mustafaozbag.org

EHL-İ BEYT SEVGİSİ SOHBETİ - 06.08.2022

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 6 Ağustos 2022 · 56:26

Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim, Eftâri zikrfâlevennehû, La ilâhû, Muhammeden Resûlullah, cemiyen enbiyâyi vel mürselîn, velhamdülillâhi rabbil âlemîn, selâmlânâ ekîm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip, hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin,
Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i Kur'an ve sünnet-i seneyi sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatma mücadelesi veren kullarından eylesin, inşâAllah. Malum Muharrem ayına girdik, Muharrem ayına girince aşure ayı ama ondan öncesi de Hz. Hüseyin Efendimiz ve yanındaki 72 kişinin Kerbela'da şehit düşmesi, Yezid'in emriyle Yezid'in askerleri tarafından şehit edilmesi meselesi var.
Bununla alakalı herkesler, her şeyler bir şeyler söylüyor tarih boyunca. Ama bu Kerbela vakası, sonuç itibariyle İslam aleminin üzerinde ittifak ettiği acı bir olay, acı bir matem, derin, kapanmayan ve herhalde kıyamete kadar da kapanması zor görülen bir yara. Bu hüzün deryasının içerisinden çıkmak, bu hüzün deryasını, bu yarayı kapatmak ne yazık ki biraz zor.
Ben bu akşam kendimce Ehli Beyt'i konuşmak istedim. Kerbela'dan fazla Ehli Beyt, Ehli Beyt sevgisi, daha doğrusu böyle bir giriş yapayım istedim. İnşallah bu Muharrem ayında birkaç hafta veya iki hafta bu konuyla ilgilenir, bu konuyla alakadar oluruz diye düşündüm. Tabi bu konuyu bizim gibi tarih bilgisi az olan insanların detaylı bir şekilde konuşması mümkün değil.
Bunu normalde muhakkak İslam tarihçileri inceleyip, araştırıp bunun üzerinde çok çok konuşulmuştur. Ama bu bir kısmı bunların biraz taraflı gibi oluyor. Taraflı ve işin içerisinde bazen aslı astarı olmayan konular, meseleler, sözler doluyor. Bu böyle Allah bizi affetsin, insanları biraz çarpık düşünceye veya işin hakikatinden uzaklaştırıyor.
Ben yeni dinle ve sufilikle tanıştığımda, böyle Ehli Beyt sevgisini göstermekte veyahut da Ehli Beyti dillendirmekte zorlanırdı Ehli Sufi. Sanki Ehli Beyt sevgisinden bahsederse veya Ehli Beyt'ten bahsederse, kendisine Şia denilecek veyahut da Alevi denilecek veya Kızılbaş denilecek diye ürkerler, korkarlardı. Oysa benim çocukluğumda, bizim evde Şehidi Kerbela ile alakalı kitap vardı.
Hz. Ali Efendimiz ile alakalı kitap vardı. Bunlar babamın kitaplarıydı. Babam, Şehidi Kerbela ile alakalı, Hz. Ali Efendimiz ile alakalı, Ehli Beyt ile alakalı kitapları vardı. Onları okurdu. Böyle mübarek günlerde de onları okurdu. Böyle bir, onun bir Ehli Beyt sevgisi vardı kendisinde. Ve ben yeni Sufi olduğumda, yeni derviş olmaya başladığımda, bizim ders kağıtlarımızda, eski ders kağıtlarımızda, Hz. Hüseyin Efendimiz ve Şehidi Kerbela'ya biz ders kağıtlarımızı da okurduk.
Sonradan bir müddet sonra, Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin, onu kaldırmıştı. Hani işte Alevi diyorlar, veya siz Alevi misiniz, yok işte siz Şia mısınız, yok sizi İran mı besliyor filan. Normalde bu tip böyle söylemler geliştiriyorlardı. Ama Cenab-ı Hakk'a hamd-ı sena olsun, zaman içerisinde biz onu açtık. Hem topluluk olarak açtık, hem birey olarak açtık. Ve Ehli Beyt'e olan bağlılığımızı, sevgimizi ishar etmeye başladık. Tabii bu Şehidi Kerbela olayı her şeyden öte, bir de İslam'da siyasi bir kırılmaya da sebep olmuş. Onun siyasi kırılmaya sebep olunca da yankıları çok fazla derinleşmiş. Çünkü işin içerisinde artık dinle siyaset iç içe girmiş ve o kırılmadan İslam dünyası büyük bir yara almış, ders almış.
Ve Müslümanlar, Hülafai Raşid'in dediğimiz Hazreti Öbüvekir Ömer Osman Ali'den sonra, hadi kısalık bir dönem Hazreti Hasan Efendimiz'in altı aylık bir halifelik dönemi var. O altı aylık dönemden sonra İslam dünyasında siyasi tartışmaların, siyasi kaosların, siyasi bu noktada çalkantıların iyice arttığı görülmüş. Bu Hazreti Osman Efendimiz'in zamanında başlamış ama artık bu böyle öne alınamaz bir hal olmuş.
Ve Hazreti Hüseyin Efendimiz'in devlet eliyle şehit edilmesi ve mevcut bir tırnak içerisinde İslam devleti görüntüsü altında, bu isim altında onun şehit edilmesi ve yanında 72 tane yol arkadaşı, akrabaları dahil, çocukları dahil, yani bunların böyle orada tabiri caizse, haince, hunharca, zalimce, acımasız bir şekilde çocuk demeden, kadın demeden, hepsinin de orada şehit edilmesi İslam dünyasında kapanmayacak bir yara açmış.
Yani şehit ettikleri Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin her defasında sevgisini ishar ettiği, gösterdiği, sevdiğini söylediği Hazreti Hüseyin Efendimiz ve etrafındakiler. Böyle olunca bu normalde facia İslam dünyasında derin yara açmış. Hatta deline bilinir ki devletle inananların araları açılmış. Yani o güne kadar Müslümanlar devletle çatışmamışlar, devlete karşı herhangi bir olumsuzlukları olmamış. Ama Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehadetinden sonra artık Müslümanlar o günkü devlete veya ondan sonraki devletlere karşı hep temkinli davranmışlar. Ve zaten Emevi'de bu manada yine kendi iç dinamikleri tarafından yıkılmış, yerine Abbasi kurulmuş.
Abbasi de kendi iç dinamikleri tarafından yıkılmış. Yani dışarıdan birisi gelip yıkmamış Emevi'yi. Emevi'yi yıkan yine kendi iç dinamik olmuş. İç dinamik dediğim ne? Müslümanlar. Çünkü o Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehit edilmesi Müslümanlar'da derin bir yara olmuş. Ve hala da ben o yaranın devam ettiğine inanıyorum. Ve hala da Müslümanlarla mevcut devletlerin barışamadığını. Çünkü Osmanlı'da bir barışta görülmüş, Selçuklular'da bir barışta görülmüş. Zaman zaman o da başa geçen padişahın veya sultanın kendi istiniatifiyle zaman zaman bu barışmalar olmuş. Bu barışmalar olduğu zaman da zaten devlet bir yükselişe geçmiş. Ve insanlar mutlu refah içerisinde yaşamışlar.
Ne zaman ki devletler kendi tebaasının Müslümanıyla çatışmış, kendi tebaasıyla arası açılmış. Ne yazık ki devletlerde bir gerileme, bir bozulma, ondan sonra da bir yıkılma süreci olmuş. Bunun temelini ben, hani bunların bu meselelerin temelini Hazreti Hüseyin Efendimiz'e, Hazreti Ali Efendimiz'e kadar gittiğine inanıyorum. Çünkü Hazreti Ali Efendimiz zamanında başlayan kırılma, Hazreti Hüseyin Efendimiz radıyallahu anh hazretleriyle doruk düzeye ulaşmış. Ve o kırılmadan sonra da İslam dünyası ne yazık ki böyle bir kendince bu meseleyi, bu yarayı saramamış benim görüşüm. Ve hala da sarabilmiş değil. Ve o yara hala da kanamakta, o hüzün, o matem hala da devam etmekte.
Böyle olunca Müslümanlar kendilerinin bağlı olduğu devlet sistemine hep tereddütle yaklaşmış. Sebep, yani aynı silsileden geliyorsa demiş, aynı silsileden geliyorsa, işte Ehl-i Beyti sonuçta şehit eden bir silsile. Yani bunu Hazreti Hasan Efendimiz'i de işin içerisine katarsak, Hazreti Hasan Efendimiz'i de zehirleyen, cariyeyi gönderen Muaviye. Muaviye bir cariye hediye ediyor Hazreti Hasan Efendimiz'e ve hediye edilen cariye bir müddet sonra ben kıskandım, beni bırakır başkasına da beni bırakır diye ben onu zehirledim diyor. Şimdi cariye hukukunda cariyenin nikahı yok. Cariye Müslüman değil, gayrimüslim ve cariye diyor ki beni bırakır, zaten dilediği zaman bırakır, dilediği zaman satar, dilediği zaman onu evine katmaz.
Yani cariye olarak hediye gönderilmiş. Onun Hazreti Hasan Efendimiz'i kıskanma gibi durumu olsa dahi, yani bu cesareti sağlayabilmesi mümkün değil. Gözümüzde görmedik. O yüzden kalkıp da biz birisini suçlama noktasında değiliz. Ama düşünün, babasıyla yani Hazreti Hasan Efendimiz'in babası Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretleri ile Muaviye'nin arası açık zaten.
Yani devamlı siyasi bir tabiri caizse rekabet var ve o siyasi rekabetin neticesinde bir müddet sonra yani Muaviye'nin hediye ettiği cariye ile Hazreti Hasan Efendimiz'in şehit olması var. Ardından da oğlu Yezid'in emriyle onun komutansındaki askerlerin Hazreti Hüseyin Efendimiz'i ve yanındakilerini şehit etmesi var. E tabi bunlar böyle tarihçilerin, o günkü insanların bakıp inceleyeceği şeyler.
Biz kalkıp da birisini suçlama, birisini aklama noktasında değilim ben kendi şahıs olarak ama bir gerçek var. Gerçek şu, Hazreti Hasan Efendimiz Muaviye'nin hediye ettiği cariye tarafından zehirlendi ve şehit oldu. Hazreti Hüseyin Efendimiz Muaviye'nin oğlu Yezid tarafından, Yezid'in askerleri tarafından, komutanları tarafından şehit edildi. Ama tabi ondan önce de Hazreti Hüseyin Efendimiz'in ne? Bir daha kardeşi küfede şehit oldu. Evet, şimdi bu akşamki konu başlıklarımız Ehl-i Beyt. Biz malum dini meselelere bakarken biz Kur'an Sünnet gözüyle, mantığıyla yaklaşıyoruz. Eğer bir meselede Kur'an Sünnet bir şeye hükmetti ise bir başkasının hükmü bizim için çok geçerli değil.
Ama Kur'an ve Sünnet dairesinde Kur'an ve Sünnet bir şeye hükmetmedi ise, evet oradan kıyaslanmaktan fıkıh eden İmam-ı Azam, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli gibi imamların da iştahatlarını kabul ederiz. Ehl-i Beyt'le alakalı meselede de biz ilk önce Kur'an'a bakarız. Kur'an'a baktığımızda da Ahzab Suresi ayet 33 önümüze geliyor. Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah sizi günah ve kötülüklerden arındırıp tertemiz yapmak ister. Ehl-i Beyt ibaresi Kur'an'da geçen bir ibaredir. Sonradan üretilen bir ibare değil. O zaman Ehl-i Beyt'in varlığı Kur'an'la sabit olmuş olduğu. Ehl-i Beyt'in varlığı.
Yani bunu reddetmek, bunu reddetmek, Kur'an-ı Kerim'den Ayet-i Kerime'yi reddetmektir ki küfürdür. Ehl-i Beyt'i bir kimsenin reddetmesi mümkün değil. Bunu özellikle söylüyorum, bir kısım insanlar Şia'ya duydukları nefretten dolayı Ehl-i Beyt'i reddediyorlar. Yanlış, Şia ayrı konuşulması gereken bir konu, Ehl-i Beyt ayrı bir konu.
Ehl-i Beyt'le Şia'yı karıştırmak veyahut da Ehl-i Beyt'le Şia'yı denk tutmak cahillikten başka bir şey değil. Her Ehl-i Beyt Şia değildir. Veyahut da Ehl-i Beyt'i Şia'ya bağlamak da mümkün değildir. Ehl-i Beyt, iman eden bütün Müslümanların kabul edeceği ittifak halinde, ittifak halinde iman edeceği ayetle sabittir. O yüzden Ehl-i Beyt'i bir mezhebe, bir meşrebe, bir topluluğa, bir devlete, bir herhangi bir fraksiyona bağlamak mümkün değildir.
Hele hele, hele hele, din, Kur'an ve sünnet ise bunu hiçbir yere bağlamak mümkün değildir. Zaten bu tip, hani aşırı derecede mezhepsel, meşrepsel takıntılar İslam dünyasına da zarar verir. Ve mezhepsel ve mezhepsel saplantılar İslam dünyasını böler, parçalar. Biz mezhepleri, meşrepleri bir zenginlik olarak görürüz.
Ayrılık şarkısı olarak okumayız. Bir fraksiyon görüp de birbirlerine düşman olan meseleler olarak görmeyiz. Biz önce şuna inanırız. Ben inanışım odur. Yani Hanefi de yoktu, Şafi de yoktu, Maliki de yoktu, Hanbeli de yoktu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri zamanında herkes Müslümandı. Hazreti Ebubekir Efendimiz, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali radıyallahu anh Hazretleri zamanında herkes Müslümandı.
Şia da yoktu, Sünni de yoktu, Hanefi, Maliki, Hanbeli, Şafi bunlar da yoktu. Bakın, Hülefay-i Raşid'in döneminde bunların hiçbirisi de yoktu. Ne Şia vardı, ne Ehl-i Sünnet vardı kendince. Ne Hanefi, ne Şafi, ne Maliki, ne Hanbeli vardı. Sakın bunları reddettiğimi düşünmeyin. Ne Kadir'i vardı, ne Rufay'i vardı, ne Bedevi vardı, ne Hazreti Mevlana vardı. Hatta şunu da söyleyebiliriz, herhangi bir tarikat yapılanması da yoktu. Bunu bir Ehl-i Sufi olarak söylüyorum. Bir tarikat yapılanması da yoktu. Veliler yok muydu? Evet vardı.
Evliyalar yok muydu? Evet vardı. Sahabenin içerisinde değişik ilim dallarında öbekleşip, o ilim dallarında okuyan sahabeler tabin yok muydu? Vardı. Vardı. Bakın, bu Hazreti Hüseyin Efendimiz'in şehadetiyle beraber, işte bu kırılmalar, bu yarılmalar, bu ayrışmalar, iyice İslam dünyasında yer buldu. Yara aldı İslam dünyası.
Yara aldı. Ve düşünebiliyor musunuz? Bugün geldiğimiz noktada, bir kısmı Şia ile Ehl-i Beyt'i cahilliğinden bir tutup, Ehl-i Beyt'e karşı çıkacağım diye uğraşıyor. Ehl-i Beyt'i sevmeye korkuyor, kendisine Şia denecek diye. Ehl-i Beyt çizgisini, kendisine çizgi edinmiyor, Şia denilecek diye. Bakın, Şia denilecek diye. Oysa Ehl-i Beyt, ayette sabit, isim olarak. Ve, Ehl-i Beyt, ayette sabit olduktan sonra da, Müslümanların, bunu değişik mezhepsel, meşrepsel kaygılarla, hafifletmesi karşı çıkmaları düşünülemez.
Allah muhafaza eylesin. Bu, ayeti kerimede, Ehl-i Beyt ifade edilince, bunu Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin üvey oğlu, Ömer bin Seleme anlatıyor. Ömer bin Seleme kim? Ümmü Seleme'nin oğlu. Ümmü Seleme kim? Kocası şehit olunca savaşta, Hazreti Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, onun kendisine eş ediniyor. Nikahlıyor. Yetişmiş oğlanları var. Bahadır, böyle çok cesaretli bir annemiz, onun oğlu anlatıyor. Üvey oğlu, Ömer anlatıyor. Ve diyor ki, bu ayet, Resulullah'a, hanımı, Ümmü Seleme'nin evinde inince, Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Fatıma'yı, Hasan'ı ve Hüseyin'i, ve Ali'yi, çağırdı.
Ümmü Seleme'nin evine çağırıyor. Ve, ben o, abayı, çok merak ederim. Siyah bir abası var, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, önemli günlerde giydiği bir abası. O abayı çıkarıyor, o abayı çıkararaktan, hani onu giyiyor, abanın altına, sağına Hazreti Hasan efendimizi, soluna Hazreti Hüseyin efendimizi, tam arkasına, Hazreti Fatma annemizi, onun arkasına da, Hazreti Ali radiyallahu an hazretlerini yerleştiriyor, ve, Cenab-ı Hak'a, iltica ediyor.
Diyor ki, ey Allah'ım, işte bunlar benim ehli beytimdir. Sen onlardan, kirliliği, gider, onları tertemiz, kıl diye, dua ediyor. Bunun üzerine, enteresan, Ümmü Seleme annemiz diyor ki, ey Allah'ın Resulü, ben onlarla beraber miyim? Ya ben onlarla beraber miyim? Ya ben de bu ehli beytin içinde miyim? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri cevap veriyor. Sen yerindesin, sen hayır üzeresin diyor. Onu ehli beytin içine bu manada katmıyor. Bu hadiseyi biz yine Necran Hristiyanları, Medine-i Münevvere'ye geliyorlar. Necran Hristiyanları, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ile din tartışmasına giriyorlar.
Hatta meşhur işte biz nerede ibadet edeceğiz dediklerinde, Hazreti Muhammed-i Mustafa, onlara Mescid-i Nemevi'yi açıyor. Diyor burada ibadetlerinizi yapabilirsiniz. Onlar orada kaldıkları müddetçe, Mescid-i Nemevi'de ibadet ediyorlar. İş öyle bir noktaya geliyor, öyle bir noktaya gelince, onu ayeti kerimeden anlıyoruz. Ali İmran ayet 61. Kim? Sana ilim geldikten sonra, seninle onun hakkında mücadele ederse, ona şöyle de. Ayetle sabit. Gelin çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra yalvaralım da, yalancıların üzerine Allah'ın lanetini dileyelim.
Bu ayet-i kerime gelince, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, Necran ileri gelenlerine, haber gönderiyor. Bu ayet-i kerime gelince. Aynı şekilde gelin, madem davanızda haklısanız, çocuklarımızla çocuklarımızı, kadınlarımızla kadınlarımızı, ondan sonra kendimizi ve kendinizi çağırın, hep beraber dua edelim, Allah'ın lanetini isteyelim. Kim yalancı ise, kimin yolu hak değil ise, bu tabii muhteşem bir, tabiri caizse hareket oluyor. Bütün ashab bunu duyuyor. Ve çocuklarımızı ve çocuklarını deyince, ertesi gün sabah namazından sonra, Medine'nin meydanına, bütün Medine'liler toplanıyor.
Ve havada müthiş bir rüzgar esintisi var. Bütün sahabe, sabaha kadar yalvarıyor. O çocukları biz olalım. O ehli beyti biz olalım diye. Hz. Muhammed Mustafa hasta, rahatsız ve rahatsız olmasına rağmen, ve öylece, kum fırtınası gibi, fırtına olmasına rağmen, meydana çıkıyor. Yine aynı o siyah abası var. Ve aynı o ashab ayetinde, olduğu gibi, Hz. Hasan Efendimiz'i sağına, Hz. Hüseyin Efendimiz'i soluna, Hz. Fatma annemizi tam arkasına, Hz. Ali radıyallahu anh hazretlerini de, onun arkasına koyarak da, abanın altında hepsi de, meydana çıkıyor.
Fırtına daha da şiddetleniyor. Ve o meydana çıkınca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Hz. yine ellerini kaldırıyor, dua ediyor. Ondan sonra, diyor ki, benim ehli beytim, bunlardır, diye. Bu sefer, Necran, ileri gelenlerinden, bir papaz, Necran kralına diyor ki, davasına samimi, inanmış bir kimse var karşımızda, diyor çıkarsak, bizim bütün soyumuz, sopumuz komple helak olur.
Biz bu lanetleşmeye çıkmayalım, biz bu lanetleşmeden uzak duralım, yürüyelim, gidelim diyor. ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hasta olmasına rağmen, bir müddet daha orada bekliyor, ve Necranlılar, Necranlılar, kendilerince bu lanetleşmekten uzak duruyorlar, tabiri caizse, pıllarını, pırtılarını toplayıp, geri dönüyorlar. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ehli beyti olarak, o günde onları ne yapıyor? meydana çıkarıyor. Şimdi, bu iki ayet-i kerime, ve ondan sonra yapılan işlemler, ehli beyt hakikatini bizim önümüze koyuyor. Demek ki bir ehli beyt hakikati var. Bu ne? Bu Hz. Hasan ile, Hz. Hüseyin Efendimiz, aynı zamanda, Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri, ve Hz. Fatıma annemiz.
Hz. Fatıma annemiz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, vefat ettikten altı ay sonra, vefat ediyor. Böylece, Hz. Fatıma annemizde, yeni bir çocuk yok. Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri, ehli beytten, o hem damadı, hem de, amcasının, oğlu. Aynı zamanda da, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, sen hem dünyada, hem de ahirette benim kardeşimsin, dediği, bakın, Hz. Ali Efendimiz, hem damat, hem amcasının oğlu, hem ilk Müslümanlardan, hem de Medine'ye hicret ettiğinde, sen benim hem dünya, hem de ahiret kardeşimsin, dediği kimse, yani ehli beyt damarı, Hz. Ali Efendimiz'den de devam ediyor.
Ve aynı zamanda da, Hz. Hasan Efendimiz'den, ve Hz. Hüseyin Efendimiz'den de bu, devam ediyor. Bunu reddetmek, bunu inkar etmek, bunu yok hükmünde görmek, ayeti kerimeleri inkar etmek ki, küfür. Bunu herhangi bir, böyle bir korkuyla, bir çekintiyle, inkar etmek ise, cahillikten başka bir şey değil. Varsınlar, bunu bize, hangi yaftayı takarlarsa, taksınlar, biz ehli beyti sevmenin, imandan olduğunu, ve ehli beyti sevmenin, farz olduğunu, ve ehli beyti karşı, konuşmanın da, haram olduğunun bilincindeyiz.
Ve ehli beyti, ehli beyti severiz. ehli beyti severiz, ehli beyti hürmet ederiz. Rabbim bizi, onlardan eylesin inşallah. Hz. Ali, radiyallahu anh, hazretleri de, ehli beytin, bu manada, serveri hükmündedir. Ali bendendir, ben de Ali'denim. Benim adıma verilen sözleri, ben ve Ali, yerine getiririz. Tirmizi'de hadis-i şerif, Ali bendendir, ben de Ali'denim. Yine başka bir hadis-i şerif, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleriyle, dünya ve ahiret kardeşliğinin, ilan ettiği şey. Hz. Ömer'in oğlu, Abdullah naklediyor bunu. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ashabı arasında, kardeşlik kurmuştu.
Kardeşlik. Biz ehli sufi olarak, sufilerin birbirleriyle, kardeşliğini önemseriz ya, bu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetidir. Bu ashabın uyguladığı bir sünnettir. Bu tabinin, teba-i tabinin uyguladığı bir sünnettir. Onlar birbirlerini kardeş ilan ettiler. Ve bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yaptı. Medine'yi hicret eden Mekkelileri, birbirlerine kardeş etti. Öylesine kardeş etti ki, Hz. Ali Efendimiz, tabiri caizse, meydanda kaldı. Ve o üzüldü, gözleri açtı, geldi, Ey Allah'ın Resulü, ashabın arasında, kardeşlik kurdun, fakat beni hiç kimseyle kardeş etmedin dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sen benim dünya ve ahirette kardeşimsin dedi.
Bakın henüz daha Hz. Fatma annemiz de evlenmedi daha. Daha henüz Hz. Ali radallahu anh hazretleri bekar, o da Medine'yi, münevvereye yeni hicret etti. ona dedi ki, sen benim dünya ve ahiret kardeşimsin. Yine başka bir ad-i şerifte, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ben hikmet eviyim. Ali de bu evin kapısıdır dedi. Yine başka bir ad-i şerifte, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hz. Ali Efendimiz'e dedi ki, seni müminler sever, münafıklar senden nefret eder. Kimse vermiş Hz. Ali Efendimiz'i müminler? Münafık ondan nefret edermiş. Şimdi, bir tarafa bunu yazın.
Hz. Ali radallahu anh hazretlerinden kim nefret ettiyse, o münafıktır. Ben isim vermekle mükellef değilim. Bu kadar söylemem yeterli. Yine, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hz. Hasan ile, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, ellerinden tutuyor ve şöyle buyuruyor. Kim beni sever, bu iki çocuğu, bunların babalarını ve annelerini severse, kıyamet günü yüksek derecelerle, benimle birlikte olacaktır. İmam Malik, Müsnet ve Tirmizi. Bakın, dikkat edin. Kim beni sever, yani Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sever. Bu iki çocuğu, bunların babalarını ve annelerini severse, kıyamet günü yüksek derecelerle, benimle birlikte olacaktır.
