mustafaozbag.org

95. Mesnevi Şerhi (673-692 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 28 Aralık 2020 · 1:00:28

Tanrı'ya senlik versin, İsa ümmetinin beylerden, içimizden onun yerine geçen hanginiz diye sorması yerine geçeni dilemesi. Evet, bir vezir vardı, bu vezir İsa ümmetini fesada sokmak için uğraşıyordu ve en son kendisi ölmezden önce bir sürü beylere beylik verdi, benden sonra halife sizsiniz dedi, karşı çıkanı öldürün demişti. Bir ay sonra halk, o ulular, o beylerden onun yerine geçen kimdir? Beylerin hepsi de kendisine halifelik geldiğini söylüyordu. O onlara dedi ki, sana halifelik verdiğimi hiç kimseye söyleme ve sana karşı çıkanı ellerini kollarını bağla öldür. Bütün beylere aynı şeyi söylemişti, vezir.
Bilelim de onun yerine ona uyalım, elimizi de eteğimiz de onun eline verelim. Madem ki güneş dolundu, bizi dağlayıp battı, onun yerine bir mum yakmaktan başka çare yok. Hani güneş batınca ne olacak? İnsanlar ayı ve yıldızı beklerler, yollarını bulabilmesi için. Gece basınca, karanlık basınca bir mum ışığı karanlığın içinde ona yol gösterir. Mum ışığının aydınlıkta bir anlamı yoktur. Ama zifiri karanlıkta bir mum ışığı büyük bir aydınlığa sebeptir, parlaklığa sebeptir. Karanlıkta kalan gözlere mum ışığı projektör gibidir. Karanlıkta kalan gönüllere, kalplere küçücük bir iman kırıntısı büyük bir şeydir. O yüzden Hadis-i Şerif, Hadis-i Kudsi'de gönlünde zerrece iman olan sonunda cennete gidecektir der.
Sebep? Zerrece iman bakın. Çünkü o karanlığın içerisinde zerre miktarı iman bir projektör gibi yanar. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diğer insanlara nazaran güneş gibidir. Sakın peygamber battı diyeceğimi düşünmeyin. O peygamber ki hiç batmaz. Ama sonuçta insandı, öldü, vefat etti. Ve yerine bir halife geçti. Kim? Hazreti Ebubekir radiyallahu anh hazretleri. Bu kainatın, bu varoluşun kendi içerisindeki hukukudur. Hukuku, tabiat, hiçbir manada boşluk kabul etmez.
Muhakkak ki onun yerine birisi geçecektir. Sevgiliyle buluşma çağı geçti, dost gitti. Artık ondan armağan olarak bir naib gerek. O insanlar, o veziri kendilerince bir dost, bir sevgili olarak görüyorlardı. O ortadan çekilince ona bir naib, onun işini, vazifesini yerine getirecek birileri lazım. Bir devlet var, cumhurbaşkanı gelip de Bursa'da, Bursa'nın işleriyle ilgilenecek değil.
Ya Bursa'ya bir tane vali atıyor. O vali, cumhurbaşkanı adına devletin işleyişini devam ettiriyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri etrafa naibler atar, nakipler atar, nükabbalar atardı. O nakipler ayda bir gün gelirler, nakiplerin başındaki nükabba'ya rapor verirlerdi. Şunu şöyle yaptık, bunu böyle yaptık, şurada şöyle oldu, burada böyle oldu diye.
Ve o nakibi nükabba denirdi ona. Nakiplerin nükabbası. O raporları toplar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine götürürdü. Raporları ona bildirirdi. İşte her nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin böyle nakipleri ve nükabbaları var ise, Sufiler, tasavvuf ehli de kendilerini ölçü olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolunu tutturduklarından her üstadın da nakipleri, nükabbaları ve hatta bugünkü dilde zakirleri vardır.
Onlar orada üstadın adına iş yaparlar. Üstadın adına. O yüzden onlara da itaat, üstada itaat gibidir. Askerde bir kimse yüzbaşıya ben seni dinlemem, genelkurmay başkanını dinlerim demen lüksü var mı? Değil. Bu da onun gibidir. İşte halk dedi ki, bize bir naip gerek. Bizim başımıza o vezirin işlerini yürütecek, yapacak bir kimse lazım.
Gül solup bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu neden duyabiliriz? Gül suyundan dediler. Eee, gül sonbahar gelmiş, yaprakları dökülmüş, hazan mevsimi gelmiş. Hazan mevsiminden sonra bahar elini eteğini çekmiş. Güller yapraklarını dökmüşler. Çiçekler yapraklarını dökmüşler. Sonbahar gelmiş. Sonbahar gelince gülün kokusunu nereden alır insan? Gül ya gülle eşdeğer doğmuş, gülde fani olmuş bir kimse gerek ki gülün kokusunu ondan alsın. Ya da üzerine gül suları dökmüş, gül suyu deryasına batmış bir kimse gerek ki gül kokusunu ondan alsın. Eğer gül kokusuna müştak ise ya gül suyuna banmış bir kimseyi koklayacak ya da güle vuslat olmuş olanı koklayacak ki ondan gül kokusu alsın, gül nefesi alsın.
Eğer gül kokusuna müştak ise yok gül kokusuna müştak değil ise o necis kokusuna müştak ise necasete bulaşan bir kimsenin yanına gidecek ki ondan necis kokusu koklasın. Onun gönlüne necis kokusu misgamber gibi geldiyse o necis kokusuna koşacak ki ona tatlı gelecek. Yok o gül kokusuna müştak ise burnu da koku alıyorsa onun o gül kokusunu nereden buluyorsa onun peşine düşecek.
Ama insan odur ki burnu koku ala, sufi odur ki burnu koku ala, eğer burnu İslam kokusu almıyorsa, bir kimsenin burnu sevda kokusu almıyorsa, bir kimsenin burnu Allah kokusu almıyorsa, bir kimsenin burnu Muhammed Mustafa kokusu almıyorsa, bunu tanımadıysa, tanımlamadıysa, koklamadıysa o bu kokuya ulaşması mümkün değil ki.
Ama bir kez o gül kokusunu aldıysa, o bir kez gülü kokladıysa, o bir kez gülü hayal ettiyse, o bir kez gülle hemhal olduysa, gülün hayalinin peşine düştüyse, onun gülsüz durması, onun gül kokusuz durması mümkün değildir. Eğer gül kokusunun peşine düşmediyse, o gül koklamamıştır hiç, onun kalbi harekete geçmemiştir hiç, o hiç sevmemiştir.
Sevdiyse, o muhakkak ki sevdasının peşinden gidecektir. Bir kez onun dudağına bir bal çalındıysa, o balın peşinden gidecektir. Ta ki, ballar balını bulana kadar, ballar balını bulduktan sonra kovanın yağma olacak onun. O renksizliğe ulaştığı zaman, renkler ondan kaybolacak. O güller gülünü bulduğunda, gül kokusunun ne olduğunu anlayacak. O sevdanın tam dibine erdiğinde, tam zirvesine çıktığında, sevdanın sevda olduğunu anlayacak. Ama bir kez onun dudağına o çalındıysa, onu hep arayacak o. Hep arayacak. Ömrünce hep arayacak. Ömrünce, ebediyen hep arayacak. Ve her buldum dediğinde bulamadığını anlayacak, aramaya devam edecek. Allah apaçılık, apaçılık görünmediğindendir ki, bu peygamberler Allah naipleri olarak geldiler.
Allah zahirdir sıfatlarıyla. Allah batındır, zatullahı ile. Allah'ın zatullahı batındır. Zatullahı bu noktada direkt olarak tanımlamak ve tanımak mümkün değildir. O yüzden, zatullahı tefekkür etmek haram kılınmıştır. Hadis-i Kudsi'de, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Allah'ın zatullahını tefekkür edilmesini yasaklamıştır. Ama Cenab-ı Hak sıfatlarıyla zahirdir. Ve Cenab-ı Hak, Cenab-ı Hak peygamberinin üzerinde bütün sıfatsal tecelliyatıyla tecelli etmiştir. Bütün varlığın içerisinde Allah'ı en iyi tanıyan bilen, Hz. Muhammed Mustafa'dır. Muhyiddin İbni Arabi der ki, Allah'ı en iyi bilen, gelmiş geçmiş insanların içerisinde Muhammed Mustafa'dır der, sallallahu aleyhi ve sellem.
Ondan sonra Allah'ı en iyi bilen, Allah'ı en iyi tanıyan velilerdir der. Yine başka bir sözünde de, Allah'ı en fazla tanıyan bilen sufilerdir der. Cenab-ı Hak bütün kelamını, bütün söyleyeceklerini peygamberlerin dilinden kitap olarak indirmiştir. Ve peygamberlerinden sonra velilerin kalbine ilham ederek, velilerin kalbinden, dilinden sudur ettirir hikmeti.
Allah, bu manada, zatullah noktasında batındır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, kim Allah'la görüşmek, konuşmak istiyorsa, Kur'an okusun buyurmuştur. Kur'an, Allah'ın kelamıdır. Ama bu kelam, Muhammed Mustafa'nın dilinden sudur etmiştir. İşte Cenab-ı Hakk'ın adetullahı, Cenab-ı Hakk'ın sünnetullahı söyleyecek olduğu lafızları, bir, peygamberlerin dilinden, iki, velilerin dilinden, üç, bütün mükevanatın dilinden söyler.
Çünkü ayet-i kerimede Allah arıya da vahyeder der. Cenab-ı Hakk varlıktaki, varlıktaki bütün zerreye ilham eder. O zaman peygamberlerin dilinden düşen Allah kelamıdır. Hz. Allah, Kur'an-ı Kerim'de Habibini kastederekten ne söylediyse, heva ve hevesinden söylemedi, benim emrimi yerine getirdi, söyledi diyerekten, peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hem söylediklerini, hem de yaptıklarını kendi üzerine almıştır.
Ve Hz. Muhammed-i Mustafa da, beni Rabbim terbiye etti ve ne güzel terbiye etti diyerekten, kendisinin terbiyesini de Cenab-ı Hakk'a atfetmiştir. O yüzden, onun üzerinden her ne çıktıysa, Cenab-ı Hakk'ın tecelliyatıdır. İşte Allah'ın adetullahı budur. Sen kalkıp da, Allah'la benim arama kimse giremez deyip de cahillik yapma. Neden? Peygamber'e peygamberliği tebliğ eden Cebrail aleyhisselamdı. Peygamber kendi kafasından sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri peygamberlik ilan etmedi. O, Cebrail vasıtasıyla Allah'ın emriyle peygamberliğini ilan etti. O yüzden bir kimsenin veliliği de, o velinin kendisini veli olarak tayin etmesiyle olmaz. O veliyi insanlar rüyalarında görecekler.
O veliyi insanlar hallerinde görecekler. O veliyi rüyalarında sahih bir şekilde görecekler. Ve o gören kimsenin velisidir o. Sahih. Ben veliyim demekle veli olunmaz. Ben sufiyim demekle sufi olunmaz. Senin sufilini bir başkası rüyasında görecek. Senin veliliğini bir başkası görecek rüyasında. Hani meşhur ya, onlara korku da yoktur. Onlara hüzün de yoktur. Onlara dünyada da, ahirette de müjdeler vardır ayeti kerimesi. Ashab diyor ki, ya Resulallah, dünyadaki müjdeyi hasbelkader tahmin edebiliyoruz. Özür dilerim, ahiretteki müjdeyi hasbelkader tahmin ediyoruz.
Hani cennetle müjdelenir, cemalullahla müjdelenir manasında. Ama diyor, dünyadaki müjde ne? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, Allah senden razı olsun. Bu soruyu hiç kimse sormayacak zannetmiştim. Bu soruyu hiç kimse sormayacakmış zannettim. Kimse sormaz diye düşündüm. Dünyadaki müjde, o velilerin rüyada görünmesi ve o velilerin rüyalarıdır. Dünyadaki müjde, delil, hüccet. İşte Cenab-ı Hak hani yine başka bir hadis-i şerifte Hazreti Abbas radiyallahu anh Hazretleri naklediyor. Peygamberler vefat ettikten sonra ne olacak bu insanların hali denilince? Hazreti Abbas'ın nakli. Allah'ın velileri var diyor.
Onlar dinin yaşanması için mücadele ederler. Dini ayakta tutmak için mücadele ederler. İşte demek ki Cenab-ı Hak'ın, Cenab-ı Hak'ın adetullahı bu. Dikkat edin. Asıl bomba şimdi geliyor. Asıl bomba şimdi geliyor. Hayır, yanlış söyledim. Naiple, naip edeni iki sanırsan çirkin bir zandır.
Bu güzel değildir. Hayır, yanlış söyledim. Naiple, naip edeni iki sanırsan çirkin bir zandır. Bu güzel değil. Sen peygamberle Allah'ı diyor iki görürsen, ikisini ayrı görür, farklı görürsen, bu çirkin bir zandır. Neden? Peygamberin kendisine ait dinle alakalı hiç cüz iradesi yok. Ne söylediyse benim emrimi yerine getirdi deyince sen onu iki görürsen, ya bu peygamberin emri zaten canım, gerek yok uymaya dersen, Allah'a uymamış olursun. Sufiler o yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerini kendilerine yol ederler.
Sufiler o yüzden Allah'ın Kur'an'daki emirleriyle Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerini ayrı görmezler. İki görmezler. Daha ileri, sufiler Allah'ı, peygamberi ve üstadlarını ayrı görmezler. Dua, Davud aleyhisselamın dilinden. Allah'ım bana senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirecek olanın sevgisini, çölde susuz kalmış bir kimseye soğuk serbeti sevdirdiğin gibi bizlere de sevdir. Ecmayın. Bakın, üç sevgi, üç sevgi de birbirinden ayrılmadı. Allah sevgisi, Muhammed Mustafa sevgisi ve velilerin sevgisi.
Allah sevgisi, Resulullah sevgisi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine ve velilerin sevgisi. Bir kimse veliyi severse Allah için sever. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine Allah için sever. Allah'ı da Allah için sever. Allah'ı da Allah için sever. Sufiler böyle severler. Allah'ı da Allah bana rızık veriyor, eş veriyor, çoluk veriyor, çocuk veriyor, mal veriyor, mülk veriyor diye sever.
Allah'ımın sevgisi budur. Allah'ım yediğine, içtiğine, eşine, çoluğuna, çocuğuna, malına, mülküne bakar. Rahatına bakar. Onun rahatı bozulunca Ya Rabbi der. Rahata erince Ya Rabbi demeyi bırakır. Allah mu? Oysa sufiler sıkıntıda da, darda da, müşkilatta da ve rahatta da, soğukta da, sıcakta da, yazda da, kışta da, darlıkta da, genişlikte de Allah derler.
Onların Allah demesi bir sebebe bağlı değildir. Onların Allah'ı sevmesi sebebe bağlı değildir. Biz Allah'ı sebepsiz severiz. Biz severken sebepsiz severiz. Bizim sevdamız, bizim sevgimiz sebebe bağlı değildir. Kaşı güzelmiş, çirkinmiş bakmayız. Biz sevdik mi bizim için onun kaşları kemandır. Gözünün ren ne renk olduğuna bakmayız biz. Biz onu sevdik mi bizim için onun gözleri sürmelidir. Biz onun saçının ne renk olduğuna bakmayız. Sevdiysek onun saçına, kakülüne binlerce can feda ederiz. Biz sevdik mi onun dış güzelliğine bakmayız. Zaten bizim sevdiğimiz güzeller güzelidir.
Zaten o konuştuğu zaman bülbüller susar. Utanırlar, kafalarını eğerler. Şakmazlar bizim sevdiğimiz konuştuğunda. Bizim sevdiğimiz bize konuşunca, alem susar dinler. Alem susar dinler. Der ki, onun sevdiği konuşuyor. Biz sevdik mi öyle severiz. O yüzden bizim sevgimizin ne rengi vardır, ne dili vardır, ne hesabı vardır, ne kitabı vardır. Biz saymasını bilmeyiz. Bilsek de, saymaya kalktığımızda aklımız karışır, uspus oluruz. Biz sayıyla sevemeyiz, yapamayız. O yüzden sevmek, öylesine olmalı ki, bir sebebe bağlı olmamalı.
Zikretmek, öylesine olmalı ki, bir sebebe bağlı olmamalı. Koşmak, öylesine olmalı ki, bir sebebe bağlı olmamalı. Yürümek, öylesine olmalı ki, bir sebebe bağlı olmamalı. Uğrunda ölmek, öylesine olmalı ki, sebebi olmamalı. Biz onun sebeplerini, sebep yıkıcılığını da sevdik. Biz de, sebeple seveceksen sevme. Sufilik, sebepsiz sevmektir. Sufilik, sayısız zikretmektir. Sayı, seni alıştırmak içindir, terbiye içindir. Sen alışınca, terbiye oluncaya kadar, sayıyla yaparsın. Sen sayılı sana bir virt verirler, o senin sayılı virtindir. Sen onu bitirip de kenara atınca, zikretmekten geçtiysen, zikretmiyorsan, sen pişmemişsin daha.
Sen sayısız zikretmeyi sev. Sen sebepsiz sevmeyi sev. Sen at sebepleri. Sen at kenara. O yüzden, bu üç sevgi, üç sevgi. Aslında tektir. Daha ilerisini söyleyeyim. Bir şeyi seviyorsan, ondandır. İster sevdiğin böcek olsun, ister sevdiğin ot olsun. İsterse sevdiğin çocuk olsun. Bir şeyi seviyorsan, ondandır. Yan yakıl da bir şeyi sevemediğine yan. Yan yakıl, aşık değilsin. Yan yakıl, git dağlarda taş ol. Sen bir şeyi sevememişsin. Bir şeyi hayalleyememişsin sen. Hayalin sığ olmuş. Hayalin yüzeyselleşmiş senin. Sen geceler boyunca ağlayamamışsın. Sen uzaklara bakıp sevdanın kokusunu alamamışsın.
Sen insanım diye dolaşma. Hazreti Pir'in dediği gibi, sevgiden nasibi olmayanın eşekten farkı yoktur demiş ya. Ben ilk önce bana ağır gelirdi. Vallahi de billahi de edeb etmiş. Eşekler dahi seviyor çünkü. Sevgiden nasibin yoksa, eşekten de daha aşağısın sen. Eşekten de daha aşağısın. Hani birisi geldi, Muhammed Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve selleme dedi ki, onun kucağında torunları Hasan ile Hüseyin vardı.
Hasan ile Hüseyin'in yanında başka çocuklar da vardı. O çocukları ayırmazdı. Bu benim torunum, bu değil demezdi. Bütün çocuklara şefkat ve merhamet gösterirdi. Çocukları sevindirirdi. Çocuklar onun etrafında dolaşırdı. O çocuklarla oynardı. Çocuklarla şakalaşırdı. O ketum değildi. O insanlara tepeden bakmazdı. İnsanların içinde yaşardı. Sevginin numunesiydi. Sevginin yeryüzüne indirilmiş bir protipiydi. Cenab-ı Hak bütün sıfatlarının en zirve noktasını onun üzerinde tecelli ettirmişti. O bedevi geldi dedi ki, Ey Muhammed, yani sen nasıl onu böyle çocuklarla sevebiliyorsun, bunları seviyorsun? Ben hiç dedi daha çocuğumu kucağıma almadım. Cevap muhteşem.
Allah senin kalbine merhamet vermediyse, senin kalbin taş kesildiyse, ben sana ne diyeyim dedi. Sevgiden nasibik olmayan kimse. Allah muhafaza eylesin. O yüzden yanlış söyledim diyor. Yanlış söyledim. Ben onu iki söyledim. Eksik söyledim. Ya Allah sevgisiyle, Muhammed-i Mustafa sevgisiyle, Veli sevgisiyle arasında çok bir fark yoktur. Daha ileri. Seviyorsan, sevginin kaynağı Allah'tır. Sevginin kaynağı Allah'tır. Bize agirt etmeyi öğrettiler. Dediler ki, aman eşini sevme. Dediler ki, aman çocuğunu sevme. Oysa bedevinin birisi geldi. Dedi ki, kimi en fazla seversin?
Hiç düşünmeden cevap, Ayşe'yi dedi. Bütün sahabe usbus kaldı. Bütün sahabe kaldı. Hz. Muhammed-i Mustafa'dan, sallallahu ve sellemden böyle bir cevap beklemiyor sahabe. Arkadaşlar, kardeşler, birisi size bir toplulukta diyecek ki, en fazla kimi seversiniz? Siz kendi kendinize sevdiğinizi söyleyemezsiniz, haykıramazsınız, utanırsınız, çekinirsiniz. Kendi kendinizi öter, yerlere batırırsınız. Diyemezsiniz ki, ben bu kadını seviyorum. Bu size, kendi kendinize, haşa, bilmezsiniz. Farkında değilsiniz. Bu edepsizlik ya.
Sus! Hz. Muhammed-i Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerinden daha mı edeplisin? Ondan daha mı edeplisin? O dedi ki, Ayşe'yi seviyorum. Bize sünnet olarak, misvaklamak kaldı. Biz sakalımız ne kadar, kaç santim, ona bakıyoruz. Hiç, eşini sevdiğini söylemenin, sünnet olduğunu idrak ettik mi? Namazda, aman ellerimiz kulaklarımızı tam değilsin. Değmedi kulakların. E bir daha, değmedi kulakların. Yahu bırak! Biz onu sünnet olarak gördük. Sünnet! Ama eşimizi, sevdiğimizi söylemeyi, sünnet olarak görmedik.
Bedevi dedi ki, ben onu kastetmedim ya Resulallah. Ya! Ben dedi, bizim içimizden, erkeklerden en fazla kimi seviyor? Ebu Bekir'i de de. Neden? En çok sevdiğinin babası. En çok sevdiğinin sevdiği. Sevdiğinin neyi? Sevdiği. Biz hatunu severiz de, babası kör olsun gitsin ya. Bak hatun, baban uzak olsun bizden. Ya o benim babam. Bak! Yok! Aman! Babanı karıştırma bu işe. Bak! Ben seni çok seviyorum. Ya! Ama annen asla! Ya kadının annesi?
Aha yok! O evleninceye kadardı. Ya kadının babası, ya evleninceye kadardı. Ay aşkım, erkeğim, ben seni çok seviyorum. Harika! Ya bir anneme gidelim. Ama ben senin annene gitmek istemiyorum. Ne oldu ya? Ya! Yok! Bey sen git annene, annen sana mübarek olsun. Ben gidemeyeceğim. Hani adamı çok seviyordun? Biz sevdiğimizin sevdiğini de sevemeyiz. Bize öğretmediler. Sen şekle taptıkça iki görünür sana. Fakat şekilden kurtulana göre birdir o. Sen şekle bakarsın. Sen ritüellere bakarsın.
Sen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelli ettiğini görmekten uzaksın, körsün. Onun üzerinde her ne tecelli ettiyse onun sıfatsal zahir, sıfatsal tecelliyatıdır. Sen onun üzerinde tecelli edeni peygamberden görür de Allah'ı görmezsen ikide kaldın. Sen Muhammed-i Mustafa'nın yaptıklarını ayrı, Allah'ın Kur'an'ında okunanları ayrı gördün, ikide kaldın. İkilik. Sufiler bu yüzden Hazreti Muhammed-i Mustafa sağmış gibi dizinin dibinde yaşıyormuş gibi ona itaat ederler. O yüzden Sufiler Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayak izlerine basmaya çalışırlar. O yüzden Sufiler Muhammed-i Mustafa'nın ayak izi, ayak izi, düşüncesiyle şeyhlerinin izine basarlar.
Şeyhin söylediği, şeyhin ayak izi, Muhammed-i Mustafa'nın ayak izi olmalı. Şeyh, Muhammed-i Mustafa'nın yolunun öğreticisidir. Gerçekten bir şeyh, gerçek bir veli, Muhammed-i Mustafa'nın yolunun öğreticisidir. Veli'nin kendi yolu yoktur. Şeyhin kendi yolu yoktur. Bir tarikatın kendi yolu yoktur. Tarikatın kendine ait bir yolu var ise, o yol ne yazık ki doğru değildir. Yol odur ki, Muhammed-i Mustafa'nın yoludur. Yol odur. Eğer yol, Muhammed-i Mustafa'nın yolu değil ise, eğer yol, Muhammed-i Mustafa'nın ayak izlerini takip etmiyorsa, vallahi de şeytanidir, billahi de şeytanidir.
Ve Muhammed-i Mustafa'nın yolunu Allah'ın yoluymuş gibi görmemek, Allah'ın emriymiş gibi görmemek, şirki hafidir. Şirki hafi. Gizli şirk. Muhammed-i Mustafa'ya itaat etmek farzdır çünkü. Rüyanda görürsen, onu rüyanda gördüğün şekilde itaat etmek farzdır. O sana rüyanda bir şey emrederse, onun yerine getirmek farz olur sana.
Farz olur. Gidersin, üstadına rüyanı anlatırsın, anlatırsın, o rüyada gizli bir rumuz varsa, sana o gizli rumuzu açar ve seni o yolda yürütür. Yolda heva ve heves yoktur. Heva ve heves yoktur. O yüzden, sufinin özünü benimseyenler, onun özüne varanlar, ayırt etmezler.
Üstatlarının emirlerini, üstadlarının emrini, ilahi ilham üzerinden geldiğini diyerekten teslim olurlar. Ama, o üstad, delilli, hüccetli olması gerekir. Görünüşe bakarsan, senin gözün de ikidir. Fakat sen gözden beliren, göz ışığına bak. Bakarsan, göz iki, öyle değil mi? Ama sen iki mi görüyorsun? Bak, Hazreti Pir nereden, nereye götürdü bizi? Görünüşe bakarsan, gözün ikidir diyor. Ama sen iki mi görüyorsun? Yok, ne zaman iki görüyorsun? Sarhoş olduğunda iki görüyorsun. Aaa, kafan yerinde değilse iki görüyorsun. Aklın yerinde değilse iki görüyorsun.
Şizofreniysen, olmayanı da görüyorsun. Kardeşler, yoksa bu insanlık şizofrenik bir hastalığa mı tutuştu? Olmayanı görüyorlar. Kim hasta, kim iyi. Öyle değil mi? Neden bu insanlar iki görüyorlar? O zaman sarhoş mu insanlar? Ama bunların sarhoşlığı, dünya sarhoşlığı. Bunların sarhoşlığı, zahiri sarhoşlığı. Bunlar mansur şarabından sarhoş olanlar değil. Bunlar bizim içtiğimizi içmiyorlar. Bizim içtiğimizi içmedikleri için, iki de görüyorlar, üç de görüyorlar, beş de görüyorlar. Hani vardı ya, yine mesneviden bir hikaye. Hani demişti ya, evladım, git dedi şuradan ne al?
Şişeyi al gel. O da dedi ki, usta hangisi? İki tane var burada. Evladım dedi, bir tane olması lazım orada. Git o bir taneyi al gel. Usta dedi, burada iki tane var. O zaman birisini kır da gel dedi. Birisini kırınca hiçbir şey kalmadı orta yerde. Dedi, usta hiçbir şey kalmadı. Birini kırdım ama, ha demek ki bir taneymiş. İki görüp de şaşılardan olma. İki görüp de sarhoşlardan olma. Eğer gerçek bir, hakiki sarhoş değer değilsen, birdir. O yüzden her gelini bir gör. Ahmaklardan olup da saymaya kalkma. Cenab-ı Hak deyip duru, Allah'ın hangi nimetini sayabilirsiniz diye. Sen neyi saymaya kalktın?
Rahman suresinde öyle demiyor mu? Allah'ın hangi nimetini sayabilirsiniz? E sayamayacağına göre, bırak, saymaktan vazgeç kardeşim. Bırak, her gelene bir de. E yok, her gelene bir demeyeceğiz biz. İlla ki sayacağız. Paranı sayacaksın, pulunu sayacaksın. Bereketi kaçar, sayma. Gelene at kenara. Gelene gönder. Harca. Sayma. Sayma. E biz, hastalık var bizde. Biz dünya sarhoşuyuz. Sayacağız ya. Veya soracağız, kaç tane var? Sana ne? Saymıyor adam. Adamın sayma problemi var. Yok, öğreneceğiz biz illa ki. Allah muhafaza eylesin. Demek ki, görünüşe bakarsa, gözün iki. Ama, iki göz ama bir görüyor.
Zahiren iki gözün bir görüyor da. Be kardeş, batinen neden iki tane, üç tane görüyorsun? Batinen de bir görsene. İnsan gözün ışığına baktı mı, iki gözün ışığını ayırt etmenin imkanı yoktur. Bakın, hadi bir deneyin bakalım. Bir lambaya bakın bakalım. İki tane ayrı ışık gördünüz mü? Hayır. İki tane ışık yok. Değil mi? Kaç tane ışık? Bir tane. Aslında binlerce. Ama bir gördün. Aldattı gene gözün seni. Ya, binlerce o. Sayısız. Sayamazsın.
gene saydın. Baktın ışığa, binlerce geldi. Baktın, bak lamba dön, bak oraya. Bak, kaç tane var orada? He? Üç tane mi görüyorsun orada sen? Hatun boşayacak böyle gidersin seni bak. Diyecek ki, benim adam şaşıymış ha. Üç gördü diyecek şimdi bir de. Kaç tane var orada? Şurada, şurada. Sallanın. He? Üç mü gördün sen onu? Tamam. Damat sen kaç gördün? Sen de mi üç gördün?
Allah Allah. Sen? Biz hep beraber döne döne heykele gideriz. Bir yere on tane mum getirseler. Görünüşte her biri öbüründen ayrıdır. Sen istersen, fakat ışıklarına yüz çevirdin mi? Hiç şüphe yok ki, birinin ışığı öbüründen ayırt edilemez. Sen ama üç tane gördün. Sen de üç tane gördün. Sen istersen yüz tane elma, yüz tane armut say. Sıktın mı yüz kalmaz, bir olur gider. Kaç tane ışık var orada?
He? Yavrum karar ver, az önce üç tane ışık var dedin ya. Damat kaç tane ışık var? Şimdi bir oldu değil mi? Aferin, tamam. Şimdi birlediniz. Yukarıdan himmet geldi. İçinden dedi ki, eyvah. Yarabbi sen dedi onun var, rahmet et dedir.
Dua etti. Derledi, toparladı yani. Manalarda bölüm, sayı yoktur. Manalarda ayırt ediş, tek tek sayış olamaz. Manalarda neymiş? Sayı, ayrışma. Bizde var ya, ya bu zahir ya, bu batın ya. Ha bu sevgi meleyanı ya. Sevgi neymiş? Yok, sevgi ne şimdi, ne oldu? Tek oldu. Sevgi bir. Neyi seversen sev. İstediğini sev.
Ama haykıracaksın. Seviyorum ulan, diyeceksin. Kadir inanır gibi. Ne diyeceksin? Damat muhteşemsin ya. Teşekkür ederim. Sesim biraz güdük çıktı ama, yine de büyük cesaret. Salih'e deseydim, çinletirdi, inletirdi şimdi. Değil mi Salih? Elhamdülillah. Sen hiç böyle. Havası çıktığı kadar bağırırdı, İstanbul'a yol olurdu. Üst kadar ırgılanır, Avrupa yakası kendine gelirdi. Gelir miydi Salih? Maşallah. Manalarda bölüm sayı yoktur. Manalarda ayır dediş.
Ayır dediş. Tek tek sayış olamaz. Dostun dostlarla birleşmesi hoştur. Dostun dostlarla birleşmesi hoştur. Sen mana eteğini tut. Görünüş inatçıdır, baş çeker. Dost, dostla buluşunca dostluk çıkar orta yere. Dost, dostla buluşunca ikilik kalmaz. Dost, dostla buluşunca sayı kalmaz. Dost, dostla buluşunca zahir kalmaz, batın kalmaz. Kalmaz. Onun zahiri de bir olur, batını da bir olur. Bak, Muhammed Mustafa'ya dedi ki, ne yaptıysa, ne ettiyse, hevai hevesinden yapmadı.
Benim emrimi yerine getirdi. Sen şimdi onun elinin yıkalmasını zahir olarak göreceksin. Sen şimdi onun bakışını, onun fiziki hareketlerini zahir olarak göreceksin. Zahir olarak görürsen gene aldanırsın. Bak, o elini yıkadı, eline bir avuç toprak aldı. Düşmanın üzerine atıverdi, top güllü oldu bir avuç toprak. Sen zahirine bakma onun.
Bak, Musa'nın zahirine bakarsan denizin üstünde yürümemesi lazım. Sen onun elindekini asa olarak gördün. O asayı attı, kocaman bir ejderha oldu. Büyüleri laap yutuverdi. Tekrar asa yerine geldi. Sen görünüşe aldanma. Görünüşe bakma. Sen bir peygamberin eteğinden tut, onun manasına bak. Onun manasını göremeyenler, zahirine, şekline, şemaline bakanlar dediler ki, bu da bizim gibi insan. Bu da bizim gibi yiyip içiyor. Bizim gibi uyuyor. Müslümanların içinde de peygamberini bizim gibi insan diye görenler var.
Sen onun manasına bak. Velilere de bizim gibi insan derler. Sen onların manasına bak görebiliyorsan. Hz. Muhammed-i Mustafa ne dedi? Bizi Rabbim besler dedi. Sen onun yediği buğday ekmeğine bakma, yediği hurmaya bakma, onu besleyen o. Onun manasına baksa. Sen o velinin manasına bak. Ne yapacaksın? Saçını, sakalını mezur alıp da ölçsem diye uğraşıyorsun. Sen onun cübbesine bakıyorsun. Sen onun sarığına bakıyorsun. Takkesine bakıyorsun. Sen onun sakalının santimetresine bakıyorsun. Manasına baktığın yok. Zahirde kaldın. Sen kadının gözlerine bakıyorsun. Yeşil mi, mavi mi?
Mavi gözlüyle evlenecekmiş. İlla ki mavi gözlü hatun arıyor. Manasına bakmıyor kadının. Renkine bakıyor esmer mi, beyaz mı, sarı mı, buğday tenli mi? Kadının manasına bakmıyor. Sen bak bakalım. Onun üzerine cemal ism-i şerîfi tecelli ediyor mu? E görmüyorsun sen. Körlerdensin. Görmeyince elalade kadın olarak bakıyorsun sen ona. Yok, manasına bak onun. Sen elalade adam gibi bakıyorsun ona. Sen onun manasına baksana. Bir mana o gözüyle bak. Bir dervişe mana gözüyle bak. Sen bakıyorsun böyle, bu nereli ya filanca. Aman benden uzak dursun.
Manasına bakmıyor. Bu ne iş yapıyor? İşte bu ya bir yerde işçi çalışıyor. Uzak dursun benden. Manasına bakmıyor. Nice hırpani görüntüleri vardır. Allah'ın dostudur. Nice senin beğenmediklerin vardır. Allah katında makbuldür. Ya Rabbi dediğinde Cenab-ı Hak buyur kulum der. Söyle. İstediğini söyle benden. İstediğini iste benden. O bir ister ona bin bir verir. Cenab-ı Hak ne dedi? Kendisine dost olan, kendisini zikredenler dedi ki siz zikretmeye devam edin. Siz zikrettiğiniz için benden istemeye zikretmekten dolayı fırsat bulamazsanız ben dedi meccanem veririm size. O katından verecek. Ne sayıyorsun? Manaya bak.
İnatçı görünüşü eziyetlerle erit gitsin de onun altında defineye benzeyen birliği seyret. Sen şu dışa bakışını, zahire bakışını, şu dışsal ritüelleri bırak. Şu nefsini, şu nefsini bir eritsen, bir nefsini terbiye et. Geç. Geç. Zahirsellikten. Şu manaya doğru bir el at. Manaya doğru bir kulaç at sen. Manaya doğru yürü. Bak altından ne hazineler çıkacak. Ne hazineler çıkacak. Şu zahir villanı, zahir sarayını bir yık da altından mana sarayları çıksın seni.
Şu zahir örtüğü bir at da altından mana hazinesi çıksın. Sen eritmezsen onun yardımları zatı eritir onu. Hay gönlümün kulu kölesi olsun onun. O, sen o yolda gidersen en büyük yardımcındır. Senin o ayak bağlarını çözer. Senin önündeki engelleri ortadan kaldırır. Seni kendisine doğru yavaş yavaş yavaş çeker. Seni hazinenin başına getirir koyar. Der ki al, hikmet hazinesinin başına otur. Oradan benim hazinemden savur der. Benim hazinemden harca. Benim hazinemden dağıt der. O hem gönüllere gösterir kendini. Hem dervişin hırkasını diker.
O ne yapar? Hem gönüllere gösterir kendini. Hadisi kutsi, hiçbir yere sığmadım. Mümin kulumun kalbine sığdım. O senin gönlüne tecelli eder. Kendini sana gösterir. Sakın onu görmeyeceğim diye yeise düşme. O kendini gösterir sana. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, ben Rabbimi rüyamda gördüm. O yüzden rüyetullah haktır. İmam-ı Azam dedi ki, doksan dokuz kez ben onu rüyamda gördüm. Sahabeler dediler ki, ben Allah'ı rüyamda gördüm dedi. O gönlüne gösterir kendini. O sana kendini gösterir. O kapıyı aralar sana. Sen onun kapısında durursan, bir gün kapıyı açar.
Bir gün perdeyi kaldırır senin önünden. Ve sen onu görme şerefine nail olursun. Yayılmıştık. Hepimizde bir cevherdik. O yanda hepimizde başsızdık, ayaksızdık. Güneş gibi bir cevherdik. Su gibi düğümsüzdük. Berraktır, berraktık. O taraftan bu gece fazla dem vurmayayım. Orada ne güzeldi, alışverişimiz yoktu, kin yoktu, nefret yoktu. Orada ne güzeldi, rengimiz yoktu, rengsizlik vardı. Orada ne güzeldi, tek dilimiz vardı, dilsizlik vardı. Orada dilsiz, dudaksız anlaşır, bakmadan tanır, görmeden inanırdık. Orada ne güzel, kalpten kalbe bir yol vardı.
O söyler, biz dinlerdik. Biz söylerdik, o dinlerdi. Orada ne güzeldi, meşgale yoktu, perde yoktu. Ne güzel yaymıştı, nurunu da saçmıştı üzerimize. Her birilerimiz, floresan lambası gibiydik. Işık gibiydik. Hep böyle ışık görünürdü her şey. Ve orada senlik, benlik yoktu, nefis yoktu, şeytan yoktu. Orada sadece onun muhabbetullahı vardı. Orada sadece onun cemalullahı vardı. Orada sadece o vardı. Gözümüz, gönlümüz, kulağımız, dilimiz oydu. Onu söyler, onu dinler, onu yer, onu içerdik. Ama bir rüzgar esti, sürgün olduk.
O andan itibaren hep sürgündeyiz. O yüzden hangi perdeden perdeye geçtiğimiz önemli değil ki. O yüzden nerede yaşadığımız, nasıl yaşadığımız önemli değil ki. Sonunda hasretse, o hasret hep sizinle beraber gidecek. Hasretse, onun bağından, bahçesinden, koptuğumuzdan beri hasret var. Bakarsın kendi kendine. Bursa'da yaşıyorum, İstanbul'da yaşıyorum, Çanakkale'de yaşıyorum. Dünyada yaşıyorum, kabirde yaşıyorum, mahşerde yaşıyorum. Nerede yaşadığın önemli değil. Hep sürgünsün ya. Hep hasretsin. Ne zamana kadar? Yeniden ona döndürülünceye kadar. Gel de, mecburi istikamette, sen ona döndürülmeden, sen ona şimdiden dön. Mecburi istikamet, dönüşe gitmektense, aklını başına al da, şimdiden dön ona.
Birisi size mecburi istikamet gelse mi hoşunuza gider? Yoksa birisi severek, koşa koşa size gelse mi hoşunuza gider? Birisine gel dediğinizde gelmesi mi hoşunuza gider? Yoksa birisine gel demeyi düşünmediğiniz anda, o sizin gel demenizi duyup da kendiliğinden koşması mı hoşunuza gider? Bazen derim ya, mezardakına gel desem gelir. Önemli olan gel demeden gelmektir. Mezardakına sev desem sever. Önemli olan sev demeden sevmektir. Sebepsizliktir çünkü o. Sebepsizlik. Hep sevenler, ne yazık ki sebepler ölçüsünde sebeplerle seviyor. Sebepsiz sevmek, sevmenin en mükemmeli.
Sebepsiz sevmek, akılsız sevmek, hesapsız sevmek, saymadan sevmek. Saymadan dönmek ona. Bir şey istemeden dönmek ona. Ben beni affetsin diye gelmedim sana. Ben cehenneminden korktuğun için gelmedim sana. Ben beni bol rızıklandırırsın diye gelmedim sana. Herhangi bir şeyden korktuğum için, herhangi bir şey beklediğim için gelmedim sana.
Benim gelişim sadece ve sadece seni sevmekti, başka bir şey değil. Benim dönüşüm sadece ve sadece seni sevmekti, koşuşum seni sevmekti. Başka bir şey değil, başka bir şey değil. Bu sevmenin en güzeli. Allah bizi öyle sevenlerden eylesin. Cenab-ı Hak hepimizi sevgi hamurunda yoğurduklarından eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi hakiki manada, nedensiz, niçinsiz, hesapsız, kitapsız sevenlerden eylesin.
Cenab-ı Hak cümlemizi sevgisinde bir ve beraber eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi sevgiyle hemhal olanlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun Aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi