Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 20 Ekim 2017 · 42:53
Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenab-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin. Hayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Tekkede bir program vardı, o yüzden orada o programa katılmak zorundaydık. Hakkınızı helal edin inşallah. Oradaki kardeşleri de davet ettik buraya. İnşallah onlar da gelecekler. Yoldalar mı? Yoldum. Salim'le beraber geliyoruz. İyi. Bir belgesel gibi çekim yapıyorlarmış TRT'ye. O yüzden o çekime röportaj verdik inşallah. Dersten sonra. Tamam mı? İyi, hadi röportaj.
O röportaj da işte ardından Sema'ydı. Kısa bir program oldu. Ona katıldık. O yüzden haklarınızı helal edin inşallah. Aynen. Burada o kardeşler gelinceye kadar da onlara dedim ki hayatınızda ne o yaşayamayacağınız bir deneyim yaşayın dedim. Burası dedim perdenin görünen kısmı. Bir de dedim görünmeyen kısmı var. Burası dedim normalde gördüğünüz yer burası ama dedim bir de bu işin bilinçaltı. Beynin asıl her şeyi hafızaya aldığı yer var dedim. Dedim orayı görmeniz lazım. Orada dedim bir deneyim yaşamanız lazım. Onlar da muhakkak geleceğiz dediler. İyi dedim inşallah. Bekliyorum ben de siz dedim.
Allah izin verirse inşallah gelecekler. Geldiklerinde fotoğraf ve video çekmek serbest değil onlara. Ne çekeceklerse çeksinler inşallah. Bilmediklerinizi zikir ehlinden sorunuz. Ayetine göre zikir ehlinin kendisine sorulan her şeyi bilmesi mi gerekir? Her şeyi bilmesi gerekir diye bir kaide yok ama zikir ehline Cenab-ı Hak yardım eder. Ona ilham eder, ona ikram eder, ona ihsan eder. Cenab-ı Hak onu orta yerde naçar bırakmaz. Onu ilimsiz bırakmaz. Eğer bunun kesildiği zaman olur mu? Olur. O kimse de o ilmi kendinden bilirse, o ilmi bu noktada kendine atfederse nefsine uymuş olur. O yüzden ilmi sahibi Allah'tır.
Kalbi ilimlerin de sahibi Allah'tır. Bir kimsenin kalbine ilham gelmesi, kalbine bu noktada hani sufi dilinde varidat derler ya, öyle bir şeyin olması, o kimsenin Allah'la olan ilişkisi bunu etkiler ama Allah'ın ona bir lütfudur, bir ikramıdır, bir ihsanıdır. Hataya düşmemekte, o ilmi kendinden görmemekte fayda vardır. Mesela rüyayı kendinden görmek, hali kendinden görmek, üzerindeki mevcut tecelli eden ilmi kendinden görmek, üzerindeki herhangi bir lütfu, ikramı, ihsanı kendinden görmek, o kimseyi batırmaya yeterli. Çünkü ayet-i kerimede Cenab-ı Hak buyurdu ki, iyilikleri Rabbinizden, kötülükleri nefsinizden bilin dedi. Bizim üzerimizde, kardeşlerin üzerinde her ne kadar iyilik tecelli ediyorsa, bu Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ikramı, ihsanıdır.
Zikir ehlinin üzerindeki lütuf, ikram, ihsan Cenab-ı Hakk'ındır. Aslında bu manada kulların üzerinde ibadet, iyilik, her ne var ise hepsi de Allah'ın ihsanıdır. Onun kulun kendisinden görmesi, onun kulun kendi nefsine atletmesi, onun kulun kendi kendine çalışması, kendi kendine gayret sarf etmesine atfetmesi doğru düşünce değildir. Bir kimsenin çalışması, gayret etmesi, cehd etmesi belki de o lütufun, ikramın, ihsanın tecelliyatına sebep olabilir. Ama kesin değildir bu. Bir şeye normalde hani Cenab-ı Hakk yolumuzda mücahede edenlere yolumuzu açarız. Ayet-i kerimesi mucibince bir kimse eğer onun için yapıyorsa, onun için yaşıyorsa, onun için hareket ediyorsa, Cenab-ı Hakk ona yolunu açar.
Cenab-ı Hakk ona ihsan eder, ikram eder. Fazlından, kereminden verir. Ama bu o kimsenin hani direkt kendisinin çalışmasına atfederse, işte bu yanlış olur. Mesela bir kısım üzerinde mal-u nimet olur. Mal-u nimeti direkt kendi nefsinden görürse, ben çalıştım da yaptım da şöyle yaptım da böyle yaptım da böyle oldu derse, bu yanlıştır. Ama Cenab-ı Hakk'a hamdolsun, biz onun bu noktada da çalıştık, o da verdi. Gayret bizden vermek ondan verir, vermez. Bu ayrı mesele. Gayret etmek bizden. Çalışmak, çabalamak, mücadele etmek, mücadele etmek bizden. Ama buna karşılık olarak lütfundan, ikramından, ihsanından verecek olan o. Bize düşen çalışmaktır, gayret etmektir.
Bize düşen dükkanımızı açıp ne yapmamız gerekiyorsa, kendince, kendi kapasitemizce onu meydana getirmek. Onun kapasitemizi meydana çıkarmakla yükümlüyüz. Çalışmakla yükümlüyüz. Ha Rabbim isabet ettirir, güzel işler olur. Ha o kimsenin dünyası mamur olur. Aynı şey Allah yolunda da aynı. Biz koştururuz, mücadele ederiz, cehd ederiz. Kendimizce yapmamız gerekenleri yapmaya çalışırız. Bunu normalde biz vazifemizi yerine getiririz. Lütfedecek, ikram edecek, ihsan edecek olan Allah. Biz zikrederiz. Zikretmeye çalışırız. Bunun için de Allah'tan gayret, Allah'tan lütuf, ikram, yardım dileniriz. Ve Cenab-ı Hakk'ı zikrettiğimizden dolayı, üzerimizde onun inmi ledününden bir şey işabet ederse, onun kendi lütfu, kendi ikramı, kendi ihsanıdır.
Ama Rabbim kullarını zikir ehline yönlendirdiyse, demek ki zikir ehline de bu noktada, çünkü kul Allah'ın emrine uyup zikir ehline yönelcek. Kula burada direkt ne var? Emir var. Bilmediklerinizi gidip zikir ehline sorunuz. Bu direkt emindir, emir. O zaman kula düşen vazife, bir zikir ehlini bulmasıdır. Zikir ehlini bulmasıdır. Ve o gerçekten de zikir ehlini bulduysa, bilmediğini ona sorulması gerekir. Demek ki Cenab-ı Hak, normalde zikir ehlinin üzerinden bir ilim akıtacak ki, bilmediklerinizi ona sorunuz demiş. Rabbim bizi zikir ehline soranlardan eylesin inşallah. Zikir ehlinin halakasından bizleri ayırmasın.
Her daim kendisini zikreden kullarından eylesin. Enteresan çünkü ayet-i kerime, kim Allah'ı zikrederse, Allah da onu zikreder. Eğer bir kimse Allah'ı zikriden yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Eğer o kimse Allah'ı zikretmeyi unutursa, Allah da onu unutur. O yüzden Allah'ı zikretmek, bu noktada en büyük ibadet demiş ya, Cenab-ı Hak cümlemizi o en büyük ibadetle, haşır neşir olanlardan eylesin inşallah.
Her şey maşuktur. Aşk bir ferdedir. Yaşayan maşuktur. Aşık bir ölüdür. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de. Şimdi, her şey maşuktur denilince, tecelli eden, la faili illallah'tır. Allah'tan başka fail yoktur. Ve, küllü şeyi yaratan da, Allah'tır. Öyle olunca, küllü şeyi yaratan o. Ve, küllü şeyin üzerine, sıfatlarıyla tecelli eden de o. Öyle olunca, bu normalde, yaratan o, sıfatlarıyla tecelli eden o, her daim, varlık alemini, tecelligah olarak tutan da o.
Öyle olunca, her şey maşuk oldu. O zaman, burada, aşk, bir perdedir dedi. Normalde, her şey maşuk, ama, aşk, bir perde. o ayrı bir perde. O, ayrı bir perdede durur. Aşk. O zaman, o ayrı perdeye, ulaşır, ulaşmaktır. Amaç. İnşallah. Aşık, bir ölüdür. Aşık, bir ölüdür deyince, aşık, normalde, maşuka, aşık olmaya çalıştığından dolayı, aslında, aşık, bu manada, maşukun karşısında, ölü gibidir. Madem ki, bizim üzerimizde, aşığın üzerinde, tecelli eden bütün sıfatlar, onun, o zaman aşiğe hiçbir şey kalmadı.
Bütün sıfatlar, onun ise, aşıkta tecelli eden bütün sıfatlar, onun ise, ve bütün, her yere tecelli eden, o ise, o zaman aşığın, kendi kendine bir dirili, aşığın, kendi kendine bir varlığından, bahsetmek, mümkün değil. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah'tır, mezhebi de. Burada sakın, normalde, aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır, derken, sanki, dinin içerisinde, yokmuş gibi, zannetmeyin.
Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır, dedi, halkın, insanların, dinlerinden ayrıdır. Neden? İnsanlar, bu noktada, dinleri, taklididir. İmanları da taklididir. Taklidi, iman, yolun başıdır. Ve, insanlar, büyük bir çoğunluğun, annelerinin, babalarının, dinleri üzerinedir. Cenab-ı Hak, buradan kurtarmak için, ey iman edenler, iman ediniz, diyor. Ey iman edenler, siz evet, iman ettik. Hani başka bir ayet-i keriminde, diyor ya, sizler, İslam olduk, deyin, iman ettik, demeyin, diyor. Siz, İslam olduk, Müslüman olduk, deyin, diyor. Burada neden, o insanlar, imanları, kemale ermedi? İşin, hakikatine, bağlanmadılar.
İmanın, hakikatine, ulaşmadılar. Ulaşmadıkları için, siz, İslam olduk deyin, Müslüman olduk deyin, iman ettik demeyin. Sebep, iman, öylesine bir nokta ki, öylesine bir merkez ki, öylesine bir, inci ki, ona ulaşan kimse, meselenin, hakikatine ulaşır. O yüzden, çok azınız, iman etti, der ayeti kerimede. Sebep, insanların, imanları, kemale ermedi çünkü. İşte, aşığın, imanı, aşığın imanı, ihsan üzerinedir. Hani, iman nedir, İslam nedir, ihsan nedir, dedi ya, aşığın durduğu nokta, ihsan üzerinedir. İhsan üzerine durmak demek, Allah'ı görüyormuşçasına, hayat yaşamak demek.
Onu görüyormuşçasına, yaşayan kimseyle, ben Müslümanlardan oldum, diyen kimsenin, durumu aynı değildir. Her an, o seni devamlı, görüyor diye, düşünerekten, tefekkür ederekten, böyle yaşayan kimseyle, işte, yalana yalan ekleyen, gıybete gıybet ekleyenin, imanı aynı olur mu? O yüzden, aşığın, durduğu nokta ile, insanların durduğu nokta, aynı değildir.
aşık, görüyormuşçasına, ibadet eder, görüyormuşçasına, zikrullah eder, görüyormuşçasına, yürür, görüyormuşçasına, konuşur. Böyle olunca, görüyormuşçasına, konuşanın, önünde, ayrı bir hakikat çıkar. Şeriatın, makul gördüğü şey, görüyormuşçasına, yaşayan için, makul olmadığı çıkar, meydana. veyahut da, senin, eksik gördüğün, yanlış gördüğün şey, aşık için, apayrı bir şeydir. O, görüyormuşçasına'dır. O, kalbi ilimle hareket ediyordur. Kalbi ilimle hareket ettiğinden, sana eksik görünen şey, ona kemal noktasıdır. Veyahut da, sana tam görünen şey, ona eksiktir. Bakın, sana tam görünür, ama ona eksiktir.
Sen dersin ki, bu tam, ama aşık için, o eksiktir. Neden? Aşık çünkü, görüyormuşçasına yaşar her şey. Görüyormuşçasına, yaşayan bir kimsenin, hukuku ile, bakın, görüyormuşçasına, yaşayan bir kimsenin, hukuki ile, normalde, meselenin, zahir hukukuna, bağlanan kimsenin, durumu aynı değildir. Mesela, meselenin, zahirine bağlı olan kimse, malının, kırkta birinin, zekatını verdi mi, onun için iş bitmiştir. Mesele değildir. Ondan zerre bir şey daha isteyemezsin. Zerre bir şey de vermek zorunda değildir o. Neden? Zekatını vermiş. Zekatını verince, ona artı bir tasadduk, artı bir sadaka, artı bir şey vermek, şeriatın, dışın, emri değildir.
Şeriat der ki, sen malının, zekatını verdin, işte, ticaret malısa, kırkta birini verdin, paraysa, kırkta birini verdin, altınsa, kırkta birini verdin, senin işin bitti. ama görüyormuşçasına yaşayan için öyle değildir. Görüyormuşçasına yaşayan, cud ehli olur. Bir yerde ihtiyaç olduğunu hissettiği anda, ona ihtiyaç olarak kalbine geldiği anda, o vermekle mükellef tutar kendini. ve der ki, ben buna vermem lazım. Bakın, ben der ki, buna vermem lazım. O zaman ona vermekle, kendini mükellef tutar. Cud ehli olmak, o zaman diğer, bakın, zekat verenlerden, farklılaştı. Mesela, bir kimse ne açar kalsa, o kimsenin istemesi, haktır. Gidip zekat da isteyebilir birisinden. Haktır bu.
Da ki, bana zekatından bir kısmını verebilir misin? Haktır. İhtiyacı vardır, ister. Bakın, ihtiyacı vardır, ister. Aşık için böyle bir şey söz konusu değildir. Aşık hiçbir zaman, şeyhe nillah demez. Aşık hiçbir zaman, halini arz etmez bir başkasına. Aşık of bile demez. Aşığın halini bir başkasına arz etmesi, aşık için şirktir. Bakın, aşık için şirktir. Aşığın bir başkasına, şikayetini dile getirmesi, aşık için şirktir. Bakın, onun şeriatı değişti şimdi. Oysa isteyebilir mi? Evet. Şeriata göre, bir kimsenin, ihtiyacı olan bir şeyi istemesi, haktır.
Bir çıt. Aynel yakin derecede olanlar, temiz yüzlülerden isterler. Bu henüz daha, aşıklık onda oturmamış. Yolda. O herkese halini açmaz. O gider, temiz yüzlü bir kimseye halini açar. Bakar, kim merhametli, kim şefkatli, gider ona halini açar. O mesela, katı yürekli, demir yürekli, bu noktada, kalbinde merhamet olmayan, kalbinde acıması olmayan bir kimse, halini açmaz. sebep, o çünkü, o yola girmiş. Yola giren bir kimse, merhametsiz bir kimseye halini açarsa, onun için, onu da günahtır, o da yanlıştır. Sebep, sen yola girmişin.
Kalbi katı olandan, neden bir şey istiyorsun? Sen yola girmişin. Kibirli olan bir kimseye, neden halini açıyorsun? Sen yola girmişin. Sen ehli sufinin, halinden anlamayan bir kimseye, neden halini arz ediyorsun? Bu yanlış. Sen bir yoldasın. Kalbi katılarla, ne işin var? Sen bir yoldasın. Kalbi pas tutmuş insanlarla, ne işin var? Sen bir yoldasın. Heva ve hevesini, ilahlaştırmış kimselerle, ne işin var? Sen bir yoldasın. gözünü dünyaya çevirmiş. Gözünü dünyanın süsüne çevirmiş. Kalbi dünyanın süsüne kanmış kimselerle, ne işin var senin? Neden? Sen oturmuş bir halakayı zikrullahta Allah demişsin. Sen oturmuş bir üstadın elinden tutmuşsun.
Senin kalkıp da kalbi katılaşmış insanlarla bir işin olabilir mi? Bu senin eşin dahi olsa ondan bir şey isteme. Bu senin çocuğun dahi olsa ondan bir şey isteme. Senin evladın olabilir. Senin orada bardağında su bittiği halde, senin bitmiş olan su bardağını görmüyorsa, ve senin bitmiş olan su bardağını doldurmuyorsa, isteme. Ehli hal ol. Kalk suyunu kendin doldur. İsteme. Kalk çayını kendin doldur. Onu kendiliğinden yapmıyorsa, senin eşin, senin çocuğun, ondan dahi bir şey isteme. Eğer bir kadın, kocası onun harçlığını düşünmüyorsa, ne kadar kazancı illaki çok vermesi şart değil. Evdeki eşinin harçlığını düşünmeyen, onun harcayacağı az çok, haline göre, bir miktarı düşünmeyen bir adam, kalbi katı bir adamdır.
Merhametsizdir. O kadın taş mı yiyecek? O kadının hiç mi özel ihtiyacı olmayacak? Hep kendinden isteyecek misin? Kendinden istetmeyi kendine bir marifet mi saydın? Hep kendine temanla mı ettireceksin? Para gücünün önünde kadının, çocuklarının eğilmesini mi istiyorsun sen? Sen merhametsizsin. Merhametsizsin. Sen şefkatsizsin. Sen ehli sufi olamamışsın. Sen halin kadar eşine bir harçlık bırak. Önemli değil. Bir kuruş bırak. Beş kuruş bırak. Eşine karşı cimri olma. Çocuklarına karşı cimri olma. Eşine ve çocuklarına cimri olandan, sufi olmaz. Eşine ve çocuklarına merhamet etmeyen, eşine ve çocuklarına saygı, sevgi göstermeyen, neresi sufi olacak onun?
Önce eşine karşı yumuşak davran. Önce çocuklarına karşı yumuşak davran. Önce kocana yumuşak davran. Önce çocuklarına yumuşak davran. Önce hanımına yumuşak davran. Önce çocuklarına yumuşak davran. Merhametli davran. Daha adam kapıdan içeri girer gelmez. Kadın ona sert konuşuyorsa, ona küskün davranıyorsa, ona yüzünü asık davranıyorsa, onun sufiliğinden dem vurulabilir mi? Daha adam eve girer girmez. Kadına parlıyorsa, çoluğuna çocuğuna parlıyorsa, evde çoluğuna çocuğuna küfrediyorsa, hakaret ediyorsa, onun nesi adam ki? Adam müsreddesi. Ondan sufi mi olur? Olmaz. Hem sufiyim diyecek, hem ağzını doldura doldura küfredecek evde. Gelecek burada halakayı zikrullah da bize dervişlik satacak.
Hem çocuğunu ağzını yüzüne vuracak, dövecek, kesecek, küfredecek. Gelecek burada halakayı zikrullah da dervişlik taslayacak. Yanlış. Gelecek burada dervişlik taslayacak. Hanım hanımcık oturacak. Evde ne eşine, ne çocuklarının ağzına geleni söyleyecek, sert davranacak. Eşine ve çoluğuna, çocuğuna ters davranacak, zulmetecek. Böyle sufilik olmaz. İşte bunlar ne? Bunlar yolda daha. Bunlar işin hakikatine ermemiş insanlar. Bunlar işin hakikatini görmemiş insanlar. Ahlaklarının kemale erdirmemişler. Sufilik o değil. O yüzden normalde görüyormuşçasına, yaşama noktasına gelmemiş. O yüzden aşk ehlinin şeriatı hiç kimsenin normalde dinlerin şeriatına benzemez.
Sebep mesela işte ayeti kerimede der ki serkeşlik yapacağından korktuğunuz eşlerinizi dövün. Var mı ayeti kerime? Var. Ama sufi bunu yapar mı? Yapmaz. Bu ruhsatı uygular mı? Uygulamaz. Neden? Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri uygulamadı hiç. Ya bizim eşimiz peygamber hanımı mı? Ya sen peygamberin izinden git. Sen o vurmamış. Sen ne yapma vuruyorsun? Hazreti Muhammed Mustafa eşlerinin bir tanesine dahi kötü bir söz söylememiş. Sen Muhammed Mustafa'nın izinden gideceksen, sen eşine kötü bir söz söyleme. Sen söyleme kardeş. Sen söyleme. Sen Muhammed Mustafa'nın kokusunu almak istiyorsan, sen Muhammed Mustafa'nın izinden yürü.
O eşlerini hiç dövmedi. Hiç darp etmedi. İktirmedi dahi. Hiç kötü söz söylemedi. Hiç. Vakit değil. O zaman bakın aşıklığın şeriatı değişti. Başka bir kimse eşine vurabilir. Serkeşlik yapacak diye düşünür. Sen vuramazsın. Sen vuramazsın. Başka bir kimse eşi istesin diye bekler. Sen bekletme. Cud ehli ol. Onun ihtiyacını gör. Evine bırak. Oraya bir masanın üzerine bir para bırak. Onun ne bileyim bir göze bırak. Hanım burada bu kadar var. Bu haftalık bununla idare et. Gücümüz bu kadar. 5 lira, 10 lira, 20 lira, 50 lira. Kadın da ne harcayacağını bilsin. Ama sen kadına olmayacak bir şey de verme. Ver 50 lira.
Bununla bütün hafta sebzeyi de alacaksın, meyveyi de alacaksın. Neden et pişirmedin diye bir de ona hesap sor. Bu zulüm. Bakın şeriatı değişti. Anladınız mı meseleyi? Yoksa aşıklığı, şeriatı, işte Kur'an ve sünnetin dışında değil. İçinde ince, ince, ince. İçinde öz, çekirdek. Çekirdek. O özü yaşamak önemli. Kabukta kalmak değil. O yüzden aşının şeriatı ne? Özü, çekirdeği, merkezi. Herkes kötü söz söyler. Sen söyleyemezsin. Herkes eşine bağırıp çağırabilir. Sen bağırıp çağıramazsın. Herkes eşine kötü söz söyleyebilir. Sen söyleyemezsin. Sen sesini dahi yükseltemezsin. Bir kadın veya bir erkek evde eşini sesini yükseltiyorsa, o sufilikten uzaklaşmaya başlamıştır.
Bırakın küfretmeyi. Bırakın hakaret etmeyi. Eşine sesini yükseltiyorsa, ona bağırıp çağırıyorsa, kadın erkek, kadın erkek hiç önemli değil. Bakın şeriatı değişti. O yüzden Hazreti Pir der ki, aşkın şeriatı bütün dinlerden ayrıdır. Bu ayrıdır demesi dinlerin dışındadır demek değildir. Ya merkezdedir, kabukta değildir, içtedir. Bakın merkezdedir, kabukta değildir, içtedir. Sevdiğinden öyle yapar. Zorunluluktan değil. O namazı zorunluluktan kılar. Sen sevdiğinden kılacaksın. O orucu zorunluluktan tutar. Sen sevdiğinden tutacaksın. O ahlakı zorunluluktan yapar. Sen o ahlakı seveceksin. O Muhammed-i Mustafa'ya zorunluluktan uyan. Sen severekten uyacaksın.
Sen nerede ince yaşamış, nerede ince davranmış? Sen ona bakacaksın. Eğer sen de normalde ehli şeriat dediğimiz kimseye uyacaksan, döveni döveceksin, sövene söveceksin. Ama Yunus ne diyor? Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek. Derviş gönülsüz gerek. Ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervişlik dursun. Sen derviş olamazsın. O zaman dile geleni diyen kimse, ele geleni yiyen kimse derviş olamazmış. Bakın şeriatı değişti. Öbürkünün önüne ne koysan yer. Bakar et yemeği. Helal mı helal? Yer. Yer. Öbürkü bakar, o bana küfretti, o da ona küfreder.
Der. Sen diyemezsin, sen yapamazsın. Senin bu noktada aşıklık şeriatına uyacağın, eğer aşıklardan olmak istiyorsan. Yok, benim gibi kaba saba olacaksan vah ki vah, yandı ortalık. Allah muhafaza eylesin inşallah. Amin. Şuradan bu bakamayacağımız soruların sahipleri haklarını helal etsin. Birkaç soru daha bakacağız. İnşallah dersimize, zikrimize geçeceğiz. Müslümanın canı tehlike içindeyse yalan söylemek uygundur diye biliyorum. Bir rivayette iki Müslüman Yahudi şehrine girdiklerinde onlardan putları için kurban kesmelerini istemişler. Biri bir sinek kesmiş, canından olmamak için öteki sözünden dönmemiş.
Biri canını kurtarıp imanını kaybetmiş, diğeri de ahireti kazanmış. Ne kadar doğrudur? Bilemeyiz. Sonuçta bizim bildiğimiz şu. Sahabeden bir kimse canını kurtarmak için dininden feragat ettiğini söyledi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona dedi ki, sen kalben bunu söyledin mi? Hayır ya Resulullah dedi. Ona dedi ki, evet sen bu noktada suçlu sayılmazsın. Mazur görülürsün. Ama diğerleri de ehad, ehad, ehad diyerekten şehit oldu. Burada o kimsenin kendince, kendi vakasına iştahı çıktı. Bir kimse canını, biz bunu Muhammedi olarak düşünerekten buna cevap vereceğiz.
Bir kimse eğer işte bir uzvuna zarar gelecekse, canına zarar gelecekse, bu noktada kafirin elinde ben dinimden döndüm deme hakkına sahip mi? Evet. Bu hak mı? Evet. Ama bir kimse de zerrece taviz vermeden, ben la ilahe illallah Muhammedun Resulullah demekten geri durmam demesi de onun hakkı mı? Evet. Onun mu? Evet.
Bu hak da onun mu? Evet. Ha bir kimse kendince iştahat edebilir, benim uzvum kopacağına, canımdan olacağıma ben Müslümanlıktan geri döndüm diyebilir. Bu şeriatan, şeriatan vardır. Ama maizsel madem ki bu gece sorulardan da aşıklıktan demin vuruldu, aşık bunu diyemez. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ne kadar zorlukta kalırsa kalsın, böyle bir şey söylemedi.
Bir haç ibadetinde peygamberler sizleri izliyor demiştiniz. Yaptığınız ibadetlere özen gösterin diye namaza karşı nasıl edeple durulmalı? Demişim demek ki hangi ağaçta dediysem. Sarhoşun mektubu okunmaz ya. Allah yiyesin inşallah. Evet. Onlar ölü demeyiniz, onlar haydır. Peygamberler ölü değillerdir. Onlar diridirler. Şehitler ölü değillerdir. Onlar diridirler. Allah'ın velileri. Ölü değildir. Onlar diridirler. Ölü olunca, onlar diri olunca muhakkak ki sevdiklerini izlerler. Muhakkak ki sevdiklerini takip ederler. O yüzden bir kimse kendine çeki düzen vermeli. Allah'ı görüyormuşçasına yaşamalı.
Bir çıt altı neydi? Onun seni her daim gördüğünü bilerekten öyle yaşamak. Allah bizi onlardan eylesin. Amin. Sorduğumuzda herkes muhtaçlara yardım etmek istiyor. Ancak onları ayağına bekliyor. Gerçek ihtiyaç sahibine nasıl ulaşılır? Neydi hadisi putsi? Arayan bulurmuş. Arayan bulur. Bir kimse ihlasla samimi bir şekilde ihtiyaç sahibi arıyorsa bulunur. Merak etmeyin. Bulur. Bizim herhalde kardeşlerden ben bulamadım diyecek olan yoktur herhalde. Belki de bu hani bizim kardeşler için sorulmuş soru değildir galiba. Belki bana öyle geliyor olabilir eskiden kerametler mucizeler daha açık ortadaydı. Şimdi ise böyle şeyler nadir görülüyor.
Sebebi ne olabilir? Siz nadir görüyorsunuz soruyu soran için söylüyorum. Cenab-ı Hakk'a hamdü sena olsun. Ahir zaman, ahir zamanda kerametler daha da fazla tecelli eder. Ama hani Hazreti Pir'in bir sözü var ya, senin aynan neden haber vermez bilir misin? Aynan tozludur da ondan. Bir kimsenin aynası tozluysa kerameti görmez. Eğer bir kimsenin gözü görmüyorsa mucizeyi bile görmez. Keramet aramak, mucize aramak Ebu Cehil'in işidir. Kerameti Ebu Cehil arar.
O kimsenin gönlünde, kalbinde Ebu Cehil'lik sıyrıntısı var ise keramet arar. Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretleri keramet mi aradı? Mucize arayan kimdi? Müşriklerdi. Ne dedi Ebu Cehil? Beni dedi bu kuyudan Muhammed kurtarır. Gidin dedi ona haber verin. Gittiler haber verdiler. Dediler ki amcan kuyunun içerisinde seni istiyor, seni çağırıyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri geldi kuyunun başına. Dedi kahşadan. Ey kardeşim oğlum. Beni buradan çıkarırsan dedi sana iman edeceğim. Beni buradan çıkarırsan sana iman edeceğim.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri söze göre davrandı. Uzat elini dedi, Bismillahirrahmanirrahim dedi, çıkardı elinden. Mekke'de ne kadar urgan getirdilerse, ne kadar merdiven getirdilerse kuyudan çıkaramadılar Ebu Cehil'i. Elinden patlak çıkardı. Ebu Cehil dedi ki, Dedi ki gerçekten inanacağım sana. Yalnız dedi şu ay var ya, şu ayı da ikiye böl. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri iki rekat namaz kıldı. Rabbime yalvardı. Elinden işaret etti, ay ikiye bölündü. Ne dedi Ebu Cehil? Vallahi senin büyücü olduğuna şimdi daha iyi inanırsın. Dikkat edin. Kerameti Ebu Cehil düşüncesinde olanlar bekler ve ister.
O yüzden bir keramet, bir mucize bekleyen Ebu Cehil düşüncesinde olanlardır. Ve onlar hep saparlar. Sonuçta onlar saparlar. Çünkü keramet bekledi. Çünkü keramet istedi. Kendisinin üzerinde de keramet bekleyen kimse sapar. Bir kimse kendini de, kendi üzerinde de kerametin kendi üzerinden zuhur etmesini bekliyorsa sapar. O da sapar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sufiler, gerçek sufiler keramet beklemezler. Üzerlerinden de keramet aramazlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden keramet göstermeye çalışmak. Kerametin peşine takılmak, o kimseyi zelil eder. Rabbim muhafaza eylesin.
Amin. Ama mesela geldi ya yine kimdi, üç tane taş aldı eline Hazreti Peygamber, eline üç tane taş aldı. Dedi ki benim elimdekileri bilirsen sana iman edeceğim. Kimler söyledi bunları? Hep müşrikler söyledi. O da ne dedi müşrik? Dedi ki elimdekileri söyle. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ne dedi? Dedi ki elindekiler beni söylese inanır mısın? İçinden o öyle demiştir büyük bir ihtimalle. Demiştir ki ya tamam bulduk. Bu daha iyi. Sebep ya yani elindekimi bilse tahmin eder. Elinde taş var, toprak var, altın var, para var, şu var, bu var da. Ama elindeki onun ne dediğini söyleyecek. Dedi ki söylesin elindeki, benim elimdeki senin kim olduğunu söylesin.
Taşlar dile geldi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü en muhammeden abduhu ve resuluhu dedi. Üç tane taş. Allah-u alem Davut'un taşı. Ne yaptı müşrik? Elinden atıverdi onlara. Elinden atıverdi. Üç tane taş. Kime dile gelmişti? Davut'a. Ne demişti? Ey Davut beni al. Kime karşı gidiyordu? Canluta. Biraz daha yürüdü. Bir taş daha dile geldi. Ey Davut beni de al dedi. Taş dile geldi. Demek ki taşın da canı var. Taşın da ruhu var. Taşın da dili var. Neden? Varlık. Her şey maşık diyordu ya. Hazreti Pir. Üçüncü taşla Cenab-ı Hak onu da dile getirdi.
Ne dedi taş? Ey Davut beni de al. Sonra bu üç taşı ne yaptı Davut? Sapanın içine koydu. O güne kadar yenilmeyen, o güne kadar bir mızrak, bir kılıç, bir iğne yarası dahi almayan, o güne kadar bütün savaşlardan galip çıkmış olan canluta attı. Neyle mi dedin? Sapan taşıyla. Neyle? Sapan taşıyla. O gün için dünyanın bütün gelişmiş orduları savaş açtığında canlut ve ordusunun önünde hep mağlup oluyordu. Deme bu orduyu mağlup edecek olan hiçbir savaş aracı yok. O varlığın sahibi Allah isterse en güçlüğü orduyu yerle yeksan eder. Ne yaptı Davut?
Bildiğiniz sapan taşıyla. Üç tane taşı attı, canlut çöktü. Üç tane taşı attı, canlut çöktü. Üç tane taş Muhammed Mustafa'nın peygamberliğine ne yaptı? Şehadet etti. Kim istedi onu? Müşrik istedi. Müşrik istedi. Allah muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi korusun inşallah. Alemennahûn Destur.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.