Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 16 Kasım 2019 · 48:39
Selamün aleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin inşallah. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Şurada bir iki soru var, ona bakayım inşallah.
Şeyhi vefat edenin yaşayan yeni bir şeyhe bağlanma gerekliliğini anlatan hadis veya İslam'dan bir bilgi var mı? Ölmüş şeyhliğe bağlı olarak yola devam edilir mi? Bütün pir efendiler, tasavvufun bu noktada ilkleri, hepsi de vefat eden bir şeyhten sonra yaşayan bir şeyhe intisap etmenin gerekliliği üzerine ittifak halindelerdir. Bu konuda herhangi bir şeyh şüphe yoktur. Normalde örnek gösterecek olursak, peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden sonra, peygamber gibi değil ama devlet başkanı ve bu noktada manevi olarak da işte herkes Hazreti Ebubekir Efendimiz'e biat etti. Ardından o vefat etti Hazreti Ömer'e, Osman'a, Ali'ye, o vefat etti Hazreti Hasan Efendimiz'e.
Sonra Hasan Efendimiz'e, sonra Hasan Efendimiz oradaki tabir enteresan, devlet olarak biz Şam'a intisap ediyoruz dedi ama imamımız biziz dedi. Yani manevi olarak kendini ondan ayırdı. Ondan sonra silsileler devam eder zaten eğer ölen bir şeyhe bağlı kalınmış olsaydı silsileler oluşmazdı. Bütün silsileler doğru bir silsile ise ta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine kadar dayanır silsileler.
O yüzden doğru silsile, doğru yol bütün silsilelerin birbirine irtibat kopmadan devam etmesidir. O yüzden şeyhi vefat eden yeni bir şeyhe bağlanmayacak olsaydı o şeyh yetişmezdi zaten. Ölen şeyhini yetiştiren kim? Onun şeyhi. Onu yetiştiren kim? Onun şeyhi. Onu yetiştiren kim? Onun şeyhi. Bunu ben açık açık konuşmam gerekirse Allah rahmet eylesin. Şeyhim benim normalde ben ona intisap ettiğimde Çorum Nacı Mustafa Efendi vefat etmiş tabi. Ben Şeyh Efendi'nin, Abdullah Efendi'nin kendi şehri döneminin ilk zakiriyim. O zaman Çorum Nacı Mustafa Efendi'den bağlanmayanlar vardı Abdullah Efendi'ye. Hatta istihara bile yapmıyorlardı. Biz Şeyh Efendi'ye bağlı kalacağız diyorlardı.
Benim onlara söylediğim söz şuydu, Çorum Nacı Mustafa Efendi'nin manuviyatı bize yeter diyorlardı. Ben de diyordum ki, Hacı Ali Haydar Efendi'nin manuviyatı eksik miydi ki insanlar gittiler Çorum'lu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'ne bağlandılar. Hacı Ebubekir Çorum Hazretleri'nin manuviyatı eksik miydi ki? Gittiler insanlar, ona bağlandılar. Tabi bizim silsile Çorum silsilesi Mısır Tanta'dan gelir. Normalde Çorum Hazretleri, Muhammed Üftada Hazretleri'ni de İstanbul'da talim terbiye görmüş. Özür dilerim, Mahmud İdai Dergan'da talim terbiye görmüş. Hoş Üftada Dergan'da desek yalan olmaz çünkü Mahmud İdai'nin Şeyhi Üftada Hazretleri. Ondan sonra emirle seyahate çıkmış, seyahat esnasında, rüyasında görerek Tanta'ya gidiyor.
Tanta'dan, Abdurrahim Tantavi'den icazet alıyor dört dersten. Beşinci derste Abdurrahim Neşabi'den, o da oradaymış. Ondan sonra o da bir ders vermiş ona. Böylece beş dersten icazet alıp gelmiş Çorum'a tekrar. Şimdi örneğin, onların manuvatları mı eksikti? Bunlar kör dervişlerin işidir. Bunun altını çizerekten söylüyorum. Derviş kördür. Kör derviş olunca başka bir şeyhe intisap etmez. Görmez çünkü, göremez. Başka bir şeyhi rüyasında göremez. Rüyasında göremediği için de kendi kendine der. Ben şeyhimin izini devam ettiriyorum. Allah yoluna çıkersin. Ama ölmüş şeyhe bağlı kalınmaz. Bunu kim bağlı kalınır diyorsa, yola ihanet ediyor.
Ya cahildir, ya da vefasız ve ihanet ehlidir. Kime bağlanıyorsa bağlansın. Mesela benim şeyhimin bana vasiyeti var. Bana dedi ki, Mustafa Efendi, oğlum ben vefat ettikten sonra bütün dergaha söyle. Herkes istediği istare yapsın. Rüyasında gördüğüne gitsin, intisap etsin. Mahşer, ahiret, herkese yakın. Ben de emredersiniz efendim dedim. Beytullah şahit olsun oğlum. Şahit olsun efendim dedim. Vefat ettikten sonra bütün herkese de söyledim. Olmadı, cd'ye çektim. Millete cd'yi gönderdim. Zakirler cd'leri bile izletmemişler dervişlere. Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Bu yürünün adabıdır. Kim olursa olsun, hangi şeyh vefat ettiyse, geriye birisini işaret ettiyse, dervişler gider işaret etti.
Kimse zahiren işaret ettiyse, gider ona intisap eder. Yok işaret etmedi. Herkes, dervişler, istare yapar. Rüyasında kimi görürse, münacat ederler. Rüyalarında kimi görüyorlarsa giderler. Ona bağlanırlar. Bu kadar basit. Halifelik makamına göz dikmek, kendini şeyh halife sanmak, makam tutkusuyla dolanmak, yani gizli ve açıktan şeyh gibi hallere bürünmek, o kişiden maneviyatında nasıl bir akıbet oluşturur?
Nasıl manevi bir tokat alır? Bu, genelde dervişlerde bu tip hal olmaz. Bu, genelde zakirlerde olur. Bir normal derviş, böyle kendi kendine, işte ben halifeyim, ben işte şuyum, buyum, böyle kendisini bir şey zannedip dolaşmaz hiç. Çok endergi, hiç görmedim desem yeri var. Bu bir zakir hastalığıdır. Öyle söyleyeyim. Gerçekten ciddi. Bu normal bir derviş de olmaz. Ama bir zakir olursa, mesela diyelim ki, bir ilin zakiri veya bir ilçenin zakiri, zakirlerde böyle bir hastalık ulaşabilir, bulaşabilir. Bu bir, zakirin etrafından kaynaklanır.
İki, zakirin kendisinden kaynaklanır. Zakirlerin, çavuşların, böyle hizmet edenlerin, etrafında muhakkak birileri vardır. O birileri, bu zakiri, çavuşu, şeyh yerine koyar. Bunun koyma sebebi de, o dervişin kendisindendir. Şöyle kendisindendir, o derviş böyle şeyhe yaklaşamıyordur, ulaşamıyordur. Böyle bir şeyhle kendisinin arasına bir perde ölmüştür. Şeyh niyetine, işte abi der, zakir der, çavuş der, sorunlusu o ya, şeyh niyetine onu koyar. Zakir de buna müdahale etmez. Veyahut da, o da buna müdahale etmez. Bu şimdi, ilk önce ufak ufak başlar. Bizde şimdi bir adattır.
Çay dağıtılacaksa, önce zakirden başlanır. Orada işte, zakirden, daha yaşlı bir zakir varsa, ondan başlanır. Şeyh varsa orada, şeyhten başlanır. Bunlar mı? Şimdi bu küçük küçük başlar dediğim şey, bu kadınlarda da vardır. Gizli şeyhlik. Yani bu erkek, sadece erkekler bundan gocunmasınlar. Kadın zakirlerde de gizli şeyhlik vardır. Kadın çavuşlarda da vardır. Eğer bir zakir, bir çavuş, oradan idare eden bir kimse, diğer dervişlerden farklı bir tutum ona uygulanıyorsa, ve zakir de ona seslenmiyorsa, o gizli şeyhliğe başlamıştır. Bu isterse, çay doldurmak dahi olsa. Önce öyle başlar zaten.
İsmail'e ayırıyorum. İsmail'e ben söyledim. Bu adam dedim, o anın sorumlusu, buna ilgileneceğiniz, ona bakacaksınız dedim. Ciddi ciddi. Onun şakası da gerçektir, gerçeği de gerçektir. Yani İsmail öyle bir kimse değil zaten de, o arkadaşlarla, kardeş gibi hepsinden, abi kardeş gibi. Ayırt edeyim yani, onu ben zakir olarak, onu nitelendirmedim. Ama, İsmail, iyidir de ders yaptırıyor. İsmail'e ilk önce, herkese geldiği gibi, çay gelmiyordu, özel çay geliyorsa, o da buna müdahale etmiyorsa, bu ne kardeş, herkesle beraber, bana da getir. Ne bana özel tabakta getirdin, özel çanakta getirdin, özel tepside getirdin demiyorsa, başlamış on da zakir hastalığı.
Böyle başlar. İşte, örneğin, ben bana ayağa kalkılmasını istemem. Akir içeri girdi, aman zakir girdi, ayağa kalkalım. Başlamış, o da şeyh gibi, oturun arkadaşlar, ama oturmayın. Oturun, ama oturmayın. Nasıl yani? Ya otur dediğime bakma, sen oturma işte. Ben otur diyeceğim, sen ayakta duracaksın. Ama ben otur diyeceğim. Sonra şeyh efendi de, bir şey derse bana, ben diyeceğim ki, efendim vallahi, ben oturum diyorum. Onlar ayağa kalkıyorlar. Yani ben zakir olacağım, ben oturun diyeceğim, oradaki dervişler, ayak akacak öyle mi?
Tabii kalkar mıydınız, ben oturun desem? Kalkmazsınız değil mi? Evet. İstemiyorum, yanıcı evime koy. Özel tabakta onun yemek gidiyor. Harika. Bunun ne var canım? Yani o da böyle, sofraya oturmuyor ama. Onun özel tabakta gidiyor, tepside gidiyor. Ben şimdi, şeyh efendiye bir şey gidecek, örneğin işte, tuzlu olur, kültür ya, baharatlı olur, acı olur. Şimdi ben tanımadık, bilmedik bir yere yemeğe gittiysem, ben hemen tık tık tık tık, tadarım onları. Yanı başındayım. Benim tatma sebebim, baharatlıysa, derim ki, bunda baharat var, yeme demem, bir şeyhe yeme denmez.
Efendim bu baharatlı, karabiberi fazla olmuş. Efendim bunda biraz acılık var. Yemek tanıtırsın ona. Şeyh efendi, hassas. Tuzluya hassas, baharatlıya hassas, acıya hassas. Hemen ben ucundan alırım. Mesela örneğin, bunu böyle örnekleme olarak veriyorum. Şimdi, Allah rahmet eylesin, Mehmet Reşber'in evinde yemekteyiz. Tatmam hiçbir şeyi. Neden? Mehmet Reşber zaten, onun evi de, Mehmet Reşber de, biliyor zaten, Ataba Erkan'ı. Yani etin içerisine, karabiber konmaz, fazla tuz konmaz, acı konmaz, yemeğin içine. Mehmet Reşber'in evinde, yemek iniyor. Herkes biliyor onu. Bir sıkıntı yok. Mehmet Reşber biliyor. Veya işte, ne bileyim, Seyit Taş da yemek iniyor.
Biliyor Seyit Taş Antepli. Acıyı, baharatı çok sever ama, Şeyh Efendi geldiğinde, hiçbir tane konmaz. Orada tatmana gerek yok. Ama ilk defa gittiğiniz, bir yer var. Orada tadarım. Bu ayrı. Ama yok. Önce, Zakir'in yanındaki kimse, bakacak, edecek, dizayn edecek, tatacak, onun zaman Zakir'i gidecek. Olur mu olur? Zakir çok önemli. Zehirlenler bakarsınız ona. Suikast düzenlerler. Ne mi lazım? O şeyliğe gidiyor. O Zakir. Zakir'e çay gidecek. Bakayım ben önce bir. Hayırdır? Ya yemek gidecek.
Bakayım önce ben. Oğlum bir görevlisi var. Zakir'in yemeğine bakıyor, çayına bakıyor, kalkıyor, ona bakıyor, ayakkabısına bakıyor, pardüzsüne bakıyor, paltosuna bakıyor, ceketine bakıyor, çocuğuna bakıyor. Her şeyine bakıyorlar. özellik şeyhliğe doğru koşuyor. Bunları durdurmuyorsa bir Zakir, şeyhliğe doğru koşuyor. Gidiyor o. Böyle sorunlar geldiğinde, benim vazifem de, şeyhliğe koşanlara yapmayın deyip, ikaz etmek. Soru gelmiş ya, ne biliyorsunuz mu? Böyle koyuyorlar topu benim önüme, kale de boş. Ben de nasihat ediyorum. Bunlar öyle bir çarpılırlar ki. Biz gördük.
Eski dergah da gördük. Mesela işte o derviş, o Zakir'i böyle şeyh gibi sever böyle. Bizatihi şahidim ben. Zakir'in uçuna gider. O nasıl seviyor? Aşık çocuk canım. Şimdi canlı. Bunu örnek olarak, anlattığım için anlatıyorum. Başka örnekler de var. Bir tane anlatılmış ya, onu anlatıyorum. Bir yerdeyiz. Ben o arkadaşı tanıyorum. Böyle adamı uçurur. Bana geldi mesela, abi dedi ya, sen ne mübarek insansın dedi. Aynaya bakıyorum dedi, bir sen oluyorsun, bir ben oluyorum dedi.
Şimdi halden anlamayan bir Zakir, o kayıya biner. Ben de abdest alıyorum. Ben de abdest aldım, aynaya bakıyor. da o aynaya bakınca, bu kendi oluyormuş, bir ben oluyormuş. Bu ne demek biliyor musunuz? Diyor ki, ben seninle fâne oldum. O kadar seni seviyor. Ben abdesti bitirdim, döndüm, sen nefsine uymuşsun dedim. Bu dergam bir tane şeyh var, ikincisi yok dedim. Sen dedim, bir şeyhin olacaksın, bir sen olacaksın dedim. Sen perdelenmişsin, farkında değilsin dedim. sapkınsın sen dedim, yüzüne. Tabi abdest aldım, çıktım. Ben tabi minlerim böyle, altında çizerim. Onu da minledim.
Sonra oranın Zakir'ine dedim, bu çocuğun dersini al, gönder dedim. Benim halime yetkim var, ben Zakir'leri, Şeyh Efendi Zakir'lerini içtim, benim işime hiç karışmazdı. Ben de Zakir'lerin işlerine çok karışmam. O zaman da karışmam. Karışmaya yetkim olduğu halde. Ona dedim, bunun dersini al, gönder sen bak dedim. Bu normal değil dedim ben. İşte, kardeşim, işte çok aşık da falan. Seslemedin, ben ikinciyi konuşmam. Bir gün geçti, biz o bölgedeyiz. Bir gün geçti, bir gün sonra, orada bütün dervişler toplandılar, büyük ders var. İşte büyük ders orada oluyor. O Zakir arkadaş geldi, Şeyh Efendi'ye.
Efendim dedi, bir aşık dedi, bir kardeşimiz var dedi, bir elini öpse dedi. Çıkıyoruz biz. Şeyh Efendi de terli, ben hızla çıkartacağım. Benim vazifem o. Ben hızla çıkartacağım. Çünkü, şimdi dervişler, şeyhin halini bilmez. Nerede hasta oluyor? Nerede rahatsız oluyor? Neden rahatsız? Neden hasta? Neyi ister? Neyi istemez? O yanı başındaki adamın işidir o. Bizim de işimiz o. Hızla çıkartacağım diye uğraşıyorum ben. O arkadaş geldi, işte efendim, bir görüşseydiniz, bir elinizi öpseydi. Böyle baktı, hani sen nereden bunu söyledin gibisinden. Şimdi öyle, şimdi birisi gelir mesela, işte İsmail'e der ki, benim Şeyh Efendi ile, kesin görüşmem lazım ya.
Benim bir görüştür ya tamam mı? İsmail ne yapsın? Söyleyeyim der. Söyler sadece, ısrar edilmez. Söyledi, Şeyh Efendi baktı ona, gidiyor oğlum dedi, terlik zaten dedi. Efendim bir elinizi öpseydi dedi. İyi dedi o da şimdi. Ben o çocuğun geleceğini biliyorum dedim ya, mukadderata bak dedim içimden. Çarpılacak şimdi dedim. O geldiği çocuk böyle ağlıyormuş gibi yapıyor, gözünden yeşilmiyor ama. Ağlıyormuş gibi yapıyor, yüzünü buruşturuyor böyle, değişik haller şey yapıyor işte. Böyle işte bir titriyor falan. Şeyh Efendi ona böyle baktı. Senin şeyhin kim dedi? Direkt, Ali Baba Efendim dedi.
O Zakir'e dedi ki, döndü. Oğlum bu Ali Baba'nın dervişiymiş, bizim derviş değilmiş ki, ne amaya getirdin benim yanıma dedi. Buz gibi, Ali Baba dediğimiz, Ali Baba dedi de, bizim dergahın o da, Zakir'i, başlamış kendine baba dedirttirmeye. Şeyh Efendi yürüdü. Tabii ben de arkasından yürüdüm. Ben hiç seslenmiyorum. Çarpılacak olan çarpılır. Ben de arkasından yürüdüm. Şeyh Efendi o gün orada kalacaktı. Ben tabii hep hazır nazırım ya, ben Şeyh Efendi, Bursa'nın dışındaysa, ben nerede olursa olsun, ben valizini alır, çantaya koyarım. Ev Sabir'i der ki, ya burada yatacak kardeşim, burada yatacaksa, bir çanta zaten getirmek zor bir şey.
Benim vazifem, karışma benim işime sen. Onunla yol giden benim çünkü. Biz gece saat üçte yola çıkan insanız onunla. Uyuyum, uyumamış. Uyuyum, uyumamış. Saat üç, ne yapıyorsun sen dedi. Oturayım efendim dedim ben. Ondan sonra, böyle ayaktayım tabii oturayım dedim. Uyuyum, uyumamış mı sen dedi. Estağfurullah efendim dedim. Hadi hazırlan gidiyoruz dedi. Saat üç. Ama ben bekliyorum. Dedim ki bu gece yatmayacak o burada. Ben dinleneyim diye yatıyor aslında. Yatacaktı, yatacak. Dedim yok bu gece yatmayacak o. Saat üç, biz valizi topladım. Hadi tın tın tın … Biz gittik. E hesabının haberi yok. Biz binlik arabaya çıktık yola. Ben nereye diye sormuyorum.
Kendi kendine dedim nereye gideyim? Ulan Bursa'ya gideyim dedim. Nereye gideceğim? Kendi, kendi yorumun gece gündüz nereye gidersem gideyim. Ben arabanın yönünü doğrulttum Bursa'ya doğru geliyorum ben. Bir saat, iki saat sormadı bile nereye gideyim diye. Neredeyiz Mustafa Efendi dedi. Akisar'dayız efendim dedim ben. Alâ dedi. Ha dedi bir şey yiyelim dedi. Mola lokantası, benim yerim arası. Cıs, döndüm hemen. Sabah saat beş adam çorbayı yeni çıkarmış da. Hadi sen söyle neyi söyleyeceksen dedim. Ben bir karışık çorba söyledim. Ondan sonra biraz kelle paça, biraz işkembe, biraz mercimik karıştırdım. Ondan sonra karıştırdım. Yeti de, Mustafa'nın ne çorbası bu dedi.
Karışık çorba efendim dedim. Karıştırdın mı bunu dedi. Karıştırdım efendim dedim. Saat beş, Akisar'da çorba içiyoruz. Biz öyle yaşıyoruz. Şimdi el olunca, ben nerede olursa olsun, valizi alıyorum ben. Arabanın arkasını koyuyorum. Zaten, Şeyh Efendi, aniden sorar. Mustafa Efendi, valizi aldım mı? Aldım efendim. Çünkü hiç olmadık yerde, olmadık şey çıkar çünkü. Biz alışkınız ona. Ben valiz, toplanık tabi. Tam camiden çıkıyoruz böyle. Böyle baktı. Nereye gidiyoruz dedi. Bayındır'a gidiyoruz efendim dedim. Hazır mı her şey dedi. Hazır efendim dedim. Âlâ dedi. Halbuki o gece orada kalınacaktı. Sırf bundan dolayı, bindi. Bindi arabaya. Tabi ben anında, çıt çıt çıt … mesaj. Biz gidinceye kadar hazır.
Benim her yerde böyle, hamdolsun, şeyler vardır böyle. Yerlerim vardır benim. Ben anında, bu dediğimde yıkacak, yık dediğimde tozun dumanına çıkaracak, arkadaşlar vardır. Hep vardır ha. Şimdi de vardır. Zakir'in haberi bile olmaz onlardan. Zakir'in nasıl haberi olur? Zakir'in kalbi açık olması lazım. Zakir'in kalbi açıksa haber olur. Zakir'in kalbi açıksa haber olmaz. Biz çok yere giderdik, Şeyh Efendi'yle otururduk orada, yemek yerdik. Zakir'in haberi yok. Orada bir iki dervişe giderdik. Bir iki meselesi olurdu. Onları hallederdik, yürür giderdik. Oranın, Zakir'in haberi olmazdı. Çok zaman biz bir yere giderdik mesela, o bölgenin zakiri, oranın zakiri, fellik fellik, neredeler diye ararlar.
Atar telefonun yana, telefon çalar saatlerce. O elinde tesbih, çat, çat. O çatırtı muhteşemdir. O böyle, çıt yaptı mı, bütün sessiz oluğu keseceksin, telefonu da sessize alacaksın, onun telefonu çaldı, diyelim değil mi? Usta Efendi kapat şunu, emredersin. Tak kapatırım ben. Bitti. Ben KB2'de sessizde arayanı görüyorum ben ama. Eski Nokia'lar vardı. Kaçtı o ya? 33 on muydu? Neydi? Bende duruyor hala da o Nokia'lardan var. Bir bizim, nerede? Damat Yasin, burada mı? Gelmedi mi? Yasin bir, onları şey yapacaktı, ne o?
Çalışır hale getirecekti. Nostalji gibi duruyor onlar bende. Şimdi, alalım ben sessize, millet arıyor boyuna beni. Yanında sen telefon açamazsın. Şeyhin yanında, senin telefonu, efendim demen, Edeb-i Mukayyır. Ancak o diyecek, bak telefonuna. O zaman bakarsın. Öbür türlü bakılmaz, şeyhin yanında telefona. Asla. Şeyhin yanında, bir başkasıyla konuşulmaz. Bir başkasıyla muhabbet edilmez. Olmaz. Senin eşin dahi konuşsa, bir şey demezsin. Edeb öğrenecek herkes. Onun eşi, Hacı anne bana bir şey söylerdi, ben dönerdim Şeyh Efendi'ye. Cevap vereyim mi, vermeyeyim mi? Bakardım ona. Söyle Mustafa Efendi derdi, ben cevap verirdim. Ben bakardım ona, ses yok, ben duymamış gibi, araba kullanıyorum.
Hacı anne derdi, Mustafa Efendi sana söyledim. Ben döner bakardım, bana ne söylüyorsun, benim yanımda babam var. ben yine susardım, devam ederdim. Bir daha söylerdi bana. Hiç unutmuyorum. Döndü, sert bir şekilde. Hacı hanım, anlamıyor musun dedi. Benim yanımda dedi, benden izinsiz konuşmuyor, sen hala da onu konuşturacaksın, diye uğraşıyorsun dedi. Cevap ver Mustafa Efendi. Emredersiniz efendim dedim. O söyledi, söyleyeceğine, ben hatırlıyorum, beş kelimeyi geçmemiştir cevabım. Olmaz, edeptir bu. Sen zakir değil, istersen ne olursan ol. O müsaade etmeden konuşulmaz. Velhasıl kelam, şimdi, biz tabii yürüdük, gittik.
Arıyor o arkadaş beni. Hani, nerede dediniz? Ben cevap vermedim. Bana cevap ver derse, cevap vereceğim. Şimdi, bunlar çarpılır böyle. O zakirmiş, çavuşmuş, nakipmiş, nükabbaymış, bir yerde işte, beş kişi, üç kişi zikrullah yaptırıyormuş, kendine bir şey görürse, manevi olarak çarpılır. Allah muhafaza eylesin. Kadın erkek, hem böyle şeyhin önünde çarpılır. Nereden geldiğini anlayamaz. Bakın, nereden geldiğini anlayamaz. O yüzden, bir kimse, hiçbir zaman kendine, şeyh muamelesi yaptırmayacak. Zakir, çavuş, onbaşı, neyse, derviş. Herkes gibi olmanın, tadını yaşayacak.
Tekrar bunu baştan alıyorum. Eğer bir kardeş, ders yaptırıyor bir yerde, ona özel çay geldiyse, başlamıştır iş. Anladınız? Önce edeptir. Oradan başlanır dağıtılmaya. Ama neden sana aynı tabakta, ona ayrı tabakta? Neden herkes bir yerden pilavı kaşıklıyor da, ona özel tabakta gidiyor? Onlar kardeşin değil mi? Neden? Herkes gibi değil. Az önce Cafer'e dedim, burada içeride bir mevzu oldu. Cafer'e dedim, hiç dedim, benim zakirliğim boyunca, bana özel bir şey yaptınız mı? Dedim ben, hayır dedi. Dedim, özel tabakta bana yemek getirdiniz mi?
Hayır. Özel tabakta çay getirdiniz mi bana? Dedim ben, hayır dedi. Ona söylediğimi, şimdi de söyleyeyim. Neden şimdi getiriliyor, götürülüyor ki dedim? Diyelim şimdi. İçeri girerken, işte benim eşyamı almaya çalışıyorlar. Bırakın dedim. Sizin dedim, benim dedim, bir şeyimi taşıdığını görenler dedim, her şeylerini taşıtıyorlar dedim. Yol bu değil. Ben zakirlimde de söylerdim bunu, şimdi de söylüyorum. Yol yürüyen insan, bu yolu kendi şahsi nefsine bir paye çıkarır.
Bu yolda kendi şahsi nefsine bir kolaylık sağlatır. Bu yolda kendi şahsi nefsine hizmet ettirirse, yol ona tokadı vurur. Ben dervişim, ben zakirim, ben nakibim, ben nükabbayım, ben burada zikrullah yaptırıyorum, ben şuyum, ben buyum deyip de kendine bir zerre de olsa, özel bir şey yaptırıyorsa, yol onu tokadı vurur.
Manuviyat ona tokadı vurur. Benim şahsi arkadaşlıklarımı, kardeşliklerimi dervişlik olarak algılamayın. Benim özel ilişkilerimdir onlar. Bunlar sizi altlatmasın. Benim ilk yol arkadaşlarım var.
Ben onlardan dervişlik beklemem. Ben onlardan hiyerarşi beklemem. Diyeceksiniz ki, onlar özel mi? Benim için özel onlar. Ben İsmail'den dervişlik beklemem. Bakın, İsmail'den dervişlik beklersen ben, yok hayır, olmaz. Ama bu gençlerden bunlardan dervişlik, bunlar dervişlik yapacaklar derim.
İsmail'i aldatmayın, İsmail'le olan ilişkime. Ben Harun'dan dervişlik beklemem. Harun benim yanıma geldiğinde 13 yaşındaydı. Kaç yaşındaydın Harun? 13 yaşındaydı. Benim yanıma geldiğinde 13 yaşındaydı. Ben ondan dervişlik beklemem. Onunla derviş hiyerarşisi oluşturmam onunla. Bunlar aldatır insanlar. Bunlar aldatmasın. Böyle eski arkadaşlar vardır. Onlar da bana edeb-i mu gayr bir şey yapmazlar. Ben şimdi Said'den dervişlik beklemiyorum ki. Bakın, neden? Yani yok, ondan dervişlik beklersen, zaten sıkıntı vardır işin içerisinde. Ha onlar edeb-i mu gayr davranırlar mı?
Hiç davranmazlar. Ben bugüne kadar o ilk olan arkadaşlardan hiçbir şekilde bir şey görmedim. Allah için görmedim. Sakladım, şey yaptım değil. Bana karşı bir şeyler olmamıştır hiç. Ben hala da o arkadaşlar, ben şuraya ölüme doğru gidiyor olsam, onlar tereddüt etmeden arkamdan yürürler, ölüme gidiyoruz burada diye. Helallaşmazlar bile kimseyle. Ben şimdi basılmışız Abdurrahim'e ben gözümle işaret bile etmedim. Öyle değil mi Abdurrahim? Baktım sadece Abdurrahim'e. Sadece baktım. Bunlar böyle asıl kalbin çalışması lazım olduğu zamandadır. Asıl keramet lazım olduğu zamandır.
O gün lazım. Polis basmış bizi komple, kamerasını da getirmiş. O gün lazım. Kamerasını da getirmiş. Hiç kimseye sormuyor. Mustafa Özbağ soruyor. Biz de mutfak kısmında oturuyoruz. Ahmet Okur'un evi. Tine Ahmet Okur'u görünce, Ahmet Okur'dan dervişlik mi bekleyeceğim şimdi ben? Yok hayır. Olmaz zaten. Bakın olmaz. Ama bunlar derviş kardeşleri aldatmasın veya hasislenmesinler, kıskanmasınlar. Bir, ya onların hukuku özel mi? Özel kardeşim. Özel, evet. Abdurrahim'e sadece baktım Abdurrahim. Abdurrahim kalktı, yanına bir uzun boylu daha birisini aldı.
Bakın bunu söylesen, o kimse dil de söylenmiyor. Bana böyle baktı içeri, Mustafa Özbağ dedi. Yeğenidir bunlar. Böyle tanımıyordur seni aslında polis. Mustafa Özbağ der, sen kalkarsın sazan gibi, alır seni. Ben arkama baktım. Hani seni mi çağırıyorlar gibisinden? Arkamdaki kalktı. Gitti, onun kimliğini almışlar. Demişler, sen Mustafa Özbağ değilsin. O esnada o kalktı, ben Abdurrahim'e baktım sadece. Hani beni niye engelleyeyim içimden? Abdurrahim'in yanına kendisi gibi, uzun boylu birini daha aldı. Ben kalktım. Onlar perdelediler. Allah işte koruyacak mı? Muhafaza edecek mi edecek? Sanki Abdurrahim'e ben tarif etmişim, söylemişim gibi.
Yanına da gene uzun boylu bir arkadaş var ondan sonra. Onlar böyle perdelediler. Ben şimdi açık açık söyleyeyim. Bende kimlik var, benim adıma değil. Ehliyet var, benim adıma değil. 28 Şubat'tayız biz. Banka, kredi kartı var, benim adıma değil. Onları benim üzerimde bir bulsa zaten, temeli benim bombalayacak. Ben o esnada tık tık tık … onları orada etrafımdakilere verdim. Bende ne kimlik var ne bir şey. Tığ, taber şahlar hanım. Onlar ikisi böyle önlem aldılar. Ben sanki normalde, içeride kimliğimi gösterdim, adresimi vermiş gibi. Ben cüzdanımı böyle aldım. Allah yaptıracak. Ben cüzdanı kapattım, cebime koydum. O polis de böyle, Allah göstermeyecek, setredecek.
Ben hiçbir şey yokmuş gibi çıktım. Ayakkabıları dahi aramıyorum. Ayakkabıyı nereye koyduk? Arkadaşlar nereye koyduk? Bilmiyorum ki. Ben yürüdüm gittim. Ayakkabısız. Dostlarına gittim arabaya. Kendi kendime dedim, bunlar dedim arabayı biliyorlardır. Arabayı izlerler mi? İzlerler. Plakasında veliler mi? Ben arabayı orada bıraktım, yalına yaklaşık, kapak çıktım, yürüdüm gittim. Şimdi bunu, bugün böyle bir menkıbe olarak anlatıyorum. Ama o esnada, o kalben iletişim sağlamışsın onunla. Bakın, kalben iletişim sağlamışsın. Bunu şimdi nereye? Bu, Cenab-ı Hakk'ın, bu lütfu, bir ikramı, bir ihsanı. Abdurrahim ders alıyormuş, ders almıyormuş, dervişlik yapıyormuş, dervişlik yapmıyormuş.
Zerriyece aramam ki. Örnek. Abdurrahim ben dervişlik beklemem. Neden? Ya kardeşim, o hal, onlar yaşanmış. Şimdi bunlar, yeni dervişleri aldatır, aldatmasınlar. Aldanmasınlar. Zakirler aldanmasınlar. Herkes dervişliğini yapsın. Herkes, bir güzel çalışmalarını yapsın. Özenmesin. Kendine özellik yaptırmasın. Bir toplulukta, Zakir, kendine özel bir şey yaptırıyorsa, o nefsine olmuştur. Bir toplulukta, ders yaptıran kimse, kendine özel bir şey yaptırıyorsa, nefsine olmuştur. Bitti. Onlar kardeşsiniz.
Orada herkes, kardeşlik yapar. Başka bir şey yapmaz. Ha, bu demek değildir ki, hani, biz, ya, Zakir'le konuşmayacağız mı? Konuşacağız. Abimizdir, ablamızdır, kardeşimizdir. Bu kadar. Allah muhafaza eylesin. İnsanlık kavramını açıklar mısınız? İnsanlıktan beklentimiz ne olmalı? İnsanlık, insan, Cenab-ı Hak halife olarak yarattı. Bir tarafı halife, bir tarafı, esveli safilinden aşağı. O zaman her insan, halife adayıdır. Ama her insan halife değildir. Allah herkese şifa versin inşallah. E bu dersten bir sayfa okuyalım. Böyle giderse, valla kaç sayfa bu? 41 sayfa, 40 gün devam edecek herhalde bu. Bir kitap daha geliyor.
Ortaçağ siyasal düşüncesi, Farabi ve İbn-i Rüşd, şeriat ile beşeri hukuku uzlaştırma veya ilahiyat içinde siyasete yer bulma sorunları, bütün İslam ve Arap dünyasının, filozof ve ilahatçılarının temeli uğraşı olmuştu. Bu dönemde filozoflar, Kur'an'ın yanında, Platon'u, Aristonelisi, yani Platoncular, ve Roma felsefesi geleneğinden, önemli düşünürleri okuyup yorumladılar. Schultz, 2005'e, Taksim 153. Farabi, evren ile ilgili görüşlerini, siyaset anlamına uygulan, Farabi'ye göre devlet, akıl ilkesinde kurulan bir yönetimdir. Çünkü en yüksek mutluluğun aracı akıldır. Toplumun ve kişisel yaşamın, her aşamasında onu kullanmak gerekir. Wilkinson, 2040. Böylece Farabi, Platon'un devletinde yaptığı gibi, Medinet-i Fazlası'nda, akıl ilkesine göre işleyen, ideal bir şehir tasavvuru ortaya koyar.
Onun ideal, devleti, Thomas More'un devleti gibi, belli bir ideoloji koymak yerine, mevcut şehirlerin toplumsal ve siyasal yapısını, tenkide dayalı olarak gelişmektir. Ülken, 2007'ye, 122. Şimdi, Orta Çağ düşüncesinde, Farabi ile Rüşt'ün, bu tip böyle, açılımları ve, bu tip söylemleri vardır. Tabi Farabi ve İbn-i Rüşt, bu yazı alıntılarındaki gibi, bu Platonculardan, normalde işte, etkilenmişler, bu, İslam, hızla yükselir, ve hızla, medeniyet noktasında yürürken, bu, İslam'ın içerisinde, zaman zaman, işte, Platoncular, veyahut da Aristocular olarak nitelendirilen, bu tip İbn-i Rüşt, Farabi gibi, İbn-i Haldun gibi, insanlar çıkmışlar.
Bu İbn-i Rüşt olsun, Farabi olsun, İbn-i Haldun olsun, klasik İslam, noktasında duranlar, bunları ağır bir eleştiriyle eleştirmişler. Hatta zaman zaman, o dönem, İslam coğrafyasında, eski Yunan felsefesinin, incelenmeden, araştırılmadan, olduğu gibi çevrilip, İslam dünyasındaki, İslam düşünce ufkunu, lekelediği, kirletildiğini savunan, kimseler de var. O yüzden, İslam dünyası, bir kısmı, Farabi'ye, İbn-i Rüşt'te, İbn-i Haldun'a sıcak bakarken, bir kısmı ise, hiç sıcak bakmamış. Hatta, İbn-i Rüşt'te, İbn-i Haldun'a, ondan sonra, Farabi'ye, bu noktada, reddiyeler yazmışlar, ciltler dolusu, onlarla alakalı, karşı şeyler söylemişler. Batı, İbn-i Rüşt'ü, İbn-i Haldun'un, kendi, kültüründen, ve kendi, köklerinden, etkilendiği, ve onlara uygun, tavırlar sergilediği için, İbn-i Rüşt'ü, Farabi'yi ve İbn-i Haldun'u, göklere çıkarmıştır.
Hala da, Batı, İbn-i Haldun'un, Farabi'yi, İbn-i Rüşt'ü, öne çıkarıp, onunla alakalı, fazlaca, önemseyip, onun fikirlerini, analiz etmeye çalışırlar. Ve, doğuya, yani, İslam dünyasına, bakın, Farabi'nin de, böyle bir anlayışı var. Bakın, İbn-i Haldun'un de, böyle bir anlayışı var. Veyahut da, işte, İbn-i Rüşt'ün, böyle bir anlayışı var, deyip, İslam dünyasına, sanki onlar, tam bir, İslami düşüncenin, ekolu, tam bir, İslami düşüncenin, ürettiği, bir şeymiş gibi, önümüze koyarlar ki, burada da yapılan şey şu, yapılan bu.
Şimdi, Batı, İbn-i Rüşt'ü, Farabi'yi ve İbn-i Haldun'u, bu noktada, kendince, devlet sistemi noktasından, Aristo'dan, Piloto'nun etkilendikleri için, kabullenirler, belli bir kısmını. Ama, bunu normalde eleştirenler var mıdır? Evet. Çünkü, yani, buradan şu çıkmasın, siz, sakın ha, Batı, akılperesttir. Batı'nın bu noktada, durduğu tek bir noktalardır, akılperestliktir. Batı, kendi, akılperestliğine uymayan, dini kaideleri de, değiştirebilecek kadar, akılperesttir. Yani, mesela, örneğin, tabi bunda, Batı'nın sahip olduğu, dinin, kendi içerisinde, zaman içerisinde, dejenere olmasının da, payı yüksek.
zaman içerisinde, dejenere olunca, dinin kaideleri, değiştirilebilir noktaya gelmiş. Ve, hala da, değiştirmeye devam ediyorlar. Mesela, Batı, daha önce, kürtajı serbest etmişti, papalık tarafından. Sonradan, papalık haram kabul etti, yasakladı. Yeni zamanda yasakladı. sebep, Avrupa'da genç nesil azaldıkça, kürtajı haram etti papa. Önceden kürtajı, serbest eden papa, şimdi haram etti. Çünkü, Batı, dini kaidelerini, kendi devlet sistemine uyarlar. Orada kapitalist sistemin yaşaması, daha doğrusu, kapitalist sistem de değil. Emperyalizmin yaşaması önemlidir. Batının emperyalist düşüncesi ve yaşantısı ve emperyalizmi devam etmeli. Bunun için eğer, dini kaidelerde bir değişiklik söz konusu olacaksa, bu önemli değil, değiştirirler.
O yüzden normalde, İslam dünyası, İbn-i Rüştü, İbn-i Haldun'u Farabi'ye okur, biraz böyle meseleye uyanık gözüyle bakan, Batı hayranı olmayan, Batının tabiri caizse, kuyruğuna takılıp gitmeyenler, okurlar, ama eleştirilerini koyarlar. Olursa, lazım olanı, Kur'an sünnet tarihinde alırlar. O yüzden, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun, Farabi bu noktada, çünkü sohbetin başı bu, İslam'da, yani, veyahut da, o sohbet, o neydi, siyasi İslam'dı.
Çağdaş siyasi İslam. Çağdaş siyasi İslam'ı konuşuyoruz ya. O yüzden, normalde, bu noktada, İslam dünyası onu, tam olarak kabullenmez. Allah bizi affetsin. Ağır gittik, bir sayfa okuduk bugün. Saat 10, o yüzden hakkınızı helal edin. Bir dahaki hafta, inşallah, 8. sayfadan, devam edeceğiz. Sürç-i lisan ettiysek affola. Selamun aleyküm.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.