mustafaozbag.org

723. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 27 Ağustos 2026 · 59:35

Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim ömrünüzü hayırlı eylesin, cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hak, batıl, batıl bilenlerden eylesin, hakkı, hak bilip, hakkı yaşayan, batıl, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin, nerede Müslümanların kanına, namusuna, şerefine, haysiyetine, topraklarına tecavüz ediliyorsa, Cenab-ı Hak bu tecavüzcilerin hepsini kahri perişan eylesin, İslam alemini bir ve beraber eylesin, memleketimizi her türlü afattan koruduklarından eylesin, ümmet-i Muhammed'i affeylesin, bizleri de affeylesin, ecmeyin.
Ben kim ne söylerse alınmıyorum, kırılmıyorum, bana yapılan kötülüğü ya da söylenen kötü sözü hemen unutuyorum. Hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam ediyorum. Kim beslemiyorum, bazen tavırlı mı olsam diye düşünüyorum, yanlış mı yapıyorum?
Doğru yapıyorsun, sıkıntı yok, devam et. İnşallah. Blue çağına erişmemiş çocukların parantez içerisinde yedi. Kendilerini keşfedip tatmin olma durumları olabiliyor. Bu durumda anne baba nasıl tepki vermeli, nasıl yaklaşmalı ve çocuğa gusül aldırma durumu olmalı mı? Evet, eğer erkekse onun babası tatlı bir şekilde bu konuyla alakalı veya cinsellikle alakalı ne sorması gerekiyorsa kendisine sormasını öğütleyecek.
Eğer kız çocuğuysa bu sefer annesi cinsellikle alakalı her şeyi bana sorabilirsin diyecek. Bu noktada onlara, çocuklara yardımcı olacaklar. Eşim geceleri benden ayrı yatıyor, yanıma gelirse de sırtını dönüp yatıyor. Bir şey dedim de böyle daha rahat uyuyorum diyor. Bana dokunmayan, dokunmayan kocalık görevini yapmıyor. Bana dokunmuyor, kocalık görevini yapmıyor. İsteklerimi açık açık anlatıyorum. Yazın hava sıcak, bütün gün bunaldım. Kışın bütün gün dondum, evde rahatladım diyor. Uyuyor ya da yatıyor. Beni anlamıyorsun diyor. Yıllardır taleplerimi açık açık söylüyorum. Ama yorgunum, kötü niyetim yok diyor. İki veya üç haftada bir beraberlik isteyince bu sefer ben istemiyorum.
Melekler sana şu an lanet okuyor diyor. Bana kadınlığımı hissettirmiyor. Onu çok seviyorum ama yoruldum artık bir çıkış yolu gösterin. Normalde Hazreti Ömer Efendimizin fetvası var. Bu noktada üç ayda bir ilişkiye giriyormuş. Bu sana yeter diyor kadına. Ama ve lakin erkekler bu konuda daha duyarlı olmaları lazım. Kadınların isteklerini makul dairede cevap vermeleri lazım. Ben eşim için sormak istiyorum müsaadeniz olursa. Eşim iki yıl önce antidepresan ulayıcı kullanmaya başladı. Ara ara bıraktı, tekrardan başladı. Bence her başladığında daha da sorun yaşamaya devam etti. Hem kendi hayatında tembellik, iş yapmak istememe, hem cinsel hayatında soğukluk ve aileye karşı soğukluk duygularının arttığını düşünüyorum.
Siz geçen günkü sohbette antidepresan ilaçlarını bırakmayı tavsiye etmiştiniz. Ben de eşimle konuştum, o da bırakmayı kabul etti. Yavaş yavaş bıraktı. Şimdi yan etkilerini yaşıyor. Anlı duygu değişimleri ve gerginlikler yaşıyor. Safran otunun iyi geldiğini söylüyorlar. Sizce kullanmalı mıyız? Neyi uygun görürseniz o şekilde ilerleyelim. Antidepresan kullanmayın da rahatlatıcı melisa çayı olabilir. Farklı çaylar olabilir. Onları kullanabilirsiniz. Kadınlara da erkeklere de tavsiyem o. Antidepresanlardan uzak olun. Antidepresanlar insanların fıtratlarını bozuyor. Normalde eşler arasında soğukluk, tembellik, imtihara meyillilik, psikolojik, psikolojik bozukluklar antidepresanla başlıyor.
Allah bizi affetsin inşallah. Varsa sorusu olan sorsun. Selamun aleyküm. Aleyküm selam. Estağfirullah ayeti kerime okuyabilir miyim? Tamam. Bismillahirrahmanirrahim. İzlinize ilk sorum efendim, iman-amel ilişkisi çerçevesinde zaten. Türkçesini de söyle. İman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle tatmin olanlar. Dikkat ediniz, kalpler ancak Allah'ı zikirle itminana kavuşur. İzninizle ilk sorum efendim, iman-amel ilişkisi çerçevesinde zatı halinizden daha önce öğrenmiştik. Ehli sünnet akaidi çerçevesinde amelin imandan bir cüz olmadı. Fakat ayeti kerimelerde ve hadisi şeriflerde imandan sonra hemen bir unsur geliyor.
İzninizle, el-ezzine-i-mü-neb-i-gayb ve yuki-i-mü-ne-s-salah. İman edenler, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler. İman edenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler. Hadisi şeriflerde de efendim aynı şekilde imandan sonra hemen bazı unsurlar geliyor. İman edenler, oruç tutanlar, iman edenler, namaz kılanlar, iman edenler, cihat edenler, iman edenler, infak edenler, iman edenlerin üzerine emirlerini. Evet efendim. İlk unsur iman etmek. Kayısız şartsız anladığımız bu. Daha sonra ifade buyurduğunuz unsurlar geliyor. Bu ayeti kerimede de efendim, imandan sonra hemen zikir geldi. Bu meyanda zikri, imani bir esas olarak kabul edebilir miyiz? Zaten zikretmiyorsa münafıklık elameti oluyor. Başka ayeti kerimede de o münafıklar ki Allah'ı az zikrederler.
Allah'ı az zikretmek münafıklık elameti oluyor ki bu imani bir mesele. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde zikre düşman olan o yüzden küfür ehli oluyor. Veyahut da zikre karşı gelen, zikrin herhangi bir unsuruna karşı gelen bir kimse küfürle eş değerli oluyor. Küfür ehli oluyor. Çünkü orada normalde yaklaşık Kur'an-ı Kerim'de 700'ün üzerinde zikir ayeti var. Tabi bunlar normal kökeni, mastar olarak zikirden gelen 700'ün üzerinde ayeti kerime var. Biz onları yavaş yavaş şimdi bir çalışma var. İşliyoruz onları normalde inşallah. Normalde tabi bu böyle Kur'an-ı Kerim'de 700'ün üzerinde zikir ayeti varken ne yazık ki Ümmet-i Muhammed'e bu unutturulmuş. Ümmet-i Muhammed'in üzerinde böyle bir siyah örtü çekilmiş.
Ümmet-i Muhammed zikirden uzaklaşmış. Zikredenlerden de uzaklaşmış. Böyle olunca normalde tabi zikir bu noktada İmanın olmazsa olmaz bir rükne olarak çıkıyor önümüze. Çünkü o kimse Ankabüt'te de en büyük iş olarak nitelendiriyor. En büyük iş olarak nitelendirince o zaman zikir yapmayan bir kimse bu açıdan kendisini kurtarması mümkün değil. Allah'ı zikredecek çünkü. E tabi bu normalde ehli sünnet düşüncesi amelle imana ayırt etmiş. Eyvallah. Ama zikir bu noktada bazı ehli tasavvuf hem mürşidi kamil hem de fıkıh alimi olanlar için imanın içerisinde almışlar onu. Bir kısmı, büyük bir kısmı sufi standlı olanlar imanın içine almış.
yani bu kimse zikretmiyorsa evet imanı yok hükmüne getirmişler. İman dil ile ikrar kalbi ile tasdik. Kalbi tasdik olmadıktan sonra kaç yüz bin defa La ilahe illallah Muhammed Resulallah dersen burada da kalbin zikirle tatmin olması o kalp zikullahtan başka bir şeyle mutmainne makamına gelmesi mümkün değil. Mutmain olması mümkün değil. Yani imanını kemale erdir. olgunlaştırma noktası mümkün değil. O yüzden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri mektubat yirmi dokuzuncu mektup dokuzuncu kısımda eğer ki onun tarikattan nasibi yoksa kalbi de harekete geçmemiş ise o iki unsur tarikattan bir nasibi yok. Yani bir tarikata bağlanmamış, bir üstada bağlanmamış, kalbi de harekete geçmemiş ise bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir.
Ama adi, samimi bir ehli tarikat, sisili, meşahih duyduğu muhabbet cihetiyle asla ümidini kesmez, ümidini kesmese de imanını korur muhafaza eder diyor. Şimdi orada hani bir kimsenin imanını kurtarması için bir ya bir tarikat, mürşidi kamile intisap edecek ya da onun kalbi harekete geçmiş olacak. Yani kalbi harekete geçmiş olmak, onun kalbi ilham alması demek. Normalde mütefennin bir alim de olsa diyor, bugünkü zındıkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir. Çünkü o kimsenin kalbi zikrullah ile mutmain olacak, harekete geçecek. O zikrullah yok ise o kimsenin kalbi mutmain olmaz. Mesela nurcuların hepsinin de evradı vardır. Eğer o kimse gerçekten bir nurcuysa, sahih bir noktada cevşeni okuyorlar ya.
Çünkü neden cevşeni okuyorlar? Zikrullah olmadan onların kalpleri mutmain olmayacak. Ama normalde eğer cevşeni okuyup da kalpleri harekete geçtiyse, şimdi cevşeni okudu kalbi harekete geçti, geçmedi. Onu nereden bileceğiz biz? Onun bilecek olduğumuz şey, onun kalbine ilham gelecek. Kalbinin harekete geçtiğine, sufi doğrusuyla yaklaşacak olursak, o kimsenin normalde bir mezarın başına gittiğinde kabir haline vakıf olacak ki, bu kalbi harekete geçmenin birinci basamağı daha, başlangıcı veya zikrullah alakasında bir şey görecek.
Ama onlar zikrullah alakası olmadığından dolayı kendi kendilerine bunu yaşayacaklar. Mesela kabir haline vakıf olacaklar en azından. Kabir haline vakıf olmuyorlarsa, evet cevşeni okumaktan o kimse sevabını alır mı? El cevap alır. Ama kalbi harekete geçmemiş oldu. Kalbi harekete geçmediği için de o kimse yine kendisini koruması mümkün değil. Kalbi harekete geçmedi çünkü. Kalbi harekete geçerse o zaman kalp ilham alacak. Kalp bu noktada değişik manevi şeyler görecek. Manevi olarak değişik tecelliyatlar olacak. Manevi tecelliyatları yoksa kalbi harekete geçmedi o zaman. O zaman o kimse için de mütefennin bir alim de olsa o kimse, kalbi harekete geçmediğinden, bir de bir zamanın mürsidi kamiline bağlı olmadığından yine kendini koruması müşkünleşmiştir diyor.
Bediüzzaman'ın tespitiyle. O zaman bir kimse zikrullah yapacak ve aynı zamanda zikrullah yaparaktan kalbi harekete geçmiş olmasa dair, bir mürsidi kamiline bağlıysa, üstadının üstadı o sile-i meşahiye duyduğu muhabbet ve itimat sebebiyle der. Şeyhuna şeyhuna gidecek. Yani normalde o kimsenin kalbi harekete geçmedi. Ama bir mürşide bağlandı. O mürşidin mürşidi, mürşidin mürşidi. O normalde silsileye bağlı ve onlara muhabbet besliyor. Hani Geylan Hazretlerini seviyor, Ahmet Arrufa Hazretlerini seviyor, bir önceki şeyhi seviyor, ondan öncekini seviyor, ondan öncekini seviyor. Hani gördüğü şeyhleri sevdi. Muhabbet etti. Bütün silsileye muhabbet etti.
Ve onlardan da diyor, ümidini kesmezse, bak ümidini kesmezse, yani onlarla olan bağını, manevi bağını kesmezse, onlarla olan manevi bağında bir kopukluk olmazsa, o zaman diyor o kimse, hani imanını kurtarır. Öbür türlü bir silsile-i meşahitten nasibi yok, yani nasibi yok demeyelim de, bağlanmadı, kalbi de harekete geçmedi, cevşen de okumuş olsa, o tehlikede, Bediüzzaman'ın demesine göre. Ama normalde mesela, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri dahi, bütün müridana, yani kendince, o yolu takip edenlere, bir zikrullah tavsiye ediyor. O zikrullahı, günlük cevşeni yapacaklar mesela. O normalde, virt gibi. Aslında, baktığınız zaman, aslında, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'ne, biz bir Kadir-i Nakşi, yani bir Halidî Şeyhi olarak görebiliriz.
Bak bir Halidî, çünkü kendisi Kadir-i Nakşi'dir. Ondan sonra Kadir-i Nakşi, Halidî kolundan, biz onu bir Halidî, bir Üstad olarak görürüz, Şeyh olarak görürüz. Ben görürüm. Bir başkasına bir şey diyemem. O böyle bir virt verebilir mi? El cevap verebilir. Ama ondan sonra gelen kimseler, kendilerince, kendi dairesinde, rüyalarına göre, hallerine göre, bir Üstad tayin etmeleri lazım. Ama bu eksik onlarda. Yani bugün, Risale-i okuyanlar, Risale-i okuyanlar, Şeyh olarak, herhangi bir kimseye, intisapları yok, büyük bir çoğunluğunun. Onlar intisaplarını, Risale-i Nur'a, biz onlara, ben görüştüm birkaç tanesiyle, bizim intisabımız, Risale-i Nur'a diyor. Yani, kitaplara diyor. Biz onlardan her şeyi buluruz diyor.
Tartışmaya gerek yok. Onun yoludur o. Allah mübarek etsin dedim, ben de onlara. Ben de, mevzu da şuradan çıktı. Ben, Mektubat 29. kısım, 9. kısım, 8. telvi, Üstad'a tabi, tabiyim ben, bu noktada, silsile-i meşahiye duyduğu, muhabbet cihetiyle diyor dedim. Yani, bir kimsenin, bir üstadı olması lazım. Bu sefer, o normalde, o benim konuştuğum kimse, o mektubat, 29. mektup, 9. kısım, 8. telvi, neredeyse reddedecek. Dedim, bak, hani, sonradan zaten, bir kısım, mektubatlardan, buraya çıkardılar, zamanı değil diye. Yani, bu gündeme geliyor. Çünkü, gündeme gelince, bizat-i mektubatı gördüm ben. O, 29. mektup, 9. kısım, 8. telvi çıkarmışlar. Özür dilerim, bazı gafelerin, bugün artık, mürşidi Kamil yok. Dedikleri gibi. Evet. Hani, diyor, adam bugün, bugün için, bir mürşidi Kamil yok, diyor, kendince.
Öyle söylüyor. Ondan sonra, ayrı mesele bu. Ayrı bir tartışma. Hadisleri reddediyor. Reddediyor. Ahit-i Kerime'yi reddediyor, öyle demekle. Çünkü, Allah'ın veli ism-i şerîf, ortadan mı kalktı? Öyle bir şey yok. Şimdi, hadis-i şerifleri de reddediyor. O sefer, Allah muhafaza eylesin. Onu söyleyene, tecdi, diman, tecdi, nikah gerekli. Şimdi, böyle olunca, normalde, o kimsenin, kalbinin, harekete geçmesi lazım. Kalbi mutmain olacak. E şimdi, sufilik, veya ehli tasavvufun, veya ehli tarikat diyelim, ismini ne adlandırırsak, adlandıralım, derdi, amacı zaten, kalbin mutmain olarak, yürümesi. Çünkü, Cenab-ı Hak, yaratmış olduğu, kulunu, mutmain olarak, huzuruna dönmesini istiyor.
Mutmain olarak. Yani, emmarede değil, levvamede değil, mülhümede değil, mutmainle de, onun huzura dönmesini istiyor. Bunun da, kalbin, harekete geçmesi olarak. E şimdi, harekete geçti, o zaman, kalp mutmain oldu. Neye mutmain oldu? İmani meselelere mutmain oldu. Neye mutmain oldu? İslami meselelere mutmain oldu. Diyeceksiniz ki, imanla İslam, hani farklı şey mi? Evet, normalde iman, bu noktada kalbi mi mesele? İslam, evet, normalde daha dışarı olan bir mesele. Yani, bir kimsenin, bir kimse Müslüman olduğunu söyledi, biz onun Müslüman olduğuna iman ederiz. Bu noktada bir sıkıntımız yok. Beyanını biz kabul ederiz. ama, o kimsenin imanının kemale ermesi, kalbinin mutmainlede durmasıyla alakalı.
Veyahut da, bir mürşid-i kamile intisap etmesiyle alakalı. Şimdi, diyeceksiniz ki, bir kimse, bir mürşid-i kamile intisap etti, kalbi mutmain olmalı. Doğru mu? Evet. Şimdi, onu da hadis-i şerifte diyor ki, bir kimse, bir kimseyi sevse, bir topluluğu sevse, onlar gibi olamasa dahi, o amelleri işleyemese dahi, sevgisinden dolayı, hadis-i şerifin manası bu, sevgisinden dolayı onlardan sayılır diyor. Aynı şekilde, bir kimse kötülüğü sevse, kötü bir kimseyi sevse, öyle ya, o kimse, örneğin, bir eşcinseli seviyor, ona aşık, veyahut da onu çok seviyor. Hani var ya, ülkede şimdi eşcinsel, işte, kendisini sanatçı dediğimiz, zırtobozlar var. Eşcinsel. Uyuşturucu müptelası her birisi, ve eşcinsel. Şimdi gençler, onları seviyor, onları dinliyor ya, onları sevdi, onları dinlediği için, ondan sayılıyor o.
Acı bir şey bu. Yani ben o yüzden derim, sevdiklerinize bakın, sevdiklerinizi sıralayın. Neyi seviyorsanız, ondan yanasınız, ondansınız. Onun işlediklerinden dalıyorsunuz, ne alacaksanız. Bana sevdiğini söyle, senin imani kategorin çıksın. Kimi seviyorsun? Neyi sevdiğini söyle bana, imani kategorin çıksın senin. Sen gittin bir eşcinseli sevdin. Evet eşcinselin yapmış olduğu, eşcinsellikten nasibini aldın. Kimi sevdin sen? İşte gitti bir tane mafya babasını sevdi ya. Vay abim, agam, büyüğüm benim. Onun yaptıklarından nasibini aldın. Neyi seviyorsan? E sen şimdi bir mürşidi kamiller topluluğunu seversen, onlardan sayılıyorsun. Şimdi o yüzden, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri diyor ki, bir kimse bir hani mürşidi kamille intisap etti veyahut o silsileye intisap etti.
Onlardan ümidini kesmedi. Onlardan sayıldı. Bakın onlardan sayıldı. E şimdi bir topluluğun tamamının, hani kalbinin harekete geçmesini bekleyemezsiniz. Çünkü bugünkü ayrı zaman sisteminde herkesin derdi, gamı, kasveti, osu busu bir sürü önünde engelleri var. O bir sürü nefsani ve şeytani ve dünyevi engelleri aşıp insanın istikabetini düzeltmesi kolay bir şey değil. Ama böyle bir noktada da ne yapacak bu sefer? Onları o kimseye ve o topluluğa doyduğu muhabbet cihetiyle kendini kurtarmış olacak. Bakın kendini kurtarmış olacak. Ama diyor Bediüzzaman'ın Said Nursi Hazretleri bir kimse bir diyor o silsileden nasibi bağlanmadı, intisap etmedi. Bir mürşidi yok, evet. Aynı zamanda da kalbi harekete geçmedi, evet.
O zaman bugünkü zındıkkanın karşısında imanını koruması müşkülleşmiştir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hemen bunu imani meselenin içine koydu. Hani ben senin dediğin noktaya getireceğim şimdi. Bediüzzaman Hazretleri bir mürşidi kamile bağlanmayı imani bir mesele olarak getirdi önümüze. Dedi ki imani bir mesele bu. Çünkü kalbi harekete geçmedi. Bir mürşidi kamile de intisap etmediyse imanını koruması müşkülleşmiştir dedi. İmanı bir meselenin içine koydu. Yani o zaman o kimse imanını kurtarmak istiyorsa imanını kurtarmak istiyorsa bir mürşidi kamile intisap edecek ve aynı zamanda normalde mürşidi kamile intisap etmezse kalbi harekete geçmiş olacak.
Kalbi harekete geçmiş olsa dahi o kimse bir mürşidi kamile bağlı değilse bu Mustafa Özbağ analizi. Onun düşmesi çok muhtemeldir. Bakın onun düşmesi çok muhtemeldir. Çünkü onun kibrine ilaç olacak, kibrini durduracak, onu normalde sevk ve idare edecek, yanlış yaptığın yerde burada yanlış yapıyorsun diyecek bir mürşide ihtiyacı var. Eğer o mürşid yoksa onun başında o yine sapacak, yine o kendince yoldan çıkacak o. tabiri caizse Varta'da düşecek o. Ya bir tibir gelecek ona, ya bir ene gelecek, birisi ona bir makam tahsis edecek. Bir şey olacak, o tekrar yıkılacak. Burada o kimseyi sağlam bir noktada tutacak olan şey mürşidi kamil. Ama rüyayla onu bu noktada hani ikaz edecek, ama hal olarak ikaz edecek, ama zahiren sohbette ikaz edecek, onu çizgide tutacak.
Öbür türlü o yine düşüyor çünkü. Kendisini koruması, muhafaza etmesi müşkülleşmiş oluyor. O yüzden hani ayet-i kerimede senin gelmek istediğin nokta, hani o kimse zikrullah yapmazsa imani bir mesele dedin, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de aynı noktayı söylüyor. Diyor ki, o bir kimse, bir mürşidi kamile, bir silsile-i meşaiye intisap etmediyse, yani orada çünkü silsile olarak söylüyor. silsile dediğinde, onun silsilesi Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme dayanacak. Silsile Hazreti Peygamber'e dayanmıyorsa olmaz. Yani o kimsenin mesela diyelim ki üstadı, o kimsenin üstadlığını ilan ettirecek. Ve normalde ilan ettikten sonra, aynı zamanda da, hani bunu eskiler çok ararlardı. eskiler. Yani normalde, şimdi, örnekliyorum şimdi, arkada Ahmet Özva, abim var orada arkada.
Mesela onlar, Çorumlacı Mustafa Efendi'den öğretiyi almalar. Mesela gitsen ona sorsan şimdi, bir üstadın icazeti olmalı mı? Evet diyecek o. İcazetsiz bir üstad olur mu? Olmaz diyecek o. Madem ki o kimse, hani üstad oldu, onun şeyhi ilan etmesi lazımdı. İlan etti, tamam oldu. Çünkü, teknik olarak üstad ilan ettiyse onun şeyhliğine, mesele bitmiştir. Cemaate tebliğ ettiyse, evet o normalde, hani, kelam olarak ilan ettirdi. Yazmadı. Yazmayabilir, önemli değil. Ama kelam ettirdi. O kimsenin normalde, topluluğun önünde, onun üstadlığının ilan edilmesi lazım. Bu bir. İkincisi, ona icazet verilmesi lazım. muhakkak bir icazet olması lazım. Ona, eğer olduysa, ama Hint'ten, ama Yemen'den oturduğu yerde, onun icazeti gelir mi?
Gelmesi lazım. Madem ki olmuş o, gelmesi lazım. Şimdi, bu normalde, bir de o, icazetin sisilesi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme dayanması lazım. Yani, bizim Kazım Efendi'nin, dediği gibi, o ne camisiydi, Bosna'daki mergü, Hacı Hüsrev Camii miydi? Evet. Gazi Begova Camisi. Hüsrev Camisi değil, Hüsrev Be Camisi. Şimdi, Kazım Efendi'nin bir sözü var. Diyor ki, şeyin, Hacı Hüsrev Camii'nin önünde diyor, ondan sonra, kaç bin dolara diyor, icazet yazanlar var? Beş bin dolara diyor, icazet yazanlar var diyor. Hani, böyle olmayacak yani, bunun gibi. Veyahut da, bir şey daha söyledi, normalde, Irak, Suriye'ye gidince diyor, beş bin dolara diyor, hani, Ehli Beyt icazeti de yazıyorlarmış diyor, yazıyorlar diyor.
Şimdi, böyle olmayacak ama, bu bunun gibi değil. İktişare etti ümmet, şeyhleri vefat etti. İstişareyle bu, olacak bir şey değil bu. O devlet başkanı seçilecek istişareyle. O devlet başkanı seçimi istişare. Öbürki istişare değildir. Yani, bir kimse olgunlaşmadıysa, kemalle ermediyse, sen istişare et, bu bizim şeyhimiz olsun de, bu tasavvufun, genel kaidelerine, sufiliğin genel kaidelerine aykırı bu. Böyle bir yol yok. Bu sonradan olma, bidat yollardan birisi bu. Yani şeyh vefat etti, toplanacak. 5-10 kişi, 20 kişi, 30 kişi, neyse. Yani, ya o kendisini şeyh ilan ettirecek olan kimse, örneğin herhangi bir merkezden destekli ise, bu işin içerisinde, Türkiye'de bunlar da var. Mossad destekli mi, CIA destekli mi, KGB destekli mi, veya içeriden herhangi bir ekibin, grubun elemanı mı, veyahut da kimin elemanı, seçecek olanlara, birer milyon dolar verdi, kendisi için şeyh ilan ettirdi.
Veyahut da, yüzer bin dolar verdi, iki yüzer bin dolar verdi, kendini şeyh ilan ettirdi. Nereden biliyoruz biz, istişareden ne karar çıktı, iki yüz bin dolar, adamın başına verdi, şeyh mi çıktı, böyle bir şeyhlik yok. Bu literatürde yok. Bu sufi dünyada yok, tasavvuf dünyası. Bu her şeyin dışında bu. Bunun hiç aslı astarı yok bunun. Hiçbir yerde aslı astarı yok. Ama şimdi var mı, var. Ben yaptım, oldu. Millet de gidip intisap ediyor mu, ediyor onu. Yani bunu normalde, madem oldu, şeyh efendi onun, şeyhlinin icazetini yazacak. Örnek. Veyahut da ilan edecek. Öyle ya. İlan etmedi, vefat etti o kimse. E vefat etti, o zaman arkasındaki dervişler, istihar yapacaklar.
İstihar eden sonra, gidecekler, bir yere intisap edecekler. Bu işin yolu bu. İtikafa girecekler. Şeyh arayacaklar kendilerine. E biz toplandık, on kişi filanca kimseyi, şeyh olarak ilan ettik. Biz ona tabi olduk. Böyle bir şey yok. Mesela örnekliyorum, yani icazeti yok, şeyhlerin şu anda. Yani Türkiye'de benim diyen, orta yerde dolaşan şeyhlerin, büyük bir çoğunluğunun sağlam icazeti yok. Şeyhleri ilan etmemiş, veyahut da ilan et, ellerinde icazet yok ama şeyhlik yapıyorlar. Veyahut da biz onların icazetlerinin de, geldilerine gittilerine bakmış olsak, kökü dışarıdadır büyük bir çoğunluğunun. Bir de şu var, hani filanca, o fişmanca icazet yazıyor, ondan sonra icazet alan kimse, almış olduğu icazeti inkar ediyor.
O kimse, çünkü icazet veren kimsenin sıkıntıları çıkıyor. Sıkıntıları çıkınca diyorlar ki, ben o icazeti kullanmıyoruz. Ona tabi değiliz, onu kullanmıyoruz. İcazeti alırken tören yaptın ya, demek ki veren de sıkıntılı, alan da sıkıntılı. Yani icazetlerde de sıkıntı var çünkü. Yani baktığımızda, bir sürü şey çıkar, bu sefer de orta yere de bir sürü kavga, gürültü çıkıyor. Ondan sonra birisi kalkıyor, işte örnekliyorum, kendi kendine bir icazet yazmış adam. Yani şeyhini mühürlerini almış, şeyhini mühürlerini aldıktan sonra icazet yazmış. Var mı bunu ilan eden? Yok. Var mı söylenen? Yok. Herhangi bir kimseye söylemiş mi? Hayır. Ama elinde icazet var mı? Var. Ama şeyhi bunu söylemiş mi? Hayır.
Örneğin birisi, Çorumlacı Mustafa Efendi Hazretleri'nin mührünü almış, icazetler almış, kendine icazet yazmış. Ben bunu annenin ağzından bizatihi dinledim. Tabii üstad ise, üstad onu dil ile söyleyecek. Mesela ben anneye ziyarete gittim de, açıkça bir şahıs hakkında dedi ki, Şeyh Efendi'ye söyledi, Abdullah Efendi oğlum dedi, gelmiş buradan icazetler almış, mühürü de almış dedi, kendi kendine icazet yazmış dedi.
Çünkü abim daha iyi bilir, Çorumlacı Mustafa Efendi vefat etmezden önce, hiç kimseye icazet vermedi. Evet. Nakibin-i Gabba icazetleri olanlar var, Şeyh Efendi var, Yakup Efendi var, ondan sonra Yakup Efendi'nin kardeşi Mustafa Efendi var, ondan sonra İstanbul'da Ali Efendi var, ondan sonra dört kişi var. hata yaptıysam Ahmet Özbağ, uyar beni oradan. Dört kişi değil mi? Değil mi? Mesela şeye vermiş, ne o, damadını vermiş, Galip Efendi'ye vermiş, Galip Efendi'ye, ondan sonra demiş ki, ben ona bir tek kızımı verdim, başka bir şey vermedim, onun icazeti yok demiş. Ha, Galip Efendi başkasından icazet aldığını söylüyor, bu ayrı bir mesele. O bizi ilgilendirmiyor. Ama Çorum Macı Mustafa Efendi, dört tane Nakibin-i Gabba'sı var, ha bir de Ali abi vardı, şey, Sivaslı Ali abi vardı, o da Nakibin-i Gabba icazeti var, olduğunu söylüyordu.
Ama ben onun icazetini görmedim. Hani gördüm desem, derim ki gördüm, ben Yakup Efendi'nin de görmedim, Mustafa Efendi'nin de görmedim, İstanbul'daki Zeytinburnu'ndaki Ali Efendi'nin de icazetini görmedim. Allah için şimdi, gördüm desem gördüm, ama normalde söylenen söz, oydu, herkesin de, dilinde olan buydu. Hacı abi, şeyde, Çorum'da, Mevlüt Efendi vardı, onun Nakibin-i Gabba icazeti var mıydı? Yokmuş, evet. Bak o da çok böyle meşhurdu, dergahının önünde, onun da Nakibin-i Gabba icazeti yokmuş. Mesela sonradan ne o, bir şahıs çıktı ya, bir ara böyle tartışma oldu, neydi onun adı? Kümbül müydü, Sümbül müydü, neydi? Kümbül müydü? Mesela o böyle, Çorumlacı Mustafa Efendi üzerinden, bir şey söyledi, e ben bir iki sohbet yapınca, dağıldı onlar, mesela bu konuyla alakalı.
Ya normalde bunlar böyle, hani sağlam icazet olması lazım, o kimsenin elinde ama, bunun en sağlam noktası şudur, en sağlam noktası, üstad bunu şeye açıklaması lazım, ne o? Dervişhane açıklaması lazım, söylemesi lazım, bu sizin halifenizdir, eyvallah. Bu normalde şeyhinizdir, eyvallah. Bunu söylemesi lazım, ilan etmesi lazım bunu. İlan etmiyorsa, normalde o zaman yazılı, yazacak, işte vasiyet edecek, ben yazdıktan sonra, bu hani, icazeti açıklayın diyecek, ben bunu dahi, çok uygun görenlerden değilim. Sağlığında açıklayacak. Mesela biz şimdi, yoğunluktan yapamadık, ben itikaftayken, kimlerin ne olacağını, istihar ederek oradan, kendi kendime manevi olarak, hani bir işte, Allah izin verirsen, inşallah şey yapacağız, bir tören yapacağız, örnekliyorum.
Bunu açıklayacağız. Bunu açıklamakla mükellefiz. Yani bir şey var ise, örnekliyorum, bu benim kendi yolumdur. Ben birisine bu halakada bir şey verirse, anında söylerim ben. Evet. Bu normalde, bu çünkü bir şey saklamanın bir anlamı yok. Yani bu şey değil. Şimdi, bizim yakın dairedeki arkadaşlar, İsmail mesela, bizim var ya Mardin'le, işte, daha Hasan Ufak'tı daha o zaman, bir rüya bana anlattı.
Dedim, kappa işi anlat. Hani ben ufak diye, onu ilan etmez diye düşündüm. Örnek. Anlat kappa işi dedim kendisi. Kendisi anlattı. Kappa işi dedi ki, sen benim halifemsin. Oğlunun normalde, at kıyı aldı, onun kafasına geçirdi. İçimden dedim ki ya, ben dedim, daha küçük, hani açıklamaz diye düşündüm dedim. İçimden öyle düşündüm. Allah biliyor içimdeki ne. Dedim açıklamaz diye düşündüm dedim. O açıkladı dedim içimden. Açıkladı açıkladı. Onun da tarzı, örnek. Aldı geçirdi, sen benim halifemsin dedi. Şimdi ona söylenecek bir söz yok ki. Sen neden bunu açıkladın da diyemezsin. Mesela, İsmail bana anlatmamıştır hiç. Gene anlatmasın. Önemli değil. Şeyh Efendi ona dedi ki, Mustafa Efendi'ye anlatma.
Hal şeyi, ne o, bir ömrede komple, o boyuna, Hz. Peygamber'e müracaat ediyor. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi oğlu Hasan'a istiyordu vazifeyi. Boyuna İsmail'e rabıt ettiriyor. Peygamber Efendimiz'e sor. Peygamber Efendimiz'e soruyor. Sallallahu aleyhi ve sellem. İsmail sarhoş bir şekilde geliyor oradan. Ondan sonra Şeyh Efendi'ye fısır fısır fısır söylüyor. Şimdi Hasan deyince, Peygamber Efendimiz'e sallallahu aleyhi ve sellem adettir. Bu Hasan değil, Mustafa Efendi'nin oğlu Hasan diyor ona. Ondan sonra Şeyh Efendi de ona diyor ki, Mustafa Efendi'ye söyleme. Tam İsmail'le karşılaşıyoruz. Ben diyorum ki, şeyhine tabi ol, söyleme hiç kimseye diyor. Benim söyleme değişimin sebebi şu, hani fitne çıkmasın orta yerde.
Bir şey çıkmasın. Ondan sonra müracaat ediyor. Bak hiç daha bana anlatmamıştır İsmail. Müracaat ediyor. Hz. Peygamber Efendimiz'e soruyor. Dergah'ın gelecek olan Şeyh Hekim, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri, bunları ilk defa konuşuyorum ben. Mustafa Efendi diyor şimdi. O geliyor şimdi Şeyh Efendi'ye. Altı gün kaldık biz o zaman şeyde, Medine Münevvere'de. Altı gün İsmail, ha bire şey yaptı. Ne o? Müracaat etti. Ha müracaatta bu fakirin ismi söylendi. Hasan'ın ismi söylendi. Sonradan gelecek olan. Şimdi o zaman İsmail yemek yapıyor bize. Tatlı, normalde ne yapıyor? Yemek yapıyor. Normalde şeker koyacağına tuz koyuyor, tuz koyacağına şeker koyuyor.
Kafası yerinde değil. Bir de ne diyor? Geylan Hazretleri geldi, tuz koydurdu diyor bize. Ben seslenmiyorum hiç. Ben normal görüyorum onun yaşadığı halleri. Altı gün boyunca şey İsmail bizim boyuna rabut ediyor, müracaat ediyor. Müracattan çıkan cevabı Allah biliyor. İçimdekini ben biliyorum. Seslenmiyorum. Bunlar imtihandır çünkü. Seslenmeyeceksin. Susacaksın. Bir şey demeyeceksin. Yorum yapmayacaksın. Çünkü Şeyhi ona diyor ki, bunları Mustafa Efendi'ye söyleme. O da Şeyh'ime tabi benim. Ben de ona tabiyim. Benim bir noktada sıkıntım yok. O da söylemiyor Allah için. Ben şimdi söylüyorum bunu. Yıllar yıllar geçti. 23 kaç yıl oldu İsmail? 2001'deydi.
2026 şu anda. 25 yıl olmuş. Ben de sustum. Ben de hiç seslenmedim. Hayır İsmail böyle hal gördü, müracaat etti, müracaatta bu oldu falan. Böyle şeyler konuşulmaz zaten. Bak bir şey daha varmış. Al mikrofonu. Pandora'nın kutusu açıldı. Muhammed Hasan'ın seyri sülüğünü soruyordu. seyri sülüğünü ben anne karnında tamamladığını söylediğimde Peygamber Efendimiz daha doğrusu dedi ki anne karnında tamamladı. Çok çile çekti. Ondan onu deyince dedi sakın dedi bunu bir yerde söyleme. Yeni bir yol açarsınız dedi. Öyle bir şey de var. Evet. Şimdi normalde aslında bir gün İsmail'i konuşturmak lazım. Neler gördü. Hoşçak efendi şimdi o zaman için sağlığında söyletmedi ona. Şimdi vefat etti ama söyler mi? Söyle bir müracaat etsin.
Kendisine sorsun. Ben anlatırsam hoş olmaz şimdi. Çünkü neler denmedi neler denmedi. Ben anlatmayayım. Şimdi normalde onu üstad kendisi sağlığında söyler. Mesela Allah rahmet eylesin. Şeyh efendi vazifesini yaptı. Ölmezden önce işte Adnan'a da telefon açmış o gün. Değil mi Adnan sana? Normalde Adnan'ı aramış. Demiş ki böyle böyle Mustafa abinizin şeyhliğini bugün ilan edin demiş. O demiş ki ben Adana'dayım. Öyle mi oldu Adnan? Evet. Adana'dayım demiş. Sonra Hacı Remzi'ye söylemiş. Hacı Remzi geldi. Dedim şeyhinin dediğini söyle. İlan et sen. Sıkıntı yok dedim. İlan etti. Ben de dedim. Sağlığında ben şeyhlik yapmam. Aldık kabul ettik. Reddedilmez çünkü. Aldık kabul ettik dedim. Rafa koyduk. Benim o günkü sözüm.
Hiç ben sözümü unutmam bu noktada. Aldık kabul ettik. Rafa koyduk. Ben şeyhim. Sağlığında şeyhlik yapmam dedim. Vefat ettikten sonra da arkadaşlara dedim. Arkadaşlar istihar yapın. Kimi rüyanızı görüyorsanız ona intisap edin dedim. Bitti. Yapabilirdim tabii. Ayrı bir şeyh efendi. Sağlığında verdi mi? Verdi. Arkadaşlar. O zamana kadar rüyalarında görenler vardı ki bana anlatıyorlardı. Şeyh efendinin sağlığında da beni şeyh olarak rüyasında görüp gelip bana anlatıyordu. Anlatıyorlardı. Bizim şeyhimiz sağ. Biz şeyhimiz sağ olduğu müddetçe ben şeyhlik yapmayacağım diyordum. Ona bakarsın ben daha dergaha yeni girdim de dahi bana şeyh olarak intisap edecek olan insanlar vardı.
Dergahan dışında. rüyalarında görüp geliyorlardı. Bunları konuşmak istemem ben. Onun olsana. Normalde o zaman için şeyh efendi benim şeyhliğimi ilan etmiş mi? Etmiş. Arkadaşlar. İntisap edecek olan gelsin intisap etsin derdim. Yola ayırırdım. Bu noktada o hak var teknik olarak. Ama edep ettik biz bu noktada. Şeyh efendinin sağlığında böyle bir... Ben şimdi de olsa şimdi de yapmam. Yani ben şeyhimin sağlığında ben şeyhlik yapmam. Onu da şeyh efendiden öğrendik. Yani Çorumlacı Mustafa Efendi Hazretleri bir zata şeyhlik vermiş. Ondan sonra o zat ondan sonra şeyhlik yapmamış mesela. Demiş sizin sağlığınızda yapmak istemiyorum. Vefat ettiğinde onun normalde hemen yanı başında onun mezarı.
Çorumlacı Mustafa Efendi'nin yanı başında. Onun da başına şeyh yazdırmış. Mikrofon ulaştırın oraya. Dur bir dakika. Murtaza. Şeyh Efendi rahmetlik olmadan önce efendim beş yıl önceydi. Ben rüyamda gördüm sizin Mürşid-i Kamil olduğunuzu. Ben rüyayı anlattım ona. Dedim efendim böyle böyle Mustafa Efendi Mürşid-i Kamil. Oğlum dedi o Mürşid-i Kamil ben ona diyorum ki şeyhlik yap. Yani git ama gitmiyor. Dinlemiyor oğlum bizi dedi. O zaman. Beş yıl vardı yani. Ölümüne beş yıl vardı o zaman. Diyordu Allah rahmet eylesin. Ama dinlemiyor bizi. Evet. Diyordu Allah rahmet eylesin.
Biz hani normalde yolun edebi bende demek ki öyle tecelli etmiş. O normalde o rüyaları dinliyordu Şeyh Efendi. İşte dinledikten sonra yani işte kimisine diyordu o da başlı başına bir şeyhtir. Hani benden için ona rüyayı anlatana. Bana da söylüyordu Mustafa Efendi böyle görüyorlar rüyalarında. Ben şeyhlik makam için gelmedim bu dergaha diyordum. Öyle ben oturdum yerde oturdum. Tabii bu iş çilelidir bu yollar. Kolay bir şey değildir. Sıkıntılıdır. Makam sevdası insanı helaka götürür. Bakın bunu unutmayın hiç. Yani laf lafa açtı şimdi. Mesela işte şeyhler toplantısı oluyordu. Ben halife olarak Şeyh Efendi'nin yerine katılıyordum. Daha Şeyh Efendi de orada.
İki tane Şeyh Efendi bana halifelik vermek istedi. ben şeyhime söyleyin dedim. Bana söylemeyin dedim. Onların ikisi de söylemiş Şeyh Efendi. Ondan sonra tabii ne dedi ne demedi bilmiyorum. Sorulmaz şeyhe ne dediniz diye. Bana söyledi Şeyh Efendi oğlum dedi Baran Efendi halifelik verecekmiş sana ne almadın dedi. Ondan sonra estağfurullah efendim biz dedim bu yola bir şey olmak için dedim gelmedik. Dedim hani ben sana intisaplayayım Baran Efendi bana Allah rahmet eylesin severdi beni. Dedim neden hani ben ondan halifelik alayım sen al diyorsan alırız. Ayrı mesele. O al demedikten sonra ben almam. Kim normalde bir tane Ankara'dan Akşibendi şey vardı.
Ankara Merkez Vahizi'nden emekli. O da teklif etti bana. Ben dedim efendim üstadım burada üstadıma söyle dedim. Onu da söyledi. Mülleşşeh olacağım diye uğraşıyor dedi. sen dedi halifelik vermek istiyorlar. Sen uzak duruyorsun dedi bana. Böyle tebessüm ederekten. Ben şeyh olmaya çıkmadım bu yola dedim. Şimdi bunların tabii Allah beni affetsin. Bu edep olsun diye söylüyorum size. Yani birisi gelir size şeyhlik veya halifelik teklif eder. Eder. Burada yetişmiş insansınız çünkü. Beni bazen bir derviş kardeşlerden birisi demiş. Geçen gün hatırlattı bana. Bir bayan derviş kardeş var. O demiş ki üstadımdan toz düşse başka yerde mürsit şeyh olur demiş.
Başka yerde. Dedim ya sana mı söyledi bunu? Böyle böyle bana söyledi dedi. Onun olsun. Şimdi ben hep derim ya bu dergahta yetişmiş bir kimse evet başka bir dergahta şeyhlik yapabilir mi? El cevap yapar. Şeyhlik yapar ama. o ayrı. O farklı bir kul var. O ayrı bir şey o. Şeyhlik yapar ne olacak? Yani çok özür dilerim. Yani çok çok özür dilerim. Yanlış anlaşılmasın. Ben şimdi Adnan'a Cafer'e Hüseyin'e Cemil'e Sana örnekliyorum. Hacı Erkan'a burada normalde işte böyle eski zakirlere şeyhlik versem yaparlar şeyhlik. Bak şeyhlik yaparlar.
mesela ben itikafa girdiğimde hiç müdahale etmedim. Hatta Mehmet Emin'e dedim. Mehmet Emin dedim onun olsana. Benim dedim Cafer'e Adnan'a Hüseyin'e bir şey söylemem kendimle dedim tenakusa düştüğümü gösterir dedim. Ben dedim arkadaşları yetiştirdiğime inanıyorum. Öyle değil mi? Mehmet Emin verin Mehmet Emin'e bir mikrofon. Söyle ne dediğime. Bir perşembe günüydü efendim. Ben sizi ziyarete gelmiştim. Siz dediniz ki benim o üçüne herhangi bir şey söylememe de gerek yok. Herhangi bir yaptıkları bir şeyi de onaylamama da gerek yok. Biz bu kadar uzun zaman yol yürüdük. Konuşmadan, istişare etmeden de bir şeyler yapabiliriz. Anlaşabiliriz, konuşabiliriz diye söylediniz.
Bunu da ilan et arkadaşlara demiştiniz. Allah razı olsun. İnsan kendisiyle tenakuza düşer yoksa. Ben normalde Adnan'a, Cafer'e, Hüseyin'e, mesela Cemil'e ben kalkacağım bir şey söyleyeceğim. Hani şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın. Bu benim kendimle tenakuzum olmuş olur. Benim onlara bir şey söylememe gerek yok. Benim Yusuf Hacı'ya bir şey söylememe gerek yok. Yusuf'a bir şey söylememe gerek yok. Hacı Erkan'a bir şey söylememe gerek yok. İsmail'e bir şey söylememe gerek yok. Ertan'a bir şey söylememe gerek yok. Açık açık konuşuyorum. Veya Hasan'a bir şey söylememe gerek yok benim. Açık açık net söylüyorum bunu. Bakın bu alınan öğretiyle eğitimle alakalı. Bu noktada kendimle tenakuza düşmem onlara bir şey söyleyerekten.
Ben Hacı Cafer telefon açar böyle böyle böyle böyle tamam Cafer ne hükmetti sen devam et derim. Bu kadar basit. Yani kendimle tenakuza düşerim. benim Murtaza'ya bir şey söylememe gerek yok ki. Bak net söylüyorum bak. Murtaza'ya böyle deyince bazılarının canı sıkılıyor. Adam birkaç kişi dergahı terk etti ben öyle dedim diye. Benim Cevdet'e bir şey söylememe gerek yok ki. Bakın net söylüyorum bunları. Net açık bir şey söylüyorum. Sebep yani onlar bu noktada gerekli olan eğitimi almış vaziyetteler. Ben şimdi Yaşar'a ne diyeceğim? Bir şey söylememe gerek yok. Veya ben marangoza ne diyeceğim şimdi mobilyacıya?
Burhan'a ne diyeceğim ben? Bir şey söylememe gerek yok. Ben Said'e ne diyeceğim ki ya? Ben Kadir'e ne diyeceğim? Bunlar Ali nerede bizim Semazenbaşı Ali? Ali'ye ne diyeceğim ki ben? Erdoğan'a ne diyeceğim ki ben şimdi? Benim kendimle tenakuzum olur bu. Yok. Benim bu daha saymadığım arkadaşlar var. Ben Mehmet Ali'ye ben ne diyeceğim ki? Demem bir şey. Yani onlar çünkü o eğitimi almış veya derviş kardeşlerinin büyük bir çoğunluğunu buradaki büyük bir çoğunluğu ben Nakiye ne diyeceğim ki? Ben bir şey demem Nakiye. Fatih'e ne diyeceğim ki? Fatih Gündüz hiçbir şey demem.
Ben Yusuf Yunus Kabay'a ne diyeceğim ki? Hiçbir şey demem. Onlar eğitimi almış insanlar. Ben Özher'e ne diyeceğim? şimdi hiçbir şey demem. Ben Gürcan'a ne diyeceğim? Hiçbir şey demem. Demem bunların üzerinde şekim şübem olmaz. Ben İsa'ya ne diyeceğim? Hiçbir şey demem. Aha Ahmet Can ne diyeceğim Ahmet Can'a hiçbir şey demem. Aha Yusuf orada bak genç çocuk. Hiçbir şey demem. Diyeceksiniz gencecik. Yusuf dergahının içerisinde büyüme. Ahmet Can dergahının içerisinde büyüme. oradan geç şey Efe Onur'a ne diyeceğim ben? Hiçbir şey demem. İsim isim buradan hepinizi sayarım. Hepsini sayarım onların. Onlara bunlara bir şey dememe gerek yok benim. Bu buradaki terbiyeyle alakalı.
Yetişmeyle alakalı. O yüzden normalde Üstad bunu normalde kendi sağlığında apaçık açık bir şekilde söylemeli. Üstadım da söyledi vazifesini yerine getirdi. Bak vazifesini yerine vazifeyi havada bırakmadı. Ahmet Duran abi de söyledi. Beni de söyledi. Bitti. Ha benim edebim adabım aldığım dergah eğitimi onun sağlamında şeyhlik yapamam dedim. Aldık kabul ettik koyduk kenara dedim. Bir normalde bir kimseye yetiştiyse Üstad ona söyleyecek. Sadece şeyhi şeyhliği mi ilan edebilir? Mürşid-i Kamil Yelen demez mi? Yok o demez. Farklı normalde Üstad olmuştur. şeyh olmuştur biter mesele. O meratibleri tamamlamıştır. Meratibleri tamamladığı zaman o normalde aynı zamanda o hani nasıl söyleyeyim şimdi kuruldan o icazete alınmıştır onun.
Bir kuruldan var çünkü o kuruldan icazete çıkmıştır. Çok enderdir. Bazısı normalde hani böyle önceden seçilmiştir. Önceden seçildiyse onun o hani şey olarak zahiri olarak da onun tamamlanır şeyi çilesi. Öyle de olsa zahiren bir yol yürütürler onu. O yolda bedavadan bir şey olmaz yani. Sor. Efendim sorumuza konu edinmeye çalışımız ayeti kerime'deki siz daha önce derslerinize ifade buyurmuştunuz. Her ayeti keriminin bir zahiri bir de batıni manası vardır diye. Burada dikkat ediniz kalpler ancak Allah'a zikirle itminana kavuşupdaki zikri mürşidi kamil olarak eşittir diyebilir miyiz efendim batın? Burada normalde zaten o zikri ona o hale kavuşturacak olan sebep mürşidi kamildir zaten.
Başka türlü kavuşamaz. Bir üstadı olacak onun. Üstadsız o hale gelemez. Üçüncüye kadar geliyorlar. Üstadsız geliyorlar. Üçe kadar. Ama onlar da üstadları olmadığından dolayı üçe geldiğinde onlar kendilerini olduk zannediyorlar. Veyahut da o bir üstad da üçe geliyor örneğin. Üçe geldikten sonra kendine bir şey zannediyor. Ehil olmayan bir üstad da onu bir şey oldu zannediyor. O bir iki rüya anlatıyor ona. Bir rüyayı anlatınca o da o ehil olmayan üstad onun meratibleri bitirdiğini düşünüyor. İcazeti veriyor ona. Halbuki üçte. Bizde üçte o. Daha biz yolun başında o da. Bizde öyle. Bir başkasında tabii üçe gelen bir dervişe şeyhlik veriyorlar onlar.
Mesela şu anda şeyhlik yapanların büyük bir çoğunluğunda rüya yorumu yok, hal yorumu yok, hal de yok. Şimdi İsmail'in ne gördüğünü ben hiç sormadım. Ben İsmail'in ne gördüğünü anlatayım size burada. Bu şataat biraz. İsmail orada. Yani o derviş veya rengi bir derviş ben o zaman zakirim. Yani öyle de söyleyeyim. Yani bir derviş Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin huzuruna gidecek. Ona rabuta edecek. Orada bir mesele olacak. O üstadın haberi olmayacak. Öyle mi? Üstad ise. Ben daha o bir şey konuşmadan İsmail şeyhini dinle.
Söyleme dedi. Söyleme diyorum. O böyle içi kubur kubur yapıyor onun. Söyleyecek. Sevincinden söyleyecek. İçi kaynıyor böyle güneşte kalmış çöldeki çöminin kumu oynadığı gibi öyle oynuyor içi. Söyleyecek diyorum söyleme. Şeyhin sana söyleme dedi diyor. Öyle dedi diyor. Kafasını salıyor. Öyle dedi diyor. Öyle dedi. Şimdi bu yollar tabii böyle gören gördüm demez demiş ya bu da o hesap.
Ama o kimse o derviş onu o üstad o şeyh veyahut da o kimse hal anlatırken rüya anlatırken onun rumuzunu çözecek. Nereye çözecek? Neyle çözecek? Ona kalbi manevi ilim lazım. E verildiyse çözecek. Verilmediyse nasıl çözecek? Hazreti Gogul'a sormakla olmuyor. Adam gelir burada senin huzuruna gelir efendim benim bir rüyam var der. Rüyayı anlatır sana. Yanında Hazreti Gogul yok. Rüyasını tevil et. Veya Zikrullah'ta burada hal gördü o kimse. Halini normalde geldi. Sana dedi ki ben şu anda Zikrullah'ta böyle gördüm. İyi. Söyle ne olduğunu. Bu iş öyle fıkıh ilmi gibi değil.
Okuyup ezberleyesin. Hadis ilmi de değil okuyup ezberleyesin. Hafızlık da değil okuyup ezberleyesin. yazılı bir kitabı var mı bunun? Yok. Var bir ton kitap. Var. Hiçbirisi de zamana şey yapmaz. Zamana cevap vermez. Şimdi telefonla konuşuyor. Var mıydı bin yıl önce telefon? Yok. Nasıl cevap vereceksin? Veyahut da bugünün bir aletini bir mekanizmasını kullanıyor. Nasıl cevap vereceksin? Veyahut da Özer de Nail de aynı merkezden rüya görebilirler. Benzer rüya görürler.
İkisi de şeyhlerini gördü. Nail'in tevhili ayrıdır. Özer'in tevhili ayrıdır. Evet. Kişiyle alakalı. O ikisinin de kalbi durumuyla alakalı bir şey. Onun ikisinin de gördüğü rumuzda ikisinin de ayrı rumuzda olur. Birisi der ki Üstadım seni rüyamda gördüm. İşte şöyleydi böyleydi. Öbürki der ki Üstadım seni rüyamda gördüm. Şöyleydi böyleydi. İkisinin rüyasında iki tane ayrı rumuz vardır. Hatta bir rüyada iki, üç, dört rumuz vardır. Beş rumuz altı rumuz vardır. Bir rüyada yedi rumuz vardır. Sen bütün rumuzları birleştirirsin onu. Kalbite birleştir ama bu. Rumuzları birleştirirsin ona tevil verirsin.
Veyahut da o normalde iki rumuzlu görmüştür. İki rumuzun tevilini verirsin. Nereden bilecek şimdi onu? Veya bizim arkadaşlar biliyorlar rüyada rumuz var. Yani rumuz ne? Rüyanın özü. Hani Kur'an'ın özü Fatiha'dır var ya bu da onun gibi. Rüyanın içerisinde öz vardır. Rumuzdur o. Onu normalde ben nakip rüya yazdı. yazın bana diyorum. Ben nakiyi tanıyorum. Naki rüyayı yazsa bana. Ben nakiyi biliyorum ki. Nakiyi bilsem de bilmesem de ne olacak ki? Allah beni affetsin. Böyle konuşmak istemem. Yani rüya göreni rabote et onun rüyasını çöz. Amerika'da derviş var yazıyor. Kanada'da derviş var yazıyor. Normalde İngiltere'de derviş var yazıyor. Hollanda'da Belçika'da bilmem nerede derviş var yazıyor.
Endonezya'da derviş var yazıyor. Rüya yazıyorlar bildiğin. Birisine normalde Endonezya'da yazdım böyle böyle rüyanı Allah hayra çevirsin. Böyle dedim. O gitmiş rüyayı normalde Endonezya'da o da gitmiş başka bir şey söylemiş. Böyle böyle demiş. Rüya gördüm böyle böyle oldu. Ondan sonra o bir şey söylemiş. Demiş ki benim Türkiye'de şeyhim var böyle tevil etti demiş. O demiş ki benden üstün sakın onu bırakma demiş. Demiş tanışmak isteriz onunla. Endonezya'dan yazıyor. Diyor ki böyle böyle tanışmak istiyor. Ondan sonra hani nasıl tanıştırabilirim seni ben Endonezya'ya gelemem dedim. Şimdi normalde oturduğun yerde normalde öyle olmuyor bu işler. O yüzden Allah bizi affetsin.
Eftali zikr fâle mennâhû la ilâhe ilâhe ilâh la ilâh El-Fatiha mâ salavat Allah salli âlâ seyyidine Muhammedin ve âlâ âl-i Muhammed
âmîn destur.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi