mustafaozbag.org

702. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 4 Eylül 2025 · 45:42

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed'i hakkı, hak, batıl, batıl bilenlerden eylesin. Hakkı, hak bilip, hakkı yaşayan ve haykıran, batıl, batıl bilip, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Nerede Müslümanlara zulmeden, Müslümanların hakkına, hukukuna, canına, namusuna, şerefine, topraklarına tecavüz eden var ise, Cenab-ı Hak hepsini helak eylesin.
Kahri perişan eylesin. Güçlerini yerle yeksan eylesin. İsrail'i dağıtsın. Yerle yeksan eylesin. Destekçilerini yerle yeksan eylesin. Tüm Müslümanları özgür eylesin. Yazılı yok, sözlü yapalım. Selamun aleyküm efendim.
Efendim Ahzab suresi 23. ayet-i kerime. İzninizle orijinalini de okuyabilir miyim efendim? Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Minel mü'mine ricalun sadakû mâ a'ahadullâhâ aleyh. Feminhum men kagâ nahbeh ve minhum men yentezir ve mâ beddelû tebdîlâ sadakallâhul azîm. Mü'minlerden öyle, burasını soracağım efendim, erkekler, adamlar, erler diye tercüme edilmiş. Vardır ki, onlar Allah'a verdikleri ahitte sadık kaldılar. Onlardan bir kısmı, nahbeh geçiyor efendim, onu da soracağım. Adaklarını yerine getirdi. Bazı meallerde canlarını verdi. Ve minhum men yentezir, bir kısmı da beklemektedirler. Ve mâ beddelû tebdîlâ ve onlar sözlerini asla değiştirmemişlerdir. Sadakallâhul azîm.
Efendim izninizle ilk sorun, buradaki rical kelimesi bazı meallerde adam, erkek ve er olarak tercüme edilmiş. Bu erillik, dişillik manası mıdır? Yoksa tırnak içerisinde adamlık, erlik manası mıdır? Allah'a verilen sözden bahis buyurulmuş efendim ayeti kerimede. Bu kimseler Allah'a nerede, ne zaman, ne söz vermişlerdi? Ve ve mâ beddelû tebdîlâ ve onlar asla sözlerini değiştirmediler. Burada sizin de üzerinde ısrarla durduğunuz bedel, karşılık, herhangi bir bedel karşılığında onlar sözlerini değiştirmediler. Ayeti kerimenin mehfû manası hakkında fikirlerinizi rica ediyorum efendim, arz ederim. Selamun. Bu umumi bir söz veriş var. Umumi söz veriş.
Cenab-ı Hak ruhları yarattı, ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi. Ruhların hepsi de orada. Bela, evet. Sen bizim Rabbimizsin dedi. Bu umumi bir söz veriş. Bu, bu normalde onlar sözlerinden geri dönmezler. Evet, umumi bir şekilde bu sözünden hiç kimsenin dönmemesi gerekir. Ardından birinci secde, ikinci secde, üçüncü secde emirleri geldi. Bir kısmı, birinci secdeye bütün herkes gitti. İkinciye gitmeyenler oldu, üçüncüye gidenler oldu. Sonra yine secde emri oldu, üçüncü secde emri. Normalde birinciye, ikinciye gidenlerin bir kısmı üçüncüye gitti. Bir kısmı üçüncüye gitmedi. Birinci secdeye gidip de ikinciye gitmeyenlerin bir kısmı üçüncü secdeye gitti. Hadis-i şerif, insanlar mümin doğarlar, mümin yaşarlar, mümin ölürler.
Mümin doğarlar, kafir yaşarlar, mümin ölürler. Mümin doğarlar, mümin yaşarlar, kafir ölürler. Şimdi bu, normalde insanların ruhlar aleminde vermiş olduğu ahit, söz. Eyvallah. Bunda söylenecek bir laf yok. Bunun normalde şeriaten bakacağız bir de. O insanlar verdikleri sözlerden geri dönmezler, biat ettiler. Niye? İslam halifesine biat ettiler. İslam halifesine biat edince, Normalde orada bir sözleşme oldu. O sözleşmeden geri dönmediler. Bunun bir başka veçesine bakacağız. Başka veçesine baktığımızda, bu da tasavvufi. O zaman o normalde, o kimse bir üstada gitti, intisap etti. Ona söz verdi, oradan geri dönmedi. Ve onlar sözlerinde sadıklar.
Burada, bu ayet-i kerimede, şeylerde, mealcilerin hepsi de, hani bunları bir erkek olarak tanımlıyor. Oysa başka bir ayet-i kerimede, İman eden erkekler, iman eden kadınlar, namaz kılan erkekler, namaz kılan kadınlar, oruç tutan. Demek ki dinin yükümlülüklerinde, kadınla erkeğin arasında bir fark yok. Oradaki, normalde sözünde durma, erlik, adamlıkla alakalı değil, erkeklikle alakalı değil.
O kimsenin vermiş olduğu sözde, sözü yerine getirmesi, sözünde durması. Bir, benim Allah'a affetsin, meşhur tezimdir. İnsan, söz, sözüyle insandır. Sözüyle insandır demem, o kimse bir söz verir, sözüne sadık kalır. İnsan sözlerine sadık kalırsa, kemale erer. Sözüne sadık kalmazsa, o kimse kemale ermez. Güvenirliliğini kaybeder. O zaman, ama kadınlar, ama erkekler iman edip söz verdilerse, onlar o sözlerinde sabit kalırlar. Ve o söz verenler, burada bunu da yine söz verenleri biz yine üçe kategorileyeceğiz. İlmel yakin, aynel yakin, hakkel yakin noktasında söz verişte üç tane söz veriş hali var. Öyle olunca onlar sözlerinde sabit dururlar.
Onlar sözlerinde bir değişiklik söz konusu olmaz. Sözlerinin uğruna ne feda edilecekse onları feda ederler. Bir öncüler vardır. Öncüler normalde kendilerini feda ederler. Öncüdür bunlar. Bir üstad öncüdür, bir alim öncüdür, bir devlet başkanı öncüdür, bir kabilenin reisi öncüdür, bir mahallenin sorumlusu öncüdür, bir çavuş öncüdür, bir zakir öncüdür, bir nakip, nükabba, halife bunlar öncüdür.
Bir üstad öncüdür, bir vazifesi olan kimse öncüdür. Yani o öncüler ne feda edilmesi gerekiyorsa ederler, diğerleri sırasını beklerler. Yani onlar da sözlerinde sabittir ve onlar da vakti saati gelince onlar da ne feda edilmesi gerekiyorsa onlar da sırasını beklerler. Feda edileceği zaman onlar da ne feda edilecekse feda ederler. O zaman meseleyi toparladığımızda demek ki söz verenler, ahitlerini yerine getirenler sözün bir ilmel yakin noktası var, bir aynel yakin noktası var, bir de hakkel yakin noktası var. Bir kimse hakkel yakin noktasında ayrı bir biatlaşma olur manevi. Bunları ben es geçiyorum şimdi. O manevi hani bir kimse bir üstadla biatlaştı.
Aslında o biatlaşmayı şu anda insanlar biraz değersizleştiriyorlar. Yani derviş adayları bunu değersizleştiriyor. Biatlaşma şu, Kur'an sünnet tarihisinde o üstad ne dediyse harfiyen yerine getirecek. Kur'an sünnet tarihisinde. O normalde Kur'an sünnet tarihisinin dışında olmadığı müddetçe üstad ona ne söylediyse harfiyen yerine getirecek. Asla onda bir sapma olmayacak. Karmış, zararmış, soğukmuş, sıcakmış, yağmurmuş, karmış, güneşmiş, çöldemiş, ovadaymış, dağdaymış. Yok, bu şey değil. Hiç bunun hiçbir gerekçesi yok. Söz verdin, biatlaştın. O biatında sabit kalacaksın. Sana gitme demiş, gitmeyeceksin. Otur, oturacaksın. Kalk, kalkacaksın. Konuşma, konuşmayacaksın.
Sus, susacaksın. Şunu şöyle yap, öyle yapacaksın. Bunu böyle yap, öyle yapacaksın. Kafandan tereddüt dahi geçirmeyeceksin. Acaba mı diye kafandan geçirmeyeceksin. O sözünde sabit olacaksın. Normalde şimdi bir de bir kimsenin İslam halifesinin olan biatı var. O zaman şimdi İslam halifesi yok. İslam halifesi olmadığı için Müslümanların siyasete sahibi de yok. Halife siyasidir çünkü. Hem dinidir hem siyasidir. Şu anda ümmetin halifesi yok. Var, ilan etmiyorlar. Kim? İşte Türkiye Büyük Millet Meclisi. Ama sonuçta Türkiye Büyük Millet Meclisi de halifelik ilgâ edilirken meclisin uhdesine verilmiş. Ama sonradan da Türkiye Cumhuriyeti Devleti layıklığı seçmiş. Öyle olunca meclisin halifeliği ilan etmesi mümkün olmuyor.
Layıklık ilkesine aykırı. Atatürk ilke ve inkilaplarına aykırı. Siz halifeliği dahi isteyemezsiniz. Halifeliği isteyen bir kimse Türkiye Cumhuriyeti anayasasını değiştirmekten, yıkmaya kalkmaktan ondan bundan dava açılır. Hatta siz halifeliği övemezsiniz bile. Halifeliği överseniz o zaman bu da anayasaya değiştirme noktasına seni sokabilir bir savcı. O yüzden sen çünkü halifeliği övmek demek, Atatürk ilke ve inkilaplarına karşı gelmek demektir. Siz onu da övemezsiniz. Övücü sözler söyleyemezsiniz. Mesela siz Müslümanların sahibi yok diyemezsiniz. Müslümanların sahibi yok demek, siz din, dil, ırk ayrımı yapıyorsunuz. Ve Müslüman dinini ayrıştırıyorsunuz.
Ve o Müslümanların sahibinin olmadığını söylüyorsunuz. Halkı kin ve nefrete sürüklemekten uğraşırsınız. Uğraşırsınız. Kapattık burasını. Şimdi o kimse bir de ne yapacak o zaman? Siyaseten o kimsenin biatı var. Siyaseten biatından da geri dönmeyecek. Bunu böyle önceden isim söyleyerekten söyleyeyim. Refah Partililer siyasi olarak diyorlardı ki biz Necmetin Erbakan'ın hocaya biat ettik. Bunu böyle söylüyorlardı. Benim yanımda falan konuşmaları oydu. O yüzden onlar siyaseten hani ona bağlı olduklarını söylüyorlardı. Ha bu normalde daril harp fıkhında Müslümanların siyaseten bir imama biat etmeleri caizdir. Hatta Hanefi'ye göre öyle yapmaları gerekir. Bunu böyle bu fetvaya göre düşünerekten yaptılarsa söyleyecek bir sözümüz yok.
Şimdi o zaman onlar sözlerinden geri dönmezler. Burada sözünden geri dönmemeyi Cenab-ı Hak erlik olarak nitelendiriyor. Ama bu erlik cinsiyetle alakalı değil. O yüzden İslam hem kadına hem erkeğe hem işte evlenmemiş olan kızlara hem de evlenmemiş olan delikanlılara herkes bu noktada hükmü belli. Şimdi kadın denilince sonuçta evlenmiş bir bayan akla geliyor. Ondan sonra genç kız deyince işte evlenmemiş bir genç bayan. Öyleydi tanımlama. Şimdi hepsini de kaldırdılar. Ne diyorlar dediniz geçen gün? Kadın diyorlar birey diyorlar. Evet. Kadını da çıkardılar şimdi birey. Yani kadın erkek olarak da ölenmiyor. O bir birey. Evet. O zaman üçüncülerde mi? Cinsiyet atfedilmiyor.
Cinsiyetsizlik var söz konusu. Evet. Şimdi öyle olunca buradaki erirlikten kasıt normalde kadın veya erkek değil buradaki erirlikten kasıt sözünde durma, biatında durma, vermiş olduğu sözü yerine getirme. Burada söz konusu olan bu. Ve o biatlaşanlar, önde gidenler, öncüler nelerini feda edeceklerse edecekler. Arkalarında bekleyenler de sıra onlara geldiğinde onlar da feda edecekler. Teşekkür ederim. Efendim ayet-i kerimede yoksa siz geçen hafta bahsetmiştiniz. Yoksa sizden öncekilerin çektiklerini çekmeden cennete gireceğinizi mi sandığınız kısmındaki birinci sorum efendim. Çektiklerinden kastettiği nedir? İkincisi cennetten kastı bizim bildiğimiz cennet midir? Yoksa seçtiklerinin bulunduğu meclisi mi kastetmektedir efendim?
Bu şey değil. Yani normalde bizden önceki Müslümanların başlarına neler geldiyse senin de başına. O gelecek. Tezgah aynı tezgah. İpliklerin rengi değişiyor. Kalınlığı değişiyor. Başka bir şey olmuyor. Adem'den itibaren Müslümanların başına ne geliyorsa senin de başına gelecek. Ve sen de o başına gelenlerle mücadele edeceksin. Cennetlik öyle olacaksın. Öyle ne o sırça köşklerde oturarak cennetlik olunmuyor. Başına gelecek bir şeyler. Normalde o kimse zaten iman ettim diyorsa. La ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyorsa. Ve bu konuda bir çalışması, bir gayreti, bir mücadelesi varsa kafir sistemlerde onların başına muhakkak bir şey gelir.
Teşekkür ederim efendim. Cennete varınca öyle mi cennet, böyle mi cennet dememize gerek yok. Zahiren de fiziken de cennet var çünkü. Efendim Erzincan sohbetinde bir insanın içine şeytan veya cin giremez demiştiniz. Bu şeytanın insanın kanında dolaşmasını nasıl anlamamıyorsunuz? Normalde o evlilikle alakalı konuşuyorlar veyahut da bir kimse cin içine girmiş diyorlar ya. Cin o kimsenin içinde, cin içine girmiş. Ondan sonra o kimse cin içine girince onunla evlenmiş yani onunla aşır neşir oluyor. Burada bir insanın bir kafir veya müslüman cinliyle, cinin hulul etmesi yani insanın içine girmesi söz konusu olmaz. Yani o şeytan sizin damarlarınızda dolaşır dediği ayet-i kerime mana itibariyle şeytan sizin normalde bütün vücudunuzu etkileyebilir.
O yüzden şeytan sizin içinizde derken biz içimizde şeytan taşımıyoruz. O etki, o kadar çok etkiye açık olur ki insan damarlarında bile dolaşır. Ama başka bir ayet-i kerimede de sen benim dostlarıma dokunamazsın, onlara bir zararın dolamaz, onlara müdahale edemezsin diyor. O zaman şeytan hepimizin içinde olmuş olsa o zaman o kimsenin de içinde olacak. O zaman birisinin dışında birisinin içinde olması mümkün değil. O zaman şeytanın tesiriyle alakalı bu. Şeytan bize tesir edebilir eyvallah. Şeytan bize öyle tesir edebilir ki biz kendimizi ona bırakırsak her şeyi yaptırabilir bize. O yüzden şeytanın tesiri, nefse tesir ediyor, nefsin üzerinden geliyor. Şeytanın tesiriyle alakalı.
Yoksa hulül yoktur hiçbir şekilde. Mesela bir insan bir hayvanın içine giremez. Bir insan bir cininin içine de giremez. Bir insan bir şeytanın içine de giremez. Hulül yok. Yani yoksa o zaman böyle bir şey olduğu zaman zaten hukuk da ortadan kalkar. O kimse der ki şeytan benim içimde bana her şeyi şeytan yaptırıyor o zaman der. Sorumluluk nerede o zaman? Efendim absürt hareketler yapıp işte bunun içine cin kaçmış, şeytan kaçmış. O absürt hareketler psikolojik veya fizyolojik rahatsızlıklardan mı? Kimisi psikolojik, kimisi şımarıklık. Yani normalde anneler, babalar şimdi şımarık çocuk yetiştiriyorlar. Bakıyorsun tuhaf tuhaf hareketler yapıyor çocuklar.
Dışarıdan izliyorsun Allah Allah diyorsun. Yani çocuklardaki tuhaflıklara bak. Bize tuhaf geliyor. Sebep? Yani biz öyle bir terbiye görmemişiz. Normalde annemiz disiplinliydi bizim. Yani ben çocukluğum dahil, büyürken de dahil, akrabaların da dahil buna hiçbir kimsenin herhangi bir elektronik eşyasına dokunduğumuzu hatırlamıyorum ben.
Hiç kimsenin eşyasına dokunduğumuzu hatırlamıyorum ben. Annem öyle disiplinliydi. Bak ben hatırlamıyorum. Şimdi çocuklara bakıyorsun. Oho misafir evimiş, başkasınınmış, orasıymış, burasıymış, şey değil. Talan mefrezesi gibi her biri. Talan mefrezesi. Çocuğuna sus demiyor kadın veya erkek. Ne anne ne baba ne çocuğuna dur diyor ne sus diyor. Ne onu terbiye etmeye çalışıyor. Ne onu söylemeye çalışıyor. Çocuk kırıyor, döküyor, bağırıyor, çağırıyor, her şeyi yapıyor. Hadişlerif aklıma geliyor. Ebeveynler kendi kral ve kraliçelerini doğurmadıkça kıyamet kopmaz. Şimdi öyle olunca o terbiye ile alakalı.
Sonra bakıyorsunuz o çocuğu biraz hani terbiye etmeye kalkınca daha da agresifleşiyor. Daha tuhaf hareketler yapıyor. Bu sefer dışarıdan kimse diyor ki bunun içine cin mi girdi acaba diyor. Bu onunla alakalı. Çünkü normal hareket etmiyor. Ama kafir cinniler etkiliyor mu? Evet. İnsanları etkiler mi? Evet. Bu ayrı bir mesele. Evet. Ama içine girmez. İlham nedir efendim? Her nefis meratibi buna mazhar olur mu? Türevleri nelerdir? Mesela koca bir cil sordun. İlham vahiydir. Çünkü bütün hiçbir ayet-i kerimede ilham olarak geçmez.
Hepsi de vahiy olarak geçer. Allah araya vahiy etti der. Allah göklere ve yerlere vahiy etti der. Allah Meryem'e vahiy etti der. Allah Musa'nın annesine vahiy etti der. Böyle olunca o hani bir sohbet ettirdik vahiy ile alakalı. Bunlar vahiyin dereceleri. Hz. Muhammed Mustafa'ya yapılan vahiy ile örnekliyorum. İşte Yusuf aleyhisselam'a yapılan vahiyin derecesi aynı değil. Veya Yakup aleyhisselam'a yapılan vahiy ile Musa aleyhisselam'a yapılan vahiyin derecesi aynı değil. Veyahut da İsa aleyhisselam'ın annesine yani Meryem'e yapılan vahiy ile işte arıya yapılan vahiy aynı değil. Arıya yapılan vahiyin derecesi ile göklere yapılan vahiyin derecesi aynı değil. Göklere yapılan vahiyin derecesi ile yere arıza yapılan vahiyin derecesi aynı değil.
Bunların hepsi de derece derece. Mesela bir zamanın kutbuna gelen vahiy ile evliyaya gelen vahiyin derecesi aynı değil. Bir dervişe gelen vahiy ile bir mürşidi kamile bir veliye gelen vahiyin derecesi aynı değil. Bunları temel olarak baktığımızda Kur'an'ın diliyle hepsi de vahiy. Ama ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğu bu peygamberlere gelen vahiyi ayırmışlar.
Yarın öbür gün bir işte sapkın birisi çıkar bana da vahiy geliyor deyip peygamberliğini ilan eder. Böyle bir sapkınlığa düşer diye peygamberlere gelen vahiy ile işte ümmetlere gelen vahiyi kategorisel olarak teknik olarak ayırmışlar ona ilham demişler. Yani normal bir veliye gelen vahiyi ilham olarak kabul etmişler. Ama Kur'an'ı tabirle baktığımızda Cenab-ı Hak ayeti kerimede Allah arıya vahyetti diyor. E şimdi arıya neyi vahyetti? Arının neyi nasıl yapacağını Cenab-ı Hak onun fıtratına koydu. Vahyetti ona. Veyahut da Allah Meryem'e vahyetti diyor. Allah Meryem'e vahyetti deyince Meryem'in konuşacak kimse yok. Susma emri verildi ona.
O konuşmayacaktı hiç kimseyle. Bu sefer hani ona dedik ki diyor. Hurma dalını kendine doğru çek ve silkele. Şimdi mescidin içerisinde bir Meryem var. Mescitten dışarı çıkmıyor. Çünkü Meryem vaat edilmiş. Hediye edilmiş. Vakfedilmiş demek. Meryem'in annesi oğlum olacak. Olursa veya bir çocuğum olduğunda ama oğul kastediyor. Bir çocuğum olduğunda onu Allah'a vahyedeceğim. Onu Allah'a vahyedeceğim demişim. Özür dilerim. Vakfedeceğim diyor. Onu Allah'a atacağım diyor. Bu sefer Meryem oluyor. O sözünde duranlardan, sadıklardan oluyor. Ve kızını Allah'a vakfediyor. Kızını Allah'a vakfedince Meryem bu sefer normalde mescitte yaşamaya başlıyor.
Mescidin görevlerini yapmaya başlıyor ve Cenab-ı Hak onu İsa'yı üflüyor. Ve İsa'yı üflüyor. Bu hamile kalınca anlatacak bir şey yok. Ne büyük bir kınanma var ortalıkta. Yani bütün toplum onu kınıyor. Bütün toplum onu tecrid ediyor. O normalde şeyden çıkmıyor. Mescitten. Zekerya'ydı değil mi onun akrabası, teyzesinin oğluydu. O Zekerya gelip onun halini hatırını soruyor. Başka hiç kimse değil. Ve Cenab-ı Hak Meryem'e vahyediyor. Diyor ki hurma dalını kendine çek, silkele. Burası benim çok hoşuma gider. Yani sana ne gelirse gelsin, sen şeriaten, zahiren bir şeyi silkeleyeceksin. Yani sana bir nimet gelecek ama o nimetin ağacını silkeliyorsun.
Yoksa Cenab-ı Hak isterse hurmayı önüne getirir mi? Getirir. Tabi onu hurma olarak mealciler söylemişler ama çünkü başka bir ayet-i kerimede Zekerya aleyhisselam geldiğinde onda türlü türlü meyveler ve yiyecekler görüyor önünde. Hurma görmüyor sadece. İşin bu tarafı da ayrı. Böyle olunca vahyin dereceleri var. Hz. Muhammed-i Mustafa'ya gelen vahyi ile İsa aleyhisselam gelen vahyin derecesi aynı değil. Yakın peygamber olmalarına rağmen. Veya Musa'ya gelen vahyin derecesi ile Hz. Muhammed-i Mustafa'ya gelen vahyin derecesi aynı değil. Mesela Musa'ya bir ağacın arkasından seslendi. Ateşin arkasından seslendi. Örnek. O zaman vahyin dereceleri farklı farklı veyahut da İbrahim'e Cebrail aleyhisselamı gönderdi ateşten kurtarmak için.
O beni görüyor mu dedi, görüyor. O normalde o da bir vahyi sonuçta. O zaman vahyin dereceleri var ama bu noktada biz ehl-i sünnet imamlarının ve alimlerinin iştihadına uyaraktan biz de ona ilham diyoruz. Başka bir şey demiyoruz biz de. Ama sanki ilham olunca böyle insanlar onu biraz daha böyle değersizleştiriyorlar. Çünkü ilhamın da sahibi Allah'tır. Vahyin de sahibi Allah'tır. Mesela salih rüya peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür. Hadis-i şerif o zaman bir kimsenin görmüş olduğu salih rüya da vahyin ayrı bir derecesi. Ama biz onu normalde ne diye nitelendireceğiz? Mübeşşirattan diyor. Yani müjdecidir diyor. O zaman müjdeyi veren kim? Allah.
O rüyayı gösteren kim? Allah. O zaman normalde o da ne olmuş oldu? O da vahyin dereceleri oldu. Şimdi nefis meratiplerine göre baktığımızda bir kimsenin gönlü ilham almaya başlar. Mülhime de. O normalde işte emmareye geçer, levvameye geçer. Mülhime de onun kalbi yavaş yavaş ilham almaya başlar. Mülhime de o eğer kaybetmezse o ilhamı. Mülhime de artar o biraz daha. Mülhime de yıkılıyor hemen hemen dervişler. O artınca başlıyor iki tarafa konuşmaya, söylemeye. Kendinde bir şey ne oldum delisi olmaya. Kaybediyorlar. Aslında o Mülhime de sonra radiyede daha da artacak. Mardiyede daha da artacak. O V. Esma'ya gelince hitaba erişecek gibi. Hitap tabi sonuçta vahyidir çünkü.
Biz onu ilham olarak alıyoruz ama o kimse mesela işte öyle bir hal yaşarsa işte cennete giriyor. Cennete girdiği zaman Cenab-ı Hak ona hitap ediyor. Hitap da bu noktada vahiy aslında. Ama peygamberlere verilen veyahut da peygamberlere yaşatılan vahiy gibi değil o. Ama onu da normalde o kimse o hitaba nail olunca bu sefer bütün vücut kulak oluyor. Vahiyde de aynı. O kimsenin bütün vücudu kulak olur. Bütün vücudu göz olur. Bütün o zaman normalde vücudu el olur, ayak olur. Normalde o hale geldiği zaman o kimse aslında normalde normal gözüyle görmesi değil o. Onun parmağı da görür. Onun normalde iki kürek keminin arkasında manevi bir göz olur. O arkayı da görür, önünü de görür.
Onun görmesi normalde artık akli de değildir. O yüzden parmağından da nur çıkar onun. Elinden de nur çıkar. Vücudundan da nur çıkar. O zaman o nur onun muhbiri olur. Ona gerekli ne verilecekse verir. Bunların hepsi de aslında vahyin içindedir. Ama mesele hani karışmasın diye ehl-i sünnet uleması peygamberlerin dışında olan vahye ilham adını koymuşlar. Efendim ilhamın keşifle bağlantısı nedir? Aynı o da normalde ilham ise keşif de var. İlhamın içinde o da var. Üftadi Hazretleri, Hüdaye Hazretleri'ne işte seyr-üsülük yolunda nasihatleri verirken diyor ki efendim senin yapacağın binlerce keşiftense nefsinin hilesini keşfetmen daha evladır diyor. Bununla ilgili bize nasihatınız ne olur?
Sonuçta insan ne halde olursa olsun nefsiyle olan mücadelesi devam edecek. Bu bazen dervişler görmüş oldukları hallere, rüyalara kapılır giderler. Asıl mücadele etmesi gereken yeri unutur insan. Mücadele etmesi gereken yer nefsidir o kimsenin. Hangi halde olursan ol, ne durumda olursan ol. Nefis olan mücadeleyi terk etme. Gördüğün haller, gördüğün rüyalar, gördüğün keşifler muhakkak güzel şeyler ama ve lakin sen nefisle mücadele etmeye devam edeceksin. Selamun aleyküm efendim. Efendim sorum nikah bahsıyla alakalı. Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere nikah dört şart üzerine yapılır.
Bir zenginliği, iki güzelliği, üç soyu. Siz dindar olunuz içiniz buyurulmakta. Buradaki dindarlık nasıl tanımlayabiliriz? Dindar olan kimseyi. Herkesin kendince bir dindarlık ölçüsü vardır. Bir dindarlık tanımı vardır. Bir kimse la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyor, iman ediyor. Dindardır o kendince. Ama derecesi farklıdır. Dindardır. O kimse cumadan cumaya namaza gidiyor. O da dindardır. O kimse beş vakit namaz kılıyor. O da dindardır. İşte ne bileyim o kimse otuz Ramazan orucunu tutuyor. O da dindardır. E o kimse içki içiyor arada sırada veya her gün içiyor. Ben Müslümanım diyor. O da dindardır. Şimdi buradaki bizim dindarlıktan aradığımız ne?
Arayacak olduğumuza bakalım biz. Yoksa kim iman ettiyse o dindardır. Biz onu sen dinsizsin diyemeyiz. Mümkün değil. Hatta gözümüzün önünde din dışı bir şey yapmış olsa içinden belki de tövbe etti. Biz duymadık. Biz onun gene zahiren sen kafirsin diyemeyiz. Hiç kimseye diyemeyiz. Bir kimse ancak kendisi küfrünü ilan ederse, küfrünü ilan ettiği zaman o kimseye biz dindarsın diyemeyiz. Bu da diyenler büyük günakabe hatta imanları gider. Bir kafiri mümin kabul etmek o kimsenin imanı gider. Sen bir kafiri Müslüman mümin kabul edemezsin. Mesela bir kimse Kur'an'ı inkar ediyor. Peygamberi inkar ediyor. Açıktan. Sen onu Müslüman olarak kabul edemezsin.
Sen onu dindardı diyemezsin. Dersen sen küfre düşmüş olursun. Yani bir kimse mesela işte sonuçta din olarak İslam'ı kabul etmemiş. Kur'an'ı kabul etmemiş. Arap'ın yalelisi demiş. Peygamberi kabul etmemiş. Arap'ın içerisinden çıkan uyanık bir kimse demiş. Zeki bir insan. Kendince düşünmüş demiş. Arapları nasıl bir beraber ederim bunları toparlarım diye. Böyle bir din uydurmuş. Diyen bir kimse kafirdir. Sen ona Müslüman diyemezsin. Ona Müslüman dersen, mümin dersen senin imanın gider. Hatta bir kimsenin küfrü açıktan belli ettiyse, sen onun cenaze namazını da kılamazsın.
Sen onun cenaze namazı kılarsan ona senin de imanın gider. Açıktan çünkü küfrünü ilan etmiş. E bir kimse şimdi açıktan küfrünü ilan ettiyse, sen onun mezarının başına gidip Fatiha da okuyamazsın. Sen onun mezarını da ziyaret edemezsin. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke döneminde sahabelerin, anne ve babalarının mezarları Mekke'deydi. Kabir ziyareti yasaktı Müslümanlara sebep. Çünkü o günkü Müslümanların anne ve babaları müşrikti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri müşrik olan anne ve babanın mezarını, kabirini, ziyareti yasakladı. Şimdi buradan hareket edince bir kimsenin kafirliği, müşrikliği, aleni ise sen onun kabrini de ziyaret edemezsin.
Ona Fatiha da okuyamazsın. Sen de o zaman onu desteklediğin, onu tasdiklediğin çıkar. Senin de tecid-i imanın, tecid-i nikaha ihtiyacın olur. Şimdi öyle olunca bir kimse La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah dedi, o kimse dindar. Namaz kılmıyor ama. Hanefi'ye göre biz onun küfrüne fetva veremeyiz. Ama Kur'an ve sünnet dairesindeki bir kimse normalde dindar diyebilmemiz için, o kimse bir farzları yerine getirecek, nafilelerle Allah'a yaklaşacak.
Bu Cenab-ı Hakk'ın katında o kimse evet, mümin insan. O çünkü farzları yerine getiriyor. O aleni olarak farzları yerine getirirse, biz onu mümin olarak onu kabul ederiz. Ama öbür türlü dindardır, müslümandır. O yüzden, ha diyeceksin ki Mustafa Özbağ, senin için dindar kimse kim? Bu kemale ermiş bir kimse olarak, o kimse farzları yerine getirecek, haramlardan uzak duracak, nafilelerle Allah'a yaklaşacak ve Allah'ı sevecek o kimse.
Benim için bu dindar, asıl takva sahibi olan, mümin olan kimse bu. Benim bu kendi ölçüm. Ha bir başkası der ki ya benim için, o kimse beş vakit namazı kılıyorsa, benim için yeterlidir dindarlık diyebilir. Mesela Üstadımız Allah rahmet eylesin, böyle evlenecek olan kimselere onu tavsiye ediyordu. Yani bu zamanda diyordu, bir kimse beş vakit namazını kılıyorsa, otuz ramancılığın orucunu tutuyorsa, o kimse hani böyle haramlardan uzak duruyorsa, günün evliyası diyordu.
Gerçekten öyle. Yani bir normalde hele gençse o kimse, genç yaşta o kimse iman edip beş vakit farz namazını kılıyorsa, otuz ramazan orucunu tutuyorsa ve haramlardan uzak duruyorsa, gerçekten o kimse bugün evliyadandır. O yüzden hani bu zamanda o evliyadandır. Mesela şimdi insanlar böyle evlatlarından razı değiller, böyle anneler, babaları dinliyorum böyle. Çocuk beş vakit namazını kılıyor, farz namazını kılıyor, ramazanın orucunu tutuyor. Hani elinden gelince dini yaşamaya çalışıyor. Bilhassa dergahta buradaki kardeşler, çocuklar, gençler her şeyi bırakmış, gelmiş burada dinini yaşamaya çalışıyor. Ve anne babalar bunlardan rahatsız oluyor. Tabiri caizse Cenab-ı Hak lütfetmiş, ikram etmiş, namaz kılan, oruç tutan, Allah'ı zikreden bir evladı var veyahut da eşi var.
Kadın veya erkek önemli değil. Yani insanlar bunları kıymetsizleştiriyor. Farkında değil. Bunları normalde kıymetsizleştirmek demek, o kimsenin imani olarak zayıflamasına hatta yuvarlanıp gitmesine sebep olur. Bir insan çocuğu, anne babayı yuvarlayabilir mi? Evet. Sen çocuk Kur'an sünnet tarihinde yaşıyor, sen hala da çocuğa zulmedeceğim diye uğraşıyorsun. Onu hala da böyle işte onun dervişliğine, sufiliğine, dinine, hayatına, yaşantısına eleştireceğim, laf söyleyeceğim diye uğraşıyorsun. Allah muhafaza eylesin. O gençler, çünkü gerçekten bu zamanın evliyası, o kız çocuğu örtünmüş, küçücük yaşta veyahut da büyük yaşta örtüncem diye dolaşıyor. Yemin ediyorum anne baba ona hizmetçi olması lazım.
Herkesin çırılçıplak dolaşırken, herkesin çırılçıplak dolaşırken ve sanatçı adı altında, insanlar her türlü soytarılığı yaparken, işte her türlü soyunan soyuncak istediğini yapacak diye ortalığa dökülmüşken, yani bir kız çocuğu, yani örtünüyor, namazını kılıyor, orucunu tutuyor, hele bir de bir girmiş burada ders almış, anne baba ona hizmet etmesi lazım. Veyahut da bir erkek çocuk, genç çocuk, yani seni dinlemek zorunda mı? Dinlemez. O çocuk beş vakit namazını kılacak, orucunu tutacak, bir de Allah yolunda yürüyeceğim diye uğraşacak, anne baba kakacak, ona sinkaflık yapacak, ona terslik yapacak. Bu Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu lütfe, ikrama, ihsana, nankörlük. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden dindarlık tabii ölçü ölçü, merhale merhale yürüdük. Cenab-ı Hak herkese dindar bir eş nasip eylesin. Bu noktada Kur'an ve sünnet tarihsini yaşayan ve yaşatan evlat nasip eylesin. Bu bizim kardeşlere, arkadaşlara nasihatim. Evlatlarınızı Kur'an sünnet tarihsinde dergahla bağını sağlamlaştırmaya çalışın. Ve onlara kalkıp da kötü söz söylemeyin. Kız erkek. Derviş olan, eşleri derviş olan, kadın erkek hiç önemli değil. Yani kıymet bilsinler, değer bilsinler. Gerçekten böyle bir zamanda, yani normalde o kimsenin eşi derviş, kadın ve erkek önemli değil. Ay insanlar birbirlerine zulmetmesinler. Bunu bir nimet olarak görsünler. Allah'ın bir lütfu, bir ikramı olarak görsünler.
Edebe mugayir işler yapmasınlar. Meşhurdur değil mi? Hazreti Pir meslevisinde ne der? O der, İsa'nın havarilerine her gün gökten sofra inmekteydi. Ama onlar edebi terk ettiler. Edebe mugayir hareket ettiler. Ne yaptılar? Cenab-ı Hak onlara dedi ki, her gün size cennet sofrası gelecek. Ama ertesi güne bir şey ayırmayın. Bunu dağıtın, tasadduk edin dedi. Ama ve lakin o havariler onu tasadduk etmediler. Allah'ı dinlemediler. Ve o Allah'ın nimetine, o Allah'ın lütfuna edepsiz bir karşılık verdiler. Onlar edepsiz bir karşılık verince, Cenab-ı Hak gökten inen sofrayı onlara kesti. Havariler bunu yaptı. Peki, Musa'nın ümmeti ne yaptı?
Yine onlara cennet nimeti olarak bıldırcın ve helva geliyordu. Onlar dediler ki, biz soğan, sarımsak yemek istiyoruz. Bu sefer onlar da küstahlık yaptılar. Cenab-ı Hak onların da ellerinden o nimeti aldı. Şimdi bir kimse elindeki nimetin kıymetini bilmezse, suçlu kendisidir. O nimeti Cenab-ı Hak onun elinden alır. Cenab-ı Hak o nimeti onun elinden alınca, o da başlar patinaş çekmeye.
Hatta bir kısmı, o nimeti elinden aldı Allah diye Allah'a düşmanlık besler. Veya o nimetin elinden gitmesini sebepler dairesinde insanlara bağlar, insanlara düşmanlık besler. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu zamanda eşleriniz namuslarını muhafaza ediyor, koruyorlarsa, namazlarını kılıp oruçlarınızı tutuyorlarsa, kadın erkek değişmiyor ve çocuklarınız gerçekten Kur'an ve sünnet dairesinde yaşama gayreti veriyorsa, sizin erkekler olarak sizin bunlara hizmet etmeniz lazım.
Kadınlar olarak da böyle bir erkeğe ve böyle bir evlada hizmet edilmesi gerekir. Onlara bu nimetlere karşı nankörlük edilmemesi gerekir ki, nankörlük edenin elinden nimet alınır. Bunu hiçbir zaman unutmayın. Nankörlük eden, vefasızlık eden, hainlik edenin elinden nimet alınır. Ve o nankörlüğüyle, o vefasızlığıyla, o hainliğiyle hem dünyada rezil zebil olur, hem de mahşerde rezil zebil olur.
O yüzden herkes elindeki sağlık nimeti, akıl nimeti, iman nimeti, hidayet nimeti, namaz nimeti, oruç nimeti, dergah nimeti, zikrullah alakası nimeti, bunları asla ve asla unutmayacak, nankörlük yapmayacak, hainlik yapmayacak, zalimlik yapmayacak. nimete karşı hamd edecek, Allah'ı zikredecek. Eftali zikr fâle mennâhû La ilahe illallah El Fatiha ma salavat
Allah salli Seyyid

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi