mustafaozbag.org

93. Mesnevi Şerhi (644-653 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 27 Aralık 2020 · 56:32

Kâfirler, Siccin cinsinden olduklarından, dünya zindanına rahat rahat gelmişlerdir. Peygamberler de, illin cinsinden olduklarından, can ve gönül illiğine doğru gitmişlerdir. Bu sözün sonu yoktur. Fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım. Siccin cinsinden olma. Hz. Pir, Kâfirler, Siccin cinsinden olduklarından, dünya zindanına rahat gelmişlerdir. Burada sözde biraz cebriyet kokuyor. Bu söz biraz böyle, sanki bu benim kendimce. Hani insanlar tarafından sonu biliniyormuş gibi anlaşılıyor.
Ama, Mütaffufîn, Ayet 7, Kâfirlerin, Kötülerin yazısı muhakkak Siccindedir. Sufilerin biraz böyle eşariliği, biraz böyle cebriyetiye yakınmış gibi konuşurlar. Böyle orada ince bir perdede dururlar. Hz. Pir'de de bu noktada ince bir perde var. Böyle sanki, hani kafirler Siccin cinsinden olduklarından, dünya zindanına rahat rahat gelirler. Böyle sanki onlar dünyaya gelirlerken, cehennemlik olduklarını biliyormuşçasına gibi. Böyle algılanabilir. Ama bu bir sufilik, biraz zevk işi ya.
Bunu böyle anlatmış Hz. Pir. Ama, kötülerin yazısı ile, iyilerin yazısı aynı yerde değil. Veyahut da sizin kötü amellerinizin yazıldığı yer ile, iyi amellerinizin yazıldığı yer aynı değil. Hani, kötülerin defterleri solundan verilir, iyilerin defterleri de sağından verilir. Veyahut da siz bir kötülük işlerseniz, sizin solunuzdaki deftere ve solunuzdaki melek, kiramen katibi meleklerinin soldaki onu yazar. Siz bir iyilik işlediğinizde de, sağınızdaki melek, sağınızdaki deftere yazar. Burada, iyilikler Rabbiniz'dendir. Ve iyilikler Rabbiniz'in katındandır.
İyilikler uçup gitmez. İyiliklerin kökü, Cenab-ı Hakk'a dayanır. Kötülüğün ise kökü, yok cinsindendir. İşte, bir kimse de öldüğünde, bir kafir öldüyse, melekler onun ruhunu alıp, kat kat onu çıkarmaya çalışırlar. Ve hangi katta, hangi melek topluluğuna denk gelseler, o melek topluluğu der ki, bu habis ruh kimin, o ruhu taşıyan melekler, kişinin dünyada çağrıldığı en kötü adını söyleyerek, bu falan oğlu veya falan kızı falandır derler.
Nihayet o ruh ile dünya göğüne varırlar. Ve onun için kapıların açılmasını isterler. Fakat kapı ona açılmaz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri sözünün bu noktasında şu ayet-i kerimeyi okudu. Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak. Ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız. Araf ayet 40 Demek ki kötü, habis ruhlular bu noktada göğün katmanlarından gidemeyecek. Burada bir parantez açacağım. Bazı zayıf rivayetler var.
Bu zayıf rivayetlere göre, kötülerin, cehennemliklerin, kafirlerin, ruhlarının, gök kabul etmeyince, göğün kapılar açılmayınca, yerin dibine doğru indiği ve yerin dibinde, mama tabakasında veyahut da yerin dibinde bir cehennem ateşinin, cehennemin olduğu ve orada ızdırap çekildiği, orada ceza çekildiğine dair böyle zayıf rivayet demeyeyim de, böyle zayıf düşünceler var.
Sağlı sollu yaklaşın. Benim inanışım, bu dersi hep böyle biraz da bilinçli, tehirat etmemin sebeplerinden birisi de bu. Benim inanışım, kafir ruhların göğe yükseltilmediğine dair. Bu kafir ruhlar, Allah alem, dünyanın arz dediğimiz toprağın altında veyahut da göğe yükseltilmek demek, Allah'ın, Allah'ın katı gökte değil ama bu manada, hani o kötü ruhların bir şekilde yükseltilmediği, alçaltıldığı, hatta ama dünya içinde, ama dünya dışında, alçaltılmış bir vaziyette, kabir azabının çektiğine inanıyorum.
Ve zaten normalde, göğün kapılarının onlara kapalı olduğu ayetle sabit. Göğün kapıları ayetle sabit olduğuna göre ve göğün kapıları onlara açılmadığına göre, buradaki gökten kasıt, kasıt ruhların bekletildiği yer ise, buradaki gökten kasıt, Cenab-ı Hak'ın arş'a alası ise, buradaki gökten kasıt, bir yükseklik ve bir makam söz konusu ise, kafir ruhların bu yüksekliğe götürülmediği, buraya çıkarılmadığı aşika.
o zaman bu ruhlar, kafir ruhlar nerede bekletilecek? Ve kafir ruhlar, bir şekilde, bir azap çekmesi lazım. Ve kabir azabı hak. Kabir azabı hak ise, kafirler ve çok fazla günah işlemiş olan, mümin, ama, fazla günahkar olanların, ruhları nerede bekletilecek? Bir, Hz. Ali Efendimiz'in sözü aklıma gelir, Hz. Ali Efendimiz'in sözü aklıma geldiğinde, biraz daha tavrım, durumum, biraz daha farklılaşır. Bunu düşünürken, bunu tefekkür ederken. Hz. Ali Efendimiz der ki, bu manada, şaşarım bu insanlara ki, cehennemin üzerinde yürürlerken, gülüp oynayabiliyorlar.
Şaşarım bu dünyadaki, bu dünyanın üzerinde, dolaşan insanlara ki, cehennemin üzerinde dururlarken, gülüp oynayabiliyorlar. Yani, ayaklarının altında, cehennem varken, ayaklarının altında, cehennem varken, onlar, gülüp oynayabiliyorlar. Şu olabilir, Allah-u Alem, dünyanın, bütün, bugün tespit edilmiş vaziyette, işte merkezinde, mama tabakası denilen, kaynayan bir, ateş var.
Ve, hala da, dünya bu noktada, tam olarak, soğumasını gerçekleştirmiş değil. Soğumasını gerçekleştirmedi, orada ateş devam ediyor. Ya bu ateş, daha da fazlalaşacak. Ateş, dünyayı tamamen de kaplayacak. Dünyayı komple, çepeçevre sarmalayacak. Ve dünya, bir ateş topu haline gelecek. Ya da bu, soğuma daha da, hızlanacak. Hızlanınca da, hızla soğuyunca, dünya belki de, büzülecek bir meşe gibi olacak. Ve biz bunun, her iki oluşumunu da, kıyamet olarak nitelendireceğiz. Bu dünyanın kıyameti olacak ama. Allah-u Alem, veyahut da, hiç dünyada böyle bir şey de olmayacak. Hayat devam edecek. Ne zamana kadar, dünya ne kadar, Cenab-ı Hak ona bir ecel takdir ettiyse, o ecel bitinceye kadar.
Veyahut da, Nuh tufanı gibi. Değişik tufanlarla, yeryüzünde hayat sona erip, ondan sonra tekrar devam edecek. Bunu bilemiyoruz. Bununla alakalı, açık, net bir şey söylememiz, mümkün değil. dağlar, hallaçmamu gibi atıldığı zaman, tamam atıldı. Eyvallah. Dünya böyle bir hali yaşayabilir mi? Yaşamış. Tarih boyunca da yaşamış mı? Evet. Ve tarih boyunca, toprağın altında, on bin yıllık, on beş bin yıllık, yaşam kalıntılarını, bulabiliyorlar mı? Evet. Yirmi bin yıllık, kalıntı bulmak mümkün mü? Evet. Ben daha ileri düşünüyorum. Elli bin yıllık, yüz bin yıllık, iki yüz bin yıllık, üç yüz bin yıllık, beş yüz bin yıllık, kalıntı bulmak mümkün mü?
Evet. Bunların bulunacağına inanıyor musun? Dediğimde, kendi kendime sorduğumda, evet inanıyorum diyorum. Ve dünyanın, tabanındaki, o kafirler için hazırlanmış olan, ama kabir azabı, onun devam ettiğini, ve bir şekilde, o ateşi de insanlar, buradan kötülük yaparaktan, küfür ehli olaraktan, oraya ateş götürdüklerini, kendi ateşlerini, yanlarında götürdüklerine, varsayım yaparsak, oradaki ateşin de, bitmeyeceğine hükmederiz.
Ve, demek ki, kötülerin ruhları, göğe, yükseltilmiyor. Kötülerin ruhları, gökte değil. kötülerin ruhlarını, melekler, kabul etmiyorlar göğe. Göğün kapıları açılmıyor. Göğün kapıları açılmadığına göre, kötülerin ruhları, Allah katında değil. Bakın, kötülerin ruhları, Allah katında değil. bir ayet-i kerime var. Hani, iman etmeyenler, yalvarırlar ya, ayet-i kerimede, bizi tekrar, dünya üzerine gönderseydiniz, biz, iman edip, iyi amel işleyenlerden olurduk. Ayet-i kerime böyle. O zaman, o kafirler, yeniden, iman etmeyenler, yeniden, dünya üzerine dönmenin, hesabı içindeler.
Ve, o kafirler, yeniden, dünya hayatına, gelebilmenin, hesabı içindeler. Demek ki, onlar, dünya hayatına, yeniden döndürülmeyi istiyorlarsa, ve dünya hayatına, yeniden geçmeyi istiyorlarsa, onlar, Allah-u Alem, dünyadan çok uzak değiller. Allah-u Alem. Peygamberler ise, illiğin cinsinden olduklarından, can ve gönül, illiğine doğru gitmiştir. Yine, mütaffifin, 18-21, ayet-i kerime, şüphesiz, iyilerin kitabı, illiğindedir. İlliğinin ne olduğunu, sen nereden bileceksin? O yazılmış bir kitaptır. O zaman, iyiler, kimlerin iyi olacağı, cebri değil yalnız bu, Allah'ın bilgisi.
İyiler kitabında yazılıyor, kimler kötü ise, onlar da kötüler kitabında yazılıyor. Ama bu cebri değil, Allah bildiğini yazıyor. Demek ki, Cenab-ı Hak, kimlerin iyi olacağını biliyor, o en büyük alimdir. Bilginin sahibi odur. Cenab-ı Hak, kimlerin iyi olacağını da, kimlerin kötü olacağını da biliyor. Cenab-ı Hak'ın bilgisi, her şeyin önündedir. İyilerin kitabı, iyilerin isimleri, iyilerin kitabında. Kötülerin isimleri de, kötülerin kitabında. Yalnız, iyi olmayı, veyahut da kötü olmayı seçen, insanın kendisi. Bunun üzerinde, insanlar çok gelgitler yaşamışlar. Herkes, kendince bir felsefe üretmeye çalışmış.
Hayat yaşandı mı ki? Biz yaşanıp biten bir hayatı mı yaşıyoruz? Biz bu hayatı yaşadık mı ki? Biz bu hayatı gördük mü ki? Allah bizim iyi olacağımızı nereden biliyordu? Allah bizim kötü olacağımızı nereden biliyordu? Allah bizi iyilerden yazdığı için mi iyilerden olduk? Allah bizi kötülerden yazdığı için mi kötülerden olduk? Allah bizim kötü olarak yazdıysa, bizim yapabilecek bir şeyimiz var mı? gibi insanoğlu, tarih boyunca, bu soruları hep sormuş. İslam dünyası da kendisi zaman zaman, bu soruları sormuşlar kendilerine. Ve bu soruyu soran kimseler, hem kendilerine sorup, kendileri cevaplandırmaya çalışmışlar, kimilerine de dışarıdan sormuşlar, dışarıdan soranlara cevap vermeyi oluşturmuşlar.
Bu benim kendi inancım. Cenab-ı Hak ilahi ilmiyle, bilgisiyle, bizim ne yaşayacağımızı biliyordu. Bizim ne yaşayacağımızı bildiğinden, bizim son nefesimizle alakalı, ama iyi, ama kötü olarak, son nefesimizi vereceğimizi de biliyordu. Rabbim oraya bildiğini yazdı. Onun bu bilgisinde değişme olur mu? Hayır.
Onun bu bilgisi mutlak mıdır? Evet. Bunu değiştirebilir miyiz? Bilmiyoruz ki. Bildiğimizi değiştirmeye çalışırız. Bilmediğimizi değiştirmeye çalışabilir miyiz? Biz son nefesimizin, iyi veya kötü olduğunu bilmiyoruz. Son nefesimizin iyi veya kötü olup olmadığını bilmediğimizden, biz son nefesimize kadar iyi olmak için gayret sarf etmekle memuruz.
Biz son nefesimize kadar iyi olmakla mükellefiz. Son nefesimize kadar. Ve son nefesimize kadar eminlik yok. Her an için biz kötülüğe düşebilir miyiz? Evet. Her an için yanlışlığa, eksikliğe düşebilir miyiz? Evet. Eminlik var mı? Hayır. Son nefesinden eminlik var mı? Hayır. Ama ümidimiz var. Eğer cennetlik ameller işlersek, cennetlik bir şekilde ölürüz. Ama hadis-i şerifler var. Bunlar bizi bu noktada birden ümidimizi kıran. Mesela kul son noktaya doğru giderken bir anda isyan eder. Bir anda isyan edip kafirler gürühüne takılır.
Cenab-ı Hak bunu biliyor. Son anda o kimsenin acıdan, ağrıdan, sıkıntıdan, sancıdan isyan edeceğini. Allah onu kafir yazdı diye onu yapmıyor. Ama bu manada zayıf hadisler var. Diyor ki, son nefesine gelirken, son noktaya gelirken, onun yazgısı tecelli eder dedi. Allah yazdığı için öyle değil. Ya, o öyle yapacağını Allah biliyor. O yüzden öyle. Bu noktada kafanızı karıştıran kitaplar okumayın. Temel olarak alın, mesela İmam-ı Azam'ın fıkhı ekberini okuyun önce. İmam-ı Azam'ın fıkhı ekberini okuyup kendinize bir temel atın. Ondan sonra o temel üzerine farklı eserler okuyabilirsiniz. İlliğin kelimesinin manasının yüksekler yükseği demektir. Kelimenin manası yüksekler yükseği.
İyilikte bulunanların amal defterleri diye tercüme edilen Kitab-ül Ebrar'dan maksat, iyilikte bulunanlar için düzenlenen kurtuluş belgesidir. Melekler, mümin kulun ruhunu oraya götürünce, Ey Rabbimiz bu falan kulundur derler. Halbuki Allah o kulunu onlardan daha iyi bilmektedir. Bunun üzerine Allah o meleklere o kulun azaptan emin olduğunu beyan eden, mühürlü bir belge verir. İşte Allah-u Teala'nın hayır bunlardan olmayın şüphesiz ki iyilikte bulunanların amal defterleri illiğin denilen kitaptadır. İlliğinin ne olduğunu sen nereden bileceksin ayetleri bunu belirtmektedir. O kimse iyilerdendir ve melekler onun ruhunu Cenab-ı Hakk'ın katına kadar çıkarırlar. Kötülerin ruhlarını ise dünya semasından daha yükseğe götüremezler.
Kötülerin ruhlarını. Çünkü göğün kapıları onlara kapalıdır. Göğün kapıları onlara kapalıdır. Bu sözün sonu yoktur. Fakat biz yine dönüp o hikayeyi tamamlayalım. Hikaye neydi? Vezir ve padişah. Ve vezirin halvette kalması, vezirin halvette durması, vezirin halveti terk etmede müritleri ümitsiz bırakması, konu başlığı. Vezir içeriden seslendi. Ey müritler! Benden size şu malum olsun. İsa bana yakınlarından, arkadaşlarından ayrılın. Tek ol dediği. Vezir ne yapıyordu? Vezirin işi, İsa inananlarının işlerini karıştırmak, İsa inananlarını birbirine düşürmek, İsa inananlarının saf, temiz inançlarını ifsad etmek, bozmaktı. Bunun içinde ne yapıyordu?
Her 12 kavim, 12 padişah vardı, 12 bölük vardı. Her 12 bölüye ayrı ayrı defterler, ayrı ayrı risaleler yazıp birbirlerine zıt hukuk ve ölçü koyuyordu. İslam'ın hukuku değişmez. İslam hukukunda farzlar, vacipler ve cezalarla alakalı hukuk birdir. Nereye giderseniz gidin, zinanın, içki içmenin cezası bellidir. Nerede olursanız olun, adam öldürmenin cezası bellidir. Adam öldürmenin, haksız yere adam öldürmenin, Sibirya'da cezası ayrı, Türkiye'de ayrı, Arabistan'da ayrı, Avrupa'da ayrı, Amerika'da ayrı değildir. İslam hukuk sisteminde cezalar, farzlar, bu noktada günah-ı kebayler değişmez. Hiç değişmez hem. Bunda Allah'ın hukukunda bir değişiklik yoktur.
Ayette sabittir. Haksız yere adam öldürülen, öldürülür. Eğer öldürülen kimsenin yakınları öldürülmesini istiyorsa, yok istemiyorlarsa, diyetse, diyet ödenir. Ya da affedilir. Ama bunların hepsinde yapan öldürülenin, yani maktülün yakınları karar verir. Maktülün yakınları diyebilir, sen bizim babamızı öldürdün, sen de öldür, öldürür. Devlet onu öldürür. Devletin eliyle ceza kesilir. Kardeş, benim babamın ne suçu vardı? Hiçbir suçu yoktu. Sen kalktın, bunu öldürdün mü? Öldürdün. Senin de öldürülmeni istiyorum. O da öldürülür. Adam tarlada bir karış toprak için birisini öldürüyor. İki koyun için birini öldürüyor. Çocuklar kavga ediyor yolda, çocuklar için birbirlerini öldürüyorlar.
Neden? Çünkü cezası ölüm değil. Bir bakmışsın, üç yıl sonra bir af çıkıyor, bir düzeltme çıkıyor, bir indirme çıkıyor, bir gevşetme çıkıyor. Adam dışarıda. Annesiyle kızını İstanbul'da, analı kızı tecavüz edip öldüren adam 9-10 yıl sonra çıktı. Çıktı.
Anası kızı öldü. Adam ceza halinden çıktı. Elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor aramızda. Neden? Çünkü ceza değişken. Değişken. Her yerde, her zaman değişebilir. Allah'ın hukuku değişmez. 500 yıl önce de kısas haktır. 500 yıl sonra da kısas haktır. 1000 yıl, 2000 yıl önce de kısas haktır. 3000 yıl sonra da kısas haktır. Bakın Allah'ın hukukunda bir değişiklik göremezsiniz. Ayet-i Kerime. Ama normalde insanlar kendi elleriyle Tanrı yapıp yiyorlar ya helvadan.
İşte bugün yeryüzündeki hukuk dediğimiz şey, insanların kendi elleriyle yaptıkları Tanrıcıkları. Kendi elleriyle yaptıkları putçukları. Yani biz Tanrı'yı putu şekilleştiriyoruz. Diyoruz ki adam buraya bir totem yaparsa, bir heykel çizerse aha bu put diyoruz. Değil. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları hukuk da ne? Put. Kendi elleriyle kurdukları sistem put. O sistemi ilahlaştırıyorlar çünkü. İlahlaştırdıkları Allah'ın sistemi değil, ya kendi sistemleri. Kendi heva ve heveslerinden çıkan sistem.
Ne yapıyor? Bir kanun maddesi çıkarıyor. Beş yıl sonra bir daha değiştiriyor. Beş yıl sonra bir daha değiştiriyor. Başka bir hükümet geliyor, bir daha değiştiriyor. On yıl sonra bir daha değiştiriyor. Hukuk her daim değişiyor. Birisi bir put yapıyor, kendi elleriyle helvadan put. Karnı acıkınca yiyor onu. Karnı acıkınca yiyor. E şimdi idam cezası kalktı, öyle değil mi? Peki, 12 Eylül'de asılan çocukların, asılanların suçu neydi o zaman? 12 Eylül'de ne yana asmasaydık da baksaymadık diyen zihniyet astı mı? Astı. Hatta içlerinden bir tanesinin yaşını büyüterekten astı mı?
Evet, yaşı tutmuyordu. Yaşını büyüttü mahkeme, kendisi büyüttü. Kendisi yaşını büyüttü, astı. Peki, şimdi biz terör örgütünün baş belasını besliyoruz. Asabiliyor musun? Hayır. E pek kardeşim, hepsi de katil de sonuçta. Ama bu katil, diğer katilleri bilmem kaça katlar. Bunu neden asamıyorsun? Astırmıyorlar sana. Diyorlar ki asamazsın. Neden?
Özgür değilsin. Neden? Bağlısın bir yerlere. Neden? Hürriyetini ele alamamışsın. Neden? Buna da niyetin yok. Buna da cesaretin yok. Ha bile hukukun değişiyor o yüzden. Şimdi idamı kaldırdık. Şimdi bir daha geri getireceğiz. Geri getirince asabilecek misin? Hayır. Geriye yönelik çalışır mı? Hayır. Eee? Geriye getirmenin sebebi ne oldu o zaman? Geri gelmesi mi lazım? Evet. İdam cezasının olması lazım mı? Evet. Bunu destekler misin? Evet. Ama öyle kelaynak kuşu gibi küçücük bir madde de değil. Ya haksız yere birisi, bir kimse öldürülürse o da öldürülsün.
Uyuşturucu üreticileri ve satıcıları idam olsun. Zorla tecavüz edenler idam olsun. Eşcinseller, eşcinselliği meslek haline getirmiş, bu konuda çocukların eşcinsel olmasını sağlayan örgütler var. İdam edilsin. Milletin askerine, polisine teröristçe saldırıp şehit edenler idam edilsin. Millete, millete, milletin parasıyla, milletin vergisiyle millet vatan savunmasında koşsun diye askerine, subayına bakmış. Onlar da vatan savunmasını bırakmışlar, darbe yapmaya çalışıyorlar, iki yüz kusur tane şehidimiz var.
Bunlar da idam edilsin. Bunlar da idam edilsin. Öyle idamın kelaynak kuşu gibi olmaz ve değiştirilemez olarak konsun. Hani anayasada değişmez hükümler var ya, evet, değişmesin. Bakın bir daha değişmesin. Neler idam cezasına girecekse bunları koyalım. Benim görüşüm az önce sıraladıklarının üç aşağı beş yukarı.
Ve bunlar bir daha değişmesin. Elli yıl sonra da değişmesin. Yüzyıl sonra da değişmesin. Herkes bilsin ki keyfiye adam öldürmenin cezası ölüm. Yok trafikte sen geçtin, ben geçtim. Güm güm güm adamı öldür. Allah muhafaza eylesin. İşte vezir dini ifsad etmek için, dini ifsad etmek için, on iki kavim, on iki padişahlık, on iki yol, hepsine ayrı ayrı defterler yazdı.
Hepsini de İsa dinini yorumluyormuş gibi farklı yorumlarda bulundu. Ve en sonunda kendisini itikafa attı. Yani hücreye kapattı. Kendince halvet ediyor. Halvet etmek ne demek? Eski halvet. İnsanlarla konuşmayı, görüşmeyi kendine yasaklayıp, kırk günlük erbayin yapma. Kırk günlük erbayinin ölçüsü ne? Musa aleyhisselam olan emir. Musa aleyhisselam otuz gün Tur-i Sina'da halvet etmek istedi. Cenab-ı Hak on daha ekledim dedi. Kırk gün. Kırk gün Tur-i Sina'da Musa aleyhisselam ne yaptı? Halvet etti. Kırk gün orada ne yaptı? Halvet etti. Kırk gün orada ibadet etti. Rabbisiyle baş başa kaldı. Halvet.
Bütün peygamberlerin halvetleri vardır. Hak mıdır? Evet. Ardından Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri peygamberliğini ilan etmezden önce ve ilan ettikten sonra da zaman zaman Hira dağına çekilir orada halvet ederdi. Ama Hira dağına çekilip halvet etti. Özür dilerim. Cebel-i Kabe dedikleri orada bir mağara vardı. Cebel-i Kabe'dir o mağaranın yeri. Mağaradan Beytullah'ı görürdü. Şimdi Beytullah'ın görünmesi mümkün değil hiçbir yerlerden. Neredeyse Beytullah'ın içinden Beytullah'ı göremeyecek insanlar. Dışarıdan görmeleri mümkün değil. Etrafında öyle devasa oteller olunca Beytullah haşa tabiri caizse sıkışıp kalıyor içinde.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri 13-14 gün orada kaldığı zaman olurdu. Ama Medine döneminde 10 günlük itikaflar yaptı. Son yıl 20 gün itikaf etti. O yüzden Ramazan'ın son 10 günde itikaf etmek sünnettir. 20 gün yapabilirse bir kimse yapabilir. Ama evla olan 10 günlük son 10 gün Ramazan'ın son 10 günü itikaf etmektir.
Bunun bir adı da nedir? Halvettir. Önceden tekkelerde olurdu. Tekkelerde de halvet olurdu. Tekkenin halvethanesi vardı. Tekkenin halvethanesine dervişler, üstad bunu tayin ederdi. Halvete katardı. Veyahut da dervişlerin kendileri, kendi kendilerini terbiye etmek için halvet isterler. Üstad da onları halvete katardı. Üstad halvete kattığında 3, 5, 7 gün, 10 gün onları halvete tutardı. 40 gün halvete tutardı. Tekkelerde de bu ölçü var mıydı? Evet. Vezir de işte kendisini böyle halvete kattı. Ve dedi ki, İsa bana hep yakınlarından, arkadaşlarından ayrıl, tek ol dedi. Yani arkadaşlarından uzak kalmayı İsa emrediyormuş gibi söyledi onlara.
Yüzünü duvara çevirip yalnızca otur. Kendi varlığından da halveti ihtiyar et diye vahyetti bana dedi İsa dedi. Ona diyor ki, yüzünü duvara döndür, yalnızca otur ve kendi varlığından da halvet et. Kendi varlığından da geç. Kendi varlığını da unut. Kendi varlığını da terk et. Fena ol. Kendi varlığını terk etmedikçe fena olmak mümkün değil. Tabi bunu böyle söylerken aynı zamanda da bir sufi ölçüsü çıkıyor. Bir kimse kendi varlığını terk etmedikçe fena olması mümkün değildir. E sufiler fena fi şeyh, fena fi resul, fena fi Allah noktasında yürürler. Fena fi şeyh olacak olan bir kimse şeyhin önünde kendi varlığını terk eder.
Kendi varlığını terk etmesi şudur. Şeyhiyle biatlaşır, biatlaştıktan sonra kendince şeyhinin söylediği meselelere, şeyhinin söylediklerine yorum yapmaz. İtaat eder. Allah'a itaat edin, resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. O kimse şeyhte fani olması için şeyhin önünde kendi varlığından geçer. O güne kadar biliyormuş, işte o güne kadar çok iyiymiş bildikleri ilim ehliymiş, kalp ehliymiş, hal ehliymiş. O kimse şeyhin önünde varlığından geçer. Şeyhin önünde bildiklerini terk eder. Ve aynı zamanda da şeyhini şeyhini eşinden, çoluğundan, çocuğundan fazla sever. O kimse fenafir şeyh olur.
Fenafir şeyh olduktan sonra o kimse fenafir resule çalışır. Fenafir resule çalışan derviş her şeyiyle. Hz. Muhammed Mustafa'ya tabi olur. Siz beni annenizden, babanızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, mallarınızdan ve canlarınızdan daha fazla sevmedikçe imanınız kemale ermez noktasına kendisini getirir. Ve bu noktada da artık şeyhinin direktifinin ve Hz. Muhammed Mustafa'nın çizgisinin dışına hiç çıkmaz.
O kimse fenafir resul olur. O Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin önünde kendi varlığından geçer. Bakın kendi varlığından geçer. Ben size yolun normalini anlatıyorum. Bu, herkeste mevcut olması gereken yolu anlatıyorum. İlim olarak. Ama sizden istediğim benim bu değil. Sizden istediğim fenafir şeyh olmaya çalışmanız değil. Yolu uzatmayın. Siz sadece bu fakirin doğru söylediklerini, İslam'ın kendi içerisindeki doğrularına uygun olduk olanları alın başınıza tac edin. Biz kardeşlerimizden şunu istiyoruz. Gelin hep beraber Hz. Muhammed Mustafa'nın hadislerinin ve sünnetlerinin önünde kendi varlığımızdan geçelim.
Kendi bilgimizden geçelim. Kendi kibrimizden, kendi böbürlenmemizden, kendi kendimizi bir şey zannetmemizden geçelim. Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tedrisatının önünde oturalım. Diz dize verelim. Gönül gönüle verelim. El ele verelim. Hz. Muhammed Mustafa ile el ele verelim. Onunla diz dize, onunla göz göze, onunla gönül gönüle olalım. Varlığımızı Hz. Muhammed Mustafa'nın hadislerinin, sünnetlerinin, halinin, ahvalinin önünde varlığımızdan vazgeçelim. Üzerimizde her ne kalacaksa Muhammed Mustafa'nın sünneti olsun. Öylesine halvet edelim.
Öylesine halvet edelim. Öylesine halvet edelim ki, üzerimizde sünneti Resulullah'tan başka bir şey kalmasın. Üzerimizdeki kıyafet, kafamızdaki düşünce, içimizdeki tefekkür, kalbimizdeki tecelliyet, ancak Muhammed Mustafa'nın önünde olsun, onunla olsun. Ve Muhammed Mustafa'da fani olmayan, Muhammed Mustafa'nın önünde hala da varlık gösterenin, bilin ki Allah'ın önünde varlık göstermesi, Allah'ın önünde fena olması, Allah'ın önünde kıymetli olması mümkün değildir.
Mümkün değildir. Kim Resul'e iman etmezse Allah'a da iman etmemiş olur. Kim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine tabi olmazsa Allah'a tabi olmamış olur. Kim peygamberi dinlemezse Allah'ı dinlememiş olur. Kim peygamberi dinlemezse. O zaman bizim bu noktada halvetimiz, bizim halvetimiz sünneti Resulullah'a sımsıkı bağlanmak olsun.
Günlerce bir odanın içerisinde oturup Allah'ı zikretmek, vallahi de billahi de dışarıda iki saat durmaktan daha kolay. Bakın içeride on günlük itikaf yapmak, dışarıda bir gün yaşamaktan daha kolay. Halkın içerisinde, insanların içerisinde bir gün yaşamak daha zor. Daha zor.
On gün kolay. Bir gün dışarıda durmak zor. Asıl halvet bu manada, asıl halvet sünneti Resulullah'a bağlı kalmaktır. Bundan sonra konuşmaya izin yok. Bundan sonra dedikodu ile işim yok. Vezir diyor ki, bundan sonra konuşmama izin yok. Bundan sonra da dedikodu ile işim yok. Halvete giren bir kimse, eskiler öyleydi. Dünya kelamı konuşmak yasaktı. Allah rahmet eylesin. Abdullah Efendi Hazretleri beni itikafa kattığında, oğlum dünya kelamı konuşmayacaksın dedi. On gün dünya kelamı hiç konuşmadım ben. Hiç güneşe çıkmayacaksın, eyvallah. Hayvansal gıda yemeyeceksin, eyvallah.
Tuzluydu, yağlıydı, şuydu buydu, yemeyeceksin. O zaman da ankösörlü telefonlar var. Ben de ankösörlü aramışım. Jetonlar gidecek ya, ödü kopuyor insanın. Bir kelime fazla söylerim. Söylerim, muhabbet bozulur veyahut da ankösörlü ya, jetonlar da gidiyor. Can kulağıyla dinliyoruz biz. Şimdi millet arıyor. Hava nasıl efendim Bursa'da? Ha çok iyi. Gel, yas tatil yap burada. Mümkün mü? Öyle disiplin vardı. Sadece dinliyorsun. Sadece dinliyorsun. Bir de telefonu açan benim. Cuma mübareği için açtım. Biz yeni derviçken bir tek zakirler arardık.
Şeyh Efendi'yi. Ararsınız. Selamun aleyküm, aleyküm selam. Efendim, cumaınız mübarek olsun. Allah razı olsun Mustafa Efendi. Bütün arkadaşlara selam selam. Emredersiniz efendim. Bir şey varsa söyler. Şu gün şuraya gideceğim, bugün buraya gideceğim. Veya şuraya geleceğim. Söylerse. Söylemek zorunda filan da değildir. Bir şeyh gideceği, geleceği, konacağı yeri söylemez. Söylemek zorunda değil. Söylemezdi kimseye. Ben gece rüyamda görürdüm. Şeyh Efendi İzmir'e geliyor. Otobüste geliyor. Uyanır, rüyanmaz. Kalkardım, gusül abdesti alır, giyinir. Sabah saat beş buçuk otobüsü var belediyenin. Yedide şeyde oluyor. İzmir garajında oluyor. Yedi buçukta da onun otobüsü geliyordu Nevşehir'den.
Ben sabah dosdoğru gider belediye otobüsüyle İzmir garajına inerim. Beklerim Nevşehir arabasının yanaşacağı peronu. Perona geldiğinde şeyh efendi otobüsün sağında koridorda oturur. Cam kenarında değil. En önde otobüsün sağında, otobüsün sağında koridordadır. Başka bir yerde oturmaz hiç. Hiç cam kenara oturmaz. Cam kenarından buradan esinti geliyor, yel geliyor der, hasta olur. O devamlı koridorda oturur. Beklerdim ben. Öyle rüya görürdük. Bir bakmışsın tık tık tık … iniyor. Mustafa Efendi rüyanla mı gördün? Evet efendim.
Maşallah. Oğlum kimseye haber vermediydik. Haber vermez. İşi var. İşte ayakkabı almaya gelmiş. Biz beraber gideriz. Kimsenin haberi olmaz. Onca derviş var. Biz gideriz ayakkabıcılar çarşısına İzmir'de. Ayakkabıları ayırırız. İşte beğeniriz. Bir müddet sonra bana bıraktıydı artık. Ben daha önce ayakkabıcılık yaptığımda. Ben bir iki takım beğenip gönder dedim. Efendim bunlar bir deneyin. Bir gider satılır. Mustafa Efendi oğlum kim alacak bizim orada? Efendim siz bilirsiniz ama bir gitsin. İki üç takım öyle bayan ayakkabısı ben beğenip gönder dedim. İlk önce onlar satılmış orada.
Demişler oğlanlar baba Mustafa abinin aldığı hemen satıldı. Olmazsa sen bilirsin ama işte o mu? Mustafa Efendi oğlum bizim pabucumuzu dama attın. Estağfurullah efendim. Hadi sen beğen bakalım. Ben beğenirdim ayakkabı. Bir de biliyorum eski mesleği. Dolaşırdık. Akşam olurdu. Tire otobüsüne binerdik. Tireye inerdik. Tirelilerin daha haberi yok. Onca hal derviş vardı içlerinde. Haber vermezdi. Herkes rüyasında görürdü. Öylesine severdik. Öylesine severdik. Dünya kelamı konuşmak yok. On gün konuşmadan itikaf bitirdik. On gün.
Kelam yok. İlk üç gün yetmişerden iki yüz on bin. Dilin var mı yok mu unutursun. Dilin var mı yok mu unutursun. La la heylallah, la la heylallah, la la heylallah, la la heylallah, la la heylallah, la la heylallah, la la heylallah. İkinci gün dilinin peltekleştiğini anlarsın. Peltekleşir dilin. Birisi sana adını söylese Mustafa diyemeyecek hale geldiğini zannedersin kendi kendine. Güneşe çıkmak yok. Abdest almaya çıktığımızda kafamdan aşağı ben bir eski battaniye gibi bir şey örter. Hem de tuvaletle benim aram beş adım değil. Beş adım değil. Güneş yüzü görmeyeceğin dedi.
Halvette var mıdır? Evet. Sufiler için hak mıdır? Evet. Dünya kelamı konuşulmaz konuşulmaz. Hayvansal gıda yenmez yenmez. Az yenir. Bana dedik şunu yemeyeceğim, bunu yemeyeceğim, bunu yemeyeceğim. Ankresörlü telefondayız. En son ben şunu kendi kendimi düşündüm. Ha hiçbir şey yemeyeceğim demek ki. Ha öyle dedi bana. Ben kendi içimden dedim ki hiçbir şey yemeyeceğim demek ki dedim. Ha öyle dedi bana. Ha iyi yemeyeceğim demek ki. Birinci gün üç lokma ekmek. İkinci gün iki lokma ekmek. Üçüncü gün bir lokma ekmek. Bir dilim ekmek üç gün. Dördüncü gün ekmek yok. Dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on. Bir lokma ekmek yok. Bir lokma. Çay içebildiğin kadar, sabaha kadar.
Öyle itikafı yapardık. Bakın öyle itikaf yapardık. Burada da Bursa'da ben Zeyniler Camii'nin itikafa çok girdim. Öyle bir yerde derviş olurken öyle bedavadan olmuyor. Öyle olmuyor hiç. Ödemişte de itikafa girdim ben. İtikaf anahtar gibiydi ben de. Şeyh Efendi'ye derdim efendim müsaade ederseniz. Ben burada bir itikaf yapayım. Yap Mustafa Efendi yap. Ben bir yerde derviş olmazsa kafam kırılır çünkü benim yanar teller. Ben üç beş kişiyle zikre başlarım ama üç beş kişiyle kalırsam benim teller yanar. Yapamam ben.
Yanar benim teller. Ben vurdurulacaksa, yardırılacaksa vurdururum, yardırırım ben. Allah affetsin. Boynumdan asardım uyumayayım diye Zeyniler'de. Bildiğiniz sarık var ya, sarıkla boynumdan astım dersi yetiştiremeyeceğim uyumayayım diye. Kafam iniyordu böyle. Boğulma tehlikesiyle uyanıyordum. Boynumdan astıydım. Uyumamak için. Millet şimdi itikaf otel sanki. Fosur fosur uyuyor herkes. Nasıl uyuyabiliyorlarsa, uyuyor millet. Konuşmaya izin olmaz mı? Olmaz. Yemeye izin olmaz mı? Olmaz. Sormayacaksın.
Ben ne yiyeceğim? Böyle bir şey yok. İtikaf eden bir kimse de kendine özel hizmetçi tutmaz. Böyle bir şey de yok. Dostlar elveda ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim. Ölmeden önce ölünüz. Halvet eden kimse, halvet eden kimse, o ölümü yaşar. kendi varlığından geçer. Hazreti Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin önüne oturdu mu, onun bir varlığı kalmaz. İtikafta da ilk üç gün içerisinde görür onu. Hazreti Muhammed Mustafa'yı biiznillah Allah'ın izniyle görür. Sesini duyar.
Geliyor derler. Sarını görür. Durumuna göre. Bir şekilde onunla alakalı bir şey görür. Onun kalbi pırpır eder zaten. Ve itikafı bir tamam düzgün çıkaran bir kimse, dördüncü makama gelir. Eğer o kimse kendini muhafaza eder, düzgün tutarsa, Allah kulundan razı, kul da Allah'tan razıdır. Raziyet makamı, dördüncü makam. Ve o raziyet makamına geldi mi, artık o dördüncü göktedir. Vezir'in üzerinden de bunu öğreniyoruz. Bu suretle de ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatlar içinde yanmayalım. Normalde o dördüncü kattan aşağıda olursa, yani mutmainne makamına gelmezse, ruhu göğe yükselmedi.
Ne yapacak? Biraz cızbız olacak o. Dördüncü kata geçerse, dördüncü esmayı alırsa, o kimse cehenneme girmeden cennete girecek. O yüzden diyor ki, bu suretle de ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatlar içinde yanmayalım. Bundan sonra dördüncü kat, gök üstünde, İsa'nın yanında oturacağım. Bundan sonra da ne yapacakmış? Dördüncü katta, İsa'nın yanında oturacakmış. İsa'nın katında duracak yani. İsa katında duracak. Ve İsa katında duraraktan ne yapacak? İsa Aleyhisselam'la beraber olacak. Vezirin kendince müritlerine söylediği bu. Cenab-ı Hak cümlemizi iyi müritlerden eylesin.
Vezirin her emiri ayrı ayrı velihat yapması. 650'den devam edeceğiz inşallah. Selamun Aleyküm. Hakkınızı helal edin. El-Fatiha. Hemen selamat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi