Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 24 Aralık 2020 · 1:29:03
Kanadı çıkmamış kuş uçmaya kalkıştı mı, her yırtıcı kediye lokma olur gider. Fakat kanadı çıktı mı zorlamasan da, iyi kötü ıslık çalmasan da kendiliğinden uçar o. Senin sözün şeytanı susturur, senin sözün kulağımıza akıl bağışlar. Yani müritler vezire söylüyorlar bunu. Senin sözün şeytanı susturur. Bir peygamberin sözü, bir velinin sözü, bir dostun sözü şeytanı susturur.
Şeytanı bir tek o susturur. Allah'ın ilhamı susturur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisi şerifi susturur. Şeytan susar da insanlar onu yine de kabullenmezler. İki ayaklı şeytan susmaz. Bir kimseye Allah'ın sözünü, peygamberin sözünü, bir velinin kerameten söylemiş olduğu bir sözünü söylediğiniz halde hala da o itiraz ediyorsa, iddia ediyorsa o şeytanlaşmış, şeytandan daha şedid.
Çünkü peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözünün karşısında sustu şeytan. Hak ve hakikatin karşısında susar. Söyleyen sen olunca kulağımız akıl kesilir. Deniz sen olunca karamız denize döner. Tabi bunu müritler sonuçta şeyhe söylüyorlar. Üstatlarına söylüyorlar. Söyleyen sen olunca kulağımız akıl kesilir. Bir kimsenin kulağa akıl kesilir mi diye düşünmeyin. Aklın bütün duyu organları, duyu organları aklın askeri gibidir. Bir kimse kulağıyla o zaman akledebilir mi? Evet. Gözüyle akledebilir mi? Görme duygusuyla? Evet. Bu manada bir kimse eğer ki söyleyen kimse kemalatlı bir kimse, erdemli bir kimse ise karşıdaki kimsenin duyduğu akıl olur.
Ona tabi olur. Onu kabul eder. Bu noktada o kimse düşünmeden ona itaat eder. Deniz sen olunca karamız denize döner. Normalde bir kimsenin bu manada üstadının işaret ettiği şey karadan kasıt burada mecaz alemi, denizden kasıt da burada manevi alem veyahut da karadan kasıt ayar, denizden kasıt ilahi veya karadan kasıt zahir, denizden kasıt batın.
Normalde deniz sen olunca karamız denize döner. Sen deniz gibisin. Biz karayız. Sen manasın. Biz ise manadan uzağız. Ama senin önüne geldiğimizde biz de mana kesiliriz. Biz senin sözüne tabi olunca karamız deniz olur. Biz de manadan kesiliriz. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzurundan çıktıktan sonra aklına dünyevi şeyler gelen hanzala dedi ki, hanzala kafir oldu.
Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerine söyledi bunu. Hz. Ebu Bekir Efendimiz dedi ki, bende de bu tip şeyler oluyor. Hadi dedi bunu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine beraber soralım. Gittiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine dediler ki, ya Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme. Biz senin huzurundakken, senin sohbetindeyken, seninle beraberken, mescid-i nebevideyken, aklımıza hiç dünya ve dünyeviyle alakalı hiçbir şey gelmiyor. Ama biz senin yanından uzaklaştıktan, senden ayrıldıktan sonra ne varsa hepsi de üzerime geliyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, eğer benim yanımdaki halinizi dışarıda da korusanız, size kanatlarını yerlere kadar eğen melekleri görürdünüz.
İşte bir velinin yanına giden bir mürid karadır. Ama orada ne olur? Orada deniz olur. Ancak orada deniz olması için o kimsenin kendince maddi manevi kendinden geçmesi gerekir. O üstada intisap edip, o üstada bağlanması gerekir. Bu manada kendisini oraya teslim etmesi gerekir. Eğer kendisini teslim etmezse, o o zaman manaya dönmemiş olur. Ve bu noktada bütün müritler, bütün sufiler zikrullah alakasına gelirlerken, bir kara yani manadan uzaklaşmış bir şekilde gelirler. Ancak zikrullah alakasına oturduklarında, sohbete oturduklarında, onların hepsi de birer mana kesilirler. Mana kesilebilmesi için o kimsenin bir mana ehlinin huzuruna gitmesi gerekir. İşte müritler burada vezire diyorlar ki, sen deniz olduktan sonra bizim karamızda ne olur?
Denize döner. Eğer bir mürşidi kamil deniz ise, gerçekten mürşidi kamil ise, onun huzuruna giden bir talebe, bir mürid de orada manadan kesilir. Hani Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretlerinin manadan kesilip, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin görmüş olduğu rüyayı yorması ve o rüyayı yorduktan sonra da, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onun rüyasını kabul etmesi, o yoruma karşı çıkmaması gibi.
Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri o esnada mana kesildi orada. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyasını yordu. O bir küstahlık değildi. O orada bir mana kesilişti. Sen sufi ol, bir Allah dostunun yanına gittiğinde, sen de mana kesil. Ve o esnada kalbin parlasın, kalbin cilalansın. Kalbin o esnada ne olsun? Pırıl pırıl olsun, ihya olsun. Seninle olduktan sonra toprak gökten bir güzel, gökten de güzel bize. Ah simak burcundan ballıya dek her yanı yüzüyle ışıtan. Burada yine toprak yine burada madde alemine işaret. Toprak yine burada zahir aleme işaret. Hz. Pır'de bu tip zıddıkları bulmak çok mümkündür.
Hz. Pır meseleleri anlatırken kendince hep böyle rumuzlu anlatır. Rumuzdan o sufi kendince payını çıkaracaktır. Burada senin olduktan sonra toprak gökten de güzel bize dediğinde, gök burada yine manaya işaret. Toprak yine neye? Zahire işaret. Manada Adem var idi. Ve Adem mana aleminde yaşıyordu. Ama Cenab-ı Hak Adem'e suret giydirmek istedi. Adem'e suret giydirmek isteyince, ona yeryüzünden Cebrail aleyhisselam buyurdu ki, git dedi, yeryüzünden toprak al gel. Ve Cenab-ı Hak yeryüzünden Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla toprakları aldırdı. Cennette o toprakları bir güzel kardırdı. Ve ona mana üfledi.
Ne yaptı? Kendi ruhundan ve nurundan Adem'e üfledi. Adem o manaya alınca toprak olan Adem canlandı. Toprak olan Adem bu manada mana kesildi. Ama neyle mana kesildi? Cenab-ı Hakk'ın kendi ruhundan ona ruh üflemesiyle mana kesildi. İşte bir israfil üflerse sen de mana kesilirsin. İsa gibi zamanın İsa'sı üflerse sana, sen de mana kesilir, dirilirsin. Burada müritler diyorlar ki, vezire, sen bu manada gökten sema gibisin bize. Yani manasın. Evet biz toprağız. Biz varlığın bu noktada zahirini simgeliyoruz. Ama sen varlığın manasını simgeliyorsun.
Ve seninle biz beraber olduğumuz müddetçe de biz topraklığımızı kaybeder. Bir mana kesiliriz. Hani meşhurdur ya, Şibli bunu hikaye eder. Şibli demiri alsan der, ateşe koysan, kızdırsan, kızdırsan, kızdırsan, … bir an sonra demir bütün ateşin özelliğini üzerine alır, sayha atar. Ben ateşim der. Ben ateşim demesi onun hakkıdır der. Ne zamana kadar? Soğuyunca kadar. Soğuduğunda yine demir demirdir. Bu noktada o yakma ve yanma özelliği kalmamıştır. İşte bir sufi, bir Allah yolcusu bu noktada Allah sohbetine oturduğu zikrullahı oturduğunda o esnada toprak mana kesilir. O esnada demir orada hararetlenir, hararetlenir yaklaştıkça kendinden geçer.
Ben demirim diye bağırmaz. Ben ateşim diye bağırır. Kul Allah'a yaklaştıkça yaklaşır, yaklaştıkça yaklaşır, yaklaştıkça yaklaşınca o yaklaşmanın vermiş olduğu, yaklaşmanın vermiş olduğu tatla, hazla, nicelikle, nitelikle kul bir an Hallâc-ı Mansûr gibi bağırır. Enel hak der. O esnada enel hak demesi, onun hak ismi şerifinin onun üzerinde tecelli ettiğinden o yaklaşmanın neticesinde bir sarhoşluk anıdır. Kendinden geçme anıdır. O kimse o esnada o sayhayı atar. Hani bir kimse durur, bütün futbolcular top oynarlar ama birisi bir gol attığında, bütün herkes o golün sevinciyle gol diye bağırır mı?
Bağırır. O statyumdaki insanlar golü kendileri mi attılar? Hayır. Golü bir tane futbolcu mu attı? Evet. Golü bir tane futbolcu atmasına rağmen onlar kendileri atmış gibi zevke gelip bağırdılar mı? Evet. Oysa birisi atmıştı golü. Golü atan kendinden geçiyor, taklalar atıyor, değişik mimikler, hareketler yapıyor mu? Evet. Gol atmasından dolayı. Gol attı, bildiğiniz gol attı. Bir kimse Allah'a yaklaştıkça yaklaşsa, yaklaştıkça yaklaşsa, yaklaştıkça yaklaşsa, Cenab-ı Hak ona hitap etse, o kimse kalır mı ortada? Kalmaz. O esnada o büsbütün mana kesilir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri Miraç'ta yaklaştıkça yaklaştı, yaklaştıkça yaklaştı.
Baştan başa bir mana kesildi. Her yaklaşma o kimseyi hep manaya doğru sürükler. Neye yaklaştığın önemli. Dünyaya doğru yaklaşırsan, dünya olursun. Eğer sen Hakk'a doğru yaklaşırsan, bu noktada Hakk'ın tecelli ettiği, Hakk'ın üzerinde zuhur ettiği mana olursun. Dünyaya yaklaşan dünya olur. Ve dünyaya yaklaştıysa o kimse, onun yanına gittiğinizde hep dünyayı dinlersiniz. Çünkü ona yaklaşmış. Kaç tane tezgah almış, tezgahlar kaç metre kumaş veriyormuş da, o sene kaç milyon metre kumaş yapmışlar da, ne kadar boyamışlar da, seneye bunlar bunu yapacaklarmış da, onun işi bu. O çünkü dünyaya yaklaştıkça yaklaşmış, yaklaştıkça yaklaşmış. O tezgahının kaç tane mekik attığını hesaplıyor gece yattığında.
Kaç tezgah, kaç tane kumaş üretir, kaç tane kumaş dokur, onu hesaplıyor yattığı yerde. Yattığı yerde Allah adına, Allah onun aklına gelmiyor. Eğer bir de Allah adına aklı, Allah geliyorsa onun aklına, harika o zaman. Dünyayla ahireti dengeledi. E o zaman o kimse dünyaya yaklaşınca, dünyayı anlatacak. Sen neyi seversen onu anlatırsın. Neye yaklaşırsan, yaklaştığın şeyin nitelikleri ve nicelikleri senin üzerinde tecelli etmeye başlar. Hani Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri dedi ya, bana dostunu söyle, sana dinini söyleyeyim. Sen kiminle yaklaştıysan, kiminle dostsan, senin ahlakın da ona benzer. Sen kimi seviyorsan gerçek manada, ahlakın ona benzemeye başlar.
Kadının sevgilisi hırsız, diyorum ki bu adam hırsız, kadın bakıyor gözümün ucuna, benim gözümün içine. Diyorum ki hırsız bu, bu adam hırsız. Senin söylediklerinden çıkarıyorum bunu diyorum. Bu hırsız değil mi diyorum ben. Kadın itiraf etti, evet hırsız dedi ama ben onu seviyorum dedi. Sen de hırsızsın dedim. Bana doğruyu söyle dedim. Evet ben ona yardımcı oluyorum dedi ama seviyorum ben onu dedi. Hırsız, hırsız, hırsızı severseniz, bir hırsız olursunuz. Bir yanlışı severseniz o yanlışa doğru gidersiniz. Ben onu yanlıştan kurtaracağım. Mübarek sen o yanlışı seviyorsun. Yanlıştan kurtaracak olan kimse ona söyler. Bu yaptığın yanlış, bunu bir daha yapma.
Bunu bir daha yaparsan seninle arkadaşlığımız uzun sürmez. Bu yaptığın yanlış. Benim yanımda içki içme. Benimle beraberken sen alkol kullanma. Benimle beraberken sen küfretme. Ben küfredilmesinden hoşlanmam. Benimle beraberken namazını dosdoğru kıl. Benimle beraberken namaz kılmayacaksan yolculuğumuz uzun sürmez. Benimle beraberken sen işte örneğin etrafla kavga etme. Güzel ahlaklı ol. Sen neden kavga ediyorsun? Hırgür çıkarıyorsun iki tarafta. Bakın bir kimse normalde bu doğruyu, iyiyi, güzeli etrafında söylemeye başladığında etrafındaki kimseler ya pozitif noktada etkilenecekler ondan ya da diyecekler ki bu adamdan sıkıldık veya bu bayandan sıkıldık veya bunun arkadaşlığından sıkıldık.
Neden? Bize ikide bir de Kur'an ve sünneti söylüyor. Çocuğunuz dahi sıkılabilir sizden. Çocuğunuzun haramını yapma yavrum bu haram dediğinizde çocuğunuz dahi sıkılabilir. Zaten çocuğunuz sıkılmıyorsa bilin çocuğunuzun haramlarına göz yumuyorsunuz. Arkadaşlarınız sizden sıkılmıyorlarsa yani böyle arkadaşlarınızın haramı var da siz onlara tebliğ etmiyorsanız siz o zaman onun haramına göz yumdunuz ona seslenmediniz. Tebliğ etmediniz ona. Nasihat etmediniz. Nasihat etmiş olsanız öyle yürümeyecek hiçbir şey. Aynı bunun gibi. Neye yaklaşırsan ona benzersin. Ateşe yaklaşan ateşten nasibini alır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri demirci dükkanına giden dedi. İz kokar.
Demirci dükkanına gidersen sen oradan demirden bir kıvılcım sıçıracak sana. Senin elbiseni yakacak senin yüzünü yakacak sana bir zarar verecek. Itırcı dükkanına gidersen itır kokarsın. Itırcı dükkanına gittin kokucu dükkanına. Oranın kokusu sana sinecek. Sen nereye gidiyorsan eğer taş değil isen. Hani Yunus'un bir de o sözü var ya. Sen kara bir taşsın diyor. Denizin içine düşsen de su almazsın ki. Allah bizi o gönüllülerden muhafaza eylesin. Asla kalbimizi taş kalplilerden eylemesin. Çünkü insanlar öyle bir yanlışlık yaparlar. Öyle bir eksiklik yaparlar. Cenab-ı Hak onların kalplerini o tarafa çeviriverir. Hz. Peygamberini tehdit ediyor sallallahu aleyhi ve sellem'i.
Diyor ki kalbini ona çeviriveririz. O yüzden bana bir şey olmaz diye düşünme. Tövbeyi elden bırakma. Ve nereye gittiğine bak. Ve neyi sevdiğine bak. Kimi sevdiğine bak. Kimlerle beraber olduğuna bak. Kimlerin ahlakıyla ahlaklandığına bak. Kimlere nelere muhabbet beslediğine bak. Neyi sevdiğine bak. Sevdiklerini sırala bir. En başa koy. Neyi seviyorsun? Herkes şunu diyecek. Allah'ı. Değil mi? Çıksak topluma sorsak en fazla neyi seviyorsunuz? Herkes diyecek Allah'ı. Yalan söylüyorsunuz. Sebep? Ya Allah'ı seviyorum diyen bir kimse haram işler mi? Allah'ı seviyorum diyen kimse namazı göz göre göre terk eder mi?
E sevgisi evet. Biz onun sevgisine de sen sevmiyorsun demiyoruz. Allah muhafaza eylesin. Bu da güzel bir şey bir taraftan bakılınca. Herkes birinci sıraya Allah'ı seviyorum diyor. Tarkan'ı koymuyor. Kimisi bir ne bileyim işte kendince türkücü şarkıcı bir şey koyabilir oraya. Yok futbolcu yok ocu bucu bir şey koyar oraya.
Koyar mı koyar. Veya birinci sıraya başka bir mal ayağını bir şey koyabilir mi? Koyabilir. Allah muhafaza eylesin. O zaman insan yavaş yavaş sevdiğine benzer. Ben bazen derim bir kadın bir erkeği çok severse bıyık da çıkar onda sakal da çıkar. Sevdiğinden çıkar. O sevgi ona yaklaştırdıkça onun üzerindeki değişiklikler olur. Allah muhafaza eylesin. Sensiz olduk mu gökyüzü bile karanlıktır bize. Müritler diyorlar ki üstadlarına biz sensiz olunca gökyüzü bile karanlık bize. Gündüzümüz gece olur bizim o zaman. Bir aydınlığımız kalmaz. Biz göz aydınlığı bulamayız.
Gönül aydınlığı bulamayız. Bir kimse üstadsız yol bulamaz. Bir kimse üstadından uzak kalırsa maddende manende. Yolu karışır onun. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi Abdullah Efendi Hazretleri derdi ki. Mustafa Efendi oğlum bir kimse üstadını kırk günden fazla hani uzak kalmayacak. Zahirende üstadını kırk günde bir görecek derdi. Kırk günde bir. Kırk günü açtım oğlum. Onun düzeni bozulur derdi. Bir mürid zahiren üstadından kırk günden fazla ayrı kalmayacak. Bir kimse sevdiğinden kırk gün fazla ayrı kalmayacak. Hani var ya kim kırk gün sabah namazına kalkarsa Cenab-ı Hak onun gönlüne ilham pınarlarını açar. Onun gönlüne gönlünü nurlandırır.
Kırk gün. Kırk gün önemli. Musa aleyhisselam tur-i sina'da kırk gün kaldı. O yüzden Musa'nın halveti kırk gündü. Otuza niyetlendi onda Cenab-ı Hak kendisi fazlından ikram etti. Kırk gün yaptı. Kırk gün kaldı. Eski sufiler kırk gün erbain çıkarırlardı. Kırk gün bir şeyden uzak durmak. Mesela bir şey örneğin işte alkol kullanıyor. Kırk gün sabreder içmezse alkol onun aklına gelmez. Kırk gün namazı terk etmeden kılan bir kimse namaza bir tamam devam eder. Kırk gün bir ibadeti sımsıkı tutan bir kimse o ibadet onda devam eder. Kırk gün bir şeyi yemese bir kimse kırk gün yemediği şeyi hiç yanı istemez unutur onu bir müddet sonra. İşte müritler diyorlar ki biz seninle beraber olmazsak gökyüzü karanlık olur bize.
Bu noktada müritler ayrı etten bir günahı kebari işlerler bir yanlış yaparlarsa onların kalpleri de bu noktada ne olur? Kararır gider Allah muhafaza eylesin. Ay sana karşı şu gökyüzünde kim oluyor ki? Mürşitlerini ay olarak görüyorlar. Ey ay diyor sen gökyüzünün yanında gökyüzü senin yanında sönük kalır.
Gökler görünüşte yüksektir. Anlam bakımından da yükseklikte yükseklikse tertemiz canındır. Gökler görünüşte yüksektir. Ama manada senin canın yüksektir. Göklerin yüksekliği önemli değildir. O velinin manadaki yüksekliği önemlidir. Müritler diyorlar ki gökler ne kadar yüksek olursa olsun ne kadar parlak olursa olsun senin mana denizinin yanında sönüktür. Senin mananın altında alçaktır. Neden? Çünkü her velinin urucu vardır. O her veli uruç eder. Uruç edince o gökleri kat etmesi gerekir. Muhammedi veliler seyir üsülüklerinde göğü kat ederler. Ve Muhammedi veliler her gök katmanını kat ederken önlerinde üstadları veyahut da onların terbiyesini almış olan ya büyük pir efendilerden birisi ya da geçmiş peygamberlerden birisi olur.
Onun elinden tutar, onu uruç ettirir. Uruç ettirirken de her göğün bir piri, her göğün bir peygamberi vardır. Her göğün bir piri vardır. Her göğün bir piri ve her göğün bir peygamberinden destur alınaraktan gidilir. Uruç etmektir ve gök katmanları biter. Gök bittikten sonra cehennem, ondan sonra cennet, ondan sonra arş hala başlar. Bunların hepsinde uruç eder o veli. Bu urucunu tamamladıysa o kimse, bu urucu yaşadıysa o zaman o göklerin fevkindedir. O göklerin üstündedir. Gökler zahir olarak yüksek görünür ama mana olarak zamanın mürşitleri o göklerden yüksektir. Gökler zahiren çok parlak görünür. Aslında parlak değildir.
Aslında karanlıktır ama mana noktasında bir veli, bir mürşidi kamilin maneviyatı göklerden daha parlaktır. Biz göğü parlak görürüz. Dünya göğünü parlak görürüz. Dünya göğünün dışında gökler parlak değildir. O yüzden dünya göğünün dışına çıktığında o katmanları giden, o katmanları uruç eden kimse karanlıkta yolunu alır. Görünüşteki yükseklik bedenlerindir. Fakat anlama karşı bedenler adlardan ibarettir. Bir kimsenin bedenleri görünüşte yüksektir. Beden olarak görünüşte yükseğizdir. Asıl yükseklik o kimsenin manasındadır, anlamasındadır. Beden olarak insanız, hayvanlardan yukarıdayız. Ama hayvan için malum nefsi natıka dendi.
Yani konuşan nefis, akleden, hükmeden, idrak eden. O zaman bizi biz eden, insanı insan eden anlamasıdır. Yani idrak etmesi, hükmetmesidir. Yaşamasıdır o kimsenin. O zaman bu manada, görünüşte yükseklik bedende ama bedenin bir anlamı yok. Asıl yükseklik nedir? O kimsenin manasındadır. Önemli olan o mana yükseklidir. Önemli olan o mana yükseklikte de o kimsenin anlaması, idrak etmesi, onu yaşamasıdır. Vezirin halvetten çıkmayacağım diye cevap vermesi. Vezir, delillerinizi kısa kesin dedi. Bunca şeyleri söylediler, müritler. Bunca onu metü sena ettiler, anlattılar.
Kendilerinin ona ne kadar muhtaç olduğunu, kendilerinin ona ne kadar ihtiyacı olduğunu söylediler. Anlattıkça anlattılar. Ama vezir dışarı çıktı ve dedi ki, delillerinizi kısa kesin dedi. Öğüdümü canla, gönülle dinleyin. Siz konuştunuz, söyleyeceğinizi söylediniz. Çok uzun lafa gerek yok. Çok uzun söze gerek yok. Tasavvufta bu da bir edeptir. Bir kimse üstadına çok uzun uzun konuşmaz. Uzun uzun anlatmaz. Uzun uzun konuşacağım diye uğraşmaz. Meramını bir cümleyle bitirir. Meramını iki cümleyle bitirir. Bir kimsenin idrakiyle alakalıdır. Allah'a yakınlığıyla alakalıdır. Gönül dünyasının parlaklığıyla alakalıdır.
Bir kimse bir meseleyi beş cümlede anlatıyorsa, idraki dardır onun. Anlaması kısadır. Onun gönül zenginliği yoktur. Onun gönlü bu noktada terbiye olmamıştır. Onun gönlü parlamamıştır. O yüzden bir meseleyi on tane cümle kurar. Küçük bir meseleyi on cümle kuruyorsa o kimse onun idraki dar. O Allah'ı zikretmiyor. O Allah'tan uzak bir hayat yaşıyor. Allah'a yakin olanlar kalp akılları çalışır. Kalp aklı çalışınca bir kelime ile bin kelimenin manasını verir o. Kalp aklı öyle bir şeydir. Bir bakışta bin kelimenin manası çıkar ondan. Kalp aklı böyle bir şeydir. O yüzden veliler, mürşid-i kamiller çok kelimeden haz etmezler. Biz üstadımızın yanında çok konuşmazdık hiç.
Birisi telefon açar. Yok orada havalar nasıl diye sorar. Şeyh Efendi susar. İyi iyi her şey iyi burada der. Kapatır. Mustafa Efendi oğlum konuşacak bir şey yok. Nevşehir'de havalar nasıl diye soruyor diyor. Konuşacak bir şey yok çünkü. Ha bir de o kendince seviyor ya konuşacak bir şey lazım. Sen sevsen Allah'ı zikredersin. Gönlünde senin hayretler oluşur. Sen gönlünde ulaşan hayreti sorarsın. Sen Allah'ı bu manada aşık değilsin. Allah'ı çokça da zikretmiyorsun. Allah'ı çokça da zikretmeyince gönlünde senin hayret oluşmuyor. Gönlünde senin mana oluşmuyor. Gönlünde senin sır oluşmuyor. Gönlünde senin işin içinden çıkabileceğin harikulade haller oluşmuyor.
Sen geliver ayvazım gidiver tingozum benim gibisin. Öyle olunca şeyhine soruyorsun. Havalar nasıl orada? İyi misiniz efendim? Sağlığınız yerinde mi? Yok şöyle oldu mu? Orada çiçekler açtı mı? Dağlarda kar eridi mi? Kirazlar kiraz yaptı mı? Bu dünyada işimiz bu mu? Sen gönlünde yaşadığın bir hayreti anlat. Gönlünde yaşadığın bir sırrı anlat. Senin başına gelen bir harikulade hali anlat. Gönlüne düşen bir şeyin cevabını sor. Hava nasıl orada diye soracağına. Yok uzattıkça uzatacak bir de o. Uzattıkça uzatacak. Bir de bir meseleyi beş sefer anlatacaksın. Bir şey soruyor söylüyorsun.
Bunu böyle böyle böyle … yap. Bir ay sonra bir daha. Bir ay sonra bir daha aynı şey. Yine bir daha söylüyorsun. Bunu böyle böyle böyle böyle yap. Bir ay sonra bir daha. O ya on beş gün sonra bir daha. Veya on gün sonra bir daha. Veya her gün görse seni. Her gün aynı şeyi söyleyecek sana. Bu o kimsenin Allah'ı az zikrettiğinden. Onun gönül pası silinik değil. Gönül pası silinik olsa. Gönül pası silinmiş parlamış olsa. Başka bir şey olacak. Başka bir şey yaşayacak. Başka bir şey soracak o zaman. Mesnevi'nin ilk on sekiz beytini okumuş. Mesnevi'nin ilk on sekiz beytini okumuş.
Dönüyor doluyor. İlk on sekiz beytten soruyor. Füsus'un Adem faslının üç sayfasını okumuş. Okumuş dördüncü sayfaya geçmemiş. Algı yok çünkü. Üçüncü sayfadan sonra gidememiş aslında. Tamamlı oradan. Bir soruyor diyorum bu aynı kişinin sorusu ben. Neden? O Füsus'un iki sayfasını okudu çünkü. Daha şit faslı var ondan sonra yürüyecek. Yok yok. Sufilikte de aynı. O kimse aynı yerde takılmış dönüyor boyuna. İşte vezir dedi ki delillerinizi kısa kesin. Kısa kes. Bir cümle uzun. Hani bir şeyh efendi hacca gidiyormuş ya.
Hacca giderken başka bir arkadaşı şeyh efendiye uğramış. Allah'ı zikretmişler. Bir gece misafir olmuş. İşte yolcu çıkacak. Demiş efendi yalnız gidiyorsunuz. Demiş bizim bu çömezi yanınıza alsanız. Size hizmet etse. O zamanlar böyle bir şeyhe hizmet etmek büyük kıymet. Bakmayın şimdi millet bir şeyhe hizmet edince herkes ona hüra başına üşüşüyor. Siz insanlara kulluk mi diyorsunuz da yok kölelik mi diyorsunuz da. Bunları söyleyenlerin öyle şatafatlı şatahatlı yaşantıları var ki. Bunları bir de ilim çevresi olan üniversiteliler söylüyor. O üniversitedeki profesörleri gördüm ben. Dedim ki ya biz vallaha da billaha da şeyhefendiye dedim. Gereği gibi biz gereği gibi ona kıymetli davranamıyoruz dedim.
Ama bizi öylesine korkutmuşlar. Öylesini bize geri püskürtmüşler ki. Biz şeyhimizin yanında sokakta giderken böyle elimizi bağlamamız millete tuhafına gidiyor. Hani ne elinizi bağlıyorsunuz? Ulan gidin bir Ege Üniversitesine. Ege Üniversitesine bir tıp fakültesine gidin. O tıp fakültesindeki profesörleri bir görün. O profesörlerin arkasındaki koca koca doçentleri, doçent yardımcılarının, asistanlar zaten adamdan insandan değil zaten. O doçent falan böyle şey ne o? Emir eri onun. Emir eri bildiğiniz Emir eri. Koca doçent. Emir eri onun. O doçent yardımcıları. O asistanlar, talebeler zaten şey ya ne o?
Çok affedersiniz ama koyun sürüsü. Yaman Tokat ameliyathaneden bir çıkıyordu böyle. Arkasında müridan tayfası geliyor. Sağında doçent, solunda doçent, onun arkasında doçent yardımcıları. Onun arkasında asistanlar bir tanesi o Yaman Tokat'tan bir adım önünde gidecek ha. Mümkün değil. Yaman Tokat'ın kendisine dedim. Dedim hocam valla biz üstadımıza gerekli saygıyı göstermiyoruz demek ki dedim. Maşallah dedim siz tam bir şeyhefendi gibi gidiyorsunuz dedim. Tam bir şeyh. Tam bir şeyh. Yemin ediyorum bugün bilmiyorum biz üstadımıza söylüyorum ben. Biz üstadımız yaptırmazdı da Abdullah Efendi. Biz yaşamadık.
Öyle ayağını yıkatsın yok elini kolunu yıkatsın. Son zamana kadar eşine çorabını bile giydirmezdi. Biz görmedik. Ben görmedim Allah için. Benim şeyhimin birisini böyle hizmet, böyle ayağını yıkatacak, elini kolunu yıkatacak görmedim. Ben görmedim. Biz bir şeyhler toplantısı olduk. Uludağ'a götürdük. Biz şeyhleri orada işte hem yemek yedirelim hem orada da sohbet orada olsun diye. 28 Şubat'tan önce hem dinlenilmesin basılmayalım diye Uludağ'a götürdük hepsinde. Abdest alacaklar tabii misafir şeyhler. Ben her şeyhe bizim Bursa'dan arkadaşlardan böyle hizmet edecek arkadaşlar vazifelendirdim. Sen filancaya, sen filancaya, sen filancaya, sen filancaya, sen filancaya.
Bunlar adaptan çünkü. Bir de oradaki zakirin veyahut da o dergahın yetiştirdiği derviş çıkıyor ortaya. Dervişin adabı, erkanı, edebi. O şeyh onu takip eder çünkü. Bir başka şeyh, müritleri takip eder. Bir misafir gelir buraya bir misafir. Burayı takip eder. Buradakinin derviş olup olmadığını bilmez. Bakar, vay bu kadınlar ne kadar çok konuşuyor ya der. Bilmez onlar da misafirdir. Gelmiştir buraya park gibi veyahut da işte sema izlemeye. Olmuştur. Onlar konuşurlar. Hükümet kurarlar, hükümet yıkarlar. Kayınvalideden girip, kayınpederden çıkıp, kayınvalidesinin, kayınvalidesinin, teyzesinin damadından indirir onlar aşağı.
O kadın da der ki bunlar ne kadar edepsiz ya. Yani sohbet esnasında yanındakilerle konuşuyorlar der. Bilmez onlar avamdır. Avam konuşur. Böyle sohbet vardır. Avam çayı alır. Benim çayımı getir der. Avamı. Veya herkes pür dikkat, sohbet dinliyordur. Bir çay sesi. Çat çat çat … Birisi çay içecek. Çay içiyor. Daha da bunun ilerisi var. Kaşıkla çat çat çat … vurur. Onun çayını getir. Neden? Ya o çayı, o çaya gelmiş. Onun sohbetle işi yok. O içecek 3-4 tane çay gidecek. Veyahut da o çorbeye gelmiş. Nerede benim çorbam? Sufi sormaz. Sufi çay bile istemez.
Sufi çay bardağından ses bile çıkarmaz. Şimdi öksürdü ya. Tam ağzımdan geldi. Şimdi susayım. Sufi öksürmez bile diyecektim. O da yabancı değil zaten. Alınmaz zaten. Sufi böyledir. Avam. Avam her türlü sesi, soluğu çıkarır. Her şeyi yapar. Çok da konuşur. Sıkıntı yok. İşte böyle biz şeyhleri götürdük Uludağ. Tabii bizim kardeşlere hepsini de ben birkaç gün önceden söyledim. Dedim sakın ha. Lafı uzatmayın. Çok konuşmayın. Soru sormayın. Hizmet edin. Ne ihtiyacı varsa görün. Yanlarında durun. Çünkü şeyhler yanlarına bir tek halifelerini getiriyorlar. Başka bir kimse getirmiyorlar. Bir de araba, şoför var.
Onlar biz o arabalı şoför olanları ayrı topluyoruz. Şeyhlerin sohbetine getirmiyoruz. Bir tanesi, şeyhefendinin biri. Görüyorum ben de ortalıkta. Ben de işte koordinasyonu sağlıyorum. Ayağını uzatıyor şimdi. Yıka bakayım ayağımı diyor. Bizim derviş de yıkıyor ayağını. Bir gözüyle de bana bakıyor. Ben yıka diyorum ben. İşaret ediyorum. Yıkıyor onun ayağını. Mahşerde dersin ki diyor. Filanca şeyhefendinin ayağını yıkadım. Kendi kendime dedim. Duymasaydım keşke ya. Ben ne ama dedim böyle yakın durdum dedim ya. Bizimki bana bakıyor şimdi. Benim tepkimi ölçecek. Ben gözümü yumuyorum aşağı doğru. Seslenme diye.
Allah razı olsun efendim diyor. Allah razı olsun efendim diyor. O da şimdi ona. Tamam mı? Hah diyor böyle şimdi. Onun bir de asası var. Asasıyla başını da vuruyor böyle. Dersin ki diyor. Filanca şeyhefendi. Asasıyla başıma da dokundu. Bunlar şimdi klasik sufilikte yanlış şeyler değil. Bunlar böyle eksik yanlış değil. Yani bir kimse sevdiği bir kimsenin dokunuşunu kim istemez? Sevdiği bir şeye bir kimse kim dokunmak istemez? Bir kimse sevdiği bir kimsenin elini ayağını yıkamak istemez mi? İster. Ben isterim. Ben isterim.
Bu noktada bir sıkıntı yok. Ama bizi. Şimdi buradan başka bir yere geleceğim. Bizi öyle bir noktaya getirdiler ki. Biz bir alime, bir şeyhe, bir anne babaya, bir kadının kocasına. Bir kocanın karısına saygısını, muhabbetini, sevgisini göstermesine razı değiliz. Biz çok modernize olduk çünkü. Bir müridin mürşidine saygılı davranması, ona karşı hürmetli davranması, muhabbetli davranmasına karşıyız. Biz hemen kula kulluğu koyuyoruz önüne. Kula kul oldunuz siz diyorlar bize. Ya kardeş, sen babana hizmet etmiyor musun diyorum ben şimdi. Adama bakıyor mu?
Adam bana bakıyor. Babana hizmet etmiyor musun? Babanın elinden tutup götürmez misin yürüyemese? Yaşlı. Sen babanın elinden tutmayacak mısın? Yaşlı annen. Elinden tutmayacak mısın? Eşin hasta, onu kucaklayıp götürmeyecek misin? Çocuğun hasta, kucaklayıp götürmeyecek misin? Bu kula kulluk mu oldu şimdi? Sen bir arkadaşın rahatsızlansa elinden kolundan tutmayacak mısın? Kucağından tutup götürmeyecek misin? Kula kulluk mu oldu şimdi bu? Ama bizi o noktaya getirdiler. Bir alime, bir Allah dostu, veliye, bir sufiye hizmet etmek, hizmet etmek, bu manada işte ona yardımcı olmak, kula kulluk oldu. Ama üniversitelerdeki hocaların hepsi de profesörlere kulluk yapıyorlar, profesörler buna ses çıkarmıyor.
Gözümle gördüm, tıp fakültesinde gördüklerim bunlar. On kusur gün kaldım Şeyh Efendi'nin başında, Oktay da vardı. Oktay gelir giderdi her gün Allah razı olsun. Oktay, Oktay'a da derdi Şeyh Efendi, hastane arkadaşım, hastane dostum derdi. Oktay her gün kapının önündeydi, kulakları çınlasın. Hani hastaneye devamlı katmıyorlar, kapının önünde.
Ben bir telefon atıyorum, Oktay şu lazım, koşturup getiriyor. Şeyh Efendi normalde o zaman hastanede, on kusur gün kaldık. Hepsini gördüm orada, kendi kendime dedim ki ya, Allah'ım dedim ya, biz dedim gerçekten Şeyh Efendi'ye gerekli olan saygıyı göstermiyoruz dedim. Evet, göstermiyoruz. Göstermiyor insanlar. Korkuyorlar. Birisi ona bir laf söyleyecek diye korkuyorlar. Git üniversiteye, üniversitede profesörün önünden girip yürüyemezsin. Benim tıp fakültesinde gördüklerim bunlardı. E Çanakkale'de de gittim, bizim orada da var bir tıp fakültesinde profesör, hocamız. Valla yanında baş asistan var, yüzüne bakmıyor bile. Şimdi hocamın önce bir boğazlarına bakalım diyor.
El böyle hafiften gidiyor hocanın eli. Tak alet eline konuyor onun. Hoca bana şu lazım, bu lazım demiyor hiç. Dönmüyor arkaya. Hoca sadece benimle konuşuyor. Diyor ki, hocam önce diyor bir normalde boğazlarınızı kontrol alalım. Bir boğazlarınıza bakalım. Hemen hocamın kafasına bir tane ışık veren var ya buradan. Hemen kafaya ışık veren şeyden. Hemen aletler böyle üzerine konuşlandırıyor. Elini uzatıyor, bir alet geliyor. Elini uzatıyor, bir alet geliyor. Baktı, ondan sonra şimdi de dedi, ondan sonra bir de kulaklarınızı inceleyelim hocam dedi. Tamam dedim ben yattım senin önüne, neremi inceleyeceksen incele artık dedim ben. Bir de kulakları inceledi, tamam.
Şimdi de dedi, problemli yere gelelim dedi, burnunuza bakalım dedi. Tamam dedim ben. İşte burnuma baktı, açtı, etti, ışık tuttu falan. Dedi ki hocam dedi, burnunuzda bir kemik çıkıntısı var dedi. Nefes alıp vermekte zorlanıyor musunuz? Evet dedim ben. Bu dedi, uyutmaz dedi. E ben de uyumak istemiyorum zaten dedim. O yüzden uyutmuyor beni, rahatım ben. Bir sıkıntı yok dedim. E şekeriniz dedi, buna bağlı olabilir dedi. Olabilir dedim, bir şey demiyorum. Daha önce de dedim hani böyle bir şey söylemişlerdi ama dedim. Hani nefes alıp vermen kolay değilse şeker o yüzden yükselir demişlerdi bana dedim ben. Evet hocam dedi, on gün bana müsaade edeceğim. Ben bunu buradan alacağım dedi.
Dedim on gün yok, zamanım yok dedim. On gün hastanede yatamam hocam dedim. Ben yedi gün dedi, yedi günde zamanım yok hocam. Mümkün değil dedim, yedi günde yatamam dedim. Sağlığınız dedi. Ne yapayım dedim. Öldüğümde ameliyat ederler artık dedim. Öyle kalktık. Ama oradaki o manzara var ya, bir mürid asla şeyhini öyle yapamaz. Yaparsa herkes tefe koy, çalarlar onu. Tefe koyup çalarlar. Def yerine çalarlar. Ama insanları, toplumu o hale getirdiler. Şimdi kadınlar da kocalarına saygılı değil. Erkekler de eşlerine karşı saygılı değil. Anne babalar da çocuklarına saygılı değiller. E çocuklar da anne babalarına saygılı değiller. Bakın, sevgi nasıl yukarıdan aşağı geliyorsa, hadis-i şerif var ya, sevgi büyükten küçüğedir diyor.
Önce büyükten gelir sevgi. Büyükten küçüğedir. E büyükler bozulunca, küçükler de bozuldu. Biz o hiyerarşiyi kaybettik. Biz de o hiyerarşiyi kaldırdılar. Bir ailenin büyüğü vardı. Büyüğüne herkes saygı gösterirdi. Bunu biz de kaldırdılar. Neden? İstedikleri gibi yönetebilmek için. İstedikleri algı operasyonunu yapabilmeleri için. İnsanları parakende, dağınık yapmaları için. Dağınık şimdi insanlar. Önceden 10 kişi toplandığında, ortak bir karar çıkıp, bütün şehri bir noktaya yönlendirebilirdi. Şimdi 10 kişi bir şehri yönlendiremez.
Maazallah, bir düşman istilasına uğramış olsak, şehirlerdeki akil insanların sevk ettiği yöne hiç kimse gitmez. Neden hiçbir protesto yerini bulmuyor? Diyorlar ki işte, Yahudi mallarını protesto edelim. Neden tutmuyor? Çünkü lider karizmasındaki kimselerin karizmalarını alaşağı ettiler. Bir, ikincisi, liderler, gerçek bir liderlik yapmıyorlar. Şeyhler, alimler, hocalar hepsi de dahil buna. Parti il başkanları dahil buna. Siz hiç sivrilmiş parti il başkanı görüyor musunuz? Siz hiç sivrilmiş, böyle üfüttüren bir belediye başkanı görüyor musunuz?
Amaç buydu zaten. Toplulukları öndersiz bırakmak. Toplulukları sevk ve idare edecek kimliklerin oluşmamasını sağlamak. Güçlü liderliklerin oluşmamasını sağlamak. Bunun son kalesi sufiler. Son kalesi. Son kale tarikatlar. Neden saldırıyorlar? İşte orada şeyhlik sultası var da, şeyh ne diyorsa öyle oluyor da, bütün herkes aklını şeyhe satmış da. Sana mı satacak? Daha taharetlenmesini bilmiyorsun. Sana mı satacak aklını? Ama laf çok yaldızlı.
Çok yaldızlı. Bana söyleneni söylüyorum ben. Yani Mustafa Bey sizi tenzih ederim ama siz hep aklınıza herkes şeyhe satıyor. Sen kime sattın? Dedim sana mı satayım aklımı? Baktı. Ben aklımı sana mı satayım? Onu söyle bana. Ses yok. Ben öyle demek istemedim. Ya ben aklımı şeyhime sattım. Sen kime sattın? Ben aklımı bir Allah dostuna sattım. Sen kime sattın? Şeytana sattın. Nefsine sattın. Heva hevesine sattın. Senin heva hevesin mi kıymetli? Senin şeytaniyetin mi kıymetli? Benim şeyhim mi kıymetli dedim. Bunu söylediğim kimse üç üniversite bitirmiş. Arkadaşım benim. Bana diyor ki seni böyle görmek istemezdim.
Sustum. Güldüm. Dedim boş ver. Yollar öyle oldu. Falan fişman böyle hani. Aa baktım. Aa dedim yok ya bu kadar tevazu yeter. Dedim kardeş. Ben şeyhin, ben aklımı şeyhime sattım. Sen kime sattın dedim. Bu durdu. Sen kime sattın? Maksa mı sattın? Engelse mi sattın? Plotona mı sattın? Kime sattın? Daha bir yani şeyler söyledim de. Şimdi buradan söylemem abes olacak. Ben buna bir döküldüm bu kaldı. Ya hiç böyle düşünmemiştim ya Mustafa'cım dedi. Sen yine bende dedi. Çığır açtın dedi. Oğlum dedim sana tükürsem dedim. Tükürme yazık ya dedim. Sen kime sattın aklını?
Bana onu söyler misin dedim ya. Aklını sattını söyle bana. Çıkın topluma şimdi. Kime sattı aklını? Şimdi bir Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh Hazretleri gibi bir liderlik var mı? Dünya üzerinde? Yok. Hazreti Ömer gibi var mı? Hazreti Osman gibi var mı? Hazreti Ali radiyallahu anh Hazretleri gibi var mı? Yok. Fatih gibi bir liderlik var mı? Yok. Osmanlı'yı bize kötülediler, kötülediler, kötülediler, kötülediler. Bizi başsız bıraktılar. Deccaliyetin amacı bu. Şeytaniyetin amacı bu. Bir kanuni gibi liderimiz var mı bizim şimdi? Yok.
Bize uyduruktan demokrasiyi getirdiler. Kim? Bu ülkeyi sırtlanacak, ülkeyi peşine takacak bir tane kuvvetli lider. İyi kötü. Şimdi bana diyecekler ki gene AK Partilisin. Alakası yok. Çıksın bir tane lider. Bu ülkeyi arkasına sürüklesin. İslam dünyasını arkasında sürüklesin. Öylesine güçlü bir lider olsun. Nefesi İsa nefesli olsun. Bileği Davut bileği olsun. Kalbi Muhammed'i kalbi olsun. Bu noktada böyle bir kimse arkasından yürüyelim, koşalım. Onu istemiyorlar.
Millet bir şeyhe intisap etmiş. Onun karizmasını çizmek için uğraşıyor bütün herkes. Ya bırak. İyi kötü adam bir şeyhe intisap etmiş. Başıboş danalar gibi dolaşacağını bağlamış kendini bir yere. Sen ne yaptın? Baharı görmüş, deli baş danalar gibi koşturuyorsun ortalıkta. O hiç olmazsa terbiye oluyor orada. Şu iki dizinin üzerine oturmak dahi insan nefsini terbiye eder. İki dizinin üzerine oturmak dahi nefsi terbiye eder. Nefsi disipline eder. Nefsi disipline eder. Susmak dahi o kimseyi terbiye eder. Susmak. Bir saat susacak, iki saat susacak, üç saat susacak.
Büyük mesele bu. Bugünkü zamanda büyük mesele. Şeyhinin yanına gittiğinde ben bilmiyorum diyecek. Büyük mesele bu zamanda. Çünkü nefisler kabarmış, kudurmuş, şeytaniyet olmuş. Nefisler birer deccaliyet olmuş. Adam ne demek ya bilmemek. Her şeyi biliyor o. Bir tek bilmediğini bilmiyor. Her şeyi biliyor ama. Bir tek bilmediğini bilmiyor. Hiçbir şey bilmediğini bilmiyor her şeyi bilen insan. Böyle olmuş bu hale geldik. Bakın şimdi siz partilere bakın güçlü lider var mı? Yok. Neden?
Alt ediyorlar. İstemiyorlar öyle bir şey. Bakın dünya üzerinde dünyayı asıl yönetmek isteyenler güçlü bir lider istemiyorlar devletlerin başında, hükümetlerin başında. Dört yılda bir değiştiriyorlar. Dört yılda bir değiştiriyorlar. Her yer aynı. Nereye gidersen git. Bir başbakan görüyor musunuz 10 yıldır an? Şart görüşmüşler oraya. İki dönem dörderden sekiz seçilirse. Kim? Obama. Lan adam zaten koca Amerika'yı iki yılda öğrenemiyor zaten. Adam beyaz sarayda hangi odadan hangi odaya geçeceğini öğrenemiyor. Yanında etrafında bir sürü avane. Hepsinin elinde yazılı şeyler var. Obama'yı özgür zannetmeyin orada. Obama esir. Atacağı adın dahi yazılı.
Kalkacağı saat bile yazılı. Hangi saatte ne kahvaltısı yapacak? Kahvaltısında ne yiyecek? Ne yemeyecek? Yazılı. Saat kaçta kimle görüşecek? Kimle görüşmeyecek? Yazılı. Ne devlet başkanı? Esir. Millet de onu devlet başkanı zannediyor. Esirden başka bir şey değil. Herkes zannediyor ki Amerika'yı Obama yönetiyorlar. Ne alakası var? Resimden, kartondan aslan o. Bir karton, üzerine de bir aslan figürü çizin. Kartondan aslan figürü. Birisi üflüyor ona. Üfleyince biz aa Obama hareket etti diyoruz biz. Dünya liderlerinin yüzde doksan sekizi böyle. Dünya devletlerinin başındaki liderlerin yüzde doksan sekizi böyle.
Hükümetlerin başındakilerin yüzde doksan sekizi böyle. Hükümetlerin bakanlarının yüzde doksan sekizi böyle. Kartonun üzerine bir aslan resmi koy oraya. Herkes o aslan resmine aslan hareket ediyor zannediyor. Bir rüzgar veya kumaşın üstü. Hazreti Mevlana'nın ooo aklıma geldi. Var ya Hazreti Mevlana'nın kumaşın biz hepimiz de diyor kumaşın üzerinde aslan resimleri gibiyiz. Muhteşem. Herkes o bu var ya devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, böyle koca koca adamlar. Hepsi de kumaşın üzerine çizilmiş aslan resmi gibi. Bir rüzgar üflüyor. Herkes zannediyor ki aslanlar oynadı. Aslan hareket etti. Değil. Değil. O yüzden şeyhlere canları sıkılıyor. O yüzden velilere canları sıkılıyor.
Neden? Onları istedikleri gibi evirip çeviremiyorlar. İstedikleri noktaya getiremiyorlar. Telefonları dinliyorlar, onu yapıyorlar, bunu yapıyorlar, oradan bir şey yapıyorlar, buradan bir şey yapıyorlar. Yok bir türlü algı operasyonu tutmuyor onlara. Eğer gerçekten veliyse. O yüzden diyorlar ki yok siz kula kulluk yapıyorsunuz. Ne arıyorsunuz bu şeyhin peşinde? Birisi öyle demişti bana. Ya dedi dinledim senin şeyhini dedi Abdullah Efendi dedi. Sen ondan daha zekisin dedi. Daha akıllısın. Ne arıyorsun sen onda dedi. Döndüm ben. Sen şeytanın hangi kolundansın dedim. Bu durdu şimdi. Nasıl yani dedi. Ancak bunu şeytan söyler çünkü dedim. Sen söyle bakayım dedim.
Hangi kolundansın senin? Dedi onun kolu da mı var? Tabii dedim bir sürü kolu var onun dedim. O dedim bir kol kolu da dedim. Böyle elimi omuzuna koydum. Mübarek olsun dedim. Ne dedi? Şeytanın kolluk vazifesi dedi. Şeytanın kolluk vazifesi. Ne diyor? Sen çok akıllısın. Ne diyor? Sen çok zekisin. Ne bekliyor? Benden? Ben diyeceğim ki. Evet ya. Ben ondan zekiyim. Ondan akıllıyım. Eee? Ne işin var bu adamın arkasında? Söz bu. Ebu Cehil de aynısını demedi mi? Bakın nereye gidiyor muhabbet. Ne dedi Ebu Cehil? Ebu Likemdi ismi. Dedi ki Hikmet'in babası benim.
Bu kavimde burada benden başka bilen yok. Benden başka zeki olan yok. Benden başka akıllı yok. Benden başka zengin yok. E benim soyum sülalem de zaten aynı soydan. Aynı sülaleden. E benim soyum sülalem de bu noktada şey asim. E benim sülalemden gelecek zaten peygamber. Bekleniyor ya. Kureyş'ten gelecek. Bütün herkes biliyor. Kureyş'ten peygamberliğin geleceğini. Kureyş'ten bir peygamber geleceğini bütün herkes biliyor. O yüzden Ebu Cehil diyor ki olsa olsa ben olmalıyım bu peygamber. Kureyş'ten gelecek ya. Her şeyle tam tekmil. Peygamberlik tam ona göre. Kendi kafasına göre. Sözü geçiyor. Nazı geçiyor. Cömert.
Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri doğduğunda kardeşimin oğlu doğdu deyip bin tane deve bin tane koyuna hemen kurban ettirdi. Fakire fukarayı dağıttırdı. Yemekler yaptırdı. Cömert, zengin. E akıllı, zeki. E sülalede tamam. Tam cük diye oturuyor şimdi. Beni Kureyş'ten çok akıllı, çok zeki, çok cömert. Saygın bir kimse. E peygamberlik ona gelmeliydi. Ama kime geldi? Kardeşinin yetimine. Kardeşinin yetimine. Bildiğiniz yetim. E annesi de çok zengin değil. Babasının sülalesi tamam eyvallah.
Ama çok hani Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin babası da çok zengin değildi. Kardeşlerin içerisinde hemen hemen fukaralarından birisiydi. E ne dedi? Ebu Cehil benim peygamber olmam lazım. Ebu Cehil'in bu manada manevi atası kim? Manada atası şeytan. Demedi mi Adem'e? Cenab-ı Hak için. Ben ondan daha faziletliyim. Aynı şey. Ben ona bunu anlattım. Dedim sen bana şimdi bak böyle dedin ya bu sözün dedim arkasında bunlar bunlar bunlar bunlar var. Kaldı bu şimdi. Sen o yüzden dedim şeytanın bir kolusun. Sen diyorsun ki sen şeyhinden daha zekesin bana. Daha akıllısın.
Dedim şeytanın kolu bunu söylüyor. Şeytanın kolu. Bizi bununla aldattılar işte. dediler ki ya ne yapmaya gidiyorsunuz ki. Şeyh Efendi için de aynı şeyi söylüyorlardı bize. Ya Mustafa abi bizi davet etme ya. Neden? Daha onunla sonra. Ya geldiğinde hep aynı sohbeti söylüyor ya. Aynı sohbeti anlatıyor. Tebessüm ediyorduk biz. Diyorduk kardeş. Sen aynı şeyi anlatıyormuş gibi görüyorsun. Bu bir algı. O her seferinde başka konuşur. Yok. Onlar çok zeki. Allah muhafaza eylesin. Mevzu dağıldı. Toparlıyorum. İşte velilerin, mürşidi kamillerin huzurunda mesele çok konuşulmaz. Bir cümleyle meseleni halledersin. Bir cümleyle.
O da dedi ki delilinizi kısa kesin. Övdümü canla, gönülle dinleyin. Yani siz çok konuşmayın. Siz buraya gelmişsiniz. Nasihati dinleyin. Din nasihattir. Din nasihattir. Din nasihattir buyurdu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Ya o zaman canla başla. Sen övüdü dinle. Ne diyor? Canla, gönülle dinle. Hem canla dedi normal aklınla. Hem de gönülle. Kalbinle dinle. Dinle. Hazreti Peygamber meslebinin başında da diyor ki dinle. Dinlemezsen olmaz. Dinlemezsen yol yürüyemezsin. Dinle, anla, idrak et. Dinlediğini uygula.
Yoksa sadece dinlemekten geçersen eşekler de dinliyor. Dinlemekten geçersen kuşlar da dinliyor. Sadece dinlersen dağdaki çam ağacı da dinliyor. Dinliyordu beni. Ben oturuyordum bakacak da onun önüne. Ben anlatıyordum, ağlıyordum. O da dinliyordu beni. Ben ağlıyordum, o ağlıyordu. Ben ağlıyordum, o ağlıyordu. Dinliyor. Hiçbir sıkıntı yok. Bir sabah baktım böyle gözyaşı gibi. Böyle göz. Herhalde ben dedim psikolojiyi kaybediyorum. İki tane göz. Ağlıyor çam ağacı. Dinliyor. İnsanlardan daha iyi dinliyor. Bildiğiniz çam ağacı insanlardan iyi dinliyor. Öyle bir dinliyor ki.
Dert ortaklığı yapıyor sana. Onun gözyaşını görünce zaten hurma kütüğünü anladım. Hani başladı ya ağlama. Hurma kütüğü. Hurma kütüğü de demeyeyim. Çünkü cennetlik oldu o da. Eminsem, emin olan kişi töhmet altına alınmaz. Gökyüzünde yer desem bile bu böyledir. Eğer ben eminsem, yani bir veliyi emin diye sen kabul ettiysen, ona teslim olduysan, o güvenilirse, o bu manada manevi olarak vazifeliyse, sen onu töhmet altına alma. Bunu neden böyle yaptın? Bunu neden böyle söyledin? Bunu neden böyle yapıyorsun? Bunu nasıl böyle yaparsın? Töhmet altında alma. Bu yol töhmeti kaldırmaz.
Ya müritsindir, ya değilsindir. Müritsen, üstadını töhmet altında bırakma. Bunu neden böyle yaptı deme. Bunu nasıl böyle yaptı deme. Eğer yok, emin değilse, o zaman yolunu ayır. Allah yolunu açık etsin de, Allah herkesin yolunu açık etsin. Gökyüzüne yer desem dahi bu böyledir. O zaman sen öylesine bağlan ki, o gökyüzüne yer dese, senin aklın almayacak, senin kalbin almayacak, senin bilgin almayacak bunu. Sen diyeceksin ki gökyüzüne yer dedi, bunu kabul etmem diyeceksin. Aklına kaldın ya sen, çok akıllısın ya. Diyor ki, hayır, o gökyüzüne yer derse, evet, yerdir o de. Yol alacaksan, gökyüzüne yer de, yerdir o.
Allah rahmet eylesin. Yatıyor, Medine'de, odada, bir haber geldi bizde, Şeyh Efendi rahatsız olmuş diye, biz koşa koşa gittik, Medine'ye münevvere'deyiz o zaman. Arada biz Şeyh Efendi'yi, bizim kaldığımız otelde, misafir ediyoruz. O üç aylık gittiydi o zaman için, o üç aylık gittiğinde oluyor bu. O hacca gitti, üç aylık hem, biz de Ramazan ömresine gittik, orada buluştuk. Neyse gittik, başında ilgilendik filan. Kalktı, oturdu, biraz toparladı kendini. Oğlum, rutubet kokuyor burada dedi, rutubet var yani dedi.
Hiç yorum yapmadık biz tabii, devam ediyoruz. Biz hizmet etmeye. Oradan Sivaslılar'dan birisi dedi ki, böyle kokladı. Baba burada rutubet kokmuyor, yok burada rutubet dedi. Allah'ım dedim, bunu neresinden tutayım da boğayım şimdi, içimden. Mustafa Efendi, rutubet var mı oğlum dedi, var efendim dedim. Rutubet var mı? Var efendim dedim. Sen kokuyu alıyorsun değil mi, alıyorum efendim dedim. Döndü, Mustafa Efendi, yok burada rutubet dedi. İşaret ettim dışarı çıktı ya. Dışarı çıktı, duvara yasladım, değişerim seni bir daha dedim, rutubet yok dersen burada dedim.
Tık yok. Ondan sonra neyse, tabii bitti işimiz, gidiyoruz oda asansörde. Eğer dedim, bir daha şeyhefendinin, söylediğinin karşılığına bir şey söylersen, seni dedim, son kez söylüyorum, deşerim seni dedim. Bitti. onun muhabbeti. Bir şey söylerse, o yere gök derse, göktür o. Göke yer derse, yerdir. Hani, geldi, Yahudi'nin birisi, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerine dedi ki, senden benim alacağım var. Hz. Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerine dedi ki, yok benim sana borcum dedi. O da dedi ki, şahidin var mı olmadığına dair dedi. Hani bana borcun, bakın Yahudi aklına bakın.
Bana borcun olmadığına dair, şahidin var mı diyor. Yahudi şahit getireceğine, bak Yahudi şahit getirmeli. Demeli ki, benim senden alacağım var. Aha şahidim. Yahudi şahit getirmiyor. Hz. Peygamber'den şahit istiyor, sallallahu aleyhi ve sellem'den. Diyor ki, şahidin var mı borcunun olmadığına dair? Hz. Ömer var, Hz. Osman, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri var. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh hazretleri çıkıyor. Benim diyor şahit, senin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, alacağın yok diyor. Yahudi bakıyor şimdi, şahit ben varım deyince, çekip gidiyor. Bunlar çıkıyorlar. İkisi de huzurdan, Hz. Ömer efendimiz soruyor. Ebu Bekir diyor, gerçekten, sen diyor, biliyor musun borcunun olmadığına dair?
Ben diyor, görmediğim Allah var demiş. Ben onun görmediğim Allah'a var dediğine iman etmişim. Miraca çıkmış, miracına iman etmişim. Her sözünü tasdik etmişim. O borcum yok dediğinde mi demiş, ben onu tasdik etmeyeyim. Gördünüz mü bağlılığa? İnceliği gördünüz mü? İşte vezir de diyor ki, eğer ben emin isem, bu töhmet niye? Madem ki sen o şeyhe emin diye intisap ettin, neden onu töhmet altında bırakıyorsun, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı? Ben diyor, göğe yer desem, kabul edeceksin. Olgunsam, olgunluğu inkar ediştene, madem ki o bir mürşidi kamil olarak ona intisap ettin, madem ki o zamanın velisi, zamanın kutbu dedin, intisap ettin, onun olgunluğuna, olgunluğuna kani oldun, e bu inkar niye?
Neden sözünü inkar ettin? Neden halini inkar ettin? Neden sana söylediğini inkar ettin? Neden sana buyurduğunu inkar ettin? Neden sana çizmiş olduğu yoldan gitmedin de, kendi heva hevesinden gittin? Hem dedin ki, ben bir mürşide bağlıyım, hem de onun yolundan gitmedin, dediğini yerine getirmedin. Hem dedin ki, efendim ben ne yapayım bu meselede, o da sana böyle yaptı, gittin yine kafana göre yaptın. Madem kendi kafana göre yapacaktın, ne yapmaya sordun? Madem kendi kafana göre bir hayat kuracaktın, yaşayacaktın, ne yapmaya gittin, bir veliye bağlandın? Değilsen, bu zahmet neden? Bu incitiş de nedir? Madem ben olgun değilim, madem ben kemale ermiş değilim, madem ben sizin başınızda bir veli mürşid değilim, ya bu zahmet ne?
Neden? Ne ama geliyorsunuz buraya diyor, vezir. Ne ama başında üşüştünüz adamın? Ne ama peşine düştünüz? Madem ki o olgun değil, madem ki o veli değil, madem ki o şeyh değil, sen ne ama oturuyorsun orada? Yürü git. Bağımımından mı davet ettiler seni? Ne işin var? Bas git. Allah yolunu açık etsin. Bir arkadaş öyle de dedim, şeyh efendiye eleştirmeye kalkacak benim, benim yanımda eleştirme dedim, benim yanımda da konuşma. Hem sen dedim, bu noktaya geldiysen git söyle. Şeyh efendi dedi ki, efendim hakkınızı helal edin. Ben dergahınızdan ayrılmak istiyorum sizin, eleştirecek, konuşacak bir şey yok.
Bu böyle baktı. Eleştirilemez mi dedi? Hayır dedim. Siz dedim, dedikoduya ulaşmışsınız. Kaynatın, oturun, konuşacak bir şey yok. Şeyhinizi konuşun. Öyle mi dedim? Hastalığınızı dedim, bayındıra yaymayın. Bayındıra da girmeyin dedim. Çıkın gidin bayındırdan. Hasta insan öyledir. Gitmiş şeyh efendi, işi kaydetmiş. Mustafa efendi bizi bayındırdan kovdu demiş. O da demiş, şeyh efendi de ona demiş ki, Mustafa efendi boş iş yapmaz demiş. Sonra şeyh efendi geldiğinde, Mustafa efendi oğlum filancayı kovmuşsun dedi. Evet efendim dedim. Bana geldi, söyledi, ben de dedim dedi, haberin olsun dedi. Mustafa efendi boş iş yapmaz dedim dedi.
Allah razı olsun efendim dedim. Ben şimdi. Ben şundan kovdum demiyorum. Şeyh efendi durdu, durdu, durdu. Oğlum, kiminin çenesi düşük oluyor böyle işte dedi. Ben sustum. Değil mi dedi. Kimisinin ki çok düşük oluyor efendim dedim. Kimi o düşük dedi. Ben dedim ki, çok düşük oluyor efendim dedim ben. Ooo, bayağı haddi aşmış o zaman o dedi. Ondan sonra, sustu. Ben de sustum. Hiçbir yorum yapmadım. Aradan dört beş ay geçti. Geldi bu gene. Tabii şeyh efendiyle beraber gelmiş. Dedim ben sana gelmeyeceksin bayındıra demedim mi dedim ben. Şeyh efendi var yanımda. Şeyh efendi olsa dahi dedim. Sen bayındıra girmeyeceksin.
Sana derse dedim şeyh efendi bayındıra gidelim diyeceksin ona dedim. Mustafa efendi beni yasakladı büyük konuştu bayındıra girersen benim ne yapacağım belli olmaz dedi diyeceksin dedim ben. Tabii bunlar tiredeler o zaman. Biz de şeyh efendi tabi bayındıra götürmek için böyle temanna ediyoruz şey yapıyoruz bayındır yeni daha o zaman. Şeyh efendi dedi Mustafa efendi dedi işte bir gün söyledi şu günde bayındırdım dedi inşallah efendim dedi biz hazırlık yapacağız tabi. Bu şeyh efendiyle gelmiş ya işte o da takılmış onun peşine o da gelecek. Şeyh efendi demiş sen ne yapacaksın demiş ona. Efendim ben bayındıra gelmek istiyorum ama demiş Mustafa efendi dedi ki demiş sen bayındıra benden izinsiz gelirsen benim sana ne yapacağım belli olmaz.
Ondan sonra gelmeyeceksin dedi bana demiş. Şeyh efendi ona demiş Mustafa efendi sağı solu belli değil oğlum o masadan kalkma ondan sonra meyane masasından kalkma ne zaman ne yapacağım belli olmaz. Sen kal demiş trede. Şeyh efendi Allah rahmet eylesin geldi dedi filancayı getirmedin Mustafa efendi dedi. Estağfurullah efendim dedim ben ona o sonra ben şimdi bir şey demiyorum. Adamın dedi ne korkutmuşsun dedi. Demişsin ki dedi ne yapacağım belli olmaz. Estağfurullah efendim dedim. Ne olursa olsun dedim. Horoz ölse de dedim gözü çöplükte kalıyor dedim ben. Tamam mı? Aman bir göz çöplükte kalsın lazım oğlum dedi. Lazım. Bir göz çöplükte kalacak. Edebden anlamayana lazım. Edebden anlamıyor çünkü.
Kazma. Kazma olunca edepten anlamaz. Sen susarsın o zanneder ki haklıyım. Ona da ne yapacaksın? Şeriata göre davranacaksın. Herkese, herkese hakikate göre davranmak doğru değil. Bizim yolumuzda her şeyin makamına, mevkisine göre hareket etmek var. Adam sanki karşımızda evliya. Ya kardeş sen evliyadan değilsin. Avamın tekisin. Şeytana köle olmuşsun. Sen şeytana köle olduğun için ben de sana susacak değilim ya. Sana susmak şeytana susmak. Susmam sana. Öyle bir şey bekleme benden. Küstahlık yaparsan cevabını alırsın. Hainlik yaparsan cevabını alırsın. Edepsizlik yaparsan cevabını alırsın. Ben öyle Hristiyanların dediği gibi bir takat vur öbür yandan çevir yok.
Yok. Ben öyle bir terbiye almadım. Durmuyor benim üzerimde zaten. O yüzden öyle bir şey yok. Derviş kardeşime canım feda. Gelsin benim tepemde eşelensin. Eyvallah. Sen kimsin? Şeytanın konusun. Aklın fikrin şeytan olmuş. Eee? Senin önünde edeb edeceğim. Yok kardeş. Kılıcım senin hakkını verir. Öyle bir şey yok. Sen geleceksin benim şeyhimin hakkında ileri geri konuşacaksın. Ben susacağım. Ben susmam. Sen geleceksin Kur'an ve sünnet noktasında ona kalkacaksın. Konuşacaksın.
Ben susmam. Ben sütlik dökmüş kedi gibi durmam orada. Yok. Benim yanımda Kur'an ve sünneti laf söylersen. Ben de sana gerekli dersini veririm. Gerekli cevabını veririm. Benim şeyhimin aleyhinde konuşmaya kalkarsan. Ben gerekli cevabı veririm sana. Ağzını doldura doldura benim şeyhimin aleyhinde konuşamazsın sen. Konuşturmam. Kimsin? Sana ne? Sana ne? Öyle dedi. Bir böyle eski derviş o. Şeyh Efendi'nin icazeti varım dedi. Var dedim ben. Ben yok biliyorum dedi.
Ben şimdi var deyince. Böyle baktım. Sen dedim şeref mahallesinden hiç geçmemişsin herhalde dedim. Nasıl yani dedi. E dedim var ya dedim ben bir şeref şehri, şeref mahallesi, şeref sokağı, şeref evi dedim. Sen orada oturmayan herhalde dedim. Yok yok belli sen orada oturmayan dedim. Ya ben hiçbir şey anlamadım dedi. Anlasaydın şaşardım zaten dedim. Ve dedim şeref mahallesinde oturmayan. Şeyh Efendi'nin icazetinin olmadığını biliyorsun da bana neden soruyorsun dedim. İcazeti var mı yok mu diye. Benim kalbime fitnek koymaya çalışıyorsun dedim. Onun da dedim icazeti var rüyamda gördüm. Sen ne yapacaksın şimdi dedim. Velev ki görmedim.
Sana ne dedim. Sana ne? Sen dedim 600 kilometre yolu dedim. Sırf bu fitneyi sokmak için mi geldin benim yanıma? Bir de sormuş Bayındır'da. Bayındır'da. Bayındırlı Mustafa Efendi kim? Bayındır'da kimse benim Bayındırlı Mustafa Efendi diye kimse tanımıyor. Sakal makal böyle harika.
Neyse buldular. Aradığı benim. Dedim Şeyh Efendi'nin dili o dedim. Benden için der ki dedim Bayındırlı Mustafa Efendi. Sen dedim Şeyh'imin koyduğu isim. Sen onunla arıyorsun beni dedim. Burada herkes beni öyle tanımıyor dedim. Sen söyle derdini. 600 kilometre yol gelmiş adam fitne koymak için. Susarsan zokkayı yutacaksın.
Dedim seni lime lime ederim. Sakalını da kazırım burada dedim. Başındaki sarığı da cübbeyi de dedim. Bir güzel dedim. Başına dedim böyle yara bandı gibi dedim. Seni dedim sarar ölesi gönderirim buradan dedim. Yürü git lan dedim buradan. Edepsiz terbiyesiz adam seni dedim. Aradan yıllar geçti. Bursa'da Ilı Cami'nin karşısında karşılaştık. Gözünü kaçırıyor benden. Dedim gel gel gel. Nereye kaçırıyorsun gözünü dedim gel. Bu durdu şimdi. Nasılsın kardeşim ben senin kardeşin değilim dedim. Şimdi kime ne fitne sokmaya geldim buraya dedim. Onu söyle bana. Valla billahi akrabam var burada dedi. Ben akrabıma geldim dedi. Bizden cevabını alır. Birisi bizim sevdiklerimize dokunursa biz ona dokunuruz.
Kimsenin sevdiğine dokunmayız. Bizim sevdiğimize dokunulursa dokunuruz. Dokunuruz. Kimsenin sevdiği bizi ilgilendirmez. Allah sevdiğine helal etsin. Bizim sevdiğimize de kimseyi dokundurmayız. Allah bizi affetsin. Bu halvetten çıkmayacağım ben. Çünkü gönül ahvaliyle meşgulüm ben. Halvet bu manada gönül ahvaliyle uğraşmak. Yani iç aleminle haşır neşir olmak. O iç alemle haşır neşir olmaya halvet deniliyor. Allah cümlemizi onlardan eylesin inşallah. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun.
Selamun aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.