
Siz dini ilimleri yaşamak için, insanlara öğrenmek isteyenlere, öğretmek için ilim sahibi olursanız, bu doğru bir ilim sahibidir. Yok ama birisini utandırmak için, veya insanlara hava atmak için, kibirlenmek için, veyahut da insanlarla tartışmak için, dini ilimleri tedrisat ederseniz, siz o ilimden bir fayda görmezsiniz, hatta zarar görürsünüz. Neden? Sizi kibre sürükledi. Neden? Sizi insanlarla tartışmaya sürükledi. Neden? Siz insanların üzerinde üstünlük sağlamak için ilim öğrendiniz. bu sizi cehennemlik yaptı. Ama ilmi insanların faydasına sunmak için, ilmi yaşamak için kazandıysanız, tedrisat ettiyseniz, bu size fayda oldu. Bu noktada, işte mantık da, doğru yerde kullanılırsa, insanlara faydalı.
ve doğru yerde kullanılmazsa, zararlı bir şey. Ve mantık, hani Yunanlı diye reddedilecek bir şey değil. İlim Çin'de de olsa, Müslüman'ın yitik malıdır. Onu alır, hadis-i şerif çünkü. O zaman, Fizan'da da olsa, dünyanın en ücra köşesinde de olsa, bir ilim var ise, Müslüman'ın yitik malıdır. Onu almak, Müslüman'a en büyük haktır. Böyle olunca, veyahut da, filozof kullandığı mantığı, filozoflar kullandı diye. Bunu da reddetmemiz mümkün değildir. Yani bir kimse aldı, asayı kullandı, zararlı bir iş yaptı. Bütün asaları toplayacağız diye bir kaydı yok. Böyle bir mantık yok. Veya bütün asaları cezaevine tıkacağız diye de bir mantık yok. Çünkü doğru yerde, doğru şey kullanıldığında, faydalı oldu.
Ama normalde, mantık kullanıldı diye, bir sonuca ulaşıldığında, kesin kesin, doğru hükmünü vermek de, mümkün değil. Yani mantığın, bütün burhanın kıyası, önermelerini biz orta yere koyduk. Biz sonuca ulaştık. İlla ki bu sonuç doğru diye de, kesin, kati bir, doğru diye de, bunu kabullenmemiz de, mümkün değil. Çünkü, burası kritik bir çizgi. yani mantığın kabul ettiği her doğru, doğru olmayabilir çünkü. Yani, buradan tabii otomatikman, teafüte geçiyoruz biz. Yani, teafüte yeniden okumak, yeniden araştırmak, ben, yani, bunu yapmak zorunda kaldım. yani, önceki sohbetlerde dediğimiz gibi, Gazali'nin temel sorusu şu, filozofların vardıkları sonuçlar gerçekten, burhani, yani delillenmiş mi?
Yani, zorunlu ve kesin olarak kanıtlanmış sonuçlar mıdır? Gazali bunu soruyor. Ve, Gazali'nin cevabı, birçok konuda, hayır olarak çıkıyor. Bakıyorsunuz, yaklaşık, bu fakirin tespit ettiği, 17 ile 20, yani benim nazarımda 20'ye yakın konu var. 20'ye yakın konuda, Gazali'nin bu noktada, felsefecilerin doğru olmadığına dair, yine felsefecilerin yolundan, izleyerekten kanıtları var.
E normalde, mesela hani, hep örnekledik ya, alemin ezeliliği ile alakalı. Yani felsefeciler, bu alem ezelidir diyorlar, hani, hiç yok olmayacak, pardon, başlangıcı olmayan bir şey diyorlar, alemle alakalı. Ezeli diyorlar. Ezeli olunca, alemin başlangıcı yok. Oysa, hani, İslam bu konuda öyle demiyor, hiçbir şey yok idi, Allah vardı, ve Allah bir şey yarattı. O bir şeyden de her şeyi yarattı. o zaman siz, alemi ezeli görürseniz, bunun önermesi yok, bunun kıyası yok, bunun normalde, kabul edilecek, bunun akli bir, delili de yok. E o zaman, gazali de, mesela, felasefetinde diyor ki, deliliniz diyor, zorunlu olarak, ispatlanmıyor diyor.
Hani siz, alemi ezeli görüyorsunuz, bu konuda bir deliliniz yok, bu konuda bir ispatınız yok, ezeli olduğuna dair. O zaman siz, bir metafizik önerme çıkardınız, burada, bu metafizik önermenin, bir delili yok. Bu noktada, gazali, ezeliliyle alakalı, meseleyi reddediyor. Hani geçen derslerde bunu, özellikle aktardıydim, o yüzden buraya tekrar aldım. Mesela, işte, gazali, mantık kullanmayın demiyor. Ama, getirmiş olduğunuz, önermelerin, bir delili olması lazım. E, o delili yok ise, yine, felsefecilerin yolundan gidiyor. Felsefecilerin kullandığı araçları kullanaraktan, onlara, reddiye yazıyor. Ve felsefeciler, bunlara cevap veremiyor. Ve normalde, eee, felsefecilerin, mantık ölçülerinde, sonuca ulaşmıyor.
Kesin olarak, ispatlanmıyor. Ispatlanmayınca da, bu sefer, eee, enteresan bir, durum çıkıyor ortaya da ki, gazali, o enteresan durumu, yani, felsefecilerin hata yaptığı, kendi mantık önermelerinin neticesinde, yanlış, sonuca ulaştığı yerleri, felasefetinde, teker teker sıralamış. E, tabii, bu, Stanford, üniversitesi var, meşhur. Bu üniversite, eee, uluslararası felsefeyle alakalı, çok akademik, eee, bir noktada. Ve, gazali, tehafütünde eksikleri, tartışırken, o felsefecilerin, kendilerince, koymuş olduğu ölçülerin, eee, standartlarını karşılamadığını gösteriyor.
ve, eee, Stanford Üniversitesi'ndeki, o felsefe bölümü, enteresan bir şey, ücretsiz ha. hani, internetten girebilirsiniz. Ah, bir de İngilizcem doğru, dürüst olsaydı benim, bazen o, hani, dil yetersiz kalıyor. İşte, çok özür dilerikten söylüyorum bunu. O metinleri, eee, şeye, ne o, Hz. Google'a aktar, oradan tekrar, bak, hani, bu, biraz yorucu oluyor, tabii de, ondan sonra, cumartesi, ben buraya çıkınca, pert bir şekilde çıkıyorum. yani, yaklaşık, 1800 hakem var orada, 1800 felsefeci var. Ve, 1800 felsefeci, böyle devamlı her şeyi yazıp, güncelliyorlar orada.
Dünya çapında, felsefe konusunda, çok güvenilir bir kaynak. Onlar dahi, oradan şuraya gelmek istiyorum, hani, belki de ben, hani, eee, denk gelmemiş olabilirim. Benim araştırmam, yetersiz kalmış olabilir, bu konuda, ben de kesin hepsini de araştırdım, diyemem. Ama o 1800, o felsefecinin, hem de bunlar 1800'ü de, felsefe konusunda, dünya üzerinde, bir hakemlik yapabilecek seviyede, ve bütün felsefeyle alakalı, hani, eee, ne diyorsunuz, üniversite dilinde ona, bir şey tez gibi hazırlanıyor.
makaleler oraya yükleniyor. O makaleleri, onlar inceliyorlar tekrar, yayınlıyorlar orada. Yani, ben kısaca, eee, edindiğim bilgileri aktarıyorum. Ve, normalde, gazalinin, o felsefecilerin, hata yaptığı, benim, benim nazarımda, işte, 17, 18, eksik incelemiş olabilirim. belki de 20'dir, 25'tir, veyahut da 15'tir. Ben bu noktada, eee, felasefeyi komple elden geçirdim desem, yalan olur. Bu zaman içerisinde, o biraz, zor çünkü. Ama, bu, eee, Stanford, felsefe, akademisi, veya, ansiklopedisi, dahi, gazalinin, bu, felsefecilere, vermiş olduğu, bu cevapların, içinden çıkamamış, benim tespit ettiğim. Eee, o normalde, şimdi, eee, onlar dahi, bunun içerisinden çıkamıyorsa, düşünün artık siz.
Tabi, eee, bu konuda, bir kimse, bir şeyde, cevap vermede, yetersiz kalırsa, cahil insanlar, ona düşman olurlar. Hani, senin bir ilmin var, bu kadar bir ilim sahibi, değilsin ama, gazaliye cevap veremiyorsun, gazalinin önünde, hani, eğilmek de istemiyorsun, amma velaki, ne oluyorsun, düşman oluyorsun. Bizim, tırnak içerisinde, entelüektelmiş gibi görünen, zat-ı muhteremler, gazaliyi anlamaya çalışacaklarına, tanımlamaya çalışacaklarına, düşman kesiyorlar.
Eee, o zaman, gazalinin, bu konudaki, asıl ayrımı neydi? yani, bir alan koyarsak, o alan, gazalinin genel yaklaşımı. Hani, bir alan ne var? Mantık var. Ne var? Felsefe var. Mantıkla alakalı, o zaman, ne düşünüyor gazali? Mantıkla alakalı, büyük bir ölçüde, mantığı kullanıyor. Büyük bir ölçüde. matematik dediğimizde, matematik dini olarak, reddetmesi bir kimsenin, mümkün değil. Hani böyle, ya matematik dini bir ilim değildir, bu bidattır, buna karşı gelelim. Var ya böyle bidatçılar var şimdi. Bu mümkün değil. Veya mantığa da bidat deyip, karşı gelenler var. Hz. Peygamber zamanında, mantık mı vardı?
Bidat, bidatın her türlüsü, sapıklıktır deyip çıkıyor. Değil kardeşim ya, böyle değil. Bunu böyle, sığ bir tartışmaya koyma. Bunu böyle reddederekten, sen bir şey elde edemezsin. Bu mümkün değil. E tabi normalde, İslam dünyasına, bu açıdan bakarsan, İslam dünyası, kör kuyunun içerisinde, kör kalmış bir dünya o zaman. E sen mantığı bidat diye reddet. Sen o zaman, akıllı bidat diye reddet. Matematiği bidat diye reddet. Ondan sonra, tıbba bidat diye reddet. Neymiş de, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, tıp mı varmış? Diyorum ki ona, kardeş, Yahudi, doktorlar vardı. Terk etmek istediler, Medine'yi, münevvere'yi. Dediler ki, Medine'de durmak istemiyoruz.
Burada hasta olan yok. Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Beytülmal'den onlara maaş bağladı. Siz tıp ilmini, buradaki sahabelere öğretin dedi. Onlara maaş verdi. Sen tıp ilmini, nasıl bidat olarak görürsün diyorum. O diyor ki, bidat. Ya bu tiplemeler var mı? İslam dünyasında var. Ne yazık ki var. Ondan sonra başı ağrınca doktora koşuyor. Ne amma doktora koştun o zaman? Tedavi olunuz diyor. Hadis-i Şerif var diyorum. Ama yok. Bu sığ ve kısır, karanlık düşünce, ne yazık var mı? Var. Astronomi. Bidat deyip, astronomiyi reddediyor mu? İslam dünyasında, bir kısım insanlar. Evet. Bakın, astrologları demiyorum. Yok, yıldızlar oradan oraya kaldı, buradan buraya kaydı.
Senin başına şu gelecek, bu belcek. Ya otur, oturdun yere ya. astronomi dediğinde, İslam dünyası, astrofiziği konuşuyor. Yani astrofizik konuşması lazım. E şimdi astrofizik konuşmuyorlar, büyücülük yapıyorlar, muskacılık yapıyorlar. Yıldızname'ye bakıyorlar, astrolog olarak geçiniyor bunlar. Oysa gerçek manada, astronomi ayır bir ilim dalıdır. Bunu reddetmek mümkün değildir. Bidat diye siz bunu reddedemezsiniz. Oradan astrofiziğe geçmesi lazım. Astrofizik üzerine konuşması lazım. Astro matematik üzerine konuşması lazım. Astro kimya olarak düşünmesi lazım. Neden? Normalde uzayda bir sürü gezegenler var. O gezegenlerin içerisindeki kimyasal maddelerin, araştırılması lazım.
Matematik gezegenlerin, matematiğinin bulunması lazım. Astrofizik, oradaki evrendeki fiziki kanunların, tespit edilmesi lazım. Sen bunları bidat deyip reddedersin, gazaliye anlamamışsın hiç. Sonra sen bunlara bakaraktan, gazaliye de, normalde o sınıfın içerisinde görüyorsan, vallaha da, billaha da, tillaha da, sen kara cahilin tekisin, sen ne profesörüsün. Hiçbir şey değilsin sen, Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde ama, buraya geldiğimizde, örnek diyorum, astrofizikçinin veya matematikçinin, veya da tıpçının, veya da felsefecinin, veyahut da bir mantıkçının, metafizik konularında ahkam kesmesi de doğru değil. Ama metafizik de, normalde, felsefeciler açısından, baktığımızda çok tehlikeli.
Gazali de, bu felsefecilere, metafiziğe girmeyin, metafizik sizin alanınız değil deyip, reddiye koyan kimse. Ya sen buraya girmeyak, sen kendi dalında git. Veyahut da ben şimdi, Abdullah sinir ve beyin cerrahı, ben kalkacağım, Abdullah'a bu konuda ahkam keseceğim. Yok ya, benim işim değil o. Ama Abdullah da, metafizikten ahkam kesmeyecek. Diyecek ki, oturacak oturduğu yerde. Veyahut da çocuk doktoru, diyecek ki, metafizikten ahkam kesecek. Otur kardeş ya, sen çocuk doktorusun, o konuda uzmanlaşmışsın, sen çocuk tedavisiyle uğraş. Örnek. Veyahut da adam, normal esnaf. Kardeş sen ticaretine bak. Sen ticaret ilmini geliştir kendinde. normalde başka dallardan ahkam kesme.
Ama bizim ülke ne yazık ki, herkes her şeyi biliyor. Herkes her şeyi biliyor. Herkes her şeyde ahkam kesiyor. Allah bizi affetsin. Ve normalde, Gazali burada, vahyi, belirleyici sınır olarak koyuyor, herkesin önüne. Yani sen matematikçi de olsan, fizikçi de olsan, astrofizikçi de olsan, timyacı da olsan, ne olursan ol, vahiy senin için sınırlayıcı bir olgu. Sen vahyin ötesini arama. Ve, Gazali'nin aradığı ahlak bir de. Ve, akıl, din, akıl, din, ve aynı zamanda, sufi tecrübesi arıyor. Gazali. E şimdi, fıkıh usulünde de, mantığı, çok iyi kullanan bir kimse.
Böyle olunca, hani, Gazali, işte, felsefe karşıtlığı, mantık karşıtlığı, noktasında, aynı dairede, tutarsanız, doğru değil. yani, tarihsel sürece de baktığımızda, bu ikisi de aynı değil. Yani, Gazali, felsefe, tamamiyetle karşı olan değil, felsefenin eksikliklerinin, noksanlıklarını tespit etmiş, mantığı, Aristoteles'ten olduğu gibi almamış, mantığı lazım olanları almış, ve, normalde her ikisini de kullanmış.
İkisini de reddeden bir kimse olarak görürsek, o zaman biz Gazali'yi yanlış değerlendirmiş oluruz. Ve Gazali'yi tanımadığımız, tanımlamadığımız çıkar ortaya. Ama normalde, bu daha önce, paylaştığımız eleştirel görüşler vardı ya, bu okuduğumuz metinlerin içerisinde, Hasan Aydın malum, böyle bir eleştirel bir paragraf vardı orada, Gazali felsefenin metafizik alanını sınırlandırırken, uzun vadede sorgulama alanını daraltmış, diye söyledi.
Bunu normalde toparladığımızda. Ama bu böyle, Gazali'nin mantığı kabul etmesi, otomatik olarak mantığı, bugünkü anlamda, sınırsız bir, düşünce platformu gibi, ve sınırsız bir düşünce özgürlüğü gibi, kullanılırsa, Gazali orada değil.
Normalde, Gazali'nin sisteminde mantık var, fakat mantığın faaliyet alanı da belli. Yani, çünkü Gazali'nin en önemli özelliklerinden birisi şu, her ilim dalının alanını belirlemesi. O alan belirleyici, bir şeyde kısıtlama olarak görülmemesi lazım. Çünkü her şey yerli yerinde kullanılması lazım. Yani, aklın, hani tek başına, ben kesin hakikate ulaşırım, demesine karşı çıkıyor Gazali. Veyahut da, ben mantık önermeleriyle, ben kesin hakikate ulaşırım.
Bunlara karşı çıkıyor Gazali. ve onun bu düşünce, fikir, inanç, hiyerarşisine baktığımızda, duyular çok önemli, akıl çok önemli, vahiy bu noktada çok önemli, Gazali'nin önem atfettiği şeyler, ve bunların, bunlara bağlı olarak, sufilerin keşif dediği, benim zaman zaman ilham dediğim, ama ayetlere baktığımızda, kelime masterı olarak, vahiy olarak, nitelendirilen bir yapı çıkıyor ortaya, Gazali'de.
Bu çünkü normalde, duyular çalışmazsa, akıl eksik kalır, duyular önemli Gazali için, hani görmesi, duyması, o kimsenin hissetmesi, aklın askerleridir bunlar, o zaman duyu, akıl, vahiy ve, vahiy derken indirilen kitap ve sünnet, ama onun, bir çıt ilerisi, o kimsenin, ilham alması, hakikate ulaşılan yol, bakın, hakikate ulaşacak olan yol, duyular, akıl, vahiy, ve ilham, veya keşif, veyahut da, bu noktada, o kimseye, o kimseye, husisi manada, kalbine gelen, ben yine ilham diyeyim, ilham, ve,
o yüzden Gazali, tipik, akılcılıktan, aklı ilahlaştırmaktan uzaktır, aklı da vahye bağlar çünkü, hatta, aklı o kimse de, keşfe bağlar, yani ilhama bağlar, ama Gazali, bu çok basit, böyle akıl düşmanıymış gibi, göstermek de, gerçekten, Gazali'yi tanımlamadıklarını çıkarır, anlamadıklarını çıkarır, tabi burada, normalde, bizim bugüne kadar konuştuklarımızın, ana tezdenilen birisi de şu, Gazali, felsefecilerin, belli yönleriyle, mücadele ederken, felsefenin içerisinde, en büyük araç olan mantığı, İslami düşünce sisteminin,
içerisine yerleştiriyor, burası böyle dışarıdan bakıldığında, bir paradoks gibi görülebilir, hani bir taraftan, felsefecilere cevap verirken, ama bir taraftan da, felsefecilerin kullandığı mantığı, İslami ilimlerin içerisine, yerleştirilmesi, hani böyle bir, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, denir ya bizim dilimizde, böyle bir paradoksal bir mesele olarak, ortaya çıkabilir, ama velasın, bu böyle bir paradoksal bir mesele değildir, çünkü, İslami düşünce sistemi, mantıksız olması, mümkün değildir, bunu biz biraz daha böyle,
Gazali'den önce, Kindi'ye doğru gittiğimizde, Kindi'de de, Kindi'de de bunu görmemiz mümkün, hatta biraz daha, geriye gittiğimizde, biz bunu, tabiinde, tabi-i tabiinde, bunların işaretlerini görmemiz mümkün, kendi zamanlarında, her ne kadar, anlaşılmadı iseler de, bilhassa, ehli tasavvuf yolunda giden, o büyük zatların, bu kullandıkları argümanlar, kendi zamanlarında, tanımlanamadığı için, kendi zamanlarının önde gitmişler, ama onları kullanmışlar mı, kullanmışlar, aslında Gazali'ye geldiğinde, Gazali, bu eski, Kindi ve öncesinden de,
faydalanmamış değil, onlardan da faydalanmış, ve onlardan da, faydalanarak gelmiş zaten, ve, bu mantığı, bu manada, o, Aristo, İbn-i Sina, Farabi, çizgisindeki, mantığın, eksik, ve, vahye karşı olan, yerlerini, atmış, lazım olan, şeyleri, Gazali almış, İslam, ilimler dalının, içerisine yerleştirmiş, ve, bunlar Gazali, sonrasında da, mantık, kelamda, ve usulü fıkıhta, bir araç olarak kullanılmış, demek ki,
Gazali, bu konuda, çok önemli bir, iş yapmış, ve, kendisinden, sonraya da, bir çığır aşmış, ve, çok enteresan, Gazali, mantık, kelam, ve fıkıhı, bir yerde, sentezlemiş böyle, ve, bunu böyle, sentezleyerekten, birleştirerekten, İslam dünyasının içerisine, ayrı bir alan açmış, ve, tabi, Gazali bilim, tartışması, bu noktada, değişkenlik gösteriyor, ve, normalde artık, Gazali aklı reddetti, mantığı reddetti, felsefeyi yasakladı, İslam dünyası geriledi, bu çok basit bir tez olarak önümüzde kaldı şimdi, yani, bu, bugüne kadar sohbetleri,
