Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 2 Kasım 2018 · 49:44
Selamun aleyküm. Allah gecenizi ayıretsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Bir kimse eşi ile zikrullah alakası oluşturup Allah'ı zikredebilir mi? Evet. Âlâ olur hem. Aile halkıyla komple oturup evde zikrullah yapmak muhteşem bir şey olur. İnşâAllah. Allah hepinizin evini zikrullah yapılan evlerden eylese. Âmin.
Ey ashabım size mamur güzel ev ile harabe ev arasındaki farkı söyleyeyim mi? Ya da Allah'ı zikredilen ev ile zikredilmeyen ev arasında farkı söyleyeyim mi? Söyle ya Resulallah. Allah'ı zikredilen ev yıkıntı da olsa mamurdur. Allah'ın zikrinin olmadığı ev, mamur da olsa harabedir. Allah evlerimizi zikirhanelere çevirsin inşâAllah. Amin. Cenab-ı Hak bütün evlerde Allah'ın zikrin yapıldığı, Allah'ın dininin yaşandığı evlerden eylesin. Amin. Mesaj yoluyla gönderilen bir dua yazıp bu duayı on üç kişiye gönderin. Üç gün sonra istediniz kabul olacak diye gelen mesajlarda ne yapmamız lazım? İnanmasak günaha girer miyiz?
İnanmayın zaten. Batıl bir şey. Allah muhafaza eylesin. Cuma suresinde Cenab-ı Hak Cuma namazına gitmememizi, ha gitmemizi emrediyor. Bir esnaf dükkanında çalıştırdığı bayan elemanın satış yapmasında bir sıkıntı var mıdır? Yapılan alışveriş fesada uğrar mı? Cuma malum Medine-i Münevvere'de hicretle emrulunmuş bir namazdır.
Cuma Mekke-i Mükemmere'de emredilen bir ibadet değildi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hicret edince Medine-i Münevvere'de ilk önce Beytullah'ın olduğu yere geçmedi. Biraz daha böyle Medine'nin dışında sayılacak bir yere tabiri caizse çadırı kuruldu. Orada misafir oldu. Orada misafir olurken Cuma farz kılındı. Cuma farz kılınca hatta Türkler oraya Cuma mescidi der. Medine'nin dışında. Sonradan orası tabii yıkıldı, tanımar oldu. Bu Suud ailesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle alakalı tarihi nerede ne varsa bidat deyip hepsini de yıktılar, perperişan ettiler. Tarihle olan bağını kopardılar Müslümanlar.
Yani şu anda Medine-i Münevvere'de tarihle bağı olan yer bir Medine-i Münevvere mescit. Mescid-i Münevvere, onun da zaten yine tarihle bağı kopmuş vaziyette. Bir de Küba mescidi var, o da tarihle bağı kopmuş vaziyette. Bir Uhud kaldı, oranın da normalde tarihle bağı kopmuş vaziyette. Bu en son Ramazan ömresine gittiğimizde şok oldum. Ne Hendek kalmış, ne yedi mescitler kalmış orada. Ondan sonra tarihi dokuyu, tarihi bağların hepsini de yıkmışlar, yerle yeksan etmişler. Allah onları da yerle yeksan etsin inşallah. Bu normalde Küba mescidi değil burası, Cuma'nın kılındığı yer. O Küba mescidi, ilk önce mescidi Aksa'ya dönülürdü, kıble olarak. Sonradan namazdayken, namaz farzı olduktan sonra oldu mu, namazdayken Beytullah'a yönelilen mescid, hani kıbleyin, iki kıbleli mescit dedikleri yer, orası Küba mescidi.
Ondan önce bir Cuma mescidi var. 92'de biz hacca gittiğimizde o Cuma mescidinin olduğu yer, yine mescit yoktu orada da, işte burası Cuma mescidi diyorlardı, bir yer gösteriyorlardı. Ondan sonra örneğin işte, Hazreti Osman Efendimizin aldığı bir kuyu var. O kuyu açık daha, işte oradan uzaktan geçiyorsun. İşte diyorlar bu hurmalığın içinde, Hazreti Osman Efendimizin aldığı, işte kuyu var filan işte öyle. Tarihi olarak hiçbir yer yok. O Cuma, Medine-i Münevvere'de ilk hicrette, ilk farz olan namazlardan birisi. Cumanın eda şartları var, bir de sıhhat şartları var. Bizim ülkemizde ve İslam dünyasında eda şartları konuşulur hep. Sıhhat şartları konuşulmaz.
Eda şartları nedir? Bir, Müslümanın kendi üzerinde bulunması gerekenlerdir. Müslüman olması, hür olması, Cuma'ya gidebilecek sağlığa sahip olması, işte cezaevinde mahpus olmaması filan. Bunlar, eda şartları. Asıl önemli olan sıhhat şartlarıdır. Cuma, siyasi bir ibadettir. Size bu tuhaf gelebilir. Bir veçesi siyasidir. Devleti ilgilendirir, sistemi ilgilendirir. Siyasidir Cuma ibadeti. Bireysel değildir. Topluluk ibadetidir, toplumsaldır. Mesela bir kimse, cemaatle namazı kılması daha evladır. Tek başına öğle namazını kılabilir mi?
Evet, Cuma'yı kılamaz. Cuma'yı kılamaz. Cuma'nın kılınabilmesi için sıhhat şartlarındandır. Bir cemaat oluşması gerekir. Hanefi'ye göre üç kişidir, Şafi'ye göre kırk kişidir. Cemaat oluşması için. Hanefi'ye göre bir yerde, Cuma'nın kılınabilmesi için şehir hükmünde olması gerekir. Hanefi'lere göre bir yerin şehir hükmünde olabilmesi için o yerde kısasların uygulanması gerekir.
İslam hukuku bir yerde yok ise, kısas uygulanmıyorsa orada Cuma kılınmaya bilinir. Hatta kılınmaz. Mesela köyde Cuma kılamaz. Neden Cuma'ları hep şehre iner köylüler? Çünkü köyde kısas uygulanmadığından dolayı Cuma köyde kılınmaz. Şehir hükmünde olması lazım. Cuma'nın sıhhat şartları bunlar. Hanefi'lere göre tek merkezde kılınması gerekir. Tek merkezde kılınamıyorsa, yani şehri bölen bir vadi, bir nehir. Bir, ne bileyim işte bir ırmak, böyle bir şehri bölen bir sınır, herhangi bir böyle aşılması mümkün olmayan bir şey varsa, o zaman iki veya üç yerde kılınabilinir. Yani öyle düşünün, bir şehir, şehri üçe bölen iki tane nehir var, ortasından geçen.
Ama bir şehirdeler. O nehirlerden dolayı üç yerde kılınabilinir. Ama burada nehri aşamıyorsa insanlar, köprüler var ise, köprülerle bu nehriyle aşılması mümkün ise, o zaman tek merkezde kılınması lazım. En önemlisi, Cuma'yı devlet başkanının kıldırması, devlet başkanının işi gücü var ise, işte herhangi bir sebebi var ise, onun tayin ettiği vekilinin, halifenin kıldırması, ardından bir madde daha var.
Cuma'nın kılıncak olan mescitte, halifenin, devlet başkanının ya mescidin yapılmasına müsaade edilmesi, bakın, Hanefi'ye göre, siz kafanızın estiği yere cami yapamazsınız. Caminin yapılması için, emirel mümininden izin almanız gerekiyor. Eğer emirel müminin oraya cami yapılmasına müsaade etmezse, siz oraya emirel müminin emri olmaksızın cami yapamıyorsunuz.
Mescid yapabilirsiniz, orada Cuma kılınmaz. Adı mescittir onun. Bakın, adı mescittir. Mescid yani küçük camilerde, öyle diyelim Türkçesi, Mescid-i Sakir, Mescid-i Kebir hükmü girer. Mescid-i Kebir büyük mescittir. Onun bir işte, zannediyorum ikiye üç müne, ikiye üçten fazla olursa Mescid-i Kebir hükmüne giriyor. Mescid-i Kebir hükmüne girince devletin izni gerekiyor. Eğer devletin izni alınmadıysa, orada Cuma kılınmıyor. Kılamıyorlar. Ya oranın yapılması için devlet müsaade edecek, yani devlet dediğim İslam devleti, emirel müminin veya İslam halifesi, müsaade edecek. Hanefi'ye göre söylüyorum bunu. Ya da orada Cuma'nın kılınmasına müsaade edecek.
Haydi ben sizi Cumhuriyet'in ilk yıllarına halifeliğin kaldırılmasına götüreyim. Halifelik ilgâ edilirken, yani Türkiye Cumhuriyeti Meclisi'nin uhdesine gönderilirken, gömülürken Cuma meselesi çıkıyor. Diyorlar ki Cuma'yı nasıl kıracaklar? Cuma için Emre'l mümininin izni lazım.
Paşa diyor ki, izin mi lazım? Evet yazın diyor bir genelge. Yazıyorlar bir genelge. Paşa'nın genelgesiyle, Türkiye Cumhuriyeti, devleti, hukuku, hudutları içerisindeki her camide Cuma kılınabilir diye, Paşa fetvayı veriyor. Eski dilde, yeni dilde bir kararname çıkarıyor. O kararnameyle, Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde, Paşa'nın imzasıyla Cuma kılınıyor.
Paşa, Emre'l müminin hükmünde midir? Değil midir? İslam halifesi hükmünde midir? Değil midir? Layık bir cumhuriyette böyle bir şey olabilir mi? Olamaz mı? Bu tartışma beni, bugünkü sohbetin konusu değil. Şimdi, normalde Cuma'nın sıhhat şartları göz önünde bulundurulursa, sıhhat şartları göz önünde bulundurulursa, bir kimse Cuma'ya gidemese, ona neden Cuma'ya gitmiyorsun diye bir şey sorulmaz. Mesela 12 Eylül Cuma günü olmuştu. Şimdi gençler hatırlamazlar darbeleri. Biz de zaten normalde 12 Eylül'ü biliyoruz. Ondan önceki 60 ihtilalini bilmiyoruz. Normalde 60'da da olmuş. Biz 12 Eylül darbesini biliyoruz. Canlı, heyecanlı yaşadık. Ondan sonraki işte müdahaleleri biliyoruz. 12 Eylül'den sonraki.
Biz de normalde düşünebiliyor musunuz? 58 yıllık, 57 yıllık hayata 3 tane darbe sıkıştırdık. Düşün yani 12 Eylül'de oldu. Bir normalde 28 Şubat'ta oldu. Bir de 15 Temmuz'da ne o darbe, ne o teşebbüsü oldu. Sonuçta biz de kendi hayatımızda 3 tane darbe sıkıştırmış olduk. Şimdi cuma günü oldu. Cuma günü olunca millet o askeri darbede cenazesini dahi kaldıramadı. Bizim şeyde bir sokak üstümüzde birisi vefat ettiydi o ara. Ondan sonra cuma günüydü. Ben kapının önündeydim. 5 kişi mi, 6 kişi mi ne? Şeyden bizim evin ilerisinden o inen aşağı, mezarlığa inen bir yol vardı. Koşa koşa götürüyorlardı şeye.
Ne o? Cenazeyi. Yani artık o kimsenin namazı kılındı mı, kılınmadı mı? Ondan sonra yıkandı mı, yıkanmadı mı? O böyle koşa koşa oradan, kenardan götürdüler hızla mezarlığa. Ondan sonra başlarında da 1-2 tane çapraz tutucu da asker. Ondan sonra askerin nezaretinde cenaze gömüldü, gelindi. Ne cuma kılındı, ne camiler açıldı, ne bir şey. Şimdi o gün normalde darbe oldu. Müslümanlar o cumadan sorumlu mu? Değil. Veyahut da mesela devlet taresinde çalışıyor ya şimdi herkes. Bir resmi bir yerde çalışıyor. Veyahut da bir fabrikada çalışıyor. O kimse şimdi cuma saati ben cuma kılacağım diyebiliyor mu? Diyemiyor. Veyahut da Almanya'da bir kimse Mercedes fabrikasında çalışıyor.
Orada cuma kılacağım diyebiliyor mu? Diyemiyor. Veyahut da Bursa'da diyelim ki önceden bizim zamanımızda iplik fabrikaları vardı. İplik fabrikalarının birisinde çalışıyor bir kimse. O kimse cumaya gideceğim diyebiliyor mudur? Hayır. Gideceğim desek ne olmadı müsaade derler mi? Hayır. Ama derler mi ibadet özgürlüğü var diye? Evet. Ya bu ibadet özgürlüğü var. Ben bu cumaya gitmek istiyorum. Bu ibadet özgürlüğümü Ondan sonra icra etmek istiyorum dediğinde seni cumaya gönderirler mi? Hayır. Anayasada var mı? Din ve vicdan hürriyeti? Evet. İbadet hürriyeti de var mı? Evet. Değil mi? Mehmet Ali var değil mi? İbadet hürriyeti de.
Bir kimse dilediği gibi ibadet edebilir diyor. Değil mi? Dininin emirlerini yerine getirme noktasında. Ama cumaya gidemez. Veyahut da dinin emirlerini Ben beş vakit namazımı Benim dinimin emri ben camide kılacağım dediğinde O kadar çok fetha verirler ki size Fetvadan bol bir şey olmaz. Şimdi Cumayla alakalı mesele bu Enine boyuna. O zaman Bir kimse şimdi Bir yerde çalışırken Cumaya gidemeyince o kimse sorumlu oldu mu bundan? Hayır. E şimdi dükkan var. Ben şimdi o kimseye dükkanı kapat diye Buradan fetva verebilir miyim? Hayır. Dükkanı kapat diye fetva veren bir kimse Layık demokratik hukuk devletini Teokratik sisteme dönüştürmeyi istemekten dolayı Savcılığın önüne gider mi bir kimse?
Evet. Mustafa Özbağ bu zokuyu yutar mı? Hayır. Ben Hanefi fıkıhçılarının Cuma ile alakalı sıhhat şartlarını söyledim. Bu sıhhat şartları Sizin okuduğunuz ilmihallerde yoktur. Bu diyanetin ilmihallerinde filan Böyle yayınlanan tek cilt ilmihallerde bu yoktur. Allah bizi affetsin inşallah. Sabah namazının farzında cemaati yakalayan Yakaladıysan Vay be Sabah namazının Sabah namazının Namazının farzında Cemaati yakaladıysa bir kimse Ona bir küçük altın hediye takmak lazım. Bu zaman da ona Diyeceksin ki bir küçük altın. Hoş aslında camilere Diesen ki sabah namazının farzına gelene Bir küçük altın hediye verilecek Camiler dolar o zaman.
Gerçekten dolacağını ümit ediyorum. Diyeceksin ki camiden çıkana bir küçük altın. Ya Abdülhatif nelerde? Kuyumcu olan var mı aranızda? En ucuz küçük altın ne kadar şimdi? Kaç? 360 lira. O daha bir sonradan çıkardılar daha küçük. Hediyelik gram altın mı? Vay ne biliyorsunuz ha. Kaç gramlık oluyor onlar? Bir gram. Yarım gram bile çıkarmışlar. Bir güzel süslü paket yapmışlardır ona. Öyle yarım gramı. Vay maşallah ya. Sorunla devamını okuyayım artık. Cemaati yakaladıysan Sünneti terk edip Cemaate uymak gerekiyor. Bu durumda farz namazdan sonra Sünneti kılabilir miyiz?
Normalde eğer Cemaat böyle baktın Mesela daha yeni namazı durmuş Hemen sünneti kıl Son selama yetişebileceğine inanıyorsan Son selama yetişsen de Farzı cemaatle yetişmiş oluyorsun. Ha yok. Yani yetişemeyeceksin. O zaman normalde şeyi Hatta Hanefilerin bir kısmı demişler ki Orada hemen sünneti kıl Ardından farzı kıl demişler. Çünkü sabah namazının Sünnetini kılmaklığım Dünya ve dünyanın içindekilerden Daha kıymetlidir demiş Hatta Şerif'te. O yüzden Hanefiler vacibe yakın görmüşler Sabah namazının sünnetini kılmayı. Böyle çok onlar çoğunlukta değil Hanefilerden bir kısmı vacip hükmünde demiş. Sabah namazının sünnetini.
Çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gün Seyahat esnasında Sabah namazına Uyanamadılar. Bilal abi işi dedi ki Sen benim dizime yat. Ben seni uyandırırım dedi. İnşallah demedi. O da uyudu kaldı. Bir baktılar ki güneş doğmuş. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Bütün komple Herkesi kaldırdı. Bir müddet yürüdüler. Güneş biraz daha yükseldi. 2-3 mızrak boyu kadar. Ondan sonra tekrar onları Şey yaptı. Konaklattı. Dedi ki Sabah namazının sünnetini kılanlar Bunu kılmaya devam etsinler. Kendisi de kıldı. O yüzden Hanefiler derler ki Sabah namazının sünneti vacibe yakındır. Birkaç tane Hanefi İştahatçısı da vacip der.
Ama İmam Muhammed İmam Yusuf İmam Azam Bunlar nafile sünnet hükmünde görmüşler. Ama böyle terk edilmeyen sünnetlerden Hiç terk edilmemiş çünkü. O yüzden siz o Namazı kılmaya gayret edin. Bir derviş Nafile orucunu Şeyhinin ikramıyla veya emriyle Bozabilir mi? Bozabilir. Şeyhinin ikramıyla da bozabilir. Bir başkasının ikramıyla da bozabilir. Bozabilir. Bozduğu zaman O oruç ona vacip olur. Böyle eski Sufiler bununla alakalı Böyle şeyhe Bağlılıklarını Göstermenin Bir yolu bir yolu olarak görmüşler bunu. İşte şeyhin bana Nafile orucumu boz dese bozarım. Hatta demişler ki farz orucumu dahi bana boz dese bozarım.
61 tutarım filan muhabbeti yaparlar. Arkadaşlar önceden şeyhe olan bağlılığın göstergesiymiş gibi bunlar uygulanmış. Uygulayanlar olmuş. Bunlara eskiden uygulanan bu uygulamalara itirazım yok. Bu konuda bir şey dediğim yok. Orucunu bozarım. Boz dese bozarım diyor dervişler. Bu geçmiş dönemlerde de bizim böyle Arkadaşların kardeşlerinin içerisinde konuşulan şeylerdi. Şeyhe bağlı. Çok seviyor. Aynı şeyhefendi Oraya birisini zakir tayin ediyor. Tayin ettiği zakir istemiyor.
Çok bağlı olan derviş. Oruç bozmaya geliyor da Orucu boz dese bozarım. At dese atarım. Sat dese satarım. Harika. Ya bu meseleyi nasıl yapacağız? Cafer'le istişaret. Ben Cafer abiye bunu sormasam olur mu? Allah Allah. Neden? Yani işte. Veyahat örnekliyorum yani. Veyahat Adnan'la ilgilensin bu işte. Adnan baksın bu işe. Allah Allah. Aha. Adnan duymadı. Herhangi bir yerde, herhangi bir beldede, herhangi bir bölgede. At dese atacak.
Tut dese tutacak. Ya orada işte. Bayanların zakiri filanca. Aa yok. Ona uyulmaz ya. Neden? Ya ona uyumasak. Haydi. Daha da ileri. Mesela işte örnekliyorum. Hüseyin'i istemeyen dervişler toplanıyorlar başka yerde toplanmayı düşünüyorlar. Şu Hüseyin'i bir oradaki zakirlikten bir indirmemiz lazım ya. Neden? Ooo ne problem var ne problem var. Ya hani atacaktın kendini? Bizim bir hacı abimiz vardı.
Ömre'ye giderken bana öyle dedi. Bana uçaktan atla desem atla dese atlarım dedi. Dedim uçaktan atla demez sana dedim. Uçaktan atla diyecek diye bekleme dedim. Bir laf söyler dedim. Yapamazsın dedim. Mekke'deyiz. Odadayız. Bu hacı abiye bir kaykıldı. Allah affetsin beni gösterdi. Bunun gibi olamadınız hiçbirinizde dedi. Herkesi kurt tavuk gibi başına toplar dedi. Siz dedi ondan sonra onu tiftikliyorsunuz bunu tiftikliyorsunuz dedi. Bir böyle boşalttı.
O hacı abi odanın kapısını bulamadı. Kolay değildir böyle şeyler. Ben kapıyı gösterdim ona. Dedi benim dedi şikayet etmişler. Ben hacı anneyle konuşacağım bu meseleyi dedi. Dedim hacı abi uçakta bir laf söyle dedin. Hatırladın mı dedim ben. Atla dese atlarım dedi. Atlarım dedin. Ben de sana atla demez. Bir çakar. Nereden geldiğini şaşırırsın. O zamandır tabi olmak dediydim sana dedim. Bak dedim uçaktan atlayacaktın. Uçaktan atlamana gerek kalmadı. Sana uçaktan atla diyen olmaz. Sana orucunu boz diyen olmaz. Bunu eski menkıbelerden okumuşsunuzdur.
Senin beğenmediğin bir kimse bu sizin zakiriniz, sizin çavuşunuz der. Sen kalırsın. Ona tabi olamazsın. Nasıl yan geleyim, nasıl çamura batayım diye bakarsın. Veya sen zakirsindir. Sana der ki bir mesele olur. İşte örneğin der ki ona gözüme göründü. Der ki doktora tabi ol sen. Sen bakarsın şimdi. Ulan doktor zakir mi değil, nakip mi değil, halife mi değil. Ben nereden buna tabi olayım dersin. Kendi kendine yer bitirir, bay bay çekersin. Bunların örnekleri var bizde. Biz yine bir ömre zamanı sabah namazını kıldık. Bana dedi, Mustafa Efendi ne yapacaksınız dedi.
Efendim müsaade ederseniz tavaf edeceğiz dedim. Ama dedim bir arkadaş sizi bırakacak otele dedim. Yok ala dedi. Ben de dedi şurayı diren dibine oturayım. Hem dersimi çekeyim dedi. Hem sizi seyredeyim dedi. Tavafınız bitince dedi. Hep beraber gidelim. Emredersiniz efendim dedim. Tam böyle işte onu oraya o diren dibine bırakacağız. Oradan tavafa gireceğiz. Tam oraya doğru giderken başka bir zakir arkadaşla karşılaştık. O da maşallah süslü böyle sırmalı cübbesi kafasında böyle bir güzel alim sarı. Böyle çok yakışıklı bir kardeşimizdi o da. Onunla karşı o geldi böyle. Onun da arkasından onun dervişleri gidiyor.
Anladınız mı? Bir insan şeyhi neredeyse derviş de orada olur. Ömredeyiz. O arkadaşın da dervişleri arkasından gidiyor böyle sıralanmışlar. Ona böyle baktı. Nereye gidiyorsunuz dedi. Efendim istirahat edecektik dedi. Böyle belagatlı konuşuyor kardeşimiz. Böyle istirahat edecektik falan demedi. Böyle bir belagatlı. Ne yapacaksınız yatıp da dedi. Mustafa Efendi'ye tabi ol dedi. Mustafa Efendi'ye tabi olun. Tavaf edin dedi. Mustafa Özbağ'a tabi olmak cehennem nefesi gibi. Şöyle cehennemden bir soluk alsa adam.
Ya Rabbi şükür diyecek yani. Yani ona nefes gelecek ama. Mustafa Özbağ'a tabi olma kadar zor bir şey yok. Hala daha zor bir şey yok. Öyle dedi ya. Bunun böyle düştü. Onun dervişlerinin de düştü. Komple düştü. Yani insanın içi dayanmıyor gene. Biz yürüdük tabi benim. Yani şeyhimin emri. Ben yürüdüm tabi. Biz gidiyoruz zaten. Neyse bıraktık şeyh efendiyi yerine. Ondan sonra biz girdik tavafa. Ramazan tabi normalde şimdi sabah serinliğinde tavaf güzel oluyor. Biz hoş öğleden sonra da giriyoruz. Gençlik de var. Ondan sonra. Neyse. Biz böyle yürürken tabi o böyle tabiri caizse pındı kırıldı. Döküldü kolu kanadı. Bu böyle arkada çok üzgün süzgün bir şekilde gidiyor.
Neyse durdum ben. Onu da aldım yanıma. Dedim gel. Hani benim yanımda tavaf et gibisinden. O da benim yanımda tavaf etti. Şimdi. Böyle uçaktan atlarım demekle olmuyor bu işler. Çok seviyorum demekle de olmuyor. Birine diyor ki sen şundan bu işi o yapsın diyor. Tamam bitti. O uçaktan atlayacak olan, orucunu bozacak olan, at dediğimde atarım sat dediğimde satarım diyecek olanın kolu kanadı düşüyor.
Nereden yan yatırayım, çamura batırayım diye düşünmeye başlıyor. Gitti. O zaman gitti zaten. Bunu tabi olmak zor. Dünyada en zor şeydir. Bir insanın kendisinden bir insana tabi olması. Dünyanın en zor şeyidir. O yüzden bir yere gidip derviş olmak kadar kıymetli bir şey yoktur. Bir üstada gidip bağlanmak kadar o yüzden kıymetli bir şey yoktur. Bazen ben derim ya, bir şeyhi olsun bir kimsenin. Yani isterse şeyhi çok özür dilerim ama böyle çok özür dilerim. Gerçekten şeyh olmamış olsun. Ona tabi olmak kadar zor bir şey yoktur. Nefse bir şeyhe tabi olmak kadar ağır ve zor bir şey yoktur. Nefse en ağır gelen şey budur.
Bunu 30 yıllık, 32 yıllık dervişlik hayatımın içerisinde çok canlı bir şekilde yaşıyorum. Bakın canlı bir şekilde yaşıyorum. İnsanın aklı giriyor, fikri giriyor, bilmesi giriyor, rüyası giriyor araya, hali giriyor, sevenlere giriyor, dervişler etrafında dönenler, hepsi de giriyor. Makamı giriyor, mevkisi giriyor. Girmeyen bir şey kalmıyor. Onların hepsiyle böyle cebelleşip, onların üstüne çıkıp bir şeyhe tabi olmak gerçekten çok zor. Hele bu zamanda böyle medyanın, bütün basın yayın organlarının, herkesin aklını, herkesin kendi bireyselliğini, bencilliğini, egosunu öne çıkardığı, zirve yaptırdığı, onu putlaştırdığı bir zamanda bunu kırıp da bir üstada intisap etmek, bir üstada bağlanmak gerçekten çok zor.
Bakın gerçekten çok zor. Bunu ne kadar böyle bu zamanda hafifletsek de, bunu ne kadar bu zamanda böyle Allah affetsin, yumuşak hale getirecek de, seslenmesek de, ben kendim için söylüyorum onu. Ben zakirliğimde de kardeşlere derdim ben, yani bunu böyle en hafiften aldırmaya, en hafiften söylemeye çalışırdım. Nefsi ağır gelir çünkü bu. Kolay bir şey değildir. Bunu böyle hikaye gibi gelir bir insana. Yani senin kapalı çarşıda dükkanın var, geliyor, kapının önünde duruyor, bakıyor, sat buraya diyor, aynı gün satıyorsun sen. Bu böyle menkübe gibi dinlerken rahat dinleniyor. Veyahut da işte kendi kazandasın, hayatın devam ediyor, göç buradan diyor. Devlet dairesine girmek için herkes can atar, rüşvetler yedirir, bilmem neler yapar.
Sen devlet dairesinde işin var, kendi evin var, kendi yerinde. İstifa et, göç. Kolay geliyor insana bunu anlatırken. Oraya gidiyorsun bir iş kuruyorsun, kendine bir düzen, bir sistem kuruyorsun, buradan gidiyorsun diyor. Her şeyi bırakıyorsun gidiyorsun, tığ taber şahmaran. Bu böyle anlatırken kolay geliyor. Tabi olmak kadar zor bir şey yoktur. Teslim olmak kadar zor bir şey yoktur. Nefse en acı gelen şeydir. O yüzden oruç bozmakmış. Ya gelsin ben bin bir tane oruç bozarım ben. Laf onlar. Onların hepsi de laf. Onların hepsi de laf.
Bu ağız Allah dedi mi, sigara dahi içmez dedi. Ben anında bıraktım dedim. Ben diyorum ki bizim kardeşlere haram. Bırak hadi. Oruç bozmana gerek yok. Oruç bozmana gerek yok. Sahabeye bile tabi olmak zor geldi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri son savaş için 17 yaşındaki genç sahibiye dedi ki komutan bu olacak. Komutan bu olacak deyince patinaj çekti herkes. Medine'liler gittiler bir dediler ki bu mevzuyu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine söyleyelim. Birisi söylesin.
Medine'lilerden bir tane elçi ensardan. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem geri çevirdi. Dediler ki Ömer'e söyleyelim. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerine gittiler. Hazreti Ömer Efendimiz bunu bir dile getirdi. Hayır o olacak dedi. Hem böyle sert bir şekilde söyledi. Hazreti Ömer Efendimiz gitti. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerine gittiler. Dediler ki bu meseleyi söyle. Ben asla dedi söylemem. Ben asla söylemem dedi. Ardından tekrar Hazreti Ömer Efendimiz'e gittiler. Dediler ki git konuş. Yani bu çocuk olmasın komutan. Çocuk. Gittiler.
Hazreti Ömer Efendimiz bir daha gitti. Dedi ki olmaz. Ya genelkurmay başkan atıyor ya. 17 yaşındaki bizim nazarımızda çocuk genelkurmay başkanı olarak atanıyor. Bütün hazırlıklar yapıldı. Asker bekliyor. Gazaya gidilecek. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri rahatsız. Yani o dua edecek. Onları yolcu edecek. Ama dua edip yolcu edecek takatı yok. Ateşler içerisinde bayılıyor. Tekrar ayılıyor. Bayılıyor. Tekrar ayılıyor. Hasta. Başında bekliyorlar. Bir türlü uğurlayamadı onu. Onları. Sonunda vefat etti.
Ordu bekliyor orada daha. İlk halifenin elinde bulduğu ilk iş. Halife kim? Hazreti Ebubekir radıyallahu anh hazretleri oldu. Haydi tekrar dediler ki Ya Ebubekir Değiştir komutanı. Bakın sahabe yapıyor bunu. Dediler ki komutanı değiştir. Hazreti Ebubekir radıyallahu anh hazretlerinin sözü. Vallahi de değiştirmem billahi de değiştirmem. Onun atadığı dedi. Bu harbi bu çocuk gidecek. Bu gidecek. Değiştirmem dedi. Ne askerleri değiştirdi. Ne komutanı değiştirdi. Ne de O gazadan geri dönüldü. Gidildi gazaya. Gazada başarı elde edildi. Dönüldü.
Ondan sonra değiştirdi. Hazreti Ebubekir radıyallahu anh hazretleri. Tabi olmak kadar zor bir şey yoktur. O yüzden oruç bozmak. Söz dinlemenin yanında ne olacak ki orucunu boz dedi. Ben ne kova, kova ile iç suyu. Ertesi gün tut bir daha. Onun edebi oruçluyum bile demezsin zaten. Ramazan farzında oruçluyum dersin bir kimseye. Ramazan farzının haricinde bir kimseye oruçluyum demek de edebe mugayirdir. Nafileni söyleyemezsin hiç kimseye. Sadece şeyhine değil hiç kimseye söyleyemezsin. Ben oruçluyum diyemezsin. Ancak şunu diyebilirsin.
Ben teşekkür ederim yemeyeyim. Ya ye illaki işte şöyle böyle. Ben oruçluyum demek yok. Kaçabildiğin yere kadar kaçacaksın. Kaçamadım. Yapacak bir şey yok. Oruçluyum demektense yiyeceksin. Bir nafileni ishar etmeyeceksin. Meydana çıkarmayacaksın. Bunu ilan etmeyeceksin. Sufi bir nafilesini ilan etmez. Meydana çıkarmaz onu. Söylemez kimseye. E şeyhi davet etmiş. Gel oğlum bir çay da sen iç. Ben oruçluyum efendim. Büyük küstahlık. Bırak orucu bozma.
Onun karşısında ben oruçluyum demek büyük küstahlıktır. Sufi adabında. Olmaz. Allah bizi affetsin. Uzun bir sohbet var. O yüzden kısasını tercih ediyorum.
Bir daha buradan ders yapacağımı da hatırlatın bana. İnşallah uzunluğu yapayım. Bu 17. hadis-i şerif okuyacağım. 16'yı pardon. 15. ve 16. okuyacağım sonra. Tamam mı? İnşallah. Deve satışıyla ilgili uzun bir rivayetinde Cabir bin Abdullah radiyallahu anh şöyle anlatıyor. Medine'ye geldiğimde Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Bilal'e radiyallahu anh hazretlerine bana bir miktar altın vermesini ve biraz daha arttırmasını söyledi.
Bilal bana bir okuyye yani normalde işte kırk dirheme filan tekabül ediyor. Bir okuyye altın. Altın verdi. Bir kırat da arttırdı. Bir kırat da işte yaklaşık dört buğday ağırlığı filan bir kırat. Bazı yerlerde farklı şeyler okuyabilirsiniz.
Aklımda kalanı söylüyorum şimdi. Bunun üzerine ona Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana verdirdiği ziyadeyi benden ayırmayın dedim. Harre günü. Yani normalde şimdi Harre günü meşhurdur. Şamlılar, Yezid'in taraftarları bunlar İslam dünyasının içerisinde acı şeylerdir.
Yezid'in taraftarları Meydine'ye gelip Meydine'yi yağmalarlar. Bunu böyle tarih kitaplarında okursunuz belki de hadis kitaplarında çok bununla alakalı bilgi olmayabilir. Meşhurdur. Harre günü diye adlandırılır. Medine-i Münevvere'yi yağmalarlar. Medine-i Münevvere'ye gelirler. Medine-i Münevvere'de yükte hafif, pahada, ağır ne varsa yağmalanır. Bu Medine'liler tarafından Harre günü, yağma günü, zulüm günü olarak nitelendirilir. Bu Yezid ve taraftarlarının ne yaptığını bilmez insanlar. Allah bizi affetsin. Onu benden Şam ehli alıncaya kadar bu ziyade kesem içinde duruyordu. Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri fazladan bir hediyede bulunmuş. Cabir bin Abdullah'a.
Cabir bin Abdullah da onun bereket olsun diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden gelen ziyadeyi fazlalığı kesesinde biriktirmiş, toplamış, bekletmiş. Şimdi Sufiler burada normalde hani üstadlarının verdiği işte bir harçlığı, bir parayı veya üstadlarının onlara hediye ettiği bir eşyayı tebörüken saklarlar. Hürmet ederler. Onun bereket olacağına inanırlar. Ve bereket olacağına inanarak o parayı harcamazlar. Bunu bu hadisi bilmeyen bir kısım ehli sufinin dışındaki kimseler bunu bidat olarak görürler, nitelendirirler. Yani bana söyleyen oldu da işte benim de cüzdanımda böyle bir şeyhefendinin parası vardı, hala da vardır. Benim işte kasamda, cebimde, orada, burada, neyse Cenab-ı Hak bereketini ihsan eylesin.
O böyle bir berekettir o. Normalde onu bekletir insan. Bir kenarda ayırır. Bunu bana dediler ki ben o bir para vardı. Aa dedim dokunma ona. O dedim şeyhimin bereket parası dedim ben. Ya bidat bu filan dedi. Bidat deyince o zamanlar işte ben dedim ki ya sana bidat. Hakkında bu konuda sahabenin uyguladığı ne var? Bir uygulama var. Bu da ne? İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin eşyalarını, onun böyle bir vermiş olduğu harçlığı, onun böyle uyguladığı bir şeyi biz bereket olarak ne yaparız? Üzerimizde bulundurmaya gayret ederiz. Rabbim cümlemizin bereketini arttırsın inşallah. Bu da şeylerin, ne o? Sufilerin kendilerince, kendi içlerinde ölçüleri, bir edepleri.
Allah, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin ve ashabının edebiyle edeplenenlerden eylesin inşallah. Fâlemennehû. El-Fâtiha mâ sallallahu aleyhi ve sellem. Amin.
Eşmeyin. Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.