Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 16 Kasım 2018 · 1:24:30
Var olan enerji yok edilemez, yok olan bir enerjiyle olmayan bir enerjiyle var edilemez. Genel olarak, bilim adamların söylediği bu, dünya üzerindeki enerjinin kaynağı güneş. Biz peki, Sufi mantıklı neden baktığımızda bu enerjinin nasıl kaynağı, yani sonsuzluktan beri var olan enerji nasıl kaynağı? Hazreti Peygamber, Sabahat Aleyhisselam Hazreti'nin ruhaniyeti, Kur'anikleri, Enerji mi? Yani, modern bilim enerji dediği kavramı. Allah, kün dedi, bir şey yarattı. O yarattığı ilk şey, kendi ruhundan ve nurundan. Bu müteştâbih, Allah'ın sıfatlarına şudur dememiz, Allah'ın ruhunun ve nurunun budur dememiz mümkün değil. Onlar tabi, Bing Bang teorisi üzerinden giderekten enerjiyle alakalı konuşuyorlar.
Bing Bang teorisi daha teori. Bunun bir arkası veya önü dolu değil. Hazreti Peygamber, sen bu alemi hayal üzerine yürür gör demiş. Ve normalde Muhyiddin İbnü'l Arabî Hazretleri bütün varlığın bir rüyadan ibaret olduğunu söylemiş. Böyle olunca da var olarak gördüğümüz şeyin gerçek mahiyette, gerçek mahiyette, gerçekçilikle alakasının sufiler olmadığını iddia ediyorlar.
Bu bir, yani normalde hologramik yapı gibi düşünülüyor. Bu hologramik yapı da değil. Bu tamamiyetle varlığın bütünü hayalden ibaret. Yani bizim var gördüğümüz şey, biz var görüyoruz onu. Biz onu gerçekmiş gibi, beynimiz öyle algılıyor. Aldanlaşıyor burada. Bu altın beynimizle alakalı. Hani böyle filmler izliyorsunuz ya, sanal gerçeklik diyorlar ya. Yani gerçek ama sanal gerçeklik. Bu normalde şimdi, bu Abdülkadir Geylan Hazretleri yaşamış mı? Yaşamış. Ama hala da görünüyor mu? Evet.
Hala da konuşuyor mu? Evet. Hala da günün meseleleriyle alakalı bir şey söylüyor mu? Evet. Şimdi biz bunu manevi olarak bizim için gerçek mi? Evet. Ama bunun pozitif bilim, bunu sanal gerçeklik olarak görüyor. Sanal gerçeklik. Ama o normalde gerçek mi? Evet. Enerjiye bu meseleyi yönlendirdiğimizde biz ona enerji olarak adını koymuşuz. İlim adamları normalde o gerçekliliğin üzerinde çalışma yapıyorlar, gayret ediyorlar. Bu meselede üzerine çözümlenmeye çalışıyorlar ve onun adına enerji koyuyorlar. Doğru mu? Kendi dairelerinde doğru. Ama normalde şimdi kendi dairesinde bu masayı biz böyle var olarak kabul ettik mi?
Evet. Ama bunu var olarak kabul ederken, duyu organlarıyla biz bunu var olarak kabul ettik. Ama aynı şekilde burada şimdi birisi manevi bir hal görmüş olsa, şu duvarın üzerinde bir zikurla halakası seyretse onun için var mı? Evet. Ama normalde gerçeklik açısından var mı? Hayır. Hangisi gerçek şimdi? Sufilerce o gerçek. Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri diyor ki, ben herhangi bir kimseyle görüştüğümde onun rahaniyetine rabut ederdim, çağırırdım onu diyor. Onunla görüşürdüm. Bir sözü söyleyip söylemediğini ona danışırdım. Şimdi hem de istediği kimseyle, ben diyor istediğim kimseyle de konuşurdum. Kimi istersem onunla konuşurdum diyor.
Şimdi kimi, diyeceğiz ki yalan söylüyor. Diyemiyoruz. Doktora sorarsan şizofrenik bir vaka diyecek. Bugünkü tıp ne diyor? Şizofrenik vaka diyor. Bu şizofrenik diyor bu meselede. Veriyor hapı, uyutuyor o kimseyi. Ama normalde ona baktığımızda o şimdi bunun gerçek olduğunu görüyor mu? Görüyor. Mesele enerji, biz adına enerji koyduk. Biz adına enerji koyduk. Ben toptancılıkla yaklaşayım. Yok aslında. Yok. O da var diyecek şimdi. Neye göre var? İşte neye göre var? Biz ışığı gördük, beynimiz öyle algıladı.
Beynimizin algılayışı o. Bu ışık mı? Beynimiz algıladı. Onu kırmızı olarak algıladı. Sarı, onu yeşil olarak algıladı. Renkleri var mı? Gerçeklik açısından var. Ama gerçekte yok. Gerçekte hiçbir şeyin rengi yok.
Yok. Normalde bir karanlığa gitsek, karanlıkta şimdi bu masayı görmedik. Karanlıkta bu masayı görmediğimizden biz bu masayı var diyebilecek miyiz? Masa var mı? Görmediğimiz için yok diyeceğiz. Normalde gözümüzle hükmeteceğiz. Şimdi dokunursak dokunduğumuz bir şey var diyeceğiz. Ama dokunmadığımız müddetçe o masayı var olarak görecek miyiz? Hayır. Normalde çünkü duy organlarıyla baktık. Duy organlarımıza bakınca ya gözümüzle görmemiz lazım, ya elimizle dokunmamız lazım. Ya da dilimizle tatmamız lazım. Ya da kulağımızla sesini duymamız lazım. Normal aklımızın algısı duyu organlarına bağlı. Duymayan niçin konuşamıyor?
Duymayan bir kimse hiç konuşmuyor. Çocukluktan sağır olan bir kimse konuşabiliyor mu? Hiç konuşamıyor. Öyle değil mi? Hiç konuşamıyor. Çocukluktan sağır ve çocukluktan sağır ve çocukluktan görmeyen bir kimse olsa onun için bu dünyada var diye bir şey var mı? Yok. Dokunması olmasa, tat duygusu da olmasa onun için var diye bir şey var mı?
Yok. Çünkü dokunma duygusu da yok. Dokunma duygusu olmayan bir kimse. Görme duygusu yok. Duyma duygusu da yok. Ona bir şey yedirirsen ancak yiyecek. Yedirmezsen veya yemezse ona var diye bir şey söylemek mümkün mü? Yok. Bunu tersine çevir. Kalp gözüyle görüyor onu ilk etapta.
Onu algıladığı mekanizma onu kalp görüyor, akıl hafızaya alıyor. Akıl hafızaya almamış olsa onun için gerçek dünya orası olacak. Bir kimse kendince bu aleme gözünü kaşını her şeyini kapatmış olsa öbür tarafı açacak. Yani hep manevi hayali görmüş olsa o kimsenin bu tarafla herhangi bir şey bağlantısı kalacak mı? Kalmayacak.
Onun için var olarak görecek mi onu? Görmeyecek. Şimdi dünya üzerinde şöyle bir algıyı yerleştirmeye çalışıyorlar. Bu dünyada bu dünyayı bu kainatı yaratan bir Allah yok. Bu dünya bir enerjiden ibaret. Enerjinin değişik boyutları var. Bu enerjinin değişik boyutlarıyla değişik tecelliyatlar oluyor. Dünyanın kendine ait bir işte bir kısmı bunu kabul ediyorlar. Matematiği var. Tanrı diye bir şey yok kendi kafalarında. Bu kendi kendine oluşan bir şey. O zaman işte insanların içerisinde üstün zekalı, üstün fikirli ara sıra insanlar çıkmış. Bunlardan birisi Muhammed Mustafa. Bunlardan birisi İsa. Bunlardan birisi Musa. Biz bunu peygamber olarak adlandırmışlar.
Kendilerini peygamber olarak adlandırmışlar. Bunlar normal insanlardan üstün zekalı olduklarından dolayı kendi kendilerine böyle bir ilahi nizammış gibi bir nizam koymuşlar. O yüzden dinlerin bir anlamı yok. Ya bütün dünya enerjinin üzerine kurulu. Bu enerji bakın burada enerji var olan şey yok olmaz dediğinde de yani bu kainatın yok olmayacağını savunuyor. Var olan bir şey yok olmayacak. O zaman kıyamet denilen bir şey yok. Var olan bir şey yok olmadığına göre o zaman peygamber de yok. Peygamber de yok olmayacak. Yani ona hiçbir şey yok olmayacak mı? Hiçbir şey yok olmayacak. O zaman bütün insanlar var. Peygamber de var. Onun teyzenini çürütmekle alakalı. Hiçbir şey yok olmayacaksa ben de yok olmayacağım.
Yok olmayacak tamam. Şekil değiştirebilir iyi. Yok olmayacaksa peygamber de yok olmadı o zaman. O zaman melekler de yok olmayacak. Cennet cehennem de yok olmayacak. Eee o zaman bir enerjiden sahipse, enerji dönüşüm halindeyse enerjinin dönüşümünü kabul ediyorum. Bu noktada hani enerjinin dönüşümünü kabul etmiyor noktasında değilim. Yanlış anlaşılmasın. Ben normalde bir şeyin bu noktada yok olmayacağını da kabul ediyorum. Ben onları kabul etmiyor değilim. Orada onların gittikleri nokta yalnız onların vardıkları nokta Allah yoktur noktasına gidiyorlar. Ben o yüzden oraya şart düşerekten yürüyorum. Yoksa evet hiç kimse yok olmayacak. Yani İslam da yok olacağını söylemiyor zaten.
Bu dünyadan geçersiniz kabir alemine. Kabir aleminden mahşere yürürsünüz. Mahşerden cennete kaya cehennemlik olur. Ebedi cennette ve ebedi cehennemde yaşarsınız diyor. Bunda yok oluş yok. Eyvallah. Enerji dönüşebilir mi? Dönüşebilir. Bir kimsenin de normalde kendince kendisi de dönüşüyor mu? Evet. Biz anne karnındaydık. Anne karnında durduğumuz gibi durmadık. Dönüştük. Ruhlar aleminde durduğumuz gibi durmadık. Dönüştük. Eğer normalde bireylerin hepsinde bir enerjiden ibaret görürsek evet dönüştüler. Hala da dönüşüm devam ediyor. Dünküyle bugünkü Mustafa Özbu arasında fark varsa dönüşüm devam ediyor. Bunda bir sıkıntı yok. Bunda bir problem yok.
Zaten bunu ben insanların yok olmayacağını, ebedi olduğunu zaten söylüyorum. Bunda bir problem yok. Onlar evet, onlar enerjiyi Allah yerine koyuyorlar. Allah yerine de koymuyorlar. Onların tanrı inanışları yok çünkü. Allah inanışları yok. Onlar enerjiyi Allah olarak görmüyorlar. Allah olarak da görmüyorlar. Bu kainatı var edici bir Allah, bir tanrı olgusu olduğunu kabul etmiyorlar. Buradaki sıkıntı o zaten. Yani kainatı yaratıcı bir Allah inancı olmuş olsa ortak noktada buluşacağız. Bir kısmı kainatı yaratan bir güç olduğunu kabul ediyor. Ama bunu normalde Allah merfumunu insanların dolmatik bir unsuru olduğunu ileri sürüyor.
Yani siz diyor bu gücü Allah olarak tanımlıyorsunuz. Yani komple bu kainatı var eden bu gücü siz Allah olarak tanımlıyorsunuz diyor. Onlar Allah olarak tanımlamıyorlar bunu. Bir güç var. Bu kainatı var eden güç. O gücün merkezinin ne olduğunu, nereden kaynaklandığında ne olduğunu tespit edemediler. Bilemediler. Bilemedikleri için daha doğrusu varlığın başlangıcına gidemediler. Aslında belki de varlığın başlangıcına gittiler. Varlığın başlangıcına gittiklerinde bir hayalden ibaret olduğunu, aslında olmadığını gördüler belki de. Kendi kendilerine yapmış oldukları şeyin sonunu gördüklerinden bunu, bu sonucu kabullenmek istemiyor olabilirler. Ben buna da ihtimal veriyorum. Yani olamaz. Böyle bir sonuç çıkmaması lazım.
Bir daha deneyelim. Bir daha biz bunu hesaplayalım, kitaplayalım diyebilirler. Çünkü o kadar çok bunun üzerinde yoğun çalışmalar oluyor ki. Yani o yoğun çalışmaları işin doğrusu ben de bekliyorum. Benim bekleyiş sebebim şu, yani bunlar eninde sonunda kendi elleriyle, kendi ilimleriyle, kendi ilimleriyle bir yaratıcının var olduğunu kabul edecekler. Evet bir yaratıcı var deyip bunun gür bir seda ile haykırdıklarında mesele bitecek. O zaman bir yaratıcı varsa hiçbir şey boş bedava değil, hiçbir şey böyle ne o serkeşçesine değil, hiçbir şey kendi kendine oluşmuşçasına değil. Onlar şimdi bütün varoluşu enerjinin üzerine yükleyip, enerjinin değişik boyutlarda değişik tecelliyatları olarak görüyorlar.
Eyvallah. Bunlara hiç itirazım yok benim. Bakın hiç itirazım yok. Sonuç olarak ya normalde bu varoluşu neye bağladın? Benim durduğum nokta bu. Biz bu varoluşu Allah'a bağladık. Dedi ki Allah yarattı, Allah var etti. Hiçbir şey yok iken o var idi, bir şey yarattı. O yarattığı şeyden her şeyi yarattı. Bir şey yarattı, o yarattığı şeyden her şeyi yarattı. Bizim inancımız bu. Bakın bir şey yarattı, yarattığı şeyden de her şeyi yarattı. Bizim temel inancımız bu. Bunu kabul etmedikleri müddetçe, biz onları normalde ilimlerin reddetme noktasında değiliz. Sonuç olarak nereye götürüyorsun bizi? Sen onu söyle bana. Benim söylediğim şey bu.
Enerji değişirmiş, değişir. Yok olmazmış, yok olmasın. Evet bu varlığın içerisindeki bir döngü var. O döngüye göre bir şeyin yok olduğu zaten düşünülemez. Zaten yok oldu dersek biz, bir şey yok oldu dersek hiç sıkıntılı. Ya şu yönden sıkıntılı. O zaman o kimsenin hesabı kitabı da yok oldu. Şu yönden sıkıntılı. O zaman hesapları hızla görürüz dediğinde o kimsenin hesabı yok olursa ne olacak? Evet hiçbir şey yok olmaz bu alemde. Eyvallah. Kainat kün lafzının ne zaman söylendiğini bilmiyoruz. Bakın kün lafzının ne zaman söylendiğini bilmiyoruz biz. Bunu zamansal olarak yakalamamız, zamansal olarak bunu görmemiz mümkün değil. Çünkü varlığın başlangıcına gitmek lazım.
Varlığın başlangıcına şu anda var alabilmiş değil, hesaplanabilmiş değil. Sıkıntı bu. Evet modern bilim olarak. Bunu varlığın başlangıcını görebilir, bunda bir sıkıntı yok. Yani varlığın başlangıcını görebilir, görebilirse. Ama bir sufi için, yani varlığın başlangıcını görmek, yani işin enteresan noktası şu. Sufiler bir müddet sonra varlığı bırakıp var edene yöneliyorlar.
Yani baktığımız zaman sufilerin gidişatına, varlıktan var edene doğru bir yürüyüş var. Bunu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miracından örnekleyebiliriz bunu. Yani dünya seması, varlığın seması, cehennem katları, cennet katları, arç hala, lef-i mahfuz, kürsü, ardından baş başa. Yani bu normalde, bu yürüyüşe baktığımızda, varlığın bir müddet varlığın içerisinde yürüdükten sonra, varlıktan geçip direkt var edenle yüzleşme söz konusu oluyor.
Bu seyir üsülük noktasında o kimse dönüp bir daha varlığa bakmıyor. Yani eğer varlığa bakanlar da yolda kalıyor. Yani o varlıkta takılanlar yolda kalıyor. Nasıl mesela sufiliğin başlangıcında bir kimse bir yerde takılıp kalıyor ya. Mesela burada hep beraber amacımız ne? Allah'a vuslat olmak. Amacımız ne? Kur'an ve sünneti yaşamak. Amacımız ne? Yani bir sufinin amacı Kur'an sünneti yaşarken Allah'a dost olmaktır. Allah'a yakınlık peydah etmektir. Bakın burada hedef otomatikman Allah'a yakınlık peydah etmek. Allah'a dost olmak. Hedef. O zaman böyle olunca, yani varlıkta kalmak ne o zaman?
Birisi dünya makamına takıldı kaldı. Birisi işte ahiret makamı dediğimiz, zakirlikte, çavuşlukta, nakiplikte, nükabbalıkta, şeyhlikte takıldı kaldı. Birisi işte dünya nimetlerinden bir yerde takıldı kaldı. Bakın bunların hepsi de varlıkta takılmak. Yani lazım mı? Lazım kardeşim. Lazım mı? Lazım. Abdest almak için su lazım. Abdestli olmamız lazım. Onun için su lazım. Varlık burada ne oldu bize? Lazım olmuş oldu. Amaç olmadı. Abdest almamız için suya ihtiyacımız var. Abdest almamız için toprağa ihtiyacımız var. Su bulamasak toprakta teyemmüm edeceğiz. Veya toprak cinsi bir şeyle teyemmüm edeceğiz. Varlığa ihtiyacımız ibadet için, Allah'a yakınlık için, Allah'a dostluk için lazım oldu.
Yani biz varlığı sufiler üzerine basılması gereken merdiven olarak gördü. Varlığı hedef olarak görmedi. Varlığı hedef olarak görmüş olsa varlığın üzerinde ince detaylarının üzerinde oturacak, konuşacak, düşünecek, onun üzerinde tefekkür edecek. Yani sufi mantelitesinin en önemli durduğu noktalardan birisi bu. Yani bir kimse hali açılmış olsa, ikide bir de kabir halini görmüş olsa gözü kapalı yürümeye başlıyor.
Yani her kabristanın yanından giderken gözü kapalı yürüyor o kimse. Bir kabristanın yanından geç, geçerken gözü kapalı gidiyor. Şimdi bir zikrullah esnasında bir kimse, maneviyattan bir kimseyi görmüş olsa, bir dahaki zikrullah da gözünü açtıramazsın onu. Normal. Yani zikrullah esnasında Uhud estantanesini görse, kim gözünü açar burada? Adam gece rüyasında şeyhini görmüş olsa, birden birisi uyandırsa, ya ne amma uyandırdın beni? Ben ne güzel rüya görüyordum. Bir daha yatar, ben rüya görmeye devam edeyim diye. E ne oldu? Varlığa gözünü kapattı. Yani var olanı, normal mevcut olanı gözünü kapattı. Başka tarafa doğru gözünü çevirdi. E şimdi yolda yürürken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini birisi görse, gözünü kapattı, kapattığı anda gördü.
Açar mı gözünü? O görüntü kayboluncaya kadar gözünü açmaz o. Açmaz. Gözünü alamaz oradan. O normalde çıplak gözle gördüğünü düşünür. Bunu kapattığımda görüyorum diye düşünür. Normal böyle düşünmesi. Çünkü gözünü açtığında, karşısındaki kimseyi gördüğünde akıl devreye girer. Akıl devreye girince bu sefer kalp yollar, senkarizasyonu bozar ilk etapta. O zaten bir sefer gözünü açar, baktı kayboldu, bir daha gözünü açmaz artık o. Hatta böyle bir sefer görse, gözünü açsa, bir daha bir müddet göremese, gözünü açtığı anı binbir okur. Ben ne yapmaya gözümü açtım, ne yapmaya gözümü açtım, ne yapmaya gözümü açtım diye. Mesela işte gece zikrullah yapan kimseler zikrullah esnasında bir ses duysa veya bir görüntü olsa, korksa, o görüntü kaybolsa, o ses kaybolsa, korktuğuna çok kızar.
Nasıl korktum diye. Kızar. Neden? Oradan almak istemez kendini. Orası ona çok tatlı gelir çünkü. Halbuki normal gözüyle gördü mü? Hayır, kalbiyle gördü. Normalde diliyle konuştu mu? Hayır, neyle? Kalbiyle konuştu. Dille konuşmadı. O halden hiç çıkmak istemez. Bir kimse örneğin işte cenneti görse, gözünü ayırmak istemez oradan. Bakın gözünü ayırmak istemez oradan. Sufi cenahın bu normalde hani, ben bunu sıkıntı olarak görmüyorum. Da, yani bu varlıkla alakalı problemleri çözmede en büyük noktası bu.
Yani onu geçiyor. Var edene yükleniyor. Var edene çeviriyor. Bu da ama peygamberin yolu, sallallahu aleyhi ve sellemin. Diğer peygamberlerin yolu. Yani üç aşağı beş yukarı bütün peygamberlerin miraçları vardır. Evelilerin yolu, onlarda da onlarda miraç değil, uruc etmek, yükselmek olarak nitelendirirler. Yani uruc etmenin karşılığı yükselmek olarak deniyor. Yükselmek değil o tabii. Uruc etmek, o da bir yürüyüş. O yürüyüş esnasında o kimse, yani varlığa bakmıyor çok. Yani o uruçtan sonra mesela bir üstad, bir mürşid, mecburi istikamet olarak geri döndürülmemiş olsa dönmez hiç kimse geri. Hiç kimse dönmez.
O mecbur istikametten döndürülüyor. Ya neden bırakın beni diye feryat ediyorlar? Hz. Mevla'na diyor ki bırakın beni. Düşün artık yakamdan. Hatta enteresan bir, bıktım diyor. Seni seviyorum diyenden de, Allah diyenden de bırakın beni diyor. Şey, sultan selam gönderiyor, haber gönderiyor.
Kendisini seviyoruz. Yeniden sağlıklı olması için dua ediyoruz deyince bırakın diyor. Sebep, geriye dönmek istemiyor artık bir daha. Hatta diyor ya, bir adım daha atayım da, bir adım daha atayım da diyor. Bir daha dönüşüm olması. Bir adım daha atmak. Varlığa dönüp bakmamış hiçbiri. O yüzden normalde onların o enerjinin değişmesini, enerjinin değişik boyutlarda değişik haller almasını kabul ederim. Bunda bir sıkıntı yok. Ama enerjiyi tanrı olarak görüyorlar, onu kabul etmiyorum. O yüzden biraz fazla yol yürüdük hakkınızı elan edin. Bir merhum hocanın, bir merhum hocanın bozunda mı?
1931'deki tarih kitabının 2. cilt 89 ve 90. sayfalarında Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir. Ve bunun gibi tevşirme bilgiler ile 17-25 yıl liselerde okutulmuş dinsiz bir nesil yetiştirme tebessümü olmuştur. Bu konuyla ilgili bilgilerinizi aktarır mısınız?
E ne olacak normal böyle şeyler. Yani bunları pişirip pişirip kendi kendimize, kendi önümüze koymanın bir anlamı var mı? Biz ne yaptık? Bunları çok dinledik arkadaşlar. Hala dinliyoruz. Hala da var böyle şeyler. Bunları tarihten söküp çıkaracak o kadar çok şey var ki. Düzeltilmesi için ne yaptık?
Burası soru. Bütün, yani normalde bu 100 yıllık süreç içerisinde, 150 yıllık süreç içerisinde, hatta 200 yıllık süreç içerisinde Müslümanlar ne yaptılar? Asıl sorulması gereken soru bu. Biz ne yaptık? Kendi nefsimize soralım. Biz ne yaptık? Geçmişten şikayet etmek veyahut da geçmişe küfretmek. Geçmişte alakalı, evet ya, vay namussuz insanlar, şöyle yapmışlar, böyle yapmışlar. Şu kafirdi, bu mümindi, bu münafıktı, bu mürtetti. İyi, biz ne yaptık? Bu soruyu soralım. Biz bunları düzeltmek için ne yaptık?
Biz doğru Kur'an ve sünneti öğrenmek için ne yaptık? Doğru ve doğru Kur'an ve sünneti anlatabilmek için ne yaptık? Doğru Kur'an ve sünneti araştırdık mı? Doğru Kur'an ve sünnet yolundan gittik mi? Doğru Kur'an sünnet yolundan gidenlere destek olduk mu? Onlarla beraber olduk mu? Biz ne yaptık? Burayı biz kendi kendimize soralım. Yani biz desek ki, normalde kendi kendimize. Oturalım, kendi kendimize değilim. Biz ne yaptık? Bakın burası önemli olan şey. Allah bizi affetse. Sıkıntılı şeyler bunlar. Şimdi otururuz biz, Cumhuriyet'ten önce hatta. Biz bunu Cumhuriyet'in ilk yıllarında olan şeyler gibi söylüyoruz.
1931'de tarih kitabı yazan bir kimse, Cumhuriyet'in yetiştirdiği bir kimse değil ki. Cumhuriyet'in ilk kurulduğu zaman 1935'e kadar, 40'a kadar Cumhuriyet'in yetiştirdiği bir ilim adamı mı var? Bir öğretmen mi var? Bir bakan mı var? Bir meclis üyesi mi var? Bir milletvekili mi var? Cumhuriyet kurulmuş 23'te. Yani normalde 40 yaşından önce milletvekili seçilmiyordu zaten. 40 yaş vardı daha öncesinde. E 23, 40 yaşın olmuş olsa 63'te o kimse milletvekili seçilecek. Yani peki, 35'e kadar, 40'a kadar, 50'ye kadar bu ülkeyi yöneten insanlar, Cumhuriyet'in yetiştirdiği insanlar değil ki.
Biz tarih hesabı yapalım biraz. Ya 1935'te ülkenin yönetiminde olan, 40'ta ülkenin yönetiminde olan kimseler Cumhuriyet'in yetiştirdiği, Cumhuriyet'in okullarında yetiştirilmiş insanlar değiller ki. Hepsi de Osmanlı'dan kalma. Osmanlı'nın yetiştirdiği kimseler. Ya Mustafa Kemal, Osmanlı'nın paşası. İnönü, Osmanlı'nın paşası. Kazım Karabekir, Osmanlı paşası. Cumhuriyet'i kuran askeri zevat komple Osmanlı'dan kalma. Cumhuriyet'in birinci meclisi Osmanlı'dan kalma. İkinci meclisi Osmanlı'dan kalma insanlar. Yani ilk anayasayı koyan insanlar Osmanlı'dan kalma.
İslam hukukunu ortadan kaldıran kimseler Osmanlı'dan kalma. Osmanlı'nın eğittiği kimseler. Kimi söylerseniz söyleyin. Hepsi de Osmanlı'dan kalma. Ya bunlar dinsiz. E tamam kim yetiştirdi? Kim yetiştirdi?
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı paşası. Ya sıralayın hepsi de Osmanlı paşası. Bizde şöyle bir şey var. Yani Osmanlı muhteşem, Cumhuriyetçiler perperişen. Canım kardeşim, bu Cumhuriyet'i ilk kuranlar, Cumhuriyet'i ilk meydana çıkaranlar, bunu normalde ilk devleti kuranların hepsi de Osmanlı'dan kalma. Ben paşa yapmadım onları. Bakın burada durulması gereken bir yer var. Bunların hepsini de Osmanlı yetiştirdi. Şimdi bir şeye bakıyoruz biz. Onun nereden geldiğine bakalım. Nereden geldiğine bakalım.
Biz şimdi bugünkü devlet Bahçeli'ye bakarken örneğin siyasi olarak. Nereden geldi bu adam? MHP'nin içinden geldi. Öyle değil mi? Türkeş'in yanı başındaki adamlardan birisi. Biz şimdi bir şey derken ne diyeceğiz biz ona? Diyeceğiz ki ya Türkeş'in bu yanı başındaydı, merkezdeydi, genel merkezdeydi. Taşra bunu pek tanımazdı ama genel merkezde duranların hepsi de tanırdı. Yani biz şimdi devlet Bahçeli'yi yargılarken veya severken veya sorgularken geldiği yere bakacağız. Geldiği yere baktığımızda bizim ne çıkacak önüme? O kimsenin geldisi çıkacak. Şimdi AK Parti'ye baktığımızda bugün Cumhurbaşkanı nereden gelme? Refah Partisi'nden gelme. Veyahut da o kadrolar nereden gelme?
İlk kadrolar Refah Partisi'nden gelme. O zaman geldiği yere bakacağız biz o kimsenin. Nerede? Kim yetiştirmiş ona bakacağız. Şimdi bir sufi silsilesine bakıyoruz şimdi. Yani kim? Ya Abdullah Efendi. Ondan önce kim? Çorumlu Hacı Mustafa Efendi. Ondan önce kim? Hacı Alaydar Efendi. Ondan önce Hacı Bekir Efendi. İyi. Geldisi bu. E şimdi otur 1930'da tarih kitapları böyle yazmış. Demek ki Osmanlı öyle öğretmiş onlara. Ya nasıl? Ya o adam nerede yetişti? Ben nereden bileyim? Osmanlı'nın zamanında yetişmiş. Bir kimse 1930'da öyle bir tarih kitabı yazmış. Ya bu ama 1930'da basılmış.
İyi şimdi de basılan kitaplar var. Ne yapıyorsunuz? Ne yapıyor İslam dünyası? Ya Türkiye'deki Müslümanlar ne yapıyor ki? Birbirlerini eleştirip, birbirlerini yiyip, yiymekten başka. Malik İbni Enes rivayette Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem malı sonra teslim edilmek üzere peşin para ödeyerek yapılan alışveriş yasakladı.
Bu hadisi açıklar mısınız? İslam'da kaporunun hükmünidir. Kapora ayrı. Normalde malı sonra teslim edilmek üzere satın almak ayrı. Ama bunu normalde bu hadis-i şerifleri imamların iştihatları dairesinde bakmakta fayda var. O yüzden bu tip hukukla alakalı hadislere bakarken, hukukla alakalı hadislere bakarken imamların iştihatları neticesinde bakmakta fayda var.
Bunlara böyle bakarsanız yanılırsınız. O yüzden normalde açın bir örneğin işte ticaretle alakalı el-hidayenin ticaretle alakalı babını okuyun. Ondan sonra bu hadisleri değerlendirin. Sizin için daha iyi olur. Ademoğlunun zinadan nasibi yazılmıştır. Hiç şüphesiz ki o buna mutlaka erişir. Gözlerin zinası yabancı kadına bakmaktır. Kulakların zinası parantez içinde yasak sözleri ve şarkı seslerini dinlemektir. Dilin zinası harama doğru adım atmaktır. Kalp ise arzu ve temenni eder. Avret ya bunu tahsik eder, gerçekleştirir ya da yalanlar yapmaz.
Nevevi, Riyas, Salim, Buhari, Müslüm. Yukarıdaki hadise göre Ademoğlunun zinadan nasibi yazılmazsa zina nasıl haram oluyor anlayamadım. Aynı hadiste kulakların zinası anlatımında şarkı dinlemeyi kulakların zinası şeklinde bahsedilmiş anlayamadım. Normalde şimdi bunlar parantez içerisinde. Gözlerin zinası işte parantez içine koymuşlar. Yabancı kadına bakmaktır diye. Parantez içindeki olanlar hadisin medninde var mı yok mu bakmak lazım. Bir. İkincisi normalde bu biraz böyle düşünürseniz cebriyeye gider insan. Bu Cenab-ı Hak sizin ne yapıp ne yapmayacağınızı biliyor. Bu bununla alakalı. Dergahta ders vermeye ve ders almaya yetkili kişiler kimlerdir? Dergahta ders vermeye herkes yetkili ya.
Benim meşhur ya bir gün ben İsmail Hakkı tekkesinde sohbet ederken böyle bütün oradakilere ben böyle sohbetin bir noktasında hepinizde dediğimi çok iyi biliyorum. Çavuşsunuz. Her yerde ders verebilirsiniz. Herkese ders verebilirsiniz. Çalışın dediydim ben. Tabi o zamanki çavuşlardan birkaç tanesi şeyh efendi Allah rahmet eylesin yetiştirmişler demişler ki böyle böyle herkesi çavuş yaptı. Aradan işte fazla bir zaman geçmedi. Şeyh efendi geldi. İşte biz derse gidiyoruz İsmail Hakkı tekkesine. Mustafa efendi dedi böyle böyle yapmışsın dedi. Ha yaptım efendim dedim. Herkesi çavuş mu ettin dedi. Evet efendim dedim. Yorum yok.
Durdu. Ondan sonra maşallah dedi. Çalışsınlar efendim koştursunlar Allah için dedim. Şimdi Allah rahmet eylesin. Bana dediydi ki sen istediğini çavuş eden, istediğini zakir eden, istediğinin dersini verin, istediğin dersini alın, istediğin gibi, istediğin şekilde Allah'ı zikretmen. Zikretirirsin. Sıraladı bana. Öyle sıralayınca E demek ki dedim ben hani bunu sonradan o bana söyledikten sonra yorumladım kendi kendime.
E bana dedim istediğini çavuş edersin dedi. Ben de çavuş ettim herkesi. Herkes koştursun Allah rızası için ders versin. Allah'ı zikrettirsin herkese. Şimdi tabi ders alma denilince bu hak bir tek üstadla halifelere aittir. Bir kimsenin dersini geri alma. O yüzden Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin. Bana verdiydi o hakkı. İstediğinin dersini alın diye. O hakla biz istediğimizi çavuş ettik, istediğimizi zakir ettik, istediğimizin dersini aldık, istediğimize ders verdik. O yüzden ben şimdi tekrar söyleyeyim bunu. Bizden ders almış olan bütün arkadaşlar ders verebilirler başka bir arkadaşa. Bunda bir sıkıntı yok. Ders yaptırabilirler evlerinde.
Kalışsınlar yeter ki. Birisi desin ki ben evimde ders yaptıracağım. Allah mübarek etsin kardeşim. Yaptır. Topla milleti, aç evini, ders yaptır. Ama işte perşembe gün burada ders var. Sen perşembe gününe ders koyma. İşte Mehmet Ali ne günler ders yapıyorsunuz Yunak'ta? Salı-Cuma. Sen Yunak'ta Salı ve Cuma gününe ders koyma. Alternatif ders gibi yapma. Toplam işin üç kişi, beş kişi arkadaşlarına çaydır, kahvedir, yemektir. Oy!
Bir de böyle zakirliğe özenme. Yemeğinizi yiyin, oturun çayınızı çorbanızı için. Oturduğunuz yerde bir de zikrullah yapın. Kim burada en eskisi? Ahmet. Ahmet kardeş. Dersimizi yaptır, bir güzel dersimizi yapalım. Harika. Muhteşem. Yeter ki Allah'ı zikretsin insanlar. Burada o kimsenin amacı, Burada o kimsenin amacı Allah'ı zikretmek. Amacı Allah için hizmet etmek. Buradaki amacı Allah için bir şeyler yapmak olsun. Derdi o olsun onun. Ya benim Mehmet Ali'ye canım sıkkın zaten.
Eee sen normalde perşembe günü ne gidi? Salı-Cuma mıydı? Salı-Cuma günü sen derse gitme Mehmet Ali'ye. Benim evimde nasıl olsa ders var da. Oraya topla milleti. Ah ah yemezler. Yok. Yok. Veyahut da sen orada kendi kendine Ya Mehmet Ali zaten bu ara çok Bizde ilgilenemiyor zaten. Arkadaşlar biz Mehmet Ali'yi severiz bak ama Yani bu ara zaten biraz sıkıntıları var herhalde işte. Yok olmadı yok. Yok. Veyahut da x yerde bir bayan zakir var orada. İşte o bayan zakir. Ya çok çalışamıyor zaten. Eee? E siz gelin burada toplanın. Aa yok olmadı.
Yok. Zakirliğe özenirse bir kimse yok olmadı. Makama düştü. Şeyhlik yapacaksa şeyhlik koltuğu boş bu dergahta. Kim şeyhlik yapmak isterse koltuk boş hemen şeyhlik koltuğuna oturabilir. Hem böyle kim yapmak istiyorsa nereden gelmek istiyorsa şeyhlik yapmak isteyenlere ben ta en başta söyledim. Kim şeyhlik yapmak istiyorsa gelsin dedim.
Bu dergata şeyhlik yapsın dedim. Şeyhlik yapmak isteyen olursa açıktan söyleyecek. Ben şeyhlik yapmak istiyorum diyecek. Biz de eli öpülmesi gerekiyorsa elini öpeceğiz. Yok işte haydarisinin ucundan mı öptürür? Sarının ucundan mı öptürür? Yani biz sarını haydarisini öperiz. Sıkıntı yok. Onu da şeyh diye kabul ederiz. Hiçbir problemimiz yok. Bu konuda bir sıkıntımız yok yani. Ne bakıyorsun sen öyle benim söylediğimi? Hoşuna gitmedi mi söylediğim şey? Sen sen. Yok yok senin arkandaki. Nasıl ha Allah iyiliğini ver. Kabul edemiyorsun.
İçinden öyle diyordun. Adam duydun değil mi? Sakın özeneyim deme bak ha. Ha ona göre bak ha. Ağzının burnunun fatıldığını görürsün. Ha bizimkinden normal değil. Allah bizi hepimizi cümlemizi iyi eylesin inşallah. O yüzden arkadaşlar kardeşler derdimiz ders vermekse hepiniz ders verebilirsiniz. Hiç sıkıntı yok. Ders yapmaksa hepiniz evlerinizi açın. Harıl harıl çalışın. Ama böyle şu değil tamam mı? Arkadaşlar bu akşam benim evleriniz. Onlar zaten derviş. Onlar zaten ders almışlar. Onlar zaten derse gidiyor.
Ne işin var senin onlarla? Bir işin yok senin onlarla. Buradakiler zaten derse geliyor. Millet almış dersini devam ediyor. Eee sen buradakilerden götüreceksin. Öyle bir şey yok. Sen nerede oturuyorsun? X apartmanda. Apartmandakileri davet et bir göreyim ben seni. Ha tamam oraya davet ettin. Yan tarafta da birkaç arkadaş var. Onları da davet etsen. Bir kavurmalık olun. Apartmanda bir zikrullah yapın. Bir daha kaftaya kimler çekeyim. Gel bir çek görün. Sonra apartmana girerken, çıkarken seni gözlediklerine. Ulan şu bir geçsin ne olsun?
O sona girelim. Şimdi gene yakalayacak bizi. Gene akşama ders var. Bize buyur gel diyecek. Vay abi gel çay içelim. Vay abi gel ders var ona gidelim. Ulan şu andan bir sıyrılalım ya. Ya millet evini mi satıyor gidiyor? Yoksa oradan başka bir yere mi geçiyor? Onu bir gör. Ama bizim arkadaşlar genelde öyle yapmıyorlar. İşte 3-5 kişi böyle samimi olduğu arkadaşlar var. Arkadaşlar benim evde ders var. Kim var? Sen ben bizim ola. Zaten var onlar. Ha oturun çay için, çorba için. Miçin köfte yoğurun. Bu muhabbet edin. Tamam eyvallah. Ama bu böyle ders çalışması değil. Çalışma şu. Allah için çalışacaksa bir kimse böyle normalde çok affedersiniz. Yolunu şaşırmış, karıştırmış.
Karanlık girdaplarda dolaşan bir kimseyle samim olmuş. Gel kardeşim Allah'ın zikrini öğretmiş ona. Tövbe ettirmiş. Gel getirmiş, ders aldırmış. Muhteşem. Çalışma o. Adam bir şeyhe intisap etmiş. Bir dergaha bağlı. Kim olursa olsun. Sen nereye gidiyorsun? İlk sıraya. Oraya mı gidiyorsun ya? Ya sana ne? Gitmiş işte oraya. Doğrucu başı sen misin? Bırak o bir yol bulmuş kendine. Gitsin nereye gidiyorsa. Senin onunla işin yok. Senin işin hiç bu işlerle ilgisi alakası olmayan bir kimse. Git onunla uğraş. Ama yok. Dergah çatıştıracaklar. Dergah yarıştıracaklar.
Şeyh yarıştıracaklar. Cemaat yarıştıracaklar. Yarıştıracak. Senin şeyhin benim şeyhimi döver. Sizin cemaat bizim cemaatı döver. Sizin tarikat bizim tarikatımızı döver. Onunla işleri. Bırak. İlgilenme onunla sen. İşte ne hangi dergaha bağlıysa bağlı. Allah yoluna açık etsin. Boş der. Hangi cemaate gidiyorsa gitsin. Allah mübarek etsin kardeşim. Devam et yoluna sen. Adam testisini doldursun. Yürüsün gitsin. Onlarla uğraşmayın zaten. Hiç uğraşmayın. Adam bir sohbete gidiyorsa, bir zikruluğa gidiyorsa, bir üstadı varsa, bir cemaatı varsa bırak uğraşma onunla. Gerçekten uğraşma.
Allah mübarek etsin. Allah yoluna açık etsin kardeşim. Allah'a uğissat ol de. Bitti. Sen git. Nasıl sen bir yer, bir dergaha mı gidiyordun? Hayır. Bir tekkeye mi gidiyordun? Hayır. Bir şeyhemi intisaplıydın? Hayır. Öyle buldun. Sen de öylelerini bul. Topla onları. Arkadaşındır, kardeşindir, etrafındaki kimselerdir. Harika. Hizmet et. Buna söylenecek bir laf yok. Buna denecek bir laf yok. Eyvallah. Tablanın. Allah'ı zikredin. Sohbet edin. Muhabbet edin. Allah için bir şeyler yapın. Bunda hiç gocunacak, bir şey söyleyecek laf yok. Allah bizi affetsin inşallah. Bunları böyle söylüyorum ya. Bunları bir daha sonradan şerh etmeye kalkmayın.
Ya orada öyle dedi ama öyle demek istemediydi. Aynen benim demek istediğim bu. Demek istediğim bu. X kimse. Abdurrahim. Abdülalim. Gitti evde dedi ki 5-10 kişiyi topladı. Onlara o çay, çorba devam ediyor hizmete. İşlerinden birisi rüya gördü. Ben dedi ki ya böyle böyle rüyamdı şöyle gördüm. Anlatır adam zaten ona. Ona desen ki ya anlatma anlatacak o. Ha tamam. Ben ders alacağım kardeşim. Al kardeş sana ders. Sonra üstadımızdan biatlaş. Bitti. Bunda bir sıkıntı yok. Tasavvufen de yok. Sufilik noktasında da yok. Yok. Şimdi bazı tarikat toplulukları vardır.
Orada şahısperestlik vardır. Onları yaşamış insanım ben. Bakın onları birebir yaşamış insanım. Ya X abi olmazsa olmaz. Olur kardeşim. Olur. Ya ama işte o arkadaşın evinde toplanıyorlarmış. Sen de git. Sen de git kardeşim. Sana yasak mı var? Şimdi Mehmet Ali'den göründük ya. Mehmet Ali'den devam edelim. Salı Cuma günü ders var. İyi. Yunak'ta başka bir arkadaş kalktı. Dedi ki ya arkadaşlar örneğin atıyorum.
Çarşamba günü gelin çay içelim bizim evde. İyi. Şimdi Mehmet Ali ben zakirim oraya gitmem diye mi düşünecek? İşi müsaitse gitsin oda çay içsin, çorba içsin, orada da otursun. İşi yoksa, işi müsait değilse arkadaşlar Allah mübarek eylesin. Bakın işinize, gücünüze. Ne güzel toplanmışlar çay çorba içiyorlar. Bu kadar basit. Kendi zakirliğine, kendi çavuşluğuna, kendi çalışmasına güvenmeyen kimse elinin altından birileri gidecek diye korkar. Sen dosdoğru üstadlık yaparsan, dosdoğru zakirlik yaparsan, dosdoğru çavuşluk yaparsan, dosdoğru abilik, ablılık yaparsan, insanları üzmez, kırmaz, incitmez, itmezsen, herkes seni bir büyük tanır, bir büyük olarak bilir, senin dizinin dibinde oturur.
Sen insanlara mesafeli davranırsan, insanlara tepeden davranırsan, insanları ayırt edersen, ötelersen, ikilersen, üçlersen, beşlersen, kendi nefsine, kendi nefsine, onları etrafında toplamaya çalışırsan, maneviyat senin üzerinden muhabbeti kaldırır. Bir insanın derdi Allah ise, Allah onun yardımcısıdır.
Bir insanın derdi nefsi ise, o kendi perişanlık yolunu kendisi açmıştır. Derdiniz nefsiniz olmasın. Derdiniz Allah olsun. Derdiniz Allah ise, rüzgarda eser, fırtınada biçer, boran da olur, kar da olur, her türlü her şey olur. İster Türkiye'de olun, ister Almanya'da olun, isterseniz Mekke'de olun, isterseniz Beytullah'ın göbeğinde olun.
Derdiniz Allah ise, başınıza muhakkak bir şey gelir. Gelir. Bir sıkıntı gelir, bir bela gelir, bir musibet gelir, bir dert gelir, gelir. Derdiniz Allah ise, derdiniz nefsiniz ise, gelip geçeceği yönün böyle parlayan, sönen, işte yıldızgımsı şeyler yaşarsınız. Sonu perişanlıktır. Sonu perişanlıktır. Derdiniz nefsiniz olmasın.
Sufiliğin derdi nefsi değildir. Sufiliğin derdi nefsi değildir. Derdiniz nefsiniz olmasın. Size nasihatım, derdi nefsi olanları bu fakir gördü hep. Derdiniz Allah olsun. Hedefiniz Allah olsun. İşiniz gücünüz o olsun. Sufilik ise, ticaret yapınız, helal dairesinden yapın, bir yerde çalışıyorsunuz, helal dairesinde çalışın.
Kimsenin malında, mülkünde, parasında, pulunda gözümüz yok. İşinize sahip çıkın. Dergah için, dergah için işinizi terk etmeyin. Açık ve net söylüyorum size. Dergah için işinizi terk etmeyin. Bir yere semaya gidilecekmiş. Bırakın işiniz varsa, kim gidiyorsa gitsin. Citi citi söylüyorum bunu. Bir yerde bir program varmış. İşin varsa gelme kardeşim. Bir yerde sohbet varmış. İşin varsa gelme kardeşim. Gelme. İşine sahip çıkın. Bir yerde çalışıyorsun. İşi bırakıp gelme kardeşim. İzin de alıp gelme. Gelme. Zakir kardeşler. İşi olan insanların işlerini göz önünde bulundurun.
Onlara işleri var ise bir vazife vermeyin. Bay bayan, herkes için geçerli. Bu konuda hiç kimseden fedakallık istemeyin. Hiç kimseden. Adam kendiliğinden ne yapıyorsa yapıyor. Beni ilgilendirmez. Ben istemem. Kimse işini, gücünü bırakmasın kardeşim. Kimse. Bırakmasın. Ben istemem. Hiç kimseden yapmış olduğunuz dini hizmetin karşılığını beklemeyin. Para, pul, saygı, sevgi. Bekleme kardeşim.
Sen insanlar sana saygı duysunlar diye mi sohbet ediyorsun? Sen insanlar sana ayağa kalksın diye mi sohbet ediyorsun, ders yapıyorsun? Beklemeyin. Kendi nefsinize hiçbir şey beklemeyin. Kendi nefsinize hiçbir şey beklemeyin. Eğer nefsinize bir şey beklerseniz, dergahı kendinize basamak yapmış olursunuz ki, Allah muhafaza eylesin. Sıkıntı büyük olur. Sıkıntı büyük olur. Hiç kimse içinde bulunduğu sufi topluluğu kendi nefsine basamak yetmesin. Hiç kimse. Bakın hiç kimse. Burada herkes Allah için bulunsun, Allah için sevsin. Hadis-i Şerif, Ebu İdris el-Havlani anlatıyor.
Dimeşk Camii'nde girdim, bir de baktım dişleri parlak, güler yüzlü bir genç ve etrafında insanlar toplanmış bir şeyler hakkında ittilaf edince ona müracaat ediyorlar ve onun sözünü kabul ediyorlardı. O kişinin kim olduğunu sordum da, bu Muaz bin Cebel dediler. Ertesi gün erkenden mescide gittim. Onu buldum da benden erken gelmiş namaz kılıyordu. Namazını bitirince kadar bekledim. Sonra huzuruna vardım, selam verdim ve dedim ki, Allah'a yemin olsun ki ben seni Allah rızası için seviyorum. Vallahi mi dedi? Vallahi dedim. Tekrar vallahi mi dedi? Vallahi dedim. Yine vallahi mi dedi? Yine vallahi dedim. Bunun üzerine elbisemden tuttu, beni yanına çekti ve şöyle dedi.
Sana müjdeler olsun. Ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şöyle buyurduğunu işittim. Allah şöyle buyurdu. Benim rızam için birbirini seven, benim rızam için bir arada oturan, benim rızam için birbirini ziyaret eden ve kendilerini benim rızama adayan kimselere sevgim vaciptir. Demek ki nasıl olmamız gerekiyormuş?
Allah'ın rızası için birbirini seven. Bir kimse bir üstadı sevecekse Allah rızası için sevecek. Bir derviş kardeşini Allah için sevecek. Allah için sevecek. Bir şey ummayacak, bir şey beklemeyecek. Onun bir şeyine gözünü dikmeyecek. Deyecek ki bu benim Allah için kardeşim. Kardeş olacak onunla. Kardeş olacak. Kardeş olun birbirinizle. Ve birbirinizi Allah için sevin. Birbirinize Allah için yan yana durun. Allah için. Nefsiniz ve nefsimiz için değil. Benim rızam için bir arada oturan, biz Allah rızası için, Allah için bir arada oturacağız.
Allah rızası için toplanacağız. Allah rızası için dağılacağız. Yürüyüşümüz Allah için olacak. Yürüyüşümüz Allah için olacak. Otuz yıl önce söylediğim şeyi aynı söylüyorum. Bir gün Allah için yürüyoruz derken, sizin önünüze milletvekili adayı, belediye başkan adayı olarak gelmeyeceğim dedim. Otuz yıl önce bizim arkadaşlara. Aynı şekilde söylüyorum. Bir gün sizin önünüze milletvekili adayı veya belediye başkanı adayı olarak gelmeyeceğim. Bir gün sizin paranız, pulunuz, malınız, mülkünüz için sizin önünüze gelmeyeceğim. Sizden bir bardak su istemeyeceğim.
Sizin kendinize ait bir bardak suyunuzu istemeyeceğim. İstersem vermeyeceksiniz. Yolun en başında söyledim bunu. İstersem dilim kopsun dedim. İstersem vermeyeceksiniz. Borç istersem borçla vermeyeceksiniz. Borç istersem borçla vermeyeceksiniz. İçinizden bir kişiyi hariç tutuyorum. Bir kişiyi hariç tutuyorum. İçinizden bir kişiyi hariç tutuyorum. Geri kalanlar ben istersen vermesinler, verirlerse hakkım helal değil. Burada içinizden bir kişiyi hariç tutuyorum. O da kendini biliyor zaten. Geri kalan istersem vermeyin.
Verirseniz hakkım helal değil. Olur mu olur yanılırım, yenilirim? Allah için buradayız. Allah için. Aranızdaki ilişkiler kendi şahsınızla alakalıdır. Dergahla alakalı değildir. Bu toplulukla alakalı değildir. Vermeyin kardeşim. Verdiysen de ağlama. Verdiysen dedikode etme, gıybet etme. Vermeseydin, verme. Yardım mı ettin? O zaman konuşma. O zaman konuşma. Sus. O zaman konuşma, sus. Benim rızam için birbirini ziyaret eden, birbirlerinizi Allah için ziyaret edin.
Bu sufi adabındandır. İşte ilk ziyarede ders var. Hadi arkadaşlar bir gidelim Allah için onları ziyaret edelim. Bir derslerine gidelim. İstanbul, Çanakkale, Gelibolu, Ankara, Yunak, Akşehir, Gazemir, Bayındır, nerede varsa İzmit, Adapazarı, Keşan, Tekirdağ, nerede varsa bir yerde ders yapılıyor. Allah için ziyaret edin. Allah için gidin. Gidin. Birbirlerini Allah için ziyaret eden. Bunu sufiler tabi direkt üstada bağlamışlar. Bir alime, bir ilim öğrenmeye bağlamışlar. Bir derviş demişler. Allah için gider. Üstadını ziyaret eder. O yüzden gelmek isteyenlere biz bütün Türkiye'deki herkese dedik perşembeleri ders koymayın.
Kendi beldelerinize, mahallelerinize. Neden? Gelmek isteyen gelsin kardeşim. Adam zikrullah'a katılmak isteyen gelsin katılsın. Allah için birbirini ne yapacak? Ziyaret edecek. Benim rıza, kendilerini benim rızama adayan kimselere sevgim vaciptir. Siz her şeyi onun rızası için yaparsanız, Cenab-ı Hak'ın size olan sevgisi vacip olur. Allah bizi onlardan eylesin. Sufi toplulukların birbirlerini aşırı derecede sevmeleri, Sufi toplulukların birbirlerini böyle normalde birbirlerine yakın görmeleri, Sufi toplulukların Allah için birbirlerini gözetmeleri, Allah için birbirlerine destek çıkmaları, Allah için birbirlerine yakınlik peydah etmeleri bununla alakalıdır.
Bu hadisle alakalıdır. Hadis-i Kudsi ile alakalıdır. O yüzden Allah birbirimize olan sevgimizi kendi sevgisi için olanlardan eylesin. Birbirlerimize olan yakınliğimizi kendi sevgisi için olanlardan eylesin. Cenab-ı Hak kendi rızası için yaşayan, kendi rızası için koşan kullarından eylesin cümlemizi. Bu daha başındaki ders vermeyle alakalı meselede hiyerarşiyi ve geleneği yıkmak olarak algılamayın.
Hiyerarşiyi yıkmak şudur. Sufilin kendi içerisinde bir geleneği ve hiyerarşisi vardır. Bu geleneği ve hiyerarşiyi yıkmak, geleneği ve hiyerarşiyi yok kabul etmek, sufi topluluğun tabiri caizse dibine kibri suyu dökmek gibidir. Bir yerin zakiri vardır. Bütün dervişler o zakire dergah adabı, erkanı içerisinde itaat ederler. Zakiri saymamak, zakiri hiç görmek, o dervişin de sayılmamasına ve hiç görülmesine sebeptir. O yüzden dergahta, bütün bu konuda hiyerarşide bir eksiklik yoktur. Her yerin bir zakir sorumlusu, her yerin bir çavuşu, her yerin bir ders yaptıranı vardır.
Bütün derviş kardeşler Allah için o kimseye, Kur'an sünnet dairesinde, sufilin adabı dairesinde itaat ederler. Öyle biz onu tanımıyoruz, biz onu bilmiyoruz, onun da tanınmadığına, bilinmediğine işarettir. O kimsenin nefsine uyduna işarettir. Biz zakirimizi tanımayan, bizi de tanımamıştır, dersini alsın gitsin. Kendi bulunduğu yerde, bölgede, tekrar söylüyorum bunu, bay bayan.
Kendi bulunduğu bölgede zakirimizi tanımayan, bizi de tanımamıştır, dersini alsın gitsin. Çok açık ve net. Evet, Mıtrıbanın ve Semazenlerin bütün Türkiye'deki, bütün Türkiye'deki, bütün Mıtrıban ve Semazen'e karışacak olan kimse Adnan'dır. Bölgelerde Semazenler, Mıtrıbanlar var mı? Var.
Onlar orada kendi zakirlerine tabi. Ama genel programlar, genel meselelerle alakalı herkes Adnan'a tabi. Ali Semazenbaşı, tüm Türkiye'deki Semazenlere karışma yetkisi var. İstanbul'da Semazenler var, başında zakiri var. Oh, onlarla ilgilenecek. İzmir'de Semazenler var. İlgilenecek, Çanakkale'de var, her yerde var. Bir şey varsa ilgilenecek. Şebarız var, Şebarız'da herkes itaat edecek, ilgilenecek. Tekkeyle alakalı, bütün resmi işlemler Cafer'le alakalı. Vakıf'la alakalı, tekkeyle alakalı, derneklerle alakalı. Bütün resmi işlemler. Herkes ona itaat edecek.
Hiyerarşiyi reddetmek yok. Gazemir'de Hacı Mehmet orada zakir ders yaptırıyor. Gazemir'deki bir derviş kardeş Hacı Mehmet'i tanımıyor. Yok, olmalı. Çanakkale, Gelibolu, Halit orada. Birisi diyecek ki ben tanımıyorum. Yok, hayır. Efendim, herkesin hanımı var. Halit, nefis yapma.
İstanbul'da Barbaros var. Herkes ona itaat edecek. İşte Mehmet Ali, Yunan'a gidiyor. Akşehir'e gidiyor. Nihide'ye gidiyor. Konya'ya gidiyor. Gittiği yerdeki bütün arkadaşlar, ona itaat edecek. Kendi kendine adam, ben ya... Adnan Hoca'yı tanımıyorum. Şimdi al dersini git kardeşim. Ben ilk zakiri tanımıyorum. Al dersini git. Hiç, hiç. Bakın bu kadar net. Herkes ders verebilir. Kardeş, herkes ders verebilir demek, senin hiyerarşiyi ve geleneği tanımadığını, hiyerarşi ve geleneğe ters gelmeni gerektirmez.
Durduğun yere, bak işine. Bir kişi de kalsa burada, sufiliğin hiyerarşisini ve geleneğini yıktırmam. Bir kişi de kalsa. Bir kişi de kalsa. Bir kişi de kalsa hiçbir zakiri, tekrar söylüyorum bunu. Bir kişi de kalsa hiçbir zakiri, siz beğenseniz de, beğenmezseniz de, isteseniz de, istemezseniz de, hiç kimsenin önüne yem yapmam. İster beğenin, ister beğenmeyin. İster kabul edin, ister kabul etmeyin. Efe'lerden sorumlu, Hacı Erkan.
Lokmadan da sorumlu. Birisi diyecek ki, ben kabul etmiyorum. Kardeş, al dersini, git. Bu hiyerarşi hiçbir zaman, hiçbir zaman, yok olmayacak, yıkılmayacak. Bu geleneği ve hiyerarşiyi ayakta tutacağız. Gelecek nesillerimiz için. Bakın, gelecek nesillerimiz için. Sakın ha, tekrar söylüyorum. Sakın ha, hiçbir kardeş, kendi kendisine, kendi kendisine zakir tayin etmesin, kendi kendisini de şeyh tayin etmesin. Zakir, hatalı da olsa, hani var ya, sizin diyor, burnu kesik, kulağı kesik, bir kimse de diyor, başınıza amir olsa, ona itaat edin.
Ona itaat edin kardeşim. şimdi Halit Hoca dayanamadı, lafımın sonunda söyleyeceğim şeyi, ortasında da yaptı. Bu aynı şey, bayanlar için de geçerli. Normalde bayanlar burada mı, onları cumartesi günü, hepsinde topladım, istişare ettim, herkesle alakalı meseleyi, onlarla orada konuştum. Burada şimdi sadece, sizlere hoş bayanlar, yan tarafta, onların da hiyerarşileri belli.
Onların da ne? Hiyerarşileri belli. Kim zakir? Kim ders yaptırır? Kim ders yaptırmaz? Kim nereden sorumlu? Hepsi de kendi içlerinde belli. Onlara da cumartesi günü, aynı sohbeti ettim. Dedim ki, hiyerarşiyi ve geleneği, kimseye yıktırmam. Bu konuyu da inşallah, bu tabii herkes çavuş meselesi olunca, bunu da söyleyemiş olayım.
Kardeşler, bir kimsenin ders alınmasını, dersini almak da, dergamızda hiç kimse de yok. O yüzden hiç kimse, kendi kafasından, dersi almasın. Bazı yerlerde mesela, Adnan'a diyorum ki, Adnan burada seni dinlemeyen birisi varsa, tekkeden kapının önüne koyacaksın diyorum. Cafer'e diyorum ki, Cafer sizi burada dinlemeyen bir kimse varsa, kapının önüne koyacaksınız diyorum.
Ders alınacak manası değil. Bu ayrı. Allah bizi affetsin. Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.