mustafaozbag.org

456. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 4 Eylül 2015 · 1:10:43

Buraya gelirken dinlenmek için Gökdere'de oturdum, yanıma ağabey geldi, bira parası istedi, verdim. Yanıma oturunca konuştuk, biraz sohbete davet ettim, gelmedi, ben de kalktım. O sıra kalkarken sizin fotoğrafınızı gösterdim, kötü sözler söyledi, kendimi suçlu hissediyorum. Evet, suçlusun. Bir kimse bile bile senden içki parası isterse verilmez. Bir kimse bu sefer haramı desteklemek, haramın yanında olmak olur ki, haram işlemiş gibi olur. Sen de içki içmiş gibi günaha kebair'e girdin. Kulakçın naması neye işarettir? Bilmiyorum bir şeye işaretse de. İş yerinde molalarım 10 dakika, sigara ve lavabo kullanırken namaz ve abdeste vakit kalmıyor. Namazlarımı eve gelince kaza edebilir miyim?
Sigara namazdan daha mı önemli? Salim imtihanın devam ediyor herhalde. Allah'ı tanımak, kahhar ismiyle, kah eder, rezzak ismiyle, rızıklandırır, kadir ismiyle her şeyi yapmaya gücü yeter gibi. Tanımış mı olur Allah'ı tanımak?
İlk adım nedir? Allah'ı tanımak nedir? Bu manada sıfatlarıyla tanımak, tanımaya başlamaktır. Bunda bir sıkıntı yok. Kulların içerisinde işte bu Allah'ı tanıyor dedirtecek bir alamet var mıdır Allah'ı tanıyanlar için. Normalde Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlara bakıldığında Allah hatıra gelir diye hadisi kutsi var. O yüzden demek ki, onlara bakıldığında Allah hatıra geliyorsa, onlar da Allah'ı tanımada belli bir mesafe kat etmişler demek ki. Allah'ı tanımaktaki derinlik sır mıdır? Neden sır olsun ki? Bildiğinin başkasını anlatabilir mi? O normalde biliyorum dediği kendi zannı olmadığı mütteşe bir sıkıntı olmaz. Veysel Karani Peygamberimiz'i sallallahu aleyhi ve sellem'i hiç görmediği halde ona çok yakın dost olmuş.
Görmediğini, zahiri görmemek olarak nitelendiriyorsanız evet. Peki Veysel Karani Hazretleri gibi üstadından, hocasından ayrı kaldığında kafasına bir şey takılmamış mı? Manevi hiç sıkıntısı olmamış mı? Böyle durumlarda neler yapmışlar? Biz bir sıkıntı olduğunda gelip hemen sormaya çalışıyoruz. Peki böyle insanlar bu durumları nasıl asmışlar? Ya da bu gibi durumlarda ne yapabiliriz? Normalde Veysel Karani Hazretleri'nin durumu kendisine hususi, kendisine özen. Tabi insanlar muhakkak onu bir yol, piri olarak biz onu önemli görürüz. Bu noktada bir kimsenin üstadı olmadan yürüyebilme yolunun açık olduğunu gösterir. Yani Allah'a ulaşmak isteyenler, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ne yakın olmak isteyenler, bu noktada vesilesiz de, bu noktada vesilesizin, vesilesiz yolun gidilebileceğine işaret ediyor.
Ama ve lakin bir kimse etrafında çevresinde bir velinin, bir mürşidin, bir şeyhin olduğunu bildiği halde kendince kendisine böyle bir yol çizmesi yolun adabından değildir. Bir kısım insanlar bir veliye, bir mürşide, bir tarikata, bir yola intisap edip o yolun gereğini, o yeri, o yolun ilkelerini, o yolun kendi adabına, erkanına, uymakta, nefislerine söz geçiremediklerinden dolayı, nefisleri onların bu noktada, onları alt ettiğinden dolayı, kendilerince, kendilerince diyor, bir üveysilik yolu tutturuyorlar.
Ve bir de üveysi şeyhi çıkıyor sonra. Bir üveysilik çıkıyor, bir de ardından ne? Üveysi şeyhiymiş. Ya üveysinin şeyhi olur mu? Bir de üveysi şeyhi çıkıyor. Bunu söyleyince ben üveysinin şeyhi olmaz deyince hop oturup hop zıplıyorlar. O zaman üveysilikten çıkıyor. Üveysi nedir? Bir kimse kendi rüyasında, halinde. Direkt Veysel Karani Hazretleri'ni görür. O üveysi demek, şeyhsiz demek demek değildir. Direkt Veysel Karani Hazretleri'ni görür. Veysel Karani Hazretleri'ne sorar, ne soracaksa. Ona söylenecek bir söz olmaz. O gerçekten üveysidir. Rüyasında dahi Hazreti ve Üveysel Hazretleri'ni görmeyen kimseler, kendi kendilerine üveysilik taslıyorlar.
Çünkü bir şeyhe intisap edemiyor ya, bir şeyhi bulamıyor ya. Bir şeyhi bulsa dahi ona intisap etmek için normalde nefsiyle mücadele etmesi lazım. Şeyhi vefat edenler de aynı hastalığa tutuşuyorlar. Şeyhi vefat ediyor. Gidip bir şeyhe intisap etmeye nefsi yemiyor. Ancak beşinci makamda, beşinci esmada olur da o kimse gitmeme tasavvüfen hakkına sahip. Ama beşinci esmayı almadıysa, yani onun da hali şudur. Bir Emir Sultan Hazretleri'nin kabri şerifinin başına gittiğinde Emir Sultan Hazretleri ile görüşmesi lazım. Zikrullah'a oturduğunda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri ile, Pir efendilerle, sahabe efendilerimizle, yok ne bileyim işte geçmiş peygamberlerle görüşmesi lazım.
Bu halde ise bir kimse ona şeyh lazım değil. Lazım, lazım değil. Nasıl lazım? O kimse daha ben yol yürüyeceğim diyorsa, içinde kalbinde böyle bir şeyh varsa ona bir şeyh lazım. Ama ben kenara çekileceğim, ben yol yürümek istemiyorum. Eğer kendi elindese, kenara çekilecekse, eyvallah ona lazım değil. Lazım değil o. Ama öbür türlü bir kimse bir yola girdiyse, bir üstada bağlandıysa, üstadı vefat ettiyse, gidip bir üstada bağlanmakla mükellef. Laf hazır. Bunu ben, Allah rahmet eylesin, dergaha yeni girdim de eski Mustafa Efendi Hazretleri'nin dervişlerinden duyardım. Mustafa Efendi'nin himmeti hala daha devam ediyor.
İyi, Ali Aydar Efendi'nin himmeti mi kesildi de Mustafa Efendi çıktı? Ne ama çıktı ki Mustafa Efendi o zaman? Ali Aydar Efendi ne ama icazit yazdı ki onu o zaman? Hiç icazit yazmasaydı o zaman. Oğlum bizim himmetimiz hepinize yeter deseydi. O zaman kendi konumu, durumu sarsılmaz mı, tartışılmaz mı? Demezler mi? Hacı Ebu Bekir babanın nesi eksikti ki? Sana intisap edildi. Bunlar bir üstada bağlanmaya nefsi yetmeyen, bir üstada bağlanmaya manevi gücü yetmeyen, bir üstadı tanımlayabilecek manevi bilgiden yetersiz olan, bir üstadın peşinden gidebilecek kadar mahareti ve nasibi olmayan insanlar.
Nasibi yok bunların. Bunları ben, Allah rahmet eylesin, Şeyh Efendi'nin ilk zamanlarında tanıdım. Onların büyük bir çoğunluğu hatta bazıları hala da ise, henüz daha hala da bir üstad bulamadı bunlar. Bulamıyorlar. Ben de diyorum ki bulamazsınız. Neden? Sen Allah'ın dostunun üzerinde eksik kusur arar, onun dostlarında sen eksik kusur araştırır, onun dostlarının üzerinde bir eksik kusur peyda edersen onun üzerine, Cenab-ı Hak seni dostunun kapısına koymaz. Şimdi bir üstada intisap edemeyenler, bir üstada bağlılığı kaldıramayanlar, bunu bu noktada nefisle mücadelede bunu yerine getiremeyenler, üveysi oluyorlar.
Nefislerine bağlanıyorlar. O kimse nefsine bağlı. Üveysilik de alakası yok. Direkt nefsine bağlı. Nasıl canını istiyorsa öyle yapıyor. Allah muhafaza eylesin. O yüzden normalde eğer bir kimse bu yol, Hazreti Veysel Karan Hazretleri'nin rüyasında gördü, benim yolumdan gideceğim dedi, ona bir virt verdiyse, ders verdiyse halktır. Söyleyecek bir laf yok. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, isyan ettiren fakirlikten Allah'a sığınırım diyor. Peygamberimizin evinde ertesi güne yiyecek bir şey yoktu. Bundan daha da fakirlik olurum. Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem adetleri bu manada fakir değildi. Bakın bu manada fakir değildi.
Bu manada belki de varlığın içerisinde en zenginiydi. Niçin? Çünkü o Allah'a güven ve itimat noktasında varlığın içerisinde en üst derecedeydi. Biliyordu ki, onu yaratan, onu muhakkak rızıklandıracak. Hatta hadis şerifte dediydi, dedi ki sizin güveniniz, itimadınız, inancınız tam olsa, kuşlar gibi sabah yuvanızdan aç çıkar, akşam yuvanızda tok dönersiniz demişti.
O yüzden Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazreti'nin evinde yiyecek olmaması, onun bu manada, bu manada fakir olduğunu göstermez. Geçen günlerde size sormuştum, tam anlayamadım. Amcamın hanımına, dayımın hanımına nikah düşer mi? Ben de evet demiştim. Bir kimsenin amcası eşini boşarsa, ölürse o kimse gider onu nikahlayabilir. Bir kimsenin dayısı hanımını boşarsa, ölürse onun hanımını nikahlayabilir. Evimin çatısında güvercin besliyorum. Bu konuyla alakalı olumlu, olumsuz görüşler var. Güvercin beslemek günah mı, kıymetli görüşünüz nedir? Besleme, benim görüşümü soruyorsan.
Hemen derhal onları sat veyahut da birisine hediye et, uğraşma. Bir erkeğin hanımına sık sık seni boşarım, istersen boşanabilirsin, boşanalım biz diye kavga esnasında boşanmayı diline getirmesi nikahını zedeler mi?
Kadın bundan rahatsızsa ne yapmalıdır? Bu erkeklerin gevşek azızlıları böyle söyler. Kendi kendisine erkeklik taslamak isteyen zavallı adamlar böyle söylerler. Bir kadını boşamakla tehdit edilmez. Kadını boşamakla tehdit edenler zavallı, yetersiz, kimliksiz, kişiliksiz erkeklerdir.
Bir kimse bir şeyi, bir erkek evin içerisinde bir şeyi bir sefer söyler biter. Her kavga esnasında seni boşarım, sen istersen boşan, benden boşanabilirsin sözleri değersizlik işaretidir. Erkek vakarlıdır, boşamayı düşünmez, boşamakla tehdit etmez, evini dağıtmakla tehdit etmez.
O evini toplamakla mükelleftir, dağıtmakla değil. O evini geçindirmekle, yürütmekle mükelleftir. Boşanıp dağıtmakla mükellef değildir. Adam olmayanlar, yani adamlık farklı bir şeydir çünkü. Erkeklik farklı bir şeydir. Erkeklik cinsellikle alakalıdır. Adamlık ise olgunlukla alakalı, kemalatla alakalıdır. Adamın kadını erkeni o erkeği olmaz. O yüzden her erkek adam değildir. Erkek değildir. Bu manada her adam erkek değildir dedim. Yani normalde kadınlardan da adamlıkla, yani o adamlık dedim kemale erme, olgunluk. Adamlık dedim bir krizi yönetebilme.
Adamlık dedim bir problemin üstesinden gelme, analiz etme, hıkıh etme. Bu adamlıktır. Bir adam bu noktada erkek ailenin reisidir demiş ya, o yüzden bir koca ailesini geçindirmek, ailesini yürütmek, ailesini bu noktada daha ileriye doğru götürmekle mükelleftir. Dağıtmakla mükellef değildir. Olgun bir erkek eşini boşamakla tehdit etmez. İki de bir de boşarım ha, istersen boşanalım, istersen ananın evine git. Bunların hepsi de yetersizlik, kimliksizlik, kişiliksizlik, bilgisizlik, ihtiyarsızlık, ferasetsizliktir. Otur hanım bakalım ne problem var dinleyelim, konuşalım.
Bakalım Kur'an sünnet tarihinde ne yapmamız gerekiyorsa yapalım. Bir hatam varsa ben halledeyim, bir hatam varsa sen halledin. Otur bakalım. İşte böyle böyle böyle … oluyor. Aa iyi olur harika. Yaz not halinde. Not halinde yaz. Hanım benden şikayetlerini bana söyle. Ben kendimi düzelteceğim. Kur'an sünnet tarihinde. Ya sen eve geliyorsun, bağırıp çağırıyorsun. Harika yazdım. Eve geldiğinde bağırılıp çağırılıyor. Sen eve geldiğinde her tarafın dağınıklığını bir bahane ediyorsun. İşte şunu laf söylüyorsun. Aa tamam. Şunu şöyle yapıyorsun, bunu böyle yapıyorsun, bunu böyle yapıyorsun. Harika. İndir oradan. Sünnet-i Resulullah'a hadis-i şerifleri.
Veya sor. Burada nasıl davranılması lazım? Eve geldiğinde bir adam evine nasıl davranacak? Sünnet-i Resulullah. Eve geldiğinde hane halkına selam vermek. Onlara tebessümlü davranmak. Onlara mütebessim davranmak. Hoş davranmak. Güzel davranmak. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin sünnetinden eşine hal hatır sormak. Ona nasılsın, iyi misin deme. Çocuklar büyükse çocuklarla konuşma. Onlarla sohbet etme. Çocuklar küçükse onu sevme. Onunla zaman geçirme. 10 dakika, 20 dakika. Bir saat. Vaktine göre. Baba evin direği, baba evin neşesi, baba evin kimliği, kişiliği, baba evin ruhu, canı, anne, anne evin nefsi, nefislerinize zulmetmeyiniz.
Onlar Allah'tan size birer emanet. Adamlıktan nasip olmayanlar, sufilikten nasip olmayanlar, dervişlikten nasip olmayanlar eşlerini boşanma ve türevleriyle tehdit ederler. Bir sufi ancak namus söz konusu olursa eşini boşan. Bir sufi kadın iyice böyle artık böyle serkeşlik yapıyor her şeye böyle yani artık böyle için içinden çıkılmıyor.
Adamın da mali gücü yerinde değilse, yapacak başka alternatifi yoksa, der ki ya benim başka alternatifim kalmadı. Benim mali gücüm yerinde olmuş olsa ben sana burada bakarım çocuklarımdan. Ben çekilirim bu hayattan. Ama bu yapacak bir şey kalmadı artık. Sen bu çocuklar da senin evinde büyümesi caiz değil. Sen çocukları da bırak. Allah yolunu açık etsin. Bu hak. Ama önce baba, önce koca olması gerekenleri yerine getirecek. Soracak, soruşturacak, bakacak, akil bir kimseye danışacak. Akil bir kimseye danışacak. Yürütmeyi hesaplayacak. Geçinmeyi hesaplayacak.
Götürmeyi hesaplayacak. Boşanmayı, dağıtmayı, bu noktada kırıp atmayı değil. Sakın ha. Derviş kardeşler boşamayı düşünmeyecekler. Ne zaman boşa? Kadın bana, kadın diyorsa ki beni boşa. Biz ayrılalım. Ona mühlet ver. De ki ya bak iyi düşündün mü? Düşündüm. Ya danış danışacaksın, soracaksın soruşacaksın bir yer varsa. Benim yapmam gereken bir şey varsa. Benim kendimi değiştirmem gereken olumlu noktaya doğru. Negatif şeylerin varsa ben onları terk edeyim, bırakayım, bak bu iş ölüsün. Yok, hayır. Eee? Ben beni bırakmanı istiyorum. Tamam. Sıkıntı yok. Ona mühlet verdin. Ona düşünme zamanı verdin.
O yine ayrılmayı düşünüyor. Allah yolunu açık etsin. Yapacak bir şey yok. Ama öbür türlü erkek bunu ağzına almayacak. Bu zayıflık, bu tehditle bir iş gitmez. Allah muhafaza eylesin. Bu nar yanlış. Abdullah Baba bir sohbetinde Sıd-ı Şemseddin adlı Mürşid-i Kamil'in yazdığı müftel kulüp her Müslümanın evinde olmalı diyor. Biz de edinebilir miyiz? Edinebilirsiniz. Bunda bir sıkıntı yok. Araba çarpmasından dolayı yoğun bakımda yatan hastamız için dua istiyoruz. Allah hayırlı şifa versin inşallah. Rical-i gayb nedir?
Kimlerden oluşur? Teşekkür ederim demiş. Rical-i gayb malum. Bunlar insanlara gayb olan velilerdir. İnsanlar bunu tanımazlar. Bunlar normalde bu noktada hani Allah'ın öyle dostları, velileri vardır ki bunlar normalde bunlara bir kısmı vardır ki bunları Allah'tan başka hiç kimse bilmez. O kimse de kendisinin veli olduğunu bilmez.
Bazıları demişler ki rical olanlar bunlardır. Bir kısmı da demişler ki bunlar kendilerinin veli olduğunu bilirler. Allah zaten bilir. Halk hiç bilmez. Bir kısmı da bunları söylemişler. Bunlar rical ehlidir diye. Bu noktada tabii insanlar bu rical ehlini çok kıymetli tutarlar, kıymetlendirirler. Bizim yolumuzda rical ehli çok kıymetli değildir.
Kıymetli olan halkın içerisinde, halkın eziyetlerine katlanan. Yani veliliğini hem kendisi hem halkın bildiği kimseler, veliler bu noktada kıymetlidir. Çünkü insanlar halkın içerisindedir o. İnsanlar bilhassa böyle kalp ehli olmayanlar bunlara zulmederler. Dilleriyle, sözleriyle, fiilleriyle, hareketleriyle, tavır ve davranışlarıyla onlara zulmederler.
Onlara laf söylerler, iftira ederler, küfrederler. Zındıklıkla, müşriklikle, kafirlikle itham ederler. Bunlar halkın içinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnet-i seniyyesini yerine getirmeye çalışırlar. İnsanlar Allah'ı sevsinler, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevsinler. Müminlere faydalı olsunlar diye uğraşırlar. E bu böyle olunca böyle müşrik kafalılar, kafir kafalılar, zındık kafalılar, fitne fücur içerisinde olanlar da bunlara zulmederler. O yüzden bunlar kıymetlidir. Halkın eziyetlerine katlanan, halkın içerisinde yaşayan veliler en kıymetlilerdir. Bu çiçeği askerdeyken cezaevinde yaptırmıştım.
Sevdiğime ama askerden geldikten sonra gerçek sevgilini buldum ve anladım ki bu çiçek gerçek sevgiline yaptırmışım. Acizane kabul buyurur musunuz? Beni dahi mutlu edersin. Selamun aleyküm. Vay! Demek ki daha önce başka sevgilisi varmış ha? Ne kadarmış sen? Ona hediye etseydin kimmiş bu ya? Bu kardeş. Olsun niyet ettiğine verseydik keşke. Yine de teşekkür ederiz. Allah razı olsun inşallah. Bitti sorular. Canlı sorusu olan varsa alalım inşallah. Mikrofonu aç.
Allah kulunun zanlı gibidir. O yüzden bu... Allah kulunun zanlı üzerinedir. Allah kulunun zanlı üzerinedir. O yüzden herkesin kendi zanlınca kurgulamış ve inanmış olduğu bir Allah vardır. Peki bu Allah kuvvetler ayrılığı noktasında. Herkesin Allah'ı birbiriyle çatışır mı? Çatışmaz. Zanlın üzerine derken Cenab-ı Hakk'ın sonsuz sıfatları vardır. Sonsuz sıfatlarının birisi veya birkaçı veya üçünün beşinin üzerinedir o kimsenin zanlı. O zanlı diğer üç beşinin üzerine olanla vuruşur mu? Yani böyle bir mücadele halinde olur mu? O kimsenin kendi içerisindeki dünyası. Ama o da onun Allah'ı olmuş oluyor. Allah kendi zanlını mı savaştıracak? Ama onun kendi mücadelesinin içinde.
Kendi mücadelesinin içerisinde. Ama karşıdakilinde kendi inandığı bir Allah var. Kendi doğruları var. O doğrular çatışıyorsa. Burada cahil olanlar çatışırlar. Cahil olmayanlar çatışmazlar. Mesela. O kimsenin cahilidir. Mesela birisi dese ki. Benim Allah'ım gafur rahim. Öbürküsü dese ki. Benim Allah'ım cemil cemal. E gafur rahimle cemil cemali mi savaştıracak? O kimsenin kendi zanlı. Bu zanlı hüsnü zanlı. Bu hüsnü zanlı da doğru mu? Her cevap doğru. Cenab-ı Hak da bu hüsnü zanları kabul ediyor mu? Evet. Bunların bir kimse. Hayır benim de Rabbim cemil cemaldir. Sen bunu kabul edeceksin dediğinde. Öbürkü de. Hayır sen benimki gafur rahimdir. Asıl sen benimkini kabul edeceksin diyorsa.
İkisi de bunlar hüsnü zan sahibi değil. Cahil Allah bilgisi açısından. Bütün toplumda böyle o zaman şu anda. Eğer savaştırıyorlarsa öyle. Herkes kendi Allah'ını kabul ettirmeye çalışıyor. Kendi Allah'ını bir başka Allah anlayışını daha doğrusu. Kendi Allah'ını demeyelim. Buradaki kendi Allah anlayışını. Kendi Allah'ı hangi sıfatsal noktaya bürüdü? Aslında sıfatlarıyla alakalı. O sıfatlarını birbirine dayatıyorsa insanlar dayatan kimse cahil insan. O zaman böyle evliyalar, emmiyalar, mürşid-i kamiller zalim mi oluyorlar? Kendi algıladıkları ve anladıkları Allah'ı anlatmış olmuyorlar mı? Dayatmak ayrı. Bununla alakalı kavga etmek ayrı. Ama hiçbir zaman bir insanın anladığı gibi diğer bir insanın anlaması mümkün olmadı.
Mümkün değil. O zaman bu eğitim neden var? Yani velayet neden var? Bir mürşid-i kamil o topluluğun içerisinde Allah'ı, o topluluk adına konuşuyorum. O topluluğun içerisinde Allah'ı en fazla bilen, tanıyan kimsedir. Öyle olunca o topluluk o en fazla bilen, tanıyan şahsın yanına giderekten diğer topluluğun, diğer katmanlarından ve kısımlarından bilgi, anlayış, idrak, tefekkür noktasında ve zikir noktasında daha üst bir anlayışa sahip olmak için orada toplanırlar.
Yani aslında onun fikrini ve düşüncesinden ziyade farklı bir düşünceye mi sahip olurlar? Yani kendi yeteneklerine mi kavuşurlar? Bu bir şekilde öyle de bakılabilir. Kimisi bu noktada istidadını geliştirebilir. İstidadını geliştirenler, istidadlarını bu noktada Allah'ı tanıma ve bilme noktasında istidadlarını geliştirirler. Allah'ı tanımayı ve bilmeyi engelleyecek olan nefsin hile ve oyunlarını da önlemeye çalışırlar ve onu öğrenirler orada. O zaman taklit sıkıntılı mı olur burada? Başlangıçta taklit haktır. Hatta sonunda da taklit haktır. Belirli şeylerde taklidi bizim hor görmemiz mümkün değildir. Ama menzil değildir o zaman. Taklit belli meselelerde olması gereken şeydir.
Menzil olarak görülmez o zaten. Olması gerekendir. Namazı taklit ederiz. Benden gördüğünüz gibi ibadet edin. O zaman ibadetlerde taklit edilir. Peki şöyle bir şey. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendine ait bir Allah'ı algısı. Kendine ait değildi olumkisi. Bu hususta bir inancı. Onu Rabbim terbiye etti. Ona ait değil o. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerindeki Allah algısı, inancı, bilgisi, tanımlaması Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendisine ait değil. Hazreti Ebubekir efendimizin. Hazreti Ebubekir radiyallahu anh hazretlerinin bu noktadaki algısı ve anlayışı Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin terbiyesi noktasında.
Yani kendi yine algısına bakıyor mu? Böyle diyebilir miyiz? Veya işte hiç çetrefillendirmeyelim. Bir velinin mesela İbrahim bin Ethem'in Allah algısı kendi şekillendirdiği ve inandığı ölçü demek. Temeli onun normalde üstadının öğrettiği noktada, temel üstadının öğrettiği öğretisi, onun üstü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin öğretisi ve terbiyesi. Eğer gerçekten bir insan üstadının algısıyla ve aklıyla veya bu husustaki onun yaklaşımıyla Allah'a yaklaşmış olsa ondan ne farkı olur ki? O zaman İslam'ın içerisindeki Allah algılarının farklılıkları neden kaynaklanır? Bir kimse belli bir noktaya ve dereceye kadar üstadının algısıyla, anlayışıyla, tadıyla, tuzuyla öyle diyelim.
Yol yürür. Eğer o yol normalde nübüvvet neşesiyle neşelendiyse bir müddet sonra Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin neşesiyle, sayesiyle yürümeye başlar. Nübüvvet yolunun en önemli özelliği budur. O yüzden normalde velayette senin dediğin gibidir. Bir kimse üstadının rengine, boyasına, boyanmadıktan sonra kemale ermez. Nübüvvet de öyle değildir. Nübüvvet de bir kimse üstadının bu noktada çizmiş olduğu yolda yürümeye başlar. Ama o bir müddet sonra Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sayesinde ve normalde neşesinde yürümeye başlar. Bu demek değildir ki üstadıyla ters düşecek, yan gelecek, çamura batacak. O normalde algılayamadığı, anlayamadığı, tanımlayamadığı şeyleri yine üstadının bu noktada sayesiyle yol alır.
Burada derviş eğer kendisini yola verirse, bu zaten yola veren derviş de zaman içerisinde üstadının yürümüş olduğu yolun ne olduğunu tanımlar o zaman bilir. Normalde üstadının yolunun ne olduğunu tanımlayamayan, bilemeyen derviş, üstadının bu noktada hem zahiri hem batini durduğu noktada durar. Bunun bir tarafı taklittir, evet. Ama bir tarafı tahkiktir. Neden bir tarafı taklit, bir tarafı tahkiktir? Tahkiktir çünkü üstadı eğer nübüvvet noktasında duruyorsa o tahkike dayalıdır çünkü. Asla tahkiksiz bir yol olmaz. Ama üstadı eğer ki nübüvvet noktasında değilse o otomatikman taklide dayalıdır. Tahkik noktası hiç yok durumda. Mesela taklide dayalı olmuş olsa, yanlış anlama sen şimdi bunu, böyle soru soramaz bir kimse.
Konuşamaz da. Bu diyalektiliği de kuramaz. Bu taklittir çünkü. Üstadı ne söylerse tamamdır, bitmiştir, alır onu kabul eder. Sorgulayamaz da, irdeleyemez da. Onu öyle kabullenmek zorundadır. Bu eğer baştaki üstad çok sağlamsa bunda bir sıkıntı yoktur.
Problem de yoktur bunda. Ama zaman içerisinde, son 300 yıl, 350 yıl içerisinde görüldü ki, bu tip bağlılıklar, bu tip yollar da giden insanların büyük bir kısmı tehlikeye düştü. Tehlikeye düştüler. Bu tehlikeyi görebilenler gördüler. Göremeyenler bu tehlikenin içerisinde yüzdüler, yürüdüler.
Ama yol olarak, tasavvufu, nübüvvet ayağıyla gidenlerde bu tehlike oluşmadı. Şeyhler için zor olan kısım da, şeyhler her meselede, her dairede Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretten rabıta etme, maddi manevi, ona uyma zorunlulukları vardır.
Bu meseleyi çok ince perdeden götürmekle mükellefiyet çıkar ortaya. Şeyh'in böyle yapardı, ben de yaparım diyemezsin. Sünneti Resulullah'ta varsa yaparsın, yoksa yapamazsın. Şeyh'in böyle yapardı, ben de yaparım diyemezsin. Neden? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gözünün önüne geldiğinde, önüne düştüğünde, onu öyle yapamazsın. Şeyh'ine her sofra kurulduğunda yerdi, örneğin. Sen o zaman her sofra kurulduğunda yiyemezsin. Veya işte şeyhine her davet edileyende, davete icabet sünnettir babından yatardın. Bunda Hz. Muhammed Mustafa müsaade ederse yatarsın. Hediyeleşmek sünnettir, her geleni götürürsün.
Bunda götüremezsin. Bunda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazrettenin bu noktada husisi dairede, rüsaadesi gerekli olur. O yüzden şeyhlerin büyük bir çoğunluğu bu yoldan yürümek istemezler. Burası ince ama bir o kadar da maneviyatlıdır. Sıkıntılıdır ama çok geniştir, çok rahattır. Bak sıkıntılıdır ama çok geniştir, çok rahattır. O yüzden her üstad büyük bir çoğunluğu burada yürümek istemezler. Bizim şeyhimizin şeyhi böyle yapardı, devam ederler. Bizim şeyhimizin şeyhi böyle yapardı, devam ederler. Kendilerince hak mıdır? Evet. Bizim yolumuz mudur? Hayır. Bakın bizim yolumuz mudur? Ben kendi dairende söyleyeyim. Hayır.
Bunu ben en başta ilan ettim. Tabiri caizse burnunu kıstırmak derler bunu. Ben kendi burnumu aldım, kıstırdım, mandalladım, koydum oraya. Bundan şikayetçi değilim. Çok gönlüm huzur dolu. O yüzden normalde taklidi atmak mümkün değildir. Dinin içerisinde bir kısmı vardır, taklit edilir. Mesela genel ana meselelerde, fıkıhta taklit edilir. İbadetlerin büyük bir çoğunluğunda taklit edilir. Bu taklidi orta yerden kaldırmaya çalışıyorlar. Tasavvuf adına biz onlardan değiliz. Biz ibadetlerde ve fıkıhın genel ana meselelerinde, ana kaidelerde taklit edilmesi gereken yerlerde taklit ederiz. Abdest'i taklit ederiz, namazı taklit ederiz.
Yapılış biçimi olarak. Kurban kesmeyi taklit ederiz yapılış biçimi olarak. Bunda bir sıkıntımız olmaz. Ama tasufi manada, yol manasında bizim bir ayağımızda da tahkiktedir. Bu da nübüvvetin gereğidir. Nübüvvet o kimseyi tahkike götürür. Ahkik ederekten yürür. O yüzden Allah algısı, çünkü soyut kavramdır. Bu algı sıfatlarının üzerinden tecelli eder. Zaten zatın üzerinden tecelli etmez. Sıfatlarının üzerinden o kimse hüsn-i zambeslese dair haktır. Haktır bu. O kimsenin ayağı kaymış olmuş olarak kabul edilmez. Ama tahkik ehli olduğundan dolayı her kendince teşbihi tenzih ederekten yürümesi gerekir. O yüzden bu noktada o kimsenin zanlı bir teşbihdir.
Teşbih tenzihe muhtaçtır. O zaman teşbih, tenzih, teşbih, tenzih, teşbih, tenzih o kimsene şevk getirir. Şevk ehli olur ki o aşığın sıfatıdır. Aşık şevkle her daim Allah'ı tanımada, Allah'ı bilmede, Allah'a koşmada durmak, tükenmek bilmeyen bir duygu ile, bitmek bilmeyen bir aşıklık ile Allah'a koşar. Bu tahkiktir.
Bakın bu tahkiktir. Bunun içerisinde bir kimse bu noktaya gelmiş olsa, ben kendi nefsim için söyleyeyim. O kimse üstadı tanısa ne yazar, tanımasa ne yazar. O üstadı bilsene olacak, bilmesene olacak. Ben isterim ki buradaki cemaat, komple bütün dervişler, bütün kardeşler olarak, bütün ümmet olarak, Allah'ı tanımada ve bilmede, bu haliyle hallensinler, varsınlar bizi unutsunlar.
Bu bize rahmet olur. Bizi unutmaları bize rahmet olur. Bu fakiri unutmaları bu fakire rahmet olur. Benim öyle elimde bir gül destesi olsun ki, ben o gül destesini o sevgiliye sunarken, varsın o gül destesi, beni hiç görmesin. Varsın o gül destesi, öylesine aşık olsun, öylesine aşık olsun, öylesine aşık olsun ki, ondan başka hiçbir varlığa aşıklığında yer kalmasın, ondan başka.
Öylesine sevin, öylesine aşık olun ki, vardığınız yerde bırakın, biz hiç aklınıza gelmeyelim. Öylesine o güzeller güzelinin cemaline ulaşın ki, varın o cemal sizde hiçbir suret bırakmasın. Bu zaten, bu fakirin sizin üzerinizde kendince hayali.
Ben isterim ki, bütün kardeşler öylesine sevsinler, öylesine aşık olsunlar ki, cemalın cemalullahında, cemalleşerekten cemal olsunlar. O anı yaşasınlar da, varsınlar, o anı tat olarak, başlarında tac olarak, ebediyen taşısınlar. Bu noktada, nübüvvetle alakalı meselede, hiçbir derdimiz olmaz.
Biz, bu noktada, velayet ehli gibi, sakın ha, Allah'la cemallesten dahi şeyhini unutma diyecek küstahlardan değiliz. Ben onu küstahlık olarak görüyorum. O yüzden, taklidi, sakın küçümsemeyin, sakın kenara atmayın. O, size tahkik kapısını açacak. Bir sufi için, taklit denizinde boğulmak söz konusu değildir.
Hele o sufi nübüvvet yolunda gidiyorsa, sen dışarıdan, kem söze bakma. Sen orada taklit denizinde boğulmazsın. Kimler taklit denizinde boğulurlar? Sufilik yolundan uzak, nübüvvet yolundan uzak olanlar, uzak olanlar, taklit denizinde boğulurlar. O taklit denizinde boğulurlar, nerede boğulurlar? Cennette boğulurlar. Boğulurlar derken, sakın ha aşağı makam olarak görmeyin. Bir kimse otursa, Kur'an ve sünnet dairesinde şeyhini taklit etse, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hazretlerini taklit etse, şeyhi bu noktada tam net, zahiri bir noktada, Kur'an ve sünnete tabi olan bir kimse ise ve bir mürid onu taklit etse, cennettir yolu.
Taklit denizinde boğulmak derken öyle, Allah affetsin, o mesele yanlış anlaşılmasın. Bütün sufiler o tahkike ulaşsın isteriz. Ama kardeşlerden birisi o taklitte yüzerse de neden sen taklitte yüzüyorsun deme noktasına sahip değiliz. Neden? O da ehli cennet çünkü. Bu noktada bir problem yok. Ama bir nübüvvet noktasında sufî olan kimselerin, taklit denizinde devamlı yüzmeleri mümkün değildir. Muhakkak ki o tahkike doğru yol alır. Biz on bin kişi olarak Cenab-ı Hakk'ın Cemalullah'ını gördük. Bizi tuttunuz, Cemal ve Hakk'ın Cemalullah'ına ulaştırdınız.
Biz oradan Allah'ı seyrettik. Allah da bizden razı oldu, mutlu oldu. Ve o sırada da dönüp size baktı. Hani Mustafa bunları getirdin dedi. Böyle bir raziyetle, bir sevgiyle size baktı. O an ne düşünürsünüz? O an mı baktı diyorsun? Şimdi memnun oldu Allah, razı oldu. Yani tabiri caizse coştu. İsmail gülüyor arkadan. Bir sor neden gülüyor İsmail? Neden gülüyorsun İsmail abi? Zaten Rabbim ona bu bizlerin gül olarak, elindeki gül olarak nasip etmiş ki gelmişik bu sana. Devamlı yani. Sen yolu uzattın. Ben sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Benim mi? Evet. Ben nerede? Allah böyle biz...
O hali biz nerede yaşayacağız? Sor Atlan hocam. Efendim tahkiki yaşayan kişi anlatabilir mi? Hali yaşayan kişi tahkiki anlatabilir mi? Öğretebilir mi? Ve öğrettiğinde o insan, karşıdaki kişi bunu yaşadığında, o taklit mi olur? Tahkiklikten çıkar mı? Ve taklidin tehlikeli olduğu yer neresidir? Her tahkik ehlinin, dedim ya bir tarafı hep taklittir diye.
Bu normalde tahkikte en zirve noktaya kimse, en zirve noktaya gitse dahi yine bir tarafı taklittir. Burada taklitten kurtulmayı düşünen kimseler hata yapıyorlar. Tahkik ehli, yine taklit ederekten yaşadıklarını anlatır. Kime? Etrafındakilere. Bakın, niçin? Çünkü tahkik ehli, üzerine gelen ilmi, kendi üzerinde tutmamayı da bilir. Nereden bilir? Taklitten bilir. Eğer kendi üzerinde tutacak olsaydı, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri tutardı. O tutmadı, ne yaptı? İlmi yaydı. O zaman tahkik ehli, her aldığı ilmi, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nden taklid olarak aldığı bilgiyle ne yapar?
Yayar. O zaman her ilmi alan kimse, bu öylesine enteresan bir zevktir ki, herkes buradaki topluluk bütünüyle bir tarafı taklit, bir tarafı tahkik olur. Her an bunu yaşar. O yüzden normalde tahkikten ve taklitten kurtuluş yoktur. Taklidi neresi insanı, Allah muhafaza eylesin, helaka götürür? Bir kimse kendince, kendince, Kur'an ve sünnet bilgisi dairesinde bir şeyin yanlış olduğunu, haram olduğunu bildiği halde taklit edeceğim diye uğraşırsa o insanı helaka götürür. Allah muhafaza eylesin. Belayet yolunu, seçme tercihi, dervişin var mı? Ben bütün her şeyde seçme hakkı tanırım herkese.
Efendim bunu Mustafa kendin mi dediler yoksa? Bu ayrı mesele var. İstidadına göre midir dervişin? Bunların hepsi de insanların üzerinde belli bir kaideye oturtmak mümkün değil. Bu şekilde mevzu, Cenab-ı Babam Zatı'nın hayal edilmeyi. Zatıyla alakalı.
Zatıyla alakalı, hayal etmeyi buydu. Değil mi? Evet. Efendim, bahsettiğiniz böyle sündüğünüz diller, o dillerin önce sizi seviyorsunuz ve sizi aşık olması gerekmektedir mi? Bunlar edebiyat olarak sorulan sorular ve düşünceler. Burası böyle bir kat'i bir şekilde bir yere bağlanacak bir şey değil. Hani bunu en güzel tefsir edecek, senin bu söylediğin sözü tefsir edecek olan şey, ruhlar aleminde birbirlerini sevenler ve sevişenler, bu dünyada da birbirlerini severler ve sevişirler.
Hadis-i Şerif. Bu ariflerde din yoktur sözü, insanlar bunları söylerler, normalde kendilerince onlar işte tahkik noktasında Allah algısı bir yere sabit bağlanmadığı manasında söylenirse evet. Sayede türlü olarak bunlar çocuk için insanlarla merhamet, işler, acımak bir husus var mı?
Sadece üslümanların mı hızlı? Yoksa kafirlere de merhamet, işler, acımak bir husus var mı? Ayet ve hadislerle sabit siz normalde kafir olanlardan merhamet ve acıma beklemeyiniz diyor. Sadece üslümanlara karşı mesajı kurdular. İnsanlar onlar, şeytan ve nefis onlara boş ve heva şeyleri sevdirir. Onlar için boş ve heva olan şeyler kıymetlidir. Kıymetli olan şeyler kıymetsizdir. Ne yazık ki İslam dünyası böyle her şeyden batıdan medet ummayı, kendince batıdan bir şey beklemeyi veya batıyla bir şeyi böyle özdeştirmeyi, kıyaslamayı kendine ölçü etmiş ya bu ölçüsüzdü. Bizde ne yazık ki o da var. Bizde işte vay batı dünyası bunu görmüyor filan böyle kendimizce konuşuyoruz ya.
Yani batı dünyası onu görmüş olsaydı zaten Orta Doğu'da 200 yıl, 150 yıldan beri savaşa kargaşa çıkarmazdı ki. Batı dünyası zaten öyle bir merhamete sahip olmuş olsaydı, Hiroşima'ya, Nazagakizi'ye şey ne o, atom bombası atmazdı ki. Batı dünyasında öyle bir şey olmuş olsaydı, bütün dünyayı 150 yıldan beri kanla gözyaşıyla yönetmeye kalkmazdı ki. Yani Müslümanlar da böyle bir ne yazık ki yenilginin vermiş olduğu bir psikolojik bir şey var. Yani batı dünyası bunu görmüyor mu? Batı dünyası sizden hoşnut değil, batı dünyası sizden memnun değil. Var ya böyle dolaşıyor ya, yani geçen gün birkaç gün önce, bir iki gün önceydi böyle bir yazı okudum, işte ne o batı dünyası size bunları müsaade etmez.
Batı dünyası çok böyle yani ehli namus ya, batı dünyası çok böyle demokrat ya, batı dünyası kendilerince çok insancıl ya, böyle düşünen ne yazık ki zavallı Müslümanlar var. Bunlar da okur yazar cinsinden bir de gazetelerde filan böyle köşe yazıları var. Yani batı dünyasını kendilerini ideal etmişler, batı dünyasını kendilerini ölçe etmişler, batı dünyasını kendilerine ilah etmişler. Onlar için üçlü testis inancı var, demokrasi NATO, ondan sonra bir de şey, ne o? IMF. Bu üçlü testis inancı bu. Yani IMF'siz Türkiye olmaz dedikleri şey, böyle bir ilahiydi IMF. Batı dünyasının testis inancı bu. Yani bunun gibi bir şey, aynı şey Türkiye içinde işte, NATO'suz bir Türkiye düşünülebilir mi? Düşünülemez.
Yani NATO olmazsa, biz kendi kendimizi koruyamayacağız. Hani NATO nerede PKK'ya karşı? Yok. Bizde bu testis inancı, dikkat edin bakın, hep üçlüdür bunlar söylemler. Demokratik insan haklarına dayalı hukuk devleti. Demokratik NATO'ya bağlı serbest ekonomi sistemi. Bakın konuşulanlara, üçlü testis inancıdır bu. Bunun arkasında lat, uzza, menat vardır hep. Bu batı dünyasındaki, Hristiyanlıktaki üçlü testis inancının da arkasında lat, uzza, menat vardır. O normalde bütün bizim önümüze lat, uzza, menatı koyarlar. Bizde de var lat, uzza, menat.
Ne? Kuvvetler ayrılığı. Ne bu kuvvetler ayrılığı? Yasama, yürütme, yargı. Üç tane ye. Üç tane ilahe. Lat, uzza, menat. Bu her yerde kök salmış vaziyettedir. Her yerde. O yüzden bizim içimizde de ne yazık ki, böyle ahkam kesen, latçı, uzza, menatçı, yazar çizer, entelektüel dediğimiz, din adamı dediğimiz, milletvekili dediğimiz, ondan sonra köşe yazarı dediğimiz, evet, cemaat, tarikat dediğimiz, bu tip yapılanmalar var. O yüzden normalde çocukla alakalı bu ölen çocuk bir değil ki, biz öyle kıyıya vuran çocuğu düşünüyoruz.
Biz dört tane polisin, bu çocuğu düşüneceğiz muhakkak? Daha bugün dört tane polis şehit edildi. Dört tane şehit edilen polisle, o çocuğun arasında can olarak bir fark var mı? Bugüne kadar şehit edilen askerlerle, o çocuğun arasında fark var mı? Bugüne kadar katledilen, şehit edilen Güneydoğu'da, Türkiye'de, sivillerle, o çocuğun arasında bir fark var mı? Yani biz kıyıya vurmuş çocuğu alacağız, ağlayacağız, PKK'nın tuzağına düşürülmüş polise ağlamayacağız. Kıyıya vurmuş çocuğa biz üzüleceğiz, 20 yaşında dal gibi fidan, PKK'nın kalleşçe saldırısında şehit olacak, biz onu es geçeceğiz.
Dikkat edin, yine oyuna getiriliyoruz. Daha geçen gün 8-9 yaşında Diyarbakır'da öldürülen çocuğu unuttunuz mu? Asıl annesinin ekmek almaya gönderdiği çocuğu unuttuk mu? Yine medya yapıyor yapacağını bize. Ne yapıyor? Bizim bütün algımızı değiştiriyor. Bizi farklı bir noktaya götürüyor. Biz Macaristan'daki Müslüman Suriyelileri veyahut da gayrimüslim Suriyelileri çekmiş olduğu ızdırapları görüyor muyuz? Batı yine yapıyor yapacağını. Alıyor o mültecileri toplama kamplarına dolduruyor, toplama kamplarına dolduruyor ve her türlü işkenceye eziyet yapıyor.
Bunu saklamak için kıyıya vurmuş çocuğu üzüntüsünü gösteriyor. Büyük bir algı operasyonu var. Bizim içimizdeki hainler, bizim içimizdeki şerefsizler, haysiyetsizler, insanlıktan nasibine olmayan neydi belirsiz yaratıklar, Suriye'deki, Irak'taki kandan, vahşetten, bombadan, her türlü kinasal silahlardan Türkiye'ye kaçtığında ne hükümeti, ne devleti, ne bürokratı, ne insanları söylemedik, laf bırakmadılar, çökertmeye çalıştılar.
Şimdi bu vicdansızlıklarını, bu merhametsizliklerini, bu insaniyetsizliklerini, bu hainliklerini, bu şerefsizliklerini örtmek için çocuğa gözyaşı, ağıt dökecekler, ağıt yakacaklar. Biz de kanıyoruz bakın buna. Biz de kanıyoruz buna. Yani o çocuk dün, evet büyük bir vahşet, eyvallah. Bugüne kadar o vahşetten binlercesi yaşandı ki Türkiye'de. Türkiye'de, o söz konusu olan batı, Diyarbakır mitinginde bombalarda ölenleri nereye koydu, hiç aklına getirdi mi? O söz konusu olan batı, Reyhanlı'daki patlamada 20 kusur kişi, masum, sivil insan şehit olurken hiç ağladı mı? O söz konusu olan batı, daha düne kadar Diyarbakır'da PKK'nın bombasıyla, saldırılısıyla şehit olan o minnacık yavruya ağladı mı?
O söz konusu olan batı, daha yeni doktoru şehit ettiler. Mıkı çıktı mı? Hani nerede NATO'su, Birleşmiş Milletleri, insan hakları bilmem nesi? Bunların hepsi de Latçı, Uzzatçı, Menatçı. Hepsi de, Türkiye'nin içerisinde de var. Müslümanım diye geçinenlerde de var. Kendi kalbinde, kendi iç dünyasında. Bunu Fethullah Hoca bu sözü geri almadığı müddetçe bunu açıkça hep dile getireceğim.
Demokrasiyi kendisine ilke ve yol ediniyorsa o kimseye o bir şeyh, bir hoca, bir alim, bir din öğreticisi bir kural ve sünneti bilen bir kimse demokrasiyi kendine yol, ilke, hedef tayin ettiyse o kimse kendine dikkat edecek. Bunu siyasetçiler siyaseten söyleseler siyasetçi çünkü o. Dersin ki ya siyasetçi. Bunu din öğreten söyleyemez. Bunu din öğreten kimse ne yapacak? Yapacak bunu söylemeyecek. Arkasındaki kitle demokrasiyi yol, demokrasiyi sistem ve düzen, demokrasiye varılması gereken bir amaç göremez.
Onu görürse o zaman o kimseye denir ki yani bu insanlar kendilerine amaç olarak Kur'an ve sünneti mi tutacaklar? Yoksa demokrasiye varmak için Kur'an ve sünnet araç mı olacak? Demokrasi Kur'an ve sünnete araçsa diyeceğiz ki ya demokrasiye bunlar araç edinmişler. Hoş, bir şeyin, bir hakikate gitmek hakikate varmaksa amacınız siz hakikat dışı şeylerle hakikate varmaya kalkamazsınız. Bu hakikatin hakikatliğine terstir. Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin yolu hakikatti. Ağzından hakikate uymayan hiçbir şey çıkmadı.
Fiiliyat olarak da üzerinden hakikate uymayan hiçbir şey çıkmadı. Eğer bir kimse kendince din anlatıyorsa kendince hakikati anlatıyorsa o bile bile göz göre göre hakikatin dışında bir şey insanlara anlatamaz. Hakikatin dışında bir şey insanlara tavsiye edemez. O yüzden meseleyi toparlıyorum. Bunlar Laatçı, Uzzacı, Menatçıların işi. Dikkat edin. Kur'an-ı Kerim'de bu üç tanesi geçer. Laat, Uzza, Menat. Üç tane ilahe geçer. Üç tane ilahe. Menat paradır.
Uzza kadındır. Şehvettir. Laat ise güçtür. Güç. Güç. Laat'ı, Uzza'ı ve Menat'ı böyle göreceksiniz. Bir. Bir kimse gücü eline geçirdiğinde ne yapıyor? İki. Şehvet. Bu şehvet sadece erotizm değil. Şehhevi duygular. Heva, heves. Kur'an ve sünnetin dışındaki her şey öbürkü de para. Şimdi cemaatlere, tarikatlara, devletlere, sistemlere, kendine bunları karşına koy, seyret. Gücü eline geçirdin.
Eşine mi zulmettin? Çocuklarına mı zulmettin? Arkadaşlarına mı zulmettin? Yanında çalışanlara mı zulmettin? Akrabalarına mı zulmettin? Kimde küçücük bir güç varsa. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Güç, elinin altında tutmak güç. Onlardan sorumlusun. Onları Kur'an ve sünnete göre mi yönettin, yönlendirdin? Bu güç askeri, bu güç aklı, fikri, her şey olabilir. Öbürkü ne? Öbürkü menat, para. Money, menat, aynı. Money, para. Ne yaptı şimdi? İşte belirli merkezlerde parayı ne yapıyorlar? Güç olarak kullanıyorlar. Bir yerin ekonomisini alt üst ediyor. Bir ülkenin ekonomisini alt üst ediyor. Bir bölgenin ekonomisini alt üst ediyor. Parayla oradakileri tarımar ediyor.
Öbürkü ne? Şehvet. O da bir güçtür. Şehvet de bir güçtür insanlar. Ama bu üç gücün de, üçünün de hakikatte temeli yoktur. Hakikatte temeli yoktur. Allah bizi affetsin. O yüzden bu normalde ne hangi sistem olursa olsun dünya üzerinde şu anda bütün sistemlerin üzerinde geçerli olan bu ne yazık ki şirk sistemi ve şirk düzeni dört.
Allah muhafaza eylesin. Cenab-ı Hak cümlemizi bu noktada korusun inşallah. Bursa'dan hacca gidecekler arkadaşlar. 13 Eylül pazar sabahı saat dörtte Haşimişcan caddesinde orada bir sağda, komaradan giderken sağda bir cami var ya. Ne camisi o? Acem Reis Camisi mi? Acem Reis Camisi'nden sabah saat dörtte hareket olacak inşallah. Bu pazar değil, bir dahaki pazar sabahı sabah saat dörtte. İnşallah. Bitti saat onun, yirmi geçiyor. Fâlevennâhu Ne Destur ya.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi