Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 7 Aralık 2014 · 1:20:55
Selamun aleyküm. Allah gecenizi ayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Ya Allah, Ya Allah. Kim tavla oynarsa elini domuzun etine ve kanına batırmış gibidir. Müslim. Kim tavla oynarsa şüphesiz Allah'a ve Resulüne isyan etmiş olur. Hadislerden yola çıkarak günümüzde oynanan bilgisayar ve PC kontrol, konsol oyunlarını oynamamızda herhangi bir sakınca var mıdır?
Tavla şans oyunudur. O yüzden buradan hareket ederekten bütün şans oyunları haramdır. Şansla alakalı bütün hepsi de, ne var ise hepsi de haramdır. O yüzden bu hadislerden yola çıkaraktan günümüzde oynanan bilgisayar ve konsol oyunlarını bilmiyorum. Nasıl bir şey olduğunu. Eğer onlar şans oyunları ise onlar da haram. Bu noktada hiçbir bilgisayar oyunuyla alakalı bir bilgim yok. Bu kadar da zamanım yok.
O yüzden bilgisayar oyunları ile alakalı ne olduğunu bilmiyorum. Ama bilgisayardan tavla ise o da haram. Tavlanın hepsi de haram. Şans oyunlarının hepsi de haram. Herkes şans oyunlarından uzak duracak. Hem kendisini hem çoluğunu çocuğunu her şeyden uzak tutacaklar. Tavsiye etmiş olduğunuz onların alemi kitabını okudum. Başka bir kitap tavsiye edebilir misiniz? Şahıs kendisi görüşsek, hiç olmazsa ne okuyup ne okumadığını bilsek ona göre inşallah söyleriz. Onların alemi benim okuduğum ilk kitaplardan birisiydi. Tavsiye niteliğinde size tavsiye. Ama okurken dikkatli okumakta fayda var. Onu arıyorum, her daim onu seviyorum. Onu bulacağımdan şüphem yok. Ama insanın sabırsızım, insanın sabırsızım hemen bulayım istiyorum.
Yunus Emre kırk yılda bulmuş, İbrahim Hakkı Hazretleri yetmiş yaşından sonra bulmuş. Ben ne zaman bulacağımı sorgulamıyorum. Ama onun hasreti yakıyor beni. Dualarınız ve himmetinizi bekliyorum. Tezatlık var. Onu seven neyi arıyor ki? Bulamadığı bir şeyi mi seviyor insan? Arıyorsa ve sevdim diyorsa aradığını bulmuştur.
Tezatlık var. Arayan bulur. Bulan tanır, tanıyan sever. Seven aşık olur. Aşık olana ben de aşık olurum. Hadis-i Kudüs'ü bu. Ben ona aşık olursam onun canını alırım. Hadis-i Kudüs'ü bu. Arayan bulurmuş. O zaman arıyorsa bulmuştur. Sevdiyse aradığını bulmuş o zaman. Kur'an-ı Kerim'de Allah'tan ancak alim kullar korkar diyor. Benim zahiri bilgim artıyor ama korkudan çok sevgim artıyor. Benim eksikliğimden midir yoksa doğru yolda mıyım? Korkuyla ümit yan yana iki kardeş. Dünya tatlı manzarası yeşil, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu başkalarından alıp size verecek ve nasıl davranacağıza bakacaktır.
Dünyadan ve kadınlardan sakınınız. Çünkü İsrailoğullarının içine düştükleri ilk fitne kadınlar yüzündendir. Bu hadis-i şeridi İsrailoğullarının ilk düştüğü fitne nedir? Teşekkür ederim demiş. Evet normalde bu dünya tatlı kadından sakınınız şeyi normalde bunu dikkatli okumakta, dikkatli tefekkür etmekte, dikkatli tevil etmek lazım. Buradaki kadından kasıt helal olan değil. Buradaki kadından kasıt zinadan uzak durmaktır. Yoksa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne Aişe annemiz sordu, beni nasıl seversin? Kördüğüm gibi dedi. Bir müddet sonra kördüğüm ne alemde ya Resulallah deyince ilk günkü gibi dedi. Bir kadının eşini sevmesi, kadınını sevmesi, bir erkeğin kadınını sevmesi, eşini sevmesi, çocuklarını muhabbet etmesi fıtridir ve hakkıdır.
Öyle buradan bakaraktan, bu hadiseyi bu meseleden ele alaraktan sakın böyle eşlerinize karşı, kadınlara karşı ters bakmayın. Buradaki kadından kasıt bir kimsenin zina etmesidir. Bu zinanın başlangıcı da sana ait olmayan bir kadına şehvetle bakmaktır, onu yoldan çıkarmaktır. Bu en büyük günah keballerden birisidir. Hatta komşu kadınıysa, komşu kızıysa, tanıdığın, bildiğin bir kimseyse bu daha da ağır bir günahtır. Allah muhafaza eylesin. Sakınılması gereken budur. Yoksa insan kendi eşinden neden sakınsın? Yoksa insan kendi hanımını niçin imtihan olarak görsün? Böyle bir din anlayışı yok bizde. Hz. Muhammed Mustafa'da da yok sallallahu aleyhi ve sellemde.
O yüzden hani dünyalık üç şey size yeter, hayırlı bir ev, hayırlı bir eş, işte hayırlı bir binek, hadis-i şerifiyle bu zıt düşmüş oluyor. O yüzden buradaki mesele kadınla alakalı bir kimsenin şehvetine düşkün olması, şehvetine daha doğrusu düşüp, şehvetine düşüp harama gitmesidir. Yoksa şehvet de haram değildir. Bir kimse eşine karşı şehvetlenecek. Bu yasaklanmış bir şey değildir. O yüzden dünyada haram noktasında, hani Hz. Mevlana Celal-i Tirmu Hazretleri diyor ya, alışveriş, kadın ve kumaş almak, satmak dünya değildir. Dünyadan kasıt, dünyaya aşık olup, dünyayı normalde önü tutup, eşi, dostu, arkadaşı, etrafı görmemektir. İbadeti görmemek, Allah'ı görmemek, Allah'la ilişkiyi kesmektir, dünyayla ilişki kurup.
O yüzden de buradaki dünyadan da kasıt o. Yolunuzda esma sayısı kaçtır? Bazı tarikatlarda 12, bazılarında 7 tanedir demiş. Bizim nefis meratiplerinde 7 esma var bizde. Sadaka ömrü uzatır sözüyle, ölüm geldiği zaman onu da bir geri ne de ileri almak mümkün olur. Sözü arasındaki ilişki nedir? Allah takdir ettiyse ölümü, ondan geriye kalan yoktur. Ama takdir edinceye kadar, Cenab-ı Hak ölümü ileri geri alır. Melekler nefis olmadığı için ve günahsız oldukları için insanların üstün değiller midir? Hayır, onlar kördür. Neden bizden üstün olsunlar? Biz halife olarak yaratıldık. Derviş Yunus, maaş yüküne vuslat bulunca mest olur.
Ben şişeyi çaldım taşa, namusu ağrı ne ilerim? Son dizede ne anlatmak isteniyor? Açıklar mısınız? Ben şişeyi çaldım taşa, namusu ağrı ne ilerim? dedi, eğer siz Allah'a vuslat olduysanız, o vuslatın işaretidir. Sizin namusunuza dil uzatırlar. Sizin namusunuzun üzerine iftira atarlar. Sizi namusunuzla insanlar dillerine pelsenek ederler. Bu yolun hakikatidir bu. Bir velinin, bir üstadın namusuna dil uzatılıyorsa, insanlar bu onun kemale erdiğine işarettir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de namusuna dil uzatıldığını unutmayın. Namusunuza dil uzatılmadan kemale eremezsiniz. Hem bir de namusunuza dil uzatanlar, göz koyanlar sizin karşınıza gelir otururlar, gözünüzün içine bakarlar.
Öyle. Bu işin cilvesidir. Arkandan konuşurlar, söylerler, karşı karşıya geldiğinde de ooo ne temenna ederler, ne temenna ederler. Hem böyle en yakın, samimi dostum dediğin kimse senin namusuna laf söyler. Uzaktan değil. Aynı dergâhtan, aynı cemaattan. Arkadaş çevrenden. Yabancı demez onu. Yunus'un da aynı olmuş. O yüzden demiş ki, namus, arı namusu vurdum taşa. Arı namusu vurdum taşa demesi, kendisinin namussuz olduğunu göstermiyor. Ben o canlar cananını buldum. Benim namusuma laf söyleseler ne olacak diyor. Ben kemale erdim.
Benim namusuma laf söylediler diyor. Vurdum taşa diyor. O taşa vurulmadan zaten kemale erinmiyor. Taşa vurunca kemale eriniyor. Bunu da herkes zannediyor ki işte o kimse namussuz olacak. Allah bizi affetsin. Öyle bir şey değil. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah kıskançtır. Ben de kıskançtım. İçinizdeki en kıskanç da benimdir der. Herkes eşini kıskanır, kıskanmalı. Herkes kız çocuğunu, oğlan çocuğunu kıskanır, kıskanmalı, muhafaza etmeli. Korumalı. Bu herkese vazifedir. Ama ve lakin densizlik az değil. Densizler kalkarlar. Velilerin, mürşidi kamillerin, evliyaların namuslarına dil uzatırlar. Namuslarına göz uzatırlar. Cenab-ı Hak da onların dillerinden asar mahşerde.
Sahibi o çünkü. Kaza orucu tutacağım. Akşam yemeğinden sonra mı niyet etmeliyim? Nasıl ve ne zaman niyet etmeliyim? Hangi orucu tutarsanız tutun. Niyet sonuçta sabah gün başlamazdan önce imsak vakti bellidir. O gün için niyet edilir. Nafilelerde öğlen namazı vaktine kadar da niyet edilebilir. Ramazanda diş doktoruna gittiğim için oruç tutamadım. Kışın günler kısa olduğu için kışın tutacağım. Acaba sahtekar ya da uyanık mı oldum? Vebal nedir? Ne sahtekar oldun ne uyanık oldun. Din kolaylık dini. Peygamberlerin günahsız olduğuna şüphesiz inanıyorum. Ayet-i Kerime'de Allah senin geçmişteki ve gelecekteki bütün günahlarını affetti. Sözündeki anlatılmak istenen nedir?
Cenab-ı Hak onu muhafaza etti, korudu. Günah işlemekten uzak eyledi. Vücudumuza zarar veren her şey haramdır diye ayet ve hadisler var. Peki sorumu soruyorum. Sema öğrenirken sizin bir programınızda duydum. Ayak yarılır, tuz basılır, çivi etrafında dönülür diye bu haram olmaz mı? Sigara haramdır. Koladan vücudumuza zarar veriyor. Kolada, kola herhalde vücudumuza zarar veriyor diyor. Evet sigara haramdır. Bu noktada işte ayet var, ayet, hadis yok diyebilirler. Üzerindeki sigara sağlığı zararlıdır yazısı yeterli. Semazenler tuz basarlar, pişmektir o. Bir kimse de şimdi dışarıda sohbet deneyeceğiz diye uğraşıyorlar.
Azameti tercih ediyorlar. Dışarıdakiler soğukta duruyorlar. Azameti tercih edince onların vücutları zarar görecek deyip de haram işledi diyemeyiz. Onlar şimdi orada azameti tercih ettiklerinden sevap işlediler. Hatta içeridekilerinden daha fazla sevap alıyorlar. Neden? Azamet var çünkü. Taha suresi 25. ayet Rahman arşa istiva etmiştir. Mülk suresi ayet 16. Gökteki Allah'ın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? Hadis-i şerif Ahmet bin Ambel'den Allah her gece dünya semasına iner. Fıkkıl Ekber'de İmam-ı Azam Hazretleri Allah'ın gökte olduğunu bilmeyenin kafir olacağını beyan eder. Allah her yerdedir, kalptedir demek. Kur'an ve sünneti bilmemek midir gibi düşünceler var.
Bunlara nasıl bir cevap verebiliriz? Bu noktada bu Rahman arşa istiva etti dediği şey Cenab-ı Hakk'ın Rahman ismi şerifinin arşa Allah'ı istiva etmesi yani tecelliyatı altına almasıdır. Gökteki Allah'ın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? Buradaki Allah'ın gökle alakalı kısmı yücelikle alakalıdır. Yer ve yön tayin etme değildir. Buradaki gökten kasıt yüceliktir. Ama selefi düşünenler bu hadislerin ve ayetlerin direkt zahirine bakaraktan Allah göktedir derler. Bir kimse de Allah göktedir dese bu manada sadece göktedir derse yanlış olur. Allah göktedir derse ona bir şey gerekmez. O yüzden Allah her gece dünya semasına iner, dünya semasına iner değil, tecelli eder der.
İner dahi olsa yine tecelli etmekle alakalı. Cenab-ı Hak semaya her gece tecelli eder. Semaya her gece tecelli ederekten hadisi kudsi devam eder. Yok mu hastalığına derman isteyen ona derman vereyim. Yok mu rızkının bollaşmasını isteyen onun rızkını bollaştırayım. Yok mu borçlu olan onun borcuna eda vereyim. Yok mu yok mu diye Cenab-ı Hak tanyeri ağırıncaya kadar gökte dünya halkına seslenir. O zaman bir sıkıntınız bir derdiniz varsa sabah namazından önce kalkacaksınız. Önceden ehli sufi virdini sabah namazından önce çekerdi. Bu bir zorunluluk gibiydi önceden. Sufiler önceki adaplarında sabah namazından bir saat, bir buçuk saat önce kalkarlar. İki rekat, dört rekat, altı rekat nafile namaz kılarlar.
Teheccüh namazı olarak ve ardından virde otururlar. Sabah namazı vaktine kadar vird çekerler, virde iştikal ederler. İmsak vakti girmezden hemen az önce, yani on dakika önce vitir namazını kılarlar. Vitir namazını kıldıktan sonra imsak vakti girer. İmsak vaktinde normalde sabah namazını kılar, sünnetini kılar, farzını kılar. Yine imsak vaktinden normalde vakit çıkıncaya kadar, yani güneş bir mızrak boyu çıktığına devam edinceye kadar virde devam ederler. Güneş bir mızrak boyu çıktığında iki rekat işrah namazı kılarlar. Ondan sonra işine gücüne gider. Saat on birde duha namazı kılar. Bunu anlatırsam hiç kimse sufilik falan yapmaz. Selamun Aleyküm, bana müsaade eder gider.
On birde duha namazını kılar, duha namazı da iki rekatla on rekat arasında. Ardından öğlen namazını kılar, öğlen namazından sonra bir de öğlen namazından sonra namaz arkası virdiğini çeker. İkindi kılar, ikindiden sonra namaz arkası virdiğini çeker. Ardından akşam namazını kılar, akşam namazını kıldıktan sonra ardından evvabin namazını kılar. Evvabinden sonra yatsıyı bekler, yatsıyı kılar. Yatsıdan sonra normalde yatsıyı kılar, son şeyi kılmaz, vitri kılmaz. Yine virde oturur, bir kısım vird çeker, yatar. Bunu bir bilgi olarak bir kenara alın. Bir bilgi.
Ha faydası olur olmaz, bir gün uyku tutmazsa böyle bir şey yaşarsınız. Ama böyle bir şey bir gün hiç olmazsa yaşamak için gayret edin. Deyin ki kendi kendinize ya bir günlük sufilik yapalım. Harika. Bir gün. Bir tatil günü yapabilirsiniz böyle bir sufilik. Ya hiç olmazsa 365 günde bir gün olsun. İnşallah bu sene biz burada bir itikaf yapalım gene. Bir günlük böyle bir sufiliğimiz olsun. Bir gün bir gece yapalım inşallah. Ben henüz dört ay önce ders almış birisiyim. Evde derslerimi çekerken ya da çektikten sonra birileri benimle konuşuyorlardı. Ama daha sonra beş gün derslerimi aksattım ve kesildi.
Bu sesler çok üzülüyorum ve bu duyduğumu da birkaç arkadaşıma anlattım. Acaba o yüzden mi bilmiyorum ne yapmalıyım. Ah cancağızım. Hani Hazreti Mevlana mesnevisinde der ki başında o der havaryun edepsizliğinden dolayı gökten sofra kesildi mesnevide. Bunun hikayesi şudur. Malum ya İsa Aleyhisselam'ın havaryunları Musa Aleyhisselam'ın kendi kabilesine tebaasına cennet nimeti indiğini bütün herkes biliyor. Sonuçta İseviler geçmişin Musevileri. İnsan böyle bir şeydir. İsa Aleyhisselam'ı bu benim kendi yorumum. Kendilerince peygamberliğini ispat ettirmeye çalışıyorlar.
Diyorlar ki ey İsa Rabbine söyle de bize gökten sofra indirsin. Çünkü ayet-i kerimede İsa'nın ağzı İsa Aleyhisselam'ın ağzından tehdit var. Diyor ki siz haddi aşanlardan oldunuz. İsa Aleyhisselam siz haddi aşanlardan oldunuz diyor. Yani siz benim peygamberliğimi sınıyorsunuz. Siz benim peygamberliğimi bu noktada tam hulisi kalp ile iman etmemişsiniz. Bir mucize bekliyorsunuz benden. Dervişlerin üstadından keramet beklemesi gibi. Öyledir. Adam işte derviş olacak ya. Ondan sonra kendince kendini bir yerde görür. Ondan sonra öyle yapar. Ben der kendimce şimdi kalbinden bir soru niyet eder. Gelir. O soruyu o veli o mürşid onun kalbinden geçirmiş olduğu soruya cevap verecek.
Cevap verirse o ay benim kalbimden geçeni bildi ya tamam. Sen sabahtan akşama kadar Kur'an sünnet anlatsan beyhude. Onun kalbinden geçen soruya cevap vereceksin. Maharet bu. Eğer onun kalbinden geçen soruya cevap vermezsen yandın tuğ kakasın sen. Aynı şey Havariün'den. Havariün diyor ki bize söyle Allah'ını bize gökten sofra indirsin. Hz. İsa Aleyhisselam hemen namaza durur. Namazdan secdede dua eder. Ya Rabbi gökten sofra der. Gökten sofra iner ama İsa Aleyhisselam'a teyitli iner. Cenab-ı Hak der ki İsa'ya söyle onlara. Ertesi gününe bir yiyecek bırakmasınlar. Ayırmasınlar, saklamasınlar.
Bu medcanen hazineden gelen. Aslında hadis-i şerefte de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurur ya insanlar der kuşlar gibi iman etseler yani imanlar o kadar kemalerse her sabah kuşlar gibi çıkar aç olarak yuvalarından çıkar tok olarak geri döner. Allah onları rızıklandırır der. Aslında hepimiz de öyleyizdir. Hepimiz sabah aç olarak çıkar, her gece tok olarak döneriz. Ama bizi doyuran Allah'ı görmekten uzağızdır. Gaflet vardır. Kendi kendimize deriz ki çalıştık, çabaladık, doyduk. Demircisi demircilik yaptı, esnafı esnaflık yaptı, işçisi işçilik yaptı, doydu. Doyuran Allah'tır.
Baktığınızda doyuran Allah'tır. Derinlemesini düşündüğünüzde doyuran Allah'tır. Çünkü her şey yaratan odur. Her şey yaratan o olunca doyuran Allah'tır. Yağmur yağmazsa buğdayı bulamazsınız. İstediğiniz kadar çalışın. Su olmazsa buğday olmaz. Buğday olmasaydı ne yapacaktınız? İşte havariyün de normalde sofra, her gün gökten sofra iniyor. Havariyün de yiyorlar. Cennet sofrası. Ama dayanamıyorlar. İnsanoğlu haris, insanoğlu nankör. İnsanoğlu bir noktadan bakınca hain. Allah'ın emrini unutuverdiler. Gaflete daldılar. Ve ertesi gününe yemek ayırdılar. Böylece ne oldu?
Havariyüne inmiş olan sofra kesildi. Sufi de aynıdır. Havariyün gibisi olan vardır. Onun virdi, cennet sofrasıdır. O virdine devam ettiği müddetçe, zikrine devam ettiği müddetçe, ona manevi cennet sofrası kurulur. Ama sufi buna perdelidir. Sufi buna perdeli olduğu için çekmiş olduğu virdin kıymetini bilmez.
Yapmış olduğu işin kıymetini bilmez. İçinde bulunduğu yolun kıymetini bilmez. İçinde bulunduğu hareketin, tavrın, davranışın, içinde bulunduğu perdenin kıymetini bilmez. Kıymetini bilmemek vefasızlıktan veya nankörlüktendir. Gaflettendir. Ve o kimse, o cennet sofrasında otururken ve cennet nimetiyle nimetlenirken havariyun gibi gaflet eder. Ve virdini bırakır, çekmez. Dersi bırakır, gitmez. İşte o zaman da, o cennet nimeti gibi ona indirilmiş olan şey, kesilir. Kesilince, o başlar tekrar onu aramaya. Hani Musa'nın kavmine, cennetten nimet geliyordu, Musa'nın kavmi bir müddet sonra dediler ki, biz soğan, sarımsak yemek istiyoruz.
Söyle Rabbine de, biz soğan, sarımsak yiyelim, işte biz ona ekin ekelim, bel belleyelim der. Hz. Mevlana zaten İsa'dan önce de bunu bahseder Mesnevi'de. Bunların hepsi de ayet, hadis tefsiridir. Mesnevi'deki bu meseleler. Hz. Mevlana bunu Kur'an'dan ve sünnetten alır. İçinde yaklaşık Mesnevi'de 4 binin üzerinde ayet-i kerime tefsiri vardır. 6 bine yakın hadis tefsiri vardır. Mesnevi öyle, ne o şey değildir böyle, ne o sokaktan geçenin yazdığı bir hikaye değildir yani. Benim diyen tefsirciden iyi tefsirdir. Benim diyen iyi tefsirciden. Filozofuna da laf vardır orada, felsefecesine de laf vardır, cebriyecesine de, kaderiyecesine de, haricicisine de laf vardır orada.
Kendisini zühd ehlisanına da laf vardır. Kendisini takvazan edene de vardır. Hayattır, hayat. Bir kimsenin dini hayatının nasıl olması gerektiğini anlatır. Bir kimsenin dünya hayatının nasıl olması gerektiğini anlatır. Ve insanlarımız bundan uzak oldukları için şimdi Allah'ı sevmekten, Resulullah'ı sevmekten uzaklar. Allah bizi affetsin. İşte Musa'nın kavmi de aynı şekilde yaptı. O Musa'nın kavmi de, o Beni İsrailliler dediler ki, bizi buraya çöle getirdin Firavundan kaçarken. Firavundan kaçtıklarını, Firavundan kurtulduklarını, Firavundan zulmünden kurtulduklarına bakmadılar. Dediler ki ya Musa, bizi çölün içerisine getirdin. Çünkü Firavun'la onlar dosttu.
Tağut'la dosttu onlar önceden. Böyledir bu işler. Bir kimse tağut'la dost olduğu müddetçe sıkıntısı yoktur. Bir Müslüman tağut'la dost olduğunda sıkıntısı yoktur. Bir derviş tağut'la dost olduğunda sıkıntısı yoktur. Bir inanan tağut'la dostsa sıkıntısı yoktur. Onu ne karakoldan çağırırlar, ne savcılıktan çağırırlar. O hiçbir sistemle, zalimlerle, zulmedenlerle, böyle işte dinin dışında, dinin dışında düşünenlerle herhangi bir sıkıntın yok ise, bir iki tağuttan yanasın sen.
Bir problem yok. Mekke'nin içinde kalanlar vardı. Mekke'de hayatlarına devam ediyorlardı. Mekke'de hayatlarına, onlar hicret etmemişti. Hz. Abbas da bunun içerisinde ama Hz. Abbas'ı orada durduran Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. Abbas'ın hicretine engel olan Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Ama Abbas'ın oradaki işi faizcilik. Hani kıyamette ala, Mehdi ile alakalı hadis-i şerrilerden birisi vardır ki, Beni Abbas değirmeni döndüğüm, dönmeye başladığı zaman, Beni Abbas değirmeni, Beni Abbas değirmeni faizdir.
Ümmetin içerisinde Beni Abbas değirmeni döndüğünde kıyamet yakındır. Ahir zamandır. Ümmetin içerisinde faiz şu anda kol gezmiş mi? Evet. Diyanetin parası dahi faizde duruyorsa söylenecek laf yok. Diyanet vakfının parası faizde duruyorsa söylenecek laf yok. Neydi o Enver Ören'in bankası? İhlas finansta benim param batmadı. Diyanet vakfının parası battı. Nereden geldi? Müslümanlardan. Açıklasınlar. Saklı gizli yok. Beni Abbas değirmeni, Şimdi Türkiye'de bazı cemaatler, bazı tarikatlar var. Müminin müminden faiz alıp vermesini caiz görüyorlar.
Nerede yaşarsa yaşasın, Hangi sistemde olursa olsun, Nerede bulunursa bulunsun, Müminin müminden faiz alıp vermesi haramkere haramkere haramdır. Hatta tefsirlere ve meallere bakacağınız faizle alakalı. Faizle alakalı ayeti kerimeyi nasıl meal etmiş? İşte kat kat faiz haramdır. Kat kat değilse değil. Bak, ahlaksızlığın dik alası. Kat kat. Yani çok katlarsan faiz. Bir kat olursa çok değil. Burada çokun, azın ne kadar kime göre belli değil. Hayır. Müminin müminden bir santim dahi faiz alması haram. Annesiyle Kabe duvarının dibinde zina etmiş gibi günaha girer.
Mümin, müminden faiz alıp veremez. Bitti. Bunu söyleyince televizyon programı son buluyor. Televizyon sahipleri arıyor ilk önce. Televizyonu. Bu adamı nereden buldunuz diye. Bir televizyondan aradılar İstanbul'dan beni. Program yapabilir miyiz? Yapabiliriz dedim. Yalnız ilk programda müminin müminden faiz alması yasaktır diye anlatırım dedim. Biz sizi arayalım dediler. Bu şimdi bende şey. Turunun sol kağıdı gibi. Bunu söyleyince karşıdaki kimse duruyor. Dur diyor. Bu bizim bildiğimiz sufilerden değil. Sonra öyle demişler.
O bizim bildiğimiz sufilerden değilmiş dediler. Değil elhamdülillah. İşte o Yahudiler dediler ki soğan sarımsak yemek istiyoruz. Böylece ne yaptı? Cenab-ı Hak cennet nimetini kesti. Onlar gözünü çünkü aşağıların aşağısına dikti. Gözünü onlar yukarı dikmediler. Aynı hatayı İsa'nın havarileri yaptılar. Ne yaptılar? Ertesi güne sakladılar. Cenab-ı Hak onları da kesti. Her sufinin Cenab-ı Hak gönlüne bir yol açar mana aleminden. Sufi ne zaman ki yola edepsizlik etti, yola hainlik yaptı, yola balta vurdu, yola keser vurdu, yola tekme vurdu. Bu noktada o tertemiz Kur'an, sünnet imamların iştadı dairesindeki o sufi yoluna bir ketre vurdu.
O da manevi olarak ipini kesmiş olur. O yol onda kesilir. Bu ne? O tövbe edip, yeniden helallık isteyip, yeniden yola revan olması gerekir. Allah bizi onlardan eylesin. Gördüğümüz rüyaları ve aileleri üstadımızdan anlatmamız gerekir. Muhakkak dervişi olanlar öyle yapacaklar. 12 yaşında kız çocuğu şu an beyin ameliyatı oluyor. Babası dua istedi. Allah hayırlı şifa versin. İnşallah. Cenab-ı Hak muhafaza eylesin. Alem gerçek olmasına rağmen sadece hayal edilebilir. Sadece bunu anlayanlar yolun sırlarına erişir. Füsus sayfa 157. Bu sorular hazırlayıp gelen kardeşime, arkadaşıma, dostuma teşekkür ediyorum.
Şu sebepten bunu da açıklayayım. Bu sohbetleri takip eden birkaç arkadaş, birkaç değil daha fazla, telefonla, maille karşılaştığımızda bana böyle ilginç şeyler söylediler. Bunların içerisinden her daim ilginç şeyler söylüyorlar da, bir tanesi çok hoşuma gitti. Birisi dedi ki, biz Arabi'yi sizin dilinizden yeniden tanıyoruz. Kimisi Arabi, küfür ehli dediydi bize. Kimisi dedi ki veli, kimisi dedi ki deli, küfür ehli. Ama dediler, siz öyle bir Arabi anlatıyorsunuz, ne bize küfür ehli olarak tanıtanların tanıttığı Arabi, ne de işte veli diyenlerin tanıttığı Arabi. Böyle biz Arabi'ye farklı noktadan, Arabi'yi sevmeye başladık, muhabbet etmeye başladık.
Arabi'yi farklı tanımaya başladık dediler. Bu kardeşe ben huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Tabi böyle sorular gelince de Arabi'yi bilebildiğimiz kadarıyla biz de farklı bir cepheden veçeden bakmaya gayret ediyoruz. Allah nefsimize uymaktan ve uydurmaktan bizleri beri eylesin. Cenab-ı Hak sapmaktan ve saptırmaktan da bizleri korusun, muhafaza eylesin inşallah. Herkesin hatası, kusuru olur. Bizim de olur. Allah bizi bu noktada arkadaşlara, kardeşlere, cemaate anlatırken, Cenab-ı Hak bizi bundan muhafaza eylesin inşallah. Alem gerçek olmasına rağmen sadece hayal edilebilir. Sadece bunu anlayanlar yolun sırlarına erişir. Füsus sayfa 157. Çağdaş düşünür, Friedrich Wester, Bazı düşünürlerin insan bir hayaldir.
Aslında bütün yaşananlar geçici ve aldatıcıdır. Bu evren bir gölgedir. Sözleri bilimsel olarak kanıtlanıyor gibi der. 1997, Juan Madkane, kütle çekimi sonsuza kadar ince titreşen sicimlerden oluşur. Ve bu sicimler hali hazırda bildiğimiz fizikle ifade edilebilir. Bu sicimler dünyası basitçe bir hologram olabilirdi. Gerçekte olan hareketler daha basit, daha düz. Kozmoz içerisinde kütle çekimsiz bir ortamda gerçekleşiyor olabilirdi. Gerçek denen nesne Arabi için aslında hayalden başka bir şey değildir. Profesör İzitsu. Uyumakta olup da eşyayı rüyasında gören bir kimse için gördüğü eşya nasılsa bu hissi alemde gerçekliği açısından varlıkta bize o nispettedir. Bütün insanlar uykudadır.
Ancak öldüklerinde bu uykudan uyanırlar. Bu hadis-i şeriften yararlanan Arabi şöyle der. Alem bir vehimden ibarettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayal ile kast edilen şeydir. Yani sen hayalinde zannettin ki bu alem kendi başına buyruk, kendine oluşmuş bir gerçektir. Halbuki hiç de böyle değildir. Bil ki senin kendinde bir hayalsin. Şu halde bütün varlık alemi hayal içerisinde hayaldir. Fusüsül Hikem. 117'ye 170 sayfa. İbnül Arabi. Zaman ve Kozmoloji. Muhammed Hacı Yusuf. Üçüncü sayfa. Helogram teorisi. Ve Arabi düşüncesi hakkında fikriniz nedir? Gerçekten her şey hayal mi? Gerçek nerede?
Yoksa Hayyam'ın dediği gibi. Ben düşündükçe var dünya. Ben yok. O da yok. Evet. Bu helogram teorisi isim olarak sonradan helogram halini aldı. Fizikçiler bunu helogram olarak nitelendirdiler. Helogram olarak nitelendirildiğinden beri bu varlıkla alakalı meselelerin üzerinde düşünen hem felsefi fizikçiler hem de normal astrofizikçiler, tabii bir de işin enteresan noktasıdır, fiziğin önünde koşan, fiziğin önünde koşan felsefedir. Bunu ister negatif noktada algılayın, isterse bunu pozitif noktada algılayın. Negatif noktada algılarsanız, işte bunu eski Helenistik çağdan, Sokrat'tan itibaren veyahut da işte daha öncesinden Aristo'dan itibaren alabilirsiniz.
Varlığın üzerinde konuşanların hepsi de çünkü varlığın üzerinde konuşanların büyük bir çoğunluğu meseleye ilk önce felsefi boyuttan bakmışlar. Felsefeyi boyuttan bakmak normal matematiğin üzerine dayalı fizikçilerin önünde olmuş hep. Yani önden felsefe koşmuş, İslam dünyasının içerisinde önden tasavvuf ehli konuşmuş, ehli hal koşmuş önden.
Arkadan gelen astrofizikçiler, matematikçiler önden koşan felsefeyi, önden koşan felsefeyi, önden koşan ehli tasavvufu matematikleştirmeye çalışmışlar. Zaten şu anda İslam dünyasının girdaplarından birisi de bu arada parantezler açayım ben. İslam dünyası şu anda kendi içerisindeki ehli tasavvufa önem vermediğinden, ehemmiyet vermediğinden bu manada geri kalmakta.
Bilhassa Anadolu'da, Anadolu'da tekke ve zaviyelerin iyileştirilip, değiştirilip, rantavul hale getirilmeden kökten kapatılması, bu benim kendi şahsi düşüncem. Kapatılması gerekir miydi? Belki de gerekirdi ama yenilenmiş bir şey konması gerekirdi. Yerine bir şey konmadı. Ben dahi kapatılmasına razıydım. Ben o dönemi inceledim de. Gerçekten kapatılması gerekirdi. Ama ve lakin yerine bir şey konması gerekirdi. Yerine yine tasavvufun var oldu. Gerçekten tasavvufun var oldu. Tarikatın değil. Tasavvuf ilminin, tasavvuf ilminin tecelli ettiği, tasavvuf ilminin tecelli ettiği, birer tasavvuf okulları veyahut da merkezleri oluşabilirdi. Bu bir not, kapattım parantezi.
Ve İslam dünyasında zaten ehli tasavvufun daha fazla önem arzattığı yer Anadolu'ydu. Anadolu bu tasavvufi düşüncenin ve hayatın tecelli ettiği yerdi. Ve Anadolu'da tasavvufi hayat ve düşünce tecelli ettiğinden Anadolu medeniyetin beşiği haline geldi. Eğer Osmanlı'yı bir medeniyet olarak nitelendirenler bunun temelinde, bu medeniyetin temelinde Hz. Mevlana'yı, Hacı Bektaş'ı, Yunus Emre'yi, işte Balım Sultan'ı, ne bileyim ta Avrupa'nın ortasına kadar giden Sarı Saltuk'u, nereye koyacak? Koyamazsınız bir yere.
Medeniyeti medeniyet eden, bu noktada dini bu topraklarda sevdiren, yaşatan en önemli olgudur. Türkler ve Yukarı Mezopotamya insanları, bütün hepsi de Farisisinden, Kürdünden, Arapından, Kerkezinden, bütün hangi etnik kökenden olursa olsun, Avrupa'dan, Ornavutlu'ndan, Boşnağan'dan, Pomağan'dan, hangi etnik kökenden olursa olsun, bu bölge komple, Yukarı Mezopotamya halkları, dini tasavvuf üzerinden, tasavvuf bilgisi, düşüncesi, tarzı ve tavrıyla benimsemiş, sevmiş ve yaşamış.
Ve dini medeniyet, dini medeniyet, dinin doğduğu, çıktığı, büyüdüğü yerlerden, Yukarı Mezopotamya'ya taşınmış. Yukarı Mezopotamya'ya taşınmasının altında, bu topraklardaki Müslümanların tasavvufa vermiş olduğu, doğru tasavvufa vermiş olduğu değerden kaynaklanır. Bugün Yunus'u nereye koyarsınız? Biz Yunus'un şiirlerine bakmış olsak, Yunus'un deyişlerine bakmış olsak, bu dünyanın bundan sekiz yüz yıl önce ama hayal, ama hayal, ama hayleguram, ama ve lakin hayalin üstünde yürüyen bir şey olduğunu görürüz.
Bundan sekiz yüz yıl önce. Buna sekiz yüz yıl öncesine gitmesine gerek yok. Bundan bin yıl önce, bin yıl önce, bundan bin iki yüz yıl önce, bundan bin üç yüz yıl önce, Abdülkadir Geylani'sinden Ahmet'e Rufayesi'ne kadar, İbrahim Ethem'inden Beyazit'i Bestami'sine kadar, bu zatlar, bu dünyayla alakalı, varlıkla alakalı, varlığın üzerinde tefekkür edip, öylesine sözler söylemişler ki, sonradan gelen varlık bilimcileri ve düşünceleri, düşünüşleri, hepsi de kötlerini oralardan almışlar. Biz şimdi Arabi'yi büyütür, bir yöre koyarız. Gerçektir yeri.
Ama Arabi'nin arkası dolu. Arabi dün bir, bugün iki çıkmadı. Arabi'nin arkasında Kur'an ve Sünnet'ten alınma, bu noktada tasavvuf bilgisi ve sözü ve düşüncesi var. O zaman, bu manada Arabi'yi tek başına düşünmek, o yaptı demek, arkadan, ondan önde gelenleri yok saymaktır. Devam edelim. Arabi'den sonra bayrak yerde durmamış. Arabi'den sonra Sadeddin-i Konevi, Sadeddin-i Konevi'den Hazreti Mevlana, Hacı Behtaş-ı Veli, aynı dönemde, aynı dönemde genç olmasına rağmen sonradan gelen Yunus Emre, bu bayrağı ileriye doğru götürmüşler.
Ve hemen hemen hepsinin de ortak bir durduğu nokta var. Bakın bu, felsefi bir fizik anlayışı. Bu felsefi bir fizik anlayışı. Bu anlayış, normal matematiğin üstünde. Hazreti Mevlana da varlığın üzerine, mesnevisinde der ki, sen bu alemi bir hayal üzerinde yürür gör der. Bu alemi hayal üzerine yürür gör. Sen bu alemi gerçek görsen de, bu gerçek gördüğün alem hayalin üzerinde yürür. Zemin olarak hayalin üzerindedir. Veyahut da sen bu alemi komple hayal üzerine yürür gör. İstersen sen bu alemi de, gördüğün her şeyi bir hayal üzerine yürür görürsün. Hatta bununla alakalı mesnevi de bir işaret vardır.
Bir böyle, Hazreti Mevlana bir şey anlatır. Der ki, bir kimse rüyasında kolunun kırıldığını görse, rüyasında bu acıyı çeker, bu sandıyı çeker, bu derdi çeker. Ama bir uyanır ki, uyandığında oh rüyaymış, oh rüyaymış der, rahatlar der. Burada rüyayı, bu dünyaya tekabül ettirir Hazreti Mevlana. Der ki, işte dünya hayatı da böyledir. Rüyadan ibarettir. Burada kolun kırılır, burada acı çekersin, burada sancı çekersin. Bunu çok uzunmuş gibi görürsün, uyandığında, yani öldüğünde. Uyandığında, yani ölmeden önce öldüğünde. İki uyanış var. Bir, öldüğünde uyanırsın. İnsanlar uykudadır, bütün insanlar uykudadır. Ancak öldüklerinde uykudan uyanırlar. Hadis-i Şerif, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, Bütün insanlar uykudadır.
Ancak öldüklerinde uyanırlar. Bu bütün insanlar için geçerlidir. Bütün insanlar uykudadır. Öldüğünde uyanır. Öldüğünde uyanmak ne demektir? Öldüğünde gözünden perde kalkar. Öldüğünde gözünden perde kalkınca, nereye gideceğini görür. Öldüğünde gözünden, ölüm esnasıdır bu. Bu ölüm esnasıdır. Bu nefesin son verme halindedir. Artık oradan geri dönüş yoktur. O kimsenin gözünden perde kalkar. Gözünden perde kalkınca, eşyanın hakikatini görür. Eşyanın hakikatini görünce, malım, mülküm, karım, çoluğum, çocuğum dediği her şeyin, Aslında bir hayalden ibaret olduğunu görür. Ve aslında hiçbir şeyin, kendisinin de bir hayal olduğunu görür.
Ve aynı zamanda da, bunu da müfessirler tefsir eder. Burası, şimdi söyleyeceğim, söyleyecek olduğum şey. O, ahirette gidecek olduğu yeri de görür derler. O yüzden geri dönüş yoktur. Bu orada kalmaz. Ölüm esnasında o cenneti, cehennemi, arş-i alayı, laf-i menfuzu, kürsüyü, metafizik olarak ona anlatılan her şeyi bir anda görür. Ve bir anda gördüğünde eyvah der. O hani ayeti kerime var ya, onlar derler ki, bizi tekrar yeryüzüne gönder. Bizi tekrar dünyaya gönder, pişman olanlar için. Biz sana dünyaya döndüğümüzde, senin için ibadet edicilerden olacağız. Senin için biz seni zikredicilerden olacağız derler der. Ama vakit geçmiştir der ayeti kerimede.
İşte bu mutlak, bütün herkesin görecek olduğu şey, bütün insanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar. Bütün insanlar bu noktada gaflettedir. Mümini, münafı, kafiri, mürteti, ateisti, putperesti, İsevisi, Musevisi, İbrahim'i, bütün hepsi de her ne kadar insan varsa gaflettedir. Öldüklerinde ne olur? Uyanırlar. Ve hakikat alemini, meselenin hakikatini görürler. Eşyanın hakikatini görürler. Bu bir. İkincisi, asıl önemli olanı. Sufiliğin, sufilin içerisinde püf noktası. Sufilin içerisinde merkez hükmünde. Olmazsa olmaması gereken. Ve bütün sufilerin bunu yaşamak zorunda olduğu.
Ve bunun için sufilik yaşadığı şey ne? Ölmeden önce ölünüz. İşte ölmeden önce ölüm sırrına kavuşan kimse de eşyanın hakikatine ulaşır. Eşyanın hakikatine ulaştı mı, O kimse artık eşyayı bilir. O yüzden onda dünya sevdası ve tamahı kalmaz. O yüzden onun için bu dünyada yaşamakla yaşamamanın bir anlamı kalmaz. Onun için bu dünyada bazı şeyler onun için anlam teşkil etmez. O sırra ermiştir çünkü. O sırra erdiği için herkesin üzüldüğüne O güler, herkesin güldüğüne O ağlar. O yüzden de herkes O'na deliler.
O insanın da hakikatine ermiştir. Eşya derken insan da vardır. O insanın da hakikatine erer. O varlığın da hakikatine ermiştir. Bunlar kademe kademedir. Bunlar perde perdedir. Bunlar böyle hemen keletirden dökülür gibi dökülmez. Perde perdedir. Bunlar seyr-i sülükte yaşanır. Yavaş yavaştır. Tedrici tedricidir. Eğer o kimse tekrar geri döndürülecekse, geri döndürülecek olana tedrici tedrici yaşatırlar. Geri döndürülmeyecek olan bir patlatırlar perdeyi, enel hak dert çıkar, asılır. Veyahut da bir bakmışsın köprünün altında kartonun üstünde yatıyor. Köprünün altında kartonun üstünde yatar.
Yoldan geçenin adını soyadını sana söyler. Adam İstanbul'da denk gelir, filanca'ya selam söyle der. Kalırsın nereden tanıyor bu onu dersin. Bu da öylesidir. O insanlara bir şey öğretemez. Bu eşyanın hakikatine varmak derler bunu. Ve sufi eşyanın hakikatine ulaşmak için uğraşmaz ama o ona verilir. İşte o zaman bu noktada bütün alemi hologram olarak görebilir miyiz? El cevap görebiliriz. Bunu bugünkü fizikçiler bunun adına hologram diyor. Biz Allah affetsin. Şimdi kendimi koymak istemem orta yere.
Sufiler bunun adını hologram olarak koyamayabilirler. Adını bilemeyiz biz. Ama bizim herkesin canlı gördüğü insanlar birer suretten ibarettir. Gördüğün bütün eşya birer suretten ibarettir. Bu şuna benzer. Böyle bazı filmlerde izlersiniz ya duvardan bir süliyet çıkar böyle.
Öyle değil mi? Bir de onu maviye böyle değişik renklere boyarlar ya bir süliyet duvarda görünür böyle süliyet gibi. İşte bütün alem bir süliyet gibidir. Hareket edenler dahi süliyet halinde hareket eder. Bütün her şey o süliyetin içerisinde. Süliyet süliyetin içerisindedir. Ben öyle tarif edeyim. Siz nasıl biliyorsanız öyle yapın. Ve gördüğünüz her şey bir süliyetten ibarettir. Sanki o süliyetin bir canı yok, bir ruhu yok. Ve o süliyet sanki kendi idrakıyla hareket etmiyor. Ve o süliyetlerin üzerinde süliyetlerin bağlı olduğu böyle bir yağmur tanesi gibi, bir yağmurun inmesi gibi, bildiğiniz böyle hani çok sık sicim gibi yağmur derler ya böyle.
Hani yağmur böyle çok sık yağar. Bazen öyle yağmurlar vardır böyle. Hiç sanki iki yağmur tanesinde bir aralık yokmuş gibi. Öyle hayal edin. İki yağmur tanesi hiç aralık yok. Ve böyle bir yağmur tanesi kütle halinde aşağı iniyor, devam ediyormuş gibi. İşte bu alemi öyle de görebilirsiniz. Ve bütün her şey, bütün kütle, bütün alem, bütün varlık. O böyle normalde yağmur tanelerinin altında yürürken süliyet halindedir. İnsanlar, hayvanlar, evler, ağaçlar, güneş, dünya, bütün her şey ama. Bütün her şey. Süliyet halindedir. Hatta daha ileri. Kimin bu dünyada, kimin ötede olduğunu dahi fark edemezsin ilk etapta. Hani o, hani bizim için dünyada olanlar sağ ya. İşte dünyadan geçmiş Abdülkadir Geylan Hazretleri bizim için ölü.
Ölü değil mi? İşte dünyadakilerde kim? Sağ. Hacı Mehmet Kuyucu bizim için sağ. Abdülkadir Geylan Hazretleri bizim için ölü. Karıştırabilirsiniz orada. İlk etapta ölüleri sağ, dirileri ölü görürsünüz. Ve bir bakarsınız ki, aa örnek. Siz de ölüler safındasınız. Kendinizi ölmüş olanların içinde görürsünüz. Onlar ölü ya, işte onlar dedim kim? İşte Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri. Geçmiş peygamberler, sahabeler, pirefendiler, büyük veliler, evliyalar. Hepsi de saf durmuşlar, namazdalar.
Ha siz de namazdasınız orada. Örnek. Ya Cuma'ya kılıyordunuz filanca yerde. Yok hayır. Cuma orada değilmiş. Örnek. Aa! Bir baktınız ki, ölülerin içindesiniz. Zannedersiniz ki ben öldüm. Aklınız normal, dünya aklı gibi değildir çünkü. Dünya aklı gibi çalışmaz oradaki akıl. Dünya aklı gibi çalışmış olsa, farklı şey düşünceniz. O esnada zaten düşünemezsiniz de tam. Ama ölülerle beraber saftasınız. Ne zannedersiniz? Öldüm. Ölüsünüz. O esnada dersin ki ya bu ölülerin ne kadar parlak hani enerjileri var. Öyle sonra uyandıktan sonra onu düşünürsünüz. Veya uyanmak dediğim kasıt oradan geri dönünce olur.
Uyanmak o. Orada adına hologram yapı mı diyorlar bunun normalde hologram teorisinin ne olduğunu bilmiyorum ama hologram herhalde böyle nasıl söyleyeyim ben hologramı şöyle anlıyorum veyahut da size aktarabileceğim şey bu. Bizde, bende olan şey bu. Olmayandan sorumlu değilim. Denize gidersiniz ya denize gidersiniz ya deniz sevdamda var ya benim denize gidersiniz denize baktığınızda dümdüz çarşaf gibidir deniz ama denizin içerisinde daha dikkatli bakarsanız küçük küçük dalgalanmalar vardır.
Küçük küçük bütün alemi bir deniz gibi görürsünüz. Bütün alem bir deniz gibidir. Denizin içerisinde küçük küçük gibi gelen dalgalanmalar vardır. Ve siz o denizin içindesinizdir. Bir müddet sonra denizin içinden baktığınızda bütün süliyetleri görürsünüz orada. Ama hiçbirisinde vücudu yoktur. Gerçek manada. Dokunduğunuzda eliniz öbür taraftan çıkar. Ve bütün dünyayı, güneşi, arşalayı, lef-i mahfuzu bütün alemi o denizin içerisinde görürsünüz. Ve denizin içerisinde hangisine dokunsanız eliniz öbür tarafa çıkar. Bunun adı hologram mıdır bilmem. Ve güneş yanıyordur.
Ne bileyim ay oradadır. Yıldızlar oradadır. İşte arşalâ, lef-i mahfuz oradadır. Mahşer oradadır. Hesap kitap oradadır. Görürsünüz bunları. Size saçma gelebilir bu. Ve bir şeye elinizi uzatırsınız ilk etapta. Bilemiyorsunuz ya. Bir şeye elinizi uzattığınızda karşıya elinizin gittiğini görürsünüz. Yani Mehmet Kuyucu'nun üzerine elini uzatırsınız, eliniz Mehmet Kuyucu'yu geçer. Yakalayamazsınız. İlk etapta. Hatta kendinize dokunursunuz, kendinizi de yakalayamazsınız. Bunun adı hologram yapımıdır bilemem. Hologram teorisini bu noktada bilmiyorum. Ama bütün her şeyi bu noktada bir rüya gibi, bir hayal gibi, sanki bir şey gerçekte yokmuş gibi görürsünüz. Görürsünüz.
Bunu yaşarsınız da. Bunları böyle açık açık bazen, ne o Pandora'nın kapağı açılıyor ya, benden sonra ben ne yapacağım bunlarla ölsem gitsem ne olacak ya. Herhalde ölümümü yakın mı görüyorum artık veya ne görüyorsam bu ara bir şeyi saklama ihtiyacı duymuyorum hiç. Bunun adına ne olduğunu bilmiyoruz biz. Sufiler olarak bilmiyoruz. Bunun adına bir şey koyamıyoruz biz. Buna Arabi hayal demiş. Hayal içerisinde hayal demiş. Buna Hazreti Mevlana bu alemi hayal üzerine yürür gör demiş. Onların söyledi. Buna siz bu alemi komple derya deniz görün. Derya denizin içerisinde de hiçbir varlığın kendince bir varlık olarak bir şeyin olmadığını, bir süliyetten ibaret olduğunu görün.
Bunun adını ne koyarsanız koyun. Ama hani bir kısım sufilerde de böyle bir şey vardır. Ne söyleyeyim, pirin yolundan gitmek vardır ya. Ben de pirin yolundan gideyim. Bu alemi komple hayal üzerine yürür görün siz. Alemi hayal üzerinden yürür görün. Bu demek değildir ki mükellefiyetlikler kalkmayacak. Hani gece yatarsınız ya rüyanızda görürsünüz cennet ne kadar güzeldir, ne harikadır. Hazreti Resulullah oradadır sallallahu aleyhi ve sellem. İşte peygamberler oradadır, sahabeler oradadır. Bir bakarsınız ki sevdiğiniz, tanıdığınız kimseler vardır, oradadır. Allah ne alemdir, ne alem. Böyle sevincinizden ne tarafa döneceğinizi bilemezsiniz. Bu ne demek ya? Muhteşem bir şeydir bu. Muhteşem bir şeydir. Cennet süslü, oradakınlar süslü, rengah renk, harikulade.
Konuşmak, kelam etmek, ayrı bir incelik, ayrı bir letafet, ayrı bir nezaket. Bir bakarsın ki bambaşka bir dünya. Dünyayla hiç alakası yok. Hiç alakası yok. Hiç. Valla da, billa da, tilla da yemin ederim arkaya dönüp bakmazsınız. Ama bir uyanırsınız ki, dersiniz ki rüyamış.
Bir uyanırsınız, rüyamış. Kim nereden uyanıyor belli değil. Burası mı rüyaydı, orası mı gerçekti, orası mı rüyadı, burası mı gerçekti? İnsan böyle düşünür ya. Ben en sonunda sigortaya attırdım. Kendi kendime dedim ki, Mustafa Özbağ, öte alem de yok, bu alem de yok. Yok, öte dünya diye bir şey yok. Hani bu ahireti reddetmek değil. Öyle ahireti reddettiğimi düşünmeyin. Alem, bir alem. Bir adım sonrası cennet, bir adım sonrası cehennem. Bir adım. Bir adım dediğime de bakmayın. Bir adım da değil bu. Bir perde. Bir perde. Sinemampardesi cınk cenneti gösterdi.
Dınk cehennemi gösterdi. Sinema perdesi. Öyle hayal edin. Örnek. Ve bunun içinden çıkamazsınız. Bunun içinden çıkmak mümkün değil. O zaman gerçekten her şey hayal mi? Evet. Gerçekten her şey hayal mi? Hayır. Gerçek nerede? Her yerde. Gerçek nerede? Hiçbir yerde. Neden? Hani bunu neden söylüyorum? Kardeşler, bunların hepsi de bir hal. Ancak yaşayana. Bu akşam benim yediğim kuru fasulyenin lezzetini alabilmesi için bir kimsenin, benimle beraber aynı kuru fasulyeyi yemesi lazımdı.
Bir, bu lezzeti almanın yolu var. Ya o kuru fasulyeyi yiyenin menfezine girip aynı kuru fasulyenin tadını almak. İki, gidip o sofraya oturmak. Başka yolu yok.
Ya o sofraya oturacak. Aynı kuru fasulyeyi çala kaşık kaşık çalacak. Diyecek ya, aynı kuru fasulyeyi yedik. Lezzeti buydu. Aslında o lezzet alırken de kendi lezzetini alacak. Kuru fasulyenin gerçek lezzetini değil, kendi gerçeğinin lezzetini alacak. O zaman gerçek nerede? Gerçek bende. Gerçek nerede? Gerçek sende. Gerçek nerede? Soruyu hazırlayanda. Gerçek nerede? Soruya cevap verende. Gerçek nerede? Bunların ikisinden de hayır. Gerçek ne? Gerçek Allah. Gerçek Allah. Onun haricinde başka gerçek yok. Fazla kilitlendi ortalık ama.
Onun haricinde başka gerçek yok. Allah bizi affetsin. Hayyam da güzel demiş ama. Ben düşündükçe var dünya. Ben yok, o da yok. Bu da gerçek. Sen eğer ki idrakin açıldı, gözünden perde kalktıysa sen var olanı göremeyeceksin. Hakkınızı helal edin.
Ne kadar soruların altından kalkabildik bilemiyorum. Zaten soruların altından kalkmak için de uğraşmıyorum. Bunu kendime zevk ediniyorum. Gerçekten. Bunu böyle bunları soru olarak da görmüyorum. Şimdi böyle Allah size göstermesin diyeyim yine de, böyle içki içenlerin böyle bir masa muhabbetleri vardır. O masa muhabbeti eğer gerçekten o kimseler o işin özüne sahiplerse zevktir.
Zevkle sohbet ederler. Orada ticaret konuşulmaz, alamadım, satamadım, o öyle yaptı, böyle yaptı konuşulmaz. Bir tat, bir lezzet olur, bir muhabbet olur. Ondan herkes lezzet alır orada. Ben bu soruları böyle lezzet soruları olarak görüyorum. Beni gençleştiriyor. Beni heyecanlandırıyor. Beni böyle pantolonla namaz kılınır mı, kılınmaz mı, ojeyi, obdesti bozar mı, bozmaz mı trendinden başka bir yere sürüklüyor.
O yüzden çok mutlu oluyorum. Böyle konuşurken de böyle zaten geriye bir kaykılayım şimdi diyorum ben. Şöyle bir rahatlayayım, böyle bir diyorum ortalık rahatlasın. Yani gerçekten tat alınıyor. Allah bizi affetsin inşallah. Bundan iki hafta önce gündüz sohbetinde maçlarla ilgili görüşlerinizi söylenir. Bunları eşlerimize söylediğimizde yalan söylüyormuş gibi tepki görüyoruz. Rica etsem maçla ilgili görüşleriniz nelerdir, hakkınızı helal edin. Ne maçıydı ya, futbol maçı mı? Ya adamların bir futbolu var zaten. Kadınların sohbetinde maçla alakalı ne söyledi mi? Ben nereden bileyim? İki hafta önce mübarek insanlar. Ben akşam, şimdi bu akşam yediğimi yarın hatırlayamayacağım gene. O yüzden yarın sakın kuru fasulyeden lafı açmayın bana.
Yarın diyeceğim ki ben mi demiştim onu? Ne olacak? Dün dünde kalmıştır cancağızım diyen bir pirin evlatları olarak. Biz nerede geçen haftaya söyleyeceğiz? Hatta dün dündür, bugün bugündür diyen siyasetçiye yedi sefer gidip altı sefer bizim başımıza geldiyse bu memlekette. Biz nereye dünü hatırlayacağız? Boş verin dünü hatırlamayın. Allah yiyesin inşallah. Adamların maçına kadınlar dokunmayın. Ben kadınların sohbetinde her ne dediysem her şeyden özür diliyorum. Geri atıyorum kendimi. Adamların önünde şimdi adamlar maça gidecekler. Maçta girip bağıracaklar, çağıracaklar. Ondan sonra maç hastalığı var. Televizyonun başına kilitlenecekler. Olmadı kumandayı vuracaklar yere gol atamadılar diye.
Tabii olmadı böyle tükürecekler şeye, ne o televizyon ekranına gol atamadı diye. Siz o ara adamların hiç yanında böyle maç mı izliyorsun diye gözünüzü kaşınızı dahi kaldırmayın. Yazık gözünüze kaşınıza sonra. Nerenize ne geleceği belli değil. Hatta siz de onunla beraber fanatiklik yapın evde. Ondan fazla bağırın. Adam desin bir yerde yanlışlık mı yapıyorum ya? Bir şey mi oldu desin. Hatta olur olmaz bir yerde bağırıverin bayanlar. Sakın karşı takımdayken onu da tanımlayın ha. Adam nereli? İşte Galatasaraylı. Sakın renkleri bilin. Sarı kırmızı. Bazen onlar da renkleri değiştiriyorlar ama aldanmayın. Ondan sonra sarı kırmızısa hatta sarı kırmızı atkı bulun kendinize.
Bir tane ne bileyim şey alın adama. Doğum günü hediyesi işte sarı kırmızı takımdan kimi seviyor futbolcu olarak. Hep bizimkilerde de yabancı hayranlığı vardır ya. Bir yabancı bulun onun hayran olduğunu. Onun formasını giydir adama. Deli giydirir gibi. Tabii kafasına da bir tane kukulata onun takımın şapkasını. Boynuna da bir atkı adamın. Tabii bağırsın dursun. Sana da o düşmüş ne yapacaksın? Hep akıllı uslu adam olacak değil ya herkese. Ona da ölesi düşmüş. Sen de bir tane forma. Sen de kafana bir tane kukulata. Sen de bağıracaksın. Böyle. Hz. Mevlana'nın sözü. Herkesin aksak dolaştığı yerde sen düzgün yürüme. Onlar bu yanlış yürüyor deyip senin ayağını kırarlar der.
Siyaset sahip olun kadınlar. Adam maç hastası. Ben de geleceğim diyeceğim. O diyecek nereye? E maça. Bu örtünle mi? E sen bu sakalından gidiyorsun ya. E sakalı yok. E sen sufillinden gidiyorsun ya. Bu nasıl sufilik? E. Ya da. Ya ondan. Ondanmış gibi görün. Yoksa ayağını kıracak seni. Ondan sonra diyeceği şu. Benim hanım ot gibi ya. Kendi otluğunu sen de görecek yoksa. Demeyecek ki ben otum. Diyecek ki ya hiçbir şeyden anlamıyorum bir hanımla evlenmişim. Ama ot ya. Öyle diyecek.
O yüzden sen aksak yürü orada. Onunla beraber. Yoksa o diyecek ki ya Allah Allah. Otla evlenmişim. En iyisi sen onun otluğunu gösterme. Siz eksiklikleri örtmekte gece gibi olun. Siz eksikliği örtün. Adamın otluğunu adamın meydana çıkarma. Erkekler de öyle. Hanımlarınıza demeyin. Bu diziyi mi izliyorsun? Hanımına dedin mi? Bu diziyi mi izliyorsun diye. Hanım otomatikman hanımın embesilliği çıkıyor meydana. Öyle demektense sakın ha. Aile hayatını bozma. Vay ya. Ne yaptı bilmem kim. Geçen diziden böyle bir estanteneyi hatırlamaya çalış. Benim gibi unutkan olma.
Oradan bir şey çalış sen. Bizde öyle bir şey yok. Biz geldik geçtik bizden. Sen bir şey hatırla. Ne izliyorlar şimdi gündemde ne dizisi var? Adamlar hiç hayırınız yok sizin. Eğer eşleriniz buradaysa şimdi. Onlar diyorlar vah vah vah. Ben adamı seviyorum. Onun ne adamların dizisi ne? Şey mi? Polat mı? He? Kurtlar Vadisi mi? Kadınlar diyecek ki biz sizin dizinizi izliyoruz. Kurtlar Vadisi'ni. Eee hanımların dizisi ne? Hadi hadi itiraf edin. Utanmayın hadi söyleyin ya. Ne var dizi gündemde? Sen beraber izliyorsun herhalde sen. Hanım burada mı?
Burada mı? Tamam alkışı aldın. Hiç tereddüt yok. Beraber izliyorlar demek ki. En azından görüyor ne izlendiğini. Bir estantene. En son ne oldu? Böyle son ne olduğunu da yakalayacaksınız. Onunla ilgileniyormuş gibi hanımınızı onare edeceksiniz. Mesela işte orada bir esas oğlan vardır. Bir esas kız vardır. Son noktada onlar bırakmışlardır diziyi böyle. Bütün herkes bir daha haftaya merakla beklesin diye. Öyledir o işler. Herkes işi gücü bırakır. Ne olacak der. Hiç namazı düşünmez. Orucu düşünmez. Az önce hayalmiş. Aman ya. Hayal ise hayal. Onu mu düşüneceğiz?
Ne oldu son dizide? O önemli. Türkiye'nin gündemi o. Yok her şey hologrammış. Aman zaten hologram ise içinde yaşıyor zaten. Helogram dedin ne ki ya? Boşlar. Bir leğen sudur o. Tamam. Mesele değil o iş. Rüyamış. Aman herkes rüya görüyor zaten. O da sıkıntı değil. Allah bizi affetsin. O yüzden iki hafta önce bayanların sohbetinde maçla alakalı ne atıp tuttuysam hepsinden vazgeçtim.
Hiç söyler miyim maçın topun peşine koşanlara, televizyonda onu izleyeceğim diye canhıraç birbirini kırıp dökenlere. Galatasaray ne oldu? Buradakınlar bak maç sevdalı değil. Mesele değil. Nefret ediyorsun. Nefret de etme canım o kadar da değil. Bir de evlenirken maç sevdalı bir hatunla evlenirsin. Yaka silme insanlık neyle imtihan olacağı belli mi? Ya evlendikten sonra maç hastası olursa? Atsan atamazsın, tutsan tutamazsın. Geveler durursun artık. Bir sağ tarafına, bir sol tarafına. Ne taraf yoruldu o taraftan o tarafa. Sakın imtihan olur insan. Allah muhafaza eylesin. Selamun aleyküm. Hakkınızı helal edin inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.