biz böyle incelediğimizde, araştırdığımızda, konuştuklarımıza baktığımızda, hani, Gazali aklı reddetti, çok basit, bayığı aşağı bir şey, mantığı reddetti, bu da çok aşağı, çok bayığı, tanımlanmamış, yani, Gazali'yi tanımlamayan bir kimsenin, felsefeyi yasakladı, bu da, normalde tanımlanabilmiş bir şey değil, ispatı yok bunu, Allah muhafaza eylesin, bunu böyle, normalde diyeceğimize, Gazali'nin üzerinde şunu deseydik, veya deseylerdi, bu daha ölçülü olurdu, Gazali, Aristoteles'ci, İbni Sinacı, düşüncenin, mantıksal yönlerini,
büyük ölçüde benimsediği, doğru yönlerini, ama onların metafizik sonuçlarını, veya metafizik önermelerini, normalde kabul etmedi, ve felsefenin otoritesini, orada, tabiri caizse, salladı, yerle bir etti, zaten ağırlarına giden bu, böylece, ama, mantık, İslami ilimlerin içerisinde, yaşamaya devam etti, ve hala da devam ediyor, ve felsefenin, bağımsız bir metafizik, önerileri ve önermeleri, tartışmalı bir konuda, tartışmalı bir durumda durdu, ve hala da, o, Sanford Üniversitesi'nin, akademi, ansiklopedisi ve bölümü,
bu işin içinden çıkabilmiş değil, çok iddialı konuşuyorum bunu ama, hani az bir şey inceleyerekten, bu sonuca vardım, kabaca, hani aslında, böyle iyi bir İngilizcem olmuş olsaydı, daha ince araştırırdım, bu sözüm gençlere, gerçekten bir diliniz olsun, ne yazık ki, dünya üzerindeki bu tip, hani, araştırmalar, teyzler, bu tip böyle yazılar İngilizce, yani bakıyorsun, böyle o yazılar sana bakıyor, sen o yazılara bakıyorsun, haydi kes, kopyala yapıştır, onu Türkçeye çevir, her ne kadar bizde İngilizceci çok olsa da, gecenin saat ikisinde,
üçünde benimle çalışan, olmuyor, böyle bir bozuk attım, yukarı doğru, anlayan anladı, evet, e şimdi, tabii, ama, gerçekten, o, hani, dilin eksikliğini görüyorsun, kendimde, ben görüyorum bunu, benim İngilizcem, what is your name, my name is Mustafa Özbağ, bu kadar, daha ilerisi yok, daha ilerisi olması için, rahmet etmem lazım, onu konuşurken, daha ilerisi yok, ilerisi olanlar, konuşabilirler tabii, bu noktada sıkıntım yok, o İngilizce bilgisayar okuyor, değil mi, Said, evet, inşallah, gençler yetişecekler, ondan sonra,
İngilizce diline, hakim olacaklar, ben onlara pasajlar açacağım, onlar da, onları böyle, doğru bir şekilde, bana, Türkçe'ye çevirecekler, ama, Hz. Google'dan değil, bir bakıyorum, başka bir şey çıkıyor, bunun böyle olmaması lazım, diyor, bunun böyle olmaması lazım, deyince, başka bir kanaldan, bir daha bakıyorum, başka bir şey çıkıyor, o yüzden, evet, o dil konusunda, ne yazık ki, sıkıntı yaşıyoruz, Allah bizi affetsin, şimdi, önümüzdeki, bir paragraf var, bu paragrafla alakalı, biraz çalıştım, ama çalışmamı, kendimce yeterli görmedim,
zaten, bir derstik o konu, biraz, girecektim o konuya, onu biraz daha, derinlemesine gireceğim, çünkü İslam, devlet anlayışıyla da alakalı, konular var, o yüzden, onu önümüzdeki haftaya sakladım, bir de, erken başlayıp, böyle erken bitirmeye gayret ettim, önümüzdeki hafta, din adamları ve İslamcı hareket, sadece inanç ve ibadet alanlarını değil, devleti, toplumu, eğitimi, ekonomiyi, orduyu, sivil bürokrasiyi, uluslararası ilişkileri, yani, bir bakıma, yaşamın tamamını, yönetmek istiyor, ünlü İslam hukukçusu, Şafii Maverdi'nin,
neredeyse, bin yıl önce yaptığı, din ve devlet birbirinden, ayrılmaz ikizlerdir, şeklindeki değerlendirme, Prof. Dr. Ahmet Ocak'ın da ifade ettiği gibi, bütün İslam dünyasında, geçerli olacak bir siyaset teorisinin de, temelini atacaktı, şey bu, paragraf bu, buna bir esaslı cevap vermem lazım. Çünkü, buradan Maverdi'yi böyle, eleştirmek, işin basiti, biz Maverdi'nin yaşadığı ortamı, ve kendi yaşıt taşlarının, yani, kendi yaşadığı, devletlerin de, kendi, uygulamalarını, buraya dökmemiz lazım.
biraz dökmedim değil, döktüm. Ama, bu böyle, hani, din ve devlet birbirinden, ayrılmaz ikizlerdir, düşüncesi. Yani, bunu normalde, biraz açmamız lazım. Açmamız için de, yani, ben bu meseleyi, böyle, Eflatun'a kadar götürdüm. Hani, Eflatun, ne demiş, din ve devlet ilişkilerinde, oraya kadar götürdüm. Hatta, Aziz, Agüstono'ya kadar götürdüm, Yunan felsefesinde. Öyle yakın yerde bırakmam ben. Bizim oranın tabiriyle, deveyi bilmem ne yaptığı yere kadar değil, doğduğu yere kadar kovalarım. Öyle, Maverdi'ye de, öyle, incelemeden, araştırmadan da, hiç, bir kimseye laf söyletmem öyle. Tabii, bunu böyle silkeleyeceğim tabiri caizse.
O yüzden, bu konuda da, bir ön sözüm var. Tabii, Maverdi'nin yaşadığı, dönem, bir tarafta, Şia var. Şia'nın, normalde, devlet yönetimi var. Perslerin, devlet yönetimi var. Perslerden, Şia'ya geçiş, var. Türklerin, devlet yönetimi var. Hani, İngilizlerin tabiriyle, Orta Asya diyorlar ya, Türklerin, bir devlet yönetimi, yani, Orta Asya'dan itibaren, ve ondan sonra, İslam olduktan sonra, bir devlet yönetimi anlayışı var.
Emeviler var, Abbasiler var, ve, Hülafayi Raşid'in dönemi var. E bu, normalde, bu devlet yapılanmalarını, konuşmamız lazım ki, Maverdi'yi, iyi anlayalım. Yani, Hülafayi Raşid'in, devlet anlayışı, Emevilerin, devlet anlayışı, Abbasilerin, devlet anlayışı, Selçukluların, devlet anlayışı, Maverdi'nin, zamanındaki, Şia'nın, devlet anlayışı, devlet, nasıl idare ediyorlar, bu, ve Türklerin, devlet anlayışı, Abbasiler, Emeviler ayrı, Abbasiler ayrı, Türkler ayrı, sonra Selçuklu oluyorlar, Türkler ayrı, Eşşia ayrı, Şia'dan önce Persler var,
onlar ayrı, o zaman, normalde, o coğrafyadaki olan, devlet anlayışı, bunların karşısında da, Bizans var, Bizans'ın, devlet anlayışı, ve, iç kargaşalar, dış kargaşalar, bunların hepsini, analiz ettikten sonra, Maverdi'yi, anlamamız mümkün. Yani, din ve devlet, ikiz kardeştir, sözünü, o zaman, dosdoğru anlayabiliriz. Şimdi, hala da, aslında, farkında veya, farkında değil insanlar, dünya üzerinde, dünya üzerinde, bakmayın, siz, din ve devlet işleri, ayrıdır diye, bize bir, safsata koydular, önümüze, madem ayrı, diyanet işleri,
neden devlete bağlı? Demek ki, din de, devlet de, ikiz kardeş, hala da. Madem, layıklık var bizde, madem ki, layıklık üzerine, bize ilkokulda, ortaokulda, lisede, öyle öğrettiler, din ve, layıklık nedir dediğinde, din ve devlet işlerinin, ayrılmasıdır dediler. Ama, hacca götüren devlet, yani devletin kurumu, yani, diyanet götürüyor. Bildiğiniz, diyanet, turizmle uğraşıyor. Aynı zamanda, diyanet, ömreye götürüyor. Diyanetten bir kart almazsan, hacca gidemiyorsun, ömreye gidemiyorsun. Demek ki, bir de, diyanet, normalde camilere, memur atıyor. E, din ve devlet, ikiz kardeş, devam ediyor. Hani, layıklık nerede burada? Veyahut da, layık dediğiniz, ülkelerde, kiliseler var.
Kiliseler, normalde, hayatlarına devam ettiriyorlar. Kiliseler, devlete, devlete, önerme yapıyorlar. ve Avrupa'da da, Amerika'da da, kiliselerin önermelerini, devlet kabul ediyor. E, o zaman, hani, Avrupa'daki, e, Eflatun, veya Platon, aynı, Eflatun, Platon aynıdır. O çizgi, Avrupa'da devam ediyor. Hatta, bu noktada, Eflatun'un öyle enteresan, önermeleri vardır ki, diyor ki, devleti idare edecek olan insanların, dini terbiye alması lazım. Agustin, devleti, veya devlet başkanını, onların diliyle söyleyelim, Tanrı'nın, emirlerinin, uygulayıcısı olarak görüyor.
Batı, dediniz, o felsefede, Agustin, devlet başkanını, veya devleti, Tanrı'nın, emirlerinin, uygulayıcısı olarak görüyor. E, şimdi, bunlara baktığımızda, o zaman, maverdiyi anlayacağız biz. E, şimdi, hala da, Avrupa, bu noktada, sanki, hani, layıklığı uyguluyormuş gibi görünüyor. bütün her alanda, dini alanda, din ve devlet kol kola girmiş vaziyette orada. Evet, şimdi, önümüzdeki haftaya, inşallah, bu para rafı yapabilirsek, Allah sağlık, afiyet verirse, geniş bir şekilde bunu alacağız. Ve, bu herhalde, gazaliyle bitirebilirsek, son dersimiz olacak.
bunun ana hatlarını çizdim, Allah'ın izniyle, ana hatlarını koyup, aslında, baya böyle, yürüdüm bunda, ama bir girişi biraz daha, bugün bir daha baktım, onu sonra, bu girişi biraz daha genişletmem lazım, inşallah. Hatta, böyle, örnekleme olarak, meşhur bir Medine vesikamız var ya, bizim ilk, anayasa gibi olan, onu bile koydum, işin içerisine, geniş bir perspektifte olacak, Allah izin verirse, önümüzdeki hafta, daha erken başlayıp, bu konuyu, zor bitiririz ama, inşallah, bitirmeye çalışırız, öyle diyelim.
Belki de, bir hafta dahil bitmeyecek, belki de, iki veya, üç haftada sürebilir. Şimdiden hakkınızı helal edin. Ne kadar sürerse artık, şu iki soruya da, bakalım. İnşallah, ondan sonra, bu geceyi sonlandıralım. Şuraya bir devam, yazayım, karıştırmayayım. İnşallah, sıkıcı gelmiyordur.
Evet, 6 Eylül pazar, yani yarın, saat, 14'te, yani gündüz, saat 2'de, burada, vakıf binasında, bayanlara özel, sohbet, sema ve dua vardır. bütün bayan kardeşler, davetlidir. Her ayın, ilk, pazarında, burada, bayanlar, kendi aralarında, sema, dua, sohbet programı yapıyor. İnşallah, müsait olanlar, gelebilenler, programa katılmaya, gayret etsinler. Bilhassa, bayan kardeşler, bu programlara, destek versinler. O yüzden katılsınlar, inşallah. Bir soru var, Osmanlı padişahları da, meratib, atla, atlar mıydı? İçlerinden büyük veli, var mıydı?
İçlerinden veli olduğu, söylenenler var. O yüzden, Osmanlı padişahları da, ehli müslimdi, bir kısmı, ehli sufiydi. Ehli sufiy olanların, evet, böyle bir, nefis meratiplerini, atladıkları, ve evliyadan olduklarına dair, emariler var. Doğrusunu Allah bilir. El-Fatiha, ma selamat. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.