mustafaozbag.org

DİVAN-I KEBİR OKUMALARI - 07.12.2021

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Aralık 2021 · 54:15

Eftali zikrfâle mennâhû, La ilâhe illâhâ, Resûlullah, Cemiyen, Enbiya'yı ve Nûrselîn, Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn. Hu, eyvallah, illallah, Muhammedun Resûlullah, Destur Ya Hazret-i Allah, Hu.
Şarab-ı sunan, bizi bizden alan sâkimize, hizmetten başka bir işimiz yok. Ey sâki, fazla şarap sun da, biz iyiden de kötüden de kurtulalım.
Allah bu dünyaya her insanı bir iş için getirdi ama, bizi işsizlik, hünersizlik, sanatı için getirdi. Yani bizim dünyada aşktan başka bir işimiz yok. Allah bizi dünyaya kendisini sevmemiz için getirdi. Allah'ım, zaten bizden bir iş isteyecek olsaydın, bize aşk şarabını nasip etmezdin. Bu şarabı içenin başı hiç yere eğilir mi?
Dünya işlerine dalar mı? Senden başka kimsenin önünde eğilir mi? İlahi şarapla mest olmuş, kendinden geçmiş kişi bir iş yapabilir mi? Mest olan kişi şarap gibidir. Şarap ne yaparsa o da onu yapar. İlahi şarap, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, Cenab-ı Hakk'ın sevgisinden başka her şeyi, iki dünyayı bile ortadan kaldırır. Üzüm suyundan yapılan bu dünya şarabının sarhoşluğu, Gece uyuyunca geçer gider. Fakat ilahi şarabın mesli, insanı mezara kadar götürür. Ey gönül! Aklını başına al da, ilahi şarapla olduğundan da daha fazla mest ol. Nereye gidersen git, hep mest olarak git.
Yalnız kendine değil, başkalarına da o şaraptan içir, mest et. Onlar da bu şarabın zevkini duysunlar da, Sana birkaç kadeh daha fazla sunsunlar. Bu şarabı içtiğim için artık susayım, Sükuta dalayım, Gördüğüm lütfu, bulduğum keremi saymayayım. Zaten o keremler, lütuflar sayıya sığmaz ki. Ezel güneşinin nuru içinde ilahi aşkla kendinden geçmiş, Ayağını vurarak oynamaktadır.
Şu yükseklerde bulunan gök, iki kat olmuş kambur felek bile, O ilahi şarapla mest olmuş da, Şu kirli, şu kötülüklerle dolu dünyadan uzaklaşın, yücelin, Buralara gelin diye çan çalarak, insanları gök sofrasına davet etmektedir. Bu aşk, mest olmuş da gelmiş, El-es bağına girmiş, Birçok sıkıntılara katlanarak, Varlık yüzümünü ayaklar altında ezip durmadadır. Mest olmasaydı, ilahi şarabı sevmeseydi, Onun bu bağda ne işi vardı? Ne sebeple gelip de bu bağda üzüm ezme sıkıntısına katlanacaktı? Zavallı sen de, Ayağını vurup duruyorsun ama, Üzümü göremiyorsun. Halbuki senin aşık ve sofu olan canın, Varlık yüzümünü ayaklar altına almış, Bir ağır bile durmadan ezmekle meşguller.
O dost, sanki bütün minneti, bütün gamı, derdi bana veriyor diyorsun. Diyorsun ama, bağ senin olursa, O kimin üzümünü ezebilir ki? Yani senin başına gelen bütün üzüntüler, belalar, Üzüm gibi kaderin ayakları altında ezilerek, Benlikten kurtulmak ve mana şarabı olmaktadır. Ey canlar, madem ki o sevgilinin huzurundasınız, Ayak vurun, oynayın. Belli olmaz, belki de mutluluk ayağınıza dokunur. Seninle beraber oynamaya başlar. Ey can, bu aşk yağmur gibidir. Biz de yapraklar ve otlar gibiyiz. Olabilir ki, bir gün yağmur, çayır, çimene, Yaprağa, ota yağar da, Onları yeşertir, geliştirir. Zayıf ve az himmet sahibi olmaktandır.
Himmetsiz bir kişinin gönlünde, Nasıl olur da senin sevgi sırların bulunabilir? Neyi çok seviyorsan, Neyin üstünde titriyorsan, Bil ki, sen, osun. Senin değerin ancak odur. İşte bu yüzdendir ki, Hak aşığının gönlü, Arşın da üstündedir. Şifa sandığın, Peşinde koştuğun şeyin, Senin için bir dert olduğundan haberin yoktur. Sana vefalı gibi, Kendini gösterenlerin, Seni aldattıklarını, Hile yaptıklarını, Yüzüne güldüklerini, Anlayamıyorsun. Aşkın geldiği yere can sığabilir mi? Deliliğin bulunduğu yerde, Aklın ne işi var? Aşığın, zümrü de ankaya benzeyen gönlü, Nasıl olur da şehvet tuzağına düşer? Böyle bir kuşun uçtuğu yer, Ötelerde varlık aleminden dışarıdadır.
Tebriz-i Şems-ül Hak, Musa şarabından bir kadeh işte, Kan kesilmiş olan her Nil nehri, Sana saf ve duru bir su olsun. Bunlara bağlanan ümitlerle geçip gitmede, Gafilcesine kavgalarla, gürültülerle,
Didinmelerle tükenip durmadadır. Sen aklını başına al da, Ömrünü şu içinde bulundun, Bugün say, Bak bakalım, Bugünü de hangi sevdalara harcıyorsun? Kah cüzdanını parayla doldurmak kaygısıyla, Kah iyi yemek içmek ile, Bu aziz ömür geçip gitmede, Her nefeste eksilmede, Ölüm, Bizi birer birer çekip alıyor, Onun heybetinden, Korkusundan, Akıllı insanların bile beti benzi, Sararıp durmadadır.
Ölüm yolda durmuş, Bekliyor, Efendi ise gezip tozma sevdasındadır. Ölüm, Kaşla göz arasında, Onu hatırlamaktan bile bize daha yakın. Fakat, Gaflete dalanın aklı nerelere gitmede, Bilmem ki, Teni besleyip şişmanlatmaya bakma, Çünkü o sonunda toprağa verilecek, Mezar kurtlarına yem olacak bir kurbandır. Sen, Gönlünü manevi gıdalarla beslemeye bak, Yücelere gidecek, Şereflenecek olan odur. Bu leşe, Yağlı, Ballı şeyleri, Ağzı ver. Çünkü, Tenini besleyen kişi, Şehvetine, Nefsane arzularına kapılıyor. Sonunda da rezil olup gidiyor. Sen, Ruha manevi yiyecekler ver. Yağlı, Ballı, Düşünüş, Anlayış, Buluş gıdaları ver de, Gideceği yere güçlü kuvvetli işsin.
Senin sevgin, Can-ı Irmağındaki, Ağabı hayat gibi akmadadır. Aslında, Ağabı hayat bile sana gönül vermiş de, Can-ı Irmağında, Senin aşkın akıp durmada, Seni aramadadır. Dünyada gördüğümüz, Bildiğimiz bütün kuşlar, Ötüşleriyle seni övmedeler. Seni zikretmedeler. Kuşların adı geçince, Gönül kuşum da uçmaya başlar.
Onların ötüşlerini duyarak, Zikirlerini sezerek, Hoş bir halde, Gülerek canımı vermek istiyorum. Bu can, Bu can, Sevgili zikredilirken bedenden çıkarsa, Bu can veriş, Ne tatlı bir can veriştir. Ne hoş bir ölümdür. Aslında, Allah'ı seven, Herkesin canından her an, Manevi bir duygu, Ruhani bir özlem, Mest olmuş, Kendinden geçmiş, Harap ve perişan bir halde, Ötelere, Ta rahmet sahibinin, Arşına kadar gitmededir.
Can nedir? Mane padişahlarının, Ermişlerin küpüdür. İçinde de gökyüzünün şarabı vardır. İşte bu yüzdendir ki, Sözlerim de aşıklar gibi, Perişan ve dağınık halde, Ağzından çıkıyor. Seninle konuşmaya, Cesaret eder diye,
Can, Kıskançlığından ötürü, Her saat, Senin önünde ölüyor, Diriliyor. Sen ayağını nereye bassan, Topraktan bir insan, Baş kaldırır, Hayat bulur. Hal böyleyken, Kim kendindeki bir baş için, Senden vazgeçer? Kim sana canını vermez? Sen latif, Manevi kokunu alarak, Uçtuğu gün, Senden nasıl bir koku aldığını, Ancak can bilir, Başkası bilemez. Senin mahmurluğun, Bir an için başından azalsa, Başın feryada başlar. Ve başımda bulunan her kıl da, Yana yakılı ağlar. Gönlümün evini boşalttım, İçinde bulunan her şeyi, Dışarı attım da, Orayı senin eşyanla doldurdum, Döşedim. Aşkın, Günden güne artsın, Çoğalsın diye ben, Eriyip gitmede, Eksilmedeyim.
Şimdi canım, Tebriz-i Şems'in aşkıyla, Denizdeki gemiler gibi, Ayaksız koşuyor. Selvi ağacından, Senin uzun boyunun, Kokusunu alıyorum.
Ay da bana, Senin parlak güzel yüzünün, Rengini haber veriyor. Dünyada görünen, Her parıltı, Her nur, Senin yüzünün, Nurundan doğuyor. Şarapta, Yarın güneş doğunca, Her tarafın, Senin nurunla, Aydınlanacağını, Müjdesini veriyor. Bize senin, Hiç kimseye benzemeyen, Tatlı gülüşünü, Hatırlatan gül, Su sene hoca oldu. Ne zaman, Senden kaçsam, Uzaklaşsam, Aşkınla savaşa girerim. Her taraftan, Başıma, Senin sevdan hevesi gelir. İçime bir ateş düşer de, Senden kaçtığım halde, Seni özler dururum. Haksızlıklarla, Zulümlerle dolu olan, Şu dünyadan yücelince, Ötelere gidince, Yok olurum. Fakat, Yokluk aleminde bile, Kulağıma yine senin sesin, Senin, Hey hey nefhaların gelir.
Gönlümde duyduğum, Coşkunluklarla, Fitnelerle dolu olan, Her feryat, Her figan, Biliyorum ki, Senin neyinden gelmektedir. Benim karanlık gecem, Senin yüzünden bana gündüz oldu ama, Gam çekmeye, Üzülmeye, Bu halden şikayet etmeye, Yer yok. Çünkü senin sevgi deryan, Koşarak bana gelmededir. Şu gök kubbenin altında, Aklı başında kimse kalmadı. Çünkü sağdan soldan, Önden arkadan, Senin mana şarapların sunulmaktadır. Senin cevrinden, Cefandan korkarım, Ürkerim fakat, Cevrin, Cefan gelip, Beni bulunca, Görürüm ki, O acı nesneler, Senin denizinden geldikleri için, Tattılaşmışlardır.
Başına bastırmış, Sıkıp durmada, Beni başımı kaşımaya bile bırakmıyor.
Bazen beni deve katarı gibi, Arkasından çekip götürüyor. Bazen de başkomutan gibi, Öne sürüyor. Benim bedenimi, Kan halinden geçirir, Erlik suyu yapar, Erlik suyundan geçirir, Beni insan şekline sokar. Bana akıl verir, Böylece nasıl da derlenip toplandığımı, Haşır sırrını açıya vurur. Bazen yaşadığım vatandan, Beni güvercin gibi ötelere uçurur. Sevdiklerimden ayırır. Bazen de tutar, Yüzlerce nazla, Niyazla yokluktan, Beni alır huzuruna çıkarır. Bazen gemi gibi, Denizin üstünde sefere çıkarır. Bazen de demir yapıp, Çapasına bağlar, Beni denize atar. Bazen temizlenmek isteyenler için, Beni su yapar. Bazen bahtsız kulunun yolunda, Beni diken eder, Onu bana yaralatır.
Ebedi sekiz cennet bile, O padişaha yurt olmadı da, Ne şaşılacak şeydir ki, Ne mutlu haldir ki, Şu gönlüm ona yurt oldu. Ben o can güzelinin, Birliğini, Varlığını, Dilimle söyleyerek, Ona inanmadım. İman sahibi olmadım. Kendime kafir oldum. Yani kendi benliğimi inkar ettim de, O vakit inandım, İman getirdim. Ben Cebrail'le beraber uçuyordum. Benim de altı yüz kanadım vardı. Madem ki ona ulaştım, Onu manen buldum, Artık kanadı ne yapayım? Ben geceleri, Gündüzleri, Can incisinin bekçisiydim. Onu koruyordum. Şimdi inci, Denizin dibinde, Kendi incimden vazgeçmiş bulunuyorum. O şarabı karşı secde edersem ne olur?
Ben onun maddi varlığına değil, Onu yaratanın kudretine, Büyüklüğüne hayran oluyorum da, Secdeye kapanıyorum. Gönül gözü uyanık, O aziz varlığa gözlerimi verirsem ne çıkar? Ben onun sevgi şarabını içerim. Zaten benden başka kim içebilir ki? O şarabı bugün bulmuş iken içsem de, Yarına bırakmasam daha iyi olmaz mı? Çünkü onun şarabı benim gönül arkadaşımdır. Onun yüzünden gökyüzünün damı bana konak olmuştur. Aşk kanatlarını açarak oraya uçarsam ne olur? Ben gönlünü tanımasam ne olur? Bırak can da varsın gitsin, Beden de gitsin. Ben bunun için gam yemem, Gam yemem, gam yemem. Çünkü ben onun yüzünden yok oldum. Gönülsüz, bedensiz kaldım. Senin yüzüne benzer bir yüz nerededir?
Acaba böyle bir yüz var mı? Sen cana sitem edersen et. Senden gelen sitem de yerindedir, tatlıdır. Madem ki her tarafta senin yüzünün nuru var, Senin zamanında sen varken cihanda iki tane yüz olamaz. Çünkü yeryüzünde bulunan bütün yüzleri nurunla kaplamışsın, Aydınlatmışsın. Artık senin yüzünden başka bir yüz bulunur mu? Senin yüzünü gören kişinin gözüne senden başka her şey, Yeryüzünün definesi, gökyüzünün de ayı da olsa, Sönük ve değersiz görünür. Yüzü böyle nurlu ve güzel bir vallık, Bir de aşk hevesine düşmüşse, O kul bile olsa, Padişah onun kulu kölesi olur. Bu parça parça olan gönlümü, Senin hayalinin önüne korumda, Vefaya ait sözler söylese, İnsaf et, Vefa bu mudur derdim.
Bizi bu dünyaya niçin getirdi? Dünyayı fesatlarla,
Kötülüklerle dolduralım diye mi? Zaten onun, Zinciri, delileri büsbütün deli eder. Şaşılacak kadar güzel, Şaşılacak kadar şuh bir aşk, Canımıza neşe verdi. Eve her gece yarısı mest, Kendinden geçmiş bir halde, Habersizce geldi içeri girdi. Ey aşk, Kanımı içmişsin, Sabrımı, kararımı almışsın, Senin gecenin, gündüzünün fitnesinden, Ben seher vakti gibi gizlenmişim.
Ey aşk, Ben latif bir hale gelsem de, Can gibi olsam, Candan nasıl gizlenebilirim? Hatta yokluk alemine yuvarlanıp gitsem, O aleme bile bakar, Beni görürsün. Ey her yoklukta varlıklara sandık kesilen, Ey yoklukta varlığı kapı açar, Sen bizi yarattığın vakit, Yokluktan getirmedin mi? Varlık seninle hoş, Senin mestin, Yokluğun kulağı da senin elinde, Varlığın kulağı da, İkisi de senin kulun, İkisi de senin yarattığın şey, İkisi de senin hükmünü kabul etmişler, Baş üstüne demişler, Ben sen oldum, Sen de ben oldun, Ben ten oldum, Sen de can oldun, Öyle bir hale geldik ki, Bundan sonra hiç kimse, Sen ayrısın, Ben ayrıyım diyemez, Köşkü yık, Akıllıyı deli et, Aklını elinden al, O aşk şarabını, Akıllıya da deliye de sun, Her ikisi de zarardan da kurtulsun, Tehlikeden de, Benim canımla senin canım, Birbirine öyle bağlanmışlar ki,
Bu halimizle biz, İster hayır olsun, İster şeher, Aynı renge boyanalım, Birbirimizin aynı olalım, Ey şu neşeli dilberim, Ey rengimin halimin aslı, Ey yükümdeki şeker, Ey şeker yükümden de tatlı ve güzel dostum, Ey vuruşu sağlam ve yerinde, Ey nükteli sözleri, Yarama merham olan sevgili, Ben tamamıyla yok olmuşum, Kendimden geçmişim de, Baştan başa sen kesilmişim, Ey güzel ay, Ey ay yüzü sevgili, Yüzünü gösterdikçe, Bizim komşumuz idin, Şimdi evi birleştirdik, Komşuluktan çıktık, Aynı evde oturuyoruz, Sen şimdi bir padişah gibi saldırıya geç,
Hücum et de, İçeride senden başka ne varsa, Hepsi de yokuna kadar sürecek, Benim yüzümün güzelliğine, Gül bile haset ederken, Sen bir dikene gönül vermişsin, Ciğerini yaralamışsın, Kanlar içinde kalmışsın, Ey uzun boyunun karşısında, Selvinin utanarak, Küçük bir fidan haline geldi, Güzel varlık, Ey yüzünün nurunu görüp,
Güneşin bile karardı, Sevgili dedim, Sevgili bana dedi ki, Senin canında, Gönlünde benim, Neden şaşırıp kalmışsın, Sus, Nefes bile alma, Gümüş renkli göğsüme, Başını koy, Ağla, İnle, Ona dedim ki, Sen benimden de, Canımdan da, Huzur ve kararı aldın, Böylece benim ne huzurum kaldı, Ne kararım, Bunu duyunca dedi ki, Benim denizimin bir damlasısın, Daha fazla ne söylenip duruyorsun, Hemen denize dal da, Sedef gibi, İncilerle doğsun, Bismillahirrahmanirrahim, Lâ ilahe illallah,
Lâ ıslî kalın secereti, Lâ ilahe illallah, Amin, Vela nişâni yenâb-ı hikmeti, Lâ ilahe illallah, Amin, Meşrüle lâ'l-ıbûlullah, Amin, Amatlu başkan olan, Cenab-ı Rahman, Amin, Amin, Ve fil ahiretâsına, Temmimekin azâbetler,
Amin,

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi