mustafaozbag.org

8. Mesnevi Şerhi (36-51 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 19 Temmuz 2020 · 44:51

Ya dostlar, bu hîkâyeyi iyi dinleyin. Gerçekte bizim hâdemiz değil, anlatır bu. Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî'nin ilk 18 beytinden sonra, birinci hîkâyeyi anlatır. Bu birinci hîkâye, bir pâtişâhın halayıkçağına, bir köleye, bir köle kadına aşkını anlatır.
Hazret-i Mevlânâ başlangıçta dinle derken, insanların neyi dinlemesi gerektiğini anlatır. Ve dinleyecek olan insandır. O yüzden o dinlemeye tabi olanlar, ardından anlatılacak olan hîkâyeye kulak kesilmeleri gerekir. Bu anlatılan ilk hîkâye, Hazret-i Mevlânâ, C.M. Hazret-i Mevlânâ'ın deyimiyle, bizim hîkâyemizdir derdi.
Bizim derken, benim demez. Çoğul konuşun, tekin değildir. Der ki, bu hîkâye bizim hîkâyemizdir. Yani, Hazret-i Mevlânâ gibi olanların hîkâyesidir. Bu Şemsettin-i Tebrizi'nin hîkâyesidir. Bu Abdülkadir Geylânî'nin, Ahmet el-Rufâin, Ahmet el-Vedemî'nin, İbrahim Dusikî'nin hîkâyesidir. Bu Abdülrahim Tartabî, Abdülrahim Neşâbî'nin hîkâyesidir. Bu çorumlu Hacı Bekir Baba'nın, bu Hâle Haydar Efendi'nin, bu çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin hîkâyesidir. Bu hîkâye, Nefşehir'de Abdullah Efendi Hazretlerinin hîkâyesidir. Bu hîkâye, o güne kadar gelmiş, ondan sonra da gelecek ve bundan sonra da gelecek olan Veliullah'ın, Mürşid-i Kâbî'lerin hîkâyesidir. Bu hîkâye bizim hîkâyemiz dediğine göre çoğuldur çünkü.
Bu çoğul, bütün velileri kapsar. Bu çoğulun aslında kesrette vahdet, vahdette kesret noktasında bir tek veli ama o veliler cümlesinin hîkâyesidir. O yüzden Hazret-i Mevlân-ı Cenâlt-ı Rûmî Hazretleri dinleyin deyip insanların kulak kesilmeye sevk ettikten sonra ve ardından gelen veyikler de bağlarından kurtulun dedikten sonra o bağlardan kurtular, o kimse, o neyi dinleyecekse ve neyle Mürşid-i Kâmil ise ve o Mürşid-i Kâmil de bütün Mürşid-i Kâmil'lerin hikayesini anlatar ve bizim hikayemizdir dediği halayıkçâzın, bir padişanın halayıkçâza olan aşkını anlatır.
Buradaki padişâh Rumuzdur, buradaki halayıkçâz, buradaki o padişahın aşık olduğu kadın Rumuzdur. Buradaki kuyumcu Rumuzdur, buradaki doktor Rumuzdur. Buradaki şahsiyetler, kimlikler, kişilikler, eşyalar hepsi de birer Rumuzdur. Arkasında birer mânâ vardır. Bunu sadece bir padişahın bir kadına aşıklığı olarak anlarsanız Mesnevi'den bir şey anlamamış olursunuz. Ve Mesnevi hiç tanımamış, Mesnevi hiç dinlememiş, bu âlevin mânâsını idrak etmemiş olursunuz. Bu mânâda eğer Mesnevi'deki hikayeleri Lefonton hikayeleri gibi görürseniz, Mesnevi'deki hikayeleri eğer ki nefsinizden bakarsanız veya zahiri ilimle bakarsanız normal bir hikaye gibi gidersiniz.
Ama Hz. Mevlana Cenâlt-ı Mümadretleri, bu bizim hikayemiz derken ona bir derinlik katıyor. Bu bizim hikayemiz derken ona bir mânâ katıyor. Bizim hikayemiz derken bunun dışında, okuduğunuzun dışında, okuduğunuzun daha derinlemesine, okuduğunuz perdelerin arkasında başka şeylerin var olduğunu söylüyor. Ve diyor ki, a dostlar! Ve bunu anlayanlara da kendine dost görüyor. ve bunu okuyacak olanları da kendine dost görüyor. Ve bunu ancak o kendini anlayacak, kendisini dinleyecek olanların o dostlar da ailesinde duracağını söylüyor. A dostlar derken, kendisine çok yakın görüyor. Hani Kur'an-ı Kerim'de bazı tabirler vardır. Ey insanlar der! Bütün insanlara hitaptır!
Ey iman edenler! İman edenlere dahi, iman edenlere hitaptır! Ey işte Yahudiler, Museviler de! Yahudilere ve Musevilere veya Ehli Kitab'a da hitap! O zaman hitap, başlangıçta kullanılan kelimeye göre, kullanılan tarzına göre nereye gittiği söylüyor. Nereye gittiği belli olur. Burada a dostlar deyince Hz. Mevla'na, demek ki bu mesnevi anlayanı, mesnevi dinleyeni, mesnevi kendisine bu noktadan ölçü edineni kendisine dost görüyor.
Kendisine dost görüyor. Çünkü mesnevinin ilk başlarındakinde, 18 beytinde ayrılıktan şahrem, şahrem olmuş. Bir gönül isterim ki, o beni anlasın. Ben onunla konuşayım. O ayrılıktan şahrem, şahrem olmuş bir gönül isterim. Ayrılıktan şahrem, şahrem olmuş gönül, onun dostudur. Ayrılıktan şahrem, şahrem olmadıysa, o onun dostu değildir.
Onun yoldaşı değildir. Onun arkadaşı değildir. Onun gönüldaşı değildir. Nefsine uyan onun dostu değildir. Hevasına uyan onun dostu değildir. Yolunda gitmeyen onun dostu değildir. Aşıklığı kendisine ölçü edinen onun dostu değildir. Bu noktada maşuk olarak kendisinin önüne Allah'ı koyan onun dostu değildir. Eğer Allah ve Resulünün yolunda gitmeyen onun dostu değildir.
Çünkü kendisini kendisi tanımlamış. Ben Kur'an'ın kulu ya, Muhammed-i Mustafa'nın yolunun tozu ya, kim bunun dışında bir şey söylerse, o sözden de, o söyleyenden de uzağın diye kendinin nerede olduğunu göstermiş. Eğer Kur'an ve Sünnet dairesinde değilsen onun dostluk dairesinde değilsin. Eğer aşıklık yolunda değilsen onun dostluk dairesinde değilsin. Eğer kalbinden, gönlünden şahrem şahrem dosttan ayrılığının acısını yaşamıyorsan onun dostu değilsin. Eğer geceleri secdadeni atıp da tevhid okumuyorsan onun dostu değilsin. Eğer sen iyilikte, merhamette, şefkatte, güzel ahlakte, edepte, terbiyede, önde değilsen, o halde değilsen onun dostu değilsin. O zaman dostluk dairesi kendince farklı bir şey, kendince farklı bir şey.
O dostluk dairesi kendince özel. O dostluk dairesinde duranlar ancak ona dost olacak. O zaman a dostlar dediğinde biz sokaktan geçeni onu dost görmeyeceğiz. A dostlar dediğinde o dostu rahatsız edenleri dost görmeyeceğiz. A dostlar dediğinde hevai hevesine uyanır dost görmeyeceğiz. A dostlar dediğinde insanların vicdanlarını yaralayan, gönüllerini kanatan, önden arkadan hançerleyen, ahlakları, salakları, gerizekalıları, edepsizleri o dostlar sünnesinden görmeyeceğiz.
Dost dendiğinde dosta dostuz. Dost dendiğinde edebiyle, ahlakıyla, tavrıyla, tavrıyla, tarzıyla Muhammedi'yi kokan. Dost dediğimizde o Muhammedi kokuyu her tarafından almamız lazım. Dost dediğimizde o edebi, o ahlakı her tarafından almamız lazım. Dost dediğimizde insan görmemiz lazım. İnsan ki dinleyen mahluktur. İnsan ki yapma denileni yapmayandır. İnsan ki bir daha bununla benim karşıma gelme diye gelmeyendir. İnsan ki, insan ki böyle konuştuğunda rahatsız oluyorum dendiğinde bir daha konuşmayandır. İnsan, insan değildir. İnsan değildir.
Eşekte de dil dudak vardır. Eşekte de kulak vardır. İnsandır insana dost olan. İnsan. İnsan ki, insan ki dinleyendir. İnsan ki dinlediğini anlayandır. İnsan ki anladığını idrak edip uygulayandır. İnsandır o. Geri kalan hayvandan daha aşağı mahluktur. İnsan, insan dosttur.
İnsan. İnsan cinlilere halifedir. O insan meleklere halifedir. O insan, insan, insanına halifedir. O insan, ağaca, kurda, kuşa, böceğe halifedir. O insan, mahlukatın eferdisidir. Hazreti Allah, nefsine uyan, nefsine uyan, heva ve hevesine uyan kimseleri değil. Hazreti Mevlana, adoslar, dinleyin. Bu bizim hikayemiz derken, işte o dostluk dairesinde duranlara sesleniyor. Üstadını dinleyen, derse aldın diyen dost değildir.
Getiren dost, getiren dostu. Susuzca, edepsiz duranenlar dost değildir. Bizim aşkımızda hayal var. Bizim aşkımızda incelik vardır.
Bizim aşkımızda derinlik vardır. Bizim aşkımızda yücelik vardır. Bizim aşkımız, aşkımız. Ama aşkımız bedene değildir. Aşkımız nefsimize değildir. Bizim aşkımız insanların nefsine değildir. Başka bir şey değil.
Şeytana uyur. Haklar, geri zekalılar, terbiyesizler, asla ve asla onu aşk bilmesinler. Onlar o dostluk dairesinde değil. Bunu bir kere altını çizeyim. Dost, Allah'a dosttur. Mustafa'ya dosttur. Velilere dosttur. Üminlere dosttur. Şeytana dost olanlar, Allah'a dost değildir. Sen bedenine dostsun. Sen tenine dostsun. Sen malına dostsun. Sen mevkine dostsun. Sen parana puluna dostsun. Sen nefsine dostsun. Sen şeytana dostsun. Şeytan seni dürtüklemiş. Şeytan seni kandırmış.
Adatmış seni. Seni edepsiz bir noktaya götürmüş. Seni hayasız bir noktaya getirmiş. Sen hayasızlığını aşk zannetme. Edepsiz. Sen an dost olmaktır. Muhammed-i Mustafa'ya uymaktır. Onun edebiyle edeplenmek. Onun ahlakıyla ahlaklanmak. Bizim yolumuz Abdülkadir Geyradililerin, Ahmet Erdoğan, Üstadelerin, İsmail Hakkı Bursevilerin, Hazreti Mevlana'nın yolu. O yoldan yürüyenler ancak bu dostluk kavramının içindedir. O yoldan yürüyenler ancak bu dostluk kavramının içindedir.
O yoldan yürüyenler, putperestler, tenine, tenini ilah edinenler heva ve hebe bu dostluk dairesinde değildir. Bilgisini, aklını ilah edinenler bu dostluk dairesinde değildir. Bizim savaşımız, nefsimiz de olan savaştır. Bizim mücadelemiz şeytanladır, müşriktedir. Bizim mücadelemiz, en büyük mücadelemiz içimizdedir. İçimizde. İşte o nefsiyle mücadele eden ancak bu dostluk halakasının içinde durur. Nefsiyle mücadele edemeyenler o dostluk halakasında duramaz. Eğer aşıklık ise, bilgisayar bu aşıklık insana ise ve o aşıklığı içinde saklayıp gizlemeyi, şu heda şerbeti içmekle nitelendiren bir peygamberin arkasından gitmektir. O zaman eğer biz aşık ise bilgisine dahi, onu kalbimizin içerisinde, kalbimizin içerisinde yaşar, onunla ölürüz ki şu heda şerbetini içerisin.
Edebimizi koruruz, terviyemizi koruruz. Onu açıkça ifşa etmek aşıklık değildir, rezilliktir, onu biliriz. Dostlar dediğimizde benim içim dışım titrer. Acaba o adosların içinde miyim diye. Adoslar dediğinde, ben de o halakanın içinde miyim? Bizler de o halakanın içinde miyiz diye içim dışım titrer. Ve Hazreti Mevlana der ki, adoslar, işte bu hikaye bizim hikayemizdir.
Önce bu adosların altını çizmek istedim. Ola ki benim gibi bazıları gaflette bulunup, ben de o dostlar içerisinde olabilirim diye düşünmesin. Hemen atmasın kendini ortaya da. Kendi kendisini hesaba çeksin. Kendi kendisini bir düşünsün. Ben o dostlar halakasında, o dostlar zümresinde, o dostlar olmuş olanlara dost olabilirim mi? O dostlar olmuş olanların yolunda olabildim mi? O dostlar olabilmiş olanların ölçüsünde olabildim mi diye, kendi kendisini bir hizaya çeksin. Bir nefis muhasebesi yapsın diye. Ben belki de kendi nefsime söyledim. Adosların altını çizmek istedim. İşte diyorum, bu hikaye bizim halimizi anlatır. Bu hikaye bizim halimizi anlatır.
Hak için yaşamak lazım. Öyle bir hal ki, o tefekkür etmek lazım. Öyle bir hal ki, o halin içerisine atmak lazım. İnsanın kendisini oraya doğru bir seyr-i süluk etmesi lazım. O tarafa doğru kendisine bir kulaç atması lazım. O tarafa doğru bir ayak, bir adım atması lazım ki, bu hal ile hallensin. Bundan önceki zamanlarda bir padişah vardı. Hem dünya padişahlığını elde etmişti, hem de din padişahlığını. Öyle bir padişah ki, hem zahir alemin padişahı, hem de batın alemin padişahı. Hem dinde yüce, hem de madde dünyasında yüce. Öyle bir yüce ki, çift kanatlı. Öyle bir yüce ki, çift koltuklu. Öyle bir yüce ki, maddi manevi.
Öyle bir yüce ki, zahir batın. Öyle bir yüce ki, bir ayağı dünyanın merkezinde, bir ayağı aşağılada. Öyle bir padişah ki, bir eli dünyanın üzerinde, bir eli mahfusun üzerinde. Öyle bir padişah. Ve o padişah, hem yerlerin halifeliği verilmiş, hem de mananın halifeliği verilmiş. Tek taraflı değil. Yani Hazreti Ebu Bekir Efendimiz gibi. Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi. Davut gibi, Süleyman gibi. Hazreti Muhammed Mustafa gibi. Öyle bir padişahlığı var. Padişah, günün birinde yakınlarıyla avlanmak için atına bindi. Ana caddede bir halayıfcağız gördü.
Halayıfcağız, bir köle kadın. Önceden köle pazarları kurulur. Köle olan kadınlar ve erkekler, o köle pazarlarında satılırdı. İki şekilde olurdu. Esir olanlar köleleştirilir, köle olarak satılırdı. Ya da çocuk yaşta, birileri köle tüccarlarının eline geçer, kaçırılır, onlar köleleştirilirdi. Ya da köle bir anne babanın çocuğu da köle olarak doğar ve köle olarak yürüldü.
Önceden böyle bir kölelik vardı. Anne baba köleyse, çocuğu da köleydi. Anne babası köleleştirildiyse, çocuk da köle olurdu. Veyahut da bir savaş esnasında esir alınanlar, ganimet noktasındaydı. Onlar, kadınlar cariye hükmünde alınabilir veya köleleştirilir, satılır. Erkekler de köleleştirilir, satılırdı. İslam öncesi hukuk buydu. İslam öncesi hukuk böyle devam ediyordu. Ve Hz. Muhammed Mustafa'ya gelince, Cenab-ı Peygamber zaman içerisinde köleliği tasfiye etti. Önemsedi. İnsanlar bir hata yaptıklarında, günah işlediklerinde köle azat etmeyi onları tavsiye etti. Ve İslam kendi zamanında hiç kimseyi köleleştirmedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetleri'nin Medine döneminde ve Mekke döneminde köleleştirdiği bir kimse yoktur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem adetleri, siyaset ve politikayla 20 yıl içerisinde, İslam topraklarının içerisinde köleliğin kökünü kazımıştır. İslam'la beraber son köleleştirme politikası kaldırıldı. O yüzden İslam bu manada köleliğe savaş açmış, köleliği yenmiş bir dindir.
Ve İslam köleliği kaldırmış olmasına rağmen İspanyol çapulcuları, Fransız çapulcuları, Avrupa'lı çapulcular köleleştirme ve köleliğe devam ediyorlardı. Afrika'dan siyah derinleri alıp köleleştiriyorlardı. Ve köle pazarlarında onları satıyorlardı. Tabi İslam'dan önce de bu köle ve köleleştirme hukuku devam ediyor. Bu Orta Asya'da da vardı, bu Mezopotamya'da da vardı, bu Arap ülkelerinin bulunduğu bölgelerde de köle ve köleleştirme vardı.
İşte padişah giderken, taşları ile beraber yol kenarda satılan bir kadını gördü ve bir görüşte aşık oldu. Bir görüşte ona aşık olunca padişah kaç para dedi, dediler ki şu para padişah da o köleyi satın aldı. Onu götürdü sarayına, baş köşeye tuttu.
İnsanı yarattı. Yaptıktan sonra nefsi de yarattı. Ve nefsi hiç kimse almak istemedi. Ve Cenab-ı Hak dedi ki kim bu nefsi alırsa ondan razı olacak. Bu razı, kendisine verilen ilmi ledünle bildi. Ve bütün ilimleri, bütün ilimleri vermiştir.
Bütün ilimden razı olacak, yanına talibim yarabbim. Yanına talibim değil, o nefsi üfledi. O nefsi alınca, üflenince nefis ona ey secde emri. Çünkü Cenab-ı Hak nefsi yarattığında Allah ona sordu, sen kimsin, ben kimim?
Nefis ona dedi ki sen sensin, ben de benim. Cenab-ı Hak onun ateşin içinden. 40.000 yıl sonra, 40.000 yıl sonra nefsi ateşin içinden çıkardılar. Allah sordu ona, sen kimsin, ben kimim? O da Allah'a dedi ki sen sensin, ben de benim. Cenab-ı Hak onun soğukluk dergâhsına, 40.000 yıl soğukluk dergâhsındadır. 40.000 yıl sonra tekrar çıkardılar. Cenab-ı Hak sordu ona, sen kimsin, ben kimim? Nefis dedi ki ona, sen sensin, ben de benim. Hazreti Allah buyurdu ki, atın bunu açlık deryama.
39 gün dayanabildi. 39 gün sonra başladı feryat figan etmeye. Beni buradan çıkar, beni buradan aldır demeye yollarıp yakarmaya başladı. Cenab-ı Hak sordu, alın getirin onu açlık deryamdan dedi. Aldılar getirdiler açlık deryamasından. Sordu ona, sen kimsin, ben kimim? O dedi ki, sen beni yaratan Rab'sin.
Ben ise senin yarattığın mahlukum, mahlukum dedi ve terbiye oldu. Nefis terbiyesi için açlık o yüzden çok önemli bir şeydir. Oluç, o yüzden nefis terbiyesinde çok önem arz eder. Aç kalmak, nefis terbiyesinde çok önem arz eder. Nefsi aşağı düşürmek ancak açlık dolu. Hani genç bir sahaba geldi, dedi ki ya Resulallah, eğlenemiyorum. Ama bu noktada da cinsel isteklerim, arzularım çok diriydi. Bana bir yol öğret deyince, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ona orucu tavsiye etti. Oruç, insanı terbiye eder. Oruç, insanı bu noktada nefsi en fazla aşağı çalan, nefsi en fazla terbiye eder.
Nefsi en fazla zorlayan şey açlıktır, oruçtur. O yüzden sufiler, orucu fazla tutun. Gençler, pazartesi, perşembe orucunu terk etmeyin. Yaşlılar, ayın ortasından başında sonunda oruç tutmaya gayret edin. Ey iman edenler, Ramazan otuz gün oruç size farz kılındı. Ramazan otuz gün orucu kılın. Sufiler, bir gün boş, bir gün dolu oruç tutun. Dervişler, derviş olmaya aday olanlar. Orucu sevin, açlığı sevin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu dünyadan hiç doymadan göçtü gitti. Hiç doymadan. Yemekten aç kalkma. Füreti seni yedir. Doymadan yemekten kalkabilene helal olsun. O nefis, güvenince, çünkü o nefsi kendi içine kabul etmişti.
Allah ondan razı olacaktı çünkü. İşte diyor ki, padişah, padişah cariyeyi gördü. Cariyeyi görünce bir görüşte ona aşık oldu. Ona aşık olunca onu verdi parasını, satın aldı. Ve kafeste çırpınmaya koyulmuştu. Mal mülk verdi. O anayıkçı ağızı satın aldı. Can kuşu dedi, içindeki o istek, o arzu, içindeki o sevgi, çırpınmaya durdu. Dedi ki onu al, onu ister, ona sahip ol. Onu elinin altına al. Kaç para? Şu para. Bastı parayı, halayıkçı ağızı satın aldı. Onu aldı. Ama kader bu ya.
Halayıkçı ağız hastalandı. Onu götürdü sarayına ama Muralına erdi. Yani onunla yatkı, onunla cinsel ilişkiye girdik. Sahil olarak bakarsak, batın olarak bakarsak, Onu avmanın, onu elde etmenin lezzetine, tadına vardır. Bir şeyi insan bardağı alır, Bu suya sahip olmak da bir lezzettir içmese dahi. Der ki ben suya sahibim. İçteyim. Bu hayrı tatlar. Binmek farklıdır. Suya sahip olmak farklıdır. Suyu içmek farklıdır. Su olmak farklıdır.
Su olduğunuzda suya ihtiyaç duymaz. Yolu da içmekten geçer. İçmek, suya sahip olmak. Suya sahip olmak, suyu tanıyıp binmekten geçer. Eğer suyu hiç bilmezseniz, siz suya sahip olamazsınız. Bilmediğinize sahip olabilir miysiniz? Hayır. Önce suyu bilmek lazım. İşte o hala içi ağzını aldı. Muradına erdi. Hala içi ağzı hastalardı. Hastalanınca, hani birinin eşeği vardı, Palanı yoktu. Derken, Palanı bulur. Fakat eşeği kurt kaptı. Hani testisi vardı da, su elde edemiyordu. Suyu buluncadan testi kırıldı. Padişah, sağdan soldan hekimleri toplattı.
Dedi ki, İkimizin canı sizin elinizde. Benim canım bir şey değil. Canımın canı o. Bakın sevmek nasıl bir şey. Benim canım bir şey değil. Sevmek, benim canımın canı o. Sevmek, benim isteğim önemli değil. Sevdiğim, aşkım, sevgilim, Senin istediğinden. Benim canımın ne istediği değil. Senin canının istediği, Benim canımın istediği. Senin sevdiğin, benim sevdiğim. Senin iyi gördüğün, benim iyi gördüğüm. Senin kötü gördüğün, benim kötü gördüğüm. Senin yapma dediğin, başıma tat. Senin etme dediğin, başıma tat. Senin yapma dediğini bir daha yapmam.
Asla var asla. Kat avrakatla. Aklından değil, dünyandan sildim aklımı. Demek sevmek, benim canım değil, senin canım. Sevmek, benimki değil, seninki. Sevmek, benim değil, senin. Sevmek, ben yokum, sen varsın. Sevmek, benim aklım yok, senin aklın var. Sevmek, benim fikrim yok, senin fikrin var. Sevmek, benim dilim yok, senin dilin var. Sevmek, benim elim yok, senin elin var. Benim ayağım yok, senin ayağım var. Benim ilmim yok, senin ilmin var. Benim bilgim yok, senin bilgim var. Ben yokum, sen varsın. Ey sevgilim, sen gerçeksin. Ben de değilim. Sensin, oynayan da sensin.
Ben de senin. Bir şey yok. O yüzden padişah diyor ki, benim canım yok, onun canı var. Eğer onun canlı can olursa, benim canım can olacak. Eğer onun canlı can olmazsa, benim canım olmayacak ki. Sevmek. Aklı bir dünnen. Yaralıyım. Padişah diyor ki, ben dertliyim. Yaralıyım. Benim dermanım o. Canıma kim derman bulursa, dedinemi de aldı gitti, incimi de mercanımı da. Derdime kim derman oldu? Benim bu derdime derman olan bütün mal varlığımı aldı gitti. Maddi manevi neyin varsa onun olacak.
Yeter ki derdime birisi derman olsun. Hekimlerin hepsi de, canımızla oynayalım, beraberce düşünelim, karara varalım. Evin bir mesihidir. Evinizde her derde bir merham vardır bizler. Hekimler toplandılar. Dediler ki, her birimiz, kendi aleminde bir mesihtir. Hani İsa aleyhisselam ölümleri diriltirdi ya. Hani İsa aleyhisselam körlerin, almaların gözlerini açardı. İsa aleyhisselam alaca hastalıkları tedavi ederdi. Hani İsa aleyhisselam Cenab-ı Hak onu öyle bir mucize ile desteklemiştirdi ki, İsa aleyhisselam ilk doğduğunda beşikteyken konuşandı. O yüzden İsa, beşikteyken kendisinin ne olduğunu konuşan bir peygamberdi. Ve İsa aleyhisselam, ölen bir kimseye okur, kültü bir iznillah der, ölen kimse dirilirdi.
Hatta meşhurdur ya, Habib Acemiye Antakya'ya İsa aleyhisselam'ın havarileri geldiğinde, onunla dini tebliğ ettiler. Ona dini tebliğ edince, onda alaca hastalığı vardır. Alaca hastalığı için gitmediği doktor, gitmediği hekim kalmamıştı. Ama hiç kimse onun tedavide bulunamamıştı. Ve o Habib Acemi dedi ki, madem ki siz davanızda haksınız, benim bu hastalığımı tedavi edin dedi. Onlar da onun hastalığını okuyaraktan tedavi ettiler. O tedavi olduğunu görünce bir mucize gibi bir şeydi. Hemen iman etti onlara. O marangozdu kendisi. Hemen o marangozken o ilah yapan, Tanrı yapan, bunlar masada geçimini onunla sağlar. Bunun gibi. Doktorlar, hekimler de dediler ki, biz hepimiz kendi dalında birer mesihiz.
Birimiz, birimiz iç hastalıklarına bakar, birimiz göze bakar, birimiz kulağa bakar, birimiz işte ağıza bakar, birimiz dahiliyeci, birimiz hariciyeci. Tıp tıp bun dalları var ya, bütün tıp dallarında biz hepimiz, her birimiz hünerliyiz. Hepimiz bir araya gelelim. Hepimiz birlikte olalım. Ve birlikte olaraktan biz bu hastalığı tedavi edelim. Bu hastalık için var gücümüzle savaşalım. Niçin? Teklif edilen şey hazine. Dağlar da Allah isterse demediler. Onlara insanın aczini gösterdi. Hani onlar bu işe dağıtılar ama inşallah deyip Allah'ı hatırlamadılar. Hani Hazreti Peygamber'e sallallahu aleyhi ve sellem adı denilen üç soru sormuşlardı da.
Cenab-ı Peygamber onlara yarın gelince aferin demişti. Ama inşallah dememişti Mekke'de. İnşallah demeyince Cenab-ı Hak vahyi kesti. Vahyi kesince müşrikler alay etmeye başladılar. Müşrikler alay etmeye başlayınca Cenab-ı Resul, Cenab-ı Allah Cenab-ı Resul'unu daha fazla üzmemek için Ayet-i Kerime'yi indirdi. Dedi ki ey Habibim inşallah deme. İnşallah deme. Bir inkas. Siz bir şey yapacaksanız inşallah. Bir işe girişeceksiniz. Başında besmele. Besmeleden önce söz verirseniz inşallah yarın gelirim. İnşallah yarın gelirim demek. Allah'tan bir mani bir keder olmazsa geleceğim demek. Söz vermektir. İnşallah yarın oradayım dediğinizde evde yatarsanız hiçbir mani olmadan siz verdiğiniz sözü yerinize getirmediniz.
İnşallah demek söz vermektir çünkü. Ama diyor onlar inşallah demediler. Allah'ı unuttular. Gaflete daldılar. Kendi bilgilerine, kendi hünerlerine daldılar. O bilgi ve hüner onları gaflete daldırdı. İnşallah demedi. Demeyince de Allah insan acizdir. Acizliğini gösterdi. Sen Allah izin vermezse kirpini daha oynatamazsın. Allah izin vermezse dilini böyle oynatamazsın. Allah izin vermezse bildiğini unutursun. Allah izin vermezse yolunu kaybedersin. Allah izin vermezse evini kaybedersin. Allah izin vermezse kalbini, yüreğini, içini, dışını her şeyini kaybedersin. Allah izin vermezse saf salak olup çıkar gidersin.
Allah bizi affetsin. Allah isterse sözünü söylemediler. Dememden maksat. Gönül kapalılığını anlatmak. Yani onların gönlü kapandı. Gaflete daldılar. Onlar gaflet içerisinde yürütmeye başladılar. Bilgileri, ilimleri, eski derviçlikleri, eski hekimlilikleri, çavuştuğu nakipli, mükabbalı, halifeliği önüne geçti onun. Perde oluverdi. Gaflete dalıverdi. O kendince aman ben üstada çok yakınım dedi. O kendince ben Hazreti Resulullah'a çok yakınım dedi. O kendince ben Allah'a çok yakınım dedi. Yakınlık onda kibirlilik getirdi. Böbürlendi. Perde oldu. Görmeyiverdi. Ve o yüzden yoksa Ehreti bir hayl olan inşallah sözünü unuttuklarını anlatmak değil. Yani Ehreti bir şekilde inşallah demen seni kurtarmaz.
Ehreti bir şekilde inşallah demen. İnanarak da, yürekten de, Allah'a güvenerekten de uyanık ol. Gaflette değilsen inşallah sözünü söylemene gerek yok. Gafletteysen, gafletteysen uyan gafletten. Perdeliysen o perdeyi aç. O perdeden kurtul inşallah. Nice inşallah demen var ki, canı inşallah'a eş olmuştur. Nice insanlar vardır. Kimdir onlar? Veliler, dostlar. Kimdir onlar? Peygamberler. Onlar inşallah'ın canı olmuştur. İnşallah'la eş olmuş. Onlar dost olmuştur. Öyle dost olunca, sen atmadın, ben attım onu. Hınca sen konuşmadın, ben konuştum onu. Öyle dost olunca, seni öldürmedi. Öyle dost, o benimle yürür, benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle konuşur der.
İnşallah'ın özü olmuştur ondan. Gören Allah, duyan Allah'tır ondan. İnşallah sözüne ihtiyaç yoktur. İnşallah. Burada kaldık. Cenab-ı Hak önümüzdeki hafta nasip edersek inşallah 50. 51. beytten devam edeceğiz. Hakkınızı helal et. El-Fadiya.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi