Üstad Mustafa Özbağ

8. Siyasal İslam

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 23 Kasım 2019 · 1:10:41

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüze hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Sekizinci sayfada mı kalmışız? Evet. Çağdaş Siyasal İslam.
Konu başlığı buydu. Türk toplumu tarihsel süreçte İslamlık gelişiminin ana yapısına göre üç içerik dilimine ayırılabilir. Bunlardan her birinin kendine özgü sosyolojik yapısı vardır. Bu dilimlerden biri Kur'an'da yansıyan monoteizm, İslam dinine özgü olan ana görüştür. Kişinin yaşamındaki anlamı Müslüman dindarlığında kendini gösteren ahlaktır.
Orta Çağ İslamlığında ve İslamlığın Türk döneminde bunun yükseldiği üst düzey tarikat tasavvufu olmuştur. Tarikat kurumu Müslüman halkın düşünsel ve dinsel davranışlarına yansıyan bir araç haline gelmiştir. Tarikat, ruhsal yaşamın çeşitliliğiyle şeriatın geriye olan tek düzeleşmiş cami Müslümanlığından daha zengin, daha derin bir yapıydı. İkinci içerik şeriat terimiyle tanıdığımız dilimdir. Şeriat, fakih denilen kişilerin geliştirdiği toplumsal eylemlerin normatit sistematiğidir. Fakihlerin sistemlerini İslamlığın doktrin ilkeleri olduğuna inanılan ilkelerden, yani ilk Müslümanların eylemlerinden yararlanarak da geliştirdiklerine inanılır. Ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp, baştan fıkıh okullarına ayrılması, bu kuralları ve dayanakları olan teorilerin Kur'an'dan çıkmadığını gösterir.
Bu okullardan herhangi birine bağlı bir kişinin şeriat kurallarının ne olduğunu bilmesi, fıkıh okulunun geliştirdiği kuralları halk arasında bilinme derecesine bağlıdır. Bu bilgiler alanı daha çok biçimleşmiş ibadet, hukuk ve gelenek kurallarını kapsar. Bunda Hristiyanlıkta görülen kilise kurulu ya da herhangi bir başka çeşit bir toplumsal birim yoktur. Şeriatın bu diliminin bir iki özelliği, kurallarının gerçek yaşamda fıkıh bilginlerinin yapıtlarında açıklanmış kurallara tüm uyumlulukla saptanmaması, bütün Müslümanların hepsine uygulanan bir medeni kanun biçiminde kurallaştırılmamasıdır. Temeldeki bilim yalnız hukuk bilginlerinin, hukuk hocalarının, hukuk yazarlarının eylemleri sistemleştiren kitaplarında yazılı olan bilimdir.
Bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançlar içeriğinde uyumlu olmakla beraber şeriat gereği ile fıkıh gereği arasında bir boşluk, bir ayrılık söz konusudur. İki uç arasındaki sınırlar, olumlu olumsuz eylemler sistematiklerinin çizgileri, tarih boyunca genişleme ya da daralma değişikleri göstermiştir. Demek ki kuralların çoğu dinin değil, şeriatla onun teori kaynağı olan fıkıhın doğru yanlış cetvelerindeki eylemler bilimi, gerçek yaşam ile siyasal çerçeve içindeki karşılaşmalarına göre uygulanmıştır.
Bu sosyolojik sonuç İslamlık'ta din denen şeyi dolma sanan sıkı Müslümanla İslam'ı kitaplardan öğrenen oryantalistlerin inancına uymayan bir sonuçtur. Şimdi üçüncü içerik dilimine gelelim. İslam tarihinde gözüken devletlerin yasal yapı biçimi İslamlık, Hristiyanlıktan farklı olarak bir kilise dini olmamıştır. Bir devlet dini olmuştur. Yukarıdaki içerik dilimlerinin ikisi dediğim iki işlevi görür. Ne var ki İslamlık sadece o iki dilim değildir. Müslüman halk birilerinin çoğu devletleşme olanağı bulmuştur. Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uygulama gücünden yoksun olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devletler doğmuştur. Özellikle Türkler arasında hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiştir.
Devlet bir teokrasi mi olacak? Bir monaşi, bir demokrasi, bir cumhuriyet mi olacak? Bu din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü olacak? Bu soruların hiçbirine, kaynakların hiçbirinde konmuş bir kural yoktur. Niyaz-ı Berkeş, teokrasi ve layıklık. Evet. Konuyu bitireyim dedim ilk önce. Ondan sonra inşallah madde madde yine kendimizce bu 10. sayfanın sonuna kadar konu parçalanmasın diye bilmiyordum.
Ben konu bitsin diye bekledim. O da 3 sayfa, 2,5 sayfa oldu. Evet. Şimdi, tabii bu söz konusu olan Niyazi Berkeş'in tespitleri kendince. Bu çalışmaları yapan insanların, bu çalışmaları yapan kimselerin kendi bakış açıları, durdukları nokta, siyasi inançları, dini inançları, normalde devlet inançları, sokak inançları, yetiştikleri kültür, bu incelemeleri hep etkileyen şeylerdir.
İnsanlar bulundukları toplumda, bulundukları kültürde, bulundukları coğrafyaya göre kendilerince bir kültürleri, kendilerince bir bilgileri, inançları gelişir. Şimdi, bu Niyazi Berkeş'in de bu kendince tespitleri. Bir, ben genel olarak İslam'ı, orta çağ İslam'ı, işte ileri çağ veya bir önceki çağ İslam'ı olarak nitelendirmiyorum. Bunu böyle nitelendirmemiz, bizi bugün için doğru bir düşünceye, doğru bir anlayışa götürmez. İslam, genel anlamda, Adem'den itibaren devam eden bir dindir. Muhammedi anlamda, işte 1400 yıldan beri devam eden bir dindir. Bu dinin kendi içerisinde, yaşadığı coğrafyada, yaşadığı siyasi devlet yapılanmalarında, yaşadığı kültürlerde, kendince bir yaşam tarzı, bir yaşam alanı, bir medeniyeti oluşmuştur.
O yüzden dini çağlara bölmek, zamanlara bölmek ve onları öyle eleştirmek veya öyle bakmak, bugün için bizim, yani konuştuğumuz Batılıların siyasal İslam dediği, veyahut da Doğulların siyasal İslam olarak gördüğü, İslam'ın siyasallığı mı var, siyasi olmayanı mı var, yani veyahut da terörizm var mı yok mu, bugün için bakmamız lazım. Bütün dinlerin kendi içerisinde bir fıkıh ölçüsü vardır, kanunu, hukuku vardır. Ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de az önce bahsettiği tasavvuf bölümü vardır. Ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de devlete dayandırılması, devletle iletişimi vardır. Bütün dinler için geçerlidir bu.
Şimdi biz dini meselelere bakarken, dine bakarken, dine bakacaksak, din Kur'an ve sünnettir. Din, senin dine nasıl baktığın mı önemli, dinin sana nasıl baktığı mı önemli? Dinin devlete nasıl baktığı mı önemli, devletin dine nasıl baktığı mı önemli? Yani, İslam kendince bütün ilişkilerini, kendince bütün ilişkilerini vahye dayandırır.
Kur'an ve sünnete dayandırır. Siz İslam noktasında bir şeye bakarken vahye dayanmanız gerekir. Vahye dayandığınız müddetçe siz doğru yolda olursunuz. O zaman, İslam'ın içerisinde şer'i ahkam vardır. Şer'i ahkamın kendi içerisinde Kur'an ve kuralları vardır. Kendi içerisinde bu Kur'an ve kurallara uyduğu müddetçe, bu farklı görüş ve düşüncelerin çıkması bir zenginliktir.
Bunun içerisinde bir medeni kanun yok, var ya burada hani bir medeni kanun oluşmamıştır diyor, doğru değil. Sebep, Osmanlı Devleti 600 yıl boyunca devletlik yapmış, elinde bir medeni kanun var. İyi veya kötü, 600 yıl boyunca o medeni kanun genişleyerekten, derinleşerekten halka cevap vermiş.
Müslüman tebaaya cevap vermiş. O yüzden biz medeni kanun dediğimizde, Avrupa'dan bakaraktan konuştuğumuzda farklı bir şey çıkar önümüze. Bakın farklı bir şey çıkar, ismi medeni olan her şey medeni değildir. Biz Avrupa'dan örneğin bu evlilikle alakalı komple hukuku almışız, hala da alıyoruz.
Bizim için bize söylenen ne? Çağdaş hukuk, öyle değil mi? Çağdaş hukuk. Şimdi burada hangi erkek bu çağdaşlığı kabul eder? Türk toplumunun hangi dilimi şimdi anlatacak olduğum çağdaşlığı kabul eder? Bayan mahkemeye müracaat etse, dese ki, kocamın bana, kocamın beni dövme tehlikesi var.
O yüzden evden uzaklaştırma istiyorum dese ve devlet kocayı evden uzaklaştırsa ve kadın sevgilisini eve alsa erkek hiçbir şey yapamaz. Yeni İstanbul Sözleşmesi. Çağdaş hukuk. Daha ilerisini söyleyeyim mi? Geçen gün paylaştım bunu Twitter'dan. Kadın diyor, gitse, müracaat etse, hakime dese ki, akşama eve benim sevgilim gelecek. Geldiğinde de adam benim kocamını keser biçer, cinayet işler, o yüzden ben evden uzaklaştırma istiyorum dese diyor, hakime soruyor, ne vereceksiniz?
Uzaklaştırırız diyor. Her medeni denilen şey medeni değildir. Her çağdaş denilen şey çağdaş değildir. Kanunlar, kanunlar insanların, insanların aile yapısını korumakla mükelleftir, dağıtmakla değil. O zaman biz hani örnek olarak verilen medeni kanunu dahi yok denildiğinde, biz neye göre yok, neye göre var diyeceğiz?
Biz tüm toplum olarak 200 yıldan beri saplantı halinde batılılaşmanın içerisine giriyoruz. Ve biz dinimizi yaşamaya, dinimizi öğrenmeye meylettiğimizde, yaftalanma şu, siz İslamcısınız, siz dincisiniz, siz şeriatçısınız. Ya bu insanlar din, iman ettiği dinini öğrenmek istiyor ve yaşamak istiyor. Neden bu fazla büyütülüyor ki?
Siz şeriat kurallarını istiyorsunuz. Allah Allah, sen ne kuralı istiyorsun? Sen kuralsızlık mı istiyorsun? Bir kimse herhangi bir kural istiyor ya. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de bir kural yok mu? Var. Kuralsızlık mı var? Hayır. Ben bir kuralını değiştirmeyi istesem, talep etsem, benim bu hakkım olmuyor mu? Evet. Yani dinin şer'i kısmı, yani fıkıh kısmı, tu kaka ilan edilecek bir şey değil. O yüzden normalde orta çağ İslamı veyahut da işte ileri çağ İslamı olarak değil. dinin kendi içerisinde oluşmasıyla beraber dinin yan yana yürüyen batinli olarak gördüğümüz tasavvufu da oluşmuş.
Bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri meşhur Cibril hadisiyle iman nedir, İslam nedir, ihsan nedir sorusuna cevap verirken kendisi vermiş. İman nedir Allah'a, meleklerine, kitaplarına dediğinde bu noktada dinin kendi içerisinde imani bir ilim dalı oluşmuş. İslam nedir dediğinde, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermek dendiğinde, bakın dendiğinde dinin şeriat bölümü tesis edilmiş.
İhsan nedir denildiğinde Allah'ı görüyormuşçasına yaşamandır. Göremesen dahi o seni her daim gördüğünü hissedip de yaşanmadır demesiyle dinin kalbi boyutu, tasavvuf boyutu, gönül boyutu çıkmış orta yere. Şimdi iman, İslam, ihsan bu üçü ayrılmaz bir bütün oluşmuş, bütün olmuş. O zaman bu noktada biz imanı, İslamı, ihsanı birbirinden ayırt etmemiz mümkün değil.
Dinin devlette, devlette bir yol gösterici olması, dinin devlete bir kapı aralaması bu sonradan gelen bir şeydir. Ama bizim önümüze ilk önce o lazımmış gibi getiriliyor. Veyahut da bir kimse imanı, İslamı, ihsanı yaşamaya çalışınca hemen ona farklı bir boyuta bakılıyor.
O yüzden bunlar birbirinden kopacak, birbirinden ayrılacak unsurlar değil. Orta yerde bir din var ise, ister Musevilik olsun, ister İsevilik olsun, ister İbrahimilik olsun, orta yerde bir din var ise, bu dinin üç ana, üç ana merkezi veyahut da üç ana unsuru, üç ana maddesi olmazsa olmaz.
Bugün Hristiyanlığa da gitseniz bu üçü de vardır. Bugün Museviliğe de gitseniz bu üçü de vardır. Nasıl Yahudi tarikatları var ise, nasıl Hristiyan tarikatları var ise, aynı şekilde Müslüman tarikatları da vardır. Bu dinin kendi doğasıdır. Dinin bu kendi doğası, dindarları bu doğadan uzaklaştırır, dindarları bunlardan yasaklar, dindarları bu merkezden, bu minvalden çıkarırsanız, onlar dinin emrettiği, İslam'ın öngördüğü daireden ve minvalden çıkmış olur.
Bunu kasıtlı yaparsanız, sizin İslam toplumunun üzerinde başka bir oyun oynandığını, İslam toplumunun üzerinde farklı bir tezgahın olduğuna inanılır. O zaman bu üçü de kol kola yürümesi gerekir, İslam toplumunda. Eğer bu üçü de kol kola yürümüyorsa, orada birilerinin başka planları var demektir. O yüzden şeriatı, tarikatı, hakikati bu noktada, tasavvufi terimle bunu söyleyeceksek, birbirinden ayırmak, birbirinden ayrıştırmak, birbirinden koparmak mümkün değildir.
Bu ister, işte biz kalkıp da fıkıh mantelitesini yargılayabiliriz bugün için. Ama yargıladığımız şey, bizim kendi kökümüzü kurutmak olmuş olur. Çok farklı iştahatlar, çok farklı iştahatlar, farklı mezhepler, insanlar için hep bunu söylerim, bir kolaylıktır, bir ayrılık şarkısı değildir. O yüzden normalde işte ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp ta baştan fıkıh okullarına ayrılması. Evet, İslam tek bir parçadan oluşmaz, tek bir görüşten de oluşmaz. Tek bir parçadan ve görüşten oluşması zaten insanın doğasına aykırı bir şeydir. Bakın, insanın doğasına aykırı bir şeydir.
İnsan yaşamının doğasına aykırıdır. İnsan aklının doğasına aykırıdır. İnsan düşünen bir varlıktır. İnsan akleden bir varlıktır. Siz bu insanı tek bir dini görüşe hapsetmeniz demek, onu körleştirmek, onu tabiri caizse iyiliş etmektir. O üretemez hale gelir. O düşünemez hale gelir. O farklılık, farklı bir nokta, farklı bir düzem bulamaz hale gelir. O gün geçtikçe yok olmaya mahkumdur. Siz İslam toplumunu tek bir düşüncenin altında toplayamazsınız. Bu mümkün değildir. Bunun mümkün olmadığı zaten insanlık tarihi boyunca görülmüştür. Kim bunu yapmaya kalkarsa çok büyük zorluklarla karşılaşmış ve insanlar başlarındaki devleti ya kendi elleriyle yıkmak, yeniden bir devlet kurmak ya da başlarındaki devletin sistematiğini değiştirmeye çalışmışlardır.
Sebep, çünkü insan doğasına ve aklına aykırı bir şeydir. Tek tipli olmak, tek bir düşüncede birleşmek. Gayeler, gaye bir olabilir ama yollar çok farklı olabilir. Olmalıdır da zaten. Bu bir zenginliktir. Bu bir savaşma aracı. Bu bir kapışma aracı. Bu bir insanların birbirlerine dikte etme. İnsanların üzerinde hegemonya kurma aracı değildir. Herkes Hanefi olacak. Herkes Şafi olacak. Herkes Maliki olacak. Herkes Hanbeli olacak. Böyle bir kaide kuramazsınız. Hanefiden şu olacak. Hanefi yolundan gidenler herkes İmam Muhammed'e teslim olacak. Böyle bir yol kuramazsınız.
Bu İslam'ın kendi doğasına aykırı olduğu gibi insanın da doğasına aykırıdır. Dinin de doğasına aykırıdır. İnsanları tek bir yola, tek bir renge, tek bir kıyafete büründürmeye çalışmak hep insanların katliamına sebep olmuştur. Bu mümkün değildir. Bunu uğraşmaya çalışanlar, bunu ister din adına yapsınlar, ister layıklık adına yapsınlar, ister devletin düzeni ve sistemi adına yapsınlar, ister kapitalizm adına yapsınlar, ister komünizm adına yapsınlar, eninde sonunda bu yıkılmaya mahkumdur.
Bunun yürümesi mümkün değildir. Aynı şey ehli tasavvuf için de geçerlidir. Tek bir tarikatta insanları toplamak, o tarikatın içerisindeki insanları tek bir düşünceye bağlamak, onları normalde tek bir harekete bağlı tutmak, tek bir renge bağlı tutmak, onları tek bir kıyafete bağlı tutmak, dinin, insanın, insan aklının, coğrafyanın, bakın coğrafyanın ve insanı ilgilendiren her şeye aykırı bir noktadır.
Bu hiçbir zaman tarih boyunca tasvip görülmüş bir şey değildir. O yüzden fıkıhtaki çok renklilik, tasavvuftaki çok renklilik, hakikattaki çok renklilik zenginliktir. Bundan mutluluk duyar insanlar. Burada gaye Allah'ı tanımak ve bilmektir. Gaye tektir, hedef birdir ama ve lakin gidilen yollar çoktur. Çok olmalıdır da. Bundan sıkıntı duyulmamalıdır. Benim Allah affetsin, kendimce tespitim vardır ya, derim ki Beytullah'a, ihrama girecekseniz yedi kapısı vardır. Beytullah'a gidecek olanları Cenab-ı Resulullah tek kapıya bağlamadıysa, Beytullah'a gidecek olanlar yedi veçeden, yedi kapıdan ihrama girip girebiliyorlarsa, İslam'da da bu zenginlik vardır.
O yüzden bu zenginliği yok etmeye çalışmak doğru bir mantık değildir. Ama siz kendinizce ana hatlarıyla alakalı, örneğin devlet kendi dairesinde Kur'an ve Sünnet'ten kendisini bir devlet anlayışı olarak, kendisini idame ettirerekten bir meselede tek hukukluluk sağlayabilir mi? Evet. İnsanlar o devletin bayrağının altında yaşarken o tek hukukluluğe tabi olmak zorunda mıdırlar?
Evet. Bakın, İslam buna aykırı değildir. Siz Kur'an-Sünnet dairesinde bir ticaret hukuku belirlersiniz, tebaanız o ticaret hukukuna bağlı kalır. Herkes bilir ki ticaret hukuku budur. Teba da ona uyar. Siz bir evlilik hukuku belirlersiniz, bu evlilik hukuku Kur'an ve Sünnet'ten alınır. Doğrusu odur ve ona göre intizam edilir.
Bütün teba buna uyar. Bunda dinen herhangi bir sıkıntı ve sakınca yoktur. İlla ki devletin adı da İslam devleti olma zorunluluğu yoktur. İsimle bitmez çünkü mesela. İsimle de hallolmaz. O yüzden burada normalde işte bunun tek biçimde olması mümkün değildir. Bunu yapmaya çalışmak da dinin doğasıyla oynamaktır. İşte halk arasında bunun en ince ayrıntıları bilinir mi? Hayır. Halk bunu öğrenmek isterse öğreneceği kaynaklar var mıdır? Evet. Yakin örnek vereyim. Herkes kıyameti kopardı. İstanbul mühtülüğü sabah namazının kılınma vaktini imsak vaktinin içerisinde kalaraktan, namaz vaktinin içerisinde kalaraktan yarım saat öne aldı.
Kıyameti kopardılar. Bunlar din bilmez insanlar. Din, diyanet bilmiyorlar. Bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar. Bakın bilmediklerini de bilmiyorlar. Yarın öbür gün öğlen namazını on birde kıldırırsa, diyanet böyle bir fetva verirse, öyle bir fetva verdiğinde ona karşı çık. Eyvallah. Ama yarın öbür gün sen yanlış yaparsın deyip de bugünün doğrusuna neden karşı çıkıyorsun ki? Böyle bir cehalet olabilir mi? İmsak vakti girdi mi sabah namazı kılınabilinir. Hanefi'de de, Şafi'de de, Maliki'de de, Hanbeli'de de hüküm budur. Hiçbir mezhepte bu hüküm değişmez.
İmsak vakti girdi, sabah namazı kılınabilinir. Nereye kadar? Ne zamana kadar? Ta güneş doğmazdan on dakika kalıncaya kadar. Bu arada namaz kılınabilinir. Sabah namazını kılabilirsiniz bu arada. Bakın saata imsak girdi mi? Girdi. Allahu Ekber namazı kılın. İstanbul Mühtülüğü'nün yaptığı bu. Bunda kıyameti kopardılar. Neden? Bilmediklerinden. Bilmiş olsalardı insanların bir mazuretini, bir şeyini kolaylaştırıyor. Cami cemaatinin dağılmaması için, cami cemaatinin camiye devam edebilmesi için. Güzel bir şey. Herkes işe gidiyor sabahleyin. Yarım saat önü al, kıldır namazı gönder herkese. Bunda ne var? Vaktin içinde çünkü.
Veyahut da öğlen namazının vakti, örneğin saat 1'de mi okunuyor şu anda Bursa'da? 1'de değil mi? Kaçta? 1'e 5 kala. 1'e 5 kala okunuyor değil mi? İkindi kaçta okunuyor? 3 buçukta. Öğlen namazının vakti, 1'e 5 kala girer, 3 buçukta çıkar. Siz bu iki vakit arasında namazınızı kılabilirsiniz. Bu iki vaktin arası vaktinde kılınmış namazdır.
Vaktinde kılınmayan namaz nedir biliyor musunuz? İkindi'den sonra öğleyi kılmadınız, ikindi okundu. İkindi okunduktan sonra önce öğleyi kıldınız, öğleyi vaktinde kılamadınız. Bu vaktinde kılınmamış namaz hükmüne girdi. Şimdi öğle namazı kaçta okunuyor? 1'e 5 kala. Sen 11'de öğle namazını kıldıramazsın kimseye. Sünnette yeri yok. Sünnette yeri yok, kıldıramazsın. Ama 1 buçukta kıldırabilirsin. Sünnette yeri var. 2'li kılabilirsin de kıldırabilirsin de. Sünnette yeri var. 2 buçuk kıldırarsın da kıldırabilirsin de. Sünnette yeri var. 3 buçukta ya ikindi namazı. Sen 3 buçukta ya 5 kala öğle namazını kıldırabilirsin. Sünnette yeri var. Bakın yelpaze ne kadar genişledi öyle değil mi?
Sünnette yeri var. Ve herhangi bir fıkıh ekoli buna karşı değildir. O zaman fıkıh, işte burada bahsettiği gibi bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançları içeriğine uyumlu olmakla beraber şeriat gereği ile fıkıh gereği arasında bir boşluk, bir ayrılık söz konusudur demiş. Hayır. Burada bir ayrılık söz konusu değil. Burada lafız gereği bu. Fıkıh gereği, şeriat gereği bu böyledir. Bitti. Yani fıkıh şeriat'tan çıkarılmış bir ilim. O da ne? Kur'an sünnet. Kelimelerin üzerinde kıyamet kopurmanın bir anlamı yok. Burada önemli gördüğüm bir yer daha var.
Demek ki kuralların çoğu dinin değil, şeriatla onun teori kaynağı olan fıkıhın doğru yanlış cetvelindeki eylemler, eylemler, bilimi, gerçek yaşam ile siyasal çerçeve içindeki karşılaşmalara göre uygulanmıştır. Ya normalde burada bunları ayırt etmek, bunları birbirinden karşıymış gibi göstermek doğru mantık değil. Ve bu uygulamalar evet, siyasi, siyasetten etkilenir mi? Evet. Ama doğrudur ama yanlıştır. Siyasetten etkilenmeler, Kur'an ve sünnet içerisinde kaldığı müddetçe yine bunda da bir sıkıntı yoktur. Şimdi üçüncü içerik dilimine gidelim. İslam tarihinde gözüken devletlerin yasal yapı biçimi. İslamlık, Hristiyanlıktan farklı olarak bir kilise dini olmamıştır. Evet.
Hiçbir zaman Muhammedi İslam bir kilise dini olmaz. Hiçbir zaman. Olması mümkün değil. Olması için çaba sarf ediyorlar. Olması için çaba sarf eden batı. Çünkü İslam'ı kilise dini haline getirirse, Müslümanları yönetmesi ve yönlendirmesi, Hristiyanları yönetmesi ve yönlendirmesi gibi kolay olacak. Batı, İslam dinini bu manada Hristiyanlaştırmaya çalışıyor.
Hukukunu istememe Hristiyanlaştırma çabasıdır. Ahlakını istememe Hristiyanlaştırma çabasıdır. Ailenin dibine dinamit koyması Hristiyanlaştırmaya çalışmadır. Aile hukukunu, İslam aile hukukunu yerle bir etmeye çalışmaları, İslam dininin Hristiyanlaştırma çalışmalarıdır. Eğer Hristiyanlaştırabilirlerse, bu Hristiyanlaştırmak nedir?
Bir kurum koyacak, din koyucu o kurum olacak. İstediğini haram edecek, istediğini helal edecek. Haramı helal etme, helalı haram etme yetkisi oluşacak onda. Bugünkü kilisede oluştuğu gibi. Böylece İslam toplumunu yönlendirmek ve yönetmek kolay olacak. Şu anda İslam toplumu batının yönergesinde yürümüyor. İslam toplumunun içerisinde aykırılar var bizim gibi. Bu aykırılar batının yöntem ve yönetimlerini kabul etmeyen, batının hegemonist yapısını kabul etmeyen, batının emperyalizmine karşı çıkan küçük de olsa yapılar var. Bu yapıların sesini kesmek, bu yapıları yok etmek, bu yapıları ezmek batının birinci vazifesi. Çünkü bunlar olduğu müddetçe onlar İslam toplumunu bu noktada istedikleri gibi sömüremeyecekler.
Tek merkezden yönlendirilirse İslam toplumu ama onların istedikleri merkezden yönlendirilirse bir problemleri kalmayacak. O zaman sizin petrolünüzü, sizin doğalgazınızı, sizin yeraltı kaynaklarınızı ve yerüstü kaynaklarınızı istediği gibi sömürecekler. Zaten 200 yıldan beri sömürüyorlar, doymuyorlar. Batı toplumunun refahı diğer toplumların sömürülmesine bağlı.
Siz sömürüldüğünüz müddetçe bir sıkıntı yok. Siz faizle, siz entrikalarla sömürülmeye devam etmeniz lazım. Sizin madenlerinizi, sizin yerüstü kaynaklarınızı, sizin tarımınızı, sizin yeraltı kaynaklarınızı sömürmeleri lazım. Bu sömürü devam ettiği müddetçe senin hangi dine mensup olduğun önemli değil. Hangi tarikata mensup olduğun önemli değil. Hangi siyasi partiye mensup olduğun senin önemli değil. Onların da çok umurunda değil zaten. Eğer kendi istedikleri iktidar oluşmazsa ihtilal yaptırırlar, darbe yaptırırlar. Kendi istedikleri kimseyi başa geçirtirler. Eğer daha doğu direnirse, hadi bir 15 Temmuz patlatırlar, hadi o tutmazsa bir daha bir şey patlatırlar.
Kendi istedikleri iktidarı başa geçirmek için sizin ensenizde boza pişirler. Hadi bir doları dalgalandırırlar, hadi olmadı bir terörü dalgalandırırlar. Bir şeyler yaparlar, siz de onların istikametine gidersiniz. Hatta çok sevdiğiniz liderleri asarsınız da. Asarlı, asılırken de siz de kahrolsun dersiniz. Sonra aradan 50 yıl geçer, hata yapmışsınız ya, özür dileriz, aldanmışız dersiniz. Gidersiniz İstanbul'un göbeğinde herkesin görebileceği anıt mezarlar yaparsınız. Dönersiniz, dövünürsünüz sonra. Vay biz bunları neden astık diye. Asılırken neredeydiniz? Terörler size vururlarken neredeydiniz? Faizlerle sömürülürken neredeydiniz?
Bankalarınız bir gecede boşaltılırken neredeydiniz? İMF'ye borçlandırılırken neredeydiniz? Bankaları borçlandırırken neredeydiniz? Bu paralar nerelere gidiyor diye sorguladınız mı? Çok sömürücülerin umurundaydı sizin zikir yaptığınız sanki. Çok umurlarındaydı. Siz filanca şeyhe bağlıymışsınız da filanca partiye gidiyormuşsunuz da. Çok umurlarında. Hiç umurlarında değil. Batı gidip şimdi Suud krallarının ellerini öpüyorlar mı? Petro dolarlar için bir de başlarını örtüp gidiyor mu kraliçe oraya? Onlar için bu önemli.
Senin devletinin, sisteminin ne olduğu önemli değil. Senin zihniyetin önemli onlar için. Senin zihniyetini değiştirdiği müddetçe bir sıkıntı yok. O yüzden İslam kilise dini değil. Ama kilise dini yapmak isteyenler batılılar. Batılılar derken evangelistler yapmak istiyor. Bütün batılıları suçlamak da doğru değişik. Bu evangelistler bunu yapmak istiyor.
Bu değişik örgütler var bu noktada. Bunlar yapmak istiyorlar. Neden? İslam toplumunu daha rahat yönetmek ve yönlendirmek için. Başka bir sebepten değil. Yoksa İslam kendi içerisinden bir kilise dini olmaz. Sebep? Çünkü İslam çok sesliliği ve çeşitliliği dinin doğası olarak içinde barındırır. O yüzden normalde Müslüman halk birimlerinin çoğu devletleşme olanı bulmuştur.
Normalde evet Müslümanlar genel yapı itibariyle kendi topraklarında devletleşme yolunu bulmuşlardır ki bunların içerisinde Müslüman Türk toplumu önde gelir. Mesela bu Anadolu'ya gelen 1071'le gelen Alparslan'dan sonra ve Alparslan'dan önce bu karakteristik yapı hiçbir zaman devletsiz kalmamıştır. Allah da bırakmasın. O yüzden iyi kötü bir devlet kurarlar. Zor şartlar içerisinde dahi bir devlet kurup o devletin bayrağının, sancağının altında yaşar bu insanlar. Bu noktada mahir bir topluluğuz biz. Devlet kurmada, devleti ayakta tutmada 5000 yıllık bir geleneğimiz var bilinen. Ben onu ta Adem'e kadar dayandırıyorum da böyle teknik konuşma için 5000 yıllık diyorum.
Bizim ilk devletimiz Adem Aleyhisselam'la kuruldu. Evet, Şit'le devam etti. İlk fetihe çıkan Şit Aleyhisselam'dır. Abisinin şehirlerini fethetmiştir. Biz çok eski bir kavimiz.
Başkasının soyunu bilemem. Birisi der ki benim soyum maymuna dayanıyor, benimki Adem'e dayanıyor. Birisinin maymuna dayanıyordur. Evet, ayette sabit Cenab-ı Hak bazı kavimleri maymuna çevirdi. Onlarınki maymuna dayanıyor olabilir. Onları da reddetmiyorum ben. Birisi maymundan geliyorum dediğinde, evet diyorum sen maymundan geliyor olabilirsin. Sebep, çünkü Cenab-ı Hak bazı kavimleri maymuna çevirdi. Onların ataları maymun olabilir mi? El cevap olabilir. Ya sen işte bunu, hani şeye, ben Darwin'ci değilim kardeşim. Ben Müslümanım. Benim soyum, sopum, benim atam Adem'e dayanıyor. Seninki maymuna dayanıyor. Doğru. Çünkü bir kısım kavimleri Cenab-ı Hak maymuna çevirdi.
Bir kısmını timsaha çevirdi. Ve timsah gibi, kertenkele gibi. Evet. Bazı kertenkeleler ay hali görür. Evet. Bazı maymunlar ay hali görür. Evet. Araştırın. Evet. İnan inanma, beni ilgilendirmez. O yüzden birçoğu devletleşmiştir. Devletleşir. Önce devletini kurar, sonra devleti dizayn eder. Sonra zaman içerisinde devlet denişime ve dönüşüme uğrar. Bu kaçınılmazdır. Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uygulama gücünden yoksul olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devletler doğmuştur.
Özellikle Türkler arasında. Evet. Mesela Türkler İslam'ı kabul eder. İslam'ı kabul etmeleri, Müslüman olmaları Hazreti Hüseyin Efendimiz'in torunlarının üzerindedir. Muhammed'i İslam'ı kabul etmeleri. Ben Türkleri oldum olası Müslüman olarak kabul edenlerdenim. Türkler oldum olası İslam'dır. Muhammed'i dört yüzlerde tanırlar. Daha öncedir de, daha öncedir dediğim ne? Sahabe zamanına. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin zamanına. Selman-ı Farisi Türk'tür. Hani var ya şimdi hani böyle o şeyin işareti gündeme getirdi ya, ne o? Dizi, diriliş.
Dirilişte hani var ya işaret, kayı işareti. E gidin Hazreti Osman Efendimiz'in kılıcında onu görün. Çok uzağa gitmenize gerek yok. Yakin. Gidin kutsal emanetlere. Hazreti Osman Efendimiz'in kılıcında o işareti görün. Soyunuzu bilin. Nereden geldiğinizi bilin. Kim olduğunuzu bilin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin etrafındaki korumalar, onu koruyan, onu muhafaza edenlerin hepsi de büyük bir çoğunluğu. Canlarını feda edecek noktada duranlar Türklerdir. Evet, her biri çok iyi kılıç ustasıdır. Her biri çok iyi kılıç yaparlar.
Çok iyi kılıç yaptıkları gibi çok iyi kılıç kullanırlar. Ve kılıçlarındaki işaret de kayı işaretidir. Bunu kabullenmezler. Bunları söylemezler. Sebebi şudur. Anadolu insanı ne olduğunun farkına varırsa yine dünyaya yeni bir medeniyet kurar çünkü. Ama apırsalar da köpürseler de o medeniyet tekrar kurulacak.
Özellikle Türkler arasında. Evet, hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiştir. Evet, bu doğru. Sebep, devletin nasıl olması gerektiği bildirilmiştir. Devletin sınırı çizilmemiştir. Bunda sebep ne? Çünkü gelişmeye, genişlemeye, derinleşmeye, zamana, çağa cevap vermeye uygun olması içindir. Siz ana hatları belirler. Din bir şeyin ana hattını belirler. Mesela meşhurdur ya ana hatlar. Devlet kendi tebaasının aklını korumakla mükelleftir. Kendi tebaasının dinini korumakla mükelleftir. Bakın dinini korumakla mükelleftir. Müslümanlığını değil, Hristiyanlığını değil.
Tebaada ne kadar din var ise, tebaadan din derken ne kadar dindar var ise, hangi dine mensup olursa olsun, onun dinini korur. İnsanın malını korur. Malını, mal bildiğiniz ekonomi aracı. İnsanın namusunu korur. Namusunu korur. Kadın erkek. Dinin veya devletin korumakla yükümlü olduğu şeylerdir bunlar. O yüzden devlet denilince, tebaasının tebaasına adalet vermek zorundadır. Devlet dediğinizde tebaasının aklını korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaasının namusunu korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaasının malını korumakla sorumludur.
Bu sorumlulukları yerine getiriyorsa devlet, Müslümanların o devletle bir problemi olmaz. Biter problemi. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Mekke'deyken, henüz daha peygamber değil iken, Mekkeli kabilelerin arasında olan antlaşmayı Hz. Muhammed-i Mustafa şahitlik eder. Bu antlaşma Mekke antlaşması olarak da nitelendirilebilinir. Bu nedir? Mekke'ye gelen herkesin aklı, malı, namusu, şerefi ve haysiyeti kutsaldır. Kimse bunlara zarar vermeyecektir. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberlik geldikten sonra, buranın altını çizerekten söylüyorum.
Bunu iyi dinleyin. Hz. Muhammed-i Mustafa peygamberdir. Dışarıdan bir tüccar gelir. Ebu Cehil, o gelen mal getiren tüccarın malına konar tabiri caizse, gasp eder. Ve müşrikler, Mekke'de, Kabe'de ibadet eden, o kimse benim malımı ben nasıl alacağım, nasıl kurtaracağım derken, alayvari bir şekilde Hz. Muhammed-i Mustafa'yı gösterirler. Derler ki, senin malını o alabilir. Hani o Müslüman ya, kendince böyle din getirdi, alay ediyorlar yani. Git senin malını o kurtarsın. O kimse gider, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine kendi malının Ebu Cehil tarafından el konulduğunu söyler. Ve der ki, bu malı senin alacağın, senin alabileceğin, benim bu sıkıntımı senin halledeceğin söylendi der.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hiç beklemeksizin kalkar, dost doğru Ebu Cehil'in evine gider. Ebu Cehil'in kapısına dayanır ve o kimsenin adaletli davranılması gerektiğini ve malının ona teslim edilmesini söyler. Evinden içeri girer, evinden içeri girerekten Ebu Cehil'e bunu söyler, derhal bu adamın malını ver der. Ve Ebu Cehil, Hz. Muhammed Mustafa'nın bu davranışından hemen sonra ikiletmeden o kimsenin malını verir. Bakın Hz. Muhammed Mustafa peygamberdir o zaman. O antlaşma da müşrik zamanında yapılmış bir antlaşmadır. Yani tabiri caizse, Mekke müşriklerinin yaptığı bir antlaşmadır. Ey Müslümanlar! Aldatılıyorsunuz, kandırılıyorsunuz, devlet düşmanı haline getiriliyorsunuz.
Birbirinize düşürülüyorsunuz. Elinizdeki devletin kıymetini gösterttirmiyorlar size. Din adına kendi devletinizi yıktırmaya çalışıyorlar. Bakın Mekke Antlaşması müşriklerin zamanında yapılan bir antlaşmadır. Adaletin üzerine kuruludur. Namus, mal, haysiyet ve şeref kutsaldır.
Mesela güzel bir kız gelir. Tüccar yanında kızını da getirir. Haç yapacaklardır çünkü. Müşriktir onlar da. Yine o Mekkeli müşriklerden birisi o kız hoşuna gider, el koyar ona. Mekke Antlaşması vardır devrede. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretiyle gider o kızı kurtarır oradan. Öyle Almanya'da Anadolu İslam Federi devleti kurduk.
Tahtadan tüfekler. Öyle yıkmaya geldik, yıkmaya geldik. Öyle değil bu işler. Herkes dinini öğrenecek. O zaman devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiş. Evet. Bir şey daha söyleyeyim, bu konuyu kapatayım. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine'dedir. Medine'de devlet kurulmuştur. Mekke bu manada İslam olmuştur. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü muhteşemdir. Der ki, Mekke Antlaşması ile alakalı, şimdi de önüme getirilse onun altına yine imzamı atarım der. Bak, şimdi de önüme getirilse yine onun altına imzamı atarım der. O zaman önemli olan, önemli olan devletin, devletin adaletidir. Önemli olan devletin tebaasının akıl emniyetidir.
Önemli olan devletin tebaasının namusunu korumasıdır. Devlet bir kadın fuhuş yaptı, işte sevgili yaptı, bir iki böyle bir şeyler yaptı deyip de kendi tebaasını bilmem ne evine yazmaz. Onu eğitmeye çalışır. Devlet genel evi çalıştırmaz açıkçası. Devlet tebaasını muhafaza eder. Namusunu korur. Onu orada çalışma istese dahi, der ki hayır, sana iş bulayım, namusunla çalış. Sen evlen, sana teşvik vereyim, ev kirası vereyim. Çocuğun var, çocuğuna bakayım der. Onu o yoldan ne yapar? Alıkoyar. O yüzden burada önemli olan devletin ne biçimi değildir. Veyahut da burada monarşi mi, demokrasi mi, cumhuriyet mi?
Hiç önemli değildir bu isimlerin. Siz adına monarşi dersiniz, yani bunu batılılar koymuştur bu isimleri. Cumhuriyeti de batılılar koymuştur. Biz cumhuruzdur. Bu ayrı meseledir. Ama normalde işte demokrasi, batılılar koymuştur. Batılılar demokrasi adı altında Irak'ı yıktılar, yaktılar. Ne? Demokrasi götüreceklerdi. Demokrasi götürecekler. Suriye'yi yerle yeksan ettiler. Afganistan yerle yeksan oldu. Irak yerle yeksan oldu. Yemen yerle yeksan oldu. Ne demokrasisi? Hangi demokrasi? Kimin demokrasisi? Bize onu söylesinler. Kimin demokrasisi?
Hangi devletin demokrasisini biz örnek alıyoruz? Yunan demokrasisi ise İslam'dan önce çok geridi onlar. Gerici miyiz biz? Hangi demokrasi? Trump'ın demokrasisi mi? İngiltere'nin demokrasisi mi? Almanya'nın demokrasisi mi? Fransa'nın demokrasisi mi? Hani demokrasinin beşiği de Avrupa başörtülüleri neden zulmediyorlar? Hani demokrasinin beşiği de Avrupa'ya camileri neden kapatıyorlar? Hani demokrasinin beşiği de Avrupa'ya? Müslümanlar neden rahat dolaşamıyorlar? Hani seyahat özgürlüğü vardı? Hani inanç özgürlüğü vardı? Hani inancını yaşama özgürlüğü vardı?
Herkes özgürdü ya Avrupa'da. Ne oldu ki? Hani insan hakları vardı? O insan hakları Suriyelilere geçerli değil mi? Afganlılara geçerli değil mi? O insan hakları Iraklara geçerli değil mi? O insan hakları kendilerinin bombaladığı, yağmaladığı, o devleti yerle yeksan ettiği tebana ait değil mi? Hem kendin binlerce ton bomba atacaksın, oradan insanlar kaçışmaya başlayacak ve onları sınırlarına kapatacaksın.
Hem bombalayacaksın hem sınırını kapatacaksın ve Akdeniz'de hepsini ölüme terk edeceksin. Bu mu demokrasi, bu mu insan hakları? Hiroshima'ya ben mi bomba attım, bu mu insan hakkı? Güney Kore, Kuzey Kore olarak ben mi ayırdım, bu mu insan hakkı? Doğu almaya, batı almaya ben mi ayırdım, bu mu insan hakkı? Adamın bir kardeşi orada kaldı, bir kardeşi burada kaldı, bir kardeşi komünist oldu, bir kardeşi kapitalist oldu.
Bu mu insan hakkı? Hayır. O yüzden normalde bir monarşi, bir demokrasi ismi önemli değil. Ben bir Müslüman olarak monarşiymiş, demokrasiymiş, cumhuriyetmiş adına bakmıyorum. Adına kanmayacağım. Adına kanmak istemiyorum. Benim istediğim belli. Ben diyorum ki benim aklımı korusun, benim aklımı korusun, benim gelecek neslimin aklını korusun.
Bir ülkede on yılda uyuşturucu bağımlısı yüzde bin yedi yüzlere çıkmaz, benim aklımı korusun. Bir ülkede on yılda uyuş, yüzde bin iki yüzlere, bin üç yüzlere çıkmaz, benim namus emniyetimi korusun. Bir ülkede günlük birbirlerini kasten öldürenler, on yıl içerisinde yüzde binlere çıkmaz, benim can emniyetimi korusun.
Benim malımı korusun, bir adam gelip sahte çekle benim malımı alıp kandırmasın beni. Ondan sonra o çeklere de bir yasa çıkarıp devlet benim alacağımı affetmesin. Benim malımı korusun. Adam gitmiş matbaada çeki bastırmış, on yılı geçmiştir. Ben hala daha mahkemeye gidip geliyorum. Var diye bir tane çek sayıdı. Hala daha mahkemesi devam ediyor. Kaç yıl oldu? On yılı geçti. On yılı geçti. Adamın birisi bizden geldi, bir havla aldı. Para getireceğim dedi. İşte para getirmedi. Bir kısacık bir aylık bir çek verdi. Malı verdik biz.
Bizim çalışan kızlardan birisi gitti bankaya. Bankada çekin çalıntı olduğu çıktı meydana. İki tane de biliyorsun bir başkası daha verdi. İkisinde mahkemesi devam ediyor. On yılı geçmiş. Benim param gitmiş. Benim param gitmiş. Paranın gittiğine yanmıyorsun artık. Yani 3-4 ayda bir mahkeme celbi geliyor. 3-4 ayda bir mahkeme celbi geliyor. Bir gidiyor dava yargıtaylara. Bizimki onanıyor geliyor. Milletinki onanmıyor bir türlü. Geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor. O 10 yılı geçti. En sonunda canıma tak etti artık. Savaşa dedim, savaş şu bizim avukata söyle. Gitsin dedim ya. Ben gitmek istemiyorum artık dedim. Canıma tak etti dedim ya. Hem normalde malın gidiyor, hem zamanın gidiyor.
Devletin hukuku benim malımı korumalı. Daha önce de böyle bir şey vardı. 200 kusur milyarlık alacak var. Bir sürü çek var elimizde. Bir çek kanunu değiştirdiler. Çeklerin hepsi de kaldı, bitti, öldü, kağıt oldu. Devlet benim malımı korumalı. Bakın malımı korumalı devlet. Malımı korumalı, tapuyu. Devlet bir gün, bir anda kamulaştırdı onu. Veya yeşil saha yaptı. Allah Allah. Devlet benim malımı korumalı. Oraya yeşil saha yaptıysa, oranın geçer akçesinden parasını vermeli. Benim malımı korumalı. Beni mağdur etmemeli. O zaman ne lazım? Benim aklımı korucak. Benim aklımı koruması için içki, uyuşturucu, beyni yok edici, bütün her şeyi yasaklayacak.
Benim çocuklarım uyuşturucu müptelası olmayacak. Benim gelecek neslim uyuşturucuyla kendinden geçmeyecek. Bunu üreten, bunu satanı en ağır cezayla cezalandıracak. Devlet benim aklımı korucak. İçkiyi üretip satmayacak devlet. Aklı yok ediyor mu bu? Aklı yok ediyor. Bundan korucak beni. Devlet benim namusumu korucak. Benim karıma, benim kızıma birisi tecavüze yeltelenirse, devlet en ağır bir şekilde onu cezalandıracak. Benim namusumu korucak. Benim namusuma birisi elini, gözünü, dilini uzatırsa, devlet onun cezasını verecek. Akıl emniyeti, can emniyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din emniyeti. Devlet bunları emniyet altına alacak.
Bunları korucak. Adı ne olursa olsun, devlet tebaasının içerisinde adaletle hükmetecek. Adının ne olduğu önemli değil. Zenginlere adalet ayrı, fakirlere ayrı, adalet ayrı olmayacak. Üst seviyedeki bürokratlara farklı adalet, alt seviyedeki insanlara farklı adalet olmayacak. Adalet mekanizması herhangi bir siyasi görüşe, herhangi bir dini görüşe, herhangi bir görüşe müntesip olmadan adalet dağıtacak. Adalet olacak, adalet. O zaman adı önemli değil ki. Bakın adı önemli değil devlet sisteminin o zaman. Biz isimlerin arkasından konuşuyoruz.
Cumhuriyet mi olmalı, demokrasi mi olmalı? İster cumhuriyet olsun, ister demokrasi olsun, bu beş tane şey getirir, isterse monarşi olsun, krallık mı olsun? Olsun krallık, ne olmuş yani? Bana adalet lazım kardeşim. İngiltere'de kraliçe var. Vallahi yaşadıkça yaşıyor daha. Kimse rahatsız değil. Belçika'da krallık var, İsveç'te krallık var. Ne olmuş yani? Ana Avrupa demokrasinin beşiydi. İspanya'da krallık var, Hollanda'da krallık var. Ya Avrupa komple krallık ülkesi. Kimse rahatsız değil. Kimsenin bir şey dediği de yok. Hiç insanların İngiltere kraliyet ailesiyle bir problemi var mı? Yok. Bizde Osmanlı padişahlarla alakalı düşmanlık var. Biz padişahları içkici yapıyoruz, padişahları luti yapıyoruz, padişahları kadın düşkünü yapıyoruz, padişahları biz her türlü şeyi yakıştırıyoruz padişahlara.
Kraliçe'ye bir laf yok. Neden? Herkes kraliçeci. Biz padişahlıya kaykırız. İngiltere'de var, Hollanda'da var, İspanya'da var, Belçika'da var, İsviçre'de var, Norveç'te var. Ne kaldı? Ama onarşi var. Var onlarda. At değil. İşleyişe bak. Aha biz Cumhuriyet kurulduğundan beri layık demokratik hukuk devletiyiz. İnsan haklarına saygılı, layık demokratik hukuk devleti. İsim bu. Söyleyin. Var mı yok mu?
Siz bakın. Bir din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü olacak? İyi. Ya normalde kim din adamı diktatörü? İran. Buradaki söz konusu olan direkt oraya gidiyor. İyi. Vatikan'ı ne yapacağız? Devlet. Devletin başında da Papa var. O din adamının devleti oluyor ya. Neden karşı çıkmıyoruz? Neden Avrupa karşı çıkmıyor ona? Bu soruların hiçbirine, kaynaklarının hiçbirinde konmuş bir kural yoktur. Evet. Doğru. O yüzden İslam önce adaletin sonra özgürlüğün sonra bu noktada insanların birbirlerinin eşit yaşam hakkının üzerine bunun üzerine daha konuşulur.
Kuruludur. 11. sayfa devam diyoruz. Hakkınızı helal edin. Evet. Güzel bir soru ve sohbet silsilesi oluyor. İnşallah biz de faydalanıyoruz. Hakkınızı helal edin. Geceniz hayır olsun. Selamun aleyküm. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi