Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 3 Şubat 2016 · 48:03
Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Karınızı da mübarek eylesin. Amun olsun. Baya bir içeridesiniz herhalde. İçerideseniz bilmiyorsunuz. Yukarıda mahsur kalıyorduk biz. Hayat böyle güzel kar ya. Maşallah. Herhalde yukarıdakiler gelebilirler mi? Gelebilirler mi? Gelebilirler mi? Fatih Suresi 28. ayeti aşağıdaki nedenlere göre nasıl anlamalıyız? Diyanet iki kat pay olarak çevirmiş, gölpünallı ve elmalı ise iki kat pay olarak çevirmiş. Bu iki kat pay ya da iki nasip nedir? İnsanda halk edilen nur nedir? Ey elmalı, ey o bütün iman ederler. Allah'tan korkma ve Resulüne iman edin ki sizlere rahmetinden iki nasip versin. Ve size bir nur vahşeylesin ki onunla yürüyesiniz. Her de size mağfiret görsünüz. Allah gafirur rahimdir.
Bu nurun birincisi dünyadaki hidayete vesile bir sebep olması. Allah'a emanet. Ve aynı zamanda da bir kimsenin dünya için Allah'ı çok severek, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini çok severek, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini nuruyla nurlanıp o kimsenin manevi oruc etmesiydi. Buna bir açıdan başka açıdan bakılırsa bu iki nurdan öbürküsü de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini mahşerdeki şefaati olarak görebiliriz.
O yüzden bunun üzerinde herkes tefsirciler muhakkak bir şeyler söylemişlerdir. Tefsirciler muhakkak bununla alakalı bir şeyler demişlerdir. Bakmak gerek. Ama bu iki nurdan kasıt Allah'u alem. Ben bir kimsenin Allah ve Resulüne iman ederekten iman nuruyla nurlanması, onun hidayet nuruyla nurlanması ve eğer dünyadaysa bu iki nurda ki ben öyle görüyorum, o kimsenin Allah ve Resulünün yolunda gidip onun nuruyla nurlanıp, o kimsenin Allah'a yakınlık noktasında uruç etmesi. Hani miraçla urucu ayıld ederler ya aslında uruç etmek de bir nevi miraç etmektir.
Ama hiçbir kimsenin miracı bir peygamberin miracı gibi değildir. O manevi uruç etmektir ona. O kimse o uruç esnasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini nuru olmaksızın yürüyemez. O yüzden Hz. Mevlana meslevisinde o güzeller güzelinin nuru önünde ardında olmadıkça ben yolumu bulamam diye meslevisinde o yüzden söyler. Bu Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinden tecelli eden manevi hususi bir nurdur. Allah-u Alem. Doğrusun Allah. Hadi sorun bakalım.
Efendim şimdi hadis-i şerifte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem mümin yatarlar kafir kalkarlar, kafir yatarlar mümin kalkarlar dedi hadis-i şerifte. Bu nasıl tedbir olabilir? Bir kimsenin imanını muhafaza etmekle alakalı. Yani iman eden kimse hani ey iman edenler iman ediniz ayeti kerimesini her dem kendi üzerinde tecelliyat olarak bulundurması lazım. Bu her dem kendi üzerinde tecelliyat olarak bulundurması o kimsenin günlük hayatını yaşarken kendi daresinde iman esaslarından dışarı çıkmamak için gayret göstermesi. O yüzden akayit alakalı meseleler
insanlar arasında bilinmesine lazım. Tabi önceden akayit alakalı hususi meseleler okutulmazdı. Böyle bir şey söylenmezdi. Genel itibariyle insanlar Kur'an ve Sünnet tarihinde durur. Herhangi bir mezhebi, mezhepsel kaidelerine tabi olarak da devam ederdi. Ama sonradan normalde dördüncü, beşinci yüzyıllarda İslam'ın altıncı yüzyılları doğru akayitle alakalı meseleler gündeme başladı. Akayitle alakalı meseleler gündeme gelince insanlar o ashabın düz, ondan sonra yalın, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden geldiği gibi dini meselelere algılık yol yürüme
noktası kalmadı. Öyle olunca iştihatlar devreye girmeye başladı. Müteşabihlerin üzerinde değişik düşünceler devreye girmeye başladı. Böylece önce ilk etapta fiiliyatta mezhepsel farklılıklar oluştu, iştihatlar oluştu. Ardından fiiliyattaki mezhepsel zenginlik diyeyim ben, insanlarda yetmedi. Bu sefer de itikadi iştihatlar çıkmaya başladı. Bunlar ilk etapta zenginlik olarak algılanabilirdi. Ama velaki sonradan bu itikadi yeni mezhepler bir kısım insanları sapkınlığa sapıklığa doğru yürüttü. Ve insanlar mesela mümin yatırdık, kafir kalkması bir ameli işlemediğinden dolayı değil. Bu esnada yattığı yerde itikad olarak itikadından farklı bir itikada geçti. Düşünsel olarak. Bu sefer kalktığında kafir olarak sabahladı.
Çünkü o itikadi bir meselede kendince hadisleri inkar etti. Örneğin, itikad noktasında kafir olarak uyandı. Veyahut da, ya ne alakası var, ahiret mi olurmuş, kabir azabı da yok, bak profesörler de söylüyor şimdi, dedi. Kafir olarak sabahladı. Veyahut da, Mustafa İslamoğlu, soy ismi de İslamoğlu, bak adalım, adam kader yok diyor, biz ondan iyi mi bileceğiz, kader yokmuş demek ki, dedi o kimse. Bu sefer kader yokmuş deyince, kadere iman var. Kadere iman diyor ya Mustafa İslamoğlu, Kur'an'ın içerisindeki bir iman esası değildir deyip çıkışın içinden. Kadere böyle inandı, kafir olarak kalktı. Burada kafir olarak kalkmak, bir kimsenin itikaden bozulması demek. Namaz farz, hadi ya namaz farz mı olurmuş, ne alakası var, dedi. Kafir olarak kalktı. Veyahut da mümin sabahladı, sabahlar sabahlamaz, sabah programı, bayanların matinesi gibi, bir tanede, işte din alimi kılıklı birisi çıktı, kadınlar hayız halinde de, oruç da tutabilirler, namaz da kılabilirler, dedi.
Hz. Peygamber'in böyle bir hadis-i şerif var, deyince, yok öyle bir hadis, uydurma böyle bir hadis, dedi. O kimse mümin sabahladı, kafir olarak hayatına devam ediyor. Tabi bunlar normalde itikadi bozukluklar, yaklaşık 300 yıllarda baş göstermeye başladı. Bunun ilk işaret fişeğine Hz. Ali R. Hazretlerinin yanında bir dönem duran, sonradan hariciler denilen o kimseler başlattılar. Onlar bu noktada ilk işaret fişeği onlarındı. Ondan sonra bu işin içerisinde farklı itikadi mezhepler çıkmaya başladı. Hala da bir sürü itikadi mezhef var. Ümmetim 73 fırkaya bölünecek, 72'si delaletti, birisi naciyedir hadis-i şerifini de şimdi yok görüyorlar zaten. Bütün herkes işte delaletti, kimse yok hepsi de hidayetti deyip çıkıyorlar işin içinden.
Böylece insanların itikadları bozuldu. Tabi insan nefsine hoş geliyor. Yani örtünmek noktasında bir kadının kendince böyle kaygıları, tereddütleri olur mu, olmaz mı, yapabilir miyim, yapamaz mıyım diye böyle kendi nefsiyle alıp veremediği bir şey varken televizyondan çıkıyor birisi, ne alakası var, işte tesettür yoktur diyor. Çok çağdaş bir kimse olarak kabul ediliyor. Kadın da tamam yokmuş bak işte tesettürle alakalı hiçbir şey yokmuş dedi. Gitti. Bunun gibi. Mümin olsa iyi. Ama inkar ettiği için ne oldu? Bu müştük noktasına geçti. Çafir noktasına geçti. Farkında değil, nikahı da düştü. Adam bir duble içki haram değil dedi. İşte neymiş kıssası da şey Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e gidiyormuş. Bakmış millet içiyor, eğleniyor. Ne güzel demiş.
Ondan sonra geri dönüşte de kavga ederlerken görmüş. Demiş bu ümmetime haram olsun, yorulur mu kavga ediyorlar demiş. İçip de eğlendiği müddetçe haram değil hocam diyor. Ya dedim bu kıssayı nereden buldunuz? Hadi bununla bu melaneti yapacağınız, bu kıssayı bulup dedim. Dedim Yavuz'u hani minarei çalan kılıfını hazırlarmış ya, içki içecek ya kılıfını hazırlamış. Biz de diyor kavga etmek yasak diyor. Biz içeriz, kavga etmeyiz, eğleniyoruz. O yüzden bize haram değil diyor. Geçenlerde birisi ne dedi? Cennette var zaten dedi şarab-ı tavhura. Neden dedi siz burada yasaklıyoruz ki cennette içeceğiniz şey? Ben de dedim burada yasaklananlara, burada yasağa uyanlara cennette içecekler yalnız. Sonra dedim başka bir şarab içecekler.
Nerede dedi? Cehennemde içecekler. Seninki de zakkum suyunu atlayacak dedi. Buradaki yüzün suyundan da zakkumdan olacak dedim. Şimdi normalde o kimse kendince böyle inandı, bitti o kimse. O yüzden mümin de mümin akşamlayıp kafir sabahlıyorlar. Yani mümin akşamlayıp kafir sabahlamak, oturun televizyonlara bakın. Esrafımızda çok televizyonda koyduğunuz şeylere inanmak gelen insanlar var bilmeden.
Kafirlik mi? Nasıl? Biz kimsenin küfrüne fetva veremiyoruz. Yok. Ne kimse yanımızda Allah'ı inkar ettiyse bu ayrı mesele. Kur'an ve sünnetin dışında aykırı bir şey söylediyse kardeş bu söylediğin söz küfür alametidir der. Sen kafirsin diyemeyiz. Peki ona inanıyorsa bizim o tanrımızdan anlatamadığımızdan dolayı onu getiremediğimizden... Neden bir suçu hep üstümüze alalım, psikolojik bunalım yaşayalım? Yani bu insanın kendi kendisini sorumlu görmesi, disiplin etmesi açısından, iyi çalışması, gayret etmesi açısından değil mi? Ama bütün olumsuzlukları kendi üzerimize alıp da psikolojik, psikolojik sendromu kendimizi nereden atalım? İman edenler için yolu belli. Yani iman etmiyorsa ne yapayım? Neden ben sorumlu olayım?
Orada da kendimi psikolojik sendromun içerisine atamam, yok. Kabus olur insan için. Gönel arzu eder ki herkes iman etsin, herkes imanın yaşasın, herkes Kur'an ve sünnet dairesinde, belli bir hayat çerçevesinde yaşasın ama bu kabul görmüyorsa insanlar açısından söylenecek laf yok. O zaman bazı peygamberler gönderildi, hiç iman eden olmadı. Yani o peygamberi mi sorumlu tutacağız? Bir de işin bu tarafı var. Veyahut da bugün gündüzde konusu oldu, Nuh'un oğlu hanıma iman etmedi. Sorumlusu Nuh muydu anlatamadı, o yüzden mi iman etmedi? Yok. Biz evet kendimizce anlatmak için, yaşatmak için gayret gösteririz ama bir yere kadar Allah'ın bir kimse hidayet yolunu seçmiyorsa, kendince hidayete doğru kanat çırpmıyorsa kim ona hidayet ettiremeyecek ki?
Hidayet noktasında hidayete doğru kanat çırpan bir kimse hidayete ulaşır. Eğer bir kimse hidayete doğru kanat çırpmıyorsa, hidayete sırtını döndüyse Allah da ona sırtını döner. Bir kimse hidayeti isterse Allah ona hidayet eder. O kimse hidayete sırtını dönerse Allah da ona sırtını döner. Burada Allah ona hidayet etmediği için o hidayete sırt dönmez. O hidayete sırt döndüğü için Allah ona hidayet etmez.
O kalbini karartmak için, katılaştırmak için, mühürlendirmek için uğraş sarf eder, o yolda yürür, şöyle söyleyeyim. Bu kapıdan gidersen kalbin mühürlenecek, imansız olacaksın. Bu kapıdan gidersen kalbin felaha kavuşacak, kurtulmuşlardan olacaksın. İki tane mühür var. Sen kalkar mı şimdi kalbi mühürlenecek, katılaşacak, küfür ehli olacak, kapıya gider, mühürle beni dersen, o mühürü otomatik buluyor sana.
Sen buraya aitsin demiyor. Sen o kapıya gitmişsin çünkü. Öbür kapıya gittiysen, onda da hidayet mühürü var. Onda da hidayet mühürü var. Burada biz cüz-i irade noktasında kendimize aitiz. Bu noktada benim kaderim hangisi ise ben ondan gideceğim bizim inancımızda yok. Veyahut da cebri olarak benim bu kapıya birisi gönderdi deyip bizim inancımızda böyle bir şey yok. Cenab-ı Hak bize akıl vermiş, fikir vermiş, düşünce vermiş, doğru yolu indirmiş, peygamberler göndermiş. Dileyen bu peygamberlerin çizdiği benim yolumdan yürüsün diyor ayet-i kerame. Ben size dosdoğru yolunu indirdim. Dileyen bu yoldan yürüsün diyor. Orada dilemeyen başka yoldan yürüsün demiyor. Dileyen bu yoldan yürüsün.
Cenab-ı Hak kendi yolunun karşısındaki bir yolu yol olarak görmüyor. Çünkü o ezeli ve ebedi bir yol değil geçici bir yol. Ama hani güzel söz Allah'ın katından indirilmiş ağacın meyveleri gibidir diyor ya. Kötü söz Allah'ın katından indirilmiş zakkum ağacının meyveleri gibi demiyor. Demek ki kötü sözün bağlı bulunduğu bir ağaç yok, köksüz.
Kötülük kökü yok, geçici, kalıcı değil. Zulüm kökü yoktur, kalıcı değildir. Küfür kökü yoktur. Kökü olmayan ağaç gibi kalıcı değildir. Hidayet kalıcıdır, ebedidir. Güzel söz ebedidir. Allah'ın zat-ı uluhiyetinden çıkmış, sudur etmiş bir şeydir. Güzel kelam Allah'ın zat-ı uluhiyetinden çıkıp tekrar zat-ı uluhiyetine dönen şeydir.
Ancak güzel sözler Allah'a ulaşır. Güzel sözler Allah'a ulaşır. Güzel olmayan sözler Allah'a ulaşmazlar. Onlar geçici mecaz şeylerdir. Gezegenlerin kara delikte kayboldukları gibi kötüler ve kötülükler de ebedi değildir. Onlar da kara delikte kaybolup giderler tarihin çöküğüne. Ama iyiler ve iyilikler her daim anılırlar. O yüzden kötüler kötülükleriyle anılırlar. İyiler her daim iyilikleriyle anılırlar. Hiç Adem Aleyhisselam'ın ümmetinden kimin var aklımıza gelen ismi kalan? Adem'in var ama bakın. İbrahim Aleyhisselam'ın ismi duruyor hala da. İbrahim Aleyhisselam'ın ümmetinden insanların isimleri var mı? Sıkıntı yok yani. Yok.
O geldiğimiz dik yokuştan mı geldiğimiz? Evet. Orada bir kalabalık vardı. O Saatçı Ali Efendi'nin oradan gitti. Bir de Saatçı'nın oraya geçti. Bir alete bağladı şey. Yani kimse öyle Gürcan indirdi demesiyle. Arada bir alet vardı. O da oturdu. Ben de oturdu. İkime de oturduk. Yani o alet tıkır tıkır tıkır tıkır. Arada da indirdi. Zenginlik öyle bir şey. Bizim onlardaydı da. Baya dik yokuştu orası. Baya sıkıntılı bir yolda. Dedim kendi kendime bunlar nasıl inecek? Gürcan'da şeyde bizim üniversite burada. İyi indiler burada. Bir yarım saat daha dutsaydık mahsur kalacaktık herhalde. Değil mi onlar?
Onlar kalır efendim. İstanbul'da. Çok güzeldi. Evet. Sevgi sonradan artmaz veya azalmaz. İlk anda oluşan duygu neyse odur. Aslında demiştiniz. Bu noktadan bakınca rafımız ile kullar arasında sevgi de ilk yaratılışta mı belli olur? Kullar o ilk anın tecellisini mi yaşar? Normalde bunları tabii farklı manalar, farklı anlamlar verebilir mi kimse? Ama benim kendimce hani bir kimse böyle herkesin kendince bir felsefesi vardır ya. Kendi dairesinde. Ben böyle bir görüşte aşıklığa inanan bir insanım. Benim kendimce bu, kendi haleti bu gibi. Ben sonradan bir kimseyi sevmek için uğraşamıyorum.
Ben bunu yapamıyorum. Benim haleti bu bir yerime uygun değil. Ben bakacağım, göreceğim, seveceğim, oturacağım orada. Bitti. Ben böyle bir hani şimşek çarpması oluyor ya. Ben sevmeyi böyle bir şimşek çarpması gibi nitelik alıyorum. Bu ister erkek, ister kadın, ister derviş, ister derviş olmayan hiç önemli değil. Benim o esnadaki şimşeğim ne kadar şiddetliyse o kadar oluyor. Bu benim kendim ceza. Bunu illaki herkesin üzerine bir elbise gibi oturtturmak değil miydi? Kimisi aklınla, aa ne kadar güzeli var, gözleri güzelmiş. Sevilesi var. Aa ne kadar güzel kulakları varmış. Adım adım seviyor. Harika, yoldur. Yok benimki öyle değil.
Ben önce seviyorum sonra tanıyorum. Benimki biraz böyle Allah affetsin kendimi özelliğe koymak için değil. Benim ömrümce yaşadığım şey bu. Bu sefer de sevdiğimi tanıdıkça hayretten hayrete geçiyor. Bak ikisi de tanıyor. Birisi tanıdıkça seviyor, birisi sevmiş zaten. Tanıdıkça hayretten hayrete geçiyor. Tanımlanacaksa hani tarif edilecekse ben ikinci kategorideyim. Biraz felsefem Orhancı benim. Bir görüşte aşık olduğum var ya. Benim felsefem biraz o tarafa kayık. Öbürkünü yapamıyorum. Yani aklımı bu noktada zorlayamıyorum. Benim aklım da geridir zaten. Benim duygum öndedir. Kalbi biraz öndedir benim.
Ben karmış zararmış bakamam öyle hesaplayamam ben. Alem ne der diyemem hiç. Bir başkası ne söyler bunlar benim aklıma gelmez. Benim hesabım kitabım yoktur. Gidelim giderim ben çeker giderim. Oturalım oturalım ben otururum orada sabaha kadar. İki gün üç gün hiç önemli değil. Benim hesabım kitabım yoktur öyle. Bu biraz da babam öldükten sonra arkamda bekleyenim olmadığından da kaynaklanıyor. Babam verince biz böyle işte ben aileme karşı olan sorumluluklarımı yerine getiriyordum. Ben biraz free büyüdüm öyle diyeyim. Eve gitmediğimde de kimse beni arayıp sormazdı. Nerede kaldı demezler. Ben iki gün üç gün bir hafta filan eve gitmediğim zaman olurdum. Bu benim biraz da yetişme tarzımdan alakalı. Ben bir yerde yemek yiyeceksem bakarım hoşuma gittiyse karşıdan oturur yemek yerim orada.
Ne yediğim önemli değildir. Benim orası hoşuma gitmesi önemli. Bunun gibi bir şey bu. Veya bir yerden hoşlanmadıysam isterse dünyanın en lüksü en güzel yeri olsun. Ben bakarım hoşlanmadım içim kabul etti. Yürü giderim giderim ben. Ne pişirdiği önemli değil. Veyahata herhangi bir kimseye de. Bakarım içim ısındıysa tamam canımı bile veririm ona. Hiç mesele değil. İçim ısınmadıysa o normalde ağzıyla kuş tutsa benim için şeyi yoktur. Özel hüzisinde halde de bir şey sustur. Bunun gibi yani normalde bu biraz benim kendi kimliğimle, kişiliğimle alakalı. Şahsımla alakalı. Öyle söyleyeyim. Bu dinden bir şey değil. Bu illa herkes belli olacak diye bir kaydı yok.
O kimse koklar, bakar, eder. Böyle hani bir yemek yiyecek ya bir kimse. Ne gurbe mi diyorlar onlara? Koklayacak, bakacak, osuna bakacak, pısına bakacak. Oğlu onunsun yapacak, böyle şey yapacak. Benim sevdiğim şeyler değil. Ben yiyeyim tadını sona alayım ben ağzımda. Mesele değil. Tadı sona gelir ağzıma zaten arkadan gelir. O önümde değil. Benim bununla alakalı. O yüzden ben böyle işte benim nazarımda sevgi sonradan artmaz eksilmez ben. Ben imana da bu gözle bakıyorum. Benim nazarımda iman da artıp eksilmez. Ben iman ederken de öyle iman ettim ben. Kur'an sünnetli diyorsa bitmiştir benim için.
Ben hiç onun orasını burasını altına üstüne yanına sağına soluna bakmam. Kur'an sünnet bunu böyle demiş mi demiş bitmiştir benim içimden. Ben üzerinde bir daha tereddüt bulutu hiç dolaştırmam. Rahatımdır o yüzden hayatı rahat yaşarım. Dinimi de o yüzden rahat yaşarım ben. O yüzden arkadaşlara da derim Kur'an ve sünnetin dışında bir şey söyledi bir de uyarım beni. Bir iddia sahibi değil mi? Bu benim için hayatı da kolaylaştırıyor. Ben bir iş yapacağım zamanında bir dakikada karar verip yaparım. Altının üstüne hiç düşünmem ben. Normalde ne iş yaptıysam bugüne kadar hesaplayıp kitaplayıp yaptığım bir iş değildir. Ben Denizli'ye Şeyh Efendi'ye ziyarete gittim gezmeye gittim. Bir dükkan tutuyordum dükkanları boş duruyordu.
Ne iş yapacağım belli değildi. Herkes soruyordu ne iş yapacağım bilmiyorum diyordum ben. Neden tuttun? Lazım bir iş yapmam lazım çünkü diyordum ben. Denizli'ye gittim orada baktım birisi havlu satacağım diye uğraşıyor. Yırtıyor kendini. Biz de orada Kaplıcı'ya gittik canımız sıkıldı orada. Şeyh Efendi'nin yanında oradaki etrafındaki kimselerden canımız sıkıldı. Müsaade istedim ben dedim efendim müsaade ederseniz. Biz dedim Seyyid'in oğlan kardeşlerle onu ziyarete gidelim dedim. Ben gidin Mustafa Efendi. Biz onun oğlan kardeşine gittik ziyarete. O muhabbet ediyor işte şöyle yapıyoruz böyle yapıyoruz. Para olsa dedi burada dedi çok hesaplı da bir de havlu var Mustafa kardeş. Böyle para kazanılıyor.
Para olsa şöyle alınır böyle satılır. Hiç umuruma bile katmadım ben. Ertesi gün bir daha gittik oraya biz. Kaplıcada kalıyoruz çünkü. Yine aynı mal yine aynı adam orada yine. İşte düzinesini adam sekiz lira istiyorsa altı lira istiyor. Yine havada uçuşuyor şöyle alınır böyle satılır. Biz yine yedik içtik yine gidindik geriye Kaplıcaya. Üçüncü gün bir daha geldik biz. Yine gidecek bir yer yok Denizli'de. Bizim Seyyid'in kardeşi var işte ormanın da tezgahları orada. Gene oraya gitti. Adam dört liraya düştü düzinesine. Ben yine havuzculuk yapacağım diye bir şey yok. Seyyid o dedi ben. Bu dedim dört liraya düştü ben. Bursa'da kaça satılır bu? Dedi havada karada o dedi.
En kötü ihtimalle on liraya satılır. Oğlum arada çok fark var bir şey olmasın dedim. Yok dedi. Bu manyak işte dedi. Denizli'de bir sürü böyle manyak var dedi. Yapıyorlar dedi malı dedi. Para lazım olunca böyle satıyorlar dedi. Böyle çok mu burada dedim ben. Çok dedim. Çuvamların içerisinde. Tabii bende de o zaman burada saat cebi var bende. İflas etmişim. Böyle iflas ettikten sonra sadece kendimi ve çoluğumun, çocuğumun geçimini düşünüyorum. O cumha bir milyon dolar. Bir Antalya'da bir müdürle iş yapıyoruz otellere şey yapıyor. Adam sarhoş kafa gece yarısı aradı beni. Kim verdi telefonu onu dahi bilmiyor. Adam bana bir sipariş geçti gece yarısı.
Ben siparişleri yazdım. Ertesi gün fiyat verdim. Adam dedi ki aldım. Dedim fiyatlara. Dedim yarısının parasını peşin isterim. Yarın gönderiyorum hesap numarası söyledim. Ertesi gün ben ona bir hesap numarası gönderdim. Olur gözüyle bakmıyorum. Adam gün dolarları gönderdi hesap numarasına. Ben yarı parasından gittim. Bütün malı aldım. İstediğimi. Aradan on gün geçti adama dedim malın hazır. Hepsini göndereceğim. Diğer kalan yarı parasını da gönder bana. Adam gün diğer kalan yarı parasını da gönderdi. Geceleri konuşuyoruz adamla. Gündüz adam telefonuma bile bakmıyor öyle. Adam parayı gönderdi. Ben adamın verdiği adrese malını gönderdi. Yüzde yüz kar ettim.
İlk defa cebim para gördü böyle. Dedi Mustafa Özban bunu sen şimdi sermaye yap. Sakın ha dedim çoluğunu çocuğunu rezil etme. Ben şimdi o adam mal istiyor. Ben de o parayla yapıyorum gönderiyorum. Hep ona yüzde yüz para kazanıyorum. Benim cebimde de para var. Hiç unutmuyorum o gün için. Yedi bin dolar var cebimde. Hiç kimse bilmiyor. Ben onu naylona sardım. Buraya saat cebine koydum içeri. Pantolonu değiştireceğim zaman diyorum ki benden habersiz kimse pantolonuma dokunmasın evde. Onu ben büyük bir itinayla kutsal bir şeymiş gibi bohçaya sarılıp parayı o pantolondan öbür pantolona geçiriyorum. Ölümlü kalınlık o. Ondan iş yapıyor. O para benim cebimde gelen.
Nereye gidiyorsam yanımda götürüyorum. Aniden bir iş çıkarsa alınacak satılacak. Orada alıyorum çünkü. Adam benim parası yok zannediyor ya. Kendince böyle havadan oradan buradan atıyor ondan sonra. İşte perdelik kumaştır. Şudur budur alıyorum o zaman. Adam diyor ya para olsa bin liraya vereceğim şimdi bunu diyor. Kaç metre var burada diyorum ben bin metre diyor. Tak veriyorum parayı. Kalıyor şimdi. Oğlum öyle demedin mi? Bin lira demedin mi? Evet. Satmayacaksan kalsın işte. Tamam hacı abi sattım. Ya satmayacaksan kalsın gene. Yok sattım. Tamam. Sarmalı. Tak oradan bir tane şey gönderiyorum ben de. Bir defo gibi bir yer var oraya gönderiyorum. Ve asıl kelam orada yine dört liraya indanalım.
Seydo Saymalı dedi. Seyittaş baktı. Var mı dedi. Ya say Sarmalı dedim ben. Dört lira. Dört liraya satacağım. Ne almayayım? Biz dört liradan saydık bütün çuvalları. Dedim adama hepsini mi vereceğim dört liradan? Hepsini vereceğim dedim. Hepsini daldım dedim. Benim havlucu diye başlamam bu. Saydık. Çuvalları boşalttık saydık. Üzerine yazdım. Mustafa Özba. İsim lazım. Bereketlesin. Dedi fatura. Yok ki dedim fatura aldıysa. Yakalanırsa beni bilsinler dedim. Ne olacak?
Ya nasıl dedi? Ne olacak dedim. Vergi dairesi bana dedim. Bitiriliyorum. Ceza kesmişti. Daha on lira daha fazla kessen olacak dedim. 28 Şubat'ta bitiriliyorum. Ceza kesmişti bana. 1.3 lira. Ve asıl ben ticarete başlarken de öyle hesap kitap. Ne zaman başlattım? Hiç etmedim. Dergaha girerken de öyle. Kendi kendime dedim. Benim bir şeyhe intisap etmem lazım. Benim arkadaşımı çağırıyorlardı zikruları. Nereye çağırıyorlar lan senin dedim. Ben boş yerde sana göre değil dedim. Sen beni götürme dedim. O evi basacağım ben bu gece. Mecbur götürdü beni. Biliyor evi basacağımı. Orayı dağıtacağımı da biliyor yani.
Şey değil herkes biliyor. Götürdü beni baktım. Ooo bir ağladım bir gözümü kapıyorum başka yerdeyim. Açıyorum başka yerdeyim. Hiç öyle bir şey yaşamadım. Dedim buraya girmek için ne imzalanacaksa yeter et dedim. Ben imzalayayım. Buraya geliyorum. Ben böyle çok hesap kitap eden bir kimse değilim. Ben bazen diyorum ya arkadaşların tuhafına gidiyor. Evlenmek bir dakika bile uzun diyorlar. İş kurmak bir dakika uzun. İşi kapatmak bir dakika uzun. Ben havlu borunu bırakıyorum diyeyim ya. Şey dedim bizim Said'e Said. İndir kepeklerini kapattım havlu borunu. İçerideki mallar dedim. Çağır birisini dedim.
Kim almak istiyorsa hepsine dedim. Çek para mara bir şey sat bitti. Kapattım dedim. İşi kapattım dedim. Bu kadar. Son iş yerinde satacağım. Ondan yarım saat sürmedi. Benim için sürmedi. Karşıdaki kimse düşündü. Onu yoldan çağırdım. Erkut gel buraya dedim ben geldi. Oradan geldi. Dedim oğlum buraya ben satıyorum. Dedim git. Hanımın üzerine bir dedim vergi levhası çıkar. Yarın geldim buraya. Dedim buraya sattım ben sabah. Ortağı çağırdım. Acamet gel dedim ben yeri sattım. Adam palır köylür geldi. Hemen eşyaları aynı gün dükkandan çıkardım. Benim özel eşyamla.
Dedim zaten çocuğa. Bu odanın içi bana ait dedim. Geri kalan sana ait. Odanın içini komple temizleyeceğim. Hepsi de bana ait burasıdır. Ceket aldım çıktım. Bu kadar. Sabah mağazaya ortaktım. Öğren de mağazaya ortak değildim satmıştım. Ben satmıştım da evraklar mevraklar işlemler devir teslimler o yüzden bekledim. Ben öyle çok hesap kitap bilmem. Yapamam da canım sıkıldı benim burnum kalmaz zaten. Ben böyle bakıyorum insanlara bir iş yapacak günlerce aylarca. Evlenecek günlerce aylarca yıllarca. Bana tuhaf geliyor işte altı ay sonu düğün yapacaklarmış. Bana tuhaf geliyor altı ay nasıl bekleyecek bu adam lütfen. Ben olsam beklemem diyorum içimden. Tezce anlayın ben yapamıyorum öyle.
Ben evleneceğim bir dakika sürmeli benim için. İki dakika değil. Yani etrafımdaki kızları, erkekleri de evlendirirken bana bıraksalar ben bir dakikada evlendiririm. Biter benim için. Bir gün Yunus'u çıkardım ya sahneye. O gitti görüştü oğlum benim işim bitti dedim. Sen hazırsan git bugün hemen nikahınızı kıyayım al götür dedim. Evde ne eşya varsa al götür kaldık çocuk. Ben böyle uzun şeylerde nefesim daralıyor benim. O yüzden bu kocaman benimki bir hayat felsefesi. Bir seferde bitiyor benim işim. Ben baktım gördüm bitti. Baktım gördüm bitmedi bitmedi. Allah yolundan çıketsin bu kadar. Balın bıraktıklarında. İşte burada ya.
Mesut geldi. Şimdi onun eşine de ben dedim. Sen alacak olan benden istesin. O da tamam dedi. Öyle bir ahiyetlik vardı aramızda. Hatta Mesut demedim yüzüne. Ben verdim sana dedim. Öyle değil mi? Tabii Özler'le Gürcan'ın da bunda şey var. Dediler ki ben dedim tanımıyorum bu çocuğu. Onlara. Onlar dediler ki biz kefiliz. Ben dikkat edin sözünüze dedim ben. Gürcan aktar dedi ki ben kendime kefil olmam Mesut'a kefil olurum. Daha iyileri söyledi de kardeşimi yavrum duysun ama değil mi? Kardeşime kefil olmam ben dedi. Mesut'a kefil olurum. Ben de bunlara dedim. Ulan oğlum siz ikiniz kefil oldunuz mu dedim.
Ben gözü kapalı veririm bir kimseyi. Verdim o zaman ben dedi. Öyle demedim mi sizin yani? Mesut'la bile konuşum dedi. Değil mi? Evet arabada konuşmuştuk. Arabada. Dedin ki böyle bir şey. Örnekleri var yani. Benim hayatımın böyle olduğunu. Olmadı. Yok olmuyor benden. Yani bir şey olmuyor. O yüzden Mesut'un yani hanımı bu noktada benim manevi kızım. Hiç gözü kapalı mesela Mesut'a hemen. Mesut'la da görüştüğümüzde verdim dedim. Değil mi Mesut ilk görüşmede? Sonra geri kalan prosedürü uyguladınız. Ben tabii görüşmeden sonra gece telefon açtım kızın annesine. Dedim ki verdim kız haberiniz olsun dedim. Ama siz yine dedim kendi aranızda konuşacaksanız konuşun. Ondan arkadan prosedürü devam etti.
Benim kafam doldu bitti yani mesela. Benim o esnada kafam çakıyor benim bir ışık gibi, bir şimşek gibi bir şey çakıyor. Ne çakıyorsa ben de bilmiyorum onu. O esnada bitiyor benim işim. Yok bitmediyse de bitmiyor zaten. O esnada bitmedi değil mi? Bitmiyor. Benim kendimle işim böyle. Allah bizi affetsin. Bu da bununla alakalı. Yani bunu bir din olarak, bir yol olarak algılamayın. Siz bunu. Bu benim kendime mühasıl bir şey. Bu noktadan bakınca Rabbimiz ile kullar arasındaki sevgi de ilk yaradılışta mı belli olur? Bu biraz mahrem bir mesele. Bu mahrem bir mesele. Bunun şimdi konuşacağı mesele de siz cebriyeye düşebilirsiniz. O yüzden bu böyle açıkça anlatılacak bir mesele değil aslında.
Bugün kar yağıyor ya boş yere. Ben de rahatlıyım. Bu mesele normal bir mesele değil. Kim sorduysa bunu ciğer delinden sormuş. Değil mi hocam? Adamı cebriyeye sokar mı bu mesele? Sokar. Sokar değil mi? Biraz girelim mi cebriyeye? Değil mi. Biraz girsek zarar verir mi bize? Zarmaz olsun. Eyvallah. Eyvallah. Hocadan fetvayı aldık. Allah'ın sıfatları sonradan olgunlaşmaz. Sonradan kemale ermez. Allah'ın mutlak değişmeyen kaderi vardır. Bu perdenin arkasındaki, arkasındaki gerçektir.
Allah bir sefer sevdi mi bitmiştir. Allah'ın sevgisi sonradan artıp eksilme yapmaz. Bu biraz cebriye kokar. Bunu dışarıda konuşursanız, dışarıda bunu seslendirirseniz, dillendirirseniz taşlanırsınız. Bunu anlamayan bir kimse burada cebriyeye düşebilir.
Oysa Allah'ın bir kimseyi sevmesi Cenab-ı Hak'ın kendi katından bir lütfu ilahisidir. Allah yaptıklarından sorun değildir. Birisini Cenab-ı Hak kendi adım rahmanından sevebilir. Bu sevgi ne artar ne eksilir. Allah onu sevmiştir bir kere. Allah onu sevmiştir. O Cenab-ı Hak'ın cezbedici sevgisinin şemsiyesinin altında, hep hayretten hayrete, hep cezbe halinde yaşar. Cenab-ı Hak'ın cezbedici sevgisinin altında, o aslında hiçbir zaman cezbeden çıkmaz. Hiçbir zaman hayretten çıkmaz o.
O hep hayretten hayrete, hep cezbe halinde yaşar. Bu, Cenab-ı Hak'ın sevdikleridir. Bir de kulun Allah sevgisinin bu noktada iki tecelliyeti var diyebiliriz. Bir, Hak'tan halkadır. Anlattığımız Hak'tan halkadır. Cenab-ı Hak'ın sevdikleri vardır. Allah onları sevmiştir bir kere. Ben bunu bir sufi yola girip, her daim Allah'ı zikretmek.
Her daim Allah yolunda koşma çabasında bulunanların üzerindeki bir tecelliyat olarak görüyorum. Benim kendi şahsi bakışım. Din değil miydi? Öyle söylüyorum. Bir de kullar Allah'ı seversin. Kullar Allah'ı sevdikçe, Kullar Allah'ı sevdikçe, Yaklaştıkça, Yakınlaştıkça, Kocaman bir sevgi görürler. Bu kul Allah'ı sever. Bu da yol mudur? Evet. Ama, bu fakirin söylediği, Allah'ı bu noktada sevmesidir. Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven aşık olur. Kadis-i Şerif'i o ilk anda oluşan sevgiye göre nasıl değerlendiririz? Bu benim söylediğim ikinci yoldur. Arar o kimse. Akıldır.
Akıl ona aramasını emreder. Akıl ona araması gerektiğini söyler. O arar. Aradığını da bulur. Bulduğunu da tanır. Tanıdığını da sever. Sevince, O da onu sever. Hadis-i Kudüs'in devam ediyor. Allah onu sevince, onun canını kendisi alır diyor diyetimi. Bu ikinci yol. İlk seven Rabbimiz midir? Kullar sevilen noktasında mıdır? Bu normalde işte dediğim gibi, eğer birinci kategorideki o kategoriye girenler, peygamberler, o kategoridedir. Allah onları seçmiştir ve sevmiştir. Arabiye göre, veliler de Allah'ın seçtikleri ve sevdikleridir. O zaman hani, aynı cenahta, aynı grupta ya onlar.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine sorarlar. Sen bir peygambersin, ölüm esnasında, ölümden önce ateşler içindeki uğranıyor. Ya Resulallah sen bir peygambersin, bu kadar cefa, bu kadar sıkıntı sana derler. O da der ki peygamber, cefanın, sıkıntının, belanın büyü peygamberlere, ondan sonra velilere, ondan sonra velilerin etrafındaki kimselere der. Hadis-i Kudsi çok önemlidir. Önce bela, musibet kimeymiş? Peygamberlere. Ondan sonra velilere, ondan sonra velilerin etrafındaki kimselere. ne kadar yakın durdu, ateşten o kadar çok kıvılcım oldu üstüne. Ben bunların, bu üç ana daire, peygamberler, biz o dairede değiliz.
Biz peygamber değiliz, hiç kimse yok. İkinci daire ne? Veliler. Bu konuda bir iddiam yok, ama onların yolunda olduğuma inanıyorum. E o yolda da kardeşler koşturuyor kendince. Elhamdül. Bakın bu sesi bir yol. Peygamberler, veliler ve velilerin etrafındaki. Hadis-i Kudsi açık. Veliler ve etrafındakiler. Bu özel bir yol. Üstad-Derviş ilişkisinde sevgi yine ilk o yaratılış anında ruhlar aleminde mi olur? Bence öyle. İlk seven Üstad mıdır? Derviş ilk anda oluşan sevgide kalır mı? Bunda illa ki bu böyle deme noktası yok. Yanıltır bizi. Bu Dervişlerin kendi arasında, kendilerince, insanların kendi konumlarımınca, durumlarımınca oluşacak olan bir şey.
Ruhlar aleminden belli olan bir sevgi diye düşünüp aynı noktada kalmak kaderecilik mi olur? Evet. Siz bunu böyle düşünmeyin. Hayatınızı yaşayın. Daha fazla siz için Derviş ne yapmalıdır? Derviş kendince hep sevmeye, mücadele etmeye, gayret etmeye devam edecek. Allah bizi onlardan eylesin. Fâle mennâhu La ilahe illallah Elhamdülillahi. Fatiha.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.