mustafaozbag.org

73. Mesnevi Şerhi (505-509 Beyit)

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Mesnevî Şerhi · 20 Aralık 2020 · 46:55

O tertemiz küpte yüz renkli elbise, ışık kibarı duru bir hale gelir, tenk renke boyanırdı. İsa'nın küpünden bahsediyoruz ya, bir, İsa'nın küpünden tek renkten çok renk çıkması, bir de İsa'nın küpü, bütün renkler İsa'nın küpünden girip, kendi renklerinin parlayaraktan çıkması. İki, bunu biraz böyle geçen derslerde yaptığımdan, konuştuğumuzdan biraz böyle açmak istedim.
Bir dergah düşünün, bir tasavvufu ekol düşünün. Bu ekole herkes gelir. Sufi ekol, tarikatla sufi ekol arasında fark vardır. Tarih katlar, tarih boyunca sufi ekolden yerleşik düzene geçince oluşmuştur. Sufi ekol, yerleşik bir düzene geçince, fikir olarak, düşünce olarak, aynı zamanda tavır mekan olarak, tarikatlaşmıştır İslam dünyasında.
Çocuklarınızla ilgilenin, çocukların buraya gelmelerini canı gönülden istiyorum. Ama çocuklardan dolayı işte sohbeti anlayamıyoruz diye şikayetler oluyor. Evet, çocuklarınızı muhakkak getirin. Bu çocuk sesleri de olacak, bunlardan da çok rahatsız olup bana şikayette bulunmayın. Bu da işin başka veçesi. Bir topluluğun çocukları o toplulukla beraber yaşamıyorsa, o topluluğun geleceği yoktur. Gönül arzu eder ki herkes camiye, tekkeye, medreseye giderken çocuklarıyla beraber çocuklarını götürsün. Çocuklar evde, laptoplarda, internetlerde orada burada dolaşmasınlar. Veya anne babaları burada, genç çocuklar kafelerde dolaşmasınlar.
Şimdi, tarikatlar, sufi hareketin yerleşik düzene geçmesinden oluşmuş, doğmuştur. Önceden ehli tarikatın, zikrullah yaptığın özel mekanlar, dergahlar yoktu. Sufiler seyyahtı, dolaşırlardı. Ve her sufi hicret ederdi. Hatta hicret etmeyen bir sufinin kemalatı eksiktir denirdi. Çünkü hicret, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin sünnetiydi. Aynı zamanda bütün peygamberler de hicret etmişti. Seyahat etmek, hicret etmek bu manada peygamberlerin sünnetiydi. Ve seyahat, peygamberlerin bu noktada vazgeçilmez sünnetlerinden birisiydi.
Ve Müslümanlar muhakkak Allah için seyahat ederler, hicret ederlerdi. Sufiler bu disturu kendilerini ölçe edip, tarih boyunca beldeden beldeye seyahat etmişler, hicret etmişler. İnsanları Allah ve Resulü'ne davet etmişler. İnsanları Allah'ı tanımaya, Allah'ı bilmeye davet etmişler. İnsanları bu noktada Allah sevgisini aşılamaya çalışmışlar. Sufi hareketi yaklaşık hicri 100 yıldan sonra İslam dünyasında kanlı canlı hayatını devam ettirmiş. Ta ne zamana kadar? İşte 400'lerde, 500'lerde sufi hareket dergahlaşıp oturmaya başlamış. Tekkeler kurmaya başlamışlar. Bu ilk yıllarda bu tekkeler yine sufi hareket çok renkli bir şekilde devam etmiş. Ama son, Osmanlı'nın son 200 yılında sufi hareket ne yazık ki o hareketliliğini kaybetmiş.
O seyahati kaybetmiş, o hicreti kaybetmiş. Tekke şeyhleri tekkeyi kaptırmamak için tekkenin postuna oturmuşlar, kalkmamışlar. Böylece kendilerini yenileyememişler ve çok renkliliklerini koruyamamışlar. Öyle bir hal gelmiş. Artık tekkeler, çok özür dilerim böyle şey söylemek istemem ama ortodoks bir hale gelmiş. Hiçbir şeyin değişmesi, hiçbir şeyin gelişmesi, hiçbir şeyin kendince dönüşmesi mümkün olmayan bir hal olarak gelmiş.
Ve zaten sonunda da işlevini yitirmiş. Ne zaman zaten bu acı bir tabir İslam'ın içerisinde tabiri caizse iştihat kapısı kapanıp değişmeye, yenileşmeye açık olunmadığı zaman İslam dünyası çökmüş. Şu anda çökme sebeplerinden birisi İslam dünyasının ritmik olarak kendisini yenileyememesi.
Daha doğrusu Müslümanların ritmik olarak kendilerini yenileyememesi, kendilerini dönüştürememesi. Kapitalist deccaliyet sisteminin altında ne yazık ki sadece namaz-abdest bağlamında kalıp, örtü-sakal-cübbe bağlamında kalıp, kendisini dizayn edip, kendisini yenileyip, bu modern dünya denilen köhnemiş, tek dişi kalmış canavarın karşısında yenilmiştir. Bunu kabul etmemiz gerekir. Bu yenilginin ana sebeplerinden birisi İslam dünyasının içerisinde her an kendisini yeni, kendisini diri, kendisini rengarenk tutan sufi hareketin hem düşünsel noktada hem yaşamsal noktada bunu kaybetmesinden kaynaklanır. Sufi hareket İslam dünyasının canı hükmündedir.
Sufi hareket İslam dünyasına hayat veren ruh hükmündedir. Ne zamanki sufi hareket bu işlevini yerine getirmedi, İslam dünyası o canı, o ruhu, o aktiviteyi, o diriliği kaybetti ve yenildi. Zaten İslam dünyasını yenmek isteyen gayri İslami unsurlar bundan 200 yıl önce, bundan 300 yıl önce İslam dünyasının iki şeyini, iki noktasını helak ettiler.
Bir fıkıhçılarını, iki sufilerini, fıkıhçılarının elini kolunu bağladılar. Onlar da bu noktada ne yazık ki ortodokslaştılar. Bizim işte filanca alim böyle dedi dediler, orada kaldılar. Yeni bir iştahat getiremediler. Sufiler de kendilerini yenileyemediler. Ceddüke, ceddüke, şeyhüke, şeyhüke böyle yaptı, biz de böyle yapıyoruz dediler.
Her birinin bir tarafında para keseleri oldu, bir tarafında vakıfların malları oldu. Bunları kaybetmemek için kendilerini yenileyemediler. Ey oğul, ne zamana kadar altına, gümüşe bağlı kalacaksın? Bağı çöz, hür ol. Dairesini ne fıkıh dünyası ne de sufi dünyası kendisine ölçü alıp da bunu beceremedi ve başaramadı.
Bunu becermeye, başarmaya çalışanları da sufiler ve fıkıhçılar bir olup astılar. Seyyid Nesimi gibi, Hallâc-ı Mansûr gibi, sufiler ve fıkıhçılar bu noktada kendilerini değiştiremeyen, aynileşen sufilerle kendilerini değiştiremeyen, ortodoks kalan fıkıhçılar toplanıp Hazreti Mevlana'yı çarmıha gerdiler. Yunus Emre'nin şiirlerini atıp Tukak'a ilan ettiler. Muhyiddin Arabi'yi küfrüne fetra verip okutmadılar. Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri'ni Tukak'a ilan edip attılar. Ve günümü kendi zamanlarında kendilerince zamanın kutbu hükmünde olan kimseleri sürdüler. Osmanlı'da da var, sürülmüş bir sürü Şeyh Efendi var. Sürülmüş Şeyh Efendi var.
Ve son dönem sürülmüş bir sürü suvi var. Kendi zamanlarında anlaşılamamış, küfrüne fetha verilmiş, sürgün yemiş, şehirden şehire dolaşmış sufiler var. Bu ortodokslaşmış fıkıhçılarla aynileşmiş sufilerin ortak yaptıkları şeyler. Ve böylece İslam dünyası ne yazık ki canlı çok renkliliğini, canlı çok sesliliğini kaybetti.
Kaybedince biz bir mezhebin, bir meşrebin, bir kılığın esiri olduk. Esiri olduk. Bizim için bağ oldu. Hepimizin kendince bir altını, kendince bir gümüşü oldu. Kendince altını oldu, vazgeçmedi ondan. Kendince bir gümüşü oldu, vazgeçmedi ondan. Adam vefat etmiş, şeyhi altın oldu onun için. Sağlığında altın değildi. Öldükten sonra altın oldu, saplandı kaldı orada. Adam kendince kendisini o şeyden uzaklaştıramadı. Kendince bir alim, bir kimse buldu. Onun Kur'an ve sünnetin dışında herhangi bir şeyine şerh düşemedi. Veyahut da kendi bağlı bulunduğu mezhebin içerisinde farklı bir pencere açamadı.
Farklı pencere açan kimseyi de Kur'an ve sünnet tarihinde söylediğinde onu yine çarmıha geldi. Askere giden gençlere, hiç unutmam bunu örnek olarak veririm. Kendi dergahımızın içinde askere giden genç erkek kardeşlere, askere gittiğinizde sabahleyin abdestli bir şekilde botlarınızı giyin. Gün içerisinde botların üzerine mesledip botlarınızla namazlarınızı muhakkak kılın diye onlara iştahat ettiğimde bu iştahadı gidip şeyhime şikayet eden derviş kardeşler vardı.
Ayakkabıyla namaz kılınabilirliğinin hadisi şerifini okuyamayacak kadar cahil olan kimseler ayakkabıyla namaz kılınabileceğinin fetvasını verince en önce yanı başımızdaki derviş kardeşlerimiz hopladı. Ve ben onların dükkanında ayakkabıyla namaz kılaraktan bunun fiiliyatını yaşadığım halde yine hopladılar. Bu sufilikte aynileşme, fıkıhtaki aynileşme İslam dünyasını olduğu gibi felç etti.
Şu anda İslam dünyasındaki kız çocukları okusun diyoruz, üniversitelere gönderiyoruz ve üniversitelere gönderilirken biz Hanefi fıkıhına göre haram işliyoruz. Çünkü bir kız çocuğunun yanında mahremi olmaksızın 80 km öteye gitmesi Hanefilerce caiz değil. Ve ne yazık ki diyanetimiz dahi evet böyle bir fetva var, bu fetva doğru, böyle bir hadis-i şerif var, bu da doğru.
Ama böyle bir de hadis var. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında bir kadın esir alındı. O kralın kızıydı. O kralın kızı olmasa hesabıyla Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onlar esir alanlara kızdı. Siz neden onu esir aldınız dedi. Onun yanına 10 tane asker vererekten o bayanı babasına geri götürdü, gönderdi. Yanında mahremi yoktu. Nikahlısı yoktu. 10 tane seri, 10 tane askerle güvenliğini sağlamak maksadıyla onu yerine gönderdi. Biz şimdi söz konusu olan yol güvenliğidir. Yolda güvenlik var ise bir bayanın seyahat etmesinde bir sıkıntı yoktur fetvasını veremedik. Buradan fetva çıkaramadık. Çıkaramadık.
Aynıleştik. Yeni bir iştahat getiremedik. Bu noktada dini yaşanabilir olması için. Biz bunu, bu hadis-i şerifi analiz edemedik. Bir kimse orucunu bozdu, 61 gün dedi. Cima etti. Ramazan oruçlu bir erkek cima etti. Geldi, Hazreti Peygamber'e 61 gün tutacaksın dedi sallallahu aleyhi ve sellem. Dedi ki, ya Resulallah başıma ne geldiyse bu oruçtan geldi dedi. Ben 61 gün nasıl tutarım? Dedi ki, 61 kişiyi doyur o zaman. Dedi ki, ben nasıl doyururum fukara insanım? Gitti, bir tas hurma aldı geldi Hazreti Peygamber Efendimiz. Dedi ki, al bunu dağıt. Bu Medine dedi, etrafında civarında benden daha fukarası var mı dedi. Hani kime dağıtacağım ben bunu? Ben yerim önce. Dedi, git ehlinle ya Allah seni affetsin dedi.
Biz buradan hareket ederekten, herhangi bir kimsenin hastalığından, zayıflığından, herhangi bir zayıflığından, bir erkek cimaya karşı zayıf örneğin. Öyle erkek de az kaldı da, şimdi de bu tarafı var. Ya neden? Yediğimiz hep naylon ya, erkeklik hormonları da çöktü. Bu uluslararası bir kaos sistemi. Uluslararası. Yiyeceklerle insanların kadınlık ve erkeklik hormonlarını sistem altında, düzen altında tutma. Evet, işe göre, hayatın akışına göre, siz hafta ortası tam bir cinsellik yaşayamazsınız. Ertesi gün sabah işe geçeceksiniz çünkü. Böyle giderse filler gibi, 16 ayda bir olacak o.
Uluslararası sistemle alakalı bu. Evet, sömürüş sistemi bu. Sizin her şeyinizi zaptı rapt altında alıyor. Siz özgür düşünemiyorsunuz. Ey ol, boğı çöz noktasında değilsiniz. Altın ve gümüş var. Bir yerlerde, bu altın gümüş para değil. Sakın bunu sadece para olarak görmeyin. İşte bu aynileşme, bunu bu altın ve gümüşü siz tarikatın kendince kaideleri, işte fıkıhın kendince değişmeyen kaideleri olarak da görebilirsiniz.
Hani dergaha, sema ederken bunlar muhakkak bu adab, bu erkana, şimdi herkes internetten dinliyorlar, hopacaklar şimdi. Mevlevi kültürüne laf söyledi. Zinhar, küfür ehli diyecekler. Hani biz böyle üç selam yapmıyoruz ya, biz devri velet yapmıyoruz ya, zinhar biz Mevlevi değiliz. He, Mevlevi onlar. Onlar böyle uşşak makamında, yok işte bilmem ne makamında okunacak, işte şöyle olacak, böyle olacak. Ben bir laf söylüyorum. Hazreti Mevlana böyle mi yaptı diyorum ben susuyorum. Şemsettin'in Tebriz'i böyle mi öğretti ona diyor. Susuyor.
Ya Hazreti Mevlana, ya Mevlana evet. Sen üç selam yapacaksın. Gümteke, gümteke, gümteke. Böyle yapacaksın. Böyle mi dedi diyorum ben susuyor. Sonradan oluşmuş bir ritüeller manzumesi var. Ritüellerden aslını unutmuşuz. Ritüeller bizim neyimiz olmuş? Altın ve gümüşümüz olmuş. Biz diyoruz ki, üç çeşit oturma şekli var. Bu ne? Bu sünnet-i Resulullah. Üç çeşidin arkasından dördüncü çeşidi yok. Dördüncüsünü oluşturuyorsan bidat. Bir topluluğa giriş var. Ne? Selamun Aleyküm, Aleyküm Selam. Bitti. Müsait diye olan bir yere otur.
Kimseyi rahatsız etme. Arkandaki insanları da rahatsız etme. Önündekileri de rahatsız etme. Ama biz onu da ritüele bağlamışız. İşte Sufi topluluklar ne zaman ki bu ritüellerin içerisinde boğulup kaldılar, renklerini kaybettiler. Tek renk sarık bağlayacaksın. Kaybettiler. Tek renk haydari giyeceksiniz. Kaybettiler. Sizin Kadir'i olduğunuz belli olacak. Hepiniz yeşil sarıklı saracaksınız. Sizin Rufay'i olduğunuz belli olacak. Hepiniz de siyah sarık saracaksınız. Sizin Nakşibendi dergahına bağlı olduğunuz belli olacak. Hepiniz beyaz saracaksınız. Siz işte Mevli olduğunuz belli olacak. Hepiniz havai mavi bağlayacaksınız.
Sarıklarınızı. Belli olacak. Biz çok renkliliğimizi kaybettik. Kendi rengimizi kaybettik. Ve Sufilik o kimsenin kendi rengini parlatmak olması gerekirken onu tek renge bağlamaya çalıştık. Onun rengini tek renge bağlamaya başladık. Oysa İsa'nın küpünden gelen bütün kumaşlar rengarenk çıkıyordu. Çok renk çıkıyordu. Veyahut da bir küpe giren kendi renginin daha da canlandırmış bir şekilde çıkıyordu. Biz bunu kaybettik. Biz bunu kaybettik. Ve hızla bu noktada biz saplantı halinde, saplantı halinde, biz hala da kendi zannımızı din olarak bütün herkesin üzerinde oturtmak için mücadele ediyoruz.
Kendi fıkıhımızı din olarak herkesin üzerinde hem de tek fıkıha bağlamak için mücadele ediyoruz. Kendi sufi algımızı ve anlayışımızı tek doğru sufi anlayışı ve algılayışı olarak görüp onu herkese empoze etmeye çalışıyoruz. Ve çok renkliliğimizi kaybediyoruz. Kendimizin dışındaki renkleri ötekileştiriyoruz.
Kendimizin dışındaki anlayışları ötekileştiriyoruz. Bir evin içerisinde ikinci bir fikre tahammülümüz yok. Bir evin içerisinde ikinci bir anlayışa tahammülümüz yok. Bir dergahın içerisinde ikinci bir anlayışa tahammülümüz yok. Bir dergahın içerisinde ikinci bir fikre tahammülümüz yok. Birisinin farklı bir görüş getirmesine tahammülümüz yok. Oysa Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri istişare ederdi. İstişarenin neticesinde bir karar verildiğinde onu uygulardı. İlla ki benim fikrim demezdi. İşte bu tertemiz o küpte yüzlerce renk elbise ışıl ışıl parlıyordu. İsa'nın küpünde.
İsa'nın küpünde bütün renkler tabiri caizse kendini bulmuş. Işıl ışıl kendi rengini belli ediyordu. Din böyle bir şeydir. Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine sarılırsanız beni bulursunuz. Ashab bütün rengiyle ışıl ışıldı. Hangisine sarılırsanız Muhammed-i Mustafa'yı bulurdunuz. Sallallahu aleyhi ve sellem'i. Çünkü ashabın her noktasında, her dairesinde Hz. Muhammed-i Mustafa'nın farklı bir penceresi ve çesi vardı. Bu demektir ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah'ın sıfat, efal ve fiillerinin yoğun olarak tecelli ettiği bir zat-ı mukaddestti. Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine aşık olan, Hz. Muhammed-i Mustafa'yı seven her sahabe, kendi veccesiyle ondan bir şey alıp yıldız haline geldi.
Aslında bütün yıldızları topladığınızda bir Muhammed-i Mustafa olacaktı. Sallallahu aleyhi ve sellem. Ama siz hangi yıldıza baksanız, Muhammed-i Mustafa'nın kokusunu, sallallahu aleyhi ve sellemin, onun rengini, ondan bir şey görecektiniz. Ve bugün biz Ashab-ı Resulullah'a baktığımızda hepsinde Muhammed-i Mustafa'dan sallallahu aleyhi ve sellem'den bir şey görürüz. Ve velilere de baktığınızda her velinin üzerinde Muhammed-i Mustafa'dan bir şey görürsünüz. Ve velilere, her velinin, veliye baksanız Cenab-ı Hakk'ın sıfatsal boyutlarından bir şey görürsünüz. Ve her veliyi gören bir kimsenin aklına Allah geliyorsa, Allah'ın herhangi bir sıfatı onun üzerinde fazlaca tecelli etmiş, onu parlatmış, onu cilalamış, onun rengini meydana getirmiştir ki, ona bakan kimsenin aklına Allah gelir.
Gerçekten hakikat noktasında duran bir Sufi, Cenab-ı Hakk'ın üzerinde sıfatsal boyutları ve tecelliyatları olduğunda, o Sufi'ye bakan bir kimsenin aklına Allah gelir. Ve Sufi odur ki, ona bakıldığında akla Allah gelsin. Bu o Sufi'nin Allah'ın boyasına boyanmış olması, penk renk boya demek değildir. O Sufi'nin üzerindeki her boya, kendi nefsinden çıkan fırça değil, Allah'ın fırçasıdır. İşte o Sufi'ye de bakınca, o Sufi'de Allah'ın kokusu alınır. Eğer burun koku alıyorsa, burunun koku almıyorsa Hazreti Mevlana'nın dediği gibi, sen hiçbir kokuyu alamazsın. İşte her Sufi'ye yaklaştığınızda, onda bir Allah kokusu bulunur.
Sufi'de, Sufi'de. Ve Allah kokusu bulunduğunda, onu görünce aklınıza Allah gelir. O Allah değildir ama. Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine sarılırsanız beni bulursunuz. Ashab peygamber değildir. Ashabın üzerinde tecelli eden, Hazreti Muhammed Mustafa'nın sünnetleridir. O yüzden Sufi dergahı, Sufiler dediğimizde, hepsi de kendi rengiyle vardır. Ve kendi rengiyle var olması gerekir. Ve kendi rengini pırıl pırıl parlatması gerekir. Aynı tekkenin içinde. Eğer aynı tekke, geleni tek renge bağlamaya çalışıyorsa, bilin ki o tarikattır, Sufilik değildir.
Sufi olanlar, herkese tek renge bağlamak için mücadele etmezler. Bu insanı yorar zaten. Bu insanı kabız hali yapar. Bu insanın hürriyetini ortadan alır. Bu insanı ey oğul, hür ol! Ne zamana kadar gümüşe ve altına bağlı kalacaksın, bağı çöz, hükmünden çıkarmış olur. O yüzden biz bu manada, evimizde, işyerimizde, tekkemizde, bahçemizde, çok renkliliği isteriz. Mürşid odur ki, müritlerini tek renge bağlamaz. Müritlerin rengini parlatır. Sufi kuyusu, İsa teknesi, İsa havuzu odur ki, oraya dalan, kendi renginle pırıl pırıl çıkmalı.
Kendi rengiyle. Ve kendi rengini parlatmalı. Fakat usanç veren tek renk değil. Balıkla berrak su gibi hani. Karada da binlerce renk var. Var ama balıklar da karayla savaşları var. Önemli olan, oranın tek renk olması değil. Dışarıdan görünüşte. Önemli olan, o rengin, hak renk olduğunu kabul etmek. Bu noktada, balık, berrak suyun içindedir. Ve berrak suyun içindeyken, kendi rengini gösterir. Siz bakarsınız balıklara, berrak suyun içinde, hepsi de rengarenktir. Ama hepsi de bir suyun içindedir. Hepsi de tek renk suyun içindedir. Ama hepsi de kendi rengiyle dolaşır içinde.
Kırmızısı, mavisi, yeşilisi, kafirengisi, siyası, siyahı. Hepsi de rengarenktir. Ama hepsi de nedir? Bir suyun içindedir. Karaya bakarsınız. Balık, karayla savaşır. Çıkmamak için can atar. Neden? Oraya çıkarsa çünkü, ölecektir. O yüzden orayla savaşır. O tek renk suyun içerisinde ne yapar? Kalmaya devam eder. Örnek olarak söylediğimiz balık da kimdir? Deniz de ne ki? Bu üstünler üstünü, bu ulular ulusu, padişaha benzesin. Hazreti Mevlana müthiş bir şeysi koydu. Dedi ki, bu mecaz alemi gördün. Bu alem ne ki? Bu varlığı gördün. Bu varlık ne ki? Bizi önce varlığın içine attı. Önce tefekküre attı bize.
Dedi ki, denize bak. Denize baktınız, denizin içerisinde rengarenk balıkları gördünüz. Kocaman derya, karaya baktırdı bizi. Bir de karaya bak dedi. Bir de karalara baktınız siz. Rengarenk, yeşilin bütün tonları, kahverenginin bütün tonları, karanın hangi parçasına giderseniz gidin. Bütün tonları var. Hazreti Mevlana celavetini, Rumi Hazretleri buradan aldı, sıçrattı hepimizi. Varlıktan geçirdi. Dedi ki, örnek olarak söylediğimiz balık da kimdir? Denizde ne ki? Bu üstünler üstünü, bu ulular ulusu, padişaha benzesin. Gördüğün, görmüşsün, her ne var ise, hepsi de ondan gelse de, hepsi de onun sıfatlarının tecelliyatı olsa da, geç onlardan, varlıktan da geç.
Padişahlar, padişahını bul. Bu varlık dedin ne ki? Gölgeden başka bir şey değil. Bu varlık dedin ne ki? Hayalden başka bir şey değil. Bu gördüklerin ne ki? Bu gördüklerin hiçbir şey değil. Sen, o zat-ı uluhiyete doğru yürü. Ey insanlar, Allah'a koşunuz, ayeti kerimesini söylüyor. Allah'a koş. Allah'a yönünü yönet. Bu varlığın güzellikleri, muhakkak seni, Allah'a ulaştırsın. O yıldızlar seni, Allah'a ulaştırsın. Yıldızda kalma, varlıkta kalma, gördüğünde kalma. Geç yürü. Ya, onları yaratan, onları var eden, onlara hayat veren, Allah'a doğru yönel. Tevhid, ve tevhidin özü.
Tevhid, ve tevhidin özü. Deryadan da geç. Balıktan da geç. Varlıktan da geç. Geç. Yürü. Yolun kestirmesine git. Yolun hakikatine git. Ya, Allah'a koş. Ne zamanki Allah'a koştun, o zaman kurtuluşa erdin. Ne zamanki, direkt, Allah'la irtibatını kurdun, o zaman hür oldun. ey oğul, hür ol, hür ol. İlmin ondan gelsin. İlmin ondan gelsin. Rızkın ondan, hayatın ondan, bilgin de ondan, tecelliyatın da ondan. O zaman sen ona koş. Altına, gümüşe değil. Ona koş. Koşacaksan, ona koş.
ve, burada muhteşem bir şey var. Varlığa tecelli eden, her ne var ise, o değil. Ne diyor muhteşem? Denizde ne ki? Bu üstünler üstünü, bu ulular ulusu padişaha benzesin. Hiçbir şey ona benzemez. İşte tevhid budur. Hiçbir şey, ona benzemez. Hiçbir şey. Ona benzediğini zannettiğin şey, o değildir. Bu o dediğin, o değildir. O, halden hale, perdeden perdeye, makamdan makamata, ecelli eder. O zaman, o diye gördüğün, her şey, o değildir. Hani bir kısım insanlar, Hazreti Mevlana Celaret'in, Ruma Hazretlerini, işte, bu dünyayı tanrılaştırdığına, varlığı tanrılaştırdığına, varlığın her parçasının, bir tanrı parçası olduğuna, inandırmaya kalkarlar ya, Hazreti Mevlana, bu noktada, bütün hepsine de cevap veriyor.
Deniz ne ki, balık ne ki, gördükleri ne ki, ona hiçbir şey benzemez. Ona, hiçbir şey benzemez. Ona, hiçbir şey benzemez. Benzettin şey, o değildir. varlık alemindeki, yüz binlerce deniz, yüz binlerce balık, ve o, o, bağışın ve, o cömertinin tapusunda, secde eder. Varlık aleminde, varlığa dönüşmüş, her ne var ise, cismaniyete ve, unsuriyete dönüşmüş, elbise giymiş, her ne var ise, kün lafzıyla, ayağını sabit eden, sudur eden her ne var ise, onun zat-ı uluhiyetinden, sudur eden her ne var ise, her an, ona secde etmede, çünkü hayatı ona bağlı, rızkı ona bağlı, geleceği ona bağlı, her şey ona bağlı, bütün zerreler ve küreler secde etmede, senin secden, senin secden, eğer bu secdedense, secdedense kurtuluşa erdin, ama senin secden, sadece namazdaki secde noktasında kaldıysa, ve namazdaki secdeni dahi anlayamadıysan,
varlığın secdesine münhasır, varlığın secdesine paralel, o idrakin yok ise, ve varlığın secdesinin üstüne çıkmadıysa secden, vallahi daha kıymetli, vallahi ağaç senden daha kıymetli, vallahi denizin içerisindeki küçücük, bir yosun senden daha kıymetli, çünkü o cebri de olsa, Allah'a her an secde etmede, ama sen insansın, halife olman için, halifeden sayılman için, senin idrakin, varlığın idrakinden, üstün bir idrake çıkıp, her an her halinde, her zerrenle, fikrinle, düşüncenle, kalbinde, içinde devam eden nefsinle,
sırrınla, her an Allah'a secde etmelisin, o zaman varlıktan, varlığın üzerinde bir secde halini yakalarsın, her an onu zikirle, her an her şeyin, ondan geldiğini tefekkürle, her an her şeyi, onun yaratıp, onun inşa ettiğini, görerekten secde etmek, görüyormuşçasına yaşamak bu, görüyormuşçasına yaşama noktası, her daim secde noktası, görüyormuşçasına yaşama, o kul her daim secde halinde, yürürken de secde ediyor, sohbet ederken de secde ediyor, tebessüm ederken de secde ediyor, yemek yerken de secde ediyor, yolda bakınırken de secde ediyor,
aleme bakınırken de secde ediyor, onun her hali, secde hali, o bizim gibi değil, beş vakit namazın arasında, böyle tavukların yem yediği gibi, Allah'u Ekber, öyle değil secdesi onun, o öyle bir secde diyor ki, onun secdesine varlık hayra, o öyle secde diyor ki, melekler onun secdesine hayran, hani derler ya, işte insanlar, devamlı secde eden melekler var, secde halinde, melekleri taklit ediyor, yalan, insan ne ki meleği taklit etsin, melek ne ki, insanın önünde taklit edeceği bir varlık olsun, bu tefsirciler insanı kamili tanımıyor,
bu fıkıhçılar insanı kamili tanımıyor, melekler insanı kamilleri taklit eder, çünkü insanı kamildir makbul olan, ve insanı kamilin en mukaddesi, Muhammed Mustafa'dır, sallallahu aleyhi ve sellem, o melek, Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetine muhtaç, o melek, Muhammed Mustafa'nın nuraniyetine muhtaç, o meleğin üzerine Muhammed Mustafa'nın nuraniyeti olmazsa, vallahi de billahi de, tillahi de karanlığın dik alası olur, yok olur gider, arafta bile duramaz, o meleğin üzerinde, hayat, hayat, Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetinden ve nuraniyetinden gider,
kimmiş ki onu taklit edeceğim, Muhammed Mustafa var iken, kimmiş ki o melek, Muhammed Mustafa, ayın on dördü gibi, nur gibi önümde dururken, kimmiş ki o melek, bana yol gösterecek, Muhammed Mustafa, ayın on dördü gibi, her daim gözümün önünde dururken, hayır, insan, meleği taklit etmez, melekler insanları taklit eder, çünkü üstün olan insandır, nefsi natıkadır, insanı kamildir, halifedir, varlığın üzerinde insan, Allah'ı bilen tek varlıktır, bilme noktasında olan tek varlıktır, en fazla bilen en büyük varlıktır insan,
nasıl meleği taklit edermiş, o insanın süpüntüsü olan, bir melekle bir irtibata geçsem diye düşünürsün, o insanın süpüntüsüdür, o dervişin süpüntüsüdür o, kalkıp, ah bir melek görsen rüyamda der, sen rüyamda üstadını gör, alemleri seyran et, sen melekle ne işin var senin, ne yapabilir sana, senin elinden tutup götürebilir mi, ha Cebrail aleyhisselam geldi ya, Muhammed Mustafa'ya, onun önünde, ona hizmet etti, hizmet, Cebrail aleyhisselam, Muhammed Mustafa'ya hizmet etti, Cebrail aleyhisselam, Muhammed Mustafa'ya yol gösterecek,
Muhammed Mustafa'na, Muhammed Mustafa ona, tırnağını göstersin, Cebrail diye bir şey kalmaz orta yerde, Cebrail diye bir şey kalmaz, Hz. Allah Celle Celaluhu, Muhammed Mustafa'nın üzerine örttükçe örttü, örttükçe örttü ki, melekler yazmasın, gök aleminde, semada, eğer Muhammed Mustafa'yı gerçek manada, tecelli ettirseydi, göklere, gökte melek diye bir şey kalmazdı, ve o ruhaniyetiyle, nuraniyetiyle, gerçek manada, aleme tecelli etse, alemde ayakta duracak, hiçbir şey kalmaz, her şey sarhoş olur, her şey kendinden geçer,
her şey, onu tanımayanlar bunu söylerler, onun kemalatını, onun hidayetini, onun nuraniyetini, onun bu noktadaki, varlığın içerisindeki kıymetini, Allah inni'ndeki kıymetini, bilmeyenler onu söyler, Muhammed Mustafa'sız bir yol, Muhammed Mustafa'sız bir nefes yoktur, o yüzden, Muhammed Mustafa'nın üstünde de, bir varlık yoktur, Allah haşa, bundan beridir, her şeyden beri olduğu gibi, o yüzden, insan, mükemmel varlık, işte, o mükemmelin içerisindeki, en mükemmeli, Muhammed Mustafa, sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti,
ama Hazreti Mevlana bizi aldı, ki bu deniz ne oluyormuş, dedi ki bu balık ne oluyormuş, dedi ki bu varlık ne oluyormuş, varlığa tecelli eden, elbise giyen her ne var ise, her daim Allah'a secde etmeden, ona muhtaç, varlığın her anı, ey insan, ey insan, sen de o secde ile secdelenmeden, göçüp gitme bu dünyadan, sen de öyle bir secde yakala ki, varlık da kendinden geçsin, sen de kendinden geç, sen de öyle bir secde yakala ki, etrafındaki melekler de kendinden geçsin, sen de kendinden geç, öyle bir secde yakala ki, etrafındaki melekler,
sarhoş olsunlar, bir daha ayılmasınlar, öyle secde yakala ki, hani, demiş ya, Süleyman Çelebi, bir kez, aşk ile, Allah dese o lisan, dökülür cümle günahlar, misni hazam, öyle bir secde de, öyle bir Allah de, bütün alem senin önünde el pençe dursun, desin ki, öyle Allah dedi ki, bu alemde öyle Allah diyen, bu anda duyulmadı, bu anda, işte Hz. Mevlana diyor ki, o cömertliğin kapısıdır, o bütün her şeye hayat verendir, her şeyi dizayn edendir, her şeyi inşa edendir, her şeyi yeniden var edendir, her şeyi yıkar, yıktığı gibi var eder,
her şeyi yakar, yaktığı gibi yeniden var eder, ve bütün varlık, ona muhtaçtır, ve seni, alır Hz. Mevlana, Celaleti Ruhu Hazretleri, varlığa secde etmeden, varlığın sahibine secde etmeye götürür, der ki, sakın, La ilahe de, ondan başka ilah yok, bütün secde ettiğimiz her ne var ise, onun haricinde, onlar ona secde etmede, o zaman aklını başına al da, şu varlıktan bir şeye secde etme, şu varlıktan bir şey senin altının ve gümüşün olmasın, ya, sen ona secde et, bu varlıktan kurtul, bu altın ve gümüşten kurtul da, boğu çöz de,
hakikate erenlerden ol, inşallah, beş yüz ondan devam edeceğiz, Allah bizi affetsin inşallah, haklarınızı helal edin, geceniz hayır olsun, el-Fatiha, amel salat.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi