mustafaozbag.org

69. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 22 Mayıs 2011 · 32:57

Sıkıntı, bela ve musibetlere duçar olan bir kimse ne şekilde davranmalıdır? İçinde sıkıntısı ve borcu olanlar nasıl davranmalıdır? Bu gibi durumlarda okunacak bir üyet var mıdır? Şimdi normalde sıkıntıya, belaya, musibete bakış açısı önemli. Bir insan vardır, sıkıntı, bela, musibet ona helva şekeridir. O ondan kurtulmak istemez. Yani insan vardır, hastalık onun için dert gibi görünen şey ona dermandır. Ve o kimse o hastalığa, o derde kendini derman olarak görür. Derman olarak kendini görürse ona yapılacak bir şey yok. O kimse ondan kurtulmayı istemez. İnsan dermandan kurtulmak ister mi? Veyahut da bu meseleye bakış açısına bakarken bir şeriata göre bakmamız gerekir, bir de tasavvufa göre bakmamız gerekir.
Şeriata göre bakacak olursak o kimse bu dertten, bu musibetten, bu sıkıntıdan kurtulmak için mücadele edecek. Bu belanın, sıkıntının, musibetin konumuna, durumuna göre hastalıksa gidecek, tedavi ettirecek. Ameliyat olacak bir şeyse gidecek, ameliyat olduracak. İşte başka bir rahatsızlıksa ilaç kullanacak, hap kullanacak veya işte başka bir sıkıntıysa ona göre o sıkıntısını bir şekilde izale ettirecek. Bu doğru mu? Doğru. Bu noktada virdi var mı bunun? İşte manevi bir boyutu varsa, evet işte Yunus Aleyhisselam'ın balığın karnında söylediği vird. La ilahe illallahü ente subhaneke inniküntümüne zalimin. Bu orcu varsa, bir darlık yaşıyorsa, bir sıkıntısı, bir belası, bir musibet varsa, bir zalimin zulmüne duçar olduysa, bu virdi tekrarlayabilir bir kimse ve bu virdi tekrarlayarak beladan, musibetten, sıkıntıdan kurtulur.
Bu şeriatın veyahut da normal düz bir müminin uygulayabileceği bir şeydir. Ama ehli tasavvufun buradaki derdi, musibete, bakış açısı farklıdır. Peygamber çok ağır geçim sıkıntıları yaşadı ve hiçbir zaman geçim sıkıntısından kurtulmayı arzu etmedi. Geçim sıkıntısını yok etmeyi arzu etmedi. Ve Hazreti Aişe Validemiz der ki, biz Resulullah'ın sağlığında çok geçim sıkıntıları çekmiştik. Resulullah vefat ettikten sonra dünya bize doğru koştu der. Şimdi eğer ki ehli tasavvuf bu noktada belaya, derdi, musibete, sıkıntıya rahmet gözüyle, nazarıyla bakar. Ona merhamet nazarıyla bakar. Ona sevgiliyle kendisinin arasında bir iletişim gibi görür. Sevgilinin kendisini, sınadını, kendisini sevdiğini, kendisiyle muhabbet ettiğini, kendisiyle konuştuğunu hisseder.
Dertle, sıkıntıyla. Birisi gelir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine der ki, Ya Resulallah ben Allah'ı çok seviyorum. Ben Allah'ı çok seviyorum diyene der ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Dertlere, bela ve musibetlere karşı hazırlıklı ol. O zaman ehli tasavvuf kendi içinde ölçüdür. Eğer Allah'ı seviyorsanız, onun bir tecelliyatı olması gerekir. Onun bir göstergesi olması gerekir. Onun sizin üzerinde bir nişanesi olması gerekir ki, bu en başta derttir, sıkıntıdır, musibettir. O musibet ona dalga dalga gelir. Ve o her gelen dalgada, o sevgilinin dudağını görür. Sevgilinin öpücüğünü görür. Onu dert olarak görmez. Dışarıdaki insanlar otururlar, ahı efkan ederler, dert görürler.
Ama o kendi iç aleminde, ıhlasa da, inlese de, onu dert olarak görmez. Fakat bunu dışarı, bu derdim değil de demez. Millet der ki, kafeyi yiymiş bu, çıldırmış. Kırmış bu kafeyi der, onu akıl hastanesine gönderirler. Oysa ehli tasavvuf, onun kendisine helva şekeri gibi gelir. Helva şekeri gibi gelmezse, zaten kemale ermemiştir. Helva şekeri gibi gelmezse, imanı kemale ermemiştir. Olgunlaşmamıştır o. Pişmemiştir daha. Helva şekeri gibi geldiği zaman, dertli, sıkıntısı, musibeti, o zaman o olgunlaşma yolundadır. Mesela normalde, ehli şeriat der ki, dövene döv. Birisi vurdu, sen de ona bir tane vur. Şeriatın emridir bu, kısasa kısas yapar. Ehli tasavvuf, kısasa kısas yapmaz.
Kendisini vuranı affeder. Hatta biraz daha ileri gider. Kendisini vurana dua eder. Biraz daha ileri gider. Kendisine vurana der ki, elin mi acıdı kardeşim? Keşke elini incitmeseydin bana vurarak da. Bu anlayışla alakalı bir şeydir. Bu size uçuk bir anlayış gelebilir. Böyle bir anlayışı bugüne kadar duymamış, yakalanmamış veyahut da böyle bir anlayışla karşılaşmamış olabilirsiniz. Ama bu noktada, mesela bir kimse herhangi bir sıkıntıdan kurtulmak istemez mi? Yani sıkıntıdan şikayet etmez mi? Etmez. Sıkıntıdan şikayet, Allah'tan şikayettir çünkü. Veya size gelen bela ve musibetten siz şikayet ediyorsanız o zaman hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmemiş olursunuz. Şerhani Allah'tan diye, size bir şer bulaştığında Allah'tan bilip ona karşı siz tavrınızı geliştirecektiniz ya ehli tasavvuf kendisine gelen herhangi bir şeyin hem iyilik olsun, hem güzellik olsun, hem çirkinlik olsun, hem kötülük olsun
onun Allah'tan geldiğine inanır. O yüzden sebeplere takılmaz, hastalığa takılmaz, bela ve musibet takılmaz, sıkıntıya takılmaz. Takılırsa orada kalır. O kemalat noktasında yol yüremez. O Allah'ın ustak noktasında adım atamaz o zaman. O zaman avamdan bir avam dediğimiz, şeriatı uygulayan insandan bir herhangi bir şeysi kalmaz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ertesi gün sabaha kalmayacak şekilde her gün yiyeceğini paylaşırken ve ertesi gün sabaha kalmayacak her gün parasını paylaşırken başka bir ashab malının tamamını tasadduk etmeye kalkınca dedi ki hayır, sen karına, çoluğuna, çocuğuna, arkandan dua etsinler. Sen onlara da malını bırak dedi.
Bakın ona ayrı, itidarlı bir yol izletti. Hazreti Ömer Efendimiz oysa malının yarısını getirdiydi. Ona da neden yarısını getiriyorsun demedi. Başka bir sahabenin üçte birini aldı. Hazreti Ömer'den yarısını aldı. Hazreti Ebu Bekir Efendimiz hepsini getirdi. Ona ya Ebu Bekir neden hepsini getirdin demedi. Burada onların kemalat dereceleri farklı farklıydı. İşte kemalat noktasında, imanın kamil noktasında olan bir kimse malının tamamını harcasa, hepsini de gönderse onun imanında herhangi bir eksiklik, noksanlık olmaz. O kalbinden ya malsız kaldım, mülksüz kaldım, ekmeksiz kaldım, açsız kaldım diye düşünmez. Ama imanı kemal noktasında değilse o kimsenin bir tas çorbası eksik olsa yarın aç mı kalacağım diye düşünür.
Ve insanların cimrilikleri yarınla alakalıdır. İnsanlar yarın aç mı kalacağım düşüncesine sahip olurlarsa cimrileşirler. Ehli tasavvuf yarınını düşünmeden yaşaması gerekir. Bu söylediğim şey üsttir ve yalnız. Sizler için geçerli değil. Siz yarınızı hesaplayın. Siz yarınızı tanzim etmeye çalışın. Aslında sebepler dairesinde yaparsınız. Yarınızı yine tanzim edemezsiniz ama siz akıl olarak kendinizi bu noktada tatmin edeceksiniz. O yüzden bela, musibete, sıkıntıya bakış açısı herkesin farklıdır. Bir Hazreti Üftada Hazretlerine gelir, herkes nefesinden şifa bulur. Bir gün soyunurken çavuşun birisi bakar ki çok affedersiniz, arkasında belinin altında çubanlar var çok ağır bir şekilde.
der efendim, herkese bir tükürüyorsunuz, nefes veriyorsunuz, şifa buluyor. Kendinizde de bir mesle sene şifa bulsaydınız. Evladım biz bunu sabretmezsek ağzımızdan şifa almaz demiş. Biz ona sabredeceğiz ki ağzımızdan insanlar şifa bulsunlar. Enteresan bir noktadır. Enteresan bir nokta. Demek ki siz derdinize, derdinizi severseniz, siz etrafa derman olursunuz. Eğer derdinizi sevmezseniz etrafa derman olamazsınız. Tasavvuf etrafa derman olma sanatıdır. Etrafa derman olma. Çünkü Resulullah buyurdu ki, sizin en hayırlınız, etrafımıza en fazla faydası dokunmamızdır. Ehli tasavvuf bunu düşünmeli. Bunu düşünürken de, sıkıntı, bela ve musibetlere de o gözden bakmalı. Müslümanların birbirleriyle küs ve dargın olmalarının, dargın olmalarının İslam'a açıdan sıkıntı ve mürsületlerinden bahsedermesiniz.
Ya biri kimse, birisine küsse, birisine dargınsa, onun imanı çocuk seviyesinde daha. Çocuk seviyesinde. Eğer sizin hayatınızda küs olduğunuz birisi varsa, imanınız çocuk seviyesinde daha sizin. Hayatınızda dargın olduğunuz birisi varsa, imanınız çocuk seviyesinde, olgunlaşmamış daha, göktağı. İmanı hafiften, hafiften bir olgunlaşan bir kimse, hiç kimseyi küsmeme sanatını öğrenir.
Hala da, şu anda da, içinizde küs olduğunuz birisi varsa, gerçekten çocuksunuz daha. Koca koca adamlarsınız ama çocuksunuz. Müminin küsme hastalığı yoktur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin küstüğü birisi var mı? Bir tane küstüğü kimseyi gösteremezsiniz. Kafasına işkembeyi koymuşlardır, onlara dahi küsmez. Yollarına dikenler dökmüşlerdir, onlara dahi küsmez. Ebu Cehil'e küsmemiş ki başkasına küssün. Ebu Cehil'e küsmemiş ki başkasına küssün. Kendisine silah çekenleri küsmemiş. Bir gün ağacın altında uyuyakalmıştır, uyuklamıştır. Gelir kafirin birisi, ağaçtan asılı olan onun kılıcını çeker. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin göğsüne dayar.
Hafiften dürtükler. Kalk der, kalk. Allah Resulü kalkar. Seni benim elimden şimdi kim kurtaracak ki der. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah der. Öyle bir Allah der ki elinden kılıç düşüverir. Kafir, korkar, ürker, irkilir. Alır eline kılıcı Resulullah, ona doğru uzatır. Seni kim şimdi kurtaracak der. O da der ki ya Resulullah sen öldürmezsin ki der. Sen insanlara zulmetmezsin ki. Sen insanlara zarar vermezsin ki. Sen affedicisin ki. Senden böyle bir şey beklenmez ki der. Evet der Resulullah, onu affeder. O adam da Müslüman olur o esnada. Ha demek ki biz eğer o peygambere iman ettiysek, biz o peygamberin yolunda olduğunu söylüyorsak, biz o peygamberle, o peygamberle ruh yoldaşı olduğumuzu düşünüyorsak, biz o zaman onun ahlakıyla ahlaklanacağız.
O hiç kimseye küsmedi, küsmedi. Onun böyle hiç ahlaki noktadan hiç yapmadığı şeyler vardır. Onun ahlaki noktadan hiç yapmadığı şeyleri yapmayacağız biz. Ehli tasavvufa ölçüdür bu. Yani ahlaki olarak örneğin, hanımlarını hiç dövmedi o. Kur'an-ı Kerim'de dövünüz ayeti var mı? Var. Ama o hiç dövmedi. Kur'an'a karşı gelmek mi bu? Hayır. Kur'an bir açılım, bir anayasa. O açmış, o müsaadeyi vermiş. Ama o müsaadeyi kullanmadı o. Biz de kullanmayacağız. Biz hanımlarımıza bir fiske dahi vurmayacağız. Böyle omuzundan iteklemeyeceğiz dahi. O hiç iteklememiş. Öyle çimciklemeyeceğiz, burkmayacağız etini. O yapmamış öyle bir şey. Bunların hepsi de çocukluk.
İmanın kemale ermeyişi. O torunlarını hiç dövmemiş. Hiç kulaklarını burkmamış. Çocuklarını hiç dövmemiş o. Bakın enteresan ölçüler çıkıyor. Oysa fıkıh kitaplarında yazar. Öyle değil mi? Çocuğunuzu dövünüz der. Eğer işte çocuk serkeşlik yaparsa, hanım serkeşlik yaparsa, çocuklar lafınızı dövmezse fıkıh kitaplarında dövünüz der. O dövünüz diyenler sonraki ulemalardır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri çocuklarını hiç dövmemiştir. Hazreti Fatıma'yı hiç dövmemiştir. Torunları Hasan'ı, Hüseyin'i hiç dövmemiştir. Oğlu İbrahim yedi yaşında ölmüştür. Yedi yaşına kadar hiç dövmemiştir onu. Bir tane rivayet yoktur çocuklarını ve hanımını dövdüğüne dair.
Gelin kardeşler, ahlakımızı onun ahlakına benzeştirelim. Tasavvuf o, din o. Yoksa tasavvuf ve din olarak dövene dövmekse o tasavvuf ve din değil. Allah muhafaza eylesin. Varsın kim dövene dövüyorsa dövsün. Siz dövmeyin. Varsın kim sövene sövüyorsa sövüsün. Siz sövmeyin. Varsın kim ahlaksızlığa, ahlaksızlıkla cevap verecekse versin. Siz ahlaka, güzel ahlakla cevap verin. Siz yanlışlığa, doğrulukla cevap verin. O yüzden normalde insanlar baktıkları zaman birbirlerine kim küs. Ya hayır ya bu böyle bir şey olur mu? Böyle bir şey olmaz. Mümin, mümine üç günden fazla küs durmaz demiş hadis-i şerifte. Mümin, yani iman eden bir kimse birisiyle üç günden fazla küs durmayacak.
Resulullah durmuş mu? Hiç durmamış. Hiç kimseyle küsmemiş. O zaman siz avam gibi yapmayın. Avam Müslüman olmayın. Dövene döven, küsene küsen, sövene söven. Bir farkın kalmadı senin. Sen fark ehli olman lazım. Yani ahlakın yüksek olacak. Ahlaki seviyen yüksek olacak. Bakış seviyen yüksek olacak. Yaşam standardın yüksek olacak. Olgunluk açısından, kemalat açısından. Yoksa sen yaşam standardını sokaktaki insanları küçümsediğim için değil, ahlaki noktada seviyesiz insanların seviyesinde davranıyorsan senin Allah'ı sevmede işin yok. Allah'ı sevenler yüksek ruhlu olması lazım. Allah'ı sevenler yüksek gönüllü olması lazım. Allah'ı sevenler geniş yürekli olması lazım.
Allah'ı sevenler kuvvetli yürekli olması lazım. Birisinin kötü sözü seni incitmesin. Birisinin kötü davranışı seni incitmesin. Birisinin yanlış davranışı seni küsmeye itmesin. O senin zayıf, kuvvetsiz, basiretsiz, çok affedersiniz, öyle alçaklık babında değil. Kalbi olarak senin yüksek olmadığını gösterir. Allah muhafaza eylesin. O yüzden mümin küsmez. Mümin küsmez. Ehli tasavvuf küsmez. Hatta ona küsene elini uzatır. Kardeş selamun aleyküm aleyküm selam. O bir karıştırır. Bana selam verdi diye. O karıştırsın. Sen karıştırma. Ve sen kendi iline küsülecek bir davranış yapma. O davranışa sebebiyet verme.
Karşındaki kimse sana küsecek noktaya geldiyse sen zaten kaybetmişsin. Sen onunla oturmuşsun, didişmişsin, dırlaşmışsın, kavga etmişsin. Onunla oturmuşsun, cedelleşmişsin. Senin cedelleşmen gereken nefsinken onu bırakmışsın, sen adamla cedelleşiyorsun. Bu müminlik değil. Bu hakkını korumamak da değil. Bu da değil. Hakkını koru. Cedelleşmene, kavga etmene gerek yok. Küsmene gerek yok. Allah muhafaza eylesin. Ahlaki seviyeyi aşağı düşürmene gerek yok. Ahlaki seviyeyi aşağı düşürmene gerek yok. Dil var ya dil. Din dilde saklı. Kocaman bir din, dilde saklı. Dilde. Bu lafımı unutmayın.
Kocaman bir din, dilde saklı. Dilde. Dile sahip çıktın mı? Dine sahip çıktın. Dile sahip çıkmadın mı? Vallahi dinin de bozuk, aklın da bozuk, kalbin de bozuk. Diline sahip çık. Biz bakarız millet içki içiyor. Vay içki içiyorlar. Lan diline sahip çık. Sen diline bak. İçki içiyor dediğin anda gıybet ettin adama. Filanca var ya, kumarbazın teki ya. Diline sahip çık. Sen ona kumarbaz derken gıybet ettin. Daha şey dedi, günaha girdi. Sana ne? Başkasının kumarından, içkisinden, hovardalından. Diline sahip çık. Şunu unutmayın. İki şey söylüyorum size. İki tane. İki tane size en önemli şey. Bir, dilinize fermuar çekeceksiniz. Dilinize sahip çıkacaksınız. İki, elinize sahip çıkacaksınız.
Sizin olmayan hiçbir şeye elinizi uzatmayacaksınız. Bir şey senin değil. Senin değil. Parasını sen vermemişsin. Pulunu sen vermemişsin. Ücretini sen vermemişsin. Senin değil kardeşim. Elini uzatmanı. Almanı. İstemeden. Bak istemeden. İstemeden diyorum. Bak açık konuşuyorum. İsteme. Senin mi kardeşim? Sen parasını mı verdin? İstiyorsun. Hatta daha ilerisini söyleyeyim size. Sizin olan şeyleri daha istemeyin. Size tuhaf gelebilir. Sizin olan şeyleri daha istemeyin. Bu çay sizindir. İsteme çayı. İstemeyin. Kendi evinizde daha istemeyin. Size zor bir hayat belki de bu. Evet istemeyin. Sizin çay içeceğiniz biliyorlar mı?
Evdeki hanım biliyor. Demledi ise demledi. Demlemedi ise demlemedi. Çay içmeyince öleceksiniz mi? Sizin yemek saatiniz belli mi? Belli. Bu size zor gelirsin. İstemeyin. Yemek saati belli. Yemek yaptıysa yaptı. Yapmadıysa yapmadı. Ya çok. Yani gidip bir dilim ekmek yiyemekle ne olacak ki? Git oradan çok karnının acıktıysa kopar bir dilim ekmek. Kes ye. Üzerine sür bir savça ye. Çok. Dalaptan al bir dilim peynir ye. Şimdi evler yiyecek de onu zaten. Almadı git bir tane pirinci karıştır bir çorba yap. Oh derviş çorbası de. Yağsız, susuz, tuzsuz de. Ey nefsim. Şunu ye de terbiye ol de ye. Böyle bir hayat yaşamazsınız ki siz. Böyle bir hayat yaşamazsınız. Evde sizi hatun yemek yapmamış olsa kıyamet bir kopar.
İsrafilin suru sanki sizin eve üflendi. Öyle değil mi? Bunlar bizim acı taraflarımız. Biz Allah'la dost olma yolundayken biz Allah'ın kullarına düşman oluyoruz. Bu nasıl dostluk peydalacaksa oysa biz iyi ahlakımızla cezbetmemiz lazım insanları. Mum ne olur? Erir ama ışık verir etrafa. Ama kendisi erir biter. Kendisi erir biter. Siz kendiniz eriyip biteceksiniz mum gibi ışık vereceksiniz. Hanımınız bakacak. Ya bu adam gökten indi ya. Melek mi acaba ki bu ya? Belki de sizin o halinizi kullanacak. Evet kullanacak. Siz kullanıldığınızı anlayacaksınız. Kullanıldığınızı bileceksiniz. Yine seslenmeyeceksiniz. İmtihanın suru noktası bu zaten.
O diyecek ya herif nasılsa sal çekme yediği yiyor ya. Ama bir gün gelecek eğer onun kalbinde zalimlik varsa kendisi perişan olacak. O da onun farkında değil. Ama siz kendinizden mesulsunuz. Güzel ahlakı en yüksek noktada yaşayacaksınız. Güzel ahlakı. Güzel ahlakın en yüksek noktası kendinin olan şeyi daha istemememiz. Hz. Resulullah ne dedi Hz. Ebu Bekir'e? Ya Ebu Bekir hiç kimseden hiçbir şey istememeye bana söz ver. Ben de sana cenneti söz vereyim. Koca halife kırbacı düştü devenin üzerinden. Devesini ıhıldattı kendisi oturdu. Deve oturdu ıhıldadı. İndi kırbacını aldı. Dediler ki ya Emre'l-Müminin bize söyleseydin biz sana bunu verirdik.
Biz Resulullah'a söz verdik. Dedik ki hiç kimseden hiçbir şey istemeyeceğiz ya Resulullah. Devemizden düşen kırbacımızı dahi. Ve Resulullah Hz. Ebu Bekir öyle demişti. Demişti ki bineğinin üzerinde kırbacın düşse dahi. Ve bunu Resulullah yıllar öncesinden yıllar sonrasında mucize olarak Hz. Ebu Bekir'e söylemişti. Ve Hz. Ebu Bekir devesinden kırbacı düştüğünde indi. Devesinden inip kırbacı kendisi aldı. Halbuki Emre'l-Müminin de yani devlet başkanı. Düşünebiliyor musunuz şimdi başbakan, cumhurbaşkanı, vali, kaymakam, işte belediye reisi veyahut da işte bir yerde böyle mektubi, makam sahibi bir kimse elinden bir şey düşecek de onun kendisi alacak. Ayakkabılarını dahi kendileri giymiyorlar.
Ayakkabıları koyuyorlar önüne. Ayakkabı bile taşımıyorlar. Onlar ayakkabılarını başkaları giydiriyor. Paltasını başkaları tutuyor. Şeyhler de aynıdır. Paltalarını tutacaksın, onların ayakkabılarını giydireceksin. Ondan sonra ne bileyim ceketlerini giydireceksin. Onlar yürüyeceği zaman el üstünde götüreceksin. Bunlar sünnete Resulullah'ta yok kardeşler. Bunlar tasavvuf yolunda yok. Hz. Resulullah evinin iaşesini kendi eliyle götürürdü evine. Onu alıp götürmek istediler. Dediler ki bırakın. Her peygamber kendi işini kendisi yapmıştır. Siz de kendi işlerinizi kendiniz yapın. Kendi işinizi kendiniz yapın. Ve evinize götürdüğünüz bir tane ekmek poşetin içerisinde sallaya sallaya gidiyorsunuz ya.
Her adımınıza Allah on sevap veriyor. On tane günahınızı siliyor. Onda derece veriyor size. Neden? Evine kendisi bir kilo şeker götürüyor. Ehli tasavvuf kendisine edeb etmiş. Her gün bir şey götürürmüş eve. Bugün yoğurt. O gün yoğurt götürürmüş. Ertesi gün şeker, ertesi gün ekmek, ertesi gün pirinç, ertesi gün fasulye. Şimdi öyle değil. Şimdi gidiyorsunuz arabalarla kapitalist, vahşi kapitalist sistemin ibadethanelerine gidiyorsunuz. Vahşi kapitalist sistemin ibadethaneleri onlar. Ne varsa sepetlere dolduruyorsunuz. Evinizi çöplük hale getiriyorsunuz. Bu da ehli tasavvufta yok. İhtiyacınız kadarını alın. İhtiyacınız kadarını alın. İhtiyacınız olmayan şeyleri almayın.
Evlerinizi çöplüğe dönüştürmeyin. Evlerinizi depoya dönüştürmeyin. Adamın deposunda dursun. Senin evinde ne duruyor? Mübarek insan. Sen eve depoluyorsun. Adamı depolama derdinden kurtarıyorsun. Ne kadar una ihtiyacın var? Beş kilo. Beş kilo un al. Nam'a elli kilo un alıyorsun keve. Ne kadar şekere ihtiyacın var? Haftada kaç kilo yiyorsun? Bir kilo. Al bir kilo toz şeker. Git evine. Ama markete gideceksin ya. Yazmış orada. İşte bir kilo toz şeker. Bir milyon seksen bin lira. Örneğin iki milyon lira. On kilo toz şeker. İşte dokuz yüz elli bin lira. Yani ne o? İşte on dokuz milyon beş yüz bin lira. On dokuz milyon lira. Bir milyon ucuza alacağım. Beş yüz bin lira ucuza alacağım.
Sen de adamın depo derdinden kurtarıyorsun. Adam depo parasını düşüyor senden ona. Depolacak ya onu. Onu depolacak. Her küreye ayrı poşet koyacak. Her küreye ayrı bir işçilik binecek. Her küreye barkot binecek. Her kilograma işçi oradan paradan geçecek. Onun parasını düşüyor. Ucuz değil o. Seni aldatıyor, kandırıyor. Tasavvuf bu değil. Sen git ihtiyacın kadarını al. İhtiyacın kadarını al. Bu ahlakı Resulullah'ın ahlakına döndürdüğü zaman bütün insanlık felah bulacak. Bütün insanlık. Şu anda bütün insanlığı ütüyorlar. Bütün dünyayı ütüyorlar. Bunun Müslüman'ın dinlisi, dinsizi yok. Bunun dinlisi, dinsizi yok. Bunun Yahudisi, Siyonisti, Kafiri, Ermenisi, Rumu, Patriği yok bunun.
Bir sistem var. Dünyanın üzerinde deccaliyet var. Süfyaniyet var. Bütün insanlığı sömürüyor. Ve bütün insanlık sizin gibi ha. Sizin Hristiyanlardan bir farkınız yok yaşam standart olarak. Onlar bin dolar alıyorlar. Siz beş yüz dolar alıyorsunuz. Bir farkınız yok sizin. Hiçbir farkınız yok ha. Ben Avrupa'yı gezmedim. Vallahi de yemin ederim gitseniz Avrupa'ya, Avrupa'daki hayat standartına baksanız, ya normal bizim işçinin hayat standartı da, oradaki işçinin hayat standartına muhakkak fark var.
Ama sizin yaşam özellikleriniz aynı. O da gidiyor ayın başında maaş alınca, kocaman hipermarketlere, ne varsa güldür güldür güldür alıyor, endüstriyel gıdalardan tut, endüstriyel malzemelerden tut, eve gidiyor. Yıkamak yok, siliyor atıyor. Aha siz de silip atıyorsunuz. Peçete, kağıt peçete. O da atıyor, sen de atıyorsun. O da tuvalete girince yıkamıyor, siliyor atıyor, sen de yıkayıp silip atıyorsun şimdi. O da hazır balık ne, dardanel ton yiyor, sen de dardanel ton yiyorsun. O da sucuk yiyor, sen de sucuk yiyorsun. O salamıyor, sen de salamıyorsun. Ne yiyorsun ki başka? Yani o normalde çalışıyorum diye, yemekleri yapıyor pazar gününden, koyuyor dolaba, sizin de çalışanlarınız, hanımları çalışanlar yapıyor pazar gününden yemekleri, koyuyor dolaba.
Onun hanımı geliyor saat sekizde, dokuzda işte, senin hanım da geliyor sekizde, dokuzda işte. Biriniz salatayı yapıyor, biriniz yemeği ısıtıyor, beraber yemek yiyorsunuz. Yaşamsızdan da ardından bir vargınız var mı? Kölelik, bundan kurtulun, özgürlüğünüzü alın. Bundan kurtulun, özgürlüğünüzü alın elinize. Ben bugün yemeyeceğim diyebilin. Ben bugün yemek istemiyorum deyin, yemeyin o günde. Ben bugün içmeyeceğim deyin, içmeyin o gün. İçmediniz bir gün var mı hiç? Herhangi bir şey içmeyin bir gün. Su içmeyin, kola içmeyin, soda içmeyin, hiçbir şey içmeyin. İçmeyin ya. Enteresan, bir terbiye sistemi, hiçbir şey içmeyin. Hiçbir şey yemeyin. Oruçlu değilsiniz, hiçbir şey yemeyin.
Ama oruçlu da değilsiniz ha. Ben bugün yemeyeceğim hiçbir şey. Sabahtan akşama kadar, hiç yemeyin mesela. Hiç öyle bir gün yaşadınız mı? Enteresan değil mi? Bunları yaşadığımda, yirmi altı yaşındaydım da. Yirmi yedi yaşındaydım, yirmi sekiz yaşındaydım. Hiç yemeysem ne olacak ki dedim ya, beni dövecekler mi dedim ya. Bir gün sabahleyen kalktım, yemeyeceğim bugün hiçbir şey dedim. Hiçbir şey yemedim o gün. Oruçla tutmalıyım ya. Dedim ki yaşanabiliyormuş ya. Ben o zaman geceye kadar devam edeyim dedim. Geceye kadar. Yemiyorum, içiyorum yalnız. Ondan sonra enteresan deneyimler başladı bende. Hiçbir şey içmedim mesela. Ondan sonra hiç yiyip içmedim. Oruçlu da değilim. Hiç yiyip içmeden de durulabiliyormuş dedim.
Durdum günlerce durdum ben hele. Bu kendi kendime, deneme yanılma gibi bir şey. Özgürlüğünüzü kazanın. Özgürlüğünüzü kazanın. Özgürlüğünüzü kazanmış değilsiniz. Bizim bir insanlarmış, oturmuş din savaşı veriyorlar. Önce özgürlük savaşı verin. Özgür bir ortamda dinler gelişir. Felsefeler, düşünceler, sistemler özgür bir ortamda gelişir. Hiçbir kimse özgür değil. İnsanlık özgür değil. İnsanlığın özgür olmadığı bir yerde, insanlığın özgür olmadığı bir yerde, dinin, felsefenin konuşulması kadar abez bir şey yok. İnsanlık özgür değil, biz de özgür değiliz. Biz özgürlüğü, bizim solcuların, komünistlerin özgürlüğü gibi anlıyoruz. Yani işte git, solcu olursan özgür oluyorsun.
Dev genç, dev sol, işte THKBC falan böyle olursan özgür oluyorsun. Veyahut da işte bizim tipik böyle İslam'ın içerisindeki tipik davranışlar ve tipik kuruluşlar var ya, onlar da böyle dini özgür kılmaya çalışıyorlar. Ya kardeşim, din özgür. İnsanlar özgür değil. İnsanlar önce kendileri özgür değiller. Biz kendi isteklerimizin, nefsi arzularımızın, kendi içerisimizde oluşturduğumuz oligarşinin kurbanıyız. Allah bizi affetsin inşallah. Müslümanların Allah için bir araya gelmesi, birbirlerine yardımlaşması ve bu konudaki Müslümanların sıkıntılarını ve çalışmalarından bahseder misiniz? Yani bu böyle çok istismara açık bir şey. İşte Müslümanlar bir araya gelsinler, Müslümanlar bir arada dursunlar, birbirleriyle yardımlaşsınlar.
Güzel bir etopya bu etopya. Yani enteresan bir şey. Aha ne kadar idealist bir şey. Ama bunların hepsinden de Müslümanlar yeteri kadar yara aldılar, bere aldılar. Arkadaşlar toplanalım, bir olalım, beraber olalım, yardımlaşalım. Birileri zengin oldu, birileri fakirleşti. Toplanalım, yardımlaşalım diyenler yardımları aldılar, götürdüler. Toplanalım, yardımlaşalım diyenler, yardımları aldılar, götürdüler. Toplanalım, bir şey yapalım diyen başbakan oldu. Allah için mücadele ediyoruz diyen adam milletvekili oldu. Belediye başkanı oldu. Mecliste bir yer sahip oldu. Aa, Allah için mücadele eden, Allah için beraberiz diyen adam, meclisteki için ne en fazla oyuttu?
Belediye meclisinde. Belediye başkanı oldu, etrafı zengin oldu. Ve kardeşim, Allah için toplandıydık ya biz. Bunlar güzel bir itapıyor ama Müslümanlar burnuna kandırılıyorlar. Ucu açık bunun, istismar açık. Bugün bayanlar diyorlar ki bana, yeni bir şey çıkmış. Peygamber Efendimiz'e kurban keseceğiz, para toplayalım. Ne? Para toplanıyor hocam, ee, peygamber Efendimiz'e kurban kesiliyor. Aa, Bismillahirrahmanirrahim. Duydum ben bunu. Dedim ya, bu istismar açık. Onu soran bayanın da kolunda bilezikleri var. Dedim, peygamber Efendimiz bileziklerini istiyor, ver bileziklerini. Ben şimdi. Böyle baktı.
He dedim, kurban parası az, onu veriyorsun, bilezik olunca fazla onu vermiyorsun. Hadi bu da peygamber Efendimiz'e gidecek. Ona inanıyorum, bana inanmıyor musun dedim ben şimdi. Durdu. Dedim, kızım bu istismar açık bunlar. Bunlardan Müslümanlar hala da ders almamışlar. Yoluncak tavuk gibi görüyorlar Müslümanları. Yoluncak tavuk değil Müslümanlar. Yardım edecekseniz gidin siz kendiniz yardım edin. Sen peygamber Efendimiz'e kurban mı kesmek istiyorsun? Evet. Git cayırdat bir tane kurbanı kes, etin de dağıt oradan.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi