Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 26 Aralık 2020 · 52:15
Biz çenge dönmüşüz, mızrap uğransan sin, inleyiş, bizden değil, sen inliyorsun, biz ney gibiyiz, bizdeki ses sendendir, biz dağ gibiyiz, bizdeki yankı sendedir, kazanıp mat olmada satranç gibiyiz biz, az sıfatları hoş zat, kazanıp mat olmamız da senden, A bizim canımıza can olan biz kim oluyoruz ki seninle beraber bu arada bulunabilirim, biz yoklarız, bizim varlığımız geçici şekiller ishar eden, mutlak varlık olan sensin ancak, biz arslanlarız ama bayraklardaki arslanlarız, onların oynayışı, saldırışı soluktan soluya, yel yüzündendir, onların oynayışları görür de yel görünmez,
O görünmeyen yok mu, hiç mi hiç eksik olmasın, yelimiz de senin vergindir, varlığımız da, varlığımız tümden senin icadındır. Sufiliğin üzerinde genel olarak ismi konulmasa da değişik fikri akımlar olmuştur. Bu fikri akımlar, malum, bilhassa Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden sonra doktrinler haline gelmiştir.
Öncesinden bunun, bu fikri akımların isimleri yoktur. Bir anlayış, bir algı olarak devam eder. Herkes o sufi fikir akımlarını kendilerince, Kur'an sünnete dayandıraraktan ve onlardan aldıkları feyizle, onlardan aldıkları bilgiyle bu akımlarını anlatmaya çalışırlar. Bu zaman içerisinde, Arabi'ye gelinceye kadar isimlendirilmemiştir.
Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, aslında çok yerde geçmez vahdedi vücut kelimesi, ama vahdedi vücut anlayışı ve düşüncesi Arabi'den sonra doktriner hale gelmeye başlar. Bu doktriner hale gelmeye başlayınca, Arabi'nin vahdedi vücut düşüncesinin karşı düşüncesi olarak vahdedi şuud düşüncesi gelişmeye başlar. Vahdedi şuud düşüncesi de gelişmeye başlayınca, Anadolu'daki ve bir kısım yerlerdeki sufiler veyahut da bu konuda fikir yürütmeye çalışanlar, son dönem, örneğin Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri buna bir örnek teşkil edebilir,
vahdedi vücut ile vahdedi şuudu cem etme, ikisini birleştirme telaşı, ikisini birleştirme anlayışı da çıkmıştır. Arabi, özür dilerim, Bediüzzaman Said-i Nursi bunun kendince ortasına atmış, iki görüşü de cem edip birleştirmeye çalışmış. Ne kadar başarılı oldu olmadı bu tartışmaya açıktır. Ama ne yazık ki Türkiye'de bazı şeyleri tartışmak, bazı şeyleri analiz etmek ne yazık ki fincancı katırlarını ürkütüp dokunulmaz hale getiriliyor ürkütülüp de. Mesela Türkiye'de hiç kimse risalelerin üzerinde şurada hatası vardı, burada hatası vardı, Burayı analiz ettiğimizde şu sonuç çıktı gibi çalışmalar yapamamışlardır, yapılmamıştır.
Çünkü Said-i Nursi bu noktada kutsanmıştır ülkede ve kutsanınca da onun risalelerinin üzerinde kolay kolay analiz yapmak hiç kimsenin cesaret edemediği bir şey olmuştur. Bunun neticesi aynı şey cemaat da kutsanmıştır arkasından. Cemaat ve başındaki hocası da kutsandığından hiç kimse onlara, burada hata yapıyorsunuz, burada kusur işliyorsunuz, burada bu fikir yapınız doğru değil deyip analiz edememiştir etraflı bir şekilde.
Analiz edemeyince de kutsanmış bir topluluk ve o kutsanmış topluluğun üzerinde kutsal bir mübarek zat. Ve herkes bu noktada o kutsanmışlığı kutsamıştır. O yüzden biz Bediüzzaman'ın vahdedi vücutla vahdedi şuudu cem etme, birleştirme düşüncesini de burada Türkiye topraklarında hiç kimse analiz edip, bu analizini yayınlama cüretini, cesaretini, ilmi ferasetini gösterememiştir.
Nasıl Bediüzzaman'ın bu noktada risalelerindeki hataya düştüğü, yanlışlığa düştüğü yerler topyekun bir şekilde görünmeden bütün risalelerin hepsi de haktır, hakikattir denmesi gibi. Bunlar kutsandığı müddetçe, insanlar kutsandığı müddetçe hiçbir zaman onlar analiz edilemeyecek, hiçbir zaman onların eksik ve kusurları bu noktada fikri planda insanların gözünün önüne konamayacak. Böyle bir handikaf var. Yani Beyazlı ve İslami Hazretleri'nin fikri yapısını analiz edip, işte burada hata yaptı demek herkes için kolay yapabiliriz. Bunun noktasında bu dairede hemen hemen 1300 yıllık İslam tarihi boyunca, 1300 yıl boyunca gelmiş olan bütün ulemaları, bütün alimleri, bütün sufileri, bu noktada bütün tefsircileri, fıkıhçıları analiz edip burada hata yapmışlar demek mümkün ama son 150 yılın, son 150 yılın İslami akım diyebileceğimiz, cemaat diyebileceğimiz hem cemaatleri hem de kimlik ve kişilikleri analiz etmek, hata yaptılar demek mümkün değil.
Aynı şey Mısır'da Müslüman kardeşler, aynı şey Suriye'de işte İhvan-ı Müslümin veyahut da Müslüman kardeşler Suriye'de İhvan-ı Müslümin Mısır'daydı. Bunun gibi aynı şekilde de Türkiye'de bir Süleyman İlmi Tuna'nın cemaati, bir Risale cemaati, Risale-i Nurcular, bir Fethullah Gülen cemaati gibi, cemaatler kutsandıklarından dolayı asla eleştiriye maruz kalmamış, onların üzerinde risaleler yazılmamış, burada hata yapılıyor, fikri planda, şahısların hataları değil bu, fikri planda burada sıkıntı var denmemiş.
Şimdi böyle olunca da o kutsanmış insanlar, kutsanmış cemaatlere dokunmak mümkün olmamış. Yanlış yaptılarsa dahi onların yanlışlıklarında hikmet görmüşler. Asıl bu konuda Sufilere laf söylenirken ne yazık ki Sufileri lime lime etti bu İslam dünyası 200 yıldan beri Sufileri lime lime etti. Şeyhleri, dervişleri, dervişanı lime lime etti. Tekkeleri hepsinde lime lime etti. Ve bu dergahların, tekkelerin, şeyhlerin yerine dikkat edin. Kutsanmış cemaatler ve kutsanmış cemaatin içerisindeki hocalar, abiler oturdu. Ve o sonunda da darbe oldu. Yani gelinen sonuçta da darbe oldu. Neden? Kutsanmışlar çünkü.
Yani o cemaat kutsanmış, kimse dokunamıyor. Cemaatin başındaki kimse kutsanmış, dokunamıyor. Dokunmaya kalkanlar da zaten kumpaslarla yerle yeksan ediyorlar, bir şeyler yapıyorlar. Biz kel aynak kuşu gibi, bizim dokunmak değiliz, biz Kur'an sünnet dairesinde işte gördüğümüz hakikati bangır bangır bağırmaya çalıştık. Bu oldu, başka bir şey değil. Şimdi bu vahded-i şuhutla vahded-i vücut fikri planda herkesi de kendi içlerinde birbirleriyle kavga etmeden bir anlayış, bir zevk noktasında, bir algı noktasında devam etmiş gelmiş. Bunun, bu noktada tasavvufi manada, sufi manada vahded-i şuhut düşüncesinin zirvesine İmam-ı Rabbani Hazretleri oturmuş. Ve İmam-ı Rabbani'den sonra nakşibendilerin büyük bir çoğunluğu vahded-i şuhut noktasında, varlığın üzerinde, felsefesinin vahded-i şuhudun üzerine oturtturmuşlar.
Ve nakşibendilerin dışındaki cehri zikir erbabı da kendilerince vahded-i vücut noktasında kendilerini şekillendirmişler. Onların da fikri plandaki, bu manadaki pirleri, birinci pirleri, öyle diyelim, Muhiddin Arabi olmuş. Oysa Arabi'den önce, Arabi'den daha ileri konuşanlar olmuş ama doktrin olarak Arabi öne çıkmış. Yoksa sizin taptığınız Allah, Rabb, daha doğrusu Allah değil, sizin taptığınız, Rabb da değil, Sizin taptığınız benim ayaklarımın altında sözünün daha fazla, daha ileri, Beyaz-ı Bestami, var mı benden daha şanı yüce, bugün kudret de benim, kuvvet de benim sözü var. Veyahut da gibi bu tip büyük sufi zatların sözlerinin neticesidir aslında Muhyiddin İbni Arabi.
İşte bu vahded-i vücut fikrine göre, kainattaki her şey bir vücudun içindedir. Vücuttan ayrı değildir. Aslında aralarında çok fazla bir fark yoktur ama kendilerince fark vardır. Ve o vücudun içerisinde bulunan her şey, Cenab-ı Hak'ın bu noktada yönlendirmesiyle her şey olur. Varlıkla alakalıdır bu. Vahded-i Şuhutçular da der ki, Allah zat olarak farklı bir mekandadır. Öyle diyelim, mekansız ama bu varlık bellidir. O yüzden varlığı da Cenab-ı Hak'ın bu noktada zatından ayrı tutarlar. Arabi tam net olarak zatından ayrı veya gayrı noktası yoktur Arabi'de. Arabi varlığı komple yok hükmünde görür.
Arabi varlığı tamamiyetle gerçekte yok hükmündedir. Vardır ama yoktur. Yani varlık tamamiyetle hayalden ibarettir. Öyle söyleyelim. Ama aynı bu çizgide devam eden Hazreti Mevlana, varlığı hayal üzerinde yürür gör diyerekten Arabi'nin belki de bu keskin düşünce fikriyatını biraz daha yumuşatır veyahut da bizim anlayacağımız hale getirir. Ve bu benim için, bu benim kendi yolum için, kendi dairemde Hazreti Mevlana'nın kendi duruşunu, çünkü kendi duruşunu vahdedi vücut veya vahdedi şuhut olarak nitelendirmez Hazreti Peyr. Sadece Kur'an ve sünnetten anladıklarını ve algıladıklarını anlatır. Bu noktada belli bir saplantı bulamazsınız Hazreti Mevlana'da. Bir noktada bir veçede sanki zannedersiniz ki Hazreti Peyr tam bir vahdedi vücutçu, bir noktada bir bakarsınız ki tam bir vahdedi şuhutçu.
Bir noktada bakarsınız cüz iradeyi öne koyar, bir noktada bakarsınız küllü iradeyi öne koyar. Olaylara ve hadiselere göre Hazreti Peyr'in analizleri vardır. O yüzden o analizlere bakaraktan insan ayağı kaymadan, sağlam basaraktan, sağlam basaraktan kendince dinin akidevi noktasını fikri planında sağlamlaştırır. Mesela cebriyecilere vur aşağı vurur Hazreti Peyr. Kaderiyecilere vurur, cebriyecilere vurur. Ve zaten bu şeyden önce, beyitlerden önce cebriyecilere ve kaderiyecilere vurdu. Şimdi de farklı bir yere giriyor. Şimdi farklı bir yere giriyor. Diyor ki, biz çenge dönmüşüz. Çenk çalgı aleti demek. Eski Türklerde kopuz dediğimiz şey var ya, veyahut da sonradan saz olan şey.
Bir de çenk diyorlar onlar eskiler. O diyor ki Hazreti Pir, biz bu noktada müritler vezire diyorlar. Müritlerin dilinden konuşuyor Hazreti Pir. Ve müritlerin dilinden konuşurken bize de ders veriyor. Bize de ders veriyor. Müritler diyorlar ki, biz çenge dönmüşüz. Mızrabı vuran sensin. Biz senin elinde çalgı aleti gibiyiz. Bir mürid, üstadın elinde çalgı aleti gibi. Mürid diyor ki, biz senin önünde çalgı aleti gibiyiz. Sen bizden Do sesi mi çıkacak, Mi sesi mi çıkacak, Re sesi mi çıkacak, bu sesi çıkartacak olan sensin. Neden? Mızrab senin elinde.
Biz geldik, sana teslim olduk. Sana teslim olduktan sonra, biz senin eğitimini almaktayız. O zaman senin bizden dinleyeceğin ses de, senin vermiş olduğun eğitimin sesi, bizden alacak olduğun aksi seda, senin kendi aksi sedan. Sen bizden ne üflersen, sen bize ne öğretirsen, bizden de alacak olduğun şey bu. Eğer bize Kur'an ve sünneti öğretirsen, bizden sana dönecek olan şey, Kur'an sünnet. Eğer sen bize, Kur'an ve sünnetin dışında bir şey öğretirsen, bizden alacak olduğun şey de, Kur'an ve sünnetin dışında, gündemde ya, sen bize darbeciliği öğretirsen, bir gün gelecek, biz darbe yapacağız. Ondan sonra sen de oturduğun yerden, valla da billaha da, benim bu noktada bir dahlim yok deme.
Neden? Mızrap senin elinde çünkü. Biz senin öğretini almaktayız. Bir gün gelir, siz de darbe karşıtı olursanız, siz de diyeceksiniz ki, darbe karşıtı olmayı sen öğrettin bize, darbeye karşı sen yürüttün bize, e şimdi de darbeye evet demememizi bekliyorsunuz. Ben ne diyeceğim? Hayır, bundan haberim yoktu diyeceğim. Hayır, haberim var. Hepiniz de darbecilere karşı mücadele ettiniz. Gücünüzün nispetinde. Hepinize de teşekkür ediyorum. Demek ki bir mürid, bir mürşidin elinde, çenk gibidir. Mürşid ona ne öğretiyorsa, ne öğretiyorsa, ondan onu alacaktır. Bir çırak ustasından öğrendiğini alacaktır. Çırağı siz tornavideyi sol elle tutup sıkacaksınız deyip de, öğretip de, ardından çırağın sağ elle tornavideyi sıktığını göreceğinizi beklemeyin.
Mızra bu, vuran sensin, inleyiş. Bizden değil, sen inliyorsun. O zaman bizden bir inleyiş, bir ses çıkarsa, aslında bu ses sana aittir. Şikayet etme. Bizden ne geliyorsa sana, bu sana aittir. Sebep, sen öğrettin bunu bize. Öğreten sensin. Öğretici sensin. O zaman devam edelim. Hz. Muhammed Mustafa da mürşittir. Eğer Hz. Muhammed Mustafa'ya uyarsak, öğretici o, bizden çıkacak olan ses, ona gidecek yine. Ve bu ses, gerçekte kimin olacak? Onun öğreticisi olacak. Eğer biz, Allah'a bu noktada, öğretim, öğreti noktasında, Allah'a yaslandıysak, ve Allah'ın öğretisini biz, kendimize öğreti olarak alırsak, bizden çıkacak olan şey, yine Allah'ın öğretisi olacak.
Bizden ne çıkacaksa, Allah'a dönecek. Allah'a dönen şeye, Cenab-ı Hak bakacak, kendisinden çıkan bir şeyse, o zaten onu sevecek, onu cennetlik edecek. Ama kendisinin razı olmadığı bir şey ise, onu da cezalandıracak. O zaman cezalandırma da ona ait. Biz burada cüz irade noktasında, biz nerede olduğumuza bakacağız. İşte diyor ki, biz ne gibiyiz? Bizdeki ses, sendedir. Biz senin önünde, senin terbiyeni, senin öğretini almak için oturduk. Ve biz, bilgiçlik taslamadık senin önünde. Seni mürşid bildik, seni veli bildik, seni hoca bildik. Seni bu noktada, ne demişlerdi onun için? Zamanın seçilmiş kişisi gördük. Ve ne yaptıysan, bize ne öğrettiysen, sonucumuz da o oldu.
E o zaman, normalde, bizden, sesi çıkartan gerçek manada, sensin. Bizler birer, neyi gibiyiz? Bir tane neyi ver şu zaman, bir zahmet. Bu neyin tek başına ses çıkartması mümkün mü? Mümkün değil. Bu ustasının eline geçip, usta bundan üfleyince ses çıkacak. Usta bundan üfleyince, usta o sesi ne yapacak? Kendi dinleyecek yine. Usta kendisi dinlerken, ya bu ney, düzgün ses çıkarmıyor. Veya bu neyde, bir sıkıntı var derse, neyi tamir edecek? Örneğin bu, sonradan boğum boğum yapılmış bir ney. Orijinal değil. Kesilerekten yapılmış. Evet.
Baksın bakayım, neyzen başı hata mı yapıyor mu? Uzak yoldan mı geliyor? Nereden geliyor ki? Dağları aşıp da mı geliyor? Kim İsmail? Sen? Ha İsmail? Ha bir ara yapıyordun. Bu orijinal değil değil mi? Ne işi var orijinal olmayan neyin burada? Ver orijinalini bana. Bunlar sonradan çıktı. Orijinal olmayanlar. Yani sufiler bile, orijinal olmayanlara yöneliyorlar. Evet.
Bunlar sonradan, hani sonradan çıkan her şeyden uzak duracağınız diyorlar ya. Hadis-i Şerif'te diyor ki, yolun en güzeli ilklerin yoludur. Sonradan çıkanlardan uzak durun diyor Hadis-i Şerif'te. Dikkat edin. Yolun en düzgünü, en hakikisi ilklerin, eski yani ilklerin yoludur. Siz sonradan çıkanlardan uzak durun diyor. Dikkat edin buna. Evet. Ben hep böyle cemaatler, şunlar, bunlar için hep aynı şeyi söylüyorum. Kardeş, siz daha elli seneliksiniz. Ya, biz bin üç yüz senelikiz. Sen kaç seneliksin? Yüz sene bile değilsin.
Ne olacağın belli değil senin. Nereye gideceksin de belli değil. Ama sufilik dediğinde, Muhammedi-i Sufilik'in bin üç yüz yıllık, bin üç yüz elli yıllık. Muhammedi-i Sufilik. Ondan öncesi, Adem'den itibaren varız biz. Pişmişiz. Yol pişmiş yani. Yol pişmiş. Her şey oturmuş, yerleşmiş. Deneme, yanılma, deneme, yanılma, deneme, yanılma, geçmiş onların hepsi de. Oturmuş yol, yerleşmiş. Muhammedi-i Sufilik, bin üç yüz elli yıllık. Bin üç yüz elli yıllık. Şu tekke dört yüz elli yıllık. Dikkat edin. Dört yüz elli yıllık bu tekke. Bu oturduğunuz tekke, dört yüz elli yıllık.
Ne karlar görmüş, ne boranlar görmüş, ne fırtınalar görmüş, ne şeyhler görmüş, ne dervişler görmüş, ne meczuplar görmüş, ne alimler görmüş. Dört yüz elli yıllık. Bunun felsefesi, bin üç yüz elli yıllık. Sufilik dediğinizde, bin üç yüz elli yıllık. Kadiri dediğinizde, altı yüz elli yıllık. Yedi yüz yıllık. Sekiz yüz yıllık. Dokuz yüz yıllık. Bin yıllık. Mevlevilik dediğinizde, sekiz yüz elli yıllık. Sekiz yüz elli yıllık. E, Hazreti Mevlana'da, mantar gibi çıkmadı. Daha onun şeyhi var, şeyhinin şeyhi var, şeyhinin şeyhi var.
Ta dayanır. Nereye kadar? Hazreti Muhammed Mustafa'ya kadar. Bütün yollar, Muhammed Mustafa'ya dayanır. Hani derler ya, ya hala da ayakta duruyorlar. Kardeş, bu yolun silsilesi, Muhammed Mustafa'ya ulaşır. Sallallahu aleyhi ve selleme. Muhammed Mustafa'ya, Sallallahu aleyhi ve selleme Hazretleri'ne ulaştığından dolayı bereketlidir. Ayaktadır. Yesyenidir. Tazedir. Seninki şurada otuz yıllık daha, yirmi yıllık daha. Dur, ne bu? Ne oldu? Üfledim, söndü işte. Bitti. Ama düşünebiliyor musunuz? Cumhuriyet'in o ilk yıllarının, o ızdıraplı günlerinde dahi, sufiler ayakta durmuşlar. Ayakta durmuşlar, ayakta.
Yılmamışlar hiç. Yirmi sekiz Şubat'ta ayakta durduğunuz gibi. Evet. Şimdi, diyor ki, biz ney gibiyiz? Bizdeki ses sendendir. O zaman, ney bu? Bir sufi, bir mürid, mürşidin önünde ney gibi olmalı? Diyebilir mi şimdi ney? benim şurama dokun, burama dokunma, buramı del, buramı delme, buramı yak, şuramı yakma.
İsmail, yaparken diyor mu sana? Bahrına ateşi saplıyorsun, değil mi? O demiyor, değil mi? Burama saplama diye. Yakıyor o bahrını. Kızgın demirlerle yakıyor. Orasını, burasını kesiyor, yontuyor. Orijinalden yapacaksa, onu bir güzel ıslatıyor. Ondan sonra onun düzgün olması için, güzelce her tarafını bağlıyor. Bir güzel kurutuyor onu. Kuruturken olmazsa, bir de fırınlıyor. Isıtaraktan bir daha düzeltiyor, fırınlıyor, ardından bu, böyle, kalem gibi, düp düzgün hale getiriyor. Değil mi İsmail? Kalem gibi, düp düzgün hale getirdikten sonra, ne yapıyor?
Bahrını deliyor onun. Orasını, burasını yakıyor bir de, güzel ses çıkarsın diye. Ondan sonra da, en sonunda ne yapıyor? Başparesini koyuyor. Başparesiz bu ne? Kaval. Bu ney değil, başparesiz. Ancak, başparesi olursa, ney oldu? Başparesiz olursa, bu olmadı. Başpare, Muhammed Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri. Bu alemin, bu alemde hayat var ise, bu alemde bir name var ise, o name, Muhammed Mustafa'dır. Ruhaniyeti, nuraniyeti noktasında. Neyin de, neyin de, maneviyatı, ruhaniyeti, ses çıkartması, başparedendir.
Ondan sonra, neyzen, başpareyi, dudağına değdirir. Dudağına, dudağa değmeyen, bir başpareden, ses çıkmaz. Arada, hiç nefes olmayacak. Dudağa, yaslanacak. Dudağa, yaslanırsa, başpare, ney, o zaman, aşka gelir. Dudak, yaslanmazsa, başpareye, ney, aşka gelmez. Üflenmez, o zaman. İşte, Cenab-ı Hak da, varlığı, Muhammed Mustafa'nın, üzerinden, üflen. Biz ney gibiyiz? Bizdeki ses, sendendir. Biz geldik, biz müridiz. Senin önüne oturduk. O güne kadar, bildiklerimiz ne varsa, unuttuk. O güne kadar, yaptığımız, ettiğimiz, her ne var ise, hepsinden vazgeçtik. Geldik, biz sana, ney, misali teslim olduk.
Sen bizim, neremizi düzelteceksen, düzelt. Neremizi yakıp, yandıracaksan, yakıp, yandır. Ve, ardından, duyacak olduğun ses, senindir. Senin maharetin. Biz dağ gibiyiz. Bizdeki yankı, sendendir. Hani, çıkarsınız ya, bir boşluğa. Bağırırsınız. Biz önceden, küçükken, çok yapardık. Zeytin ağaçlarının, dibine, dağ çıkar. Dağda, böyle bir, dere yatakları vardı. Zeytinler vardı. Oraya bağırırdık biz. İşte, geçmiş gün, allooof diye bağırırdık. Karşıdan, allooof diye ses gelirdi. Yankılanır. Bir vadiye gittiğinizde, bir dağ başına gittiğinizde, sesin geriye döneceği, bir yere gittiniz, bağırdığınızda, ses yine size döner. Bu alemde, siz ne yaparsanız, size döner her şey.
İyilik yapanın, iyilik görmesi, bu sebeptendir. Kötülük yapanın da, o kötülükle, karşı karşıya kalmasının, sebebi budur. Aksi seda dedikleri. Müritler diyor ki, biz dağ gibiyiz. Sen bize seslendiğinde, kendi sesini duyarsın. Kazanıp, mat olmada, satranç gibiyiz biz. Biz, biz kazandığımız halde, mat oluruz. Satranç gibi. Bizim senin karşında, bizim, kazanmamız mümkün değil. biz kazandığımız an, senin önünde, mat olmuşuz demektir. Bir müridin, mürşidinin önünde, haklılığı söz konusu değildir. Bir müridin, mürşidinin önünde, kazanması söz konusu değildir. Kazandım dediği anda, mat olmuştur o. ya, mürid, mürşidin önünde, hep kayıptadır.
Sakın, Allah'ın önünde de, kendinizi, zengin zannetmeyin. Zengin olduğunuz anda, o zengin olduğunuzu, düşündüğünüz anda, fakirliğinizin, göstergesidir bu. Sakın, Allah'ın önünde, kudret, kuvvet gösterisinde bulunmayın. Onun önünde, kudret, kuvvet gösterisinde bulunmak, onun mat olduğunu gösterir. Sakın, kendinde güç, kudret, kuvvet, ilim, akıl, kendine ait olarak görme. Bunları, kendine ait olarak gördüğünde, mat olduğunun resmidir. Sakın, biliyorum deme. Allah önünde, biliyorum diyen kimsenin, mat olduğunun göstergesidir. Sakın, Cenab-ı Hakk'ın önünde, acziyetini, fakriyetini, mahviyetini, hiç unutma. Allah'ın önünde, acziyetini, fakriyetini, mahviyetini unuttuğun an, senin mat olduğun andır.
Sen kendi kendine, ben şu kadar okullar yaptım, şu kadar yurtlar yaptım, şu kadar benim müntesibim var, bu kadar param var, bu kadar pulum var, bu kadar savcım var, hakim var, askerim var, paşam var, ben bu darbeyi yaparım, diye düşündüğün anda, mat olduğun andır. Kendi kendini, fil gördüğün anda, bir sivrisinden, seni alıp, yere çarptığı andır. Sakın, kendinde bir şey görme. Sakın, kendinde bir şey gördüğün an, mat olduğun andır. Sufiler, sufilik noktasında, kendilerinde bir erdemlilik görürse, erdemsizliklerinin işaretidir. Sakın, kendini, fazilet denizinde, yüzünü dolaşma, mat olduğun andır.
Sakın ha. Ve her şeyini, ona teslim et. Bil ki, bu kainata, gerçek kudret sahibi Allah'tır. Gerçek kuvvet sahibi Allah'tır. Allah'tır. Gerçek ilim sahibi Allah'tır. Gerçek hikmet sahibi Allah'tır. Gerçek fiiliyatı yaratan Allah'tır. Sana aklı, fikri veren Allah'tır. Sana zekayı veren Allah'tır. Bu alemde her şeyin sahibi Allah'tır. Yaratan Allah'tır. Ayakta tutan Allah'tır. Sakın, gaflete düşüp de, kendinden bir şey var zannetme. Her şey bu alemde, bu kainatta Allah'ın'dır. Sakın. Kendinde güç, kuvvet, kudret, kendinde akıl, kendinde, kendine ait bilgi, kendine ait şu bu, gördüğün an, mat olduğun andır.
Mat olduğun andır. Ben bazen derim ya, müritlerin haklı, en haklı olduğu yer, haksızlığının başlangıcıdır. Mürid haklı değildir hiçbir zaman. Veya zakir, derviş arasındaki münasebette, derim ki ben, atışmayın, tartışmayın. En haklı olduğunuz an, haksızlığınızın başladığı yerdir. Sakın. O yüzden Cenab-ı Hakk'ın önünde de, bana bu hastalığı neden verdin, onu zengin ettin, beni fakir ettin, onu şöyle ettin, bunu böyle ettin. Sakın mat olduğun andır. Aziziyetini, fakriyetini, mahviyetini, hiç unutma Allah'ın önünde. As sıfatları hoş zat, kazanıp mat olmamız da sendendir.
Müritler vezire diyorlar. As sıfatları hoş zat. Bunu vezire denince, mürşide atfettik. Mürşid, eğer gerdi, ki mürşid, o yüzden mürşittir. Mürşidin üzerindeki, bütün sıfatsal boyutlar Allah'a aittir. O yüzden mürşidin üzerinde, tecelli eden sıfatlar Allah'a ait olduğundan, mürşidin üzerinden, tecelli eden bütün, her şey hoştur.
Müritler diyorlar ki, as sıfatları hoş zat. Çünkü senin üzerinde, tecelli eden her şey ona aittir. Sen atmadın, o attı. Sen öldürmedin, o öldürdü sırna vakıftır. O sırla, tecelliyatla tecellilenmiştir. Mürşid. Ve diyor ki, as sıfatları hoş zat. Biz yol babından, kendimize bu manada, gerçek, hakiki, mürşid Allah'tır. Onun yeryüzünde, somut kavramı, somut, tecelliyatı, sıfatlar noktasında, en yüksek derecede olan, Muhammed-i Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem. O yüzden, Hz. Muhammed-i Mustafa'nın, üzerinden, tecelli eden, her şey, hoştur.
ama o sıfatların, gerçek sahibi kimdir? Allah'tır. Ve Cenab-ı Hakk'ın, bütün sıfatları, bu manada, hoştur. Allah'ın, sıfatlarının, tecelliyatında, noksanlık görmek, eksiklik görmek, insanı küfre götürür. Cenab-ı Hakk'ın, sıfatsal olarak, tecelliyatlarında, eksiklik, noksanlık, yanlışlık, fazlalık, mümkün değildir. O zaman, o sıfatsal noktada da, hoştur. Hiçbir şey, hiçbir şey, boşlukta kalmamıştır. Az sıfatları, hoş zat. Kazanıp, mat olmamız da, sendendir. Kazandığımız halde, istersen, bizi yine mat edersin. Biz, kendi kendimizi, kazanmış görürüz.
Kendi kendini, kazanmış görme, son nefese kadar, hep kulluğa, devam et. Kendi kendini, kazanmış görme, her daim, mat olacağını düşün. Amellerine güvenme, amellerin seni, kurtarmaz. Ne kadar amel, işlersen işte, ameline rağmen, mat olursun. Ne kadar, ihlaslı olursan ol, ihlasının, neticesinde, mat olursun. Sen, hangi noktada, olursan ol, sen her an, için, mat olabilirsin. O zaman, sen her an, Rabbine yaslan. Her an, ona dayan. Her an, onunla alışverişte bulun. Her an, onu görmeye çalış. Her an, onu dinlemeye çalış. Her an, onunla olmaya çalış.
Yoksa, mat olman, her an, beklenebilinir. O yüzden, hali lisanınla, her an, Ya Rabbi, diyenlerden ol. Hali lisanıyla, her an, onun kapısının, eşiğinde duranlardan ol. Hali lisanınla, her an, onu dinlemeye, onun emirlerini, yerine getirmeye, onun çizmiş olduğu, istikamette, yürümeye, ram ol. Sakın ha. Gaflete düşme, yanlışlığa düşme, eksikliğe düşme, ben namaz kıldım deme. Allah, lütfetti kıldım de. Ben oruç tuttum deme. Allah, lütfetti de tuttum de. Ben şunu yaptım, ben bunu yaptım, ben şöyleyim, ben böyleyim deme. Allah, lütfetti, Allah, ikram etti, Allah ihsan etti, Allah, metcanen katından verdi, Allah, metcanen katından rızıklandırdı, Allah, metcanen katından lütuflandırdı deyip, Allah'a her daim, yaslan, dayan, onu an, onu zikret.
Bir an için, onun zikrinden uzaklaşırsan, bil ki Cenab-ı Hak, merhametinden ve rahmetinden uzaklaştığın için, sana arkasını dönecektir. Sakın, gaflete düşme. O yüzden sakın, kendi kendini kazanıyorum noktasında tutup da, mat olanlardan olma. Ve, asla, ve asla, sonucunu ve bilgisini bilmediğin meselelerde, haklılık gösterisi yapma.
Sakın ha. Otur edebinle. Dergahtasan, dergahta edebinle otur. Bir ustanın yanındasan, ustanın yanında edeble otur. Ondan meslek öğreneceksin. Bir öğretmenin yanındasan, edeble otur. Ondan ilim öğreneceksin. Edebini terk etme. Edebini aşma. Kendi kendine oldum, bittim sevdasına düşme. Gaflete düşme. Kendi kendine, kendini dev aynasında görme. Bil ki, bir sivrisirek seni alt eder. Bil ki, küçücük bir hücre seni alt eder. Bil ki, hiç beğenmediğin kimse, senin kolundan tuttuğu gibi yeri, bin beş yüz sefer seni silkeler yerer. Sakın ha. Nefsine uyanlardan olma. Sakın ha.
Kibre düşenlerden uyma. Sakın ha. Kendini bir başkasından üstün görme. Sakın ha. Kendini ustandan, öğretmenden üstün görme. Sakın ha. Kendini bulunduğun topluluktan üstün görme. Aciziyeti, fakriyeti, mahviyeti, hiç bırakma. Hiç bırakma. Allah'ın kulu olduğunu düşünme. Düşünmekten uzak durma. Her daim, ben Allah'ın kuluyum. O peygamber, o Muhammed-i Mustafa'nın, yolunun tozuyum de. Ve öyle yürü. Öyle hayata bak. A bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki, seninle beraber, bu arada bulunabilelim. bulunabilelim. Biz müridiz. Biz kim oluyoruz ki, senin önünde varlık, senin önünde ilim, senin önünde bilgi kesilelim.
Biz kim oluyoruz ki, senin önünde, kendimize bir varlık payesi güdelim. Biz kim oluyoruz ki, Allah'ın önünde, kendi kendimizi bir şey zannedelim. Biz kim oluyoruz ki, Allah'ın önünde, varlık iddiasında bulunalım. Biz yoktuk. O vardı. Ve bizi yoktan yarattı. Biz şimdi nasıl kalkalım da, ona kafa tutalım. Biz kalkalım nasıl ona şimdi, kibirlilik taslayalım. Biz ona nasıl kalkalım da, şimdi isyan edelim. Biz yoktuk. Düşündüğümüzde, yüz yıl önce yoktuk. yoktuk. Düşündüğümüzde, yüz elli yıl önce yoktuk bu alemde. Elli yıl sonra da yok olacağız. Biz nasıl onun önünde kalkalım da, kudretimiz var, kuvvetimiz var diyelim.
Biz nasıl kalkalım, Allah'ın önünde, Allah'a şirk koşalım. Biz nasıl kalkalım da, Allah'ın önünde, tanrılık koşalım. Biz nasıl kalkalım, Allah'ın önünde, Nemrutluk taslayalım, Firavunluk taslayalım. Biz kim oluyoruz ki? Eğer o bizi yaratmamış olsaydı, biz olacak mıydık? Madem Allah'lık taslayalım, hadi bir insan yarat. Hadi bütün ilahlar, ilaheler toplansın, bütün teknolojiler toplansın. Topraktan bir insan yaratsın. Allah diyor ki, ben sizi topraktan yarattım. Hadi bütün teknolojileri toplayalım, bir insan yaratalım. hadi o insan, bu insanın zıttı olsun. Hadi o insanın gözü, bu insanın gözü önde, o insanın iki tane de gözü arkada olsun.
Hadi bir ağızda, ensesinde olsun onun. Hadi bütün teknolojiler toplansın, alternatif bir insan üretsinler. Alternatif bir insan yaratsınlar. Bir tane yaratsınlar. Hadi bir tane sinek kanadı yaratsınlar. Geçtik insanın. Hani Cenab-ı Hak ayeti kerimede, Kur'an'ında böyle, şataat yapıyor ya, hani diyor o insanlar, bir sineğin kanadını yaratsınlar.
Sinek de değil, sineğin kanadı. Hadi bir sinekten çıkarın, sineğin bir tane kanadını, bir tane kanat. Ekleyin oraya yaptığınız bir kanadı. Sizi bir iki tane sinek kanadı üretin, ve mevcut sineğin kanadından daha fazla çırpsın. O saniyede bilmem kaç sefer kanat çırpıyor. Sen öyle bir şey yap, onun yarısı kadar kanat çırpsın. Ya fazlasını da istemiyorsun. Yarısı kadar. Hadi yarısından da geçtim, çeyreğe kadar kanat çırpsın. Yok. Makine değil ama dediğim, nefes alacak, kanlı canlı olacak. Evet. O kanadın kılcal damarlarında kan da dolaşacak. Düşünebiliyor musunuz?
Adamın aklıyla alay eder gibi. Hani kendi kendini çok akıllı görüyor ya. Ha çok akıllısın. Şu sineğin kanadında kılcal damarı hadi bir oluştur. Çok akıllısın ya. İşte müritler diyorlar ki, biz kim oluyoruz ki? Seninle beraber biz bir arada bulunalım. Böyle yani kendimizi bu noktada, senin katında görelim. Sen mürşitsin. Biz müridiyiz. Sen peygambersin. Biz senin ümmetiyiz. Sen Allah'sın. Biz senin kulunuz. Biz kim oluyoruz ki? Seninle eşdeğerde olalım. Biz kimiz ki? Allah'la eşdeğerde olalım. Biz kimiz ki? Hz. Muhammed'i Mustafa'yla eşdeğerde olalım. Edep.
Edep, edep. Biz kim oluyoruz ki? Babamızla aynı olalım. Biz kim oluyoruz ki? Annemizle aynı olalım. Edebi aşalım. Allah'tan sonra itaat edilecek olan anne baba. Biz kim oluyoruz ki? Anne babadan kendimizi yüksek görelim. E küstah olursan, kibirli olursan, görürsün. Küstah olursan, kibirli olursan, Allah'tan da kendini üstün görürsün. Ahmaklın sonu yok. Biz yoklarız. Bizim varlıklarımız, geçici şekiller isar eden, mutlak varlık olan sensin ancak. Biz yokuz. Biz gelip geçiciyiz. Biz hadisiz sonra çünkü. Neden? Sonradan yaratılmayız.
Bizler gelip geçici olanlarız. Mutlak varlık olan, Allah'ım sensin. Mutlak varlık. Başlangıcı ve sonu olmayan, diğer yaratılan her şey, gelip geçici olan. Biz nasıl ona kafa tutarız? Biz arslanlarız. Ama bayraklardaki arslanlarız. Onların oynayışı, saldırışı, soluktan soluya, yeryüzündendir. Hani filamalar var ya, bir bayrak düşünün. O bayrakta bir aslan resmi var. O bayraktaki aslan resmi, rüzgar esince hareket ediyormuş gibi oluyor. Rüzgar esmeyince hareket eder gibi olur mu? Hayır. Onu hareket ediyormuş gibi gösteren nedir? Rüzgardır. Biz hepimiz resim gibiyiz. Bu alemde, bu alemde, bu perdede, bu alemde, bu perdede, birer resim gibiyiz.
Bizlere hayat veren, bizlere nefes veren, bizleri canlı tutan, onun yaratmasıdır. onun nefesidir. Onun bizi, bu noktada, bu perdeye, hayat vermesidir. Yoksa biz, kartondan birer varlık gibi olacağız. Karton bile değil. Birer biz, resim gibiyiz. Televizyondaki, televizyondaki resim gibi. Sinemadaki resim gibi. O resme hayat veren, o resmi oynatan o, onların oynayışları, görürü de, yel görünmez. Bizim hareketlerimiz görünür, ama bizim hareketlerimizi yaratan, bizim hareketlerimizi bu noktada, yaratıp, fiiliyata koyan, görünmez. Hareketimiz görünür, ama hareketimizi yaratan görünmez. Bizim fiiliyatımız görünür, ama fiiliyatımızı yaratan görünmez.
Fiiliyatımızı yaratan kim? O. O görünmeyen yok mu? Hiç mi hiç eksik olmasın? O görünmeyen, o kendisini saklayan, kendisini gizleyen Allah yok mu? Hiç, hiç mi hiç? Eksik olmasın. Bizi çünkü bize hayat veren, bize bu noktada nefes veren, bizi bu noktada, fiiliyatlarımızı yaratan o. Yelimiz de senin vergindir. Varlığımız da, varlığımız tümden senin icadındır. Bütün bizden her ne ve varlık noktasında, ve bu alemde varlık noktasında, ne sudur ettiyse, hepsi de ondandır. Ve varlığın içerisinde, fiiliyatı tamamiyetle, yaratan, yine kimdir? O'dur.