Bir kimse, bir kimse, camiden dışarı çıkmasa, ama Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmese, onunla beraber olamaz. Çünkü hadis-i şerifte Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, kişi sevdiği iledir. Kişi sevdiği iledir. Siz, burada oturuyor olsanız, ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmediyseniz, onunla beraber olamayacaksınız. Hz. Hasan'ı, radıyallahu anh hazretlerini, Hz. Hüseyin radıyallahu anh hazretlerini, Hz. Ali Efendimiz'i, Hz. Fatıma annemizi, eğer sevmediyseniz, onlarla beraber olamayacaksınız.
Burada, bir kimsenin, kalbi bağıyla, bir şeyi sevmesi önemli. siz sevmedikçe, onunla beraber olmayacaksınız. Hani sahabe sabaha kadar ağladı ya, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle sabah karşılaşınca, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona dedi ki, ne oldu senin bu halin ne? Sahabe dedi ki, Ya Resulallah, ben ümit ediyorum, umut ediyorum, ben cennete gireceğim. Ama ben orada seninle beraber olamamaktan korkuyorum diyor. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kişi sevdiği iledir, kişi sevdiği iledir, kişi sevdiği iledir diye, üç sefer, tekrar ederekten yürüyor. Kişi sevdiği iledir.
Siz neyi seviyorsanız, onunla berabersiniz. Bu fiziki beraberlik, sizi aldatmasın. Bir kimse fiziken, muhakkak önemli, bakın muhakkak önemli fiziki beraberlik. Bir arada durma, o yolunla, onun kendisini, kendisini o yolda görme, beraber görme, muhakkak önemli. Ama asıl, içsel durumu önemli. İçsel olarak, eğer Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini seviyorsanız, Hazreti Hasan'ı, Hazreti Hüseyin'i, Radiyallahu anh hazretlerini seviyorsanız, ve Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerini, Hazreti Fatıma annemizi seviyorsanız, onlarla berabersiniz demektir. Ehli beyti sevmek, imandandır.
Ehli beyti sevmek, bu manada, insanı yüksek derecelere götüren bir sevgidir. Bakın, bir kimse amelde eksikliği olabilir. Ümmet-i Muhammed'in aldandığı yer burası. Sufilerin aldandığı yer burası. Bakıyorlar, analiz ediyorlar. X kimse, bunun ameli eksik. Ama nasıl Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini o görebilir? Ameli eksik. Hatalı, kusurlu, eksikli. Fazlaca var hem. Nasıl Hazreti Pirleri görür? Nasıl sahabeleri görür? Ya böyle bir şey mümkün değil. kendilerince ne yapıyorlar? Ahkam kesiyorlar.
Oysa, o kimsenin, Fırat Nehri gibi, sevgide coşkun akan bir nehir olduğunun farkında değiller. O öylesine seviyor, öylesine seviyor ki, canından geçercesine seviyor. Ve Cenab-ı Hak ona lütfediyor, ikram ediyor. Bu varlık alemi, aşkın tezahürü. Varlık, aşıklığıyla ayakta duruyor. Varlık, tamamiyetle, aşıklığıyla ayakta duruyor. Ve varlık, tamamiyetle, Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyetiyle aşıklığına devam ediyor. Ve varlığın üzerinde, o Muhammed-i Nur, Cenab-ı Hak'a öyle bir aşık ki, Rabbim, onun aşıklığının yüzü sürmetine, varlığı her daim ayakta tutuyor.
Eğer varlığın aşıklığı olmamış olsa, anında kıyamet kopar idi. Anında kıyamet kopar idi. Varlığın kendi kendisini muhafaza etmesi, koruması mümkün değil. Çünkü varlık eşittir. Varlık eşittir. Allah değildir. Varlık, Cenab-ı Hak'ın kudretiyle, kuvvetiyle ayakta durur. Öyle olunca, o varlığın aşıklığı, onun devamiyetine sebep oluyor. Ve işte o sevgi, Hz. Allah'a olan sevgi, Hz. Muhammed-i Mustafa'ya olan sevgi, ve sahabeye, ehli beyti olan sevgi, o velilere olan sevgi, o insanı hızla yol aldırıyor. Ve kişi sevdiği iledir, hadis-i şerifi tecelli ediyor.
O kimse, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, öylesine seviyor ki, Cenab-ı Hak, onun ruhaniyetini ve nuraniyetini, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, perdesine gönderiyor. Tabiri caizse. Ve o, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, perdesinde yaşıyor. Onun perdesinde duruyor. Onun ruhaniyetiyle ve nuraniyetiyle, hayatına devam ediyor. İşte sevmek, aşık olmak, aslında dinin özü, dinin özü, hayatın özü, imanın özü, imanın özü. Eğer bir kimse, iman etti, Allah'ı sevmiyorsa, sevemiyorsa, Allah sevgisi, onda oluşmadıysa, ne yazık ki o, imanın özüne, ve, ihlasın özüne, samimiyetin özüne, ihsanın özüne, ulaşamıyor.
Onun ulaşma yolu, sevgiden geçiyor. Ve, o sevgiyi, eğer, yakalayamazsa, çiğ Müslüman oluyor. Kabuk kalıyor. O sufi de sevemediyse, o da kabuk kalıyor. O da çiğ bir sufi oluyor. İşte Allah Resulü, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri diyor, kim beni sever, bu iki çocuğu, bunların babalarını ve annelerini severse, kıyamet günü, yüksek derecelerde, benimle beraber olacaktır. Başka rivayetlerde, böyle, şeyi şu, hareketi şu, o, kıyamet gününde, benimle beraber olur. Bu şekilde yapıyor. O seven kimse, ellerime dikkat edin, parmaklarına, böyle yapıyor, işaret ediyor. O benimle yan yana olur. O benimle bitişik olur. O benden uzakta değil. Böyle sürtüşünce, ne oluyor? Ondan uzakta değil.
Birbirinin içinde değil, birbirine iletişim halinde, birbiriyle temas halinde. İşte, Allah'ın Resulünü, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini, ve ehl-i beyti severseniz, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle, bitişik yürürsünüz. Hani geldi, bedevinin birisi içimizde, kimi seversin, ya Resulullah deyince, Ayşe'yi dedi. Yok ben erkeklerden kastettim deyince, Ayşe'nin babasını dedi. Şimdi, kişi sevdiğiyle, kimi seviyorsan, onunla berabersin. Onun amelini işlemesen dahi, dikkat edin. Onun amelini işlemesen dahi, kimi sevdiysen, bizim, ben kendi nefsim için söyleyeyim, benim gibi zayıf Müslümanların, Hz. Muhammed Mustafa'nın ameliyle amellenmesi mümkün değil.
Ama o hadis-i şerif, muhteşem bir müjde. Hani kişi sevdiğiyle beraberdir, bir hadis-i şerif daha var, eğer diyor, kişi bir kimse, bir kimseyi sevse, onun amelini işlemese dahi diyor, işlemiş gibi, onunla beraberdir. Yani siz, çok özür dilerim, müşrik bir kimseyi sevseniz, ama müşriklik yapmasanız, onunla berabersiniz. Ben bazen gençlere takılıyorum ya, popçuyu sevdin, popçuyla beraber olacaksın. Topçuyu sevdin, topçuyla beraber olacaksın. Heva hevesine, kendisini kurban etmiş, bir kimseyi seveceksin, sen de heva hevesine, ona kurban edeceksin. Oturacaksın, oturduğun yerde, kumarbazı seveceksin, kumarbaz olacaksın. Oturduğun yerde, fuhuş yapan bir kimseyi seveceksin, fahişe olacaksın.
Severekten, onun için ki benimseyerekten, neyi benimsedin, neyi sevdin, neyden hoşlandın, hoşlandığın kimse kim, sevdiğin ne? Yar kalbini bak içine, yar kalbini bak içine, içinde neyin sevgisi var? O senin resmin. Müminliğini de gör, münafıklığını da gör. İki yüzlülüğünü de gör, çok yüzlülüğünü de gör. Aç kalbini yar, koy masanın üzerine. Başka bir şeye gerek yok. Ayna sen ol. Ayna sen ol.
Sevenin dilinde, sevdiği vardır. Sevenin gözünde, sevdiği vardır. Sevenin kulağında, sevdiği vardır. Sevenin ayağı, sevdiğine gider. Sevdiğine gider. Aç, bak. Al aynayı karşına. De ki, Mustafa Özba, bu dünyada en fazla kimi sevdin? Mustafa Özba, neyi ne kadar sevdin? Aç bak. Kendi resmini gör. Kalbindeki müftüyü çalıştır. Hani hadis-i şerif var ya, Allah diyor, hani size müftüler fetva verebilir. Kalbinizdeki müftüye bakın diyor. Kalbinizdeki müftüye bakın.
O müftü ne dedi? O önemli. Evet. Allah muhafaza eylesin. Rabbim cümlemizi inşallah, sevdiklerini sevenlerden eylesin. Amin. Hazreti Allah, kimi seviyorsa, neyi seviyorsa, cümlemizi ve cümle kardeşlerimizi, onları sevip, o yolda olanlardan eylesin. Amin. Biz bilemeyebiliriz, göremeyebiliriz. Cenab-ı Hak katından lütfedip, ikram edip, ihsan edip, bizi sevdiklerini sevenlerden ve onlarla beraber olanlardan eylesin. Amin. Yine Tirmizi'den bir hadis-i şerif. Hasan ve Hüseyin, cennet delikanlılarının efendileridir. Demek Hasan ile Hüseyin Efendimiz, cennet delikanlılarının efendileri.
Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Hasan ile Hüseyin Efendimiz'e baktı ve şöyle dedi. Allah'ım ben bu ikisini seviyorum, sen de onları sev. Buhari, Müslim, Tirmizi. Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hem İbn-i Mace'de hem de Tirmizi'de geçen bir hadis-i şerifi. Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah Hüseyin'i seveni sevsin, Hüseyin torunlardan bir torundur. Amin. Kalbime geleni hemen söyleyeyim. Tirmizi'den çok nakil yapıyor işte. Tirmizi'de sahih hadisler, sahih olmayan zayıf hadisler var. O yüzden Tirmizi'den çok nakil yapıyor diye dedikodumu yapmışlar.
Allah hepsine de selamet versin. İmam-ı Tirmizi'ye, evet, kendi içsel dünyamdan bir bağım var. Kabul ediyorum. İmam-ı Tirmizi, aynı zamanda bir mürşidi kamildir. Bir velidir. İmam-ı Tirmizi bir sufidir. Aynı zamanda bir mürşidi kamildir. Ehli tasavvuftur kendisi. Bildiğiniz bir tarikat şeyhi gibi ders vermiştir. Müritleri vardır. Talebeleri vardır. Tam bir veli, tam bir sufidir. Bundan dolayı, hani eleştirilmekten, korkanlardan değilim.
Evet. İmam-ı Tirmizi'den çok nakil yaparım, yaparım, yaparım. Siz, hani o beni eleştirenlere söylüyorum, siz yapmayın canım kardeşim. Siz yapmayın. Ben yapacağım. Evet. Rabbim, İmam-ı Tirmizi'nin yolunda eylesin. Amin. Muhteşem bir zat. Bir hayatını okuyun. Bir hayatını okuyun. Kısa bir biyografisini okuyun İmam-ı Tirmizi'nin. Bir görün. Allah bizi yiyesin inşallah. Amin. Evet, yine Tirmizi'den nakil. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem az eteri, Hüseyin'i omuzunda taşımaktaydı.
Bunun üzerine bir kimse, ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir dedi. Bunun üzerine, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem az eteri buyurdu ki, o da ne güzel bir binicidir buyurdu. Bu da hadis-i şerifler var. Hani geliyor birisi yine, soruyor, Ya Resulullah ehli beytinden sana kim daha sevimlidir? Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem az eteri diyor ki, Hasan ile Hüseyin'dir. Fatıma'ya diyor ki, çocuklarını çağır der, onları koklar ve bağrına basardı. Rabbim cümlemize, öyle bir sevgi nasib eylesin. Amin. Ve işte o çok sevdiği, torunlarından büyüğü, Hazreti Hasan Efendimiz, zehirlenerekten şehit oluyor. Ve o çok sevdiği, yine Hazreti Hüseyin Efendimiz, Yezid'in komutanı ve askerleri tarafından, on Muharrem günü, Muharrem'in onunda şehit ediliyor.
Cenab-ı Hak hepimizi, onun şefaatine nail olan, ümmetlerden, kullardan eylesin. Amin. O yüzden, Hazreti Hüseyin Efendimiz'in, bir lakabı da, şehit olmuş oluyor. Lakabı. Ve, Hazreti Hüseyin Efendimiz'den sonra, şehitlik, bu manada, daha farklı bir anlam, daha farklı bir, mana kazanıyor. Ve, on Muharrem günü de, onun, şehit olduğu gün, ehli sufi, o güne kadar, hiç aşure kaynatmaz. Aşure gününe kadar, hiç aşure kaynatmaz. Evlerinde, neşe, evlerinde bu manada, işte, eğlence filan, söz konusu olmaz.
Ehli sufi için söylüyorum. Onlar da, on günlük, böyle kendilerince bir, hüzün ve matem, kendilerince, kendi iş dünyalarında, yaşarlar. On Muharrem'den sonra, aşure kaynatırlar. On Muharrem'den sonra, dergahlarda, dergahlarda, tekkelerde, aşure ikram yaparlarmış. Ama bu, on günlük süreç boyunca, dergahlarda, mersiyeler okurlar. İlahiler, demiyoruz, mersiyeler, ağıtlar okurlar. Ve, semalarını, zikirlerini, o mersiyelerle, o ağıtlarla, yaparlarmış. İnşallah, biz bu geleneği, böyle yavaş yavaş, kendi içimizde, seneden seneye, oturtturmaya çalışıyoruz. Çünkü, yüz yıllık, yüz elli yıllık, bir kayıp zamanımıza, dergahlar, tekkeler, zaviyeler, kapatılmış, veyahut da, işlevlerini yitirmiş.
Böylece, bu, ritüeller, rafa kaldırılmış. Unutulmuş. İnşallah, Cenab-ı Hak nasip ederse, bunları kendi içerisinde, içerimizde, yavaş yavaş, oturtturmaya çalışıyoruz. inşallah. O yüzden, biz de, bu seneki aşure, günün pazartesiye geliyordu. Allah'tan bir şey gelmezse, inşallah, önümüzdeki, hafta, cumartesi diye, kendi içimizde, böyle bir, kararlaştırdık, niyet ettik. Cenab-ı Hak nasip etsin, inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. İnşallah, önümüzdeki cumartesi, aşure olacak. Bu konuya, devam edebilirsek, inşallah, devam etmeye gayret edeceğiz. İnşallah. Bir soru değil, temenni gelmiş, inşallah onun da.
Bunları biz, dile getiriyoruz. Bazen, bu tesettürsüzlükle alakalı, bir şey yazmış kardeşimiz. sohbetleri takip etmeyen kardeşler, bunları dillendirmediğimizi düşünebilir. Yani, bu toplumda, Kur'an ve sünnetin dışında, ne cereyan ediyorsa, konusu, vakti, saati gelince, hepsini de dillendiriyoruz. Bu konuda, herhangi bir korkumuz, herhangi bir çekintimiz yok. Rabbim cümlemizi affetsin, inşallah. El-Fatiha. Allah'a selamat. Ejme.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi