mustafaozbag.org

573. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 3 Ağustos 2018 · 30:58

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Çocukların gezmesinden ve ses yapmasından sohbetiniz anlaşılmıyor demiş. Ne yazık ki burada da, tekkede de en büyük problemlerden birisi bu. Ama çocuklarınızı evde bırakmayın. Sohbet halakalarına, zikir halakalarına getirin diye ben tavsiye ediyorum. O yüzden bunu da normalde arkadaşlar, kardeşler biraz tolere edecekler. Çocukların anne ve babaları biraz tatlı bir şekilde onları yanında dolaştırmayı, onlarla ilgilenmeyi kendilerine şiar edinecekler. Ama normalde çocuk olmayan bir cemaat, çocuk olmayan bir topluluk, geleceği olmayan bir topluluktur. O yüzden ben özellikle okul haricinde, hadi okul zamanı çocukların okulları ağır olabilir.
Ama en azından perşembe derslerine çocuklarını getirmelerini, çocuklarla beraber gelip gitmelerini tavsiye ediyorum. O yüzden evet, sohbet anlaşılamayabilir, kabul ediyorum. Ne bileyim işte çocuklar biraz gürültü yapabilir, kabul ediyorum. Ama çocuklarınızı dergaha getireceksiniz. O yüzden arkadaşlar da, kardeşler de tatlı tatlı çocukları tolere edecekler. Çocuklar mümkün ise burada zikrullah halakasında, dergahta yetişecekler. Kah oynayacaklar burada, oynayacaklar. Kah birbirleriyle şımaracaklar, şımaracaklar. Kah böyle tuhaf, umulmadık şeyler yapacaklar, yapacaklar. Ama bu çocuklar bizim çocuklarımız, bizim geleceğimiz. O yüzden yavaş yavaş onlar da burada eğitilecekler.
Evet bazen gürültüleri fazla olabilir, koşuşturmaları fazla olabilir. Oyuna fazla gömülebilirler, takılabilirler. Ama onlar bizim çocuklarımız sonuçta. Onlar burada zikrullah halakasında, zikrullahla beraber yetişecekler. Ben kendimce şöyle düşünüyorum. Yani normalde çocukluğumuzdan itibaren, annelerimiz, babalarımız derviş olmuş olsaydı ve bizi çocukluktan itibaren dergahın içerisinde yetiştirmiş olsalardı, böyle mi olurduk, başka türlü mü olurduk? Orası ayrı bir tartışma konusu. Ama bize düşen vazife, inşallah onları bu şekilde yetiştirmek. Meslevi'de geçen kabak hikayesini anlatır mısınız? Bu hikaye üzerinden Hazreti Mevlana'ya demediklerini bırakmıyorlar. İnsanlar neden bir veliye düşman olur? Hem de namaz kılan insanlar sadece Kur'an diyorlar. Hadisleri de kabul etmiyorlar bunlar.
Bunlar böyle bu hikaye diline doladık da böyle Hazreti Mevlana, Celalat-ı Rum Hazretlerine aşırı derecede tepki gösteren bu konuda, böyle diline bunu persenek edip, iki de bir de böyle yayın çeviren birisi Adnan Oktar'dı. Cenab-ı Hakk'ın tokadı, geldi. İbretlik bunlar. Bakın ibretlik. Ben derim ya, bir kimse bir veli kuluna Allah'ın savaş açarsa, Allah da ona savaş açar. Allah bir kula, bir cemaate, bir topluluğa, bir millete savaş açarsa, yerle yeksan eder. Dağılır.
Anlamıyorsan dilini tutacak. Anlamayan dilini tutacak. Sufilere kibirle yaklaşan, sufileri beğenmeyen, sufilere tepeden bakan, sufilerin üzerinde hakaretvari konuşanlar, sufilerin kendi içlerinde herhangi birisinin hatasından, kusurundan, eksikliğinden, yanlışlığından dolayı, topyekün hepsini cezalandıranlar, laf söyleyenler, bunların iki yakası bir araya gelmez.
Bakın bunların iki yakası bir araya gelmez. Dervişlere tepeden bakanlar, beğenmeyenler, onları aşırı derecede eleştirenler, laf söyleyenler, onların eksikliklerini, noksanlıklarını orta yere çıkarıp da onları rezil zebil edeceğiz diyenler. Bunların iki yakaları bir araya gelmez. Bunlar dağılırlar, tuz dağılır gibi. Allah muhafaza eylesin. Bu tip insanlar küfre düşerler sonunda. O veli düşmanlığı, o sufi düşmanlığı, o zikir düşmanlığı onları sonunda küfre götürür. Bak sonunda küfre götürür. Bir topluluk, eğer dervişlere, sufilere savaş açarsa, o topluluk yerle yeksan olur, dağılır. Dervişlere laf söylemek kolaydır, onları eleştirmek kolaydır.
Onları bu noktada işte diline dolayıp her türlü hakarete etmek kolaydır. Bu açık açık konuşacağım. İster bir siyasi parti olsun, isterse bir cemaat olsun, isterse bir tarikat olsun, isterse herhangi bir topluluk olsun, isterse herhangi bir felsefi topluluk olsun, Vahhabi gibi. Bunlar dağılmaya, perişan olmaya, bunlar sonunda küfre düşmeye mahkumdur bunlar.
Seyredeceğim bunları. Konuşurlar. Adnan da diline gelene söylüyordu, diline gelene diyordu. Hadislere, mezhep sahiplerine, ehli tarikata, Hazreti Mevlana'ya, söylemedik laf bırakmıyordu. Hatunları görünce coşuyordu, kendinden geçiyordu. Atıyordu, tutuyordu. Bu kardeşiniz yaklaşık 32 yıllık bu yolun içerisinde. 32 yıl. Nice laf söyleyenler, nice eleştirenler, nice böyle hakkımızda konuşanlar, sufilik, sabır işi. Nice istismar eden dergahın içerisinde, bu biz böyle sütten çıkmış, ak kaşık değiliz öyle bir şey yok.
Bizim içimizde de istismar edenler çıkar. Bizim içimizde de istismarcılar olur. Kendini aldattım zanneder, kandırdım zanneder, işini götürüyorum zanneder. Bir bakmışsın, benim meşhur sözüm ya, el sallamış, güle güle olmuş. Var ya arabaların arkasında, bay bay yazıyor ya, bay bay olmuş. O yüzden, sufi nehri, sufi nehri, öyle istismarcılara kaldıracak bir nehir değildir.
Dışarıdan sövücüleri, küfredicileri, hakaret edicileri kaldıracak bir nehir değildir. Cenab-ı Hak, onun gaydını büker. kim Allah'ı zikredenlerle uğraşırsa, Allah onun gaydını büker. Kim zikreden bir cemaate düşmanlık yaparsa, Allah onun gaydını büker. Biz sufiler, siyasi gücümüz yok bizim. Ekonomik gücümüz yok. Biz böyle bir siyasetçi bizi sahiplensin, sahiplensin, alsın, getirsin, götürsün, arkamızda dursun. Böyle bir şey yok. Biz onlara ters seyirleriz. Biz Kur'an, sünnet dedik mi, duruyor her şey. Bu haram diyoruz biz, kalıyor millet. Onlar da taviz veremeyeceğimize göre, sufileri, tarih boyunca, siyasiler, ne çok yakın durmuşlar, ne uzak durmuşlar.
Ne çok sevmişler, ne çok nefret etmişler. Nefret eden zaten, karman çorman olmuş, dağılmış gitmiş. Ben isim de veririm size. Yakın tarihten. Şimdi söyleyeceğim, böyle normalde kimisi yanlış anlayacak. Refah partililer, sufileri çok severler miydi? Sevmezlerdi. Ali Şeriatı'yı bu ülkeye getiren kim? Refah partililer. Hadis inkarcılarını bu ülkeye getiren, bu ülkeye tanıştıran kim? Refah partililer. Bunların temelini atılmasına sebep olanlar bunlar. Eğer bir şeyh efendi, Refah partisini desteklerse iyi şeyh, Refah partisini desteklemezse kötü şeyh.
Ama genel yapı itibariyle, felsefik olarak temelinde ne var? Şeyhler, onların hepsi, dervişler onları böyle, onların dedikleri yere gidiyorlar diye sevmezlerdi. Allah'ın tokadı. Ben çekilirim kenara, derim ki, o benim sahibim, zikredenlerin sahibi Allah. Biz zikrettiğimiz için, sufilik yaşadığımız için, kim? Sufilere, sadece bize değil, kim? Sufilere, ehli tarikata, ehli tasavvufa düşman, Allah'a düşman o. Allah'a düşman. Başka hiçbir yere değil. O yüzden, Hazreti Mevlana, Celalat-ı Rum Hazretleri'nin de, beyitlerinin içerisinden, anlayamadık diyemiyorlar, çözemedik diyemiyorlar.
Kendilerince o beyitleri, dillerine persenek edip, habire döndürüyorlar. Allah da onları döndürüyor. Menzil tarikatına bağlandıktan sonra, rabıta yaptırılıyor. Bu doğru mudur? Dinimizde rabıta nasıl olmalıdır? Ribat etmek, gözünü sınırdan, nöbet tuttuğun yerden hiç çevirmemek. Ribat var. Bir kimse bu noktada, haramlara düşmemek için uyanık olmalı. Ribat etmeli. Farzları terk etmemek için uyanık olmalı. Ribat etmeli. Bir kimse günlük, virklerini yerine getirmesi için, uyanık olmalı. Ribat etmeli. Normalde işte, şeyhinin iki kaşının arasına, iki kaşının arasını getireceksin, göz, gez göz, arpacık yapacaksın, böyle onu düşüneceksin.
Nakşibendilerde böyle bir şey vardır. Disiplin vardır. Eleştirmek için söylemiyorum. Doğrudur, yanlıştır. Onlar kendileri cevaplarını versinler. Ama bizde de rabıta var mı? Vardır. Bizde rabıta o kimse, seven sevdiği iledir. Hadis-i şerif mucibince, bir kimse üstadını seviyorsa, muhakkak ki üstadını hatırlar. Onu normalde bu noktada, kendince, onunla alakalı bir şey varsa hatırlar. Ders çekerken hatırlar. Bunda bir beis var mı? Yok. Seven sevdiğine dua eder mi? Evet. Müminin mümine duası müstecap mıdır? Evet. Müminin mümini sevmesi müstecap mıdır? Evet. Allah için birbirini sevmek, fazilet olarak çok yüksek noktada, görülmüş ve tutulmuş mu? Evet. Hiçbir gölgenin bulunmadığı o mahşerde, Allah için birbirlerini sevenler, Allah'ın gölgesinde gölgelenecektir diye, hadisi kutsiyle müjdelenmiş mi?
Evet. Salihlerle beraber olun diye emredilmiş mi? Evet. Ayetle sabit mi? Evet. Hatta her gün, Fatiha-ı Şerife'de, namazlarımızda, bizi salihlerle beraber eyle diye dua eder miyiz? Evet. Bizim anladığımız rabıta bu. Haydarinin sufilerce, hangi zamandan beri kullanıldığını, bu geleneğin tarihini bize anlatır mısınız? Bazı rivayetler var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hızla, mübarek hanelerinden çıkıp mescide gidiyor. Mescid'de bakıyor, bir kısım sahabe Allah'ı zikrediyorlar. Allah'ı zikrederlerken, bu hadis-i şerifte böyle var, anam babam size kurban olsun, siz ne amel işliyordunuz diyor, soruyor onlara. Onlar da diyorlar ki, ya Resulallah, biz Allah'ı zikrediyorduk.
Size diyor, yeminle söyletmemin sebebi şu, Cebrail aleyhisselam geldi, ben o kardeşlerimden razıyım, dedi diyor. Sahabeler de o zikrullahla alakalı onlara söyleyince, bu hadis metinlerinde geçmiyor. Burası anlatacağım kısım. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, sahabelerdeki o ihlası görünce, Allah diyor, o da Allah'ı zikrediyor ve üzerindeki cübbesi düşüyor. Düşünce ona veriyorlar. Diyor ki, o da işte, dostu zikrederken üzerinden düşen dostlara feda olsun diyor. Herkes birer parça kesiyor. Rivayet edilir, Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri, başıma tac ederim diyor. Halifeliğin ilk buradaki işareti, hani halifelerde burada bir işaret var, oradan kalıyor. Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri, hiç onu çıkarmamış, hayatı boyunca.
Hz. Ali radiyallahu anh hazretleri, hem damat hem sahabe, iki parça veriyorlar, o da omuzlarına dikiyor. Haydari diye oradan kalıyor. Bazı rivayetler var, işte, Osmanlı'da Haydar Efendi diye bir zatın olduğu, ilk zamanlarda. Onun böyle bir haydari diktirdiği, böyle bir kıyafet diktirdiği, ve oradan da işte Haydari isminin kaldığı söyleniyor. Ama Haydari, Osmanlı'dan önce de var. Hz. Abdülkadir Geylan hazretlerinden tutun, daha Ahmet Errufa hazretlerinden tutun da, daha geriye doğru haydari var. O yüzden cehri, zikir erbabı, Haydari'yi kendine bir kıyafet olarak, kendine seçmiş. Zikirlerde giyer, önceden dışarıda da giyerlermiş.
Sonradan bu tekke ve zaviyeler, ve dini kisveler kanunu çıkınca, dışarıda giyilmez hale gelmiş. Bu normalde giydiğimiz, böyle kısa olduğu gibi, bunun normalde diz kapağı kadar, ve aşağı kadar uzunları da var. Allah bizi affetsin. Amin. Sonra bilirsin. Allah da kuruldu. Kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Kul Allah'ı unutursa, Allah da kulu unutur. Hadis-i şerif var, unutur. Hadis-i kudsi var, unutur. Kim Allah'ı unutursa, Allah da onu unutur. Kim Allah'a sırtını dönerse, Allah da ona sırtını döner. O zaman biz gafletimizin içinden, nasıl döneriz? Gafletten bizim dönmemiz, Allah'ın lütfudur, ikramıdır.
Ama işte o zaman Allah bizi unutmuş olmuyor. O normalde Allah kendisini zikredenleri unutmaz, onlara lütf eder. O zikri de bizim bir lütuf. Muhakkak. Gaflete düşen biziz. Gaflete düşen biziz. O lütuf ve ikram ederekten bizi unutmuyor. İşte olmuyor. Sufiler için geçerli. Bir şeye mi dayanıyor bu yani? Bu tabii, sufiliğe dayanıyor. Yoksa Allah bu noktada, Hadis-i kudsi de, kim Allah'a sırtını dönerse, Allah da ona sırtını döner. Kim Allah'ı unutursa, Allah da onu unutur. Hatta başka bir ayet-i kerimede de, o Allah'ın zikrini unutturduklarımıza uyma. Bir de Cenab-ı Hakk'ın unutturdukları var.
Allah muhafaza eylesin. Amin. İnsan heva hevesine uymaya devam ederse, derdeki Allah'ı hatırlama mekanizması, Allah'ın bir lütfu değil mi? Muhakkak Allah'ın lütfu. O zaman Allah bizi unutma. Bu sufilerle alakalı değil zaten. Dedim ya. Peki Allah'ın unuttuğu kullar var o zaman. Var. Bunların bir sebepleri var değil mi? Kendilerince var. O Allah'ı unutmuş, Allah da öyle diyor. O Allah'ı unuttu, hiç hatırlamadı. Gayret etmedi bununla alakalı. Adam günlük virdi var, virdiğini de attı, dersi de attı, zikruları da attı, yürü. Efendim? Biz mi unutuyor? Bizim unutmamız insani. Allah bizi unutmuyor.
O lütf ediyor. Bu da böyle ayrı bir lütuf mu? Bu lütuf ayrı bir lütuf oluyor. Bir kimsenin, burada zikrullah gelmesi ayrı bir lütuftur. Bir kimsenin günlük virdini çekmesi ayrı bir lütuftur. Yolda giderken Allah'ı hatırlaması ayrı bir lütuftur. O direkt Cenab-ı Hakk'ın lütfu ikramıdır. Lütfun daimiyeti için bizim fiili bir şey yapmamız gerekiyor. Biz dua ederiz, Allah'tan isteriz. Ve devamlı kendimizle, kendi çabamızca onu hatırlamak için gayret gösteririz. Ne isteriz mesela? Ne isteriz lütfun devam edersiniz? Yakinliğini isteriz. Allah'ın buna yakınlığını ver. Cenab-ı Hakk'a deriz ki, Ya Rabbi bize yakınlığını artır, bize dostluğunu artır. Bizi bu noktada kendine yakin olan kullarından eyle.
Fatiha-i Şerife'de diyoruz ya, bize o inam ettin, ihsan ettin, ikram ettin. O salihlerin yanında ve beraber eyle. Allah bizi onlardan eylesin. Bir hadis okuyalım gene inşallah. Bu işaret burada kalmış da, nerede kaldı bilmiyorum. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin katiplerinden olan Hanzala el-Useyd radiyallahu anh anlatıyor.
Hz. Ebu Vekir benimle karşılaştı ve nasılsın ya Hanzala diye sordu. Ben de Hanzala münafık oldu dedim. Sübhanallah, sen ne söylüyorsun dedi. Ben de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanında olduğumuzda bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyor. Sanki görmüş gibi oluyoruz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanından çıktıktan sonra ise hanımlarla, çocuklarla ve geçim sıkıntısıyla meşgul oluyoruz. Bu sebeple çok şeyi unutuyoruz dedim. Hz. Ebu Vekir Allah'a yemin olsun ki bizde böyle şeyler oluyor dedi. Bizde de böyle şeyler oluyor dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Vekir ve ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanına gittik. Ben Hanzala münafık oldu, senin yanında bulunuyoruz, bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyorsun.
Sanki gözle görmüş gibi oluyoruz. Senin yanından çıktığımız zaman hanımlarla, çocuklarla ve geçim sıkıntıları ile meşgul oluyoruz. Bu sebeple çok şeyi unutuyoruz dedim. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki siz benim yanımda bulunduğunuz hali muhafaza edip zikre devam edebilseydiniz sizinle melekler yataklarınızda ve yollarınızda musafa ederdi. Fakat ya Hanzala bazen böyle bazen öyle olur buyurdu. Ve bunu üç defa tekrarladı. Hanzala radıyallahu anh hazretleri nasılsın dediğinde Hz. Ebu Vekir radıyallahu anh hazretlerini bunu anlatıyor. Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sohbetindeyken orada sohbet dinlerken cenneti ve cehennemi görüyormuşçasına bir hal yaşıyorlar.
Bir kimse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sohbetinde bu yüksek manevi hale ulaşır. Aynı bu manevi hale yakın bir mürid de üstadının sohbetinde buna yakın haller yaşar. O yüzden bir kimse zikrullah alakasında sohbette cenneti ve cehennemi görüyormuşçasına yüksek faziletlere, yüksek duygulara, yüksek manevi hallere ulaşması mümkündür.
Bu halini korur, bu halini muhafaza ederse bu onunla alakalı daha yüksek bir fazilet, daha yüksek bir nur üzerine olur. Bu sufiler için çok önemli bir şeydir. Sufiler zikrullahta yakaladıkları hali, dergahta, tekkede, sohbette yakaladıkları hali devam ettirmeye gayret ederler. Bu o dervişin disiplinli olmasıyla alakalıdır. Eğer derviş disiplinini kaybetmez, o yolcu, yolcu olduğunun idrakine varır. Her daim Allah'ı hatırlama, zikretme, farzları yerine getirme, günah keballerden uzak durma. Yolu kendisini, arkadaşlarını, kardeşlerini istismardan uzak tutma gayreti içerisinde olursa o her an, o her an sanki cenneti ve cehennemi gözünün önünde yaşıyormuş gibi bir hal yaşar.
Hani Cebrail Aleyhisselam, Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretlerine gelmişti de iman nedir, İslam nedir, ihsan nedir diye üç tane soru sormuştu. İhsan nedir sorusuna, Allah'ı görüyormuşçasına yaşamaktır demişti Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam. Sufi her an kendince, Allah'ı görüyormuşçasına bir hayat sürmeye çalışır. Allah'ı görüyormuşçasına, hatta devamında der ya, sen onu göremesen dahi onun seni her daim gördüğünü hissedip öyle yaşamaktır. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamak aşkın en zirve noktasıdır. O esnada sufi aşkın zirve noktasındadır ve görüyormuşçasına yaşar. Ve bu her daim bu zirve, her daim bu derece o kimsenin üzerinde durmaz.
Hadis-i şerifte de bazen öyle olur, bazen böyle olur, üç sefer söylemesi de o. İlmel yakin noktasındadır. Bazen öyle olur, bazen böyle olur. Bu nedir? O kimsenin işte derslerini çekerken, zikrullah yaparken, namaz kılarken kendisini her daim diri tutmasıdır. Bu ilmel yakin noktasında bir sufinin üzerinde günlük yaşantısında namaz kılarken, dersini çekerken, zikrullaha geldiğinde her daim diri ve uyanık olmasıdır. Bu bir çıt yukarı, o kimse namazın normalde arasında da, derslerin arasında da her daim, kendince her daim, hep Allah'a yakinlik koşuşturmasının içerisinde kendisini uyanık tutmasıdır. Bu normalde hakkel yakin noktası, o kimse günün içerisinde zaman zaman, muhakkak ki gaflete düştüğü zaman zaman, böyle kendince kesintiye uğradığı zamanlar olur.
Ama hakkel yakin noktası en üst zirvedir. O en üst zirvede de o kimse görüyormuşçasına yaşar. Bu da bazen öyle, bazen böylenin hakkel yakin noktasıdır. İşte o ihsan noktasını yakalamaktır, dervişliğin gayesi. İhsan noktasını yakalamak. Yoksa o ihsan noktasını yakalama gayreti yoksa dervişte, o da dervişler de kendi içerisinde üçe ayrılırlar. İlmel yakin olan dervişler, aynel yakin olan dervişler, hakkel yakin olan dervişler. İlmel yakin olan dervişler, kendilerince bu gayretin içerisinde fazlaca koşuşturmazlar. Hani böyle küçümsemek için söylemiyorum. Hani cami cemaatı derince, kılar namazını bakar işine, evinden işine, işinden evine cami üçgen arasında dolaşır.
Bir sıkıntı yok bunda. Dervişler de vardır, derslerini çekerler, dersleri takip ederler. Ne o zaman dersi var? Perşembe günü. Mahalle dersine gün, işte örneğin diyorum ki pazartesi günü. Adam haftanın iki gün derse gider, günlük bir dini de çeker, kendince adabı erkene uymaya çalışır. Derviş midir? El cevap evet. O kendini mukim tutar orada. Kendi kendini muhafaza etmeye çalışır, yol yürümeye çalışır. O noktada sıkıntı var mı? Yok. Ama derviş vardır, bir çıt daha ilerisini düşünüyordur. Haydi iki kişi daha derse götüreyim, üç kişi daha derse götüreyim, beş kişi daha derse götüreyim. Daha disiplinli olayım, bir virgini çekmiş bir virg daha çekeyim. Günlük beş bin tevhidi kendime şiar edineyim.
Pazartesi perşembe oruçlarını kendime şiar edineyim. Biraz daha böyle dervişliğimi oturtturayım üzerinde. Haramlara dikkat edeyim. Ona göre nafilelerime dikkat edeyim. Etrafıma faydalı olmaya çalışayım. Üç beş kişi, beş on kişi daha arkadaşlar toplayıp ders yaptırmaya çalışayım. Bugün bakın onun dervişlik noktası, dervişlik derecesi değişti. Ama bir kimse de vardır. Kendini vakfetmiştir oraya. Koşuyordur o. Onun işi, gücü, gecesi, gündüzü dervişlikle alakalı. Allah'a yakın olma, Allah'a anlatma. Kur'an sünnet tarihinde mücadele etmedir. Hani müminlerin öleleri vardır ki, Allah'ı şedid bir sevgiyle severler. Bu o noktaya gelmiştir. O da nedir? Dervişliğin hakkel yakin noktasıdır.
İşte o dervişliğin hakkel yakin noktasını arayanlar, o ihsan derecesine ulaşmaya çalışan. Ve cenneti ve cehennemi görüyormuşçasına, gözünün önünde yaşamaya çalışan kimselerdir. Allah cümlemizi onlardan eylesin. Amin. Tabi normalde buradan çıkarılan sonuçlar çoktur. Böyle bu hadis-i şerif enteresan bir hadis-i şeriftir. Sufilerin hadis-i şeriflerdeki temel dayanaklarından birisidir. O yüzden peygamber varisi olan velilerin sohbetine gitmek, peygamber varisi olan velilerin zekrullah alakalarına katılmak, peygamber varisi olan o mürşidlerle beraber hareket etmek, onlarla yol almak, bu noktada fazilet olarak kabul edilmiş ve yol öyle kurulmuş zaten.
Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Amin. Fâleven nehûn. El Fâtiha. Amin.
Desto.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi