mustafaozbag.org

5. Sabır ve Kanaat 4 kapı 40 Makam

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · 21 Mayıs 2022 · 58:14

Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahîm, Eftâle zikârfâle mennehu, La ilâhe illâhu, Muhammeden Resûlullah, Cemiyen Enbiyâyi ve Mürselîn, Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn, Selâmünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin, Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin, Rabbim cümlemizi ve cümle ümmeti Muhammed'i hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin, Hakkı hak bilip, hakkı yaşayan, hakkı mücadelesini veren, hakkı mücadelesinin peşine koşanlardan eylesin,
batılı batıl bilip, bile bile batıla dalanlardan eylemesin, batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Bu batılı bile bile işlemek kadar büyük günah kebair yoktur. O yüzden bir kimse batılı bilmez, bilmeden batılı işler. O diyelim ki onun günahı bir ise, batılı bile bile işleyenin veya batılı, batılı bildiği halde batıl olmadığını düşünerekten yapan kimsenin günahı on olur. O yüzden batıla dalmayan Rabbim kullarından eylesin. Batılın bir ameli tarafı vardır, bir de akide tarafı, imani tarafı vardır. Ameli tarafı batılın normalde farz ibadetleri terk etmek gibidir. Bu amelidir. Veyahut da günah kebairler işlemek gibidir. Bu amelidir.
Ama en tehlikelisi akide yönünden yani akait yönünden, o kimsenin imanını ilgilendiren bir meseledir. O yüzden batıl derken asıl benim kastım odur. Bir kimse namaz kılamayabilir, oruç tutamayabilir, nefsine uyar. Ne bileyim nefsine uyar, günah işler. Kuluz. Bunları tövbe ederiz, tekrar geriye döneriz, rüce ederiz. Cenab-ı Hak bir şekilde affedeceğini beyan etmiş. Eyvallah. Ama bir kimse bir şeyin hakikatini bildiği halde, imani meselelerde ona itiraz eder, ona karşı çıkarsa Allah muhafaza eylesin şirke düşer. Rabbim şirke düşen kullarından bizlere eylemesin. Amin. Bizleri bu manada emanını aldığı, hıfzını aldığı kullarından eylesin. İnşallah. Bu en son kaldığımız beyti biraz fazla açtık.
Malum bu dört kapı kırk makam olarak bunu biraz böyle teferruatlandıralım istedik. O yüzden marifet kapısının sabır ve kanaat makamındayız bu akşam. Bu tabii aslında ırkçılık gibi algılanmasın bu. Orta Asya'dan itibaren, Orta Asya kelimesi de hoş değil de ama şimdi herkesi öyle tanıdığından öyle diyoruz, öyle bildiğinden. Bunları İngilizler bizim içimize soktu. Orta Asya, Orta Doğu. Neye göre Orta Asya, neye göre Orta Doğu? Bizim normalde Orta Asya diye nitelendirdiği yer bizim ana vatanımız. Yani Türklerin komple vatanı. Tacikistan, Türkmenistan komple. Kazakistan, Azerbaycan. 1071'e kadar Anadolu yok.
1071'den sonra Anadolu'da girdi işin içine. Bizim ana vatanımız, her tarafımız. Yukarı Mezopotamya diye nitelendirdiğimiz bu yerlerde Sufilik, Hoca Ahmet Yesevi'nin kanalından, öğretisinden gelir. Bizim tarikat öğretimiz, Sufilik öğretimiz, Hoca Ahmet Yesevi'ye dayanır. Hoca Ahmet Yesevi'den itibaren o hora sanayileri dediğimiz o zatlar bize Sufiliği, tarikatı getirmişler.
Aslında tarikat lafızı da yoktur önce. Sadece Sufilik vardır. Ve Hoca Ahmet Yesevi'nin öz 4 kapı 40 makamı vardır. Ben Mesnevi'yi 4 kapı 40 makamın şerhi olarak görürüm. Bu Hoca Ahmet Yesevi bunu 4 kapı 40 makam olarak nitelendirmiş. Hacı Bektaş Veli'de de aynı öğreti vardır. Horasan erlerinin hepsinde aynı öğreti vardır. Ve hepsi de bu öğretiyi gittikleri yerlere de götürmüşler, yaymışlar. O yüzden burada sırası gelince Beyt'ten ben de bu 4 kapı 40 makamı biraz anlatmak istedim. Bizim dergah olarak öğretimiz de bunun üzerine kuruludur. Bizim öğretimiz başka bir şeyin üzerine kurulu değildir.
Çünkü Hacı Bekir Baba Mahmud-i Hüdaye Hazretleri'nin dergahında yetişme. Ondan sonra Mısır Tanta'ya gidip oradan icazet alıp gelip Osmanlı'dan icazetini tasdikletip idip yine Çorum'a yerleşmiştir. O yüzden bu öğreti bizde kadim bir öğretidir. Nereden? Ta Hoca Ahmet Yesevi'den. Sonradan gelen Hacı Ala-i Der Efendi de Ahizkalı'dır kendisi. Adı da Ahizkalı Hacı Ala-i Der Efendi'dir. O da Ahizka'dan Mürsid-i Kamil olarak gelir. Manen dergahının tabiri caizse postuna oturur. Hacı Bekir Baba'nın o zaman için etrafından bir kimse yetişmez. Hacı Bekir Baba da vasiyet eder. Sabredin bekleyin dergahının sahibi gelecek der. Sonra vefat ettikten sonra bir müddet sonra Hacı Ali Haydar Efendi Ahizka'dan gelir.
Çorum'a yerleşir. Onun da öğretisi yine dört kapı kırk makamdır. Aynı şekilde ondan sonra Çorum'un Hacı Mustafa Efendi Hazretleri'nin de öğretisi dört kapı kırk makam üzerinedir. Ve Şeyh Efendi'den de Allah rahmet eylesin bizim aldığımız teknik olarak Şeyh Efendi Hazretleri dört kapı kırk makam demezdi. Ama onu anlatırdı bize. Bize anlattığı oydu. O yüzden ben de kardeşlere, arkadaşlara gücümün yetince, nefesimi verdiğince, dilimin döndüğünce ben de dört kapı kırk makamı anlatmaya çalışıyorum. Bunlar sufilikte temel öğretiler. Bu sufilikte temel öğreti derken bu öğretiydi dışarıdan alınmış değil. Kur'an ve sünnetin süzgecinden geçirilmiş. Kur'an ve sünnetin süzgecinden geçirerekten bir sufinin nasıl olması gerekir, bir dervişin nasıl olması gerekir bu öğretidir.
Herkes bu öğretiye uyar, tabi olursa hem kendi nefsini kurtarmış olur hem de bunu öğrettiği insanları insanın inşallah kurtuluşuna vesile olur. Bu, bugünkü neydi? Marifet kapısının sabır ve kanaat makamını anlatmaktan başlayacağız inşallah. Sabır, sabır öyle bir şeydir ki, insanı kemale erdiren en önemli olgulardan birisidir. Sabır. Sabır böyle insanın başına gelenlerden, ben kısa yoldan gideceğim, başına gelen hadiseleri bir başkasına şikayet etmeyip Allah'la alışverişte bulunmasıdır. O zaman kul şikayetini insanlara bildirmez. Şikayetini Rabbine bildirir.
Mesela hastalığı dair olsa, hastalığından inlese, Rabbine inlese, bu onun sabırsız olduğunu göstermez. Sufiler için sabırsızlık, kalkıp başına gelen hadiseleri etrafına şikayet etmektir. Sufiler için. Eyvallah Mustafa abi, hoş geldin. Bir kimse Allah'a derdini anlatsa, Allah'a münacaat etse, Allah'a bu manada başına gelenleri sayısa, dökse, bu sabırsızlık değildir.
Bu Allah'ın hoşuna gider daha. Der ki, kuluma ben bela verdim, musibet verdim, sıkıntı verdim, dert verdim, gamı verdim, keder verdim. Kulum döndü, bana dua etti. Kulum döndü, benimle haşır neşir oldu. Bu çok önemli bir sufilikte, tabiri caizse böyle bir tümsek demeyeyim, bu tepe gibi bu. Burayı aşan insan tümsek değil, tepeyi aşmış olur.
Çünkü herkes, en büyük problem budur. Başına gelenlerden dolayı insanlara şikayet eder. Oysa başına geleni sevk eden Allah'tır. Sevk eden. O'nu yaratan da Allah'tır. O'na müsaade eden de Allah'tır. Bakın, O'na müsaade eden de Allah'tır. O'nun sahibi de Allah'tır. Başına gelen bir şeyi sen bir başkasına şikayet edince, o zaman sahibini unutmuş oluyorsun. O yüzden, tabi sabrı Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri tarif ederken, üçe bölmüş. Bir, müsibetlere karşı sabır. Yani başına gelen bela, musibet, sıkıntı, dert, gam, kasvet, bunların hepsine karşı sabretmek. İkincisi ne? İkincisi de kullukta, ibadette sabır.
Haramlardan uzak durup, Allah'ın emrettiği şeyleri yerine getirme. Üçüncüsü ne? O kimse, günah işlememekte sabır. Bir, taayette yani o kimse Allah'a karşı ibadet etmekte sabır yapacak. Üçüncüsü ne? Günah işlememek için sabır yapacak. Yani günah işlemen mümkün. Her şey önünde, her şey elinin altında. İstediğin zaman ona gücün, kuvvetin yetiyor. Ama işlemiyorsun. Bu da sabrın içerisine koymuş. Ve sabrı o zaman biz Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dilinden tarif edecek olursak, sabrın temeli üçe dayandı. Bir, bela ve müsibetlere karşı sabır. İki, bir kimsenin ibadetlerde sabır etmesi. Üç, o kimsenin günahlara düşmemek için sabır etmesi. Üç ayak oldu sabır için.
Üç, sac ayağı oldu. O zaman bu üç sac ayağına sahip olan bir kimse sabra sahip oldu. Ve böyle olunca, hadis-i şerif devam ediyor. Kim kaldırılıncaya kadar, müsibete güzelce sabrederse, Allah ona üç yüz derece yazar. Demek ki bir musibet geldi, bir sıkıntı geldi, bir bela geldi başına, bir hastalık geldi. Bu kaldırılıncaya kadar, sen buna sabredersen, üç yüz derece veriyor Cenab-ı Hak ona. Ne zaman kaldırılırsa, üç yüz dereceye söyleyeyim mi? Sahabe soruyor çünkü. Diyorlar, Ya Resulallah, bu derece nedir? Diyor ki, Uhud dağları, sıra dağlar altın olsa, siz tasadduk etseniz, bir dereceye ulaşamazsınız diyor. Bakın, bir dereceye ulaşamazsınız. Bütün Uhud, Uhud, biz o Ümre'ye gidenler bilirler, sadece oradaki tepe değildir.
Uhud, sıra dağlı dağdır. O tamam, bir ucu ta neredeyse Mekke'ye dayanır. Onun bir ucu Medine-i Münevveri'dedir. Uhud, sıra dağlarıdır. Ve Hz. Resulullah diyor ki, sallallahu aleyhi ve sellem, onlar altın olsa, tasadduk etseniz, bir dereceye ulaşamazsınız. Ve, 300 dereceye zarar, her iki derece arasında, sema ile arz arasında, mesafe kadar yücelik verir. Kim de, ibadette sabrederse, Allah ona 600 dereceye zarar. Birisi de ibadette sabrediyor. Kolay değil. Ya namaz farz diyorsun, bitmiyor namaz. Oruç bitmiyor. Sağlığın yerinde olduğu müddetçe, ölünceye kadar oruç tutacaksın. E, namaz, namaz bitmiyor. Ya bir de kış günü olunca, ardı ardına geliyor.
Daha öğleyi kılıyor, ikindi, öğleyi kılarakılmaz daha ikindi okunuyor. Kılarakılmaz akşam okunuyor. Diyorsun ki ya namazı ardı ardına, bitmiyor. Yani, müminin ibadeti bitmez. Müminin ibadeti ölünceye kadar devam eder. Zikrullah bitmiyor. Halakayı zikrullah bitmiyor. Gidiyorum bir yerden ders alıyorsun, virt alıyorsun, bitmiyor. Çek Allah çek, çek Allah çek. Bir de ehline sen isabet ettiremezsen, bir rüya görüyorsun diyor, üç bin daha ilave ettin. Bir rüya daha görüyorsun, beş bin ilave ettin. Bir rüya daha görüyor, otuz bin ilave ettin. Ben çünkü daha yeni dervişliğinde hep örneklerim bunu. İzmir'den birisi geliyordu, benim şeyhim sensin diyordu.
Diyordum, benim şeyhim var. Ondan sonra Abdullah Efendi benim şeyhim diyordum ben. O kendisinin de şeyhi vardı. Ondan sonra bana ders ver diyordu. Senin şeyhin var, benim şeyhimdi Abdullah Efendi. Ben şeyh değilim diyordum ben. Rüya anlatamıyordu şeyhine. Diyordum, neden anlatamıyorsun? Çok özür dilerim, böyle taklit ediyormuş gibi olacak ama hep eli cebinde devamlı, devamlı ders çekiyor. Dedim ya bu ne? Mübare, rüya anlatınca hep zikrimizi arttırdı. Hep dersimizi arttırdı. Hadise bu. Ya ne zaman rüya anlatsa dersini arttırıyormuş. Dedim, o sana diyor ki, bana rüya anlatma. Benim rüyadan anladığım falan yok. O yüzden dersini arttırıyor senin dedim. Başka bir şey değil. Dedim, ben şimdi kimseye kolay kolay şeyhini bırak demem.
Ama dedim ya bu öyle değil. Bir rüya ilmi var. Bu ilim var. Senin normalde rüyanı tevil etmesi lazım. Rüyana göre bir ders vermesi lazım. Ya hiçbir şey bilmiyorsan hayırlı olsun, mübarek olsun de gönder adamı. Yok böyle o virdin arttırıyormuş. En son 35 bin çekiyordu. Ben onu bıraktığımda 35 bin virdi vardı günlük. Evet, yani bazı şeyhler vardır. Rüyadan anlamazlar. Öyle anlamayan bir şeyhe düşersen, bir rüya anlattığında boyuna sana ilave eder. Ve bakın, bir yere sufi oluyorsunuz, derviş oluyorsunuz. Dersiniz bitmiyor. Zikrullah bitmiyor. Bunda sabır. Yani her gün virdin var, dersin var. Her gün ders çekeceksin. Olmadı perşembe var. Olmadı cumartesi var. Olmadı bir de mahalle dersi var.
Olmadı evlerde ders var. Hiçbir şey olmadı bir de telegramdan ders çıktı şimdi. Yani yatıyorsun ders, kalkıyorsun ders. Bir şeyhefendi, kır şehirden hafız getir dedi. Bayındır'a geldiler. İki gün bayındır'da misafir oldular. Ondan sonra biz tabii yemekte başlıyor. Zikrullah. Yemek bitiyor. Zikrullah. İndir sofrayı. Zikrullah. Kaldır sofrayı. Zikrullah. Biz ona bir şeyler soruyoruz. Olmuyor. Zikrullah. O da bize geldi. Hani çok böyle arkasında Hacı Elaydar Efendi namaz kılmış. Kurra hafız. Hacı Mustafa Efendi namaz kılmış. Hep Ramazanlarda giderler. Kırşehir'de onun arkasında Ramazan'ı orada geçirdiler. Hatimle teravih kılarlarmış.
O böyle şey, kurra hafız bir kimse. Ondan sonra bizim hafızlıkla bir işimiz yok fazla. Biz malum ne olduğumuz. Biz ha böyle dayan zikrullah. Şeyh Efendi geldi. Abdullah Efendi dedi. Allah'ını seversin. Benim bir yakamı kurtar şuradan dedi. Bir tuhafıma gitti. Ne yaptık adama dedim ya. Hani biz böyle misafir gelmiş. Gençlik de var bizde ama böyle. işte hürmette, hizmette böyle kusur etmemeye çalışıyoruz. Böyle bir an böyle yerin dibine girdim dedim. Ne yaptık acaba biz buna? Şeyh Efendi döndü. Hafız Efendi ne oldu dedi. Vallahi de Abdullah Efendi, billahi de dedi, tillahi de sahabeler bu kadar zikrullah yapmadı dedi. Ulan kusurumuz olsun dedim ya.
Yeminle billahi diyor. Sahabeler bu kadar zikrullah yapmıyordu diye. Biz sabah namazını kılıyoruz hep beraber zikrullah. Ondan sonra bir de hadis-i şerif söylüyoruz. Kim sabah namazını kılar da güneş doğunca Allah'a kez zikrullahı oturursa İsmail Aleyhisselam'ın kavminden on tane köle azat etmiş gibi sevabı vardır. Haydi sabah namazından sonra zikrullahı yapıyoruz biz şimdi. Tabi o mübarek de böyle zikrullahlara katılıyor ama hani vardır ya böyle bazen geriller topluluğa herkes kopmuştur böyle La ilahe illallah ama böyle hani söyleyin siz ya o şeyde ama biz onun yaşlılığına veriyoruz ağır başlı diyoruz. Oysa o zikrullah'tan böyle bir yakasını kurtarası geliyormuş. Bizim haberimiz yok.
Biz oturuyoruz zikrullah, kalkıyoruz zikrullah. Ne o iki tane çerez geliyor zikrullah, iki çay geliyor zikrullah. Biz zikrullahsız durmak yok. Var ama böyle şey biz böyle Allah affetsin haller havada uçuşuyor. Bayındır'a kim giriyor dervişlerden? Kim bilecek onu? Öyle. Herkes hep huzurda gece gündüz. Filanca yerden geliyorlar. O filanca yerden geliyorlar dediğinde ispat olacak o. Gidiyorlar bakıyorlar gelen giden yok. Ne o lan? Senin derviştin bu kadar mıdır? Hani geliyorlardı? Ya işte Sen de hal mal yok. Tabiri cezak sen yal dervişisin. Hal dervişi değil. Onu tutturacaksın. Onu tutturmazsan iyi kim geliyor hadi söyleyin bakalım.
Muhabbet bu. Filanca geliyor. İyi üzerinde ne var? Gömlek olarak. Mavi mi, beyaz mı, siyah mı, kareli mi? Onu bilecek. O yüzden çatır çatır zikrullah yapıyor herkes. Çatır çatır. Bildi tamam. O baba derviş. Gözlerinde biraz bel ertti mi mesele bitti. Ama gerçekten de öyleydi. Sonra tabi başka dergahlar laf atıyordu bize. Siz hani uçmuşsunuz, delirmişsiniz. Böyle dervişlik mi olur? Öyle yaşamışlar. Şimdi insanın kendisinde olmayınca olanı kerih görüyor. Yok böyle bir şey ya. Ya var? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kabirde azap çekenleri görmüş.
E o peygamberdi. Ulan biz de onun ümmetiyiz işte. Biz de onun ümmetiyiz. E onu veliler, mürşidi, kamiller kendilerince söylerlerken diyorlar ya ümmetin alimleri, velileri Beni İsrail peygamberlerin mesabesindedir. İyi, öbür peygamberler İsa aleyhisselam denizin üzerinde yürüdü. Hepsinin mucizesi var. Ama kendisinde olmayan inkar eder. İşte velhasıl kelam kullukta sabır. Namazda, abdeste, oruçta, zikirde, dergahta kolay şeyler değil. Sen geliyorsun, oturuyorsun. Herkes İsmail değil. Yanındaki diyor ki biraz öteye git. İsmail'e kimse diyemez ama başkasına der. Adam öteye gidiyor. Biraz daha öteye git diyor. Sardığın var mı senin?
Veyahut da biz, mesela benim başıma gelen bir zikrullah taşın. Şeyh Efendi geliyor, benim önüme geliyor. Hani ilahi söyle. Ben ilahi söylüyorum, yanımda zakir var. Vuruyor. Sen sus diyor. Estağfurullah lazım. Neyse, Şeyh Efendi bir daha önüme geliyor. Gene söyle diyor. Gidiyor. O gene vuruyor. Sen sus diyor. Ben de bu sefer döndüm. Sen misin Şeyh? O mu dedim. Söyleyeyim mi dedim ben? Kaldı bu. Ne bu dedim ya. Biriniz söyle diyorum, biriniz sus diyor dedim ben. Şeyhin lafının üzerine laf konmaz. E kolay değil. Dervişlikte de sabır lazım. Asıl sabır burada lazım. Bakın asıl sabır burada lazım. Taatte sabır olarak.
Allah bizi onlardan eylesin. Öyle sabrederse ona 600 derece yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de günaha karşı sabrederse Allah onu 900 derece yazar. Kim de günaha karşı sabrederse Allah onu 900 derece yazar. 2 derece arasında arzların hududuyla arş kadar olan mesafe arasında yücelik vardır. O zaman sabır kadar kıymetli bir şey yok. Hani vel asrıda da bütün insanlar hüsrana uğramıştır. İman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Demek ki sabrı bir başkasına da tavsiye edince sen de kurtuluşa erenlerden oluyorsun. Hakkı tebliğ edeceksin, sabrı tebliğ edeceksin, iman edeceksin, iyi amel işleyeceksin.
Dört madde. Ancak bunlar kurtuluşa erdi. Öbürküler kurtuluşa ermedi. Allah muhafaza eylesin. O yüzden sabr, sabretmek sufiliğin içerisinde olmazsa olmazlardan birisi. Ve bir kimse sabrederse, sabır makamına oturursa o gerçekten takvaya erenlerden olur. Bakın takvaya erenlerden olur. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde bir kimse ama ibadetlerin meşakkatine, ama bela ve musibetlerin meşakkatine, ama günahlara karşı mücadele etmenin meşakkatine karşı sabırlı olacak. Ve bunda sabredecek, ayaklarının üzerinde dimdik duracak, geri dönenlerden olmayacak. Yani namazı terk etmeyecek, orucu terk etmeyecek, zikrini terk etmeyecek, halakayı zikrullahını terk etmeyecek.
Orada sabredecek veyahut da kendince, bu bütün topluluklarda olur, kendince ya bana haksızlık yapıyorlar diye düşünür, sabredecek orada. Sabırdan asla ve asla geri dönmeyecek. Çünkü Allah sabırlıdır, Allah sabredenleri de sever. Allah da sabırlıdır. Allah nasıl sabırlıdır? Kul günahmış der, Cenab-ı Hak hemen yazmaz onu bekletir, tövbe eder diye. Allah sabırlıdır. O yüzden ne yapacağız? Biz her daim sabredenlerden olacağız inşallah. Bağlantısı kopuyor bunun. Değil mi? Sizin de mi koptu? Evet.
Bu sabırla beraber neydi? Bir de kanaat etmek vardı. Kanaatı herkes normalde kendince farklı yorumlar. Biz tembelliği kanaat olarak görmeyelim. Yani bir kimse tembellik yapıyor, bunu kanaat olarak görüyor. Tembellik kanaat değildir. Kanaat nedir? Bir kimse çalışır, çabalar, gayret eder, olana kanaat eder. Az çok ona kanaat eder, hamd eder ona.
Ona hamd ederekten Allah'a cevap verir. Bu manada hani dünyayı sevmemekle alakalı bu. Dünyanın peşinden koşmamakla alakalı. Bu yalnız tembel olmak değil. Bu çalışmamak değil. Hani Hz. Mevla'nın başka beytte der ya, bize dünya sevgisi haram kılındı. Dünya değil der. O yüzden kanaat bu manada bir kimsenin kendince, kendince, kendisine verilen paya razı olmasıdır.
Hani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Beytülmal'den mal paylaştırıyordu. Bedevinin birisi geldi dedi, bu kadar mı bana düşen pay dedi. Haksızlık yapıyorsun dedi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri haksızlık yapmadığını, ileride öyle bir devlet başkanları olacak ki, hani haksızlığı o zaman göreceksiniz manasında bir hadis-i şerif iradettiği. Demek ki sana düşen paya kanaat et. Önüne bir yemek gelmiş, kanaat et. Önüne bir tabak gelmiş, kanaat et. Veyahut da çalışmışsın, çabalamışsın, koşturmuşsun bir şey elde etmişsin. Cenab-ı Hak bir şey lütfetmiş. Kanaat et. Onu hor hakir görme. Onu eksik görme. Bakın onu eksik görme.
Bu koşmamak, çalışmamak, çırpınmamak değil. Allah muhafaza eylesin. Rabbim bizi tok gözlülerden eylesin. Yani o bu manada hani yine hadis-i şerifte gerçek zenginlik mal çokluğuyla değil, gönül tokluğuyla derler. Sufi kanaat eder bir şeyi kendine ihtiyaç görmezse onun zengini olur. Bir şeye ihtiyaç görürseniz onun fakiri olursunuz. Ama bir şeye ihtiyaç görmezseniz bu manada tok gözlü olursanız onun zengini olursunuz. Sufi'nin kanaatı budur. Ama kanaatı böyle tembellik çalışmamak olarak görürsek o zaman doğru yerde, doğru noktada durmamış oluruz. Allah bizi muhafaza eylesin. Beşinci makam, marifet kapısında hayal. Yani utanma duygusu.
Bağlantı gene mi kesildi? Hayırlısı ben telefonu bağlayayım mı bunu? Efendim? Şimdi otomatik bağlanırsa, bağlanacak bir daha kesilirse bağlanır herhalde.
Evet. Hayâ bir insanın utanma duygusu. Böyle ahlaki olarak çekinceli olmak, çekinmek. Asıl benim hayâ olarak gördüğüm şey, insanın haramlara karşı utangaç olması, haramı işlememesi. Nefsin çirkinliklerine, nefsin kötülüklerine düşmemek, utanmak. Hayâ bu manada takvanın içerisinde tabiri caizse takva ehli olacaksa hayâ onun başlangıcıdır. O artık böyle göstere göstere günah işleyemez, hataya böyle günaha düşmemek ister, böyle utanır, bir günah işlerken çekinir, onun kalbinden, ciğerinden bir şey sökülür gider. O böyle hatta şüphelilere dair böyle içi onun şey olur, ne o? Yırtılır tabiri caizse.
Bu hayâ çünkü yanında Allah korkusunu da getirir. Hayâ yanında Allah'tan utanmayı da getirir. Hayâ yanında halktan utanmayı da getirir. Hayâ yanında insanın kendisinden utanmayı da getirir. Bunların hepsi de bizim halk atasözü olarak içimizdedir ya, yani Allah'tan utanmadın, insanlardan da mı utanmadın?
Hadi Allah'tan utanmadın, kendinden de mi utanmadın? Bunlar halkın içerisinde konuşulur ya, bunlar ne olmuş oluyor? O kimsenin utanma duygusunun ritmik olarak, kendi iç dünyasında çalışması, ritmik olarak. Aslında bu hayâ duygusu öyle bir duygudur ki, ona bir dini terbiye vermesen dahi, insani olarak, ritmik olarak onun içindedir o, o yürür. Hani eskiler ar perdesi derdi, ar. Yani utanmada bir ar perdesi olur. Hani derler ya, ar perdesi yırtıldıysa her şey yapar o diye. Artık onda utanma kalmazsa, utanmıyor hiçbir şeyden. O her şey yapar. O yüzden ehvi takva için, sufiler için, hayâ kapısı kadar önemli bir kapı yoktur.
Çünkü, o kapıdan giren bir kimse, takvaya ulaşır. Desek ki, takva nedir? Ben cevap olarak derim ki, en zirve noktası, insanın haktan utanmasıdır. Haktan utanma nedir? O zaman hani, ihsan nedir dediğinde, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmendir diyor ya, işte takva, zirve noktası, görüyormuşçasına ibadet etmen, öyle yaşaman.
O zaman hayâ veya sabır veya bu tip ahlaki maddeler, kanunlar, undeler, o zaman buraya gelecek. Yani o kimse, görüyormuşçasına ibadet ediyorsa, o zaman göz göre göre bir şey yapmayacak. İşte, hayâ'nın en önemli zirve noktası bu. Diğerini, o kimse kendince, hani yine hadis-i şerifte, sen onu göremesen dahi, onun her daim seni gördüğünün, her daim gördüğünü hissetmen, öyle yaşamandır der.
O zaman hayâ dediğimizde, Cenab-ı Hak seni her daim görüyor, her daim işitiyor. Bu hal üzerinde durmaktır o zaman hayâ. Bunu yoksa normalde, hani, başka türlü başka türlü anlatmak mümkündü. ama burada işin kestirmesi, yani o sufi seyr-i sülük yaşayacaksa, o sufi seyr-i sülük'e doğru yol alacaksa, o sufi seyr-i sülük'e doğru yol alacaksa, o öyle bir hayâ sahibi olacak ki, alt derecesi, o beni her daim görüyor deyip de yaşayacak.
Bunun zirve noktasını, o her daim onu görüyormuşçasına yaşayacak. O zaman böyle olursa, o kimse hevâ hevâs nedir bilmez. O kimse nefsin çarpmasını bilmez. Uğramaz ona. O kimse nefsin, tabiri caizse, emmârenin kulu olmaz. O kimse o zaman, hevâ ve hevâsın kulu olmaz. O kimse şeytanın vesvesesine düşmez. O kimse bunlardan kendini kurtarmış olur. Kurtarmış olur. İşte o zaman o kimse gerçek manada, hayâya utanmaya ulaşır. Öbür türlü, o gerçek manada hayâya utanmaya ulaşmaz. Ve hayâya utanmaya o kimse ulaşmazsa, onun seyr-i sülük'ü da olmaz. Net. Altını çizerek söylüyorum. O kimse utanacak.
Ha, utanmama ne? sen hakkı ve sabrı tavsiye etmede utanmazsın. Hani ayeti kerime var ya, Hazreti Cenab-ı Hak diyor ki, Allah gerçeği söylenmekten hayâ etmez, çekinmez, utanmaz. Allah gerçeği söyler. O zaman, hakkı ve hakikati anlatmakta hayâ yoktur. Utanma yoktur. Dinin kaidelerini anlatmakta utanma yoktur. Bazen hani mesnevi filan bu konuda şey yaparlar, eleştiriler, hani içinde kelimeleri var, içinde bazı cümleler var, işte hani terbiyeye uygun değil diye.
Oysa dinin hak ve hakikatini anlatmakta utanma yoktur. Hatta sahabeler, sahabeler böyle bir hani insanların böyle ya utanma duygusu da mı yok, böyle soru mu sorulur diyeceği, diyerek düşüneceği bir meseleyi sorarlarken, baştan bu ayeti kerimeyi okurlarmış sahabeler. Derlermiş ki, Allah gerçeği söylenmekten utanmaz, hayâ etmez, Allah gerçeği söyler. Allah hakikati anlatır. Hakikati de anlatırken, Allah kullarından çekinmez bu manada. Allah kullarından utanmaz. Hakikat neyse sorar. Veya sahabe kadınlar, böyle mahrem meseleleri soracakları zaman, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, bu ayeti kerimeyi başa, cümlenin başına koyaraktan sorarlardı. Veya erkek sahabeler, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, böyle bir şey soracaklarını da, bu ayeti kerimeyi cümlenin başına koyaraktan söylerlerdi.
O zaman dinin içerisinde, dinin hakikatini ilgilendiren, insanın kendisiyle alakalı, dinin içerisinde bir meseleyi ilgilendiren, meselede hayâ, yani bu manada utanma yok. Hatta Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Medine-i Münevvere'deki kadınlar için, ensar kadınlar için, onlar dinlerini öğrenmekte çok haristiler der. Yani sebep, o Medineli kadınlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine, her şeylerini sorarlardı. Hatta Hz. Ayşe annemiz, biraz onlara böyle eleştirer yaklaşınca, dedi ki, ensar kadınları dinlerini öğrenmekte çok haristler. Bu şerhi düştü. O zaman dinini öğrenmekte utanma yok. Şeyhine bir şey soracaksan, utanma yok.
Sor. Dinle alakalıysa, senin kendi hayatınla alakalıysa, kime soracaksın ki şeyhine sormazsan? Ya Şeyh Efendi'ye de böyle sorulur mu? Dik âlâ ona sorulur. Başkasına sorulmaz zaten. Başkasına sorarsan yanlış anlayabilir, eksik anlayabilir, ters anlayabilir. Asıl şeyhine soracaksın. Hz. Muhammed'i Mustafa'ya sorarlardı. Hani meşhur ya, Ömer helak oldu ya Resulallah. Ayet-i Kerem'e geldi, eşlerinize siz arkadan yaklaşmayınız diye, Ömer helak oldu dedi, koca Ömer geldi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine söyledi bunu. Dedi ki, bu manada değil, dedi, ters ilişkiyle alakalı bu dedi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri.
Eşine dedi, hani, tabiri caizse, büyük abdest organından yaklaşmakla alakalı bu dedi. Bakın onu dahi sordu, Hz. Ömer Efendimiz sordu bir de. Hz. Ömer Efendimiz, böyle bazı şeylerde sert, celalli, o dahi böyle söyledi. Demek ki, dinini öğrenmede, utanma yok. Dinini öğreneceksin. Bilmiyorsun. Soracaksın kardeşim şeyhine. soracaksın. O da o koltuğa oturmasın. Biliyorsa bildiğini aktaracak. Bilmiyorsa öğrenecek de gelecek, aktaracak. Şeyhe çok soru sorulmazmış. Asıl şeyhe sorulur soru. Ben neden geldim, intisap ettim? Ayet-i kerimede, bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz dedi. E benim için zikir ehli de kim?
Benim şeyhim. Bilmediğimi ona soracağım ben. Bilmediğimi ona soracağım. O da bilmiyorsa, onun da soracak kapısı olsun. Gitsin oraya sorsun. Kim ona o vazifeyi verdiyse, gitsin ona sorsun. Bak, kim ona o vazifeyi verdiyse, gitsin ona sorsun. Desin ki, sen bana vazife verdin, ben bu işin içinden çıkamıyorum. Öyle şeyhe soru sorulmaz, laf değil bunlar. Yani başka bir arkadaş yazmış, yani siz ne kadar çok soru cevaplıyorsunuz, biz şeyhimize soru soramıyoruz diye bana yazmış. Yani dedim şeyhe soru sormuyorsan, ne işin var orada? Soracaksın. O da anlatacak.
Ben bilmiyorum. O madem ki ona bir icazet vermişler, oturmuş, ben şeyhim diye de kasılıyor, kasım kasım, o zaman cevap verecek bana. Oturmayacak o zaman orada. ya bir doktora gidiyorsunuz, öyle değil mi? Doktor neyin var diyor, soruyor sana. Sen diyorsun ki, benim başım ağrıyor. Devamlı. Doktor dönüp sana diyor mu? Benim de başım ağrıyor, ben ne yapayım diye. Veya sana cevap vermiyor mu? Cevap verecek sana. Tedavisini koyacak, reçeteyi koyacak önüne. Ya da tabeli alacak koltuğun altına, ben doktor değilim diyecek, yürüyecek, gidecek. O kimse de şeyhse, o zaman soruya cevap verecek. Bilmiyordur, olabilir.
Gidecek, öğrenecek, gelecek. Gidecek, öğrenecek, gelecek. Ben öğrenip gelmeyeceğim. Neden? Ben öğrenip gelecek olsaydım, şeyhe ihtiyacım yoktu zaten. O öğrenip gelecek. Örnekliyorum şimdi. Senin yanındaki eleman kime soracağını? Bilmiyorsa sana soracak. Öyle değil mi? Sen de ona cevap vereceksin. Neden? Senin yanında çalışan eleman. Senin altında çünkü değil mi? Bitti. O bilmiyorsa gitsin Maliye Bakanı'na sorsun. Koş o da gözlerimin içine bakın yeter diyor da. Ona bir şey sorma sen. O diyecek ki, o bizim şeyhleri de geçti.
Hani Anadolu'daki şeyhleri geçti. Anadolu'daki büyük bir kısım şeyh efendiler. Onlara soru sormuyorsun. Zaten onlara da normalde, onlar sana bakmıyor zaten. Sen onlara bakıyorsun. Bakirem, bakirem, bakirem. Feyiz alıp gidirem dedi bana. Böyle baktım. Maşallah, subhanallah dedim ya. Bakıyor, bakıyor, bakıyor. Feyizlenip gidiyor. Yani dini öğrenmek yok. Sahabe öyle yapmazdı. Sorardı habire. Sahabe nerelerde nefis vurur? Onları sorardı. Sahabe nerelerde helaka gideriz. Onları sorardı. Sahabe her şeyini sorardı. Her şeylerini sorarlardı.
Her sabah namazında rüya anlatırlardı. Rüya anlatan olmazsa, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendi rüyasını da anlatırdı. Hatta kendi rüyasını Hz. Ebu Bekir efendimiz yorardı. Bir seferinde dedi, ben sizin rüyanızı yorayabilir miyim ya Resulallah? Dedi, yor. Dedi ki, gökten inen halat dedi, Kur'an'dır. Dindir. Dedi, senden sonra ben tutacağım. Benden sonra dedi, Ömer tutacak. Ondan sonra dedi, Osman tutacak. Açın rüya tabirlerini, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle alakalı. Hadis kitaplarında rüya babı var, husisi.
Ondan sonra Ali tutacak dedi. Ali'den sonra halat kopuyor. Ondan sonra da dedi, o fitne başlayacak. Halat kopuyor çünkü. Şimdi, işte insan şeyhine soracak. Başkasına değil. O zaman sormada utanma var mı? Yok. Allah muhafaza eylesin. Bir kimse dinini öğrenmek için ne yapacak? Utanma yok. Şeyhine soracak. Evet yani, başka kimseye sorulmaz, sorulmaz. Eyvallah. Bir sufinin bu manada soracağı kapısı, üstadıdır. Üstadından başka bir kimse de değildir. Ve, o kimse sormakta eğer ki çekinmezse, Allah ona ilim verir. Bilmediğini soracak. Allah bizi onlardan eylesin. ve yine, sufiler için, bu şey, öğüt var ya öğüt.
Bir kimse terbiye etme. Öğüt kadar. Kıymetli bir şey yoktur. Bunun meydana çıkması için, nasihatın meydana çıkması için de, muhakkak ne lazım? Soru lazım. Allah muhafaza eylesin. Ve yine Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, hani, meşhur ya, eğer, utanmıyorsan, istediğini yap. Bu, çok eski bir hadis. Neden? Ta geçmiş peygamberlerden geliyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki, dört haslet peygamberlerin sünnetlerindendir. Haya, utanma, güzel koku, sürünmek, misvak kullanmak, ağız temizliği, bir de evlenmek. Bir kimse evlenmeyi terk ederse, bütün Adem'den Muhammed-i Mustafa'ya kadar gelen bütün peygamberlerin, sünnetini terk etmiş olur.
O yüzden, evlenmeyi düşünmüyorum demek, peygamberlerin sünnetini terk etmek demek. Ya, diyecek ki, ben evlenmeye muhtedir, değilim, olabilir. Sağlık, fiziki, psikolojik olarak, buna uygun değildir. Bunu diyebilir. Öbür türlü, evlenmeyi düşünmüyorum, demeyecek. Allah muhafaza eylesin. Ve, eee, hani utanmazsan, istediğini yap var ya, geçmiş peygamberlerden gelen, Allah muhafaza eylesin. Bu, öyle bir, eee, tehditvari bir, söz ki, yani bir kimse, sen utanmazsan, ne yapıyorsan yap. Çünkü, utanmadığından dolayı, hayvandan daha aşağı mahluk oldun.
Hayvan dahi utanırken, sen utanmadığın halde, utanmıyorsan, hayvandan daha aşağı mahluk oldun. Allah muhafaza eylesin. O yüzden biz, haya ehli olma, utanma ehli olma yolunda olacağız. Ve, bu, ııı, utanmayı da üzerimizde ne yapacağız? Tesis edeceğiz. Allah affetsin bizi. Amin. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki sahabelere, Allah'tan hakkıyla hayâ edin. Sahabeler dediler ki, biz Allah'a hayâ ediyoruz. Allah'tan utanıyoruz elhamdülillah. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki, söylemek istediğim bu, sizin anladığınız hayâ değil dedi. Allah'tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, batını ve onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır.
Kim ahireti dilerse, dünya hayatının ziynetini terk etmeli, ahireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur. O zaman ne yapacakmışız? Asıl hayâ neymiş? Az önceki sohbette anlattığım gibi, hani ihsan mertebesine ulaşmak. Bu ne? Bütün hazalarını günahlardan uzak tutmak. Yetmedi. İçini de, batini diyor çünkü. Batini ve onun ihtiva ettiklerini. Batini ve onun da ihtiva ettiklerini. Batınını, yani kalbin, yani düşünce, yani havatır, aklından geçenler. Bunları da günahlardan sıyırmak, temizlemek, hayâ etmek, günahı düşlememek, günahı tasavvur etmemek, günahı planlamamak, bu insanın iç temizliği, günahı kalbinden geçirmemek, günahı aklından geçirmemek, havatır, kötü havatır.
Bunlardan uzak tutmak, iç dünyanı günahlardan uzak tutmak, iç dünyanı şirkten uzak tutmak, iç dünyanı her türlü kötü ahlaktan uzak tutmak, kinmiş, nefretmiş, gıybet duygusu, dedikodu duygusu, içeride daha bunlar. İç batınını, yani iç dizaynını düzgün tutmak, temiz tutmak. Bakın, o zaman o kimse, hayanın tadını alacak. İçin çıfıt çarşısı olmayacak. İçin çıfıt çarşısı olursa, dışın da ona olacak. Hani hadis-i şerifte buyurdu ya, bir organ vardır, o temiz olursa, bütün vücut temiz olur, o da kalptir dedi. O zaman kalbi temiz tutma. Kalbi bu manada günahlardan arındırma. Kalbini günahtan arındırmazsan, elin günaha gider.
Kalbini günahtan arındırmazsan, gözün günaha girer. Kalbini günahtan arındırmazsan, elin, ayağın, uzuvların, uzuvların günaha gider. O zaman günahı kesmenin, günah yolunu kapatmanın yeri, kalptir. E kalpte bu günah nasıl oluşur? Şeytan oturursa içine, şeytan oturursa, günah düşünmeye başlarsın. Şeytan oturursa kalbine, senin bütün vücudunu ihata eder, şeytan. E şeytanı neyle kovacağız kalbimizden? Kalbimizden zikrullah ile. Yine hadis-i şerfi hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu, eğer kalpte zikrullah yok ise, kalbe şeytan oturur. Eğer zikrullah oraya oturursa, o zaman diyor, kalp, kalbin dışına çıkar, kalbi eve benzetiyor. O zaman bir kimsenin kalbinde zikrullah var ise, şeytanı kovdu kalbinden.
Yok kalbinde zikrullah yok ise, o şeytanı kovamadı. O zaman onun kalbinden kötülükler geçecek mi? Evet. O zaman kalbinden günah keberler geçecek mi? Evet. Bu kalbinden, içinden geçenleri daha önce sorumluydu Müslümanlar. Sonradan bir ayet-i kerime geldi, Allah sizin kalbinizden geçenleri dedi, hani hesaba çekmez. Bakın, o ilk ayet-i kerime duruyor orada daha. Bu kim için? Bu sufiler için. bazen hani bunu ehli ilim öyle der, hani Kur'an'daki nasuh mesuh meselesi, yani bir ayet-i kerimeyi, başka bir ayet-i kerimenin hükmünü ortadan kaldırması gibi. Bunu sufiler çok kabullenmek istemezler. Derler ki, Allah'ın ayetlerini, hiçbir ayetini, hiçbir ayet ortadan kaldırmaz. Tecelliyatını da ortadan kaldırmaz.
Ya o ayet-i kerime belli bir sınıf kendisine, bu ayet-i kerime bana diyebilir. İşte sufiler de, Allah sizin kalbinizden geçenlerden hesaba çeker, ayet-i kerimesini kendilerine atvederler. Derler ki, avam insan bu ayet-i kerimeden sorumlu değil. Avam insan, evet bu ayet-i kerime var, kalbinden geçenlerden sorumlu değil. Ama sufiler için sorumlu. Sebep, senin kalbinden kötülük geçerse, ben şimdi işin başka tarafına bakacağım. Senin halin kapanır. Kalbinden kötülük geçerse, senin rüyalarının dengesi bozulur. Senin kalbinden kötülük geçerse, senin ibadetlerinin dengesi bozulur. Senin kalbinde devamlı kötülük duruyorsa, sen zikrullah halakasına gelirken dahi zorlanırsın.
Senin kalbinde kötülük duruyorsa, sen dersini çekmekte zorlanırsın. Çünkü kalbinde devamlı kötülük çalışıyor. Kalbinde günah kebar çalışıyor. Kalbinde zikrullah çalışması lazımdı. Kalbinde muhabbetullah olması lazımdı. Kalbinde devamlı Allah'la alışveriş olması lazımdı. Ve Allah Celle Celaluhu, senin kalbine de vakıf. Allah senin kalbine vukufiyeti yok zannetme. O zaman sen kalbi olarak her daim Allah beni hiç olmasa, görüyor, duyuyor, benim kalbime de vakıf olarak düşün. Ve öyle düşünerekten yaşa ki, senin kalbin tertemiz olsun, ihya olsun, ve zikrullah ile hemhal olsun. Ve zikrullah ile hemhal olursa, o kalp haya sahibi oldu.
O, zikrullah ile hemhal olmazsa, o kalp haya sahibi olmaz. O kimse sabır ehli olmaz. Bakın, o kimse sabır ehli de olmaz. Bir yerde lastiği patlar. Allah muhafaza eylesin. Rabbim cümlemizi haya sahibi kullardan eylesin. Rabbim cümlemizi sabredenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi heva ve hevesine uymayanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi şeytanın destesinden uzak olanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi kalbinde zikrullahını muhkim ettiği, devamlı zikrullah ile hemhal olan, kalple ehli olan kullarından eylesin. El-Fatiha'ma sallallahu aleyhi ve sellem. Amin.
Önümüzdeki salı Allah nasip ederse, burada divanı kebir olmayacak. Allah izin verse, önümüzdeki salı bir İstanbul programı olacak inşallah. Sizin önümüzdeki salı programınız var İsmail. O seninle görüşülmüş zaten. Ona binaen böyle bir program yaptık. Ondan sonra Allah izin verse inşallah. O yüzden önümüzdeki salı burada normal yine sema olacak. Ama divanı kebir olmayacak. Allah izin verse inşallah. Cenab-ı Hak sağlık, sıhhat, afiyet verirse, bir aksilik olmazsa inşallah İstanbul'a kardeşlerle bir gündüz yine her zamanki gibi bayanlara akşamına da komple oradaki vakfın, İstanbul vakfının merkezinde sohbetimiz olacak. Hakkınızı helal edin.
Allah razı olsun. Onu normalde sayfalarda duyurun inşallah. Arkadaşlar, kardeşler burada divanı kebir var diye gelmesin kimse. Peki. Hakkınızı helal edin. Selamun aleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi