Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 6 Ekim 2017 · 53:23
Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Şu mikrofonu da verin de. Problem neşanması. Camilerde görev yapmakta olan imam abilerimiz var. Onları dergahımıza davet ediyorum. Onlar bu durumun etik olmadığını düşünüyorlar. Nefislerine ağır geldiği için mi böyle söylüyorlar?
Allah'ı zikretmek etik gelmiyorsa bir insana, ona söyleyecek bir laf yok. Öyle diyeceklerine. Yani işte bir tarikata, bir cemaate mensubiyet söz konusu olmasın. Böyle anlaşılmasın. O yüzden bir dergaha mensubiyet olursa cemaatin içerisinde farklı algılanabilir, anlaşılabilir. Eyvallah. Ama zikir alakasına normalde katılmamız etik değil denilince biraz sıkıntılı. Evde namaz kılmakla Ulu Cami'de veya Mescid-i Aksa'da namaz kılmanın sevap derecesinden bir farkı var mıdır? Üç mescitte sevap tarafından farklıdır. Ve seyahat olarak da üç mescide seyahat edilebilir. Bu fazilet derecesine göre sıralanacaksa birinci derecede Beytullah, ikinci derecede Medine-i Münevvere, üçüncü derecede de Mescid-i Aksa.
Bu üç mescid o yüzden bu manada işte rivayetler değişiktir ama Mescid-i Aksa'da bir rekat, namaz beş yüz rekata, Medine-i Münevvere'de bin rekata, Beytullah'ta iki bin rekata diye böyle değişik rivayetlerde değişik sayılar var. Bu şekilde bedeldir, sevabı daha fazladır diye rivayetler var. Önemli olan bir kimsenin cemaati takip etmesidir. Farz namazlarını cemaatle kılmasıdır. Bunu böyle söylüyorum, bunu uygulayabilen bir kimse tam manasıyla uygulayabilen bir kimse değilim. Hani yapmadıklarınızı tavsiye edicilerden olmayınız. Ayet-i kerimesi mucibince bunun da altını çizeyim. Yani ben beş vakit namazı cemaatle kılabilen bir kimse değilim. Ama normalde bir kimse cemaatle namazı kılarsa muhakkak ki evde kıldığı namazdan çok daha faziletlidir.
Ümmetin en büyük handikaplarından birisi cemaat bilincini kaybetmesidir. Ha normalde diyeceksiniz ki biz burada da toplanıyoruz bir cemaat bilinci var. Eyvallah ama bu yeterli değil. İnsanların camilerde, mescitlerde bir ve beraberliğini koruması, camilerde daha fazla olması, camilerin bu noktada daha işlevsel hale gelmesi lazım. Ne yazık ki bu noktada sıkıntılıyız. Cenab-ı Hak inşallah bizleri bu idraka sevk etsin. Ey iman edenler iman ediniz. Ayetini açıklar mısınız? Bir kimse iman etmiştir. Onun imanı aynı noktada durmaması gerekir. Yani kemale ermesi gerekir. Olgunlaşması gerekir. Bu olgunlaşma, bu kemale erme her an, her nefes, her gün, her yıl o timsenin konumuna göre olgunlaşmada, kemale ermede imanı onun hareketli halde olması lazım.
O yüzden ey iman edenler, iman ediniz. İmanınızı tazeleyin. Günah kebari'e giriyorsunuz, yanlışlıklara giriyorsunuz, eksikliklere düşüyorsunuz. İmanınızı hem lafız olarak hem hal olarak tazeleyin. Lafız olarak tazelemek, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu. Bu normalde lafız olarak tazelemek. Bunu normalde bir de akil olarak tazelemek var. Akil olarak tazelemek ne demek? Bir kimse felsefe olarak, inanç olarak Allah'tan başka bir Rabbe, Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden başka bir peygambere, bu noktada diğer peygamberler de dahil peygamberlere iman etmesi ve Kur'an-ı Kerim'i kendisine kitap olarak görmesi, Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışması, hayatını buna göre idame ettirmesi, fikri plandan.
Bu işin hakikat planı var bir de. Hakikat planı ne? Allah'tan başka büyük yok. Allah'tan başka ilah yok. Burası sıkıntılı zaten. Ümmet için burası problemli. Ümmetin içerisinde öyle eksiklikler, öyle noksanlıklar, öyle yanlışlıklar var ki, ümmet yalnız Allah'a iman ettiğini beyan ediyor. Bu noktada onların beyanlarının kabul etmeme gibi bir şansım yok benim. Ama ve lakin burası sıkıntılı. Allah'tan başka kanun koyucu, Allah'tan başka kudretli olanlar, Allah'tan başka kuvvetli olanlar, Allah'tan başka normalde sevgi idare elinde tutanlar, ya normalde biz baktığımızda aslında farkında olarak veya olmayaraktan bizde bir sürü kutsallar var.
O kutsallar manzumesinin üstünde en kutsalı biz Allah olarak görüyoruz belki de. Oysa ne kadar kutsallar manzumesi varsa, hepsini elimizin tersiyle itip, kutsallar manzumesini yıkıp ne kadar var ise, onun hepsinin üzerine Allah'ı koymamız lazım. Bizdeki sıkıntı bu. Ümmet-i Muhammed'deki sıkıntı bu. Yani işte X devletin padişahı, X devletin halifesi, X devletin devlet başkanı, bu noktada bizim nazarımızda kutsal.
X siyasetin lideri, X cemaatin lideri, X tarikatın şeyhi bizim için kutsal. Biz mesela X firma kutsal, X firmanın sahibi kutsal, X devletin filanca organı kutsal. Yani aslında biz bunu böyle kutsal olarak görmüyoruz, zahir olarak. Ama kendi iç alemimizde biz onları kutsallaştırıyoruz. Kutsal. Onlar öylesine kutsal ki, o kadar o kutsalların üzerinde, o kutsilerin üzerine Allah'ı oturtturuyoruz. Ümmet-i Muhammed, hata yapmış olabilirim, hakkınızı helal edin. Böyle de olmayabilir. Benim kendimce, kendi düşüncem, kendi iştahım. Biz de adetler kutsal, gelenekler kutsal, görenekler kutsal, sülale kutsal, ne derler?
Kutsal bunların hepsi. Biz dinimizin emrettiğini çıplak bir şekilde yaşayabilen bir topluluk değiliz. Bizim önümüzde o kadar kutsallar var ki, o kadar çok kutsallar var ki, onları biz böyle kenara itmekte zorlanıyoruz, itemiyoruz zaten. Yani bu sadece eş, çoluk, çocuk, anne, baba, akraba, sülale, mahalle bunlar değil.
Bunlar da var işin içerisinde. Yani siz dinin herhangi bir emrini, mahalle ne der, annem ne der, babam ne der, eşim ne der, çocuklarım ne der, arkadaşlar ne der, iş çevrem ne der diye düşündüğünüz anda ve o dinin herhangi bir hükmünü yaşama geçirme, kendi üzerinize hayata geçirme de, sizi arkadan kasan, sizi bu noktada çeken, sizin paçanızdan aşağı doğru çeken ve sizin kendi fikri planınızda, ya ben bunları da gözetmek zorundayım, dediğiniz bir şey var ise, o sizin kutsalınız, o sizin ilaheniz içinizde.
İçinizde biriktirdiğiniz, büyüttüğünüz ilaheniz. Yani beni namaz kılarken görürlerse işten atarlar, beni namaz kılarlarken ticaretim benim sıkıntıya uğrar, ben normalde işte Allah'ı zikrettiğimi beyan edersem veya böyle bir şeyin içerisinde göründüğümü gösterirsem, benim hakkımda böyle bir sıkıntı da var, ben böyle böyle bir şey yaparsam böyle olur, ben böyle yaparsam böyle olur diye, kendi içimizden bizim ilahelerimiz varsa, bu kuruntumuz olabilir, bu takıntımız olabilir.
Adamın kuruntusu Kur'an ve sünnetin üstünde, adamın takıntısı Kur'an ve sünnetin üstünde, adamın bir adeti Kur'an ve sünnetin üstünde, adamın bir geleneği Kur'an ve sünnetin üzerinde, adamın herhangi bir şeysi, Kur'an ve sünnetin üzerindeyse ve onu, o şey, Kur'an ve sünneti ikinciye itiyorsa, o onun kutsalı, iman et. Bu çok sıkıntılı bir durum. Bakın çok sıkıntılı bir durum. İlmi saklamak zorunda kalıyoruz. İnsanlar kendilerini küfür ehli görüp dinden çıkacaklar. Şu sarığı küçümsemesi dahi küfür o kimsenin. Sarığı küçümsedi lafla, mimikle, herhangi bir hareketle. Çünkü müteşabih bir şekilde, sünnet, bir kişilik, iki kişilik değil, Bedir Harbi'ndeki bütün ashab sarık sardı.
O sarığı küçük görmek, sarığı küçümsemek dahi küfür. Dinle, dinle alakalı herhangi bir şeyi küçük görmek küfür. Ve normalde biz dinle ve dinle alakalı bir şeyi, herhangi bir dünyevi bir meseleden dolayı, din ve dinle alakalı bir şeyi, ikinci dereceye koyduğumuz anda, biz gittik. Ey iman edenler, iman ediniz. Neden? Sen bir şeyi ilahileştirdin. Bankasız ticaret olmaz. İlahileştirdin. Faizsiz ticaret olmaz. İlahileştirdin. Bu düzende bundan başka bir türlü olmaz. İlahileştirdin düzeni. Sen gittin, Kur'an ve sünnetin kendisine dost edinmediğin bir şeyi, kendine dost edindin. İlahileştirdin. Ancak harp noktasında, harp utadır, harp utadır, harp utadır.
Harp halindeysen, hile yapabilirsin. Dövürtülü ilahileştirdin. Bu mesele, Ümmet-i Muhammed'in içerisinde şu anda konuşulan bir mesele değil. Çıplak bir şekilde konuşulması zor olan bir mesele. Ey iman edenler, iman ediniz. Siz normalde, baktığımızda bizim ekonomimizin hukuku başka yerden, medeni hukukumuz başka yerden, ceza hukukumuz başka yerden, sosyal hukukumuz başka yerden, adetlerimiz, geleneğimiz, göreneğimiz devşirilmiş başka yerden, hayat standartımız devşirilmiş başka yerden, bizim iç standartımız devşirilmiş başka yerden.
Bana söyleyebilir misiniz, bu ülkede İslam olan herhangi bir şeyi, bunlar insanların konuşmaktan korktuğu şeyler. Korktuğunuz anda imanınız gidiyor. Bunu bilen bir kimsenin konuşmaması, konuşmaması dahi küfürdür. Söyler misiniz bana, Türkiye Diyanet Vakfı'nın parası nerede tutuluyor?
Faizde mi tutuluyor, faizsiz mi tutuluyor? Çok basit. Söyler misiniz bana, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi, faizde mi tutuluyor, faizsiz mi tutuluyor? Söyler misiniz bana, bu ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı dahi, almış olduğu maaşlar faizden, genel evinden, oradan, buradan, alınan vergilerden olmuyor mu? Bana bu ülkede İslam olarak bir şey gösterin. Camilerin zahirini söylemeyin bana. İki tane duvar çevirirsin, orası da cami olur. Aha, burayı da çevirirsin, burada da beş vakit namazı kılarsın, burası da mescit olur. Camilerin dört tane duvarı ve minaresi sizi aldatmasın. Evet, bu bir ölçüdür.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yeni beldelere gittiğinde bakardı orada. Eğer orada mescit varsa, minare varsa, orada namaz kılınıyorsa, orayı İslam olarak hükmederdi. Ve oraya saldırı yapılmazdı, oraya herhangi bir şey yapılmazdı. Bu manada mescitlerin olması, minarelerin olması, o bölgenin, o köyün, o şehrin, İslam olduğunun göstergesidir. Harpte bu öyledir. Ama bana söyler misiniz, sizin şehir yapılanmanız İslami mi, evlerdeki yapılanma İslami mi, sizin mimarınız İslami mi, sizin ekonominiz İslami mi, sizin normalde belediyelerin iş ve işlemleri İslami mi, hastaneleriniz İslami mi, sizin normalde yargı sisteminiz İslami mi, adalet sisteminiz İslami mi, eğitim sisteminiz İslami mi, bunları kim konuşacak?
Maliye sisteminiz İslami mi, ülke Müslümanları olarak La ilahe illallah Muhammeden Resulullah dediğimiz müddetçe bizler Müslümanız. Ama imanımız ne kadar kemale ermiş, ne kadar ermemiş bu ayrı mesele. Bende de bu kemalatı ölçecek barometre yok. Ben onun sahibi değilim. Onun sahibi Allah. Ben bu ayetten anladığımı aktarıyorum size. Bu ağır bir mesele. Bunu konuşurken dizlerimin bağı çözülüyor. Ağır. Bu kolay bir mesele değil. Biz gün içerisinde, Allah'ın haricinde, evet, itaat edilecek bir şey yok.
Böyle iman ediyoruz ama, yani Allah düşmanlarına ne kadar itaat ediyoruz acaba? Allah'ın hukukunun, Kur'an ve sünnetin dışında neleri kabul edip, neleri baş tac ediyoruz? Bunları tefekkür etmek lazım, düşünmek lazım. Bunları tefekkür edip, düşünmesi için, bilgiye ihtiyacı var. Ya da, kalbi bilgiye ihtiyacı var. Allah bizi iman eder, nereden eylerse. Melametiler hakkında bir yazı okudum. Ancak çok konuya açıklık getiremedim. Bir sufi ile melameti arasındaki fark nedir? Her sufi grubun, her sufi anlayışın ve yaşantının, kendine ait bir hali, bir disturu, bir kendine ait Kur'an ve sünnet tarihisinde kaideleri vardır.
Bunlar genelde hem yoldan etkilenirler, hem de üstaddan etkilenirler. Bu yolu yorumlayan üstadla alakalıdır biraz daha. Melamet, bu sufi hareketin, zühdi hareketin, tarikatlaşmazdan önceki, tarikatlaşmazdan önceki, sufi hareketin içerisinde, bir ayrı tat, bir renk, bir zevk olarak, zuhur etmiş.
Tarikatlaşma diyorum, ne zamanki sufi hareket, sufi yol, bir, belirli mekana, belirli bir mekana, ne zamanki belirli bir kisveye, belli bir renge, belli böyle ritmik ritüellere bürünmüş, bu benim kendi şahsi kanıtım. Sufi hareket, yozlaşmış. Benim kendimce bu düşüncelerim. Kabul etmeyenler, kabul etmezler. Bu Mustafa Özban, kendi şahsi fikri. yozlaşmış. Yozlaşmış. Asıl çizgisinden, asıl kendi dairesinden, koparılmış, kopmuş. Çünkü sufi hareketler, kendi içerisindeki, bulunduğu, zalim yönetimlerle, devletlerle, devlet başkanlarıyla, çatışmış hep.
Merkezi oturmuş, oligarşik otoriteyle, çatışmış hep. Bu merkezi, oligarşik otoritenin içerisinde, Yahudilikten, ve Hristiyanlıktan geçme, din adamları, kategorisindeki, hahamlaşmış ve, bu acı şeyler bunlar, hahamlaşmış ve papazlaşmış, İslam oligarşisiyle de, çatışmış.
Sufiler. Sufiler çatışa, çatışa gelmişler. O yüzden, Hallâc-ı Mansûr, asılmış, kanı dökülmüş. O yüzden, derisi yüzülmüş, Seyyid Nesime'nin. O yüzden, Hazreti Hüseyin'den itibaren, Raddallahu Anh Hazretlerinden itibaren, kanı dökülmüş, şehit edilmiş, sürgün yemiş. Sufiler. O büyük sufilere baktığınızda, sürülmüşler kendi bulunduğu yerlerden. Kimisinin boynuna bir fetva asılmış. Hiçbir şehre girmemesi için. O fetvayla şehir şehir dolaşmışlar. Şehirlerin kenarlarına gitmişler. Kimisi sürgün yemiş. O şehirden o şehire. O şehirden o şehire. Bu sufiler, bu sufiler, hakikatin erleri olmuşlar.
Hakikatin erleri olunca, bunlar, padişahlara, makama, mevkiye, mallaha, mülke eğilmemişler. Bunlar, tıplak, Kur'an, sünnet, ve Allah'ın, vehbi ilim dediğimiz, ilmi ledüne tabi olmuşlar. Ve böyle hayatlarını yaşamışlar. Böyle olunca, yaşadıkları her devirde, yaşadıkları her toplulukta, insanların arasında farklı görülmüşler. İşte, kimisine ağır gelmiş bunlar. Onlarla dost olmak için, mangal gibi yürek gerekmiş. Sebep, işte birisi, haramla iştigal ediyor, onun yemeğini yememişler açıktan. Birisi, bürokrasi, bürokraside kayırmacılık yapıyor, ona selam vermemişler. Onun yemeğini yememişler.
Onun ipini pazara çıkarmışlar. Birisi, dönemin siyasetçisi. Onun ipini pazara çıkarmışlar. Sen demişler, rüşvet alıyorsun, hırsızlık yapıyorsun, yan kesicilik yapıyorsun, halkı soyuyorsun, soğana çeviriyorsun, zulmediyorsun diye, onların iplerini pazara çıkarmışlar. Böylece bunlar, bürokrasiler ve devlet tarafından hiç sevilmemiş. Yani Harun Reşit örneğin, Harun Reşit hutbede, biz bunu şimdi, bir menkıbe gibi anlatıyoruz. Harun Reşit zamanın en, bu noktaki debdebeli, kuvvetli, padişahı, halifesi, çıkıyor hutbeye, elhamdülillahi rabbil alemin diyor, kardeşi kim? Behlül'dane, elhamdülillahi rabbil alemin deyince, kalkıyor ayağa, hayır diyor, elhamdülillahi rabbil müminin.
Harun Reşit bakıyor, kim kardeşi, kim meczup, Allah dostu, hak dostu. Bakın Harun Reşit de Müslüman. Harun Reşit de, lalâ illallah, Muhammeden Resulullah demiş. Tekrar hutbeyi baştan oluyor, hamd el eden, elhamdülillahi rabbil alemin diyor, kalkıyor ki, hayır diyor, elhamdülillahi rabbil müminin. Üçüncüsünde de aynı olunca, Harun Reşit bakıyor, yani geçit yok, kimden? Behlül'dan eden. O da orada duruyor. Diyor ki, kardeşim, derdini söyle ki diyor, meseleyi söyle ki, hani ben hutbeye gireceğim, cuma kılınca, halife cuma kılacak ya, çıkıyor, kalkıyor ayağa, eğer diyor, Allah alemlerin Rabbi ise, bu kıtlık zamanında, sen neden diyor, Müslümanlara bir teneke buğday verdiğinde, gayrimüslimlere yarım teneke buğday verdiğinde, dikkat et.
Sen diyor, madem alemlerin Rabbi, sen neden, onlar da açlık çekiyor, onlar da yokluk çekiyor, onlar da kıtlık çekiyor, sen neden gayrimüslimlere yarım teneke buğday veriyorsun diyor. Şimdi, böyle sufiler kaldı mı? Kalmıyorum. İşte, bu sufi hareket, bu zühti hareketin sufileşmesidir, zaman içerisinde. Başlangıcı, züht hareketidir bu. Bu züht hareketini kendisine, distor alırlar. Bu züht hareketi ne zaman başlamıştır? Bunun temeli, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri zamanında atılmıştır. Kim ne? Ashab-ı Sufa'yla. Ashab-ı Sufa, dünyaya meyletmeyen, dünyanın metasına gözünü çevirmeyen kimseler. Asıl züht hareketinin, çekirdeği bunlardır.
Sonra bu devam eder. Bu hareket devam eder. Bu hareket, Ashab-ı Sufa'dan sonra, elden ele, dilden dile, gönülden gönüle, bu ta ikinci yüzyıla, üçüncü yüzyıla devşirilir. Bunların, Ebu Zer-i Gifari, benim çok hayranlık duyduğum pirlerinden birisidir. Züht-ü hareketi. Bunlar hani, biz böyle, ben kendi nefsim için söyleyeyim, yıllardır böyle, ya biz bir hırkacı, bir lokmacı değiliz, muhabbeti vardı ya, bizi böyle aşağılayarak, bizi dünyaya çevirdiler.
çünkü biz bir lokma, bir hırkaya devam edersek, kapitalist sistemin çarkına çomak sokacağız. Tüketmeyeceğiz. Bizi tükettiriyorlar şimdi. O kadar çok mal üretiyorlar ki, o kadar çok üretim var ki, bu üretimin tüketilmesi lazım. Bu üretimin tüketilmesi için, İslami hayatın, dejenere edilmesi lazım. İslami hayat, dejenere olması lazım ki, bütün Müslümanlar, bir buçuk trilyon, bir buçuk milyar insan, tüketsin. Bir buçuk milyar insan, Avrupalıların, o gavurcukların, istediği gibi tüketmiyorlardı. Ne zaman ki Osmanlı'yı, devşirmeye başladılar, Osmanlı o devşirilmenin neticesinde, o tüketim ekonomisine teslim oldu.
Tüketim ekonomisine teslim olduktan sonra, Osmanlı tamamiyetle teslim oldu. Osmanlı tamamiyetle teslim olduktan sonra, İslam dünyasını, tüketim ekonomisinin içine soktular. Kapitalizmin tek işi vardır. Üretir ve tükettirir. Üretmekle kalmaz. Sana tükettirir. Sana o bozuk salçasını yedirir. Sana o bozuk mallarını yedirir. Ambalajını cıvıl cıvıl yapar, kımıl kımıl yapar, sen ambalajına bakaraktan yersin onu. Hepsini de yiyemezsin. Alırsın, açarsın, bir kısmını yersin, ertesi gün bozulur o, sen onu ertesi gün atmak zorunda kalırsın. Sen onun çocuğun da senin, o cıvıl cıvıla, kımıl kımıla kanar. Sen de çocuğuna kanmışsındır. Çünkü çocuklarımız ne yazık ki, bu son yüzyılın padişahlarıdır.
Kadınlarımız son yüzyılın padişahlarıdır. Evleri beğenmezler, koltukları beğenmezler, eşyaları beğenmezler. Beğenmezler de beğenmezler. En fakirinden en zenginine kadar. Erkeklerimiz de kadınlaşmıştır. Farkında değildir erkekler. Erkeklerimiz de fikri olarak kadınlaşmıştır. Erkeklerimiz de fikri olarak kadınlaştırarak, aynı şekilde erkekler de devam eder. Aynı şeye. Ve biz çekirdek aile olarak, ailecek tüketiriz. Her şeyimizi tüketiriz biz. Öylesine tüketiriz ki, eşimizi de tüketiriz, çocuğumuzu da tüketiriz, karımızı da tüketiriz, annemizi, babamızı, akrabalarımızı da tüketiriz. Tüketiriz biz. Tüketim toplumu her şeyi tüketiriz. Kelimeleri tüketiriz, cümleleri tüketiriz, harfleri tüketiriz, bizim önümüze gelen her şeyi tüketiriz.
Tüketecek bir şey bulamazsak, kendimizi tüketiriz. Vahşi kapitalist sistemi böyle bir sistemdir. İslam dünyasını şu anda sömürüyorlar. Yiyorlar komple. Komple yiyorlar. İçeriden, dışarıdan herkes yiyor. Osmanlı'nın son 150 senesi, 200 senesi, Cumhuriyet'in 100 senesi, bütün Osmanlı'dan kalan bütün ülkelerin, yeraltı zenginlikleri, yerüstü zenginlikleri, bütün her şey sömürülüyor ve yeniliyor. Tüketiliyor. Ve ne yazık ki, Müslümanlar bunları kendilerine devşiremiyorlar. Kendi yeraltı zenginliklerini, kendilerine devşiremeyen Müslümanlar var. Bunlar neden? Ey iman edenler, iman edinir sırrına kavuşmak istemiyorlar. Çünkü bunlar gerçekte iman etmiş insanlar değil, hepsi de İngiliz Kraliçesinin maskotu. Her yerde, Osmanlı'dan kalan bütün ülkelerin, kurulan ülkelerin başında, İngiliz Kraliyet ailesinin maskotu vardır.
Nikahı İngiliz Kraliyet ailesi nedir? Bacakları Amerika'yadır. Ağır oldu ama, öyledir. Nikahı İngiliz Kraliyet ailesine aittir. Kanada'da vali vardır, İngiliz Kraliyet ailesinin valisi vardır. Kanada valisini tanırsınız, Türkiye valisini tanımazsınız. Irak valisini tanımazsınız, Suriye valisini tanımazsınız, Mısır valisini tanımazsınız, Suud valisini tanımazsınız, Ürdün, Katar, Bahri, Birleşik Amerika, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, işte ne, başka ne var orada, Dubai, Kuveyt, bunların valilerini tanımazsınız.
Ama hepsinde birer tane Kraliyet ailesine ait vali vardır, atanmış validir. Atanmış vali, atanmış vali, Kraliçeye devamlı ne yapar? Şey verir, ne o rapor verir. Ve Kraliçeye, her bütün devletlerden Kraliçenin payı gider. Bütün bu devletlerin hepsine de Osmanlı yıkıldıktan sonra birer tane Merkez Bankası kurulmuştur. Merkez Bankalarını kuralan İngiliz sermayesidir. Ve İngiliz sermayesi ortaktır, hepsine de. Görüntüde Ahmet'tir, Mehmet'tir, Hüseyin'dir, senden benden gibidir. Cuma namazını seninle beraber namaz kılar. Ama İngiliz Kraliyet ailesi nedir, orada oradaki para. Ve bütün devletler faizle iştigal eder. Ve devlet kendi halkından faiz alır, oraya verir.
Onların paralarını çalıştırır. Her taraf aynıdır. Hadi gelin iman edelim biz şimdi. Gelin şimdi iman edelim biz. Biz de deriz ki ya şöyle savaştık, böyle savaştık, yendik, kurtardık ülkemizi elhamdülillah. Acı tablo bu. Acı tablo bu. Bunu da konuşacak insan yok. Siz isterseniz, no, 450 değil, 650 milletvekili çıkarın. Hepsini de, Türkiye'de örneğin, x bir parti çıkarsın, onlar da, vatan, Kur'an, sünnet, din, iman olarak çıksın, değiştiremezler sistemi.
Ayasofya'yı açamıyor. Belki bir kanun maddesini değiştirecek. Ama biz Kudüs'ü kurtarmaya gideceğiz. Ayasofya'yı kurtaramayan bir zihniyet, Kudüs'ü kurtaracak. Öyle mi? Ayasofya'da cuma kılamayan, Kudüs de mi cuma kılacak? Elini kolunu sallaya sallaya, Medine'ye, Münevvere'ye gidemeyen, Kudüs'ü mü kurtaracak? Bu yani İslam toplumu olarak söylüyorum. Elini kolunu sallaya sallaya, Kabe'ye gidemeyen bir Müslüman topluluk, Kudüs'ü mü kurtaracak? Ya sen önce kendi Beytullah'ına sahip değilsin. Kendi Medine'yi, Münevvere'ne sahip değilsin. Sen elini kolunu sallaya sallaya, Allah'ın emri olan Beytullah'ını ziyaret edemiyorsun.
Kimsenin de umurunda değil zaten. E iman edenler, İman ediniz. Hadi gelin iman edin. Derdim çok. Kısa keseyim. Bayındır havası olsun. Hakkınızı helal edin. Ümmetimin üstün olan kimseleri, aşk belasına maruz kalınca, iffetini muhafaza edenlerdir. Evet. İffeti muhafaza etmek, bir kimsenin kendi namus, haysiyet ve şerefinin muhafaza etmesidir. İffetini muhafaza etmesidir. Eğer bir kimsenin namus, şeref, haysiyeti ayaklar altına alınıyorsa, bu aşk değildir. Tanıdığınızı söylediği Ramazan Ayhan, selam, saygı ve hürmetlerini size iletmemi söyledi.
Size çok yakın olan Mustafa Çaltılı'nın arkadaşı, Yıldırım ilçesinde iki dönem meclis üyeli ve il yönetiminde çalıştığını söyledi. Hakkınızı helal edin. Ve aleyküm selam. Bu Allah'ı zikretmekle alakalı, toplanmanın faziletiyle alakalı, son üç tane hadisimiz kalmış.
Onları da okuyalım. Bir dahaki aya, haftaya özür dilerim. İnsanın Allah'ı zikretmeksizin ve Peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme salavat getirmeksizin bir mecliste oturması. Allah izin verirsin. İnşallah oraya geleceğiz sonra. Bu konuyla alakalı, Allah'ı zikretmek için toplanma konusuyla alakalı tergip ve terhibten 12. hadis. Mutlaka Allah-u Teala kıyamet gününde yüzlerinde nur olan bir takım kavimleri inciden minberler üzerinde diriltecektir. İnsanlar onları imrenirler, onlar peygamberler ve şehitler değillerdir. Buyurdu Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme bir bedevi diz çöküp Ya Resulallah onları bize açıkla bilelim dedi. Onlar çeşitli kabilelerden ve çeşitli memleketlerden Allah için sevişenler ve Allah'ı zikretmek için toplanıp onu zikredenlerdir buyurdu.
Hani böyle kavim diyor burada, başka hadislerde işte toplananlar ondan sonra başka bir yerde böyle kavim olarak nitelendirmiyordu ama küçük topluluklar olarak nitelendiriyordu. Ama bunlar normalde şimdi kavim dedi. Bu hemen hemen tahmin ediyorum. Bu bir sefer veya iki sefer olmuş olan şeyler değişik rivayetlere göre lafızlar değişiyor. Ama ana tema şu. Bu insanların en önemli iki özellikleri var. Birbirlerini Allah için seviyorlar ve toplandıklarında Allah'ı zikrediyorlar. Bunlar kıyamet gününde yüzleri nurlu bir şekilde nurdan kürsülerin üzerinde halk olacaklar.
Ve peygamberler ve şehitler bunlara gıpta ile bakacaklar. Bakın Allah için birbirlerini sevip toplandıklarında Allah'ı zikredenlerin enteresan müjdesi şu. Bir, peygamberler ve şehitler onlara gıpta ile bakacaklar. Çünkü mahşerin en bu noktada rahatı peygamberler ardından şehitler. Bunlara çünkü hesap yok. Peygamberler zaten seçilmişler. Bunların bir hesabı, kitabı yok. İnsanlar oluk oluk, bölük bölük o mahşerin sıkıntısından peygamberlere müracaat ediyorlar. Hani var ya uzun bir hadis. İnsanlar giderler Adem'e.
Adem'e, Adem gider işte sırasıyla o İbrahim'e, İbrahim, Musa'ya, Musa, İsa'ya ve hepsi de toplanırlar. En son Muhammed-i Mustafa'ya toplanırlar. Sallallahu aleyhi ve sellem'e. Bütün mahşer halkı, şefaat için. Ve o bütün mahşer halkının şefaatçisidir. Secdeye kapatır. İkinci mahşerin önemli insanları Allah yolunda şehit edilenlerdir. Şehitlerin en faziletlisi Kur'an ve sünnet için din-i mübini İslam'ın ayakta durması için şehit olanlardır. Bunlar şehitlerin ekberidir. En büyüdür.
Ondan sonra işte hastalıktan dolayı şehit olanlar, ondan sonra işte malını korumak için şehit olanlar, ondan sonra ırzını, namusunu korumak için şehit olanlar. Fazilet olarak sıralamada hata yapmış olabilirim. Bunlar ardından gelir. Fazilet sıralaması. Bir kimsenin malını korurken de öldürülmesi o kimseyi şehit eder. Bir kimseyi namusunu korurken öldürülmesi o kimseyi şehit eder. Erkekler, kadınlar, namuslarınızı korumak için ölünceye kadar mücadele etmekle mükellefsiniz. Sizin evinize birisi tasallutta bulunursa bu mücadeleyi yapmakla yükümlüsünüz. Bu mücadele farz. Bu mücadele esnasında öldürülürseniz şehitsiniz.
Eşinizin, kızınızın, oğlunuzun, kendinizin namusunu korumak için koruma noktasında öldürülürseniz şehitsiniz. Öyle ne yapalım? Yapacak bir şey yoktu. Bize tecavüz etti, gitti. Yok. Kadınlar bu konuda kendilerini korumak için kendilerini yetiştirmeliler. Çocuklarını bu konuda korumak için yetiştirmeliler. Kızlarınızı korumak için bu konuda yetiştirin. Sana hiçbir yabancı erkek dokunmayacak. Sana hiçbir yabancı erkek ilişmeyecek. Bir yabancı erkek senin yanağını ellerse sen onun kolunu koparacaksın. Bir yabancı erkek senin başını okşarsa onun kolunu koparacaksın. Kız çocuklarınızı elde yetiştirmeyin.
Yetişkin kızlar yetişirken onları koruyun, muhafaza edin. Yabancı erkekler onlara fazla dokunmasın. Bu konuda dokundurtturmayın. Erkek çocuklarınızı dokundurtturmayın. Erkekler de dokunmasın onlara. Öyle yok kesme alacakmış, yok öyle okşacakmış. Dokundurtturmayın. Bir namus bilinci. Bir dokunmama bilinci oluşturun çocuklarınızın üzerinde. Eşinizin üzerinde hakimiyet kurun erkekler. Sana benden başka hiç kimse dokunmayacak. Buna müsaade etmeyeceksin. Kim olursa olsun. Yok teyzenin oğlumuş, yok halanın oğlumuş, yok amminin oğluymuş, yok komşunun oğluymuş. Yok sınıf arkadaşıymış, yok okul arkadaşıymış.
Sana hiç kimse dokunmayacak. Benden başka hiç kimse sana dokunmayacak. Bitti. Namus anlayışı. Tokalaşmak zorunda değilsin hiç kimseyle. Tokalaşmayacaksın. Ya müdür bey elini uzatıyor. Bir sefer elini uzatır, ikincisini de uzatamaz. Ya başımızdaki amir elini uzatıyor, uzatmasın. Bir sefer uzatır, ikincisini de uzatmaz. Der ki bu ya, bu kadın hodulun teki uzatmıyor elini kimseye de. Bitti. Yerleşecek, oturacak. Dokunmayacak hiç kimse sizin mahreminize. Sizin kadınınıza hiç kimse dokunmayacak. Sizin kadınınıza hiç kimse laf söylemeyecek. Sen evlendin mi evlendin, bu karı senin mi senin?
Senin, senden başka o kadına hiç kimse laf söylemeyecek. Hiç kimse. Annenmiş, babammış, dayınmış, amcanmış, halanmış, yok teyzenmiş. Ulan bu hatun orta yermalı mı? Senin hanımın bu. Kimseye laf söylemeyeceksin. Sen dikileceksin. Kimin bu kadınla bir işi varsa ben kocasıyım buradayım diyeceksin. Kendi annesi, babası dahil. Benim kızım değil mi? Değil, benim karım şimdi. Benim yeğenim değil mi? Değil, benim karım şimdi. Konuşamazsın. Sen ona laf söyleyemezsin. Sen ona bağırıp çağıramazsın. Sen ona gözünün üstünde kaşın var diyemezsin. Ne diyeceksen bana söyle. Bana söyle.
Bu namus, iffet anlayışı. Bu şeref, haksiyet anlayışı. Herkes duracak. Allah rahmet eylesin. Babamı çok takdir ederim bu konuda. İkide birde söylerim ya. Ben, yani Allah affetsin. Ben kendim onun gibi değilim mesela. Onun kadar olamadım ben. Bu konuda on numaraydı adam. Ne bize ne anneme. Birisi kalkacak, gözünün üstünde kaşı var diyecek. Onun söylediğine, söylemişine yüz bin pişman eder. Biraz argo, biraz böyle yani edep dışı. Ama anlamıyor insanlar başka türlü. Bir de işin bu tarafı var. Biz edeb ettikçe bizi böyle şey zannediyorlar, pısırık bir şey zannediyorlar. Evet, namusumuzu korumakta edebiliyiz ama koruyacağız.
Şehit olur insan. Gün geçtikçe bu erdemlilik, bunlar kayboluyor ortalıkta. Farkında mısınız? Kızlar, erkekler çok rahat birbirleriyle sarmaşıyorlar, dolaşıyorlar, elleşiyorlar. Rahat herkes. Yani bir şey yokmuş gibi. Ben bazı esnafları görüyorum, kadınların sırtına varıyorlar. Görüşürüz abla. Ulan bu ne? Kadına ne dokunuyorsun sen? Kadınlar da alışmış. Böyle birisi omuzuna dokunuyor, birisi koluna dokunuyor. Görüyorum ben böyle. Birisi böyle kadının kolunu almış, böyle hani böyle şey yapıyor, konuşuyor ya, okşuyor koluna böyle. Kadın da bir şey demiyor. Neden? Bu algı kayboldu.
Kadının namussuzluğundan, iffetsizliğinden değil. Bilmiyor, öğretilmedi. Öğretilmedi. Herkes, herkesin karısına laf söylüyor. Herkes, herkesin çocuğuna istediği lafı söylüyor. Ya durun ya. Durun ya. Bu ne ya? Herkes, herkesin karısının arkasından istediği gibi dediket ediyor. Gıybet ediyor. Durun ya. Durun kardeşim ya. Durun. Durdurun da. Milletin eder çivisi kalmadı. Milletin terbiye çivisi kalmadı. Milletin namusunu, diline doluyor, konuşuyor boyuna. Kimse de dur demiyor. Dervişlik sünepelek değil.
Dervişlik soysuzluk değil. Değil. Benim dervişliğim öyle değil. Namusumuzu koruruz, karımızı koruruz, çoluğumuzu, çocuğumuzu koruruz, dergahımızı koruruz, koruruz. Koruruz. Şehit oluruz korurken de. Eyvallah. Şehitliğin en faziletlisi, Kur'an ve sünnet yolunda canı teslim etmek. Ne fazileti? Ne fazileti? Öyle değil mi? Evet. Peygamberlerden sonra derecesi. Evet. Ama peygamberler de onlar da gıptayla bakacaklar. Ya bunlar kim? Hatta başka bir rivayette öyle diyordu ya. Bunlar hangi peygamberlerden? Peygamber değil.
Bunlar hangi şehitlerden? Şehit de değil. Ya bunlar kim? Bunlar dünyadayken Allah için birbirlerini sevip toplandıklarında Allah'ı zikredenler. Allah için birbirimizi seveceğiz. Toplandığımızda da Allah'ı zikredeceğiz. Fıkıh öğreneceğiz, kelam öğreneceğiz, hadis öğreneceğiz, tefsir öğreneceğiz. Oturacağız, la ilahe illallah diyeceğiz, Allah diyeceğiz. Allah'ı zikredeceğiz. Cenab-ı Hak bizi onlardan eylesin. Herhangi bir cemaat, 13. hadis, Allah'ı zikretmek için oturursa mutlaka melekler onları kuşatır. Rahmet kendilerini kaplar, üzerlerine huzur iner. Ve Allah onları katında bulunan meleklere anar. Allah bizi bunlardan eylesin.
Amin. Yine Enes bin Malik nakletmiş. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki, Cennet bahçelerine uğradığınızda otlayınız buyurdu. Ashab cennet bahçeler nedir diye sorduklarında, zikir halakalarıdır buyurdu. Neymiş? Zikir halakaları. Dikkat edin. Zikir halakaları. Demek ki zikir ne şekilde yapılacakmış? Halaka şeklinde. Ya nereden çıkardınız bunu böyle yuvarlak halaka şeklinde toplanıyorsunuz? Aha siz hadis. Zikullahın yapılış şekli nasıl olacakmış? Zikir halakaları. Bir hadis-i şerifte ne diyor? Olgunlaşmış buğday başaklarına. Rüzgarın salladığı gibi. Siz de Allah'ı zikrederken sallanın.
Demek ki sallanmamızın şekli de nasıl olacakmış? Böyle olacakmış. Önümüzdeki hafta insanın Allah'ı zikretmeksizin ve Peygamber Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem hazretine salatı selavat getirmeksizin bir mecliste oturmaması ile alakalı hadisten devam edeceğiz inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.