Aşure Günü - Karabaş-i Veli Tekkesi - 24 Ekim 2015
Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 25 Ekim 2015 · 1:39:26
Sorular gelecekti, gelmemiş. Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Bugün günlerden aşura. Dün bütün herkes aşurayı bir veçesiyle, sevinçle bir veçesiyle, hüzünle yaşadı. Bir veçesiyle, sevinçle yaşadı.
Sevinçle yaşamasının sebebi, aşura günü, Cenab-ı Hak peygamberlerine, olağanüstü mucizeler oluşturmuş, yaratmış. Musa aleyhisselamı, Firavun ve askerlerinin elinden kurtarmış. Suyun içinden, suyun yüzünden ona yol açmış.
Ondan önce, Hz. Adem aleyhisselamın tövbesini kabul etmiş. Hz. Yusuf'u, kuyudan aşure günü, kurtulduğuna dair rivayet var. İsa aleyhisselam, o gün doğmuş. Bir rivayette de, o gün göğe yükseltilmiş, kaldırılmış. Ve yine, rivayete devam edersek, o gün tekrar yeryüzüne indirilecek. Davud aleyhisselamın tövbesi, o gün kabul olunmuş.
İbrahim aleyhisselam, o gün doğmuş. Aynı İbrahim aleyhisselam, o gün yine bir aşure günü, Nemrud'un ateşinden kurtulmuş. Yakub aleyhisselam, gözleri kör olunca, Yine bir aşure günü, Cenab-ı Hak onun gözlerine şifa vermiş, gözleri açılmış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gelmiş, geçmiş bütün günahları yoktu ama, Gelecek olarak da, isme sıfatıyla sıfatlanması o manada aşure günü olmuş.
Ve yine İdris aleyhisselam, o gün semaya kaldırılmış. Ve yine Eyyub aleyhisselam, o gün şifa bulmuş. Mağaranın içerisinde hastalıkla uğraşırken. Yine o Süleyman aleyhisselam, o aşure gününde, Cenab-ı Hak ona bütün dünyanın, arzın hakimiyetini vermiş. İşte böylesine, mübarek bir günde, aşure gününde, Bizim bir tarafımız hüzünlü, Bir tarafımızın hüzünlü olmasının sebebi, Bir aşure gününde, Hazreti Hüseyin Efendimiz'i, Biz ahirete yolcu ettik.
Ama, bu yolcu etme sebebi ve olayları, Ne yazık ki, bizi derinden yaraladı. Çünkü Hazreti Hüseyin Efendimiz, Yezid'in askerleri tarafından, Komutanları tarafından, Bir aşure günü şehit edildi. Yanında, Ehli Beyt'ten 12 kişi, Ve Kerbela'da 72 kişi şehit oldu. Ve, Hazreti Hüseyin Efendimiz de, Buraya giderken, bir rivayette, Rüyasında, Hazreti Peygamber, Sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin, Çağrısına uyaraktan gitti. Ve, orada, Şu heda şerbetini, İçenlerden oldu. Ve, Aynı o, bir tarafımız, Sevinç ve mutluluk olurken, Bir tarafımız da, Hazreti Hüseyin ve Şehidi Kerbela'nın, Bu noktada acısı, hüznü, Bu noktada, Bize, Bir, Yara bıraktı.
Ve, İşin daha acı tarafı, Hazreti Hüseyin'i ve Şehidi Kerbela'yı, Şehit edenler, Bu acı tarafı, Siyaset yüzünden, Devleti idare etmek yüzünden, Şehit ettiler. Ve şehit edenler de, La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah, Diyen insanlardı. Ve, Ümmetin içerisine, Aynı kardeş kanını akıttılar. Bunun ayak izleri, Bunun ayak sesleri, Hazreti Ali Efendimiz de, Muaviye'nin arasındaki, Sıkıntılardan, Problemlerden, Karşı karşıya gelmelerden, Belliydi belki de. Ama, Ehli Beytin, En önemli simalarından birisi olan, Hazreti Hüseyin Efendimiz, Ne yazık ki, Bu hak mücadelede, Şu heda şerbetini, İçenlerden oldu.
Ve, Hazreti Peygamber, Sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti'nin, Size iki şey bırakıyorum, Onlara uyarsanız, Sapıtmazsınız, Birisi Allah'ın kitabıdır, Diğeri de benim, Ehli Beytim'dir. Kim, Benim Ehli Beytimin, Yolundan giderse, Felaha kavuşmuştur, Kurtuluşa ermiştir, Derken, Ve yine ben size, Bir şey bırakacağım ki, Buna sarıldığınızda, Benden sonra, Asla sapıklığa düşmezseniz, Bu şeylerin ikisi de, Birbirinden büyüktür.
Gökten yere uzanan, Bir ip gibi olan, İlahi nizam olan, Allah'ın kitabı, Ve Ehli Beytim'dir. Bu iki şey, Kıyamet günü, Avuz başında, Bana gelinceye kadar, Asla birbirinden, Ayrılmayacaklardır. Bu iki şey, Hakkında, Bana nasıl uyuyacağınıza, Dikkat ediniz. Dediği halde, Ne yazık ki, Bu, Hırsa, Hevaya, Hevese, Zulme, İlla ki, İlla ki, Padişahlık, Saltanatlık, Bir başkasına, Gitmeyen, Diyen, Gitmesini istemeyen, Muaviye, Ölmezden önce, Oğlu Yezidi, Halife ilan etti.
Ve, Oğlu Yezide, Küfeliler, Önce, Biat etmek istemediler, Etmediler, Sonra, Hz. Hüseyin Efendimiz'e, Mektup gönderdiler, Sana biat edeceğiz diye, Ama, Sonradan, Küfeliler, Bu hallerini de, Korumadılar, Ve böylece, Tabiri caizse, Hz. Hüseyin Efendimiz'i, Onlar, Yarı yolda bıraktılar. Ama, Bir şey, Buradan, Bu meseleyle alakalı, Zeyd, İbn-i Erkam'ın, Sözünü size nakletmek istiyorum. O da, Küfededir, Yaşlıdır, Hz. Ali, Radiyallahu anh, Hazretlerinin yanında durmuştur, Uzun müddet, O yaşlılığıyla, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, Ve 72 şühedanın, Çok özür dilerikten söylüyorum bunu, Kesilmiş, Başları, Küfeye getirilir, Halka, Gösterilir, Teşhir edilir.
Yezid ve askerleri, Ehli Beyt'e, Çok zulüm etmişlerdir. Sürgün etmişler, Ehli Beyt'in, Kadınlarını, Kendilerine, Cariye etmeye kalkmışlar. Bizans'a kadar, Sürülenler, Orta Asya'ya kadar, Sürülenler, Mısır'dan, Afrika'ya kadar, Sürülenler vardır. Bölüm bölüm. Bunlar, Tarihi, Hadiseler. Ama, Zeyd bin Erkam'ın, Söylediği bir söz var, Tespiti var. Tabi, Buna da, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, Mübarek başı getirilir, Sonra da o zaten, Şam'a götürülür ya, Mübarek başı.
Bir çuvalın içerisine koyarlar, Sonra Şam'a götürürler. Önce küfeye götürürler. Küfede sergilerler. Kesik başları koyarlar. Böyle bir zulüm yoktur yani. O esnada, Birisi, Hz. Hüseyin Efendimiz'in, Mübarek dudaklarını böyle, Çubukla, Oynamaya kalkar, Açmaya kalkar. Ondan sonra, Zeyd bin Erkam der ki, O çubuğu çek, O çubuğu kaldır oradan. Der ki, Ben vallahi, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin dudaklarını, O dudakları öperken gördüm der. Tabi oradakilerin hoşuna gitmez bu. Hatta o zalim, İbn-i Ziyad, Der ki, Tabi o Zeyd bin Erkam, Ağlıyor boyuna.
Diyor ki, Ağlamaktan senin gözlerin çıksın. Yaşlı bir kimse olmasaydın, Senin kelleni de şimdi uçururdum. Bakın ne kadar cesaretli. Sahabe, Diyor ki, Ey Arap cemaati, Enteresan bir tespit. Ey Arap cemaati, Bugünden sonra artık kölesiniz. Hazreti Fatıma'nın oğlu, Hüseyin Raddallahu An Hazretlerini katlettiniz.
Başınıza İbn-i Mercani, Yani bu İbn-i Eğdi, O komutan olarak, Kast ediyor. Emir yaptınız. O sizin, Hayırlılarınızı öldürecek, Şerlilerinizi de, Köle yapacaktır. O gündür, Bugündür, Ne yazık ki, O bölge, Felaha kavuşmamış hiç. Kavuşmamış. Ve, Allah muhafaza eylesin. Hani meşhurdur ya, Iraklı'nın birisi sonra, Hazreti Ömer Efendimiz'in, Oğlu Abdullah Hasine'in, Kanının, Abdestinin, Bozup bozmayacağını sorar ya, Onun da verdiği cevap, Muhteşemdir. Der ki, Siz, Hazreti Hüseyin Efendimiz'in, Kanını, Pisliği, Kanı, Kanı, Ellerinizi, Onun kanıyla, Yıkadınız.
Onun kanı, Sizin üzerinizde duruyor. Bu, Soru ne der? Tabi, Bunun üzerine, Bir kısım, Kimseler, Bu, On Muharrem gününü, Yas ilan etmişler. Bir kısmı, Hüzün, İlan etmişler. Değişik, Oluşumlar, Olgular olmuş. Bizim ülkemizde de, Bu noktada, Değişik olgular var, Oluşumlar var. Bir kısmı, Muharrem orucu, Noktasında, Farklı oruçlar tutuyorlar. İşte, Bir kısım, İnsanlar, Farklı olarak, Bugünü, Kendilerince, Yad ediyorlar. Bunlar, Farklı sohbetler, Farklı şeyler. Bunlara girip, Sizin kafanızını, Karıştırmak, Bunlarla, Oyalamak, İstemiyorum. Bu noktada, Kısaca böyle bir, Bu günle alakalı, Sohbeti de, Kısa tutmayı, Kendimce hedeflediydim.
Ana hatlarıyla, Böyle söyleyeyim, Bu meselenin, Tarihi inceliklerini, Herkes kendince, Araştırmış, Sormuş, Soruşturmuş, Bu noktada, Kendilerince, Bir şeyler yazmışlar, Çizmişler, Allah, Allah hepsinde, Gayretlerini artırsın. Tabi, Böyle biz, Dergahlar, Tekkeler, Sufiler, Bu, On Muharrem, Aşure gününü, Önemserler. Bir taraftan, Hüznü, Bir taraftan da, Sevinci yaşarlar. Önceden, Ne yazık ki, Böyle bir, Aşure ayı, İçerisinde, On Muharrem'in, Üzerine fazla, Odaklanmazdı, İnsanlar. Elhamdülillah, Şu anda, Herkes, On Muharrem'de, Odaklanıyor. Cenab-ı Hak, Herkesin ve, Bu noktada, Gayret edenlerin, Gayretlerini artırsın, İnşallah.
Şimdi, Yine, Arabi'den, İçeride soru, Var mı dedim, Var dedi, Uzun mu, Kısa mı dedim, Dedi bana. Ben de dedim ki, Sufiler der ya, Dedim, Kalbine danış diye, Bu kısası mı, Uzunu mu? Uzunu. Sayfa sayfa mı gidelim, Hepsini okuyalım, Başlama dönelim. Sayfa sayfa mı? Arabi'nin, Bütün felsefesi, Kısaca, Bir tecelli, Teorisinden, İbarettir. Tecelli, Bizatihi, Gayb olan, Hakkın, Kendini, Gitgide, Daha somut, Suretlerde, İshar etmesi, Sürecidir. Hakkın, Bu ilahi, Tecellisi, Ancak, Özel ve, Belirli, Suretlerde, Kuvveden, Fiile, Çıkabildiğinden, Tecelli, Hakkın, Kendi kendini, Belirlemesinden, Ya da, Kendi kendini, Sınırlandırmasından, Başka bir şey değildir.
Buna da, Taayyün, Denilmektedir. Paragrafın, Bir veçeden, Katılıyorum, Bir veçeden, Katılmıyorum. Çünkü, Tecellilerde, Tecellilerde, Cenab-ı Hakkın, Kendisini, Sınırlaması, Yoktur. Eğer, Biz, Tecelliyi, Direk, Allah'ın, Sınırsızlığının, İçerisinde, Bir sınır olarak, Görürsek, O zaman, Cenab-ı Hakkı, Sınır tayin etmiş, Oluruz.
Tecelliyi, Tecelliyi, Allah'ın, Sınırı olarak, Görmeyelim, Burada. Tecellinin, Sınırı var mıdır? Evet. Ama, Allah'ın, Sınırı, Yoktur. Ve Allah, Tecelli, Ettiği, Şeyin, Esiri, Değildir. Ve o, Sınırda da, Değildir. Allah, Çünkü, Hiçbir şeye, Benzemez, Tecelli, Ettiği, Şeye de, Benzemez. Tecelli, Ettiği, Şeye de, Benzemez. O, Her şeyden, Münezzehtir. Hakkın, Tecellisinin, Yalnızca, Zamana bağlı, Bir süreç, Olduğunu, Zannetmek, Ne kadar, Hatalı olursa, Bunun, Daha çok, Bizim, Lisanımızın, Yapısının, Sebep olduğu, Bir gerçeklilik, Olduğunu, Düşünmek, O kadar, Yanlış olur.
Hakkın, Tecellisinin, Aslında, Çifte, Bir yapısı, Vardır. Bu, Tarih ötesi, Sılarç, Zaman ötesi, Bir olay olduğu kadar, Zaman içinde, Zuhur eden, Bir olaydır da, Bu, Varlığın bünyesinde, Gözlenen, En büyük zıtların, Çakışması mıdır? Cenab-ı Hakkın, Tecellisinde, Tecellisinde, Zaman, Allah'ın, Kendi, Bir sıfatıdır. O yüzden, Zamanın, Evveli, Ve ahiri, Allah'ın, Zatı noktasında, Sıfatı noktasında, Vardır, Diyemeyiz. O, Hem, Evveldir, Hem, Ahirdir.
Zaman, Sıfatı, Cenab-ı Hakkın, Kendi, Zat-ı, Uluhiyetinin, Sıfatıdır. Öyle olunca, Evveldir. Zat-ı, Uluhiyetinin, Sıfatıdır. Öyle olunca, Aynı zamanda da, Ahirdir. Böyle olunca, Zamanın, Kendi içerisindeki, Evveli, Kendi yine zamandır. Zamanın, Kendi içerisindeki, Ahiri, Yine zamandır. O zaman, Zamanla alakalı, Bir meselede, Evvel veya, Ahir, Sözü, Yaratılmışlarla, Alakalıdır. Yaratanla, Alakalı değildir. Allah evveldir, Zat noktasında. Ve sıfatlarıyla da evveldir. Allah ahirdir, Zat noktasında.
Aynı zamanda, Sıfatlarıyla da ahirdir. Öyle olunca, Allah'ın, Ve kendi sıfatlarının, Başlangıcı ve sonu yoktur. Allah'ın, Ve sıfatlarının, Başlangıcı ve sonu yoksa, Zamanla alakalı, Zamanla alakalı, Zamanın tarih ötesi, Veya tarih öncesi diye bir şey, Söz konusu olmaz. Ancak, Zamanın üzerinde, Tecelli eden, Varlık, O, Kendi içerisinde, Kendi değerler nispetinde, Evveli ve sonrası olabilir.
Arabi, Bu alemi, Hayal olarak görür. Ama bu hayalin içerisindeki, Nesneleri ve objeleri, Kendi gerçekliliğinde kabul eder. Kendi gerçekliliğinde kabul edilince, Bu, Tecelliyatın içerisindeki, Varoluş, Nesnelerinin, Diğerlerine göre, Önceliği ve sonralığı olabilir. Bu, Kendi içindedir. Ama bu, Kendi içerisindeki gerçekliliğinde vardır. Kendi içindedir, Kendi içerisindeki gerçekliliği vardır. Sıfatsal noktasında, Bunun tarih öncesi ve tarih sonrası diye, Bir şey yoktur. Bu varlığın, Bünyesinde, Gözlenen en büyük zıtların, Çakışması mıdır? Normalde, Varlığın üzerinde, Bir kısım, Felsefeciler, Bu varlığın üzerinde, Zıtların çakışmasının, Olduğunu söylemiş.
Bunu, İspat etmeye çalışmışlar. Demişler ki, İşte bu varlık, Zıtların çatışmasıdır. Sıcakla suğun çatışmasından, Bir şeyler çıkmıştır. Çatışmanın üzerine, Kurulmuş. Çatışmanın üzerine, Varlık felsefesini, Oturtmuşlar. O yüzden, Ben varlığı, Tamamiyetle, Varoluşu, Ve varlığı, Tamamiyetle, Zıtların çatışması olarak, Görmüyorum. Benim kendimce, Ben, Varlığı, Büyük bir, Ahenk olarak görüyorum. Ve, Her şeyin, Bir hesap üzerine, Yaratılmış olduğunu görüyorum. Ve, Varlığın üzerinde, Kaos gördüğünüz, Şeyin dahi, Kendi içerisinde, Bir çatışma olmadığı, Kaos olmadığı, Ve her şeyin, Yerli yerinde, Yaratıldığına inanıyorum.
Ezelden beri, Hak'tan, Aleme doğru, Aynı tecelli, Süreci, Tekrarlamış olduğu, Ve sonsuza, Tekrarlanacağı için, Bu, Zaman içinde, Vakı olan, Bir olaydır. Bununla beraber, Hep aynı, Ontolojik model, Kendini, Sonsuza, Tekrarlamakta, Olduğundan, Ve ilk tecelli, Dalgasının, Harekete geçmesiyle de, Hemen, İkinci dalganın da, Hasıl olması, Sallanmış olduğundan, Dolayı, Bu sürecin, Tümüyle, Ezeli, Ve statik, Bir yapıya sahip, Olduğunu, Ortaya çıkarır.
Profesör, İzüt, Normalde, Evet, Cenab-ı Hak, Varlığı, Varlığı oluşturup, Varlığı yaratacağı zaman, Arabi noktasından baktığımızda, İlk tahayyün, Ondan sonra ikinci tahayyün, Sonra üçüncü tahayyün noktasında, Evet, Cenab-ı Hak, Varlığı, Varlığı, Kesintisiz bir şekilde devam ettirir. Ve varlığa, Kesintisiz bir şekilde, Tecelli eder. Ve varoluş, Kesintisiz bir dalga boyutu gibi devam etmekte. Ama bu demek değildir ki, Cenab-ı Hak, Bu kesintisiz, Dalga boyutunu, Hep aynı şekilde yaratıyor. Buna karşı, Burada çünkü, Burada diyor ki, Tecelli dalgasının, Harekete geçmesiyle de, Hemen ikinci dalganın da, Hasıl, Pardon, Üzül, Sonsuza dek de, Tekrarlanacağı için, Bu zaman içinde, Vakı olan bir olaydır.
Evet, Tekrarlamak, Bir şeyin, Aynısını yaratmak. Tekrarı, Bir film izliyorsunuz, Onun tekrarını izliyorsunuz, Onun tekrarını izliyorsunuz. Hayır, O her an bir şey üzerinedir. O yaratırken, Her an yeniden, Yeniden yaratır. Yeniden yaratırken, Biz o yaratmada, Gözümüz, Duyu organlarımız, Tembel olduğundan, O yeni yaratılan şeyi, Aynısını yarattı.
Tekrardan, Yarattı olarak görürüz. Oysa, Onun her yaratması, Kendine münhasır, Yenidir. Yaratma, Tekrardan ibaret değildir. Her yaratma, Yenidir. Cedid'dir. O her şeyi, Hep yeniden yaratır. Her şeyi. Bunu, Hz. Arabi, Bir ışıkla örneklendirir. Der ki, Bir kimse, Eline bir ışık alsa, Bunu hızla çevirse, Siz onu bir daire olarak görürsünüz der. Veya onu hızla atsa, Siz onu bir uzayıp giden doğru olarak görürsünüz.
Bu yanılmadandır. Yanılmadan kaynaklanır. Oysa, Işıktan bir daire yoktur der. Işıktan bir daire yoktur. O bir gözün yanılmasıdır. Bizim, Gözün de yanılması değil. Aklımızın yanılmasıdır. Göz görür. Akıl yanılır. Akıl, Onu devam eden bir daire olarak görür. Akıl, Onu devam eden bir daire gördüğünden dolayı yanılır. Oysa, O devam eden bir daire değildir. Bu, Yaratma da aynı şekildedir. Cenab-ı Hak yaratır. Yaratması devamlı olduğundan dolayı, Biz onu devam eden bir daire, Tekrarlanan bir daire gibi görürüz. O, Tekrarlanan bir daire değildir. Cenab-ı Hak, Her an, Her şeyi, Yeniden yaratır. Ve her an, Her şeyi, Yeniden yaratırken, Hiçbir zaman, Yeni yarattığı şey, Yeni yarattığı şey, Eskisi değildir.
Bu, Kocaman bir, Kocaman bir, Varoluştur. Siz, Bütün varoluşu, Her an, Yeniden, Yaratıldığını düşünebiliyor musunuz? Bu, Muhteşem bir tefekkürdür. Muhteşem bir tefekkür. Kainata bakın, Ve, Kainatın her an, Yeniden yaratıldığını düşünün. Biz, Lambaya baktık şimdi, Devamlı ışık geliyor. Öyle değil mi? Çok basit. Ama o, Devamlı değil. Kesik kesik geliyor. Dalga dalga geliyor. Biz, Duyu organlarının, Bu noktada, O kesikliği, Tespit edemediğinden dolayı, Aklın, Hükmüne, Kanıyoruz. Duyu organları, Aklın, Bu noktada, Bilgisizliğinden dolayı, Akıl, Onu, Devam eden bir ışık süzmesi, Olarak gördü.
Oysa, O kesik kesik, Devam eden bir dalga boyutu. Varlık, Tamamiyetle, Kesik kesik bir dalga boyutu. Varlık, Tamamiyetle, Kesik kesik bir dalga boyutu olduğundan, Ve biz de, Her an, O dalga boyutunda, Bulunduğumuzdan, Biz, Bir, O dalga boyutunda, Bulunduğumuz dalga boyutunu, İdrak ediyoruz. Bir sonrakiyle, Bir önceki dalga boyutunu, İdrak'ten uzakız. Bir sonraki dalga boyutu, Bir sonraki dalga boyutu, Eskidiği. Bir önceki dalga boyutu da, Burnumuzun ucunda. Ve her an, Bizim, Yeni suretimiz tecelli etmede. Her an. Ve bu an, Biz diyelim ki, Altı tane sıfır, Altı tane yetmez, On iki tane, Yirmi dört tane, Kırk sekiz tane sıfırı sıralayın, Hatta, Kırk sekizi aşın, Doksan altı yapın.
Sıfır sıfırı, Doksan altı tane sıfır sıralayın, Bir virgül koyun, Oraya bir koyun. Matematikçi burada. Kaç oldu hocam? Efendim, Ben kuantumu bilmiyorum hocam. Bilmiyorum hocam, Kuantumun ne tarif ettiğini. Ben kırk sekizi de bilmiyorum hocam. Bilmiyorum hocam onu.
Sesini yükselt. Dün akşam sesi kaybettin herhalde seninle. Evet. Bir mikrofon verin hocama. Ya böyle oluyor işte.
Bu da ayrı bir imtihan değil mi? Telaş telaş üstüne şimdi. İşte böyle yaratıyor. Şok da bırakıyor herkese. Herkesi. Ah bu hocam bir de fizik kitabına mı zaman ayıralım? Getir mikrofonu.
Hocam sen matematikçi miydin fizikçin? Fizikçisin. Çalıştı mı? Mesela kuruluncaya kadar. Ben böyle kendimi teyit ettirmek için sormadım da hocama. Ben matematik, fizik bilmediğimden kendimce hani zaman saniye olarak kendimce. Ben biraz meslek lisesinde mekanik okuduk hocam biz. Motorun mekanik olarak zamanlaması var ya işte. Yani motor daireyi kaç zaman biriminde şey yapacak diye. Ben kendimce zaman birimini yani normalde sıfır sıfır sıfır derken normalde işte on iki sıfır yetmedi. Kırk sekiz sıfır yetmedi. Doksan altı sıfır. Efendim en son on üzeri eksi kırk sekizi biliyorum da. Yani orayı söylemeniz de zaten müthiş bir tevaffuk oldu. On üzeri doksan altıyı hiç duymadım şu ana kadar.
Yani orada ben duruyorum. O insanların normal matematik, fizik olarak tespit edebildikleri, akıl matematiksel denklem olarak tespit edebildikleri yerdir. Daha ilerisi var yani. Oraya inanıyorum da işte fizik olarak. Yok fizik olarak onu bilmiyorum. Onun matematiksel denklemini veya fiziksel denklemini. Ama bu normalde yani saniyenin örneğin işte on üzeri doksan sekiz bilmiyorum onun ne olduğunu. Ben kendimce sıfırları büyütmeye çalışıyorum. Çoğaltmaya çalışıyorum. Yani sıfırları çoğaltmaya çalışırken zaman dilimi dediğimiz varlığın içerisindeki zaman dilimini en aşağı çekmeye çalışıyorum. Bu bir de en aşağı çekmeye çalışırken varlığın derecesi noktasında özür dilerim hakkınızı helal edin. Tahtanın da hakkını verelim.
Eyvah. Bu nokta diyelim buraya. Varlığın başlangıcı. Hiçbir şey yok iken bir şey yarattı. Biz onu nokta olarak şimdi tarif edeceğiz. O nokta da değil. Arabi'den çıktık bir mahsuru var mı? Kendi Arabi'ye geleceğiz gene şimdi ama. O kaldığımız yeri burada şey var ya hani varlığın normalde evveli ve sonrası olarak hani yaratılışta tarih öncesi ve tarih sonrası olarak. Şimdi burasını da biz yukarısını âmâ diyelim. Hadis-i Kudsi.
Yine aynı yere geleceğiz. Bu bizim için çok önemli. Ya Resulallah. Hiçbir şey yok iken Allah neredeydi? Âmâdaydı. Âmâ, Arap dilinde bulutumsu bir şey. Yani bir cisim yok. Hiçbir şey yok. İçine girdiğinizde, âmâ'nın içine girdiğinizde maddesel hiçbir şey dokunmayacak size. Hiçbir şey. Ve Allah bir şey yarattı. Bu yaratmış olduğu şey ruhundan, nurundan. Bu yaratmış olduğu şey bunu şimdi şeye atfedeceğim. Anne karnındaki bebeğin oluşumuna. Cenab-ı Hak âlemi Âdem'in suretinde yarattı. Hadis-i Kudsi.
Âdem'i de kendi suretinde yarattı. Hadis-i Kudsi. Anne karnındaki bebeğin oluşumu. Kadın ve erkek. Bu ikisi birleşti. Ruhundan ve nurundan. İkisi birleşti. Ve ikisi birleşir, birleşmez, hızla ayrıştı. Birleşir, birleşmez ne oldu? Burada iki oldu. Hızla aşağıda dört oldu. Hızla aşağıda sekiz oldu. Hızla aşağıda on altı. Hızla otuz iki. Hızla altmış dört. Hızla yüz yirmi sekiz. Hızla devam ediyor.
Katlar olarak ayrışmaya, yani bölünmeye, çoğalmaya devam ediyor. Alemi böyle görün. Ve bu benim kendi şahsi sözüm, kanaatım. Buradaki ilk varoluşun zaman birimiyle, yani en son kaça, doksan altıya mı çıktık hocam? Doksan altı taksim, yani doksan altı üstü kaç, bilmiyorum ben nasıl bir şeyden.
On üzeri eksi doksan altı, yani birin... Onu bilmiyorum ben. Ben doksan altı tane sıfır koydum. Doksan altı tane sıfır, nokta, bölü bir. Bu kadar bu zaman dilimi, hatta doksan altı yetmeyebilir buraya. Buraya doksan altı yetmeyebilir. Burayı zaman açısından, hani o miktar açısından, zamanın kısalığı açısından, buraya biz algılayabilecek matematikte ve fizikte değiliz.
Varlığın içerisindeki en, en, en, … kısa zaman birimi bu. Şurası. Bu, yok var. Hani yok, var. Yok var, yok var, yok var, yok var. Ya böyle en altına inin. Yani, yok, bir anda siz böyle artık nasıl söyleyeyim, göz açıp kapatmak uzun bir zaman. Işık hızı ne ki ya, ışık hızı, salatadan bir şey o ya, kim dedi ışık hızını? Sen mi dedin, ışık hızı ne ki ya? Işık hızı tembel. Bu zaman birini mi? Işık hızı yetişemez.
Işık hızı bunun yanında, bir, ışık hızı, bir nal bile toplamaz. Siz şimdi, mevcutta, mevcut fiziğin en şey, hızlısı ışık hızı mı hocam? Yani, evrende hiçbir şeyin ışık hızını geçemeyeceğini söylüyoruz. Maddesi, kütlesi olan hiçbir şey ışık hızını geçemez. Evet, o normal fizikçilerin tespit ettiği şey. Katılmıyorum ben ona. Katılmıyorum ona. Bu ışık hızı nal toplar bunda. Işık hızı bunda nal toplar. Öyle söyleyeyim. Burası bu kadar biz, ama bu, varlığın içerisindeki hız. Varlığın hızı bu. Varlığın içindeki kendi hız. Bu varlık. Bu varlık. Var çünkü.
Bu varlık. Zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Varlık, zaman sıfatının üzerinde tecelli ediyor. Cenab-ı Hakk'ın zaman sıfatı var mı? Var. Neye benzer? Bilmiyoruz. Nedir? Bilmiyoruz. Biz, varlığın içerisindeki zamanı konuşuyoruz. Neye göre? Kendi içerisindeki gerçekliliğine göre. Varlığın içerisinde ışık hızı, en yüksek hız varlığın içinde insanların tespit edebildiği. İnsanların tespit ettiği en hızı ne?
Işık hızı. Varlığın içerisindeki varlıkta her şeyi yaratan ne? Allah. Allah'ın sıfatının hızını biliyoruz mu? Eğer biz ışığı Allah'ın sıfatı olarak görürsek, ölçebildik, tespit edebildik, yakalayabildik.
Değil. İnsanoğlunun tespit ettiği ışık, hızı bu. İçerisindeki varlığın içerisinde, varlığın içerisinde, ışığın içerisinde ışığa bürünmeyen nesnelerin hızını nasıl tespit edeceğiz? Evet. Şimdi, burada, bir şeyin evveli, tarihi evveli, bu, yaratılışa göre tarihi evvelinin içerisinde, varlığın tamamıyla, tarihi evveline bakacaksak, varlığın evveli, tarihi evveline, yine varlığın içerisinde.
Ama varlığı bütüncül noktasında bakarsak, bunun evveli, varlığın evveli, var mı? Hayır. Neden? Yoktan var edildi. Biz evveli, evveli, evveli, evveli diye yukarı doğru çıktığımızda buraya geleceğiz. Bundan sonrası ne? Yok. O zaman, varlığın, tarihsel olarak, tarihsel olarak, yukarı doğru çıktığımızda biz, buraya kadar varmış olacağız.
Varlığın, tarihini konuşabiliriz. Yaradılışın, tarihini konuşabiliriz. Yarattı ya, ilk başlangıç. Bunun tarihini konuşabiliriz. Ama, yaratan Allah'ın, tarihini konuşmamız mümkün değil. Evveli. O zaman, zaman açısından da, zamanın da, evveli yok. Çünkü, yani evveli yok derken, sonsuz. Varlığın, var mı? başlangıcı var. Ama, zamanın başlangıcı var mı? Varlığın içerisindeki, zaman birimi olarak var. Ama, Allah'ın, zat-ı uliyetinin içerisindeki, zaman sıfatıyla yok. O zaman, tecelli ederken, Cenab-ı Hak, sıfatlarıyla, o tarihi evveliyata göre, tecelliyat değil. Ya, her an, yeni bir tecelliyat.
Ve her an, yeni bir tecelli ederken, yeniden tecelli ederken, her şeyi, var olan her şeyi, yeniden inşa etmek. ve inşa edileni, her an, her an, kahhar ismiyle, kahredip, yeniden, ihya etmek. Bu, sonsuz bir güç, denilebilir buna. Ve, bu, her an, var edip, her an, yok etmeyi, her an yok etmek, bizde, tembellikten dolayı, fark edilmiyor. Aklımız bizi aldatıyor. Aklımız aldattığı için, her an, var oluşu, ve her an, kahroluşu görmüyoruz. Böyle olunca da, bu, varlığın, tümüyle, ezeli bir yapıya, sahip olduğunu söyleyemeyiz.
Varlık, bu manada, ezeli değil. Yaratılış, yaratma, sıfatı olarak, ezeli. Yaratma sıfatı. Yaradılan, yaradılan, ezeli değil. Varlığa dönüştüğü anda, ezeli değil. Bütün, yaradılanlar, bütün, yaratılmışlar, Allah'ın, kendi zatının, ilmi, noktasında, kendi zat ilminde, mevcut.
Kendi zat ilminde, mevcut. Ama, varlığa, geçiş noktası, varlığa, geçtiğinde, varoluş, ezeli değil. Ezeli değil. Burada, durdum, durmak istedim nokta bu. Diyor ki, tecelli dalgasının, harekete geçmesiyle de, hemen ikinci dalganın da, hasıl olması, sağlanmış olduğundan dolayı, bu sürecin tümüyle, ezeli ve statik bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkar diyor, İzotso. Ben de diyorum ki, varlığın tümü, ezeli değil. Benim şerh düştüğüm yer burası. Varlığın tümü, ezeli değil. Varlık, ezeli değil. varoluşun, kendi içerisinde, başlangıcı var. Ve, astrofizikçilerin, kendi içerisinde, bu başlangıcı, bulup, hesaplayıp, bizim önümüze getireceklerine inanıyorum.
Kendi inancım. Ezeli olan Allah, ebedi olan da Allah. Ama varlığı, ezeli görürsek biz, varlığı ezeli görürsek, o zaman varlığı, tanrılaştırmış, ilahlaştırmış oluruz. O zaman varlık da, ezeliydi. Var olan, var edilen olarak söylüyoruz bunu. Hayır. O hiçbir şey yok iken, bir şey yarattı. Hiçbir şey yok iken, bir şey yarattı. O zaman yarattığı bir şey, kendi zatı gibi, evvel değil. Ve, bu noktada, kendi zatı gibi, ezel de değil. Ebed de değil.
O zaman varlığı, ilahlaştırmış oluruz. Arabi, varlığı, hayal olarak görür. Arabi varlığı, hayal olarak görür. Ama, bu hayalin, başlangıcı, tecelliyatın, başlangıcı vardır. başlangıcı vardır. Keşhani ise, şöyle şerh eder. Keşhani, vücutta yalnızca, haktan başka bir şey olmayan, tek bir ayin ile, vücudun gözlenebilir, veçesi olan, hakikatinin, bulunduğunu söyleyerekten, işe başlar.
Ama, vücudun, bu gözlenebilir, veçesinin, tek katmanlı, bir yapı olmadığını, bilakis, belli başlı, altı katman, kapsadığını ilave eder. Keşhani, Füsus, sayfa 239. Birinci katman, vücut, bu düzeyde, hala, herhangi bir, taayyünden, tümüyle, bağımsızdır. Bu katman, hakikati, belirlenmemişliği, la taayyünü, ve kayıt altına, alınmışlığı, yönleriyle, temsil etmektedir. Bunları daha önce, işlemiştik. Bu normalde, la taayyün dediği, Allah'ın, Allah'lığının dahi, bilinmediği, bir nokta. Bunu normalde, bu fakir, kabul etmiyor.
Bunun altının, altına, bir not düşmek istiyorum. Arabi de, bunu böyle söyler. Keşhani, zaten Arabi'nin, yolunu takip eden, önemli zatlardan, birisidir. Hatta, Arabi bu hali, der ki, Allah, Allah'lığından, habersizdi. Ben, anlayamadığım için, kabul etmiyor olabilirim. Bu konuda, böyle küstahlık yapmak, istemem. Arabi'yi konuşuyoruz ama, Allah'ın, Allah'lığından, Arabi'nin, terimi, la taayyün noktasında, Allah, Allah'lığından, habersizdi diyor. Ben, oraya not düşüyorum, buna katılmıyorum diyorum.
Keşhani'de aynı noktada, la taayyünü söylüyor, birinci katman. İkinci katman, vücut burada, kendi içinde, vücudun ilahi veçhine ait, bütün faal taayyünler, yani ilahi isimler olduğu kadar, vücudun mahluk ya da, kevni veçhesine ait, pasif taayyünleri ile, taayyünleri de, ihtiva eden, bir tecelli türüyle, kendi içinde belirgendir. Hak bu safhada, hala tek katmanlıdır. Yani, amadaydı, dediğimiz nokta. Buna şöyle, bunu böyle, şerh etmem gerekirken, şöyle açıklayabilirim bunu. Hadis-i Kudsi'de, Cenab-ı Hak der ya, ben bilinmez idim. Buradaki, ben bilinmez idim, noktası, Allah'ı bilecek.
Allah'ı bilecek. Bir varlık yok. Allah burada bilinmez idi. Allah'ın bilinmezdi, kendi içerisinde, kendisini bilmediği manası çıkmaz. Burada bilinmezlikten, çevirilerde, belki de hata olmuş olabilir, bunu Arabi'nin üzerine de atfetmek, çok hoşuma gitmiyor. Ama ve lakin, orada Allah'ın, Allah'lığından haberdar, haberdar olmaması diye, bir şeyi kabullenemiyorum ben. Burada bilinmezlik, onu bilecek bir şey yok. O bilinmezlik, zaten devam ediyor halala. Onu tam manasıyla, bilebilecek bir şey yok. Allah'ı, insanların içerisinde, varlığın içerisinde, en fazla bilen, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem.
Ama Muhammed-i Mustafa için dahi ben, Allah'ı tam anlamıyla bildi diyemem. Bu, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın eksikliği değil, Allah'ın aziz ve yüceliğidir. Onun hiçbir şeye benzememesi, ezeli ve ebedi, başlangıcının ve sonunun olmayışı, ve hiçbir şeye benzememesindendir. Buradaki bilinmezlik budur. Bilecek bir şey yok. Ondan sonra, Allah, bilinmekliği istedi. Bilinmekliği istedi dememiz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedenin, amadaydı dediği hali. İşte burada da, ikinci katman diyor ya, bütün taayyünler, yani bütün sıfatlar, içsel ve dışsel, harekete geçen geçmeyen, varlığa dönüşmüş, dönüşmemiş.
Her şey, bu ikinci taayyünde. İkinci katman olarak, burayı kabul ediyorum bu noktada. Üçüncü katman, bu bütün aktif ve etkin tecellilerin, birlik içinde bulunduğu, ilahi teklik ya da Allah merhalesidir. Eyvallah. La taayyün.
Hiçbir şeye benzememesi ve bilinmemesi. Bilinmemezlik. Allah, sıfatları, hatta Allah. Bilinmeklik. Bilinmeyi istedim. Sıfatları, varlık, başlangıç olarak. Benim inancım. Bilinmezdim. bilinmekle istedim. Bir şey yarattım.
Bilinmezdim. La taayyün. Taayyünsüzlük. Bilinmeyi istedim. Bir şey yarattım. Yarattığı şeyin üzerinde, tecelleden, sıfatları, sıfatları. Arabi, bunu komple, hayal görüyor. Bu diyor, hayaldir. Ama kendi içerisinde, kendine ait gerçekliliği vardır. Hz. Mevlana bunu, hayal üzerine yürür gör. Hz. Mevlana, varlığı da, hayal üzerine yürür gör. Hayal değil.
Şerh ediyor, bir anlamda daha açıklamalı. Bu varlık komple, hayalin üzerinde, ama üzerindeki varlığı sen reddetme. Üzerindeki varlık, kendi içerisinde gerçek. Varlıktan, biz bu, buraya da hayal koyacağız. Hayal perdesi. biz varlıktan, yukarı doğru çıktıkça, hayal perdesini göreceğiz. Varlığı, bir parçaladık, bir daha parçaladık, bir daha parçaladık, bir daha parçaladık. Ve aşağı doğru indik. Varlığın içerisine, atomun içerisine doğru, yürüdük, yürüdük, yürüdük, … içine. Nereye kadar geldi şu anda ilim? Kuarklar mı dedi? Kuarklar efendim. Kuarklara kadar geldi. Ben diyorum ki, kuarkların da arkasına yürüyün.
Kuarkların da arkasına yürüdüğünüzde, yokluğu göreceksiniz, hayali göreceksiniz. Ve orada, var gördüğünüz şeyin, olmadığını göreceksiniz. Olmadığını göreceksiniz. Var gördüğünüz şeyin, olmadığını, bu neyse, var gördüğünüz şeyin, olmadığını, hatta, yokluktan ibaret olduğunu göreceksiniz. Ve, o var gördüğünüz şey var ya, daha da aşağı indiğinizde, varlığın başlangıcı olan, bir anda, varoluşu göreceksiniz, yokluktan, bir anda.
ve o varoluşun, nereden geldiğini, anlayamayacaksınız. Ve, diyeceksiniz ki, bu yoktu, bu yok olan şey, bunun içerisinde, nereden var oldu, diyeceksiniz, o varoluşu göreceksiniz. O zaman, kendinizi, döndüreceksiniz, Allah'a. ve o zaman, tevhidiniz tamamlanacak. O zaman, diyeceksiniz ki, o yoktan var eder. Ve, her şeyi, her an, yoktan var edendir. Her şeyi, her an, yoktan var edendir. Her şeyi, her an, yoktan var edendir. Her şeyi, var gördüğünüz her şeyi, her an, o, yoktan var eder. Aslı, yoktur, var görürsün, var gördüğünü, hemen, kahar ismiyle, kahreder, yok eder.
Her an, yok ettiğini, yeniden, yoktan var eder. Bu, bitmek tükenmez bir, varoluştur. Bitmek, tükenmek, bilmez bu. Bu, zamanın, tespit edebildiğiniz, insanların, tespit edebildiği, zaman diliminden, daha aşağı bir zaman dilimidir. O yüzden onu tarif edebilmek için, diyorum ki, işte, 4, 0, yetmez 8, yetmez 12, yetmez 24, yetmez 48, yetmez 96.
Yetmez. Zaten, zaman sıfatının, tecelliyatını çözen, varlığı çözer. Varlığın çözümü, yine zaman sıfatının, tecelliyatına, mazhar olmaktan geçer. Şimdi, böyle olunca, bu, varoluş, var olan, varlık, ezeli değil. Yaratılma, yaratma, yaratma sıfatı olarak, ezeli. Yaradılan, ezeli değil. Ve, üçüncü katman, bu bütün aktif ve etkin, tecellilerin, birlik içinde bulunduğu, ilahi teklik, ya da Allah merhalesidir. O, biraz daha, şeyden, yukarıdan başlıyor, keşhane. Dördüncü katman, bu üçüncü merhale, olan ilahi tekniğin, bağımsız, tayünlere, yani ilahi isimlere, ayrıştığı katıdır.
Sıfatlara ayrıştığı. Beşinci katman, pasif yapıdaki, bütün tecellileri, birlik içinde, ihtiva eden, bu kevni alemdeki, mahluk ve mümkün bütün şeylerin, birliğini temsil eder. Altıncı katman, burada bundan önceki merhalenin, birliği artık, fiilen mevcut olan şeylere, ve özelliklere ayrışmaktadır. İşte bu merhalede, alem merhalesidir. Ne kadar cins, tür, fert, bölüm, araz varsa, hepsi bu merhalede, kuvveden fiile çıkar. Keşhani, ilahi tecelli, statik, yani zamana bağlı olmayan, veçesiyle, takdim etmektedir. Arabi ise, aynı şeyi, çok daha dinamik şekilde, takdim eder. Arabiye göre, belli başlı, iki tip tecelli vardır. Bir, feyze akdes, iki, feyzi mukaddesttir.
Arabi burada, politonusun, felsefesine, has, feyiz kelimesini, tecelli ile, eş anlamlı kullanır. Feyze akdes, mutlak surette, gayb olan, hakkın, gizli hazine, halini terk ederek, bilinmeyi, arzuladığını, beyan eden, meşhur, kutsi hadiste de, tasvir olunana, tekabül etmektedir. Profesör, Üzütsu, İbnü'l Arabî, feyze akdes, tecelli, zatı da, tecelli, zat da, demektedir, açıklar mısınız? Buradaki, Arabi, tecelli, tecelli, iki merhalede alır. Aslında bu, yani, çok karmaşık gibi görünür, bu karmaşık bir şey değildir. Tecelli, zahiri ve batin olarak bakar. Ama bunu anlatırken, yani, tecellinin iki veçesi vardır.
Bir veçesi, zahiridir, bir veçesi de, manevidir, manadır. demez. O yüzden buradaki, zatın tecellisi, zatın tecellisi, önce, batinidir. O, batinilikten, şehadete geçer, görünürlüğe geçer ki, o da, sıfatlarının tecellisidir, surete. Tecelli, şuud, yani işte, bu normalde, şehadet alemi dediğimiz, ya da, tecelli, vucidi de denilen, ikinci tecelli merhalesi olan, feyiz-i mukaddes, hakkın kendini somut varlık aleminde, kesretin sonsuz değişken suretleri şeklinde, ishar etmesine işaret eder. Yani, Cenab-ı Hak, önce, feyiz-i mukaddes olarak, zat-ı mukaddes olarak, önce sıfatlar, batına tecelli etti, ardından, o batına, tecelli, tecelliden, şehadet alemine tecelli etti.
Yani, görünür aleme tecelli etti. Bu, normalde, başlangıç olan, işte, ruhlar alemine, veya, işte, metafizik dediğimiz, mana alemine, tecelli edip, ondan sonra, şehadet aleminde, zuhur etmesi, surete bürünmesi, feyiz-i mukaddes, arabinin kendine, has görüşüne göre, feyiz-i akdes ile, varlık kazanmış olan, ayağını sabitelerin, idrak olunabilir, varlıklar halini, terk ederek, hislere, idrak olunan, eşyaya nüfuz edip, yayılmalarının, ve böylece, hislerde, idrak olunan, alemin, bir hüyt, mevcut olmasının, sebebidir.
Daha önce, batini olan, ve sadece, suretleri var olan, nesneler, ve objeler, varlık alemine geçti, varlığa büründüler, vücuda büründüler, şekle şemale büründüler. Öncesinde, bunların varlığa, bürünmemişlerdi, bunlar manevi olarak, ruhi olarak, ne olmuştu, tecelli etmişti. Bütün eşya, bu iki tecelli arasındaki, bağıntı, füsusta, enine boyuna tartışılmıştır. Allah, iki surette tecelli eder, birisi gayb, diğerisi şehadet alemindeki, tecellisidir. Aynı şey, az önceki söylediğimiz şey. Gaybi tecelli ile, kalbin istidadını verir. Galbi tecelli ile, kalbin istidadını verir. Bu tecelli, hakikat-i gayb alemine ait olan, zat-i tecelliler, ve bu gaybi tecelli de, hakkın kendi nefsinden, haber verdiği, ve Allah'ın kendisini, üçüncü teki şahıs, hu, yani o zamiri ile, gösterdiği veçi ile, hakkı olan, hüviyetidir.
Bu zat-i tecelli, ezelden ebede, hakka aittir. Cenab-ı Hakk'ın, zat-i tecellisi, ezelden ebede, hakka aittir. Cenab-ı Hakk'ın'dır bu. Fisus 145-146. İzusu bunu şöyle özetler. Hakk'ın ilk tecellisi, ilahi isimlerin, yani hakta gizli olan, hakta gizli olan, ontolojik imkanların, tecelli eden suretleri olan, ayağını sabiteye, varlık bahşetmektedir.
Bu ayağını sabite, aslında bir fiil var olmak için, beklemekte olan, kaplardır. Bunlar iki tür, ikinci türden tecelli içen, mahalleri temin ederler. Ve her bir mahal, Hakk'ın ilk tecellisinin sonucu olarak, ezeli ve, bozulmayan bir, belirli istidada sahiptirler. Normalde, Cenab-ı Hakk'ın bu, ayağını sabiteye tecelli etmesi, ve ayağını sabitede, ayağını sabitede, her şeyin, manevi olarak, var olduğu yerdir. Buradaki meselede. Burada, Cenab-ı Hakk, ayağını sabiteye, tecelli eder, ve var olacak olan, bütün her şey, gerçek manada, şekli ve suretiyle, orada, manevi olarak, ruhi olarak, var edilmiştir. Bunu, Hakk bile değiştiremez. Çünkü, bu, Hakk'ın, kendini, ishar ettiği bir surettir. Buna göre, her kabı, ikinci tecellisinin, bir mahalli kılmakla, Hakk, kendisinin, kabın, ezeli istidadına, uygun bir biçimde, sınırlandırıp, kayıt altına alır.
Bu yolla, Hakk, şuhidi tecellisinde, sonsuz, değişken suretlere bürünür. Bu suretlerin tümü, keyin alemini oluşturur. Yani, Cenab-ı Hak, amaya tecelli eder, Cenab-ı Hak, amaya tecelli ettiğindeki, amadaki tecellilerin, değişme imkanları yoktur. yoktur. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın, amaya tecelli etmesi, değişmez bir haktır. Ama, amadan, şuhuda tecelli ederken, her şey, değişebilir. Şehadete tecelli ederken, amadaki gibi değildir. Buna işaret, Cebrail aleyhisselamın, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sohbetine, dıhye suretinde görünmesidir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, varlığın hakikatine vakıf olduğundan, onun dıhye suretinde gelmiş olan, Cebrail olduğunu bilir.
Ve bu soruyu soran kimdi dediğinde, sahabeler, dıhyeydi ya Resulallah derler. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o, o dıhye değildi. Size öyle göründü. O Cebrail kardeşimdi. Dininizi öğretmek için bana gelmişti der. İşte ayağını sabitedeki tecelliyat, ayağını sabitede, veyahut da manevi olarak, manevi olarak, metafizik alemden, bu aleme tecelli ederken, sureti farklı göründü.
Meleklerin bu dünyaya tecelli ederken, kanatlı görünmesi gibi. Meleklerin bu dünyaya tecelli ederken, kuş gibi görünmesi gibi. cennetin görünürken, cennetin görünürken, dağ, taşa, ovaya, denize benzetilmesi gibi. Cennetin tasvir edilirken, dünyada var olan, güzel mekanlar kullanılaraktan tasvir edilmesi gibi.
cennette ağaç aramak gibi. Cennette ağaç aramak gibi. Muz aramak gibi bu. İstediğiniz meyveler olacak. Ne? Ananas yiyecek adam orada. Bunu hayal ediyor. Muz yiyecek. Orangutan ya, sabahtan akşama kadar muz yemeği hayal ediyor cennette. Bunun gibi. Oysa, manadaki tecelliyatın, manadaki zuhuratın, şehadete tecelli ederken, değişkenliğe uğraması. Değişkenliğe uğraması. Şehadette, değişken. Daha ileri. Mesela ayeti kerimede diyor ki, biz onları maymun kıldık.
İnsan, ama, gerçekte maymun. İnsan, ama gerçekte timsah. Sufiler de bu hal olarak tecelli eder. Bir kısım Sufiler, belli bir müddetten sonra, o bir ara dönemdir. Orada Sufinin ayağa kayabilir. Orada dikkat etmesi gerekir. O yüzden Sufilik yolunda mürşitsiz gidilmez. Sufilik yolu kitaptan öğrenilmez. Sufilik yolu kitaptan yaşanmaz. Bir önceki üstadın görüşleriyle de yaşanmaz. O Sufi, Allah'ı çok zikrederken, kendine dikkat ederken, karşısındaki kimsenin, nefsi olarak, hangi hayvan suretinde olduğunu görür.
Onu kimse görmez. O görür. O kimse gerçekte örneğin, işte insanları kandırıyor, insanları aldatıyor, ortalığı kasıp kavura çeviriyor. Tilki suretinde görünür. Haram, helal ne istiyorsa yiyor. Kurt suretinde görünür. Erkek, şehvetine düşkün, haram, helal bakmıyor. Eşek suretinde görünür. Bu, açık açık konuşayım artık bunları da. Öleceğiz, gideceğiz. Dört ile beşin arasıdır. Emmara, levvame, mülhüme, mutmainne. Mutmainliğin sonuna doğru geldiğinde, eşyanın hakikatine, ram olmaya başlar. Bu direkte suretler vardır.
Görür. Onlarla konuşur. Duvarda sesler vardır. Onu dinler. Duvar ona seslenir. Ağaç ona seslenir. Kuş ona seslenir. Kuştan haber alır. Der ki, senden önce buradan Ahmet geçti. Ağaçtan haber alır. Der ki, senden önce buradan Mehmet geçti. Taştan haber alır. Der ki, 300 yıl önce buradan filanca geçti. Bir yer haber verir. Burada daha önce şu yaşıyordu. Bu dördün sonlarında, beşe geçince, görür onları. Ahmet geçmiş. Ahmet'i oradan geçerken görür. Dikkat edin. Kendinize olduğum davası gütmeyin. Gidilecek yol var.
İki rüya görmekle, kendinizi piştiğinizi zannetmeyin. Bu hale vakıf olsanız, dahi gidilecek yolunuz var. Beşe geldi, oturdu mu, oradaki evliya, oradaki veli, oradaki müminler, manevi olarak onunla irtibat kurar. O her daim zekirle hemhal olur. Buraları tehlikeli yerlerdir. Burada nefsine uymak çok olur. Onu rüyasında görürler. Onu seveni çok olur. Ona etrafında koşanı çok olur. Vay abimiz geldi, alkışlayalım, hürmet edelim, hizmet edelim, yedirelim, içirelim, aman paramızı verelim, aman her şeyimiz onun önüne koyalım. Rüyada görülür çünkü o. Onun üzerinden keramet zuhur eder.
Aldanma yeridir. Bir başkasının rabıta ederse, kalbinden ne geçtiğini görür. Anlar. Rabıta ederse, onun kalbinden nelerin gelip geçtiğini, onun o esnada küfrettiğini dahi duyar. Burada sabretmek zordur. Burada durmak zordur. Adam sana küfreder içinden, sen onu duyarsın. Adam sana hakaret eder içinden, yüzüne karşı da tebessüm eder. Sen onu duyarsın. Buna sabretmek kadar zor bir şey yoktur. Adam seni sevmiyordur. Nereden geldi bu der, ama yüzüne tebessüm eder. Abi hoş geldin, maşallah abi ya. yollarımız, gözlerimiz yollardaydı ya der. Burada açık vermek yoktur. Burada sır vermek yoktur.
Burada dışarı ifşa etmek yoktur. Hiçbir şeyi ifşa edemezsin burada. O beni sevmiyordu aslında diyemezsin. Hani Cenab-ı Hak diyor ya, o şeytandan için, o diyor aslında cinnilerden idi. ateşten ve dumandan yaratılmıştı. O aslında cinniydi. Ateşten ve dumandan yaratılmıştı. Ama diğer melekler, onun ateşten ve dumandan yaratıldığını bilemediler. Eşyanın hakikatine vakıf değillerdi. Beşinci esmanın sonuna gelen bir kimse, cinni taifesini tanır. Cinni taifesinin kafirini, müminini tanır. Beşinci esmayı alan bir kimse, cennet, cennet halkını tanır.
Beşinci esmayı alan bir kimse, cennet kokusunu alır. Cennet hitabını alır. Yolda yürüyen kimsenin cennetlik mi olup olmadığını, biiznillah Allah'ın izniyle bilir. Onun kokusunu alır çünkü. Burada dahi oldum demeyecek. Aldanmayacak. Aldanmayın. Hep kendinizi hor hakir görün. Oldum demeyin. Bizim yolumuzdan gidenler, oldum, bildim, buldum, kullanmayacaklar. Acziyet, fakriyet noktasında kendilerini görecekler. Günahlarını düşünecekler.
Asla, asla. Yol burada bitmez de, burada ona peygamberler gelirler. Ona yoldaşlık yaparlar. Pir efendiler gelirler. Ona yoldaşlık yaparlar. Aldanma. Peygamberler sana öğretmeye başlarlar. Oldum zannetme. Aldanma. Haline göre, ahvaline göre, durumuna göre, pir efendilerden birisi gelir. Sana mihmandarlık eder. Haline göre, haline göre, ahvaline göre, durumuna göre, yoluna göre, peygamberlerden birisi gelir, sana mihmandarlık eder. Aldanma. Yolun var daha. Aldanma. Bu altıya geçerken.
Altıya geçti, oturdu mu, o zaman ona peygamberlerden birisi gelir, her daim ona mihmandarlık etmeye başlar. Her daim. Yine aldanmak yok. Yine aldanmak yok. Ta ki, seni, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, manevi huzuruna, seni takdim edinceye kadar, en sonunda, seni, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, mübarek huzuruna çıkarırlar, takdim ederler.
Aldanma yine. Kafanı kaldırma. Edeb et. Aldanma. Bu, Hz. Muhammed-i Mustafa'yı manada görmek değildir. Karıştırmayın. Manada görmek ayrıdır. Herkes görür. Huzura takdim edilmek, farklıdır. Aldanma. İşte, Allah bizi affetsin. Bu, manada, yani, metafizik olarak, bugünkü dilde öyle tanımlanan, mana alemindeki, zuhur eden, zuhur eden, şekil ve şemaller, nesneler, objeler, şehadete aynı şekilde tecelli etmez.
Şehadete aynı şekilde tecelli etmediğinden, şehadette yaşayanlar, o ona bakarlar, onu dıhiye görürler. Ona bakarlar, kadın görürler onu. Oysa o, cinnilerin, perisidir. Yani dişisidir. Gel der ona, gider onun peşinden. O gerçekte cinnidir. Çok yakışıklı bir erkek görür, gel der ona o. O gider peşinden. Onu erkek gördü. Aslında değil. Banyoda kadınlar çok eğlenirler ya, bir bakmışsın kadın, banyoda bir tane kaf var, benim çocuklarım onun içinde deyip, başında duranı görürsün. Cinni taifesi ona öyle görünür. Kendi çocukları gibi görünür. Kadınlar, banyolarda çok eğlenmeyin.
Mümkün olduğunca, abdesti olmaya gayret edin. Erkekler, banyoya girer girmez, gusül alacaksanız, hızla önce gusülünüzü alın. Ondan sonra temizlenin, yıkanın, ne yapıyorsanız yapın. Kadınlar da aynı. Mümkün ise, hızla önce gus dedin. Bakmayın siz bu şimdi, materyalistlerin, bunlar böyle, dini hafife aldığına. Bunların hepsi de, bu insanlık, bu insanlık, bunların, geçmiş olarak, bu öğretilerine lanet okuyacaklar sonra.
İnsanlık yok oluyor çünkü. Ve insanlık ne yazık ki, dinsizlik noktasında perişan oluyor. Perişan oluyor. Bunda dindarların gerçekten, gerçekten, dinlerine, fi sebilillah, Allah için, yaşamamalarının da sebebi var. Çıkmış ortaya adam, para tüccarı. Çıkmış ortaya adam, adam kandıracağım, adam toplayacağım, hepsinden para toplayacağım, zekat toplayacağım, sadaka toplayacağım diye uğraşmış. görüyorsunuz, her cuma gidiyorsunuz, bir cumaya, pamuk eller cebe, Allah iyiliğini versin. Oradan iki tane esnaf, ya hocam ne ihtiyacın varsa, biz görelim, şurada hiçbir şey isteme diyemiyor. Öyle dese dahi, diyanet bir yazı gönderiyor. Bu hafta şunun parası toplanacak. Götürüyorlar, parayı da bankaya, faize yatırıyorlar.
Sanki diyanetin parası yok. Sanki diyanet vakfının parası yok. Alışmışlar istemeye. Böyle olunca, insanlar dinden, diyanetten soğudular. Allah muhafaza eylesin. Bunların da payı var. Meseleyi kapattık, Allah bizi affetsin. İşte o metafizik olarak adlandırdığımız mana alemindeki suret ile zahire tecelleden aynı değildir. Buna bir işaret de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miraçta süt ve şarap ikram edilir. Hz. Peygamber Efendimiz'e Hz. Peygamber Efendimiz sütü tercih eder. Cebrail aleyhisselam der ki, ilme işaret ya Resulallah. Eğer şarabı tercih etseydin, bu biraz işte zevke, eğlence, hevaya işaret olacaktı.
Bakın, manadaki süt, şehadete ilim olarak tecelli etti. Şehadette o ilim olarak görüldü. İbrahim aleyhisselam rüya gördü. Oğlunu kurban etmeye gitti. Ama gerçekte koç kurban edilmesi gerektiğini anladı. Şehadete o rüya koç olarak tecelli etti. Hani Yusuf aleyhisselamın zamanında Mısır'ın kralı bir rüya görmüştü. Demişti ki yedi tane inek, yedi tane başak yiyordu. Ondan sonra o yedi tane ineği, yedi tane başak yiyordu. Buna benzer bir rüya. Tam toparlayamayacağım. O rüyasını tevil ettirmek istedi. Ama Yusuf rüyayı farklı tevil etti. Bakın, rüyada görünen şey, tevilde farklı tecelli etti.
Dedi ki yedi tane inek, yedi yıl bolluğuna. Dedi ki bu bollukta buğdayları, arpaları normalde hepsinde stok edeceğiz. Ardından yedi yıl kıtlık olacak dedi. Yedi inek, yedi yıl bolluğa, yedi başak da, yedi yıl kıtlığa yoruldu. Demek ki manadaki objeler ve nesneler, şehadete tecelli ederken, farklı tecelli etti. O yüzden, şuhidi tecellisinde sonsuz, değişken suretlere büründü. Şehadet aleminde Cenab-ı Hakk'ın sıfatları, sonsuz, sonsuz suretlere büründü. Sonsuz suretlere büründü. Ve bu suretlerin tümü, keyn alemin oluşturdu. İzud su böyle demiş, katılıyoruz. Böyle bir tasvir, ilk tecelli ile ikincisi arasında, bir zaman aralığı bulunduğunu, telkin etmeye uygundur.
Bununla beraber, gerçekte her ikisi arasında, herhangi bir takdim, öncelik, sonralık bağıntısı yoktur. Her şey anda, aynı anda vuku bulur. Demiş. ben bu varlığın kendi içerisinde, varlığın kendi içinde, varoluşun, kendi içerisindeki zaman birimlerinin olduğunu, ama bizim bunu fark edemediğimizi, iddia edenlerdenim. Çok az bir şey de olsa, zaman birimi var. Her iki tür tecelli soru, her iki tür tecelli arasındaki bağıntı, zamana bağlı olmakla birlikte, aynı zamanda, zamana bağlı olmayan, ve hatta, zaman dışı bir yapıya mı sahiptir? Evet. Nereden buldun bunları maşallah, subhanallah. E teşekkür ve takdir etmemiz lazım.
Kaç kitap araştırdın? Kaç? Beş altı tane. Bu toparlanmaz yoksa bu. Hiç konuşmadık, bu soruyla alakalı, bu soru, beş sayfa gelmiş, beş sayfa gelinceye kadar, on sayfa not almıştır o. Kaç sayfa not aldın? He? Daha mı fazla not aldın? Evet. Bu toparlanmaz başka türlü. Evet, her iki tecelli arasındaki, bağıntı, zamana bağlı olmakla birlikte, yani hem, mana alemine, hem de şehadet alemine, tecelli, her ikisine arasında bir bağıntı, zamana bağlı olmakla birlikte, aynı zamanda, zamana bağlı olmayan, aynı zamanda, zamana bağlı olmayan, varlığın içerisindeki, zamana bağlı olmayan, ben bunu böyle anladım.
Ve hatta, zaman dışı bir yapıya mı sahiptir? Evet. Yani normalde, ben bu varlığın içerisindeki, zamana bağlı olmayan, bir zaman sıfatının, tecelli ettiğini, ve aynı zamanda da, bu varlığın içerisinin, bu varlığın içindeki, bu varlığın içerisinde, yapının, dışında bir yapının, var olduğuna inananlardanım. Böyle gözümün içine böyle, baktığınızda, bu mesele anlaşılmadı diye, kendi kendime, kalbime öyle geldi.
Evet. Yani normalde, tabii bu, Arabi'ye göre olan bir şey değil. Arabi'ye göre, Arabi varlığı, varlığı, Arabi'den böyle bir, değil de, Arabi'cilerin inandı. Ben Arabi ile Arabi'ciler ayırıyorum ya, Arabi'ciler, varlığı bütünüyle, varlığı bütünüyle, bir kısmı, zatının içinde görüyorlar. Varlığı bütünüyle, Allah'ın zatının içinde görünenlere, hani, Platonist diyorlar ya, Platoncu, Arabi'yi ben bunlardan görmüyorum, Arabi bunların dışında. Arabi çünkü varlığı, tamamiyetle hayal olarak görüyor. Ama o hayalin içerisinde, bir gerçekliliği var diyor. Ben, bütün varlığın, varlık, varlık dediğimiz şey, bütün varoluş.
İşte, hesaplıyorlar ya şimdi, 14 milyar yıl mı hesaplıyorsunuz hocam, ne kadar hesaplıyorsunuz? Efendim, rakamlar değişiyor ama, yaklaşık o civarlar. O civarlardı değil mi? Yani varlığın varoluşunun, 14 milyar yıl olduğu, hızla büyüdüğü, genişlediği. Evet, bir noktadan çıktı, daha sonra işte. Bir noktadan çıktı değil mi? O Bing Bang teorisi gibi. Evet. Ben onu Bing Bang olarak bilmiyorum. Ben ilk, az önce anlattım ya, hani, alemi, Adem'in suretinde. Adem'in anne karnındaki, ben varoluşundan hareket ederekten, o sonuca gidiyorum. Şimdi, aynı, şimdi hani, varlığın dışı dediniz ya, varlık dışı bir yapı. Evet. Ben bu varlığın, komple bu varlığın, varlık dışındaki bir, yapının içerisinde var olduğuna inanıyorum.
Kafanız karışacak bugün ya. Hadi uçalım hep beraber ya. Ne işimiz var dünyada bizim ya. Hadi çıkalım, dolaşalım, varlıktan dışarı çıkaralım ya. Var mı varlıktan dışarı çıkacak olan? Hiç hayal etmediniz mi? Bu varlıktan dışarı çıkarıp, çıkıp, özgür olmak istemediniz mi?
Ben o özgürlüğü bekliyorum, gün be gün. Ben bu varlıktan kurtulmak istiyorum. Benim hayalim bu. Bu varlıktan bıktım ben. Yaşamaktan değil, varlıktan bıktım. Ben özgür olmak istiyorum. Ben o özgürlüğe koşmak istiyorum. Varlıkla alakalı ne varsa, arkamda bırakıp gitmek istiyorum. Hani Ahmet Kaya diyor ya, deli taylar gibi koşmak istiyorum. Ben özgürlüğe koşmak istiyorum. Deli taylar, nal toplayamaz arkamda. Varlıktan kurtulmayı düşünmediniz mi hiç? Ben bu varlığın dışarısındaki, yapıya koşmak istiyorum.
Bu benim kendi inanışım. İsterseniz beni taşlayın. Varlık, biz sürgünüz. Biz sürgünüz. Ben sürgünlüğümün, zat-ı ilahiyeden başladığına inanıyorum. Ben onun ilminde var idim. Onun ilminde, onun kendinde. Bir gün bacak bacak üstüne atıp, beni bu varlığa sürdü. Keyfini çatıyor bunun. Ben o keyif çatsın diye buradayım zaten. O keyif ediyor ya, o keyfine keyif katsın. Ben bir gün, bu varlığımın sona ereceğini, ve bu varlıktan kurtulacağıma inanıyorum.
Bunun açış kapısı, sizin ölüm olarak gördüğünüz şey. Ben ölüme inanmıyorum. Bu manada ölüm var, ama bu varlıktan kurtuluşuma sebep olacağına inanıyorum. ve an ve an, bu varlık denilen, şu hapishaneden kurtulacağıma inanıyorum. Ben bu varlığı tamamiyetle, hapishane olarak görüyorum. Sürgün yeri olarak görüyorum. Ve bunun içerisinde biz önce, amadan, öyle söyleyeyim, biz bu varlığa süründük. Önce ruhlar alemine süründük. Sürgün yedik. Ben biraz daha aykırıyım ya, ben biraz daha aykırı olduğumdan, ruhlar aleminde beni tutmadılar.
Gönderdiler beni aşağı doğru. Alemi misale. Ben oradan da sürgün yedim. Ben anne karnına geldim. Ben sevilmeyen çocuğum ya. Beni çok düşürmek istemiş. Biraz sizi duygusala bağlayayım. Yüksekten atlamış. Taş taşımış. Teneke taşımış. Bir sabah ben onu bayındıra götürürken, dedim ki neyi istedin benden ya. Ne oldu dedi. Dedim beni yukarıdan atlarken, hiç mi düşünmedin? Hiç mi sevmedin dedim. Tenekeleri, taşları taşırken, hiç mi için sızlamadı dedim. Hiç mi yüreğin kanamadı? Ben karnımda bebek taşıyorum. Neden bunu düşürmeye çalışıyorum diye dedim. Hiç düşünmedin mi dedim. Sen nereden biliyorsun bunları dedi bana. Görmüyor musun benim hayatımı dedim.
Benim hayatıma baktığın zaman bunu anlamadığımı mı zannediyorsun dedim. Sürgünüm ben her yerde dedim. Ben anne karnında da duramadım. Sürgün yedim. Ben yaşadığım şehirden de sürgün yedim. Sürgünden sürgüne gidiyoruz hep beraber. Hepiniz sürgünde değil misiniz? Bakın etrafınıza, bakın hayatınıza, bakın yaşadığınız hayatlara, bakın şu memleketin haline, bakın şu dünyanın haline.
Sürgün değil mi? Bakın insanlar sürgün değil mi? Orta Doğu'da insanlar sürülmüyor mu? Biz sürgün değil miyiz? Biz fikir olarak sürgün değil miyiz? Biz gönül olarak sürgün değil miyiz? Hangimiz istediğimiz hayatı yaşıyor? Sürgünüz biz. Ama bu sürgünlüğümüz bu varlığın içerisinde sürgünden sürgüne gidiyor. Ama bizim asıl sürgünlüğümüz buradan başladı. Ne dedi Hazreti Pir? Koparıldığım günden beri, ayrıldığım günden beri, ben her toplulukta ağladım. Her toplulukta ağladım. Nereden kopup geldi? Kamışlı anlattı bize. Neyi anlattı? Dinle dedi. Dinle. Bak bu ne?
Ayrılıklardan dem vurmada. Neleri ayırdınız da geldiniz? Nelerden ayrıldınız da geldiniz? Nereden ayrıldınız da geldiniz? İstemiyorum ruhlar alemini. Yok hayır. Tekrar oraya döneceğimi inanmıyorum. Tekrar oraya dönmeyeceğim. Sürgünüz biz. O zaman bu varlıktan kurtulacağıma inanıyorum. Bu varlıktan kurtulmazsam kendimi hiç özgürleşmiş kabul etmeyeceğim.
Bu benim inancım. Varlığın dışında da varlık var. Muhteşem bir tespitti. Ve hatta zaman dışı bir yapıya mı sahiptir? Evet. Zaman dışı bir yapı mı var? Evet. Varlığın dışında bir yapı mı var? Evet. Varlığın dışındaki yapıya inanıyor muyum? Evet. İnandığımı yaşayacağım. Geceniz mübarek olsun. Hakkınızı helal edin.
Bundan sonra da sorulara bakacak halim kalmadı. O yüzden soru yazan kardeşler de haklarını helal etsinler. Semada buluşalım bir hep beraber Allah diyelim ya. Şöyle bir ciğerimizi dökelim ya. Soru soran gitti mi? Teşekkür ediyoruz. Salim bunları toparlasın inşallah. Ya Allah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.