Üstad Mustafa Özbağ

Aşure Günü Sohbeti - Karabaş-i Veli Tekkesi / 13 Kasım 2013

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 14 Kasım 2013 · 2:37:18

Değişme oldukça, bilgide de değişme muhakkak olacak. Bakın, ilimde değişme olursa, bu zahiri noktada, bilgide de değişmeler muhakkak olacak. Mikrofona konuşacağım. Aç mikrofonu. Bunu aç, bunu. O mikrofonun başına oturdu zaten. Bilim dünyası üzerine bir soru soracağım. Üniversitede bilim insanları var. Bunlar bilgi üzerine hareket ediyorlar.
Hatta, bilgiye hakim olan dünyaya hakim olur diye de bir sloganımız var. Üniversitede hakim olan görüş bu. Ben Arabî'nin bir cümlesiyle karşılaştım. O Arabî'nin cümlesinde diyordu ki, bilgi şüpheden kurtulmaktır. Ben kendi alanımda bilgiye sahip olabiliyorum veya doktorun üzerinden örnek verelim, onun üzerinden gidiyoruz. O doktor tıp alanında kendi bilgisine vakıf ve buna sahip. Ama bunun üzerinde tam şüpheden kurtulmuş değil. Yani kendi hayatında, kendi dünyasında her zaman şüphenin bir yeri var. Bu yüzden bizim öğrendiğimiz bilginin tam anlamıyla bilgi olmadığını ben söyleyebiliyorum. Hatta üniversitede bazı arkadaşlarıma bunu söylüyorum.
Aslında siz bir şey bilmiyorsunuz diyorum. Çünkü şüphe mekanizmaları çalışıyor. Buna mesela Yunus Emre'nin ilim, ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır cümlesine örnek verebiliriz. Yani bilginin içinde bir bilgi var. O bilgiye hakim olan bütün bilgiye hakim olacak. Yoksa ben bir yani bu noktada bilgi sahibi olarak, toplumun bilgi sahibi olarak nitelendirdiği birisi ki olarak söyleyeyim ki ben bilmediğimi düşünüyorum.
Gerçekten bilmiyorum. Ve gerçekten hiç kimse bir şey bilmiyor. Yani insanın şüpheden arınması lazım bilgiye vakıf olabilmesi için Arabi'ye göre. Biz şüpheden nasıl arınacağız ve o gerçek bilgiye nasıl ulaşacağız? O zaman mesela Hızır aleyhisselamın kıssası gibi doktor dese ki yani sen şu bitkiyi ye o bir bilgi oluşur. Bilgi haznesine döner. Kainatta öyle bir bilgi yoktur ama onun yemesi o hastalığa şifa olabilir. Çünkü bilginin hakikatına vakıf olmuştur. Biz bu öz bilgiyi nasıl elde edeceğiz? Öz bilgi nedir? Bilgi bu manada, soru manasında zahiri olarak işte orada burada okutulan hata ayet hadiste dahil buna. Bilgiye sahip olan insanlar tembelleşir. Bilgi onlara şüphe değil tembellik getirir.
Bu noktadan o yüzden bilgilenen insanlar bu noktada söylüyorum bakalım. Şüphelerini izale ederler. Şüpheci insan ise bilginin ve hakikatin merkezine doğru yürür. Bunu ilmi yani batini meseleler olarak görmüyorum.
Bunu zahiri bilgi olarak görüyorum. Mesela işte bugün doktordan örnekleyeceğiz. Tıpla alakalı bütün kendi alanıyla alakalı bilgileri okudu, hıfzetti, kütüphanesine koydu. Bu bilgiler doktoru bilgili etti. Ve doktor bir şeyden şüphelenmiyor. İki kere iki kaç etti? Dört etti. Bu kesin bir bilgi olarak doktor bunu aldı, koydu haznesine. İki kere iki etmesinden bunu tekrar tekrar söylüyorum. Zahiri noktada bunu söylüyorum. İki kere iki dört etti, doktor aldı, koydu bunu kenara. Doktorun aklına hiç gelmedi iki kere iki beş eder diye. Doktor iki kere iki dört ederlerini öğrendi.
Kesin bilgi olarak dedi ki bu kesin bilgi. Attı kenara, doktor tembelleşti. Doktor iki kere ikinin dört ettiğinin üzerinde şüphe etseydi, iki kere ikinin dört etmeyeceğini düşünmüş olsaydı, şüphelenseydi ve onun üzerinde çalışmış olsaydı, ilim adamı olacaktı. Burada ilim onu şüpheye götürecekti. İlim onu şüpheye götürecekti. Pozitif manada bu şüphe, bakın bu şüphe onu ilim adamı araştırmacı bir kimse yapacaktı. Grip dedi, doktor olarak gribe şu şu şu ilaçlar verilir, belirtileri budur. Hiç tıp kitap okumadım ama böyledir değil mi? Belirtileri bu, ona karşılık bu ilaçlar verilir. Bu değil mi?
Evet. Hastalık aynı, ilaçları da yazılmış oraya. O hastalığı tespit ettiğin zaman, bu hastalıklar, bunlar üzerine varsa, bu grip teşhisi koydu, ilaçları da burada. Gribe yeni bir ilaç buluyorsa, hayır bu ilaçlar gribe tedavi etmekte tam isabet etmiyor. Yani ilaçları kullansa da adam yedi günde geçiyor, kullanmasa da yedi günde geçiyor. O zaman ilaç sektörüne çalışıyoruz biz. Gribe yeni bir, öyle bir ilaç bulalım ki, öyle bir ilaç araştıralım ki, grip hastalığına tutulan bir kimse bir günde grip hastalığını atsın üzerinden. Bunu araştırıyorsa o ilim ehli oldu. Ama mevcut bilgiyle kaldı, hiç şüphelenmedi. O kitap yüklü bir kütüphane oldu. O bilgilerini orta yere koydu, tecelli ettirdi.
Orta yere koyduğunda o bilgi dağarcığını koydu oraya. Araştırmacı bir kimliği, kişiliği olmadı. Üniversitelerdeki bilgiye hakim olma düşüncesi, mevcut bilgiyi öğrenirsen, mevcut bilgiye, sen mevcut bilgiyle, o mevcut bilgiyle hakim olursun düşüncesi var. Hayır. Burada hata yapıyorlar. Dünyaya hakim olan araştırmacı ilimdir. Sorgulayan ilimdir. Sizin ne kadar bilgili olduğunuz, ne kadar yeni icat peşinde koştuğunuza bağlıdır. Siz bütün bilgilerle donatılmış olsanız, o bilgilerinizi araştırma noktasında kullanmıyorsanız, siz papağan gibi olursunuz. Öğretileni doğru görürsünüz.
Pozitif noktada, yani bu zahiri noktada, öğretilenlerin üzerinde şüphe ederseniz, kendi önünüze yeni çığırlar açarsınız. Fatih Sultan Mehmet Han o gün için toplar kaç metreydi? 500 metreydi. Ben dedi, 1000 metre gitten top dökeceğim. Ağırlığı bu kadar olması lazım. Bana bu lazım çünkü dedi. Bir sürü araştırmalar yaptılar. Yeni bir top döktüler. İşte o bilginin ilme dönüşmesidir. Araştırmaya, yeni bir şey bulmaya dönüşmesidir. İlk denizaltını Osmanlı icat etti. Bilir misiniz ilk denizaltının Osmanlıların bulduğunu? Tek kişilik, bir kişilik, bir kişilik bilginin ilme dönüşmesinden buldu. Bakın bilginin ilme dönüşmesinden buldu.
Bilgiyi ilme dönüştürürseniz siz, yani onun üzerinde araştırma, sorgulama yaparsınız, o sizi ileriye doğru götürür. Yoksa siz bir cep telefonunun çalışma sistemini alır, öğrenebilirsiniz. Oturursunuz burada, cep telefonu böyle çalışır deyip ders verebilirsiniz. Harika. Sen cep telefonundan ilerisini düşünebildin mi? Bu bilgiye sahip olduktan sonra. Düşünüp bir şey yaptın mı? Yok. O zaman birileri şüphe edecek, araştıracak, bir şeyi bulacak, bulduğunu sana satacak ve seni sömürecek. Buradaki aldanılan nokta şu, bilgi ilme dönüşmesi gerekir. Araştırmaya, soruşturmaya, soru işareti yapmaya, şüphelenmeye dönüşmesi gerekir.
Ve o şüphenin, o şüphenin veya şüpheci felsefenin, oturup o kimse o bilgiden şüpheci bir felsefe oluşturabilir. Bu böyle değil de böyle de olabilir mi diye felsefesini oluşturabilmeli. Ve böyle de olabilir miinin peşine gitmeli. Ve o böyle de olabilmenin peşine giderken, onun aslarını çıkarıp yeni bir şey çıkarabilmeli. O zaman o bilgi ilme dönüştü. Yoksa bilgi salt noktada öyle kalırsa orada kalır. Bunu böyle buraya koyduk. Zahiri noktada. Batini noktada ne? Oturmuş birisi müteşabih bir ayete bir mana vermiş. Bundan bin yıl önce. Tefekkür etmiş onun üzerinden. Müteşabih.
Sen o bin yıl önceki ayet-i kerimede müteşabih, sen de aynıyı söylüyorsan, sen onun üzerinde ilmi olarak tefekkür etmemişsin. Sen onun üzerinde bir çalışma yapmamışsın. Günlerce bu ayetin bugünkü manası nedir diye onun üzerinde kafa yormamışsın. Beyin yormamışsın, kalp yormamışsın. O zaman sen 500 yıl önceki tefsirde söylenen müteşabih bir şeyi insanların önüne koydun. O senin düşüncen değil. Bu fıkıhı ve akaidi konuşmuyorum burada. İslam'da fıkıhı meseleler tartışılmaz. Bitti. Bellidir onun kuralı. Onun hadislerde bakarsınız, hadislerde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetinin birkaç tane uygulama örneği varsa onun o uygulama örneklerinden birisini kendine ölçe edinirsin, mesele biter.
Senin orası dar alanındır. O yüzden İslam hukuku 1400 yıldan beri, 1435 yıldan beri değişmez. İslam'ın hukuku Medine'de oluşmuştur. Mekke ayetlerinde hiçbir tane hukuk ayeti yoktur. Genelde hukuk ayetleri Medine'de indirilmiştir. O yüzden hatta hukuk ayetlerinin siz hicri yıldan itibaren başladı diyebilirsiniz. Ve hukuk ayetleri ve hukukla alakalı yani fıkıhla alakalı bu kısası olabilir, bu evlenme, boşanma, bu işte ticaret, şu bu bütün bunların hepsi de bunların değişmesi mümkün değildir. Bunları değiştirmeye çalışıyorlar. Benim dediğim nokta bu değil. Bunlar değişmez. Bunların algısı, anlayışı değişmesi mümkün değil. Bunları siz asla ve asla, asla ve asla değiştirmeyi dahi düşünemezsiniz.
Dediğimi yapabilirsiniz. Bir meselede Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin iki üç tane ayrı yorumu veya ayrı tecelliyeti vardır. Siz onun birisini kendinize örnek alırsınız. Meşhurdur yani kan çıktı, abdest bozuldu, kan çıkmadı, abdest bozulmadı. Bunun gibi. Siz bunlardan birisini kendinize örnekleyebilirsiniz. Ama ve lakin, bunu değiştirmek mümkün değil. Ama ve lakin müteşabih olan, müteşabih olan ayet-i kerimelerin üzerinde derinlemesine tefekkür gerekir. Ve derinlemesine tefekkür ile siz bundan beş yüz yıl önceki algıyı değiştirebilirsiniz. Müceddit işi budur. Hani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri her yüz yılda bir müceddit gelir diyor ya, her yüz yılda gelen mücedditlerin işi budur.
Mücedditlerin işi dinin hukukunu değiştirmek değildir. O hadis-i şerifi şimdi işte yüz yılda bir müceddit gelecek. O müceddit bu dini algı değiştirecek. O zaman da işte bugünün müceddidi de filancadır. O müceddit de dini değiştirmeye yetkisi olacak. Siz geri kaldınız filan muhabbetine kanmayın. Burada söz konusu olan müceddit, müteşabih meselelerde dini algıyı, dini anlayışı değiştirmekle alakalı. Yeni bir algı koymakla alakalı. Bu, bunun üzerinde ayrı ayrı düşünülebilir, ayrı ayrı tartışılabilir. İşte o da bu manada manevi ilim ehlidir. Bakın manevi ilim ehlidir. O kimse kalbi çatlarcasına ayeti kerimeleri düşünür. Kalbi çatlarcasına ayeti kerimenin tecellisini düşünür. Kalbi çatlarcasına Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin ona bugün için ne manayı verirdi bunu düşünür.
Bununla alakalı ilim ehli olmaya, bilgi ehli olmaya çalışır. Ve o daha önceki bilgileri kenara atmak, onları yok saymak değildir bu. O dini bugüne taşıyacak çünkü. Bugüne taşırken o ayet ve hadislerin üzerinde derinlemesine tefekkür eder ki, bu da onun ilim ehli olduğunu gösterir. Yoksa mevcut ayet, hadis, fıkıh kuralları ve mevcut herhangi bir tefsiri okuyup, o tefsirin dairesinde kalmak, o kimseyi sadece bilgili eder.
O kimseyi de. Ve bilgisi de okuduğu kadarı iladır. Okumadığının cahilidir. Ve okuduğunun dışında bir şey araştırmıyorsa, o da bilgi yüklü bir kimse olmuş olur. Kütüphane gibi. Bu fıkıhta geçerlidir. Bu normalde işte, akaitle alakalı, imanla alakalı meseleler de geçerlidir. Ama müteşabil meseleler de geçerli olmaz. Hatta daha değilleri. Mesela bunların üzerinde derinleşip, dalıp, müteşabih meselelerin üzerinde farklı yorumlar da bir kimse getirebilir. Örneğin, Yunus Aleyhisselam'ı balık aldı, işte karnında dolaştırdık 40 gün. Öyle değil mi? O Yunus Aleyhisselam'ın balıkla alakalı meselesine müteşabih bir şey getirebilir. Bugünkü manaya onu taşırken, farklı bir noktaya getirebilir.
Nuh Aleyhisselam'ı tufan aldı, götürdü. Onu farklı bir noktaya götürebilir. Müteşabih. Onun üzerinde derinleşip, onun üzerinde farklı manalar getirebilir. Onun üzerine farklı şeyler koyabilir önüne. Bu mevcut. Bunlarda bir sıkıntı yoktur. İsabet ederse 10 sevap, isabet etmezse bir sevap alır. Bakın, isabet ederse 10 sevap, isabet etmezse bir sevap alır. Ama, bunu biraz da bir öz eleştiri yapayım. İslam dünyası katolikleşiyor biraz. Bu katolikleşmenin sebebi, dışarıdan gelen baskılardan, dışarıdan gelen ayrışmalardan, dışarıdan gelen yabancı bilgilerden, yabancı davranış biçimlerinden katolikleşiyor. Özgür düşünemiyor bunu. Çünkü özgür düşünmeye kalkarsa, içeriden de ona baskı geliyor.
İslam dünyası, ezikliğinin verdiği, yenilginin verdiği bir, ruh dünyasına sahip, psikolojiye sahip. Yenilmişiz biz. Ekonomik anlamda, siyasi anlamda, biz yenilmişiz. Askeri anlamda yenilmişiz. Coğrafi alanda, İslam dünyası, terk etmek zorunda kalmış, ecdadının, yerlerini.
Ve bu yenilgi psikolojisiyle, biz, dışarıdan gelen her şeye, ritmik olarak duvar örüyoruz kendimize. Biz iç yenilgilerimiz de var. İç yenilgilerimiz ne? Bizi içeride hep değiştirmeye çalışmışlar, tepeden. Ayetlerle oynamaya çalışmışlar, hadislerle oynamaya çalışmışlar, Kur'an'la oynamaya çalışmışlar. Kur'an ve sünnetten oluşan bilgiyle oynamaya çalışmışlar. Bizi de dayatmışlar. Öyle inanmayacaksınız, böyle inanacaksınız. Öyle namaz kılmayacaksınız, böyle kılacaksınız. Öyle oruç tutmayacaksınız, böyle oruç tutacaksınız. Ezanlarınız Türkçe okunacak, dualarınız Türkçe yapılacak, şunlar şöyle olacak, bunlar böyle olacak diye, kendi içimizde de bir sürü dayatmalar almışız. Dayatılmışız biz.
O dayatmalardan dolayı, kendimiz bu sefer, o dayatmalara karşı çıkarken, biz duvar örmüşüz. Yani duvar örerekten kendimizi korumaya almışız. Biz de hala da kendini koruma psikolojisi hakim. Mesela biz o kadar o psikolojinin içerisinde boğuluyoruz ki, yani birisi İslam dünyasında veya bizim memleketimizde adam dine, dindarlara bir şeyler söylese, hala da biz o psikolojiyle ona cevap veremiyoruz.
Biz o psikolojinin altında duruyoruz öyle. Hala da mesela, İslam dünyasının dışından bize bir şey olmuş olsa, biz ona da cevap veremiyoruz. Biz o yeniklik psikolojisiyle, kendimizin cevap vermesi gereken, fikir üretmemiz gereken, yeni fikirlerle, yeni düşüncelerle, yeni bilgilerle, yeni bir ilimle, bizim vitrine çıkmamız gerekirken, biz o yenilgi psikolojisiyle, biz hala da kendimizi savunacağız, hala da kendimizi koruyacağız düşüncesindeyiz. Ve çok zayıf bir boksör, çok kuvvetli bir boksöre vuruyor, aslında o karşısındaki kimse, yani yarısını vursa onu felç edecek, ama o yarısını vuracak cesarete sahip değiliz. O yenilgi psikolojisinden kaynaklanıyor. Ve biz o yenilgi psikolojisiyle, ve acaba biz buradan bir gedik açarsak, o cahil cihale küfera takımı, o gedikten girer bize bir şey mi yapar deyip de, biz yeni düşüncelere, yeni fikirlere, yeni algılara da düşmanca bakıyoruz.
Böylece biz yeni düşünemiyoruz. Burası çok önemli. Biz yeni bir şey düşünemiyoruz. Biz gün geçtikçe de yeni bir şey düşünemediğimizden, katalükleşiyoruz. Bu manada. Pardon, özür dilerim. Ortodokslaştırıyoruz. Ne derseniz deyin siz bunun adını. Sımsıkı kemikleştiriyoruz onu. Değiştiremiyoruz. Hani bir ticari şirket vardır, o ticari şirket, günün ticaret olgularını, günün ticaret algılarına göre, ticaret yapması gerekir ki, güne karşı kendini korusun ve daha ileri gitsin. Ama dedesinden kalma, ticaret olgusuyla devam ettiği müddetçe, yenilecek. Yenilmeye mahkum. Ama o kaybederim korkusuyla, değiştirmiyor o ticaret bilgisini.
Ticaret alanını da değiştirmiyor. Yenilme kaygısıyla, iyice yenilecek gidecek. Biz bu noktadayız. Bunu dergahlar, tekkeler, cemaatler de bu noktada. Ben bazen örnek veririm ya, biz buraya talip olup, buraya gelirken, kendi içimizde ayrışma yaşadık. Mesela öyle bir arkadaş, hiç unutmuyorum. Dedi ki, kadın erkek oraya geldi mi, fuhuş yuvası olur orası dedi bana. Kaldım ben. Yapamazsınız dedi. Bana dedi ki, dünyanın en büyük hatasını yapıyorsun. Allah razı olsun, yüzüme söyledin dedim ama, yani inşallah öyle bir şey olmayacak dedim. Gitti o arkadaş. Sekiz yıl olmuş, az önce Cafer'le konuştuk.
Şu ana kadar olmadı inşallah. Bakın o algıyı kırmak çok zor. Mesela bizi çok eleştirirler, bilhassa beni çok eleştirirler, çok konuşurlar, çok laf atarlar bana. Ben konuşmam hiç. Bir laf söylemem. Çünkü o kendince o klasik, o kronikleşmiş, kemikleşmiş noktada duruyor. Bu her yerde bu hastalık var. Mesela şimdi bunu particilik, siyaset yapıyormuş gibi görünmeyin. Hani böyle bir, başbakan, one minute dedi ya, yani ortalık bir yıkıyor, böyle bir, ne oluyor dedi bütün herkes, değil mi? Bütün Müslümanlar, sokaklara döküldüler. Yani bir, bir dakika demekle. ve içerideki o yenikliğin psikolojisinde olan insanlar dediler ki, ya nasıl dersin sen? Bir kısım dışarı bağımlılar da dediler ki, nasıl dersin, batacaksın şimdi?
Örneğin. Kaldı. Bakın kaldı. Mesela işte son, son dönem, son 3-4 yıldır, Genelkurmay Başkanlığı'nın çalışması ve yapısı değişti. Bu Genelkurmay Başkanlığı'nın çalışma ve yapısı değişirken, içeriden ve dışarıdan nasıl değiştirirsiniz dedi? Akılları almadık, yapamazsınız dedi. Ama Genelkurmay, bu değişikliği ve bu döngüyü başararak'tan, Güneydoğu'da, terörle mücadelede başarı kazandı. 30 yıldan beri terör var, Genelkurmay, 30 yıl sonra, Güneydoğu'da, terörde başarı sağladı. Ve Orta Doğu'da, o başarısıyla, zirve yaptı.
Bakın, Orta Doğu'da, Genelkurmay'ın, bu başarısız zirve yaptı. Şu anda, örneğin, devletin ve hükümetin, teröre karşı, eli sağlam, kendince güçlü duruyorsa, arkasında, Genelkurmay'ın, kendi içerisinde, sağlamış olduğu, değişim ve dönüşüme bağlı. Eğer eski, klasik noktada kalsaydı, yine aynıydı. Bakın, yine aynıydı. Ve her değişim ve dönüşüm, her değişim ve dönüşüm, kendi arkasından tartışmaları, kendi arkasından eleştirileri, kendi arkasından iğnelemeleri, kendi arkasından bir sürü şeyleri getirir. Ama o değişim ve dönüşüm, Cenab-ı Hak tarafından, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretleri tarafından desteklenir.
O yüzden der, iştahat eden bir kimse, isabet etmezse, bir sevap alır. İsabet ederse, on sevap alır. Bu sizi değişime ve dönüşüme götürür. Bu sizi, bakış açınızı değiştirmeye götürür. Sen ailene, bundan 500 yıl önceki, 100 yıl öncesi gibi bakamazsın. Sen çocuğuna, 100 yıl öncesi gibi bakamazsın şimdi. Sen annene, babana 100 yıl önceki gibi duramazsın, davranamazsın. Sen arkadaşına, bundan 50 yıl öncesi gibi yapamazsın. Derviş kardeşlerine de yapamazsın. Sen o değişimi, dönüşümü dergahın içerisinde, tekkenin içerisinde de sağlamak zorundasın. Bakın, dergahın içerisinde, tekkenin içinde de sağlamak zorundasın. Sen bundan 200 yıl önceki, tekkenin, kendi kendilerine, kendi kendilerine, yapa geldikleri, uygulamaları devam ettiremezsin.
Bazen örnek veririm ya ben, önceden Şeyh Efendi Hazretleri, bir yeri yemeğe gittiğinde, hiç kimsenin, davetli olmasına gerek yoktu. Oradaki dervişlerin, hepsi de yemeğe giderdi. Bursa'da biz bunu, normalde o dönem içerisinde, mümkün değil, bir evde 50-60 tane, 70 tane çatal kaşık olması. Davetliler gidecek deyince, ortalık ayağa kalkmıştı. Dergah şehirleşmemiş. Büyük şehir bilmiyor. Bugün siz, gidersiniz, kırsal kesime, orada 25-30-40 tane, kaçık çatal vardır. Bundan 20 yıl önce, oradaki kimse, düğünlerde görür, 3-4 çeşit yemeğe.
Gerek yoktur. Evimiz, aynıyız. Şehir hayatı, öyle değil. Buradaki, cemaatin içerisinde, evinde 50 tane kaşık, 50 tane çatal olan, çok azdır. Var olan, elini kaldırsın. 1, 2, 3, 4, 5, 6. Evinde, 100 kişi ağırlayabilir mi, bir insan bir anda?
Yani, o elini kaldıran, Demirtaşlı, önceden köydü, şimdi Osman Gazi, kaldır elini, kaldır. Evet. Bitti. Bunu neden söylüyorum böyle, sizi böyle utandırmak için değil. Algı değişti. Yaşam tarzı değişti. Yaşam standardı değişti. Değişti. Bakın o, elini kaldırıyor ya mesela, 50 kişi, değil, 150 kişi, 200 kişiye de, yemek daveti verir o. Oğlu veremez ama. Doğru mu İsmail? Oğlu veremez. Aynı babanın oğlu bak. Aynı ailede yetişti. Amcası orada, 2 amcası orada, dedesi orada, nenesi orada, hepsi orada.
O da oğluna derse ki, benden sonra, sen de 200 kişilik yemek, çıkarttıracaksın, yapacaksın, hata eder. Neden? Onu götüremez. Bunun gibi. O ilmi meseleler, ilmiyle alakalı şeyler, değişmeye, gelişmeye, araştırmaya, şüpheye, sevk etmesi gerekir. Arabinin, bilgi şüpheyi, giderir sözü, mevcut bilgi, o kimsenin şüphesini giderir. ama orada kalırsa, o kimseyi tembelleştirir. Ve o bilgi artmaz o zaman. Ne biliyor? Bir sayfa biliyor. Bir sayfayı okudu, bu bana yeter dedi, kaldı, o bir sayfada kaldı. Bilgi artmadı. Oysa bilginin artması gerekir. Zahiri noktada. Bilginin artması neyle alakalı? Araştırmakla alakalı.
O da ilim ehli olması gerekir. İlim ehli şüphecidir. İlim ehli şüpheden kurtulursa, ilim ehliliği biter. Sufi de şüphecidir bir taraftan. Sufinin şüpheciliği manevidir. Şüpheci merak. Merakla beraber şüphe eder. Şüphe değildir aslında, meraktır da. Şüphe, yani bir şey var mı yok mudur? Ama merak da var mı yok muya götürür. Sufinin şüphesi, Allah'ın varlığıyla, birliğiyle, dinle alakalı değildir. Sufi bir manevi bir hal yaşar. Manevi halin arkasından merak başlar. Bu şöyle bir şeydir.
Örneğin, bir kimse zikir esnasında, la ilahe illallah, yanından, bildiğiniz ıslık. Kulağının dibinden geçti. Gece karanlık. Önce ürker. Etrafına bakar. Hatta korkusundan etrafına bile bakmaz. İlk yaptığı şey, zikrullahı bırakır. Kımıldanamaz. Başlar, la ilahe illallah, la ilahe illallah. Bir müddet sonra, tamam bitti. Ya tası, tası, tası tarağı bırakır, yürür gider. Ya da der ki, yeter bu kadar. Hemen şuraya kıyıya uzanayım, yatayım der. Ürker, korkar. Ama merak eder. Ertesi gün, açar telefon.
Selamun aleyküm, aleyküm selam. Efendim, dün akşam zikir yapıyordum. Evet, yanımda zikir yaparken, ıslık sesi duydum. Aa, harika. Kim ıslık çalmış, baktın mı? Yok. Nereye? Şüpheyi artırır. Kim ıslık götürmüş? Bilmiyorum efendim. Ertesi gün, şüphesi var, merağı var. Kim ıslık götürdü? Veya, yanından, püfff, bir ses. Bir şey geçti yani oradan. Ürker, merak eder. Bakın, hep o, sufi, merakla, onun üzerinde, arkasında ne var, devam ediyor.
Bu da manevidir. Aa, ilk önce bir böyle yeşillik bir alan gördü. Neresi olduğunu bilmiyor. Neresi olduğunu bilmiyor. Merak eder. Yani oturduğum yerde, la la illallah, la la illallah, la la illallah derken, bir şey gördü ya. Merak. Şöyle bir ibare vardır. Yani işte mesela, belli bir noktaya gelince, o biliyor. Hayır. O hep merakta. Sen ne, hangi halde olursan ol. Birini görürsün, çok üzüntülü. Acaba neye üzüntülü dersin? Gelmez arkası. Senin elinde değil ki, kurumalı saat değil ki. Senin elinde değil ki, film rulosu gibi, sen kare kare dolaştırırsın, geleceğe doğru da dolaştır, geçmişe doğru dolaştır, film rulosu gibi istediğini gör.
Böyle bir şey yok. Bazen olur, bazen de olmaz. Bir estantane, bir kare görürsün, kalırsın hala. Kendi üzerinde de görebilirsin, başkasının üzerinde de görebilirsin. Merak. O da o kimsenin manevi bilgisini arttırır. Bakın. O kimsenin manevi halini arttırır. O da orada durursa, kalırsa, o da aldanır. O da tembelleşir. Ha, zikrullah hissasında, Geylan Hazretleri'ni gördü. Tamam ya. Ben bazen derim, gördün. Oh, maşallah, çok güzel. Konuştun mu? bakıyor. Ha, konuşmamışsın daha. Ha, konuşulacak demek ki bir daha. Ha, konuşulacak. Bakın o farklı bir noktaya geçir şimdi. İşte kabristanı gördüm. Ooo.
İşte efendim, böyle yaptım, şöyle yaptım. Eee, kabristandaki kimseyi gördüm. Böyle bir kimseymiş. Maşallah, ne kadar güzel. Konuşaydın bir daha. Kalır. Konuşaydın. Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam dedi mi sana? Demedi. Aa, yok. Aleyküm Selam diyecek. Ha, hatta dedim, hal hatır soracaksın. Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam. Onu ölü zannetme. Soracağın bir şey varsa, soracaksın. Örneğin, müsaade edilirse, Allah izin verirse. Bakın değişti algı. Onun da ne yaptı? O merak, onu, sufi noktasında, noktasında, ilim ehletti. O da başladı merakla. O da başladı arkasında ne vardı, ne varla.
O da başladı o yolda yürümeye. O da farklı bir noktaya gidecek. İnşallah. Dört hak mezhepten birine intisap etmek şart mıdır? Bunun, fıkıh kitaplarına bakarsanız, şart diyecek. Bana da sorsanız, ben de şart diyeceğim. Dört mezhepten birini seçin. veyahut da eski mezhepler var, tabisi kalmamış olan, onlardan birisini de seçebilir. Onlardan birini de seçebilir. Bu noktada bir sıkıntı yok. Ama, eğer o kimse, kendince, kendi dini anlayışını ve algılayışını, Kur'an ve sünnet tarihinde idame ettirecek noktada ise, ve kendince meselelere iştahat edebilecek noktada ise, o zaman mezhep imamının birisini tercih etmesi şartı istenmez.
O da bir mezhep imamı olur. Adı ne? İşte, Kemal, Kemali olur mezhebinin adı örneğin. Ama, böyle bir bilgiye ve böyle bir birikime sahip olmayan bir kimsenin, ya ben mezhepleri kabul etmiyorum demesi, cahillikten başka bir şey de olmaz. Cahil, din cahili. Hani böyle internette cahiller var ya, dolaşıyorlar ya böyle, bir de bir cehalet grubu daha var. Yani böyle işte bütün mezheplere savaş açmış, tarikatlara savaş açmış, bir cehalet grubu daha var. İslam dünyasında. Bunlar böyle yaparaktan dini ifsad ediyorlar, farkında değiller. Bunlar böyle yaparaktan din ifsad ediyorlar.
Allah muhafaza eylesin. İki kadının şahitliğinin bir erkeğe denk gelme durumunu açıklar mısınız? Hazreti Peygamber, Kur'an-ı Kerim'de ayet ver, iki kadın bir erkeğe denktir diye, şahitlikle alakalı. Bunu, din bu. Bunun bir sürü işte, analizlerini yapmak, bunların bir sürü sebebi hikmetlerini çıkarmak, bunların bir sürü bir şeylerini çıkarmak, veyahut da işte, bir kısım, inanmayanlar, ateistler, veyahut da bir kısım böyle, dinde eksiklik, noksanlık aramaya çalışanlar, bu tip şeyleri cımbızla çıkarıp, insanların önüne koyarlar.
Ama din, imtihan noktasıdır. Yani düşündüğünüz zaman, bunu aklınızla, kendi kendinizi, bunu anlamsız görebilirsiniz. Museviler de anlamsız gördüler. Cenab-ı Hak onlara dedi ki, balık tutmayın, cumartesi günleri, onlar cumadan ağlarına attılar. Bu anlamsız gelebilir insana. Ona bakacak olursanız, anlamsız bakacak olursanız, dinin içerisindeki bütün olguları anlamsız görebilirsiniz. Abdest almak, eli kolu yıkamak, yüzü yıkamak, başı mest etmek, ayakları yıkamak. O taraftan baktığınızda, ne anlamı var bunun? Birisi şunu diyebilir, ya kardeşim, ben sabahleyin elimi kolumu yüzümü yıkıyorum, her sabah duş alıp çıkıyorum.
İstediğim zaman da namaz kılarım, temizlik mündeyim? İnanma, inanç, sorgulama mekanizması değildir. Onu sorgulama mekanizması haline getirirseniz inanmayı, siz zaten inanamazsınız. Bilginin özüne erişemezsiniz. Hiçbir şeye. Bu şüpheyi ben sormuştum. Şüphe burada yani. Ama bu şüphecilik, adamın bu yönde bir şüphesi var ama bilim adamı. Bu şüphecilik, o kimseyi küfre götürür. Onun bilgisinin önemi kalır mı? Hiçbir önemi kalmaz. Bakın bu şüphecilik, insanı küfre götürür. Ona bakacak olursanız, siz dünya üzerindeki var olan her şeye bu sefer şüpheyle bakarsınız. Ve dünya üzerindeki her şeyin arkasında veya önünde bir şey bulabilirsiniz.
Yani o kimse inanmamanın üzerinde de şüphe edebilirsiniz onun üzerinde. Benim kastettiğim şüphe bu değildi tabii. Yani o yüzden din inanmaya daha doğrusu, inanmaya bu noktada bakılınca o mesele bitmiştir zaten. Çünkü inanmak başlı başlığına manevi bir olgudur. Zahiri değildir. Allah'a inanmak, bir Allah kavramına inanmak soyut çünkü. Onun bir bu noktada zahiri algısı yok ki. Zahiri algısı olmayınca, sizin onu ispat edecek, sizin onu delil getirecek bir şeysi yok. O kimse çünkü bu noktada inanmıyor. Kur'an-ı Kerim'deki bütün ayetlerin üzerinde o başka bir mana getirir.
O çünkü inanmamanın üzerine o gözlükten bakıyor. O gözlükle bakınca, Ebu Cehil gibi elinden kuyudan çıkarsan sen büyücüsün der. Öbür taraf onu görünce, işte Allah'ın kudreti kuvveti bu peygamberdir, onu tasdik eder. Öbürkü de ona ne yapar? Bu büyücü der. Elindekini söyle der Ebu Cehil. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem der ki, elindeki benim ne olduğumu söylesin, istemez misin der.
Bu onun için daha zor bir şeydir kendi aklınca. Der ki, evet bakın enteresan bir şey. Yani ondan bilinmeyecek bir şeyi soran bir kimseye, o daha da bir bilinmezlik yükler. Der ki, hayır bu basit elindekini söylemem. Senin elindeki benim kim olduğunu söylesin. Bu söyleyeni zorda bırakacak bir şeydir. Ebu Cehil atlar, der ki, evet bu daha iyi. Elindeki senin ne olduğunu söylesin. Elindekiler dile geldi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en muhammeden abduhu ve resuluhu atar elindekileri. Sen tam bir büyücüsün der. Bu onun gibi bir şeydir. O yüzden Ebu Cehil de bu noktada daha önce Ebu'l-Hikem'di. Yani bilginin sahibidir. Bütün bilgi ondadı. Kavmin en bilgilisiydi.
Mevcut o güne kadar o topraklarda bütün bilgiye hakim olan bir kimseydi. Ve insanlar bir şey öğrenmek istediklerinde Ebu Cehil'e gelir sorarlardı. Bu nedir diye. Bakın Ebu Cehil'e gelir sorarlardı. Ama Ebu Cehil o bilgisi onu küfre götürdü. Çünkü onun kendince o ümmi, ondan sonra yetim, fukara kimseye peygamberlik gelemezdi.
Oradan kaybetti. E şimdi o zaman bir kimse bu noktadan bakar ise imanla alakalı söylenecek bir söz kalmaz. Bakın imanın delillendirilmesi olamaz. Soyutun somut delillendirilmesi ameldir. Bakın soyut kavramın, soyut inancın delillenmesi somut ameldir.
Yani inandığınızı siz amelle gösterirsiniz. İnandığınızı siz fiiliyatla gösterirsiniz. Ben burada derim ki Halit'i çok seviyorum. Bu soyuttur. Bunun somutu nedir? Halit'e karşı benim davranış biçimimdir. Halit'e karşı yaklaşmam, Halit'e karşı konuşmam, Halit'in yapıp yapmadıklarına bakmam. Halit olan muamelem benim Halit'i sevip sevmediğimi gösterir. Herkesin sınıfta kaldığı nokta burası. Allah'a iman, Buda'ya iman, üçlü testist, İsa ruh, işte baba inanma, işte Musa Allah inancı inanma veyahut da işte hiç inanmamaya inanma. Hiç inanmamaya inanma.
Bunların hepsinin de bütün inançların, inanmaların, inanmaların somut sizden istedikleri vardır. Somuttur bu. Gözle görülür, kulakla duyulurdur istedikleri. Sen Allah'a iman ettin mi? Evet. Der ki Cenab-ı Hak, ey Habibim de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Bakın soyuttan somuta geçirdi seni. Seni soyuta inanmaktan somuta indirdi seni. Eğer beni seviyorlarsa de ki, sana uyusunlar. Aaa, kimi seviyorum ben? Allah'ı. Allah'ı seviyorsan, senin uyacak olduğun bir kimse var. Kim? Muhammed-i Mustafa. Somut. Herkes Allah'ı seviyor.
Muhammed-i Mustafa'ya, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine uymuyor yalnız. İşte soyut burada, somutta sınıfta kaldı. O zaman o kimsenin Allah'a olan inancı gerçek değil. Gerçek değil. Halit'i çok seviyorum. Harika. Ama onun somuta inmesi lazım. Onun somutsal bir delili lazım.
Halit, Mustafa Özbağ'ı çok seviyor. Harika. Somut. Ne yaptığına bakacağım. Direk beni çok seviyor. Ben direğe diyorum ki, buranı yont biraz. Yontmuyor. Beni seviyor musun ey Direk? Evet. Buranı neden yontmadın? Ben yontamıyorum. Sevmiyorsun. Sevmiyorsun. Nasıl? Evet eksik sevgin. Çok seviyorum değil. Bakın. Her inanmanın somut istekleri vardır. Siz Buda'yı seviyorsanız, Buda'ya inanıyorsanız, Budizm var.
Bununla inançsal bir şey. Hani giderler Buda'nın önüne meyveler koyarlar, yemekler koyarlar, ertesi gün alırlar yerler. Biz deriz ki ya ona, ne alakası var bunun? O bir de şöyle inanır. Buda bunları bize tekrar geriye ikram etti. Harika. Ona siz, ya bu saçma sapan diyemezsiniz. İnanma. İnanma. Ve o inanmanın somutsal bir davranışı var. Nereye giderseniz gidin. Nereye giderseniz gidin. Neye inanırsanız inanın. O inandığınız şey, sizden bir şey isteyecek. İnancınızın sağlaması.
İnancınızın sağlaması. Hiçbir şeye inanmıyorsun. Harika. Sağlamasını getir bana. Bakın sağlamasını getir. Senin hayatında inançsal hiçbir şey olmasın. Bir erkeğe öyle demiştim. Çok ağır oldu ama. Hiçbir şeye inanmıyorum dedi. Harika dedim ben. Böyle baktı. Sen arkadan cinsel ilişkiye girebilirsin o zaman dedim. Kendine yaptırabilirsin yani dedim. Nereden çıktı bu şimdi dedi. E ne var dedim. Serbest bu inanmıyorsa. Olur mu öyle bir şey ya dedi. Olmadığına nereden kanaatı getirdin dedim. Bana olmadığına bir delil getir dedim. Durdu.
Ya hocam ne söyledin sen şimdi bana ya dedi. Ya inanmıyorsun ya dedim. Hiçbir şeye inanmıyorum. Birisi geldi sana bunu yaptı şimdi dedim. O da hiç inanmıyor. Onu durduracak bir şey söyle bana dedim. Nasıl yani dedi. Geldi dedim elini kolunu bağladı. Yaptı bunu sana dedim. Böyle. Neye göre yasaklayacaksın onu. Neye göre onu durduracaksın. İnanmamak kolay. Bana dedi ki insanlık suçu nerede hangi kitapta yazıyor dedim.
Hangi kitapta yazıyor. Bana yazan kitabı söyle. Neye göre insanlık suçu. Kime göre insanlık suçu. Sana göre. Sen kimsin? Sen kimsin ya kural koyacak? Bana söyler misiniz kim kural koyacak? Ben bazen derim ya inanmıyor birisi. Harika. En iyi anlaşacağım kimse o benim. Neden? Ya öbürkü yarım yamalak zaten. Onunla uğraş dur boyuna. O inanmıyor demiş. Harika. Gel kardeşim. En çok benim hoşuma giden adam sensin. Seninle konuşmak, anlaşmak o kadar güzel ki. Adam öyle dedim.
Ben dedim herkesin topal olmasını istiyorum. Keseceğim dedim ayaklarınızı sizi. Sebep dedi. Öyle istiyorum dedim. Böyle baktı. Siz Mevlevi şeyhisiniz değil mi? Evet dedim. Ben şimdi ona. Öyle diyorlar benden için dedim. Böyle baktı şimdi. Ya nasıl dedi insanların birer ayaklarını kesersiniz. Kardeşim inanmıyorum ben dedim ya. Hiçbir şeye inanmıyorum. Kendimce dedim ki dedim ben. Bu insanların birer ayağının fazla. Sekerek yürüsünler. İşleri ne? Bu kaldı. Bir daha kimsenin yanında inanmayayım demeyeyim ben dedi. Bakın. Her inancın somutsal istedikleri var. Hele ben hiçbir şeye inanmıyorum demek kolay.
Gel benim yanıma da inanmadığını göstereyim sana. İnsanlar ona inanmayı anlatıyorlar. İnsanlar ona inanmayı anlatıyorlar. Yok kardeşim ona inanmayı anlatma. O zaten inanmamaya inanmış. Ya onun sen inancını çürüt. Veya de ki o şimdi bulmuş harika bir dünya. Harika bir hayat. Ondan sonra kendince kafasına göre nefsine göre takılacak. Ben inanmıyorum. Namaz kılmak zor. İnanmıyorum. Oruç tutmak zor. İnanmıyorum. Bak bu ayet-i kerimenin burasında bu var. Aa hoş geldin 23 insan. Yani bu noktada insanların söyleyecekleri şeyler şu. Bir, neden erkekler dört hanım nikahlayabiliyorlar da kadınlar nikahlayamıyorlar dört adam.
İki, şimdi normalde bunları da laf yetiştirecek olanlar işte ooo anlatıyorlar. Kadın neden nikahlanamaz dört tane adamla. Yok çocuğu belli olmazdı yok çocuğu. Ya gerek yok. Gerek yok. Neden nikahtan bahsediyorsun ki ona? Nikah ibadet. Ona çok basit bir şey söyleyeceksin. Bütün şehir halkı senin üzerinden geçse ne olur diyeceksin. Aa olur mu? Neye göre olmaz. Herkes tuttuğundan böyle bir şey yaşıyorsa. Nasıl yani? Bazbayağı. Adam kimin evi önemli değil. Giriyor orada işini hallediyor gidiyor. Ağırlan zorlan hiç önemli değil. Ya böyle bir hayat mı olur dedi bana birisi. Kadının birisi.
E ne var dedim? Bunda. Kadınlar dedim dört taneye gerek yok. Her şey serbest olsun dedim. Yasak yok. Öldürmek yasak yok. Herhangi bir yasak yok. Hiçbir yasak yok. İnanmıyorsun ya. Hiçbir yasak yok. Herkes kendi kafasına göre bir hayat tarzı kursun. Var mı böyle bir hayat? Yok. Ne ben sana inandırmak için uğraşayım ki? O kendi nefsini kendin kabartıyor kendini hala da. İnanmıyor ya böyle kendi kendini kuvvetlendirecek. Ya sen inanmadın. On dakika sürmez konuştuğum şeyi. On dakika uzun. Bir dakikalık. Çok basit. Çok basit. Herkes birbirini istediği gibi öldürsün. Neye göre yasak diyeceksin?
Ne diyeceksin benim karşıma çıkıp? Benim karşıma çıkıp ne diyeceksin? Her şey hak kardeşim benim için. Sana ne? Ben hiçbir şeye inanmıyorum. Ne yapacaksın? Söyleyin bana. Çok basit. Şimdi soruyu soran da yazmış ya. İki kadının şahidini bir erkeğe denk gelme durumunu açıklar mısınız? Evet inanmak bu. Cenab-ı Hak deseydi ki beş tane erkeğin şahidini karşılığında bir kadın yeter. İnanmak buydu. Erkeklere de demiş ki evinize bakacaksınız, çoluğunuza, çocuğunuza bakacaksınız. Evin geçimi, iaşisi her şey erkeklere ait. Hadi adamlar vazgeçin.
Ömür boyu adam, ev, çoluk, çocuk, kadın mı bakacaksınız? Vazgeçin inanmaktan. Sorumlusunuz elinizin altındakinlerden. Haydi. Bırakın. Çalışacak olan adam, eve bakacak olan adam, cihad edecek olan adam, savaşacak olan adam, bilgili olmak zorunda olan adam, tecrübeli olmak zorunda olan adam, din yüklemiş de yüklemiş adamların üstüne.
Vur abalaya der gibi. Öyle mi düşüneceğiz şimdi? Dicez ki selamun aleyküm ya. Ya bu kadar yük. Cenab-ı Hak da diyor ayet-i kerime de biz sizin kaldıramayacağınız yükü yüklemeyiz. Çok basit. Evet, birisi oradan bir havai fişek patlatıyor. Yani kadınlar eziliyor diyor. Nerede eziliyor kardeş? Kadınlar kapitalist sistemde eziliyor. Kadınlar dinsiz sistemde eziliyor. Kadınlar iki arada bir deredeki sistemlerde eziliyor. İslami bir hayatta kadın kraliçe, İslami bir hayat olmuş olsa bugünkü adamların büyük bir çoğunluğu kadınsız kalır. Kimse yüzüne bakmaz adamların.
Bakın kimse adamların yüzüne bakmaz. Ciddiyim bunda adamız diye dolaşıyor millet. Kardan adam bile değil. Ama dini bir sistem olmaması bütün mevcut global o emperyalist sistemin işine geliyor. O emperyalist sistem kadınların gerçek manada inanmasını, erkeklerin gerçek manada inanmasını ve o inanca dayalı bir sistemin oluşmasını istemiyor.
Çünkü böyle köleleştiriyor. Çünkü böyle o bir sürü kölecikler, koloniler oluşturuyor. Ve veriyor o sistem insanların eline birkaç tane argüman. İnsanlar öyle dolaşıyor ortalıkta. Birisi çıkıyor çıplak soyunuyor. Soyunma hürriyetin var diyor. Birisi de sana gelse tecavüz hürriyetin var dese ne yapacaksın? Senin soyunma hürriyetin olduğu kadar birisinde tecavüz hürriyetin var derse ne yapacaksın? İnsanlık mı? Hangi insanlıktan bahsedeceksin? O da benim insanlığım. Sana ne? Sana soyunmayı emreden bana da tecavüz etmeyi emretti desem ne diyeceksin?
İslam adabı erkanı almış bir erkek topluluğun içerisinde soyunma özgürlüğün var demek kolay. Çünkü hiç kimse sana dokunmayacak bile. Hatta bakmayacak bile. Hatta seni cife görecek. Leş görecek. Et parçası görecek. Eğer İslam adabı erkanı inancı almamış hiçbir inanca sahip olmamış olsan sen soyunma özgürlüğün vardı soyun da ne hale geliyorsun bak. Birisi de der ki benim tecavüz özgürlüğüm var. Ne diyeceksin? Neye göre yasaklayacaksın? Kime göre yasaklayacaksın? Yasaklayacaksın olguyu söyle bana. Kim yasaklatacak sana? Sana istediğim gibi insanları katletme özgürlüğün var diyorsan öbür gün de der ki bütün insanları katletme özgürlüğün var. Gitti Hiroşima'ya attı mı bombayı?
Attı. Neye göre attı? Hangi inanca göre attı? Hangi felsefeye göre attı? Güç felsefesine göre. O zaman hakim olan ne oluyor? Güç. Senin soyunma özgürlüğün varsa benim de tecavüz etme özgürlüğüm var. Güç bende. Ben de sana tecavüz ederim dersem ne olacak? Kim durduracak o zaman? Böyle ufak, böyle dinin içerisinde inanma ile alakalı somut şeyler var. İnanç bu. Cenab-ı Hak diyor ki bana inandın mı? Evet. İnandıysan böyle yaşayacaksın diyor. İnandın mı?
Evet. Böyle yaşayacaksın. İnandığını böyle anlayacaksın. Çok basit bu. Bunun şöyle hikmeti vardı. Böyle hikmeti vardı. Bunu anlatmaya gerek yok ya. Allah Allah. O hikmetlere bakarak da mı inanacaksın? Biz İbrahim'e dedik ki ateşi yakma. Haydi anlat hadi buna sen. Ne anlatacaksın? Ateş yakmadı kardeşim. Yanan ateş onu yakmadı. Ne diyeceksin şimdi? Otur yüz bin yıl hesap kitap et. Ateş yakar mı? Herkes yakar diyecek. Yakmamış İbrahim'i. İbrahim'i yakmadı yetmemiş. Bakın sevgiye bakın. Sevgiye. Nasıl somuta iniyor? Ne yaptı Sarı annemiz? Sevdiği, sevgilisi inandığı ateşin içinde.
Attı kendini ateşe. İbrahim değildi. Peygamber de değildi. Ama gerçekten seviyordu. Sevgisi hakikate ermişti. Sevgisi hakikate erdiğinden İbrahim gibi onu da ateş yakmadı. İbrahim gibi namaz kılmıyordu. İbrahim gibi peygamber değildi. İbrahim aleyhisselam gibi ona kitap indirilmemişti. İbrahim aleyhisselam gibi ona peygamberlik de verilmemişti. Ama İbrahim aleyhisselamı her şeyden çok sevmişti. Attı kendini ateşe. Yakmadı. Rivayet edilir ki annesini çağırıyordu. Ey anneciğim gel. Gel.
Sen de kurtuluşa er. Dışarıdan yanıyormuş gibi ateşmiş gibi görünen şeyin içi nur bahçesi. Annesi gelemedi. Buna inandık biz. Buna inandık. Buna inandım. Bunu normalde ilmi olarak bakacak olursan yani bu iki kadından daha ağır bir mesele bu. Biz buna inanmışız. İki kadının şahidine mi inanmayacağız? Biz Yunus aleyhisselam balığın karnında yaşadık kırk gün. Gidip bir üniversiteye gitsen desen ki balığın karnında kırk gün bir adam yaşar mı? diyecekler gidin ya saçma sapan böyle şeylerle mi geliyorsunuz benim önüme? Öyle diyecek.
Biz inanıyoruz buna. Biz böyle bir manyak kafalıyız. İnanıyoruz buna. Öylesine inanıyoruz ki bazen böyle deniz kenarında bir Yunus gelse kapsa beni diyorum ben. Uçuk psikolojik bir nokta diyebilirsiniz. Adam Yunus bekler mi deniz kenarında? İnanç. İnanma. Ama onun somut beklenen tavır ve davranışları var. Somut istenilenler var. Siz o istenilenlere yaptığınız kadar inanıyorsunuz. Yapabildiğiniz kadar inanıyorsunuz. Bu fiziki manada. Bunu tamamlayan bir şey var. Bu fiziki eksikliği tamamlayan, fiziki noksanlığı arttıran, fiziki noksanlığı örten manevi bir şey var.
Bu ne? Sevmek. Ne diyor Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Bir kimse diyor, bir şeyi sevse, onun yaptığı gibi yapamasa da yapmış gibi olur diyor. Muhteşem. Muhteşem. Siz eksiksiniz, noksansınız ama seviyorsunuz. Yapmak için çaba sarf ediyorsunuz, gayret sarf ediyorsunuz, koşuşturuyorsunuz ama eksiksiniz, noksansınız.
Ama var ya o hadis-i şerif, ümit kapısı. Sev seve bildiğin kadar ama somutu terk etme. Ayağın yere bassın. Hz. Mevlana'nın dediği gibi, bizim diyor, bir ayağımız pergelin sivrucu, ayaklarımız pergelin iki sivrucu gibidir. Birisi diyor, şeriat-ı ahmediyeye batıktır. Öbür ucumuzda, ayağımızda da alemleri seyran ederiz diyor. Sen alemleri seyran et. Bunun yolu ne? Sevmek. Ama bir ucunu da, pergelin bir ucunu şeriat-ı ahmediyeye bağla. Bu ne? Edeb, adab, Kur'an, sünnet. Neyi, nasıl yapılması gerektiği? Oraya ayağını bağla. Ben bunu yapmam. Ya namaz şart değil, oruç şart değil.
Ya buna uyumak şart değil. Öyle bir şey yok. O orada ayağın sabit. Somutta ayağın, bir ayağın. Öbür ayağına alemler seyran et. Bu neyle mümkün? Bu sevmekle mümkün. Senin sevdiğin alemleri seyran ediyorsa, sen de seyran edeceksin. Bir sevilen düşünün. Kendisine aşık bir kimse var. Hüngürt faşırt. Her gün ağlıyor. Peşinde. Peşinde. Nereye bırakır gidersiniz onu? Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri dedi ya, yanık paçaya da davet edilsem icabet ederim. Yanık paçayız biz.
Kendisi söylemiş. Yanık paçayız. Seversen, o sevginle sen alemlere kanatı açarsın. O yüzden her somutun, her soyutun somut bir tecelliyatı lazım. Aşk bu manada soyuttur. Ama onun somutu lazım. Somutu. Ben seviyorum demek. Soyut. Onun somutu lazım. Yapma dediğinde yapmamak. Somutu. Ben bunu yapamıyorum. Hayır öyle bir şey yok. Ben bunu yapamıyorum diyorsan, eksik seviyorsun. Eksik. Eksik. Yok öyle bir şey.
Ya ben seviyorum ama, ya senin kulağının altı yapışık mı yanağına? Dön bakayım bir. Biraz yapışık herhalde değil mi? Kulak mühemen tam ayrık değil. Pehlivanlık yaptın mı sen? Yapmadın mı? Tam pehlivan kulağı seninki. Ben çok seviyorum onu ama, ben kulağına ayrık istiyorum biraz daha. Eee, hadi ameliyat ol gel. Ben seni çok seviyorum ama. Sen onu çok seviyorsan sen onu kulağına ayırır demeyecek. Öyle bir hakkın yok senin. Öyle bir hakkın yok. Yok öyle bir şey. Allah bizi affetsin. İnanma da bu. Ben inanıyorum. İki kadın bir erkeğe denkmiş. Tamam. Ben inanıyorum. İçki içmek harammış.
Tamam. Ben inanıyorum. Faiz harammış. Tamam. Düşünebiliyor musunuz? Adamın kasasında para, millet para arıyor boyuna. Ödeyememiş. Adam hazır. Ya farkını koy ben bir çay sonra ödeyeyim diyor. Ticaret yapan için ne kadar zor. Ama inanç. Onu da sana, ona, oraya sevk etmiyor. Seni oraya sevk etmiyor. Dur diyor burada. Ya bunu yapamazsın diyor sana. Bütün alem yapıyor. Ama diyor ki sana yapamazsın. Millet bana çekiyor demezdi. Ben nasıl olsa faiz almıyorum ya. Uğraş dur. Uğraş dur. Hala da ödemiyorlar da. Önemli değil de.
Arkasını da bıraktık zaten artık. Değil mi Sait? Nerede Sait? Bıraktık değil mi? Bıraktık. Ödemiyor adam. Yüzlerine de söylüyorum. Sizden diyorum zalim bir faizci olmuş olsaydı bu alacağını şimdiye almıştı sizden. Almıştı. Sizler de onları ödüyorsunuz zaten diyorum. Ben bakıyorum. Ama biz ödemezsiniz diyorum ben. Biz zalim değiliz. Faizci değiliz. Size küfür etmiyoruz. Hakaret etmiyoruz. Siz biz ödemezsiniz. Yok hocam öyle değil. Ya öyle ödemem bir şey. Ödemiyorlar. Aynı şey. İnanç seni durduruyor. Söyle. Bu inancın da madde üstündeki etkisini sormak istiyorum. Şimdi mesela doktor üstünden yine gideceğim. Doktor inansa bir hastalığa falanca bitkinin iyi geldiğine öyle bir inansa ki hiç bunda şüphesi olmasa o hastalıktan sahip olan o bitkiden iyi olur.
Veya İbrahim Aleyhisselam hiç şüphe yoktu ki ateş onu yakmadı. Bugün İbrahim Aleyhisselam'ın ateşi ona yakmadığına hiç şüphe etmeden inandı da ateş yakmaz. Veya suyun üstünde yürümeye bunu örnek verdiğimizden söylüyorum. Adam hiç inan yani hiç şüphe etmese evet suyun üstünde yürür. İnancın madde dünyası etkisi hakkında ne dersiniz? Maddeye etkisi nedir inancın? Yani değiştirir mi her şeyi? İnanç akı beyaz eder, akı kara eder, karaya ak eder. Ama inanana eder. Doktor gribin, gribin şifası kendi içindedir. Hiç dışarıdan şifaya gerek yoktur. Grip hastası olman sana şifadır dediğinde doktora bu şifa olur. Doktor o inancı bir başkasına telkin etse, o kimse o inanca o seviye gelmezse o zaman da onun gribi artar.
İnanan hopurdatabilir madde alemini o zaman. O inanan için madde alemi yoktur zaten. Yani inancın emrine girer madde. Evet ama o inanana girer. Mesela dinin dışına çıktık burada işte. Hayır o inanmanın zirvesine din getirir onu. Yani adam kendiliğinden inanamaz. Yok onun o... Suyun üstünde yürüyor. Evet o kimse dinin hükmüne göre ona inanır. Dinin o soyutun somuta indirmesiyle ona inanır. Peki benden sonra hani Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem Hazretleri işte su üstündeki yürüyenler çıksa bile onlara itibar etmeyiniz. Bu adamların inanç mekanizmaları çalışmıyor muydu? Onlara normalde inanç onların o suyun üzerinde yürüme düşüncesi onların mani onlara bu noktada şeytani bir şey cinni taifesiyle alakalı.
Mesela o kimsenin o kimsenin suyun üstünde yürümesinin inançsal olup olmadığını La ilahe illallah Muhammeden Resulullah demek de olur. Mesela bir Van'da papazın birisi her sene o Van'ın ortasının karşısında mı ortasını Akdamar Kilisesi'ne suyun üstünde gider gelirmiş. O günün velilerinden birisine demişler gideceği zaman bu fakiri de çağırın demişler. Ama bütün oradaki ahali o papazın etrafında toplanacaklar. Yani inançsal bir kriz olacak. O mübarete gitmiş orada Van'ın kenarına o da oturmuş. O tam böyle papaz gelmiş mesela tam ortaya kadar. O kelime-i tevhidi getirmiş orada. Kelime-i tevhidi getirince Cenab-ı Hakk'a münacat edince cumhurlop suyun içerisine gitmiş.
Hala da oradaki o inanç sahipleri o papazın suyun içerisinden bir gün çıkacağına inanırlarmış. Örnek. Bu tip meseleler o hani Harut, Marut var ya şeyler büyü ve şeyi öğrenenler onlar melek değil. Babil'in zamanı değil. Onlar melek değil. Onları eskiler melek olarak tanımlıyorlar. Hala da melek olarak tanımlanıyor. Onlar melek değil. Onlar normalde manevi yaşayan ayrı bir guruh, ayrı bir yaratık onlar. Onlar hala da var. Soyları devam ediyor. Ve onlar bu büyüde, bu enteresan şeylerde çalışanlar. Bu normalde o büyücülere, o var ya hani böyle ne diyorlar hani medyumlara, onlarla irtibat kuruyor onlar.
Onlar tam cinni taifesi de değil. Onlar melek de değil. Böyle hani eşekle atı birleştirirler katır olur ya, bu onun gibi yani öyle değil ama onun gibi. Yani ne eşek ne katı, ne at. Bunun gibi ne melek ne cinni. Farklı bir kavim onlar. O farklı bir kavim onlar sırf onlarla ilgileniyorlar. Ve sırf onlarla ilgilendiklerinden dolayı bu tip ilgilenen insanlarla onlar irtibata geçiyorlar. Bunu bilmeyenler de cinni taifesi bu diyorlar. Hani cinnilere karıştı, cinni taifesiyle irtibat kurdu diyorlar. Değil. Onlar o ilmin sahibi ayrı. Onlar o ilmi öğrendiler. Öğrendikleri için o ilmi şimdi gerekli olan. Yani onu da nerede kullanıyorlar? Dinden soğutacak bir kimse varsa onlara veriyorlar onu. Onlar etrafta böyle insanları dinden soğutuyorlar.
O farklı bir şey işte. Onların ki inançsal bir mesele değil. Anlatabildim mi? Onlar normalde bu eğitimi alıyorlar. Yani birisinin kalkıp da ben suyun üzerinde yürürüm deyip inanıp da suyun üzerinde yürüme hali yok. Mümkün değil. O böyle değil yani. Yani ancak oraya tevhidle ulaşabilirler. Evet. O noktaya tevhidle ya da tevhidin bu noktada karşılık olarak zıddı olarak tevhidsizlikle. Yani o yaratıklardan bilgi almakla. Onun da bir matematiği var çünkü. O zaman iman birdir diyebiliriz. Evet ama normalde onlar mesela suyun üzerinde yürürken o matematikten öğrendikleri şeyleri zikrediyorlar. Anlatabildim mi? Anladım. Yani onu yaparken kimse o dediğim o yaratıkların onlara öğrettikleri dersler ve vitirler var.
O kimse onu yaparken o vitri çekiyor. O vitri bozacak olan tevhid. Sen onun karşısında vitri çektiğinde, sen onun karşısında manevi olarak zikre başladığında bu sefer onun tılsımı bozuluyor. Bu Musa'nın etrafında büyücülerin, Musa da var. Musa aleyhisselamın etrafındaki, Firavun'un etrafındaki büyücülerin hepsinin büyülerini atıp Musa aleyhisselamın orta yere asasını atması gibi. Şimdi asa tevhid inancı. Onun karşısında, sen zikrullaha başladığında manevi olarak bir esman varsa, o üstadının verdiği esman, manevi olarak bir esman yoksa tevhid. Sen ona başladığında onun iksiri bozuluyor. Ama senin de o tevhide inancınla alakalı o iksiri bozmak. Senin de o zikre inancınla alakalı o iksiri bozmak.
Sen normalde ona gittiğinde huu dedin de biter onun işi. Eyvallah. Esman vardır, bir esman çekersin onu. Üstadım vermiştir sana. O esma senin için iksirdir. Senin isma azamın odur. Üstadının verdiği esma senin için isma azamdır. Ona öyle inanmaz ama sufiler. Yani bana ne verdi? İşte hu hu hu Allah dedi. Hu hu hu Allah. Bir ders gibi görür. O isma azamdır. O makamın, o halin isma azamı odur. Senin isma azamın o. Ona öylesine inanacaksın ki sana ne dedi? Sayısız hu hu hu Allah dedi. Sen araba ters takılacak hu hu dediğin zaman araba durur orada duracaksa. Durur. O esma isma azamdır senin için. Bütün herkes isma azam araştırır öyle değil mi?
Sufi için isma azam üstadının sana verdiği esmadır. Sana ne dedi? Hu hu çekti. Sayısız hu dedi sana. Sen sayısız yolda, belde, yürüyorken, giderken. Senin baktığın yer ateş olur o zaman. Çakmak çakmak. Çakmak çak. Bakarsın yürüyüşü değişir adamın. Bakarsın adamın hali değişir. Bakarsın adamın durumu değişir. Ya temelli düşman olur sana. Evet. Ya da böyle atar dost olur sana. Ya düşman ya dost olur. O esma senin için isma azamdır. Onlara bu tip yani istitraci, İslam ona istitrat göstermektir. İstitraci şeylerin karşı iksiri, sufilerin üstadlarından aldıkları kendi esmalarıdır. Ya da tevhidi şeriftir.
Tevhid benim kalağımdır. Zikri nefteli la ilahe illallah'tır. Sen yürü, mahkemede işin var, orada işin var, burada işin var, şurada burada bir şeyin var. Tevhide devam et veya esmaya devam et. Enteresan bir şey bakın, inşaat yaptık ben büyüttüm evi, büyütünce şikayet ettiler. Büyüttüm de ne? Dışarı mutfakla banyo yaptım. Yani iki metre filan beton döktüm dışarı. Kaçak inşaattan yargılanıyorum ben. Aynı adam bir başkası işte şey yapmış, ruhsat almış, bir şey yapmış, bir başkası. Ondan hepsi de ceza alıyor. Şeyh Efendi geldi, baktı böyle. Oğlum sen dergah yapmışsın buraya, tekke yapmışsın, bir de sana mı ceza kestiler ya dedi.
Evet efendim dedim ben, ceza kesecekler. Para cezası değil, bir de hapis cezası var. Oğlum sen dedi mahkemeye gider gelirken, Allahümme yavve dut, dillerini bağla, dillerini, dillerini bağla, ne o gözlerini yum? Dilini bağla, elini dut. Yok. Gözlerini bağla, dillerini dut dedi, dedi. Peki efendim dedim. İlk mahkemeye çıktım ben şimdi. İlk mahkemeye çıktım da tabii ben içimden Allahümme yavve dut, ondan sonra gözlerini bağla, dillerini dut. Söz bu. Anneannemden defalarca dinlemişim bunu. Bakın söz bu, virt bu. Bunu çek oğlum dedi bana. Buna baktığında senin şimdi hiçbir şey yok. Ben şimdi böyle mahkemede bir an böyle bıraktım, aha baktım hakim bana dönüyor.
Yani benle uğraşacak, ben başladım Allahümme yavve dut, gözlerini bağla, dillerini dut, Allahümme yavve dut, gözlerini bağla, dillerini dut. İçimden çekiyorum ben. Hakim kabarıyor böyle şimdi. O belediyenin şeyi de orada. Ne o? Fen işlerinden adamı orada. Fen işlerin başındaki adam da böyle çok aşırı solcu bir adam. Bana gıcıklığı var. Bu sesi böyle göndermiş onu o mahkemeye. Hakim atacak cübbeyi, dövecek adamı. Bir kabarıyor ona, ben Esma'yı kesiyorum dövecek şimdi bunu diye. Esma'yı kesiyorum dövmesin hakim. Hakim dövecek çünkü diyorum ben. Dövecek bunu keseyim, bırakacak cübbeyi dövecek bunu diyorum ben. Neyse keşif kararı aldı. Eve geldiler ben devam.
Hakim o belediyenin adamının, yok ya dövecek bakın hiç hayatımda böyle estantene görmedim. Dinlemiyor bile onu. Yaz kızım, melat muhabbeti var ya, yaz kızım orada böyle ne sinirli ama hakim. O katibe etraf böyle tiril tiril titriyor, sinirli sinirli yazdırdı yazdırdı. Ben bir davayı götürdüm, bir tanıdık birisi var. Bizim müdür dedi ki, orman işletmesinde müdür, hakimlikten ayrılma bir avukat vardı hakimden emekli oldu. O da çok sert böyle, kral hakim diyorlardı ona. Hemen geldi biri değil mi? Kim geldi karşısına, kim gelirse gelsin. Atıyordu içeri öyle bir adamdı. Ben götürdüm davayı, bunun kazanamayız gerek yok dedi. Bunu almayayım, senin paran da gitmesin ya bana. Bu dedi, kazanılmaz hakim adam. Yıllardır o kararı vermiş. Almadı benim davayı.
Allahümme yavve düt, gözlerini bağla, dillerini tut. Hakim yazdı, yazdı, yazdı şeyde. Ne o? Keşifte, metreyi aldı, kendi ölçtü. Mahkeme günü çıktık biz. Ben devam, Allahümme yavve düt, gözlerini bağla, dillerini tut. Hakim aldı. Benden önce kral hakim almış, onu kazanacağız diye. Aynı davadan, başka birinin davası var. Kral hakim girdi, ona cezayı patlattı. O cezayı alan kral hakim de, o da sarhoş gibi çıktılar. Ben girdim, baktı davayı. Ondan sonra, beraatine dedi, cezaların reddine dedi. Gerekçeli kararın sonradan açıklanmasına dedi. Açıklayamayacak çünkü o esnada. Mümkün değil zaten açıklaması. Çıktım ben dışarı, kendi kendime dedim ya, ne oldu acaba ya?
Allahümme yavve düt, gözlerini bağla, dillerini tut. Ben bir dolaştım geldim, bir nefes aldım. Onu sindirdim, benden sonra bir dava daha var. Aynı şekilde. Ulan ona ne yapacak acaba dedim ben. Koşa koşa geldim, o da avukatlı. O da kral hakimde. Yani adam hakim, davanın ne olacağını biliyor. Neyin kazanılmayacağını biliyor. Kral hakim ya. Yani bayındır da hakimlik yapmış, kazanmayacağı davaları almıyor. Boşuna paran gitmesin, buradan bu kadar ceza alırsın diyor, gönderiyor adama. Yine üzerinde şey, beni gördü, içeri girecek. Seninki ne oldu dedi. Beraat ettim dedi. Ne dedi? Beraat ettim dedi ben. Allah Allah dedi bu.
Girdi içeri. Hakim ama avukat olarak giriyor şimdi hakim orada. Onu da dava, patlattı cezayı ona da. Çıktı hakim şaşkın böyle. Uzun boylu, iri yarı birisi. Ya ne oldu ki dedi. Allahümme ya ve düt gözlerini bağla dillerine düt oldu hakim bey dedim. Böyle baktı bana. Yürüdüm gittim şimdi. Üstadının verdiği esma, senin için ismi azam. İnanırsan. İnanmazsan, Allah yolunu açık etsin. Şüphenin kaynağı bilgi midir? Gerçek bilgi şüphenin kaynağı değildir. Bilgi bilgidir. Şunlara bakayım. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin uygulamalarından birini alıp uygulamayabilirsiniz den.
Hangisi kolayımıza gelirse uygulamayı almamız uygun mudur? Bu biraz kolaycılık. Ama bir meseleyi tam, herhangi bir meselede gerçekten uygulayamıyorsanız, zorlanıyorsanız, burada bir sıkıntı varsa, bizim inancımız ona göre dizayn edilmiş. Hani işte Kur'an'a, sünnete ve imamların iştahı olarak algılanmış dini hayat. İmamlardan birisinin bu noktada iştahını algılayabilirsiniz. Bedeninle buradasın ama iç yüzden ne işe koyulmuşsun? Avlanıyor musun? Yoksa avlıyorlar mı seni? Divanı kibir. Burada adı geçen avlanmak fiili ne anlama gelmektedir? Avlanmaya ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasından bakmalı. Av doğdur, avcı doğdur ya boşver.
Avcı bir şey avlayacaksa, avın sevdiği şeyi koyar önlüğüne. Siz bülbülü etle avlayamazsınız. Siz aslanı otla avlayamazsınız. Avlanacak olan avın sevdiği vardır.
Avcı, avlayacak olduğunun sevdiğini bilir. Mahir bir avcı. Mahir bir avcı, avlayacak olduğu şeyin sevdiğini bildiği için onun önüne sevdiğini koyar. Öyle avlar. Geçenlerde Çanakkale'ye gittim ben. Çanakkale'de Halit'le biraz sohbet ettik. Ayıp söylemesi işte yemekteydik. Bana büyük bir heyecanla, neydi o lüfer miydi? Lüfer. Lüfer'in neyle avlanması gerektiğini anlattı. Dedi ki, denizlerin en temiz yiyeceğini yiyen lüferdir dedi bana. Ben şimdi ege çocuğuyum, bayındırlıyım demedim artık bir şey ona. Sonuçta onun bu noktada bir eğitimi var.
Büyük bir hayranlık da dinledim tabii ben. Lüfer neyle tutuluyordu? Zargana. Zargana. Ne bu? Yani kaliteli bir balık. Eti lezzetli. O da hiçbir şey, mesela o da hiç dibe inmez balık yemeye. Tamamen orta suda avlanan, kaliteli eti yiyen balıklar. Zargana, istavrit. Yani böyle hep iyi balıklar yer lüfer. Hiç böyle dibe inip de dipten bir şey almaz. Sufi ahlaklı ya. Sufi ahlaklı. Şimdi bir kimse demek ki lüfer avlayacaksa, lüferin sevdiği yiyecekle onu avlayacak. Demek ki iyi bir, mahir bir avcı avlayacak olduğu avın neyi sevdiğini, neden hoşlandığını biliyor. Ve onu öyle avlıyor.
O zaman her avcı bir taraftan bakıldığında avdır aynı zamanda. Avcı bir şey avlar ama kendisinin av olduğunu bilmez. Arabice düşünecek olursanız o zaman av da avcı da odur. Senin av olarak gördüğünde, avcı olarak da gördüğünde odur. O zaman herkese bir avcı yeleği lazım. Diyelim, bağlayalım bu meseleyi. Çünkü aşureyi de anlatacağız biraz. Aşure nedir? Aşure günü sizce tam anlamıyla kutlanıyor mu? Yoksa aşure deyince insanların aklına tatlı geliyor artık. Bana göre tam anlamıyla kutlanılmıyor. Ayrıyeten ilk ne zaman çıkmıştır, neyi ifade ediyor? Sufilerin inancı odur ki aşure Nuh Aleyhisselam'ın gemisinin karaya oturduğu gündür.
O gün Nuh Aleyhisselam karaya gemi oturunca artık tufan bitti, sular çekilmeye başlıyor. O günü bir neşe günü, bir mutluluk günü, bir lütuf, bir ikram günü, o tufandan kurtulmanın bir hamd günü olarak gemide kalan ne varsa yiyeceklerden toplatmış. Sufilerin mitolojik inancı bu, hikayesi bu. Toplatmış, onlardan bir yemek yaptırmış. Ve onlardan yemek yaptıraraktan geminin içerisindekilere yedirmiş. Tabi aşure gününün mitolojik inançları var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin hadislerine dayanan, geçmiş kavimlerden gelen geleneksel öğreti, eğitimler hepsini topladığımızda, Adem Aleyhisselam'ın yeryüzüne indirildiği gün, Adem Aleyhisselam'ın duasının kabul edildiği gün, Adem Aleyhisselam'la Havva Validemizin birleştiği gün, yani bir araya geldiği gün, işte Yunus Aleyhisselam'ın balığın karnından çıktığı gün,
İbrahim Aleyhisselam'ın ateşten kurtulduğu gün, Musa Aleyhisselam'ın Firavun'un zulmünden kurtulup, denizin üzerinde bütün kavmiyle beraber geçip, geçip Firavun'un batırıldığı gün gibi, dünyanın yaratıldığı gün, cennetin yaratıldığı gün, Arş-Ala'nın yaratıldığı gün, bunları normalde tabii, zamansal olarak baktığımızda bir kimse şunu diyebilir, ya hepsi de aynı güne mi denk geldi? Ha Cenab-ı Hak bizim inancımıza göre hepsi de aynı güne denk gelmiş. Ve bunlar Nuh Aleyhisselam'dan sonra, o kavimler bunları böyle kendilerince, kendi içlerinde devam ettirmişler bu geleneği. Ama Mekke'deki kavimler, böyle bir kitabi, bir inanca sahibi olmadığından, putperest olduklarından, bunlardan bilgileri yok. Ve Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin, Mekke döneminde böyle bir günün kutlandığına dair bir işaret yok.
Medine'ye hicret edince, Medine'deki Yahudiler, işte bu Muharrem ayının, onun da oruç tutuyorlar. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'ne geliyorlar, diyorlar ki, Museviler, Yahudiler, bugün oruç tutuyorlar, Musa Aleyhisselam'ın, Firavun'un zulmünden kurtulduğu güne, bir şükür, bir hamd noktasında. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin de, o günün oruçlu geçirmek bizim için daha önemli. Bize layık deyip, oruç tutmaya başlıyorlar. Ama bu oruç farz olmazdan önceki hal. Bir hani, Nasuh Mesih meselesi var ya, yani oruçtan, oruç daha farz değil o esnada. Bakın tekrar söylüyorum, oruç farz değil. Ve oruç farz olmadan önce tutulan oruçlar bunlar. Çünkü Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri, oruç farz olunca, aşırı orucunu isteyen tutsun, istemeyen tutmasın diye, bir ibare de var.
Hatta bazı rivayetler var, sahabelerin nakilleri var. Aşırı orucunu 10 gün tutanlar da var. 3 gün tutanlar var, 2 gün tutanlar var, 1 gün tutanlar var, değişik rivayetler var. Ama oruç tutulmuş. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'ne, oruç farz kılındıktan sonra, ayetler inince, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri, bu oruca devam etmiş yalnız. Devam etti oruçlardan birisi. Aşırı orucu. O yüzden aşırı orucunu reddetmek veya hafif görmek, veya onu böyle kıymetsizleştirmek değil işimiz ve derdimiz. Aşırı orucu, Sufilerin kendi içerisinde geleneksel inancına göre, Nuh Aleyhisselam'dan itibaren tutulan ve uygulanan bir ritüel. Nuh Aleyhisselam'dan sonra, Sufi geleneği ve Sufi öğretisi bu noktada devam etmiş.
Ve bu, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerinden sonra da devam etmiş. Ama işin bir artısı daha var. Enteresan şey, Türklerin, İslam olmazdan önce de aşure gününe denk gelen böyle bir şeyleri var. Adetleri var. Şimdi aşurenin Türklerin içerisinde, Osmanlı topraklarında daha yaygın olmasının, daha fazla öne çıkmasının, sebeplerinden birisi de bu. Türklerin eski geleneğinden var. Nereden geldiğini ben kendim tespit edemedim. Ama var. Şimdi hem Türklerin geleneğinden, hem de İslam'ın geleneğinden, ritüel olarak, gelenek olarak ikisi de birleşince, Türkler de bir oturmuş yerleşmiş. Hıdrellez gibi. Hani Hıdrellez, Türklerin kendi içerisinde gelenekselleşmiş bir şey.
İslam'la sonra, İslam'la birleşince, hani Hızır'la İlyas Aleyhisselam'ın birleşmesi, birleştiği gün olarak algılanmış. Yani birleşme derken, bir araya gelen, Hızır'la İlyas Aleyhisselam, Hıdrellez olmuş. İslam'dan sonra. Bahar bayramı olarak, Türkler de kutlanılan, bir olgu. Milli bir bayram, Türklerin. Kendilerince bir milli bayram yapmışlar. Bu, Güneydoğu'da, Kürtlerin bayramı değil yani sadece. Bu tabii, kültür alışverişi olmuş. Kültürler birbirlerinin içine girmiş, devam etmiş. İşte aşure, bu noktada bir hamd, bu noktada bütün o peygamberlerin ve ümmetlerinin kurtuluşuna sebep olduğu için, bir lütuf, bir ikram, bir şükran günü gibi. Ve insanlar, o kurtuluşlara sebep, oruç tutmuşlar, Allah'a hamdlerini göstermek için.
Ve aşure kaynatmışlar, ve aşure ikram etmişler insanlara. dinin, İslam'ın en büyük özelliklerinden birisi, ikram etmek. Toplanmışlar, aşure kaynatmışlar, oruç tutmuşlar, aşureyle oruçlarını bozmuşlar, ikram etmişler. Bu tabii normalde, sufi geleneğin içerisinde tekkeler de var, ama tekke ve zaviyeler kanunuyla beraber, bu tekkeler kapatılınca, bu usul erkan da yok edilmiş. İnsanlar evlerinde aşure kaynatıp, etrafına dağıtmaya başlamışlar. Şimdi tatlı günü gibi algılanıyor ya şimdi. Ben onu öyle algılamıyorum örneğin. Tabii şimdi devam edeyim. Tabii bugüne, sonradan, biraz kan karışmış. Hüzün karışmış.
Bugüne acı karışmış. Ne olmuş? Hazreti Hüseyin Efendimiz de, yanında, yetmiş bir kişi daha, hunharca şehit edilmiş. Yezid ve Yezid'in askerleri ve komutanlarınca, bir saltanat yüzünden, bir saltanat yüzünden, bir devleti ele geçirme yüzünden, şehit edilmişler.
Ve İslam dünyası, aşure gününde, bir tarafı, geçmiş peygamberlerin kurtuluşlarından dolayı hamd, bir tarafı da, hüzün olarak, aşureye devam ediyor. Tabii, aşureyi, yaz günü olarak tutanlar var. Sufiler onlardan olmamışlar. Aşureyi bir yaz günü olarak görmemişler. Çünkü, bununla alakalı hadisler var. Hz. Hüseyin Efendimiz, tabiri caizse, bile bile gitmiş. Kaderine teslim olmuş. Ama, İslam dünyası, burada bir ayrışma, yaşasın istemiyorum. Hz. Hüseyin Efendimizin, şehadeti unutulmamalı.
O, 72 şühedanın, şehadeti unutulmamalı. Ve, onların zalimler tarafından, hainler tarafından, şehit edildi, unutulmamalı. Ve, her zalimin, her, bu noktada, devlet, saltanat, aşkı içinde yaşayanın, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin, mübarek torunu dahi olsa, onu katletme. Bu noktada, onu şehit etme. Onları üzme. Ve, evladı Resulü sürme, sürgüne gönderme gibi, zulümlerinin, olabileceğini de, unutmamak lazım. O yüzden, aşure günü, belki de, bir zevk, sefahat günü değil, ama bir matem günü de değil. Bunun içerisinde, tefekkür edip, bunun içerisinde tefekkür edip, hem, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, şühedalığını unutmama, hem de, geçmiş peygamberlerin, o zalimlerin, o zulümlerinden, elinden, kurtulma günü olarak, unutmama, hatta, şöyle dahi bakılabilir, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, o gün, şehitlik şerbetini içerekten,
zalimlerin, elinden, kurtulduğu dahi, düşünülebilir. O yüzden, Hz. Hüseyin Efendimiz, şehitlik şerbetini içerekten, zalimlerin zulmünden, Cenab-ı Hak, kendi katına almıştır. Zalimlerin eline bırakmamıştır. Zalimlerin elinde, onu oyuncak etmemiştir. O da zaten, dedesine yakışır bir şekilde, zalimlerin elinde, oyun oyuncak olmadan, şu heda şerbetini içmiştir. Yanında, kendisiyle beraber, hareket eden, 72 tane, ehli beytle beraber. Ve, tabi, o zulüm, ondan sonra da, devam etmiş. Ehli beyti, sürmüşler, çocukları dahil, Yezid ve arkasından gelenler, o zulmü, devam ettirmişler. Mesela, İstanbul'da, ehli beyt mezarlıkları vardır.
Rivayet edilir, iki tane yine, ehli beytten, isimleri aklıma gelmedi şimdi. Onlar, köle olarak satılmış. Köle olarak satılıp, geldiğinde İstanbul'a, o gece ikisi de vefat etmiş. Cenab-ı Hak onların, kafirlerin elinde, oyuncak olmasını istememiş. İkisi beraber aynı gecede, köle olarak İstanbul'a kadar getirilmişler. Hatta, köle tüccarlarına, kafirlere satılıyor. Ehli beyt'e, ondan sonra hep zulümler yapılmış. Çünkü, hadis-i şerif var. Son, imamın kıyamete yakın, yine ehli beytten olacağına dair. Aynı, hani, Firavun'a derler ya, bir peygamber gelecek, senin saltanatını yıkacak. Firavun, o sene doğacak olan, doğan, bütün erkek çocuklarını katleder ya, hani, Nemrut'a derler ya, senin saltanatını yıkacak, birisi gelecek, birisi gelecek, o da, hep erkek çocuklarını katleder ya, hep böyledir.
Yine, ehli beytten, Mehdi Aleyhisselam gelip, zalimlerin, o zulmünü yıkıp, hak ve hakikate dayalı, bir düzen kuracak ya, o yüzden onlar, o hadis-i şeriflerin, şerifin, kendi zamanlarında, tecelli edeceğini, düşünerekten, ehli beyti sürmüşler, katletmişler, esir pazarlarında satmışlar, o zulüm, devam etmiş gitmiş, hatta, Osmanlı'ya kadar devam etmiş. yani, Selçukluların zamanında, tabii, o ehli beytin, Türk illerine gitmesine, sebep olmuş. Ehli beyt, Türk illerine gitmişler, onlara sığınmışlar, orada yaşamışlar, orada dini öğretmişler, Türklerin içerisinde, ehli beyt soyu, oradan gelmiş. Onlar o zulümlerini, o zalimliklerini devam ettirince, ehli beyt saklanaraktan, gizlenerekten, bir kısmı bile bile sürgüne gönderilmekten, Türk illerine gönderilmişler.
Türkler o zaman henüz daha Müslüman değil, kafirlerin içerisine göndermişler, yani tabiri caizse. Orada katledilsinler, öldürülsünler, zulme uğrasınlar diye. Ama Türkler onları bağrına basmışlar. Onları dinlemişler, ve Türkler bir kanaldan da, oradan Müslüman olmuşlar. Ve Türklerin İslam olmasının, sebeplerinden en önemlisi de, ehli beytin oraya sürgün edilip, Türklerin İslamlaşması, ve Türklerin içerisinde, ehli beyt sülalesinin, ve sülbünün devam etmesi.
Şu anda Türklerin içerisinde, ehli beyt sülaleleri varsa, bu, normalde o sürgünlerden kaynaklanan şeydir. Ve Türkler, Osmanlı ile beraber, Selçuklulardan itibaren, ehli beyti, muhafaza etme, onları koruma, onları normalde, biraz daha, hayatlarını, daha iyi yaşaması için, standartlarını arttırma gibi, önemli vazifeler yüklemişler. Osmanlı'da, ehli beytin, secereleri vardı. Onlar çalışmazlardı, bir iş yapmazlardı. Osmanlı onlara maaş verirdi, ehli beyte. Ve onların secereleri vardı. Secerelerine yazılırdı. Onlar vergilerden muaftı, onlar askerlikten muaftı. Onlar normalde Osmanlı'dan, her sene belli bir şekilde, tabiri caizse, maaş alırlardı. Osmanlı'dan hediye alırlardı.
Öyle diyelim. Hediye alırlardı. Osmanlı onlara hediyeler verirdi. Osmanlı onları çok intizamlı bir şekilde, rahat ve düzgün yaşamaları için, seviyelerini düzenli bir şekilde tutturur. ve onların, aynı zamanda da ehli beytin, böyle secerelerinin yazıldığı, ehli beyt secere kütükleri vardı. Onlar dışarıdan çok evlenmezlerdi. Yine ehli beyt olan kimselerle evlenirlerdi. Böylece secerelerini sağlam tutarlar. Ve secerelerini sağlam tutaraktan, dışarıdan bir kimseyle evlenmeden, secerelerini sağlam tutar, devam ederlerdi. Tabi, Cumhuriyet kurulunca, o secereler yok edildi. Bunlar Osmanlı'nın elinde, bir vesika olarak dururdu. Cumhuriyetle beraber, soy ismi kanunuyla beraber, eski secerelerin hepsi de, yok edildi.
Yakıldı, yıkıldı, atıldı. Çünkü ehli beyt sülalesine karşı, insanların sevgisi, muhabbeti, teveccühü olacak. Bunların tanınması istenilmedi. Tanınırsa, çünkü insanlar onlara rağbet edecekler. Onlara rağbet etmesinler diye, bunların tanınmadığı. Böyle soy ismi kanunuyla, işte bütün herkes, eşit noktaya gelmiş gibi oldu. Hiç kimse sülalesini bilmedi. Hiç kimse nereden gelip geldiğini bilmedi. Yani bizim yanı başımızda, örneğin, örnekliyorum bunu. Adam aslında, Hıristiyan veya Ermeni, inancını sakladı. Biz onu normalde, Ahmet Mehmet zannettik. O da adını, soyadını ona göre koydu. Yasef'e Yusuf koydular, örneğin. Yosef'e bilmem ne koydular.
Biz öyle bir karma bir şey olduk. Ve bunları attılar. Bunları atınca da, biz şu anda kimin ehli beyt, kimin olmadığını bilmiyoruz. Kendi ellerinde bir secere varsa, saklayabilirlerse, o secerelerinden bileceğiz. Ömür türlü de bilmiyoruz. Birisi de çıkıp şimdi, ben ehli beytim diyor mesela. Ehli beytim dediğinde, seceresi yok. Bir şeysi yok. Nasıl ehli beyt olduğunu bileceğiz. Veyahut da adam elinde sigara, ehli beyt. Adamın ağzında küfür, ehli beytim diyor. Adam içki içiyor, ehli beytim diyor. Örneğin. Ben ehli beytim diyor, sadaka topluyor. Örneğin. Bunların ehli beytin yapacağı şeyler değildir bunlar. Tabii bunun da işaret, hadisi şerif var.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden sorarlar. Ehli beytini nasıl tanıyacağız diye. Kim benim Kur'an ve sünnetime sımsık yapıştı, o benim ehli beytim der. O zaman, biz bakacağız, kim Kur'an ve sünnete sımsık yapışıyor, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinin bu hadis şerifine göre, onu ehli beyt göreceğiz. Tabii normalde, bu şimdi, bir müddet, Türkiye'de, aşure günü, siyasi bir kamplaşma gibi oldu. Yani aşureyi sadece, işte Aleviler, aşureyi sadece, ehli beyti Aleviler severmiş gibi algılandı. Bir de böyle bir algı oluşturulmuştu, önceden. Mesela bir kimse, Hz. Ali Efendimiz'den bahsetse, benim yeni sufi olduğum zamanlar, ona hemen Alevi damgası vuruluyordu.
Bizim ilk ders kitaplarımız, ders kağıtlarımızda, 72 Şehidi Kerbela, ehli beyti de okunurdu. Biz çok Alevi damgası yedik. Yani böyle siz Alevisiniz. Neden? Siz ehli beyti okuyorsunuz. Hatta ben derdim ben, bu ehli beyti okumak, sevmek Aleviliyse, biz Aleviiz derim. Hala da aynı noktadayım. Ehli beyti sevmek imandandır. Ehli beyti sövenler bizden değildir. Ehli beyti hakaret edenler bizden değildir. Ehli beyti muhabbet beslemek, ehli beyti sevmek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmektir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki, beni seven Hasan ile Hüseyin'i de seven. O zaman ehli beyti sevmek, ona karşı muhabbet beslemek, ona karşı ilgi alaka beslemek, onlara okumak, her mümin için ibadet hükmündedir.
Ehli beyt sevgisi, ümmetin ortak sevgisidir. Birilerinin tek elinde değildir. Birilerine ait değildir. İllaki alevilere ait, illaki sufilere ait, illaki işte şunlara ait diye böyle bir şey söz konusu değil. Ehli beyt, ümmetin ortak sevgide toplanacağı bir yoldur. Ve ehli beyt sevgisini işlemek, ehli beytin yolunu orta yere koymak, her Müslümanın kendi üzerindeki bir vacibiyetidir.
Ve bu konuda, aşureyi siyasallaştırmadan, aşureyi kamplaştırmadan, aşureyi tarafkirlik noktasından bakmadan, ümmetin ortak bir değeri, ümmetin ortak bir ritüeli, ümmetin ortak bir kültürü, ümmetin ortak bir inancı olarak yaşanması gerekir. Biz, acımız da, tatlımız da, eksikliğimiz de, noksanlığımız da, bir ümmetiz.
Ve bu ümmetin, ehli beyti belli. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Necra'nın Hristiyanlar geldiğinde, lanetleşme noktasında, herkes ehli beytini çıkıp, lanetleşsin deyince, bütün sahabe dua ettiler. Biz ehli beytten olalım diye. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sabah olduğunda, hemen kendi arkasına, Hz. Fatıma annemizi, hemen onun arkasına da, Hz. Ali radiyallahu anh hazretlerini, sağına Hz. Hasan efendimizi, soluna da Hz. Hüseyin efendimizi alıp, kendi abasının altına, meşhurdur siyah abası,
siyah abasının altına alıp, meydana çıktı. İşte bunlar benim ehli beytimdir dedi. Hatta akşamına, Hz. Ayşe validemiz, böyle toplantı esnasında, böyle bir sohbet esnasında, ben ehli beyt değil miyim ya Resulullah deyince, sen peygamberin eşisin, bu sana yetmez mi dedi. O yüzden ehli beyt, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, Hz. Hazretlerinin bildirdiği bize, Hz. Fatıma annemiz, Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri, Hasan ile Hüseyin efendimizdir.
Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, benim sülbüm, Ali'den gelecektir dedi. Onun sülbü, Hz. Ali efendimizden geldi. Yani, Fatıma annemizin üzerinden. Ve o devam ediyor mu? Evet. Şu anda ehli beyt olanlar var mı? Evet. Ve bu ehli beytler kendi içlerinde, kendilerini biliyorlar, bilmiyorlar, kendilerine bağlı. Kendilerini bilenler var mı? Evet. Bunun zahiri ve manevi olarak, ehli beytlerin toplandıkları bir merkez var mı? Evet. Bazıları manevidir ehli beyt. Nasıl manevidir? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ona manen evladım demiştir. Ona evladım dediyse, o evladım denilen kimseler mübarek olsun, o da ehli beyttir.
Bu manevidir. Ha bu zahiri midir, manevi midir, burası da tartışmalı. Zahiren o soyunu, sülbünü bilmiyor olabilir. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ona evladım dediyse, benim inancım odur ki, o hem zahiri hem batini ehli beyttir. Eğer birisini rüyanızda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, o benim evladımdır dediyse, o kimse Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin, hem maddi hem manevi evladı, o ehli beyttir.
Bu benim inancımdır kendimce. Ha birisi bunu inanmayabilir, zahiri bir de, kütük isteyebilir, hakkıdır. Bakın o da hakkıdır. Ama bir kimse de kendi kendine böyle bir işareti olmadığında, ehli beytim demesi de çok hoş değil. Çünkü bu işin bu noktada istismarı var. Ben çok insan tanıdım, ehli beyt'e yakışmayacak hal ve hareketler içerisinde olan. Allah muhafaza eylesin. O yüzden benim için, o manevi işaret önemlidir. Tanıyamıyoruz ya kimseyi. O yüzden o manevi işaret, ben rüyamda birisini görsem, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, tecelli etse, lütfetse, ikram etse Cenab-ı Hak, ve dese ki, filanca, benim evladımdır, benim için delildir o. Benim için delildir.
O yüzden bu noktada, ehli beytle alakalı, insanlar değişik yerlerde değişik tartışmalar yapıyor, hüccet delil bu. Ehli beyt, bu noktada, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, nasıl, ashababa denir ya, abasının altına aldıklarını, ehli beyt olarak, ilan ettiyse, gösterdiyse, manenle, bu benim evladımdır dediği kimse de, bu noktada ehli beyt'tir. Bu kendimce benim ölçüm. Bir başkası bunu kabullenmeyebilir. Ama, insanların, insanların, önemli olan, önemli olan, bağlı kalacakları nokta, Kur'an ve sünnettir. Kim Kur'an ve sünnete sımsıkı yapıştıysa, o Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretin, ehli beytidir. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Ve, aşureye, aşureyi, kıymetsizleştirmeden, aşureyi zalimlerin zulmünden bir kurtuluş günü, ben gerçek manada aşurenin olacağına inananlardanım.
Bir gün gelecek, dünya üzerinde zulüm bitecek. Bir gün gelecek, arz, La ilahe illallah diyecek. Ve arz, komple, La ilahe illallah deyinceye kadar, biz mücadele edenlerden olacağız. Ve arzın, La ilahe illallah dediği gün, Nuh aleyhisselamın gemisinin karaya oturduğu gün, düşüncesiyle, aşure yeniden gerçek kimliğine, gerçek hüviyetine bürünecek.
Bugünkü aşureler, bugünkü yapılan bu ritüeller eksik noksan mı? Hayır. İnsanların birbirlerine yardımlaşması, insanların birbirlerine karşılıksız, bir şeyler yedirip içirmesi, insanların bir geçmiş peygamberleri düşünerekten, onların ritüellerini yerine getirmesi, bu noktada insanların, Hz. Hasan Efendimiz'i, Hüseyin Efendimiz'i unutmaması, Ehli Beyt'i unutmaması, o zalimlerin zulmünü unutmaması, ve her devirde o zalimlerin olabileceğini, her devirde Kur'an ve sünnete kim karşı çıkıyorsa, Kur'an ve sünneti yaşama,
yaşatma gayreti gösterenlere kim düşmanlık besliyorsa, onlar otomatikman Yezid'in safında durmuşlardır. Yezidler bitmez, Hüseyinler de bitmez. Bugün kim Kur'an ve sünnetin emirlerine savaş açıp, kim Kur'an ve sünnetin emirlerine karşı duruyorsa, kim Kur'an ve sünnetin yaşanmasını engel teşkil ediyorsa, kim bu engelin içindese, kim gerçek manada bir Kur'an ve sünnet hakimiyetinin olmasını istemiyorsa, o Yezidoğlu, Yezidoğlu, Yezid'dir.
O Yezidoğlu, Yezidoğlu, Yezid'dir. Yezidlik son bulmaz. Kim Kur'an ve sünnete sımsıkı yapıştı, Kur'an ve sünneti seniyenin hakim olması için mücadele etti, koşturdu, didindi, çabaladı. Kur'an ve sünnetin edebi adabı, Kur'an ve sünnetin hukuku, ahkamı, hakim olsun diye mücadele etti. O da Hüseyin oğlu, Hüseyin oğlu, Hüseyin oğlu, Hüseyin'dir. Ama bir tarafta Kur'an ve sünnete siz aklınıza, dilinize gelen bütün galiz kelimeleri kullanacaksınız, Kur'an'ın ahkamını, sünnet-i Resulullah'ın ahkamına karşı duracaksınız, ondan sonra aşire gününde, vah Hüseyin, vah Hüseyin deyip ağlayacaksınız. Ona dahi saygı duyuyorum, bir Hüseyin sevgisi vardır içinde diye.
Ama şunu unutmayalım, Ehl-i Beyt, Kur'an ve sünnetin hakim olması için şehit oldu. Ehl-i Beyt, zalimlere karşı, zulmedenlere karşı, ve saltanatlarını, zalimliğin ve zulmün üzerine, Kur'an'lara karşı mücadele etti. Canlarını vereceğini, şehit olacaklarını bile bile yürüdüler. Bile bile yürüdüler. O zaman Hüseyin'i olmak, Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp, Kur'an ve sünneti sımsıkı yaşayıp, azı dişleriyle tutup, hayata devam etmektir. Odur Hüseyin'i. Hüseyin'i odur. Eğer Kur'an ve sünnete karşı duruyorsa bir kimse, Kur'an ve sünneti atıl batıl görüyorsa, Kur'an ve sünnetin ahkamını kendisine ahkam olarak kabul etmediyse, o da Yezidi'dir.
Yezidi'nin kara köküdür. Hatta o günkü Yezid'den daha şedid bir Yezid'dir. O günkü Yezid'den daha şedid'dir. O günkü Yezid'den daha şedid'dir bugünkü Yezid'de. Ama onu görmek istemezler. Bunu böyle siyasi kamplaşma noktasından bakarsanız aşureye, o zaman aşure aşurelikten çıkar. Ama aşureye, Kur'an ve sünnetin tarafları, Kur'an ve sünnet inançları bir tarafta, Kur'an ve sünnete savaş açanlar bir tarafta olarak görürseniz, bu haktır. O zaman gelin hepimiz Hüseyin'i olalım. Kur'an ve sünnete iman edip, Kur'an ve sünnetin bizden istediklerini yerine getirelim ki, her birimiz birer Hüseyin'i olalım.
Yok eğer biz Kur'an ve sünnetin emirlerini terk ediyorsak, Kur'an ve sünnetin gözünün içine baka baka reddediyorsak, bir günlük aşuremiz aşure olmayacak. Bu kardeşimizin dediği gibi onun için bir tatlı bayramı. Yok. İnşallah ben onun dahi, bunun dahi, hani tatlı bayramı gibi algılayanların dahi, bir kapı aralanacağını, o Hazreti Hüseyin sözünden, o tarafa doğru bir yol gideceğini, ve Hazreti Hüseyin'in, Efendimizin üzerinden, hidayete, onun üzerinden, Kur'an ve sünnete ulaşacağına inananlardanım.
O yüzden, aşureyi nasıl insanlar, hangi cepheden, hangi cenahtan bakarlarsa, baksınlar, sonundan hayır çıkacağına inanıyorum. Çünkü, din ve dinden olan bir şeyin konuşulması, din ve dinden olan bir şeyin, hiç önemli değil, tartışılması dahi, insanları bu noktada, hidayete doğru yola doğru sevk edeceğini, o yanlış inanışların doğruya varacağına inanıyorum. Mesela işte, aşureyle alakalı, bazı, inanca sahip olanlar, kendilerince örneğin işte, değişik oruçlar tutuyorlar. İşte, hayvansal bir şey yemiyorlar, su içmiyorlar, bunun gibi. İşte, 10 gün hayvansal daha, kendine uzak duruyorlar, hayvan kesmiyorlar hiç kendi elleriyle. Su içmiyorlar hiç. Bazıları su içmiyor, şarap içiyor.
Yani, su yasak diyor, şarap içiyor adam. Ondan sonra, ne bileyim işte, et yemiyorlar, etsi bir şeyler yemiyorlar, hayvansal bir şeyler yemiyorlar. İşte, bir de, onlar, yani bazıları, 10. gün, işte, horoz keserler filan. Onu da keserlerken, kendileri kesmezler, giderler, birisini bulurlar, sen kesterler. Yemek verirler, aşure günü için. Onlar sırf aşure tatlısı yapmaz, bazıları mesela. Yemekler yaparlar. Sonradan sonradan artık, toplu aşureler veriyorlar. Bunlar da güzel şeyler, hoş şeyler. Bunlar da, inşallah, yani, bir oruç lafını duyuyorlar. Bir oruç tutma sözü var. Oruç denince, gidip bakarlar, oruç neymiş. Onlar da bir noktada, kendilerini, Kur'an ve sünnete doğru, sevk ederler.
İnanın inşallah. Böyle bir siyasi, bir tarafkirlik olmazsa, siyasi bir tarafkirlik olmazsa, herkesin makil noktada, doğru yolunu bulacağına inanıyorum. O yüzden, aşureyi aşure gibi, biz kutlamaya devam edelim. O gün toplanalım, hep beraber aşureyi yiyelim. Oruç tutalım o gün. Allah'a hamd edelim, Allah'a teşekkür edelim. Bu noktada, kardeşler birbirleriyle beraber, hemhal olsunlar. Bakın ne kadar güzel, toplandık hep beraber. Aşurelerimizle, oruçlarımızı açtık. Allah'ı zikrettik, sohbet ediyoruz. Tarihi meseleleri konuşuyoruz. Ve aşureyi, canlı tutmaya çalışıyoruz. Bu sufi geleneğinde, var olan bir şey. Sufiler bunu hiç terk etmemişler.
Ama tekke ve zaviyeler kanından sonra, terk edilmek zorunda kalmış. Ama Cenab-ı Hak, yeniden bir değişim, dönüşüm gösteriyor. Cenab-ı Hak, yeniden lütfediyor, ikram ediyor. Bakın, bu tarihi mekanlar açılıyor. Bu tarihi mekanlarda, insanlar toplanıyorlar. Bu geçmiş, geleneği, günümüze taşıyorlar. Burada insanlar, yine toplanıp, böyle güzel sohbetler, böyle güzel vakitler, ibadetler yaşıyorlar. Ve en azından, insanlar kendilerince, yani tatlı bir, soluk, tatlı bir nefes kalıyor insanlara. O yüzden, ben onları böyle çok, horhakir görenlerden değilim. Mesela işte, mevlüt okumayı, mevlüt okutmayı, horhakir görürler diye insanlar. Ben de derdim ki, hani bazıları bunlar, dinde bidat çıkardılar, bidatçı bunlar derlerdi.
Ben de derdim ki, insanlar o baskının altında, o zulmün altında, mevlüt okuyarak da birbirlerine, Kur'an ve sünnet anlatmışlar. Din, ibadet, Kur'an, sünnet, peygamber, mevlüt derle, ayakta kalmış. Biz ilk, ben derse girdiğimde, Cenab-ı Hak lütfettiğimde, ben tarikata girdiğimde, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi biz de öyle derdi, oğlum mevlüt okuyoruz deyin derdi. Biz ders yapacağımız zamanlar, rahleye bir tane de, mevlüt kitabı koyardık. Polis molis basarsa, onun başında olan bir tane de, mevlüt okuyabilecek bir kimseye oturturdum ben. Polis basarsa başlardı, indiler gökten, melekler saf saf diye, mevlüt okurdular da. Biz oralardan geldik. Ve camide ilk zikrullahı, Cenab-ı Hak lütfedip, yaptıracağı zaman bize bayındır da, ben mevlüt okutuyorum diye, milleti toplattım.
Belediyeden anons ettir dedim, hiç unutmuyorum. İşte bizde böyle bir, şehrin içerisinde, kazanın içerisinde, böyle bir, hapörlü anons sistemi var. Oradan insanlar, ölüsünü, taziyesini, olacak olan olaylar filan, oradan anons ettiriyorlar. İlan ve reklam, şubesi var belediyenin. Ben oradan ilan ettir dedim. Dikkat dikkat, işte, sevgili halkımıza duyurulur. İşte, Mustafa Özbağ'ın, babası Hasan Özbağ'ın, Atfen, işte Hacı İbrahim Mahallesi camisinde, mevlüt ve tehvit okunacaktır. Bütün halkımız davetlidir. Bütün herkes geldi, mahalleden kadınlar, anne merkeze mevlüt söyledi. Bizim orada kadınlar, bayanlar mevlüt'e giderken, düğüne gider zannedersiniz. Yeni gelinler neyi varsa, takır takıştırır.
Herkesin iğneli, iğne oyalı, örtüleri mörtüleri vardır. Ondan sonra, evlenecek olanlar, süslenir, ondan sonra beyaz örtüleri takar, ondan sonra herkes gelir. Orada herkes birbirine, gelin bakacak olan, kız bakacak olan, oğluna, oğusuna, busuna, herkes oralarda. Bütün millet, beyaz örtüsünü, kapan geldiydi. Ben de içimden, kıs kıs gülüyorum, neyle karşılaşacaklarını, bilmiyorlar diyorum ben. E tabi malum, bizim çevre, eş, dost, arkadaşlar da geldiydi. Tire'den de ben, arkadaşları çağır dedim o zaman, gelin dedim. Ne zaman dedi ki, gelin Allah diyelim, haydin Allah diyelim dedim ben. işte gelin evvela, vacip oldu her kula, işte Allah diyelim deyince, bizimkiler bir başladılar Allah deme, yukarısı da aşarısı da karıştıydı.
Şimdi, insanlar, dinlerini böyle ayakta tuttular. Aşure günü, millet aşureler kaynattı. Aşure günü dedi, işte yedi kapı sağa, yedi kapı sola olmazsa, aşure kabul olunmaz dediler. Yedi kapı sağa, yedi kapı sola, ya mezra'da oturanlar, nerede kapı bulacaklar, bilmiyorduk da. Ama bu inanç vardı. Aşureler kaynattılar, pilavlar yaptılar. Adam gece rüyasında bir şey gördü, aman işte bir fakire doyur dediler. Fakirler doyurdular, böyle böyle, insanlar inançlarını ayakta tuttular. Yoksa Lozan'da insanların, kafir olması öngörülüyordu. Ama baskı, baskı, baskı, Cenab-ı Hak demek ki her şeyde, bir lütuf ediyor. Cevizin içini veren Cenab-ı Hak, o sertliğin içerisinde, cevizi ihya eden, cevizi koruyan Allah.
Bazen sertlik, baskı tut, baskıcı bir nokta, içerideki, içeride, çok harika bir, tatlıyı oluşturur. Öyle bir öz oluşur ki, o harika olur. Elmas nasıl olacak ki? O kadar büyük bir baskı olur ki, elmas oluşur. Elmasın oluşması için, büyük bir baskı gerekir. Öyle elmas oluşur. İşte o baskıyla, elmas oluştu. Ve kabuk kırıldığında, neşvi neva etti. Herkes ondan nimetlendi. Neşvi neva etti. Biz, bu fakir, o baskının son dönemine denk geldi.
Allah için, biz onun ilk dönemine denk gelmedik. Biz onun, ben onun, son dönemine denk geldim. Ona son dönemine baktığınızda dahi, kolay değildi. Kolay değildi. Ben, ilk zamanlar, Bayındır'da dahi, götürüldüğümde, zaten 3-5 tane arkadaş vardı, ben diyemiyordum, beni karakola götürdüler diye. Ödemişte diyemiyordum ben kimseye, karakola götürüldüm ben diye. Bursa'da diyemiyordum ben kimseye, beni şuraya götürdüler diye. Kimse kalmayacak diye düşünüyordum. Şimdi, hamdolsun, açık konuşmak gerekirse, öyle bir dert kalmadı.
Öyle bir şey kalmadı. Cenab-ı Hak, o günleri tekrar döndürmesin inşallah. Bazen böyle benim, ritmik çıkışlarımın, beyin gerisinde, o baskı vardır. Ritmik, haykırışlarının arkasında, o baskı vardır. Kolay şeyler yaşamadı insanlar. Yezidler eksik değil. Yezidler vardı. O Yezidler, Kur'an ve Sünnet diyenleri, hep böyle katlettiler. Kur'an ve Sünnet diyenleri, hep astılar. Kur'an ve Sünnet diyenleri, hep baskı, zulüm gösterdiler. Hep onlara karşı bir savaş, bir mücadele verdiler. Eksik değildi hiç. Ama, şimdi bu günlerin de kıymeti bilinmeli, gevşememeli. Bu günlerin de kıymeti bilinmeli, hor, hakir edilmemeli.
İnsanoğlu enteresan bir noktada. Yani, insanlar, ellerindeki nimetin, kıymetinin farkında değil. Çünkü, o nimet için mücadele etmemiş. Siz böyle bir şey lütfedersiniz insanlara, o insan, o insan, o lütfu, algılayamaz, anlayamaz. Cenab-ı Hak ikram eder insanı. Cenab-ı Hak insana lütfeder. İnsan, nankörlük eder. İnsan, vefasızlık eder. İnsan, gevşeklik yapar. İnsan, kıymet bilmez. İnsan, değersizleştirir. O lütfu, o ikramı. Öyle bir şeydir insan oğlu. Allah affetsin, ben bakardım bazen, işte bir adamı böyle, pişsin, iyi olsun, güzel olsun diye, Şeyh Efendi'nin yanına, ben kendi gayretimle sokardım onu.
Adam, hayalinden geçmeyecek bir şeydir. Aklından geçemeyecek bir şeydir. Bir Şeyh Efendi'nin yanı başında durmak, önemsiz bir şey değildir. Onu alırdım ben Şeyh Efendi'nin yanına getirirdim böyle kendimce, işte burada o hizmet etsin, koştursun, sevap alsın, onu sevsin, o kıymet bilmezdi onu. Aksine hareket ederdi. Geri çekilir bakardım ben, derdim ki ya eyvah, Mustafa Özbağ'a yanlış yaptın. Bırak, adam kendiliğinden geliyorsa gelsin oraya. İnsanoğlu, enteresan bir şey. Yanı başındaki kıymeti görmez. Gözünün önündeki kıymeti görmez. Ona hainlik yapar. Ona vefasızlık eder. Onu değersizleştirir. Onu kıymetsizleştirir.
Onun dediği istikametten gitmez. Onun çizdiği yoldan yürümez. Sankı ona hakaret et dendi. Sankı ona iftira et dendi. Sankı ona burayı dağıt dendi. Sankı ona dendi ki, sen şeyhin yanındasın. Herkese istediğin gibi davran dendi. Bunları yaşadım, gördüm ben. Hep yanıldım. İtiraf edeyim. Neden yanıldım? Duygum yanılttı beni hep. Duygum hep yanılttı beni. Bu noktada. Ben vazgeçmedim. Ama şunu gördüm. Şu anda da Türkiye'deki cemaatlere, tarikatlara, oluşumlara bakarken şunu görüyorum. Kendi içimize bakarken de onu görüyorum. Kendi yakın daireme, kendi etrafıma, uzak daireme, her şeye bakarken onu görüyorum.
Kardeşler, arkadaşlar, biz gerçekten ve gerçekten kıymet bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Eski dönemde olan arkadaşlar hatırlayacaklar. Mesela biz bir yerde ders yapmaya başlardık. Derdim ki, arkadaşlar kıymet bilin. Bakın, böyle bir yerde ders yapıyoruz. Böyle bir yerde zikrullah yapıyoruz. Böyle bir yerde toplanıyoruz. Tedbirli olun, temkinli olun, disiplinli olun. Yarın öbür gün bu nimet elimizden gider. Millet dışarıda sigara içer, işte ha ha ha, hu hu hu, gürültü, patırtı, çatırtı. Orada mahalleden birisi şikayet eder. Tarikatçılar buraya geldi, doldurdu.
Güyüp basılırız biz. Sürgün yeriz. Derse gelenler, onun kıymetini bilmez. Onun acısını çekmemiş çünkü. Onun sancısını çekmemiş. Onun derdini yüklenmemiş. Bir şey nasıl oluşuyor onu bilmiyor. Bir çiçek nasıl büyütülüyor bilmiyor. O hep koklamış. O büyütmemiş hiç. O koklamış. O yemiş hep. Doğramamış hiç. O hazır bulmuş her şeyi. Şu anda ben Türkiye'ye bakıyorum. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar, tarikatlar geldikleri yeri unutuyorlar. Hamd edip, şükredip, daha disiplinli olacaklarına, daha fazla çalışacaklarına, miras yedi gibi.
Bakın miras yedi gibi. Arkasından o mücadeleyi verenlerin hakkını, hukukunu gözetmeksizin harcıyorlar. Harcıyorlar. Çünkü onun bir çilesini çekmemişler. Eski yol arkadaşların beni daha iyi anlayacak şimdi. Metin oradan kafasını sallıyor. Diyorum ki o beni daha iyi anlıyor içimden. Neden? Yani çileyi çekti. Çileyi çekti. Yani bu şu anda bir lütuf, bir ikram. Size bu küçük gelebilir. Size bu değersiz gelebilir. Bursa'nın göbeğinde 450 yıllık bir tekkede aşure düzenlemek ve o aşureye devlet zevatından birilerinin gelmesi demek ihtilal sebebi.
Bu bir nimet. Bu bir lütuf. Dünün teröristiyim ben. Terörle mücadelenin her yerde aldığı adamım ben. Canının istediği yerde götürüp istediği gibi sorgulayıp istediği gibi hareketler edip kapısının önüne bırakılan adamım ben. Kapısının önünden binmiş olduğu arabanın hangi sabah orada bulunamayacağını bilmeyen adamım ben. Ondan sonra arabamın otopark otopark aranıp veyahut da mahalle mahalle sokak sokak hiç kimseye haber vermeden kimse ürkmesin korkmasın diye sokak sokak araba arayıp ondan sonra telefonuma gelen bir sesle araban filanca yerde denilip arabayı oradan gidip alan adamım ben.
Askeri bir araca bindirilip uzay istasyonu gibi aracın içerisinde nerede ne sohbet ettiğimi nerede ne vaaz verdiğimi nerede kiminle göründüğümü nerede kiminle görüştüğümü fotoğraf fotoğraf slide gösterisi gibi fotoğrafların önüne döküldüğü çocuklarımın eşimin evimin her şeyimin gözümün önüne dökülüp benden değişik şeyler istenen adamım ben. Lütfu ve ikramı kıymetini bilelim. Bütün sözüm Türkiye'deki cemaatlere cemiyetlere tarikatlara şeyhlere dervişlere sufilere gevşemeyin.
Hizmetinize devam edin. Lütfu ve ikramı görün. Edebden vazgeçmeyin. Kendinizi değiştirip dönüştüremiyorsanız tembelliğinizden aymazlığınızdan sevgi yetersizliğinizdendir. Yapmayın. Yapmayın. Hiçbir zaman hiçbir zaman elinizdeki lütfun elinizden gitmeyeceğine dair bir inancınız olmasın. Gidiverir elinizden. Gidiverir. Allah kendi sevdiklerine karşı haristir.
Allah kimi seviyorsa onun üzerinde çok harist ve kıskançtır. Kim Allah'ın sevgili dostuysa onun üzerinde Cenab-ı Hak ihtimam eder, titrer. O yüzden Cenab-ı Hak demiştir ki kim Allah dostlarına savaş açtıysa bana savaş açmış gibidir. Ben de der yırtıcı bir hayvanın avundan intikamını aldığı gibi ondan intikam alırım da. Bir Allah'ı sevenler vardır. Bir de Allah'ın sevdikleri vardır. Allah kendisini seveni sever. Bu bir mekanizma gibidir.
Ama bir de Allah'ın hesaba kitaba gelmeyen keyfiyetinden kendi sevdikleri vardır. Bu hesaba kitaba gelmez. bu harabat gibi bir şeydir. Bu Allah'ın kendi sevdiği olan bir kimsenin yaptıkları seni aldatabilir. Onun işledikleri seni kandırabilir. Sen ona bakaraktan kendine ölçü çıkarma. İşte Allah böylesine kendisinin sevdiklerinin üzerinde çok titizdir. Kimin ne olduğunu bilemezsin. Birisi Allah'ı çok sevdiğinden mi Allah onu sevdi? Yoksa birisi yukarıdan keletirle indirilmiş gibi. Lütf-i ilahiden Allah onu sevdi de onu sevdi. Bunu kestirmek mümkün değildir. Eğer bir kimse etrafınızda öyle bir kimse ise dikkat etmekte fayda var.
O lütfu, o ikramı, o ihsanı iyi değerlendirmek lazım. ben ben bunu mekanların üzerinde görürüm. Eğer bu mekan Allah'ın sevdiği bir mekan olmamış olsaydı yüz yıl sonra eski haline dönmezdi. Burası Allah'ın sevdiği bir mekan. Benim nazarımda dünyanın merkezi burası. Sakın böyle kelimeyi vurdurup de en mübarek mekan Beytullah ondan sonra Medine-i Murevvere ondan sonra Mescid-i Aksa ya nereden bu manada değil benim söylediğim. Bu Allah'ın sevdiği bir mekan.
Hiçbir mekan öyle ayakta duramaz kolay kolay. Allah sevmemiş olsa. Sizler Allah'ın sevdiği bir mekanda Allah'ın misafirlerisiniz. Sizler Allah'ın sevdiği bir mekana hizmet edenlersiniz. Bu lütfu, bu ikramı, bu ihsanı kıymetli görün. değersizleştirmeyin, kıymetsizleştirmeyin. Yollar vardır, müntesibi kalmaz. Mezhepler vardır, müntesibi kalmaz. Tarikatlar vardır, müntesibi kalmaz. Şeyhler vardır, arkasından şeyh gelmez, müntesibi kalmaz.
Kalmaz müntesibi. O dergahın içerisinden bir veli, bir mürşidi kamil yetişmez, dışarıdan bir başka kimseye bağlanmak zorunda kalırlar. Dağılır cemaat. Kalmaz arkadan bir kimse. Bir mekan, yıkılır, yerle yeksan olur. Kalmaz arkasında bir şey. Bir mezhep, mezhep kalkar mı ortadan? 35 tane tespit edilmiş mezhep var, 4 tanesi kalmış meydanda. Milyonlarca, milyarlarca tarih boyunca tarikatlar kurulmuş, dinler kurulmuş, insanlık alemi kurulmuş, yıkılmış, yerle yeksan olmuş. 1400 yıldan beri nice veliler, nice şeyhler geçmiş. Bakın sıralıyoruz, 12-13 tane tarikat çıkıyor, yol çıkıyor.
Yol duruyor da, yolcusu yok. Şeyh duruyor orada, müridi yok. Bir yol düşünün, Çorum'un Hacı Mustafa Efendi olmasaydı, yol kapanacaktı. Abdullah Efendi olmasaydı, yol kapanacaktı. Şu anda herkes buradakiler Çorum'un Hacı Mustafa Efendi'yi duyuyorlarsa, Abdullah Efendi'den duyuyorlar. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi, Hacı Bekir Baba'dan duydu. Hacı Bekir Baba, Hacı Bekir Baba, Hacı Ali Efendi'yi yetiştirdi. Hacı Ali Efendi geldi dergaha. Hacı Ali Efendi'yi millet tanıdı, Hacı Bekir Baba'dan tanıdı. Hacı Bekir Baba'yı tanıdı. Yol var, tıkalı. Yol var, üretiyor. Tıkanmamış.
Kıymet bilelim. Kıymet bilelim. Vefasız olmayalım. Hayırsız olmayalım. Biz seviyoruz derken sevdiğimizi hançerlemeyelim. Tekkemiz derken ihanet etmeyelim. Sımsıkı duralım. Disiplinli duralım. Hizmetimize devam edelim. Yezidler ölmedi. Yezidiler ölmedi. Hani şair demiş ya Ebu Cehil ölmedi. Dolaşıyor diye. Ölmediler. Dolaşıyorlar. Ölmediler. Mirasçıları var. Ehli Beyt ölmedi. Mirasçıları var. Yolundan gidenleri var.
Kıymet bilelim. O yüzden aşureyi aşure gibi yaşayalım. kandili kandil gibi yaşayalım. Orucu oruç gibi yaşayalım. Sımsıkı duralım. Disiplin edelim. Biz bu dünyalık değiliz. Sufiler bu dünyalık değillerdir. Sufiler bu dünyaya yatırım yapmazlar. Biz ebediyete gidiyoruz. Biz ebedi alemin yolcularıyız. Biz Hasan ile Hüseyin'e dostluk yapmaya onunla komşuluk yapmaya adayız. biz onun yolunda olmalıyız. Biz onun yolunda olacaksak Yezidilere karşı mücadele edip canımızı o uğurda vermeye hazır olmalıyız. Biz Musa gibi denizin üzerinde yürümeye hazır olmalıyız.
Biz İbrahim gibi ateşe atılmaya hazır olmalıyız. Biz Zekerya gibi ağacın kovunda destereyle biçilmeye hazır olmalıyız. Biz Nemrutlarla Firavunlarla mücadeleye hazır olmalıyız. Bunun için nefis muhasebesini her dem yapmalıyız. Ve bunun için her dem mücadele noktasında durmalıyız. Aşura denince Adem Aleyhisselam'ın duası gelmeli aklımıza. Aşura denince onun nasıl tövbe ettiyse canın yürekten ciğerinden Allah'ın onu tövbesinin kabul edilmesi gelmeli. Bizim tövbemizin kabul olduğu gün Aşura günü.
Bizim nefsin ve şeytanın ateşinden kurtulup imanın kemaline erdiğimiz gibi İbrahim gibi olduğumuz gün Aşura günü. Aşure günü Nuh gibi iman gemimizin sağlam temeller üzerine oturduğu gün olmalı. Aşure günü kurtuluş müzdesini aldığımız gün olmalı. Aşure günü nefsimizi bu noktada terbiye edip en büyük cihattan alnının akıyla çıktığımız gün olmalı. İnşallah. O yüzden sizin ve bütün Ümmet-i Muhammed'in aşuresini aşure gününü tebrik ederim. Vaktinizi aldım. Hakkınızı helal edin. Cenab-ı Hak sürç-i lisan ettiysek bizlere affetsin.
hakkınızı helal edin inşallah. Aşure'niz mübarek olsun. El-Fatiha ma selamat. Amin. Destur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi