mustafaozbag.org

455. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 28 Ağustos 2015 · 2:30:39

Selamun Aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Dayımın hanımı, amcamın hanımı biraz ihtiyarca onlara sarılıp öpmemde bir sakınca var mı? Ellerini öp, eğer annen böyle kendinden geçmiş noktada say, yani kadınlık olarak kendilerinden geçtilerse sarılmakta bir beis yok. Hanefe'ye göre. Hz. Ebu Vekir Radıallahu Anh Hazretleri halifeliği döneminde Medine'nin kenar sokaklarında yaşayan yaşlı kadınların başlarını okşadığına dair rivayetler var. Tabi o kadınlar yaşlı ama Hz. Ebu Vekir Radıallahu Anh Hazretleri de yaşlı. O yüzden normalde çok yaşlı bir kadına karşı, hele böyle dayı ve amcasının hanımıysa, elini öpüp de böyle işte sarmaşmaktadır bir beis yok.
Kadın şarkıcıyı dinlemek caiz midir diye sorarsanız, ben de caizdir der çıkarır. Sahabe çünkü cariye olan kadın şarkıcıları dinlemiş. Hür, Müslüman bir kadın şarkıcılık yapmaz. Anladınız mı? Hür, Müslüman bir kadın şarkıcılık yapmaz. O yüzden eski fıkıh kitaplarına baktığınızda, kadın şarkıcı dinlenir mi dediğinde, dinlenebileceğine dair fetva görürsünüz. Ama burada bir alt, dip not düşeyim. Hür, Mü'mine bir kadın şarkıcılık yapmaz. Kimler şarkıcılık yapar? Cariyeler yapar.
Kimler şarkıcılık yapar? Mü'min olmayan. Yani mü'min olmayandan kastım, La la illallah Muhammeden Resulullah demeyen, kadınlar şarkıcılık yapar. O yüzden Osmanlı'da önceden kadınların eğlentilerinde, gayrimüslimler, kadın gayrimüslim, çalgıcılar bu noktada hizmet ederlerdi. Ve o gayrimüslim kadınların, normalde mesela şey vardır ya, işte Osmanlı'da ilk kadın şarkıcılar, Osmanlı'da ilk, Osmanlı'dan sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cumhuriyet'e geçince ilk kadın şarkıcılar, ilk kadın aktristler, ilk kadın tiyatrocılar,
bunların hepsi de büyük bir çoğunluğu, gayrimüslim unsurlardandır. Soyadı, isim ve soyad kanunuyla, onların soy isimleri ve adları da, Türkçeleştirilince, bir farkı kalmadı. O yüzden, şimdi bu manada, kadın şarkıcı dinlenilir mi? O zaman gayrimüslim bir kadın şarkıcı, dinlemekte veyahut da cariyeyi dinlemekte, bir beyiş yok. Hani meşhur ya, sahabeler oturmuşlar, işte cariye kadınları dinliyorlarmış, birisi geliyor, yine başka bir sahabe, hani siz, onları men etmeye kalkıyor, onlar da diyorlar ki, biz Hz. Resulullah, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden, bunun fetvasını aldık. İster otur sen de bizimle beraber dinle, istemezsen dinleme.
Maddi bir işin olması için, sebepler dairesinde, insan elinden geleni yapsa, o iş de olmasa, bu, o kul için imtihan mıdır? Biz neyin imtihan olup olmadığına, biz kendimiz karar vermeyelim. Biz kendimizce diyelim ki, biz bununla alakalı, yeteri kadar gayret sarf etmedik. Sebepler dairesinde, muhakkak bir eksiğimiz oldu. Sebepler dairesinde, muhakkak ki biz, bununla alakalı olması gerekeni, yapamadık diyelim. Yoksa, bütün herkes kendince, kendi çalışmasını, kendi gayretini, kendince uygun görüp, olmadı, nasip böyleymiş der. Ben sebepler dairesinde, her şeyi yerine getirdim der. Ümmet-i Muhammed, bu noktada, o yüzden, tembelliğe doğru gidiyor.
Yani, ben bunun üzerinde, yapmam gerekeni, yapmadım demiyor. Nasibim bu kadarmış demek ki diyor. Kendi kendine, bir nasip üretiyor. ben uğraştım ama olmadı diyor. Ben uğraştım ama olmadı diyor. Kendince, kendi çalışmasını, kendi gayretini, yeterli görüyor. Bu, katılınacak bir şey değil. Biz, bilemeyiz, o meseleyle alakalı, nereye kadar gücümüzün yetip yetmediğini, bilemeyiz. Bize çalışmak düşer. Hem madden, hem manen. biz düşünceye kadar çalışalım. Biz, bayılıncaya kadar çalışalım. Maddi manevi. Çünkü, Cenab-ı Hak, güce güç katacak olandır. Cenab-ı Hak, kuvvet verecek olandır.
Cenab-ı Hak, basiretleri aşacak olandır. Cenab-ı Hak, yeniden yeni yollar, ihsan edendir. Bu böyle, bu, Ümmet-i Muhammed'in en büyük hastalığı. Ya, biz elimizden geleni yaptık, deyip kenarda oturmak. Demek ki, tam yapmamışız. Biz, bir daha denememiz lazım. Bir daha uğraşmamız lazım. Bir daha yürümemiz lazım. Bir hamle daha yapmamız lazım. Biz, bir daha stratejileri gözden geçirmemiz lazım. Biz, bir daha nerede yanlış yapıyoruz diye analiz etmemiz lazım. Biz, neyi eksik yaptık dememiz lazım. Oturup, bir daha, en ince ayrıntısına kadar, bütün hesabı, kitabı, stratejiyi, planı, programı, dökmemiz lazım önümüze.
Maddi manevi. Yoksa, bu bizi çok basitliğe götürüyor. Yani, kendimizce diyeceğiz ki biz, ya, nasibimiz bu kadarmış işte. Ne yapalım ki yani? Bu geldi elimizden. Buna katılanlardan değilim. Hakkınıza helal edin. son dönem yaşanan olaylar, Türkiye'nin tutumu, ileride olabilecek olaylar, durumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Siyasi konular belki ama, bölge ve ülke çok karışık ve bizler de bu durumu daha net okuyabilmek için soruyorum, hakkınızı helal edin. Allah'ın izniyle Cenab-ı Hak bu memleketi, bu memleketteki inananları korusun ve muhafaza eylesin. Amin. Bizi hiçbir zaman, normalde yani bu şartlar içerisinde, bu şartlar dairesinde, Türkiye'yi hiç kimse başıboş bırakmaz.
Türkiye'deki dini hassasiyet arttıkça, Türkiye'de İslami bir duruş arttıkça, sizi başıboş bırakmazlar. Yani siz sistem olarak Türkiye'de sohbetleri, zikirleri, dersleri serbest bırakırsanız, sizin ensenizde boza pişirirler, imam hatipleri, Kur'an kurslarını, dini eğitimi, dini öğrenimi, dini yaşantıyı hür bırakırsanız, sizi yakın bir yerde bırakmazlar.
Türkiye'nin yeniden İslam'la tanışması, İslam'la yeniden İslam'la tanışması diyorum. Yeniden İslam'la tanışması demek, Kur'an ve sünnete dayalı. Kur'an ve sünnet ışığında, bir dinle tanışması, hurafelerden arınmış, yapmacık zorlama, yorumlardan ayrılmış, net, salt, temiz. Kur'an ve sünnet anlayışı. İçinden aykırı seslere bakmayın siz. Hani bazılarının hadisleri inkar ettiği, bunlar hep içini boşaltmak için, Türkiye'deki İslami gelişmelerin içini boşaltmak için, dizayn edilmiş şeyler. İşte Kur'an'ın üzerinde, hadislerin üzerinde şüphe oluşturmalar. Bunların üzerinde şüphe oluşturmalar.
İslam'ı bir cemaata, İslam'ı bir tarikata, İslam'ı bir partiye bağlayıp, o partinin, tarikatın, cemaatin, hoca efendinin, şeyh efendinin hatalarıyla, veyahut da siyasetin hatalarıyla, İslam'ı özdeşleştirip, İslam'ı alaşağı etmeye çalışmalarıyla. Bunlar, bütün bu algılar, bu operasyonlar devam ediyor. Buna rağmen, insanlar, belli bir kitle, kendini temiz tutup, dinini yaşama ve yaşatma gayretine devam ediyorlar.
Sağlam tarikatlar, sağlam cemaatler, kendisini paraya, pula, makama, mevkiye, ondan sonra, ne bileyim işte, kendince yurt dışındaki oluşumlara, yurt içindeki oluşumlara peşkeş çekmeyen, bunlar çok değil, az, ama Cenab-ı Hak, onlar öyle bir kuvvet-i maneviye veriyor ki, etkileri büyük oluyor. Çok kalabalık olanların, o kadar etkisi olmuyor, çünkü içleri kof, ama çok kalabalıklık aramayıp, sırf Kur'an ve Sünnet dairesinde duran, tarikat ve cemaatler, çok kalabalık olmuyorlar zaten. Nefse tatlı gelmiyor bu çünkü. Nefse acı gelince, insanlar oralardan uzak duruyorlar. gelecek burada zikrullah yapacak, terleyecek burada şimdi, ter kokacak.
Hatta birisi öyle dedi, zaman zaman paylaşıyorum ya, ya dedi, insan kokuyor orası dedi, hani terdi ya, insan kokuyor. Dedim, insan kokar, doğru söylüyorsun dedim. Ne güzel bir burun var ki, insan kokusuyla, insanlaşmış veya, insana bürünmüş, hayvan kokusunu ayırt edebiliyorum dedim. Ben, kaldı. Burası insan kokuyor, doğru. Allah'ın zikredildiği meclisler, çünkü orada bulunanlar, gerçekten bu noktada, insanı kamilliğe adım atarlar. Hatta, zikrullah meclisinde, o kimse insanı kamildir. Mecliste, zikrullah meclisinden ayrılır, konumuna, durumuna göre, insanı kamillikten, yavaş yavaş ne yapar? Çekilir.
Hani diyor ya, sahabe, Ya Resulallah, biz zikrullah meclisine geldiğimizde, senin meclisine geldiğimizde, her şeyi unutuyoruz. Ama diyor, dışarı çıkınca, dünya bizi zapt ediyor. Dışarı çıkınca, dünya bizi zapt edecek. Ama zikrullah meclisinde, kendimizi sırf Allah için zikrullaha verirsek, vay ya, beni burada görsün de, adam kızını versin, vay beni burada görsün de, beni oğluna alsın, vay ya, beni burada görsün de, adam iş versin bana, vay beni burada görsün de, şöyle olsun, böyle olsun, bunlar af olmuş olarak kalkarlar.
Bakın bunlar, af olmuş olarak kalkarlar. Yani bir kasıtla gelse, bir niyetle gelse, herhangi bir böyle amaçla gelse, bu ister dünya olsa, ister kadın olsa, ister makam olsa, ister mevki olsa, zikrullah meclisi, öyle bir yüce meclistir ki, orada bulunanları ayırmak, Allah'ın şanına yakışmaz, af olmuş olarak dağılınlar. Hadis-i Kudsi. Ama bir kimse, sır Allah için, Allah için, hiçbir şey düşünmeksizin, hiçbir şey beklemeksizin, hiçbir menfaat ummaksızın, zikrullah meclisine gelse otursa, af olmakla kalmaz. Geçmiş günahları, sevaba çevrilir.
Geçmiş hataları, hayra çevrilir. Geçmişi tamamen, temizlenmele kalmaz. Ya, sevaba çevrilir. Adam, önceden içmiş ya, Cenab-ı Hak onu, temizledi, sevap etti. Adam önceden her türlü, hayrazlığı yapmış ya, Allah onun, hayrazlıklarına rahmet ve bereket etti. Sırf Allah için, zikrullah meclisine oturduğunda, ne yaptı? Hepsini hayra çevirdi. Biz de oturduk, bu adam dün böyleydi ya, nereden bu peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretlerini gördü? Ya, dün böyle yanlıştı bu adam. Ya, bırak ya, sahabeyi görebilir mi ya, bir de hal görüyormuş, bir de rüya görüyormuş, yok, bir de şu oluyormuş, evet, o kimse olur.
Biz de, onun daha önceki günahlarını, tesbih ederekten, biz de günaha gireriz. Farkında değiliz. Cenab-ı Hak, onu ne yapıyor? Hayra çeviriyor. O yüzden, zikrullah meclisleri, arttıkça, Cenab-ı Hak'ın, saht Kur'an ve sünneti, öğretilecekçe, ve insanlar, hayra doğru koştukça, devletle millet bütünleştikçe, kaynaştıkça, e, çalmalar, çırpmalar, eksilip, faizler, eksilip, yatırımlara geçtikçe, sizi rahat bırakmazlar.
Hiç rahat bırakmazlar. Operasyon üstüne, size operasyon yaparlar. PKK'sı da, DHKB'cisi de, azar, HDP'si de, KCK'si de, dinlisi de, dinsizi de, size karşı çıkar. Onlar, laf cambazıdır. Lafları da böyle, kendilerince bulurlar. Bizim böyle, laf cambazlığı, bilmeyen bir kısım, insanlar da, doğru söylüyor derler. Doğru söylüyor derler. Ben de böyle, millet, memleket, menfaatini konuşunca, ona da derler ki, bu ak şey, bu ak partili, ya siz ak partilisiniz. ya CHP'li de olurduk biz, aynı şeyleri CHP yapsaydık.
Kur'an kurslarını serbest etti de, biz mi kilitledik CHP? Veya, X bir parti açtı da, biz mi kilitledik? Doğru çalışan kimse, alkışlarız memleketimiz için, milletimiz için, vatanımız için. Şimdi, PKK'nın terörüyle alakalı, konuşuyorum diye, herkes yazıyor bana. AK Partili yaptılar, attılar beni kenara. laf hazır, PKK'ya karşı çıkarsan, AK Partilisin. Bu memleket bölünmesin dersen, AK Partilisin. Kur'an'dı, vatandı, milletti dersen, AK Partilisin. Hayır, AK Partili olmak, suç sanki, bir de potansiyel suç yani sanki. Hiçbir partiye, oy atmadığımı beyan ediyorum, ama yok, suçlayacak ya beni.
yani buradan aslında farklı bir algı oluşturuyorlar. Yani AK Partili olmak, potansiyel suçtu. Hani Sufi olmak, potansiyel suçtu ya. Hani iyi mümin olmak, potansiyel suçtu ya. Aynı algı oluşturuyorlar. Bir kimse, bir yerde iyi mümin ise, potansiyel suçtu. Hatta, işitçiydik ya daha önce. Ben daha önce işitçiydim. Ben her dönem, siyasal konuma, duruma göre, ben ne olduğumu, ben de tespit edemedim bir türlü. Ben kendimce ne olduğumu biliyorum da, bana olan yaftalardan, ha demek ki şimdi bu olmuşum diyorum ben, onların gözünden. Ya PKK terör örgütüdür dersen, bunları yazarsan cesaretle, sen AK Partilisin.
Bunu bu, yaftayla, yaftalanmamak için, PKK'yı lanetlemeyeceksin. PKK'ya terör örgütü demeyeceksin. Ya, yani böyle söylersen, AK Partilisin sen. Veyahut da devlete secde ediyorsun. Algı bunların hepsi de. Ve Müslümanlar da ne yazık ki, müminler de ne yazık ki, bir türlü Türkiye'de cesaretlenemedi. Bir terörist kadar cesaretli değiliz biz. Biz bir dinsiz kadar cesaretli değiliz. Biz bir imansız kadar cesaretli değiliz. Biz Kur'an ve sünnete, bir DHKBC'li kadar sahip değiliz. Bunu haykıramıyoruz biz. Biz bunun mücadelesini veremiyoruz. ben 94 yılında İslam'la tanıştım, 95 yılında, özür dilerim, 85 yılında, 85'ten beri aynı profille karşı karşıyayım ben.
Müslümanlar silik, ezik, korkak, söylediğini, imanını ifade edemeyen, haykıramayan, bu konuda mücadelesini edemeyen, ne yazık ki ama. yeteri kadar bu konuda cesaretli olmayan kimseler, asıl dünyaya, makama, mevkiye, kadına, paraya, pulaya, rahata, ermek için, uğraşmayacak olan, veyahut da, bunları elinin tersiyle itip, itip, Kur'an ve Sünnet tarihisinde mücadele etmesi gereken bizken, ne yazık ki biz öyle değiliz.
Değiliz. Bir düdük hepimize ver. Birisi bize, şulcusunuz siz dedi mi, biz hepimiz susuyoruz, pusuyoruz biz. Biz onun mücadelesini veremiyoruz. Bu 28 Şubat'ta da aynıydı, şimdilerde değiş, değişmedi, hep aynı. Karşımızdaki insanlar, dinsizliklerini, imansızlıklarını, teröristliklerini, olduğu gibi, icra ediyorlar, biz hep dur, diyemiyoruz biz.
Diyemiyoruz. Sen kimsin, diyemiyoruz biz. Yok. Seyrediyorum ben, bakıyorum. Hiç kimse bu konuda bir, taraf değil yani. Herhalde bizim, Müslümanlar şehit olmaktan, korkuyorlar galiba. PKK gelir, evlerini bombalar diye, düşünüyorlar galiba. PKK gelir, iş yerlerini bombalar diye, düşünüyorlar. PKK gelir, dergahı bombalar diye, düşünüyorlar herhalde. PKK gelir, tekkeye bombalar diye, korkuyorlar demek ki. Edebiyatta hepimiz, en öndeyiz. Şehit oluruz canım. Hani, mücadele nerede? Yok. Yok. şeytanın kulağına kar suyu kaçırmayın da, birisi gelse burada bir bomba ihbarı yapsa, bir dakika derste kaç kişi olacağımızı merak ediyorum bazen.
Evet. Kur'an, sünnet, yaşanmaya başladıkça, onlar, böyle, bizim içimizin biraz, kof olduğunu bilseler, daha da cesaretleneceklerdi, bilmiyorlar. Allah onların gözlerini korkutuyor. Ama biz böyle yaşamaya başladıkça, bizim ensemizde çok da, baza pişirecekler. Bunlar alışın. Ama oyuna gelmeyin, tezgaha gelmeyin. kendi içerisinizde, bu noktada duygunuz, Kur'an, sünnet, vatan, millet düstürü olsun. Bizim siyasetimiz, bizim yürüyüşümüz, bizim duruşumuz, bizim bakışımız, Kur'an, sünnet, vatan, millet.
Biz bir şeyin ne kadar Kur'an, sünneti uyup uyumadığına bakarız, iki, o şeyin vatanımıza, milletimize faydalı olup olmayacağına bakarız. Dinsen, bu mesele Kur'an ve sünnetle bağlıdır. Memleket hizmetiyle alakalıysa, biz ona, vatana, millete, bu meselenin nasıl, hizmet noktasında nasıl olduğuna bakarız. Bizim ölçümüz bu. Biz günlük siyasetle işimiz yok. Günlük siyasi partilerle de işimiz yok. Yok. Bizim işimiz, Kur'an, sünnet, vatan, millet. Bu topraklarda, İslam yaşanmalı, bu topraklarda İslam konuşmalı, bu topraklarda İslam hakim olmalı, bu toprakların insanları bölünmemeli, parçalanmamalı, kardeş kavgası, kardeş kanı akıtmamalı, bu topraklarda terör hakim olmamalı, bu topraklarda adaletsizlik hakim olmamalı, bu topraklarda dinsizlik, imansızlık hakim olmamalı, bu topraklarda Kur'an ve sünnet, dimdik ayakta durmalı ve bu topraklarda yaşayan insanlar bunu yaşamalı ve İslam hukukuyla,
ahlakıyla, her şeyle bu topraklarda neşvi neva bulmalı. Bunun için mücadele ediyorsanız, ne Amerika'sı, ne İsrail'i, ne Avrupa Birliği, bu dünyanın hakim güçleri, sizi rahat bırakmaz. İçinizden de, dışınızdan da, satılık, cemaatte, tarikatte, partide, siyasetçide, bürokratta bulur, bir şekilde karıştırmaya çalışır. Terör örgütü de kurarlar, kurdururlar da, bir şekilde senin içini, dışını karıştırmak için uğraşırlar. Burada bize düşen vazife, bunlar böyle günübirlik meseleler değil. Bu yarın bitecek bir mesele değil, ertesi gün bitecek bir mesele değil. Terör 10 günde bitecek bir mesele değil. Şimdi seçim sattı, seçim sattı mahalline girdi, şimdi terör aşağı doğru iner.
Şimdi bir bakmışsınız gene, PKK en barışçıl terör örgütü olmuş. Husis öyle söylüyor, barışçıl terör örgütü. Onlar katliam yaparlarken, barış için yapıyorlar. Bir ayet anımsatıyor değil mi size? Onlara bozgunculuk yapıyorsunuz, dediklerinizde onlar derler ki, biz bunları düzeltmek için yapıyoruz. Onlar PKK en barışçıl terör örgütü. Dağda izmanip bile atmıyorlar, kurşun atmaktan. Şimdi fazla kalmaz, 15-20 güne falan kalmaz. Bir haftaya kadar, o terör dururuz. Bir haftadan sonra, terör örgütünün uzantısı, HDP çıkar meydana, barış istiyoruz bizler. Barış güvercini olur. Hemen gagasındaki kurşunu, bombayı, molotof kokteylini bırakır.
Ondan sonra aldatmacı olarak, bombanın üzerine bir zeytin yaprağı, tabi kurşunun üzerine bir zeytin, el bombalarının üzerine de bir gül, ha barışçı olur çıkar. Evet. Çok yakın, merak etmeyin. Ondan sonra da yine bir, böyle canın sıkılan bir şey olur da, yine öldürürse, şehit ederse, askeri polisi, sivili, ondan sonra der ki, devletin gizli istihbarat örgütü, bunu başlattı.
İçeriden de payandaları var, nasıl olsa, bunu derler ki, istihbarat örgütü yaptı. Doksanlardaki'ları örnek verirler. Doksanlarda, böyle nit, ondan sonra işte, bazı, devletin içerisinde kurumlar, işte, PKK ile, gayri nizami bir şekilde, mücadele ettiler. Bunları örnek olarak sunarlar. devlet isterse, gayri nizami de mücadele eder. Her devletin, gayri nizami bir mücadele gücü de olmalı. Siz devlet olarak kalacaksanız, gayri nizami, savaş nizamı alıp, öyle de mücadele edebilme yeteneğine, sahip çıkmalısınız. Devlet hukukunun içerisinde. Evet. Bunu bize yutturuyorlar.
Sanki dünya üzerindeki tarih boyunca, devletlerin, gayri nizami savaş, araç, gereç ve birimleri olmamış gibi. Sen devletsen, gayri nizami savaş, araç, gereç ve birimlerin de, olmak zorunda. Olmazsa, seni ham yaparlar. Yutarlar seni. Yutarlar, yutarlar. Bununla alakalı, inşallah devleti idare edenler, PKK ile olan mücadelede geri adım atmazlar. Bu noktada durmazlar. İçeride ve dışarıda, namlusunu, askerine, polisine, sivil vatandaşına, namlusunu, iş makinelerine, namlusunu, bombasını, yapılan yatırımlara yöneltmiş olan, bu PKK'yı, içindeki uzantıları, dışındaki uzantıları, her şeyiyle, kökünden sıyırıp, atma, temizlemek için, devlet, amansız bir şekilde, mücadele verir inşallah.
Vermeli de zaten. Yoksa, amaç, Doğu ve Güneydoğu'da, kargaşaya devam edip, orada özellik tereninesiyle, büyük Kürt devletini kurmak. Bu, sadece Kürtler orada, devlet kursa, söylenecek laf olmaz kimsenin. Ama orada, İsrail'in ve Amerika'nın, bu konuda kesinleşmiş, plan ve projeleri var. Bilhassa İsrail'in. İsrail kendi güvenliği için, Suriye, Irak ve Güneydoğu'dan, bir kısım toprakları alıp, piyon bir orada, İsrail güdümünde bir, Kürt devleti kurmak istiyorlar. Adı Kürt devleti olacak. Ne Kürtlere yar olacak, ne Türklere, ne Suriyelilere, ne Iraklılara, ne İranlılara.
Kan gövdeye götürecek her daim. Bunu yapmak için, mücadele ediyorlar. Türkiye'nin içerisinde, bir kısım, İslami entelektüel, cemaat, tarikatlar da, nasıl olsa, orada bir, Mehdi savaşı çıkacak, ha bu olsun, gözündeler. Bir de işin bu tarafı var. Orada, işte, Batılıların, Armegadon dedikleri, bizim Mehdi savaşları dediğimiz, Deccal ile Mehdi'nin savaşması dediğimiz, o savaşlar çıkacak ya, nasıl olsa, o yüzden bırakalım, çıksın diyenler var.
Allah muhafaza eylesin. O bölge kan ağlar. Kan ağlar o bölge. Böyle bir şeye kalkışılırsa, böyle bir şey olursa, bilin ki, uzun savaşları bekleyin. Verseniz de kurtulamazsınız. Deseniz ki, alın doğuyu, güneydoğuyu sizin olsun, yine kurtulamazsınız. Bitmez. Bitmez. Türkiye'nin hızla, doğu ve güneydoğudaki, yerel Kürt halkıyla, bir probleminin olmadığını anlatması gerekir. Probleminin PKK ile, DHKVC ile, IŞİD ile olduğunun, bunu ilan edip, bunu resmen, yerel halka inandırması gerekir.
Ve yerel halkın, terörle, KCK, HDP kıskacından kurtulması, kurtulması gerekir. Hızla, o bölgede askeri yığınağın düzgün yapılıp, terör unsurlarının temizlenmesi gerekir. Hızla, şehirlerdeki, terör örgütü yapılanmasının, hızla tespit edilip, şehirlerde, yangın yeri olmadan, temizlenmesi gerekir. Bu seçim, sattı, mahalli temizlik için, en uygun zaman. Çünkü, HDP'yi parlatmak için, HDP'yi tekrar böyle, gündeme getirmek için, terör eylemlerinden uzak duracaklar. O esnada, devlet bu temizliği yapması lazım. İnşallah. Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk.
Onu yüklemekten kaçındılar. Onun sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim, çok cahildir. Ahzab, ayet 72. Cenab-ı Hak bir emaneti, dağ yüklemeye kalkacak, dağ hayır mı diyecek? Göğe yüklemeye kalkacak, gök hayır mı diyecek?
Varlığın hangi unsuru, Cenab-ı Hak bir şeye yap dediğinde, yapmayacak? Ayet-i Kerim'e böyle, ahzab, ayet 72. Mayardan girdi, K'a değil mi?
Kaldı şimdi ortalık değil mi? Bu ayette geçen, emanet ile kasıt nedir? Eğer emanet ile özgür irade, ya da sınav, imtihan, kast ediliyorsa, neden sadece insan için vurgu yapılmıştır? Cinler de imtihanda oldukları halde, neden emanet sadece insana yüklenmiştir? Soru. Yaradılmışların içinde imtihanda olan sadece cinler ve insanlar mıdır? Bizim ölçebileceğimiz fiziksel evrenimizde, yaşam sadece dünyaya verilmiş bir hediye midir? Yapay zeka çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce gelecekte iradeye sahip robotlar ve bilgisayarlar tasarlanabilir mi? Ama en başta ayet-i kerime var.
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Sunmuş yani. Cenab-ı Hak bir emanet sunmuş, dağ hayır, ben bunu kaldıramam demiş. Göklere sunmuş, o da kaldıramam demiş. Eğer Allah onu sunduysa, bir şeye o hayır dediyse, Cenab-ı Hak onun hayır diyeceğini bilmiyor mu?
Biraz düşünün bu konuyu. Fikri olan söyleyebilir. Ya Allah bizi örnek vermekten kaçın. Yani Allah bu dağlara teklif eden emaneti, onların şeklini reddetmesiyle onun isminlerine müsaade isminlerine var. Yani Allah onların... Cevriyet var yani. Cevriyet bu hususta var. Bütün insanın üzerindeki iş arasının, bütün maddi ve mağlukatının üzerinde Allah'ın cevriyeti var. Ama Allah cevriyetini varlık aleminin üzerinde, insanın üzerinden eksik etmiş. Bu beni düşünüyor. Ama burada diyor ki normalde dağlara sunduk, cebretmedik. Sunması cevriyet değil ama, dağın verdiği ve yapacağı hareket cevriyet.
Bu da insanoğlunun algılayıp anlamasını çeşitliyor. Başka? Bu konuda fikri olan? Normalde yaratılmışların içinde insanın ne kadar cilt ve öneminin olduğunu göstermek istediğim gibi. Başka? Akla evreliyle insanın olur kendisi takip ediyorsun. Başka? Surmakla, yere ve göğe de bir yer halde verilmiş oluyor.
Demek ki, yer ve gök ve bu arada muhayyer bırakırız. Acaba emanet değil, onu düşünmemiz lazım. Emanet acaba ister miydı? Emanet, imtihan sonucundaki cennet, cennet'in sonucu muydu. Burada muhayyer bırakırdı. Yer ve gök bunu seçmekte muhayyer bırakırdı. Sonuçta cenneti gördüler ama cehennem azabının da var olduğunu bilince bu imtihandan, yani İstanbul, öyle kabul edilmiş, İstanbul'dan yüklenmek istemiyorlar. Ama insan, bunu düşünmeden, kalkmadık, düşüncesizce kabul etti. Çünkü o çok zalim ve çok cahildir diyor. Onu insan yüklendiriyor. Başka? Alıyorum, fikir alıyorum. Başka?
Başka? Emanet değil efendim. Emanet değil. Ona da fikir üretebilirsin. Başka? İnsan, almış olduğu emanete, değer vermesi gerektiği olabilir efendim. Çünkü, dağlar, önünden daha büyük. Önünden daha büyük. Bir insanı, enevallahu. Dünnetin bir demek istiyor, belki olabilir. Allah'ın ınzadı vardır. Yani, bu mailin, enevallahu. Bu emanetin sonunda, Allah'ın ınzadı vardır. biz zaten unutmuyoruz ama dağlar taşlar kuru talibin mi var?
Hakkımız nefsi yarattıktan sonra buna talip olamaydı dedi. Hazreti Alem Efendimiz rahatsızlık makamını ona verilen Türkiye'den dolayı nefse talip olduk. Fakat dağlar taşlar yaptığımızın rahatsızlık makamını bile verdiklerinden dolayı bundan beri durdularız. Şimdi nefis yaptığımıza karşı gelmişti. Bundan dolayı Bir su akarken su kiri tutmaz dışarıya atar. Veya alem bir şeyi yakar bu hususta içinde barındırmaz. Emanet de dağların üzerinde onlara ait olmadığında onların üzerinde durmadı. Yani oradaki kaçınmak bile aslında onlardan birebir dağların
kaçması değil. O emanet onlara ait olmadığında aralarında mesafe oluştu. Ve ondan bir uzaklaştılar. Bu hususun aile kesinlikle kesinlikle insan onu tabiri caizse bir mutlatıs gibi üzerine çekti. Yani Cenabı Allah buradan eee bu olayın gelişini tasvir etmiş. Yani bir tiyatral bir şekilde insanın algılayı anlayabileceği bir şekilde önüne koymuş olur. bir esas. Bakın siz burasınız. Yaratıkların içinde en güzel insan olduğu için insanın aklını olduğu için bu yükü de anlatacağı için güzel olur. Yani en güzel yarattığı insan olduğu için. yaratıklar. Yaratıklar olarak insanın Allah'ın yocup adlıdır. Celi olur. Bütün su adlılarımız var. Ve Allah diğer varlıklardan farklı olarak insanın kendisini anlayabilmek kapasitesidir. Kendisini bu noktada sebebilmek de ilerleyebilmek kapasitesi vermiş. Dolayısıyla o bağları, o maçları, hepsinin müziği, veli bir noktaya kadar bir akı. Ben öyle bir deli bir şey var ya.
insan bu noktadan onu direnetebilecek nokta. Bu da aslında cahildir derken bu taraftan da yani. Hem bilim verdiği hem de bir taraftan da bu doğru gideceği noktası zor. O zaman bu noktası zor. Bir varlığın başı bir şey. Allah bu noktada kendi bu noktadan da bu noktadan bu kadar mahşetti. Mahşettiği şey ben deyiz. Mesela emanet bize. Bak şimdi bir şey. Diğer bir şey bulunan bir noktadan varlığın peygamalar. Hadi sana kesinlikle.
Allah'a emanet olun. Şimdi bir şey yapmaya etkiliyorum. Mealini tekrarlamak. Orta kokçu var. Tüparesi var. Dini abi. Şimdi dağ ve göğe, dağlara, zemine sunuldu. Onlar korktular. İnsana sunuldu. İnsan kabul etti çünkü insan zalim ve canidir. Orada da şu hadis geliyor aklıma. Evzal ve cesur, cani cesurdur. Yani insan belki de o cehaletine dolayı hiç kimsenin cesaret edemeyecek. Emanete dalip olmayı irade etti. Dağlara, taşlara, insan taşımdaki mahlukata irade vermedi. Onların ne sunulduysa, onların yapısı, onların nasıl yarattıysa, onlar o akseni takım üzerine kömürlerini sürdürüyorlar.
Ama insan cüz iradesini kullanarak uygulayınca eee mirak sırasında eee kalemlerin cızık ıslıyor. Hala silip yazıyordular. İnsanın cüz iradesi burada devreye girerek Cenab-ı Allah'ın doğru ve yanlış konuşunlar. Doğruyu yanlışın seçme diye bir iradesi yok. Bir yeşil ağacın veya bir ilanın kendi seçme iradesi yok. Yilanı Allah nasıl yaratmış, o akseni takım, yaratıysa üzerine ilan genç, hayatını sürdürmüyor. Ama insan iyilekürtüğü seçme iradesini Cenab-ı Allah, o cüz iradeni ona vermiş. Onun için insan eşer-i muhabbet oluştururlar. İraden olasıyla... Doktor, bir şey mi edecektin? Şimdi burada emaneti, irade mi kabul edeceğiz? Onu düşünmedim. Şimdi yerlere göklere sunbu demezdir. Rabbim orada o zaman sunbu demezdir. İrade etmesini düşündüğü için, onlara muhayyar bıraktığı için sunma ilanı var.
Yani bir kısadası olsa, bir anlık olsa onlara kısmi bir irade vermiş. Kabul etme ve etmem. Aynı şeytana secde et dendiğinde, secde etme. Eğer şeytanın iradesi olmasaydı, o anda secde edecektir. Demek ki kısmi bir anda onlara da irade edilir. Sadece burada irade olarak kabul etmemek lazım bir emanet. Emanetin ne olduğunu bu dönemde. Dağlar, taşlar, sunulan şeyden korktu ne? Emanetten. Emanet bence İslam'ın kuralları ve sonundaki ceza ve yasaklığı. Bunun da sonucu sunuldu yerde göte benim anlayışım yani ve bundan korktular. Cennet'in güzelliklerini gördüler ama cehenneme girme korkusuyla kaçtılar. Ama insan bunu düşünmedi. Direkt bu dostlama dağıldı.
Başka bir yerde Cenab-ı Hak der ki ben yere göre sığmadım. Büyük kulumun gönlüne sığındılar. Ve burada ııı der ki dağlar ve taşlar almadık. Buradan mecburiyet yok. Sadece sunma var. Eğer mecburiyet olmuş olsaydı Allah o dağların ısırıda bunu aldırır. Siz de bunu kaldırabiliyorsunuz. Bunlar kaldırabiliyorsunuz.
Siz de kaldırabiliyorsunuz. Siz kaldırmayı düşünmediniz. Teklifte normalde ileride bununla alakalı bize teklif edilmedi der misin diye kendilerini şahit ettik. İmanetler kasıt bence maalesef diyoruz. Çünkü bir ayette de yine o Dursa aleyhisselam daha düzenliğinde daha kaldırmadığını görüyoruz. Ayrıca insana tecelli eklediğimde maalesef ruhu hayvaliden ruhu insanlığı geçtirmeliyiz.
Bence emanet irade değildi dedi ama sanki emanet iradeydi. Hüküm mürid olan Allah'tır. İradenin sahibi olan Allah'tır. İnsanın içinde de o hani her zaman bu yaptığınız küçük ilahçık dersiniz ya hani o da kendince bir adlı iddiasındadır.
Kırk tarif boyunca şey onlarda nemrutlarda görülen. Dolayısıyla Cenab-ı Hak kendi iradesinin bir yansıması olarak bir ayine seçmek istedi Allah-u Alem. İşte insan zalim ve cahil olduğundan o emanete direkt talip oldu iradeyi. Tahta filan bir şey var mı burada yazıp çizmek için? Bir bakın bakayım. Yok değil mi burada?
Bayanlar tarafında tahta var mı? Tamam. Herkes her meseleye kendi derecesinden bakar. Her ayete de kendi derecesinden bakmak gerekir. Kur'an-ı Kerim bir bütündür. Kur'an-ı Kerim'in içerisindeki ayeti kerimeler de varlığın içerisindeki değişik derecelerin ayeti kerimeleridir. Hepsi haktır, hepsi haktandır.
Şurasını normalde bilinmekli istemek olarak koyun. Bilinmekli istedi. Bilinmezdi, bilinmekli istedi. Ve bir şey yarattı. Bir şey yarattı dediğimizde o bir şeye herkes bir isim koydu. Öyle değil mi? Biz o bir şeye Arabiden de bakarsak ayağını sabit ederiz. O bir şeye diğerlerinden bakarsak ilk Hz. Muhammed-i Mustafa'nın ruhaniyeti ve nuraniyeti olarak bakarız. Ve o bir şeyden kalemi ondan sonra lef-i muhafız, ondan sonra ruhları yarattı. Ama burada ilk başlangıç olan şu Beytullah'ın altı bu bölge, bak ne güzel insanlarda var ya böyle.
Ama tam suret değil. Bu da ayağını sabit olsun. Ayağını... Tamam getir. Şunun üstüne koy. Kalemi yok. Var mı? Tabii bu meseleye girerken de kadere de gireceğiz şimdi biraz. Kader konuşulması uygun olmamış ama kadere de girmemiz lazım.
Kadere de bakarken hepimiz kendi derecemizden bakarız. Bir, varlığın içerisindeki, varlığın bünyesindeki unsurlar derecesinden bakılır. İki, biz kadere bakarken hepimiz varlığa da bakarken hepimiz kendi derecemizden meselelere bakıyoruz. Bu meseleye baktığımızda da kendi derecemizden bakıyoruz. Bu meseleye baktığımızda kendi kendimize şimdi ne algı orta yerde. Cenab-ı Hak dağlara, yerlere, göklere sundu. Onlar da dediler ki biz bunu alamayız. Ve insan cahil, insan bunu üstlendi. Buradaki emanetten kasıt neydi? Emanetten kasta en yakın yaklaşan, benim algıladığım bizim Bülent yaklaştı. Bülent dedi ki emanet marifetullah'tır.
Evet, emanet Allah'ın bilinmesiydi. Cenab-ı Hak varlığı bilinmeklik için yarattı çünkü. Varlık bilinmeklik için yaratıldıysa en büyük emanet Allah'ın bilinmekliği. O zaman hepimiz ve bütün unsurlar Allah'ın bilinmekliğinden karşısında ne hale geldiler? Bütün unsurların kendilerince akılları var. Yaratılmış her şey, hücreden, küçücük hücreden hangi hücre olursa olsun, hepsine bakarken hepsinde nesi var? Aklı var. Burası ayağını sabite. Burada şimdi biraz da inceden kaderle alakalı mevzuya gireceğim, çıkacağım bu meselenin anlaşılması için çünkü. Kadere de bakarken herkes kendi dairesinden ve kendi derecesinden bakar.
Biz din olarak insanlara anlatırken kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Kader, asıl mutlak kader, asıl değişmeyen kader, asıl hiç değişmeyecek olan kader ayağını sabitededir. Bunun mutlak manada değişmeyeceği olan lef-i mahfuzdur. Lef-i mahfuz, değişecek hiçbir şey yoktur.
Cızırtısını duydum. Değişen nedir? Sonra bir derste bana hatırlatın, şimdi kısa geçiyorum. Rahat suresinde geçer. Levhalar vardır. Bunların hepsi de misaldedir. Bir kimse dua eder, duası kabul edilir. Rüyasında görmüş olduğu şey tecelli etmez. Sufiler derler ki, imtihan rüyada geçti. Şehadete geçmedi. Aslında Allah'ın takdirinde değişen yoktur. Lef-i mahfuzda o öyledir. Yani ayağını sabitede öyledir o. Ayağını sabitede, ayağını sabite bütün varlığın cisme dönüşmemiş hali. Bunu Çanakkale dersinde ayağını sabiteyle alakalı Çanakkale eski kilise sohbetinden bir bakın.
Ayağını sabite Cenab-ı Hakk'ın kendi zat-ı uliyetinden sıfatlarıyla ilk coştuğu yer. İlk henüz daha varlığa bürünmemiş yer. Varlığa bürünmemiş yer. İkinci tahayyün denilen. Varlığa geçmemiş olan yer. Asıl sır orası. İnsan üzerindeki, varlığın üzerindeki sır da orası. Ve insan cahil yani. Ayağını sabitede, niye koştuğunu, niye aldığını, neyi aldığını farkında değildi. Ayağını sabitede aldı. Ve bu mutlak kader içerisinde doğru olandı. Öyle olması gerekiyordu. Oydu. Ve ayağını sabitede, bu noktada bir veçesiyle cebriye vardı.
Bir veçesiyle. Cebriye olduğundan dolayı. Ama biz orayı bilmiyoruz. Bir veçesiyle cebriye ama. Bir veçesiyle cebriye olan şeyde insan o marifetullah'a ran oldu. O marifetullah'a koştu. Aslında onun koşusu da bu noktada cebriydi. Bu ayağını sabitedeki koşusu. Ayağını sabitede koştu. Ayağını sabitede cebri olarak, cebri olarak Allah alem. Veyahut da ihtiyarı olarak Allah alem. Müteşavih. İnsan Allah'ı bilmeye koştu. Ve koşması gerekiyordu bir cephesiyle. İnsan koştu. Bir veçesiyle de koşması gerekiyordu. Buradaki o zalimden kasıt zulüm. Zulüm nedir?
Bir kimsenin gücünün yetmeyeceği, kaldıramayacağı bir şeye koşmasıdır. O insanın kendi kendisine nedir bu? Zulmetmesidir. Neden kaldıramayacağı bir şeye koşar? Cahilliğinden koşar. İnsanoğlu cahildir ve zalimdir. Cahil olduğundan, onun ağırlığını bilemediğinden, onun ağırlığını idrak etmeden ona doğru koştu. Ve cahilliğinden dolayı kendisine aslında zulmetmiş olduğu, buradaki zulmü yalnız bilmediği bir şeye koşması. Ve Cenab-ı Hak onu cahillikten ve zulümden, ilmiyle, kudretiyle, kuvvetiyle, irfanıyla, ihsanıyla insanı ne yaptı? Ayağı kaldırdı. Ve insan varlığın başlangıcı olan ayağını sabit eder, kendisi bilmeden buna koştu. Ve Cenab-ı Hak ona koşmasından dolayı dedi ki, sen benim bilmekliğe doğru koştun. Benim bilmekliğin ağırlığını, benim bilmekliğin ehemmiyetini bilmeden koştun.
Cahilsin, cehale. Bilmemek, bilmemenin bir veçesi var cahilliğin. Ne bu? Bir kimse cahil olduğunu da bilmiyor. Bir veçesi var. Cahil olduğunu biliyor ve diyor ki, ben cahilim. Adem Aleyhisselam nasıl dua etti? Ben nefsime zulmettim dedi. Zalimlerden oldum. Neden? Bilmeden oldu. Ve Cenab-ı Hak ne yaptı? Dedi ki, sen kendi kendine nefsinin zalimliğini gördün. Kendi kendine zulmettiğini de gördün. Ve kendi kendine cahilliğini de gördün. İşte ben seni o cahillikten kaldırdım. İşte ben seni o zulümden kaldırdım. Seni yeryüzüne halife ettim. Şimdi, bu ayeti kerimeye normalde ayağını sabitleyin.
Ayağını sabitedeki kader bahsinden girmeden bunu algılamamız mümkün değil. Ve bu, ayağını sabiteyle bağlantılı bir şey. Ve ayağını sabitede dağlar, taşlar, henüz daha varlığa geçmedi. Gökler, bütün unsurlar Allah'ı bilmekten inticap ettiler. Uzak durdular. Şunu bu, ayağını sabiteyi bu oda gibi görün. Orta yerde bir nur var. Orta yerdeki o nur çok parlak. Allah'ı bilmekle alakalı, bilinmeklikle alakalı. Bütün unsurlar, onun parlaklığından gözleri kamaşıp kaçtı oradan. Hani bir şey çok parlak olursa insanlar kaçar ya cahil insanlar. Ama o parlaklığı çözmek isteyen, o parlaklığı öğrenmek isteyen, o parlaklığa doğru gider. İşte bu insanlar arif insanlardır.
İşte ayağını sabiteyi öyle görün. Ayağını sabitede bu oda gibi görün. Bir ev gibi, bir dergah gibi görün. Orta yerde Allah'ın bilinmeklik nuru var. O nurdan bütün varlıklar ve unsurlar uzak durdular, kaçtılar. Onu kaldırmayı, ona sahip olmayı, ona yakın olmayı, kendilerinde o cesareti görmediler. Ama insan bu manada bilmeden, cahilli o. O nura doğru koştu. Ve bu noktada zulmü de aslında cahilliğiyle alakalıydı. Belki de Allah'ı bilinmekle de alakalı çıplak bilgiye sahip olmuş olsalardı, onun ne kadar ağır bir yük olduğunu bilip onlar da uzaklaşabilirlerdi. Ama insan burada bir tarafı cebri olarak, bir tarafı cebri olarak. Burada bunun altını çizmekte fayda var.
Yani hatta kafanız karışır diye ben burayı böyle bir tarafı cebri diyorum, içim öyle değil. Burası tamamiyetle cebri. Tamamiyetle. Burası tamamiyetle. Hiçbir şekilde insanın burada iradesi yok. Bu benim kendi inanışım. Ayağını sabit ede cebriyet olduğuna inanıyorum. Ve o cebriyetle insan Allah'ı bilmekliğe doğru koştu. Ve o emaneti onun içine girerekten aldı. Onun içine girerekten ilme sahip oldu. O bir veçesiyle ağırlığı çok olan şey kendi iç dünyasında lütfunu, ikramını, rahmetini, ilmini, bereketini de taşıyordu.
Ve içeri dalan kimse ayağını sabit ede Allah'ı bilinmeklikle karşılaştı. Ve Allah'ı bu manada kendi kabınca bilebildiği yere kadar bildi ayağını sabit ede. Ve diğer unsurlar, diğer unsurlar bütünüyle bundan uzak durdular. Çünkü yaratılış fıtratları cebri olarak buna uygun değildi. Tabi ayağını sabitenin bir veçesi var. Biz buna böyle yer tayin etmek gibi algılanmasın mesela. Bir veçesi var ayağını sabitenin. Bu birinci tahayyün. Yani Allah diyoruz ya bilinmekli istedi. Ayağını sabitenin bir perdesi şurada hayal perdesi var. Burada altta da kaleme lef-i mahfuza geçiş var.
Ayağını sabitenin başlangıcı olan yani Allah bilinmez idi. La taayyün. Bilinmekli istedi Allah. Bir şey yarattı ayağını sabite. Bu bir şey normalde aslında bu kocaman her şey de içine alır benim kendi algıma anlayışıma göre. Ama ayağını sabitenin bir böyle aşağılık yükseklik olarak algılayacaksak bir veçesi vardır.
Bunun direkt Allah'a bakar. Onun bir veçesi vardır. Direk yaratılmışa, halka bakar. Varlığa bakar. Ayağını sabitenin şu ilk başlangıç noktası burası bu manada bütün varlıklar ve bütün her şey için cebriyet noktasıdır. Buradan aşağı doğru inerken o varlıklar kendilerince cebriyetten çıkarlar ve ruhlar biliyorsunuz yaratıldığında da ruhlar yaratılınca varlığa geçiyor artık.
Varlığa geçince onlara secde emri verildi. Birinci secdelerin cebriydi. Hepsi de secde ettiler. Ama buradan daha ondan öncesinde bu ayağını sabit eden henüz daha varlık suretine bürünmeden işte burada insan burada yukarıda da aşağıda değil yukarıda Allah'ın bilinmekliğine koştu. Şimdi insan hala daha mesela ilim Çin'de de olsa gidip alınır. Buradaki ilimden kasıt merkezi hükmünde, içsel hükmünde marifetullah'tır. Ve insan Çin'de de olsa gidip marifetullahı öğrenmekle yüklemidir. Ve emanet Allah'ı bilmedir. Yani marifetullah'tır. Ve insan bunun yalnız ne olduğunu, ahkamını, hukukunu, derinliğini, içselliğini bilmeden koştu. Bu koşusu, benim tekrar bunun altını çizerekten söyleyeceğim, tekrar bu koşusu insanın cebriydi.
Ama biz buna buradan aşağıdan bakarsak, biz bu koşuyu cüz-i irade olarak görebiliriz. İrade deriz. Ama biz buna bu seviyeden bakacak olursak, bulunduğu yerden bakacaksak cebri deriz. Ve mutlak kader dediğimiz olgu buradadır. Bilmeyen bir kimsenin kader hakkında konuşması haramdır.
Bizim insanlar içerisinde, dervişlerin arasında, halkın içerisinde konuştuğumuz nedir? Halkın kader anlayışıdır. Nedir? Doğum ve ölümdür. Bu insanların arasında konuşulan kaderdir. Kendi bulunduğumuz noktadan baktığımız yerdir burası. Bunun bir çıt üstü vardır. Bu avamın kader anlayışıdır. Nedir bu? Hastır. Hastın kader anlayışı nedir? Levhalara bakar. Levhalarda yazılır, çizilir mi? Evet. Silinir mi? Evet. Bir daha yazılır mı? Evet. Bu insanı ümit ettirir, gayret ettirir, koşturtturur. Doğru mudur, hak mıdır? Haktır.
Bunu ilk defa burada konuşuyorum. Bunu bir daha bana sorarsanız konuşmam. Normalde bütün insanlara anlattığımız kader bizim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin insanlara anlattığı kaderdir. Nedir? Sizin doğumunuz, ölümünüz ve rızkınızdır. Bu direkt sizin yaşadığınız dünyayla alakalı kader anlayışıdır. Ama Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ben miraca çıktığımda kalemin yazıp çizdiğini, bozduğunu gördüm. Lev. Bu lev-i muhafuz değildir. Ya bu levhalarla alakalıdır. Lev-i muhafuzun altında levhalar vardır. Bu levhalar veyahut da perde diyeyim, onların normalde varlık perdesi diyeyim. Varlık perdesinde tecelliyatlar vardır.
O varlık perdesindeki tecelliyatlar mürşid-i kamillerin, mürşid-i kamilin diyenleri, mürşid-i kamillerin değil, kemale erdim diyenlerin evliyaların tekme yediği yerdir. Aldandığı yerdir. Dervişlerin biliyorum deyip de aldandığı yerdir. Keramete nail oldum deyip aldandığı yerdir. Dergahtaki insanların yıkıldığı yerdir. İnsanları küstahlaştırdığı, edepsizleştirdiği, şeyhinin yanında dilini dışarı doğru çıkarttırdığı, aslında kalbindeki edepsizliğin meydana çıkardığı yerdir. Burası sufiler için tabiri caizse ölümdür. Sufinin şeyhinin önünde, pirinin önünde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretinin önünde rezil olduğu yerdir.
Sufi, buraya geldiğinde burada batar. Batmasının sebebi şudur. Duasına yaslanır. Batmasının sebebi şudur. Kendince kendini kemalatlı zanneder. Batmasının sebebi şudur. Kendi zannını hakikat zanneder. Batmasının sebebi şudur. Bütün bu aslında bu sohbet, özür dilerim size bir ilim olarak. Bu sohbet asıl erdim, oldum, bittim diyenlere. Öyle zannedenlere. Dergahın içerisinde de oldum, bittim zanneden. Dilini dışarı çıkaranlara. Burasıdır battığı yer. Kendince kendi duasına bakar, kibre düşer. Kendince kendi ameline, kendi anlayışına, kendi idrakine bakar, dili uzar. Dili uzayınca o kimsenin buraya kadar çıkması mümkün değildir. Kalır orada.
Çünkü o kendi duasına bakmıştır, kibirdir. Kendi ameline bakmıştır, kibirdir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri der ki, Ben dahi Allah'ın lütfu olmaksızın cennete giremem. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Benim mürebbim Allah'tır der. Susar. Derviş konuşur. Bilmeden konuşur. İşte burası, Derviş'in halinde görüp, rüyasında görüp, Benim duamın yüzüsü yürmetine değişti dediği yerdir. Hz. Mevlana'nın, Ah! O hayalde görünüp şehadete düşmeyen, Hakikatte olmayan, Evliya'nın hayal tekmeleri der. Burasıdır.
Şeyhlerin yıkıldığı yerdir. Müridine dua eder, Hak'tır yalnız. Bakar, O halinde bir şeyin değiştiğini görür. Der ki, Duamın yüzüsü yürmetine değişti. Der ki, Himmetim ne böyle oldu. Der ki, Ben pışpışladım da oldu. Der ki, Ben idrak ettim, Anladım. Bu, Çocuk dervişlerin yıkıldığı yerdir. Allah mafaza eylesin. Amin. Bunu anlattım, İlim olarak. Yıkılmayın. Duanızla, Cenab-ı, Sizin duanızla, Meyve vermeyen, Ahacın meyve verdiğini görseniz, Sizin için aldatmacadır.
Kuru dalı, Koysanız, Toprağa, Yeşerse, Bilin ki, Aldanırsınız. Evet. Bu manada, Bu, Ahzab suresi de, Varlığın dereceleri noktasında, Alınması gereken haldir. O yüzden, Burada, Onlar bir kısmı, Bunu normalde, Tefsir edenler, Bunu bir imtihan olarak, Tefsir etmişler. Yok işte, Bunu şu bu olarak, Tefsir etmişler. Ama, Bu fakir de, Bülent'in, Bir adım daha, Hani böyle, Herkesten fazla, Üç beş adım, Öne çıktığı, Noktada, Görürüz. O yüzden, Bu, Marifetullah'tır. İnsan, O, Marifetullah'ın, Ne olduğunu, Bilmeden, Ona koşmuştur. Bunu, Halktan, Tevil edecek olur, Tefsir edecek olursak, İnsan, Kendisi koşmuştur.
Bunu, Halktan, Tefsir edecek olursak, Bu, Cüz-i irade değildir. Direkt, Cevriyettir. Cinler de, İmtihanda oldukları adı, Neden, Emanet sadece, İnsana yüklenmiştir? Cinler, Allah'ı, Bilmekle, Yükümlü değillerdir. Onlar, İbadetle, Yükümlülerdir. İnsan, Bilmekle, Yükümlüdür. Bununla alakalı, Bir ayet-i kerime vardır. Ben insanı, Cini, Bana ibadet etsinler, Bana kulluk yapsınlar, Diye yarattım demiştir. Evet, Doğrudur. Avam, Müminler, Müslümanlar, Bunun için yaratılmıştır. Ama, Arifler, Allah'ı, Bilmek için yaratılmıştır. Onlar, Bilmekle, Yükümlüdürler.
Sufi dergahına girenler, Sufilik yoluna girenler, Bu noktada, Kendilerini, Bu yükümlülüğün, Altına koyarlar. Allah muhafaza eylesin. Yaratılmışların içinde, İmtihanda olan, Sadece cinler ve insanlar mı? Evet. Bizim ölçebileceğimiz, Fiziksel evrenimizde, Yaşam, Sadece dünyaya verilmiş, Bir hediye midir? Şehadet noktasında, Bugünkü yaşam noktasında, Evet. Yapay zeka çalışmalarına, Yapsınlar, Devam etsinler. Her yerde tecelli eden, Onun ilmidir. İçimden çıkıyorlar, Yılanlar görüyorum, Evimde duvarlarda görüyorum. Önce Allah'ın izniyle, Sonra da sizin mübarek dualarınızı bekliyorum. Benim bir sıkıntım var, Benim üzerimden bedenime hissettirerek, Gölge gibi şeyler çıkıyor.
Namaza duruyorum, Halının üstünde çeşit çeşit şeyler görüyorum. Doktor, Bu, Sana mı gelmesi lazım? Psikiyatrik. Psikiyatrik mi? Evet. Son zamanlarda, Kendimde genel bir gevşeklik olduğunu, Fark etmeye başladım. Bu gevşekliğin, Ayağımın kaymasına neden olacağı, Korkusuna kapılıyorum. Ne yapmama önerirsiniz. Tövbe edeceksiniz, Sımsıkı duracaksınız, Edepli olacaksınız. Bir kimse maneviyatının, Ne durumda olduğunu nasıl anlar? Sen günahkar olduğunu hiç aklından çıkarma. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Ezan okunurken ne yapardı, Nasıl dua ederdi? Ezana devam etmek, Ezanla beraber ezan okumak, Sünnet. Derin devlet nedir? Bu yapıyı kimler? Ne amaçla kurulmuştur? Kendilerinden sonra yerlerine, Kimlerin geleceklerini nasıl belirliyorlar?
Bu yapının finansmanı nasıl sağlanıyor? Her yerde derin devlet vardır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hazretlerinin zamanında dahi vardı derin devlet. Aşkın sesini anlatır mısınız? Ne yapacaksınız aşkın sesinden? Aşkın kendisine koşun. Şiada Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir için gayrimüslimden de aşağıdır deniyor. Buna rağmen Müslüman sayılırlar mı? Sayılırlarsa din kardeşimiz olurlar mı? Bir kısmı öyle söyler. Allah onlara hidayet eylesin. Amin. Her türlü alküllü içeceğin alım-satım nakliyesi caiz midir? Neden caiz olsun ki? İmam-ı Azam, Allah'ı 99 kere rüyasında erkek çocuk suretinde gördüğünü söylediniz. İmam-ı Azam burada Allah'ın kullarına göründüğünü ima etmek istemiştir.
Açıklayabilir misiniz? Evet. Rüyiyetullah haktır. Malum önümüz kurban. Konumuz nefisle cihat olduğu gibi bayramda da konumuz deriyle cihat. Dün kardeşlerimizden bayramın birinci ve ikinci güne özelli bir çalışma bekliyoruz. Bu bayram hava kurumundan daha çok deri toplamalıyız. Bu manada tavsiye, bilgilendirme ve dualarınıza ihtiyacımız var. Allah size sağlık, sıhhat, ömür nasip etsin demiş. Not deri toplayan kardeşlerimize sarı renkte yıldızlı yeleklere ihtiyaç var. Vakıf görüntüsü olduğumuz belli olsun. Kaderle alakalı meselede kafanız karıştır. İşe olan gidebilir tabi oturun derken millete yani sohbet yarım kaldı.
Mesele anlaşılmayacak diye oturun dedim. Yoksa bir zorluktan değil gitmek isteyen gidebilir. Şimdi kadere normalde böyle pek konuşmam biliyorsunuz bununla alakalı. Fakat kafanızda yarım kalmasın. Normalde kadere de imel yakin, aynel yakin, hakkel yakin penceresinden baktık, bakacağız. Bu noktada imel yakin noktada baktığımızda kadere imel yakin noktasında baktığımızda kader, doğum, ölüm ve rızık.
İnsanların anlayacağı, algılayabileceği kader bu. Bunun bir çıt üstü. Aynel yakin noktasında kadere baktığımızda, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin miraçta baktım ki, kalem hala da cızırdıyordu. Ne yapıyordu ya Resulallah? Bazı şeyleri yazıp bazı şeyleri siliyordu. Kader bu noktada aynel yakin noktasındadır ki, Sufilerin ayağının kaydığı yer burasıdır.
Sanki Sufiler burada kadere müdahale ediyormuş. Duası, kerameti bu noktada onun kendi üzerinde kendince bir şeyinin onu değiştirdiğini zanneder. Zandan ileri değildir bu. Bütün şeyhim diyenlerin ayağının kaydığı yerdir. Müridim diyenlerin ayağının kaydığı yerdir. Burası aynel yakin noktasında kaderdir ki, kadere bakış açısı derecesi olarak, levhalarda yazılanı, çizilenin kalemi o kimse kendi elinde zanneder.
Zandan başka bir şey değildir bu. Bunun bir çıt üstü, kalem kurumuştur. Hadis-i şerifinin tecelliyatıdır. Okursunuz ya, kalem kurudu. Bir hadis-i şerif vardır, kalem kurudu. Bir hadis-i şerif vardır, cızırtısını duydum. Bunda tenakuz yoktur. Bunu ilim bilmezler. Bunda tenakuz var zannederler. Hatta bir herhangi bir hadis-i şerifin kendilerince red ederler. Bu, o noktayı bilmediklerinden dolayıdır. Kalem kurudu dediği yer levdir. Lev-i mahfuzdur kalem kurudu dediği yer. Orası mutlak kaderdir. Orası değişmez. Lev-i mahfuzda bir şey yeniden çizilmez. Oranın kalemi kurumuştur.
Kalem oraya bir daha yazıp çizmez. Bitti orası. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki, kalem kurumuştur. Neyle alakalı tekrar söylüyorum. Lev-i mahfuzla alakalı. Lev-i mahfuza bu ilim, bu kader nereden gelmiştir? Direkt ayağını sabit eden gelmiştir. Direkt. Ayağını sabit eden, tecelli eden mutlak kader lev-i mahfuzdadır. Orası kurumuştur. Orası kuruduğundan dolayı orası bir şey değişmez. Aşağıdaki değişir gibi görünen her şey, Gerçekte lev-i mahfuzun tecelliyatıdır. Kaderi de böylece bu akşam bu noktadan bitirelim. Bir daha bu konuyla alakalı fazla soru sorulmaz zaten. Allah-u Alem. Serbest arkadaşlar. Bir şey mi yaratacak? Peki melekler onu nasıl bitti ve nasıl gördü?
Yani insanın böyle bir kaderini çıkarttığını, onlara açıklıyor, bu lev-i mahfuzun mu okudular o akşam? Bunun bilmekleri ve ilade ettiğinin sebebi nasıl? İşte şimdi meleklere de bakarken meleklerin bir veçesi var, melekler akletmezler. Bir veçesi var, melekler böyle aklediyorlar. O zaman buradaki normalde o melek de müteşabi. Yani o müteşabi derken yani işin bir de melek tarafına, yani o tarafa da bir dönmek lazım. Mesela Cebrail aleyhisselamla alakalı meşhur mesele var ya, hani Firavun tam iman edecekken, Cebrail aleyhisselam gitti ağzına çamuru tıkadı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine diyor ki, Ya Resulallah o esnada benim sevincimi görecektin.
Hani ben ona ağzına çamuru tıkarken. O zaman normalde Cebrail aleyhisselam da mı aklediyor örneğin? Veyahut Cebrail aleyhisselam normalde Miraç'ta belli bir yere kadar çıkıyor, belli bir yere çıktıktan sonra, Ya Resulallah bundan sonrasına sen kendin gideceksin derken bu hükmü aklederekten veriyor. Bunların hepsi de müteşabi. Bunların üzerinde normalde insanlar oturup kendilerince yorum yapmışlar zaten, bütün tefsirciler, sufiler filan. Tabi buraya bakarken normalde bunun fıkıhçılar, hakayetçilerle tefsircileri karşılaştırdığında sıkıntı çıkıyor zaten. Yusuf Hoca da mı? Hocam da gülüyor oradan yani sıkıntının varlığını biliyor oradan. Hocam ilahiyatta bunları konuşuyor mudunuz?
Konuşmuştuk efendim. O da şöyle tefsir ettiler. İşte melekler cinler alemine bakıp, onların kıtasından insanların da öyle olacağını düşünüp, böyle bir iddata kurmuşlar. Melekler cinler alemine bakıyorlar. Ya normal tefsircilere bakarsan, dünyada daha önce cinli tayfesi yaşadı, cinli tayfesi yaşayınca birbirlerinin arasında uzun, çok kanlı savaşlar çıktı. O savaşlardan mütevellit melekler biliyorlardı, dünya üzerinde kargaşanın çıkacağını. Normal ilmel yakin tefsir böyle. Bu işin ilmel yakin noktası hocam. Bu ilmel yakin noktasında normalde ilmel yakin olarak bakarsan, tefsirlerin büyük bir çoğunu, hatta ilk tefsir, tefsiri taberide de böyle bir hüküm aklıma geliyor.
Ben öyle orada okuduydum galiba. Yusuf hocam onda da aynı arada değil mi? Ben hangi tefsir taberide olduğunu bilmiyorum. Ama genel olarak normalde tefsir taberide bu var. En eski tefsir o zaten. Genelde tabii en eski tefsir ama, normalde o da imam taberide bunu alırken, o tabinin ilk imamlarının bu noktadaki görüşlerine başvurarak bunu söylüyor. Yani normalde tabinin imamları da aynı düşünmüşler. Tabinin imamları da aynı düşününce normalde tefsir olarak bizim literatüre böyle girmiş, herkes böyle söylüyor bunu. Bir de müteşabihlerin üzerinde kavga çıkarmayın, tartışmayın meselesi de var. Hani kalbi zayıf olanlar bunların üzerinde, imanı zayıf olanlar bunların üzerinde tartışırlar.
Bunların üzerine hani konuşurlar meselesi de müteşabihlerin üzerine fazla konuşulmasını engellemiş. Ama ben öyle algılamıyorum yine. bu normalde şey olarak hani ilmel yakin noktasında millete din olarak böyle anlatılabilir bunda bir beis yok. Ama velakin yani melekler ve Cebrail aleyhisselamın üzerinde ilmel yakınlikten çıkmak gerekiyor.
Burada Arabi'nin bir böyle farklı bir bakış açısı vardır. Yani Cebrail aleyhisselamı akıl olarak görür. Cebrail aleyhisselamın akıl olarak görürse o zaman o akıl olunca muvazene etme. Hani bu sefer onu böyle soyut, kör bir varlıktan çıkarmış oluyor.
Belki de meleklerin belirli derecede olan, belirli seviyede olanlar evet kör varlıklardır. Sadece emirlerini yerine getirirler, emirleri yerine getirirler. Onlara ne emredildiyse onu yapan melekler grubu da vardır. Ama bazı melekler grubu demek ki sadece yapılanları, sadece emredilenleri söylemiyor. Onlar bu noktada akledenlerde vardır. Bir boyutu öyle bakabiliriz ama bir boyutu da Cebrail aleyhisselamın ruh olarak görürsek, bu noktada da nasıl bir ruha tevessül ettiğiyle alakalı da burada sıkıntı var. Yani buradaki bir kısım melekleri mümin kulların kalbinde, mürşidi kamillerin kalbinde farklı bir boyut olarak da alabiliriz.
O zaman hiç farklı bir noktaya geçer zaten. Yani bu sefer bütün, bugüne kadar söylenmiş olan bütün sözleri o zaman zaten yıkılmış oluyor öyle bir şey olunca. Bu sefer Cebrail aleyhisselamın, Firavun'un ağzına çamuru tıkayan Cebrail ile, sen yeryüzünde fitne çıkaracak bir kavim mi yaratmak istiyorsun diyen melekler grubunun aynı kategoride, aynı güzergahta olduğunu, bu melekler grubunun Allah-u Alem, alemin içerisindeki kamil insanların kalbindeki kuvve-i maneviye olduğuna dair bir şey çıkıyor bu sefer.
O kuvve-i maneviye melek olarak tecelli etmiş olabilir oraya. Bu alemin kalbi noktasında Hz. Muhammed Mustafa'yı sallallahu aleyhi ve sellem hazretini görürsek, o zaman Nur Muhammed'in içindeki kalbi manevi kuvveti olarak görebiliriz. O manevi kuvvet akleden olunca, bu sefer akleden bir melek, zuhur yani o kuvvet melek halinde tecelli edip, melek halinde görünüp, bunu normalde öyle konuşmuş olarak nitelendirebiliriz onu.
Bu da böyle bir başkası tarafından reddedilecek bir müteşabih yorum olur. Redde açıkın bu noktada bir sıkıntı yok ama ben bazı meseleleri alemin kalbi hükmündeki Hz. Muhammed Mustafa'nın ruhaniyetinin ve nuraniyetinin manevi kuvvetinin tecelliyatı olarak görüyorum onu. Mesela melekler insanı daha yeryüzünde yaratırlar. Yani şehadet alemine düşmeden önce ayağını sabit ede tanınırlar ve biliyorlar. Melekler ayağını sabit ede kördür. Ama bir önüne de bu hususta insanı görüyorlar. Hususta Cenab-ı Allah'a demiş olamazlar mı? Sen yeryüzünde yani orada şehadet alemine bir iş var. Daha üst makamda insanın ne olduğunu biliyorlar. Melekler yaratılışlar.
Peki. Yeryüzüne indirilmişten bahsediyoruz. Yeryüzünü dahi yaratılıştan bahsediyoruz. Böyle bir eksi olabilecek mi olacağız? Olmaz. Ayağını sabit ede henüz daha hiçbir şey surete düşmedi. Ayağını sabiteyi surete döndürüyorsun. Yani bir aşağı varlık aleminde melekler melek olduğu varlık alemine tecelli edince melek oldular.
Şehadete inmediler ama melek oluşları melek oluşları lef-i mahfuzdan sonra kalemden sonra lef-i mahfuzdan sonra melek oluştu. İnsan da insana bakarsan o zaman varlığın başlangıcında Hz. Muhammed Mustafa var. Oradan kalıyor olamazlar. Melekler yaratılmadı cancağızın daha o zaman. Peki meleklerin yaratılması yeryüzünün yaratılmasından önce değil mi? O önemli değil orası. Varlığın ilk başlangıcı Muhammed Mustafa'nın ruhaneti ve nuran. Öyle olunca melekler Adem yaratılırken, Adem yaratılırken meleklerin konuşması. İnsan değil, Adem yaratılırken. İlk insan Hz. Muhammed Mustafa. Adem yaratılmazdan önce o yaratılır. O var ya.
Kralama tutmuyor. Senin söylediğin. Zaman ve mekanı nerede başlıyor? Zaman ve mekanı ayağını sabitede yok. Ayağını sabitede de zaman mekanı yok çünkü daha. Aşağı doğru indiğimizde ev-i mahfuzdan seviyesinde mi başlıyor? Zaman ve mekanın başlangıç noktası. Yani ayağını sabitede henüz daha, ondan sonra belki de varlığın zaman başlangıcını ayağını sabiteye koyabiliriz. Ama ayağını sabitede henüz daha surete bürünmüş hiçbir şey yok. Ayağını sabitede, bu benim kendimce şeyim. Ne o? Tefekkürüm, kendimce algım. Ayağını sabitede başlangıcında, ilk başlangıç noktasında hiçbir şey henüz daha surete bürünmüş değil. Suret diyorum bakın.
Burada normalde cisme değil. Surete bürünmüş değil. Onun başlangıç noktası sadece ve sadece nurdan ibaret. Ve her şey kendi dairesinde bir nur sahana gibi, tecelliyata gibi. Allah alem, bu noktalarda illa ki şöyle denilecek bir noktada değilim. Bu benim kendimce zannım. Öyle söylüyor. O yüzden herkes kendi zannını doğru bilir ya. Ve kendi zannını hakikate döndürmeye çalışır. Sufilik böyle bir şeydir. Ama normalde bir kimse eğer kendi zannını hakikate dönüştürmeye çalışırsa bu biraz sıkıntılı bir şeydir. Herkes böyle yapar. Kendi zannını hakikate döndürmeye çalışır. Kendi zannını hakikate döndürmeye çalışmaz da onun bir zandan ibaret olduğunu bilir.
Hakikatin hakikatine ulaşmaya çalışırsa bu farklı bir noktadır. O yüzden burası benimki zannım. Ama bunu hakikate döndürme çabasında değil. Bunun değişebileceğine inanıyorum. Ama bunun normalde illa ki böyledir deyip de hakikate döndürme iddiasında değilim. Açık konuşuyorum. Ama bu bir benimki son zannım. Öyle değil. Ayağını sabitelerin başlangıç noktası sadece nurdan ibaret. Orada normalde hiçbir suret yok. Ama bir çağlayan düşün. Çağlayanın nur halinde başlangıç noktası. Cenab-ı Hakk'ın ilk tahayyünden, La tahayyünsüzlükten ilk tahayyün dediğimiz Allah neredeydi? Amaday, Allah. Ve ondan o ayağını sabitelerin, yani ilk gün varoluşun ilk başlangıç noktasına bir nur sahanağı gibi tefekkür edebiliriz.
Ve o nur sahanağında hiç varlık açısından, varlık noktasında hiçbir şey bilmiyor. Cahil burası. O yüzden ayet-i kerimle izliyor. İnsan cahildir. O esnada varlık olarak, orada var olan, yani surete bürünmemiş olan varlığın ilk başlangıç noktası, kendi içerisinde cahil. Burası benim için çok önemli. Kendimce böyle sıkı sıkı tuttuğum yer değil. Ama burası çok önemli. Burada bütün varlık kendi dairesinde. Varlığın başlangıç noktası cahil. Beni Rabbim terbiye etti. O da kendince varlığın başlangıç noktası olarak ben onu görüyorum. O da diyor ki, beni Rabbim terbiye etti.
Burada normalde insan da orada varlığın başlangıç noktası cahil. Melekler de varlığın başlangıç noktasında melek olduklarını bilmiyorlar. Varlık o esnada isme bürünmemiş, surete bürünmemiş. İsme ve surete bürünmemiş. Varlık kendi dairesinde, kendince ne olduğunun dahi bilincinde farkında değil. Cahil çünkü orası. Burası o normalde... Bu benim kendince tefekkürüm. Tekrar söylüyorum. O varlığın başlangıç noktası. Bir nur sahneği gibi görün. O nur sahneğinin her zerresi farklı bir varlık. Ama henüz daha o surette değil. Henüz daha sirette de değil. Henüz daha bir şeye benzemiyor.
Hiçbir şeye benzemiyor. Benzemiyor. Bakın hiçbir şeye benzemiyor. İnsan orada cahildi. Varlık orada cahildi. Melekler de cahildi. Ve varlığa, surete bürünecek her şey, orada kendisi de bilinmezlikteydi. Varlığın kendisi olarak. Yani normalde biz bunu varlığın bütün unsurları olarak görebiliriz. Ve bütün unsurlar o esnada kendileri de kendilerinin ne olduğunu bilmiyordu.
Ve belki de bunu böyle değerlendirmelirken erotizm olarak düşünmeyin. Hepsi de çıplaktı. belli bir zaman sonra hepsine farklı elbiseler giydirildi. Ve hepsi de kendi siretlerinin elbiselerini giydiler. Hepsi de. Burada kendi farklı elbiselerini giyerlerken hangisi hangi unsur adına yaratıldıysa, o unsurun suretine bürünmeye başladılar aşağı doğru. Ve aşağı doğru inerken varlık başlangıç olarak yukarısını görürsek bize veya başlangıç olarak bu direği görürsek bu direkten sonra bu direğe doğru gelirken bu sefer surete dönmeye başladılar. Ama bu direğin başlangıcında kendilerince bir suretleri yok denir. Bir elbiseleri yok denir. Bir manaları yoktu. Bir anlamları yoktu.
Yavrum çok sabırsızsın be evladım. Kesmeyeceksin çocuğum. Burada normalde burası böyle bunu böyle algılarken burası metafizik denilen. Yani çünkü orada hiçbir şey yok. Yani orayı çok karanlık olarak da görmeniz mümkün. Çok aydınlık olarak da görmeniz mümkün. Orayı normalde dur sana halinde görmeniz de mümkün. Bu noktada bu başlangıç noktası akla gelmeyecek olan bir şey. Burada çünkü bir veçesiyle ortasında Arabice hayal perdesi var diyelim. Böyle yani birbirinin içindeymiş gibi görünen ama birbirinin içinde görmeyen acı suyla tatlı suyu ikisini bir yere koyduk ama araya bir sınır çizdik dedi.
Hayal perdesi o sınır. Yani acı su dediğimiz şeyi biz eğer varlık olarak görürsek tatlı su olarak da gördüğümüz şey hayal-i sabitenin başlangıcı olarak yani Cenab-ı Hakk'ın kendi zat-ı uluhiyetinden varlığa coşkunluk olarak görürsek arasında bir hayal sınırı dediğimiz hayal olarak bir sınır var. Yani Allah'ın zatullahıyla varlığın kendi arasındaki bir sınır gibi koyalım. Ama oraya bakan kimse Allah alem orayı görenlerin bir kısmı kendilerince zatullahı gördüklerini düşündüler. Ama o gördükleri zatullah değildi. Onlar da belki de körleştiler körleşince zatullah olarak gördüler. Körleştiklerinden dolayı. Çok parlak bir şey bakıp gözünün kamaşıp hiçbir şey görmemen gibi.
Burada normalde o başlangıç noktasında hiçbir suret yok. Orada hiçbir şey olmayınca oraya karşı hükmetmek oraya karşı herhangi bir akıl olarak bir şey koymak akıl olarak bir yere koymak orası mümkün değil. Orası bir zevk. Orası bir hal. Bu zevk ve hal o kimsenin manevi derecesine ve bakışına göre değişecek olan bir yer. Ve burası da aşkın sınırı diyebiliriz biz. Aşk olarak aşığı gelebileceği bir nokta olarak görebiliriz. Buradan sonra biz zaman ve mekanın başlangıcını buraya koyacak olursak eğer buradan sonra gelecek olan bütün her şey evet aşağı doğru inerken aşağı doğru inerken veyahut da o zaman dediğimiz düzlemin üzerinde yürürken bir müddet sonra surete bürünmeye başladı.
Bakın cisme bürünmedi yine. bir müddet sonra surete bürünmeye başladı. Surete bürünmeye başlarken her şey kendi elbisesini giymeye başladı. Her şey kendi suretine bürünmeye başladı. Burada kendi suretine bürünmeye başlarken her şey bu suretin başlangıç noktası kalem. Surete bürünenin başlangıç noktası kalem. Ardından hemen çok kısa dönem bu. Çok kısa bir zaman biri. Ardından lehf-i mahfuz. Ve kaleme ilk surete bürünün kalem olunca ve ardından lehf-i mahfuz olunca hızla kalem ve lehf-i mahfuz gelen bütün ilmi bu noktada hani surete bürünecek olan bütün hepsinin ilmini kaderini elbisesini lehf-i mahfuz yazmaya başladı. Ve o Allah-u Alem hani kalem kurudu noktası burada bir veçesiyle tersinden bakarsak aslında her şey oldu bitti lehf-i mahfuzda.
Lehf-i mahfuzda her şey oldu bitti. O zaman melekler bir kısmı az önce dediğim bu bütünü bütün bir kamil bir kalp olarak görürsek o kamil kalbin içindeki kuvve-i maneviye lehf-i mahfuzdaki tecelliyatı görünce o kuvve-i maneviye dile geldi. Dedi ki yeryüzünde zulmedecek, savaş çıkaracak bir kavim mi yaratmak istiyorsun?
Burada çünkü Cenab-ı Hak bir veçesiyle kendinden kendine konuştu. bu biraz sıkıntılı bir nokta ama kendinden kendine konuştu derken kendi kaderine kendi kelamıyla karşılık verdi. kendi var ettiği bir şey yine varoluşta cevap verdi.
Var ettiği bir şey yine var ettiği bir şey ile konuştu. Var ettiği bir şey var ettiği bir şey ile konuşabilir mi? El cevap konuşabilir. Biz onu normalde algılarken kendimizce Allah'la olan bir diyalektikmiş gibi algılıyoruz. varoluşun kendi içerisinde diyalektiklerin hepsi de varoluşun kendi hukukunun içerisinde oluyor. Bizim kalbimizde bir tarafta melek dediğimiz vicdan bir tarafta şeytan konuşuyor. Melek ve şeytan ikisi de var olan bir şey. Unsur ikisi de. İkisinin de unsur olması ve iki unsurun birbiriyle konuşması muayi. Ama bir melek Allah ismi şerefi altında bir zatla konuşmuyor. Bir melek ayet-i kerimede Allah'a dedi ki demiyor.
Burası ince perde. Unsurların var olan suretlerin var olan cisimlerin birbirleriyle diyalektikleri var. Buradaki diyalektik hiçbir zaman Allah'la değil. Sıfatların tecelliyeti var. Burada mesela bütün sufiler kendilerince bu diyalektiklerin de Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının üzerinden söylüyorlar.
O yüzden meseleye toparlayayım dağıtmadan şimdi. Meleklerin öyle konuşmaları yine kendince var olan unsurların arasında geçen bir konuşma. Allah'la yaratılmışların arasında değil. Ayet-i kerimelerde müteşabih olan meselelerde bu ince noktaya dikkat edin. Cenab-ı Hakk'ın orada bir sıfatı konuşur. Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatının tecelliyeti vardır. Zatullah yoktur orada. O yüzden mesela işte Şeytan Adem'le konuşur. Şeytan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıyla konuşur. Şeytan direkt Cenab-ı Hakk'la konuşmaz. Burada bir ince perde var. Hz. Cebrail aleyhisselam, Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine diyor ki Sen bundan sonra tek başına gideceksin.
Ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis şeriflerinde Allah'la benim aramda iki yay mesafesi kaldı demiyor. Cenab-ı Hak'la benim aramda iki yay mesafesi kaldı diyor. Buradaki ince din nüansları var. O din nüanslarının üzerinde dikkat etmekte fayda var. Sufilerin bir kısmının ayağının kaydığı yerler bunlar. O yüzden bir meleğin konuşması normal. Bu meleğin konuşması Cenab-ı Hakk'ın kendi zatullahın konuşması gibi algılayamayız. Surete bürünmenin zamanının normalde her suretin kendine ait, her varoluşun kendine ait bir surete bürünme zamanı var. O var olanın kendince kendi hakikatine göre.
O yüzden varlığın içerisinde örneğin Cebrail aleyhisselamın surete büründüğü zaman ile birinci kat gökteki meleğin surete bürünme zamanı aynı zamanda değil. Bu da müteşah. Katılışın başlangıcı ile beraber az yoğun veya gök denecek kadar az yoğun olan bir madde yoğunlaşa yoğunlaşa yoğunlaşa yoğunlaşa bir şekle dönüyor vesaire.
Yani şu geldi aklıma hani bu harp işte biraz soğukluğa karşılaşıp yoğunlaşıp soğuluyor daha sonra biraz daha katılışıyor. Farklı boyutlarda farklı Yani normalde o zaman buz muyum? Su muyum? Doğarım? Veya? Hiçbir şey. Ben varım. Kendi kendine mi varsın? Yok yok. İşte burayı bilmiyorum. Şu an mesela buz halim. Buz halim. Görüyorum buz halim. Ama mesela su halim nasıl bir şey bilmiyorum. Ama diyorsunuz ki su halinde yani su değil. Veya işte onun öncesi var. Ama onun öncesinde ya ben o zaman kimim? Bu noktada. O ilk yaratılışta her hiçbir şey şey şemali bir şey yokken. Kimsenin benim sesi üzerinde bir şey yok.
Herkes bir şeydi ama ne olduğunu bilmiyorum. Hocam ben o muyum? Suna göre bir değerlendirmeyeceğim. Yani nedir bu? İlmen yakin noktasında insansın. Yetmezsin. Efendim Araf suresinde 179. ayetinde buyuruyor ki, Andolsun ki cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış. Diyor. Yani burada, Yani burada anlayabileceğimiz, az önce bahsettiğiniz, İlhan sormayacağınız, yani hakikatle alakalı mesele bu.
Bunu nasıl yorumlarsınız efendim? O insanlar cehennemlik amel işlediler. Cehennemlik amel işleyince cehenneme gidecekler. Peki asfugas noktası mı bu? Cehennemlik amel işleyenler, cehenneme giderler, cennetlik amel işleyenler, cennete giderler. Hiç öğrenim mi gidiyor efendim? Neyi? Bu noktada hani az önce kendisini soruyor ya. O da diyor ki ben neyim diyor. Normalde bunun hakikatini öğrenmiş olsam dahi bir şey değişmez. Bu noktada bir kimse kendince kendi cüz iradesinde kulluk yapmaya çalışacak. Bilmeniz sizde bir değişiklik meydana getirmiyor ki.
Bir değişiklik meydana getirmiyor. Peki cehennemlik olduğunu bildin ne yapacaksın? Çok basit. Cennetlik olduğunu bildin ne yapacaksın? Yani normalde cennetlik olduğunu bilsen de, cehennemlik olduğunu bilsen de, sonuçta kendince yapacak oldukların belli mi?
Belli. Burada normalde insanlar aslında yani uğraştıkları alan, kendisine lazım olmayacak olan alan. İnsanlar kendi bulundukları noktada ve dairede, kendisine lazım olan ilmi öğrenecekler. Ve bu noktada hani Ayet-i Keriz diyor, siz bildiklerinizde amel ederseniz bilmediklerinizi size öğretiriz. Bizim insanımızda şu var. Yani ben şimdi böyle konuşacağım, yanlış anlayacağınız siz şimdi belki de. Biz dervişliği böyle öğrenmedik. Sufi kendi bulunduğu dairede yapmakla mükellef olanlarını yapar. Sufi kendi dairesinde yapmakla mükellef olduklarını yaparsa ona gerekli olan ilim gelir. Eğer normalde bir kimseye lazım olmayan ilim gelirse onu temelli cahil eder zaten.
Şimdi Murat Hoca kanserle alakalı uğraşıyor. Murat Hoca kanserle alakalı bütün ilme vakıf olma yolunda gitmesi lazım. Ve her ona bu noktada ilim onun ilmine bir katkıda bulunacak. Ve o ilim onun üzerinden tecelli edecek. Ama o bunu yapması gereken şeyi yaparak da elde edecek. Eğer o şimdi yapması gerekmeyen, ona hiçbir faydası olmayacak olan, hani faydasız ilim diyor ya hadis-i şerifte Hazreti Peygamber Efendimiz. Ona lazım olmayan bir ilmin peşine giderse o ilmini cahiliye götürecek. Çünkü o ilim onunla alakalı değil çünkü.
Sufi böyle bakar meseleye. Yani bir kimse abdestin farzlarını öğrenmeden daha, namazın farzını, vacibini öğrenmeden, sufilik noktasında belli bir noktaya gitmeden ben neyim diyor soruyor. Seninki anlatabildim mi? Yani o da diyor ki, kimini cehennemlik olarak yarattık. Evet, kimisi cehennemlik yaratıldı. Öyle desem, bu sefer cebriyeyiz o zaman. O kimse cehennemlik olarak yaratıldıysa, biz öyle aldıracağız o zaman diyecek. Oysa o mutlak kader noktasında kimisi cehennemlik. Nasıl mutlak kader noktasında cehennemlik? O ki insanların cehennemlik olacağı belli, cehenneme gideceği de belli, cehennemlik olacağı, cehenneme gideceği de belli olduğundan mutlak kader noktasında Cenab-ı Hakk'ın cehennem olarak yazdığı.
Mutlak kader noktasında. Kim bu bilmiyoruz ki. Ve biz onu normalde tefsir ederken diyeceğiz ki, o kimse şahadet aleminde cehennemlik ameli işleyeceğini bildiğinden Cenab-ı Hak onu cehennemlik yazdı diyeceğiz. Değil mi Yusuf hocam? Tefsir olarak böyle tefsir edeceğiz. Ama normalde o şimdi cebriyeye doğru kafası kayıyor. Yani burada kesin hüküm var çünkü. Biz bir kısım insanları ve cinnileri cehenneme odun olarak yarattık. Kesin hüküm var. O şimdi şöyle görüyor. Onun sonunda Cenab-ı Hak ayağını sabitede onları cehennemlik olarak takdir etti. Onlar cehennemlik, onların gidecek başka bir yeri yok. O ilmi eğer hakikat noktasından bakılırsa ayağını sabitede o kimsenin, o kimsenin ayağını sabiteden aşarı doğru giderken, bak ayağını sabiteden bıraktım ruhlar alemine geldiğinde neyi sevdi o ruhlar aleminde?
Ruhlar alemindeki sevdiği şey ne? Biz şimdi bakın yaratılışa doğru geldik ruhlar alemine geldik. Sevdiğine göre o kimse cehennemlikleri sevdi oradan. Ama ayağını sabiteden varoluş noktasında da varoluşun orası mutlak kader. O kimse aşağı doğru o henüz daha surete bürünürken o cehennemlik elbiseyi gitti, giydi. Biz aşağıdan bakarsak ona diyeceğiz ki o cehennemlik elbiseyi giydi orada. Kendince oradaki iradesiyle. Ben bunu ne zaman anlatırsam anlatayım, Çanakkale'de de anlattım aynı şeyi söyledim. Ama yukarıdan biz baktığımızda, hak tarafından baktığımızda o kimsenin cehennemlik elbiseyi giymesi hak. O biliyor ama onun nereye ne tarafa gideceğini de o biliyor. O yüzden o varlığı normalde surete bürünürken, surete bürünürken cehennemlik elbiseyi giymesi hak tarafından bakılınca hak.
Halk tarafından da bakılınca biz diyeceğiz ki Allah onun cehennemlik ameller işleyeceğini bildiğinden onu cehennemlik yazdı. Biz halk tarafından da böyle bakacağız. Aşağıdan bakarsak diyeceğiz ki Allah onun cehennemlik amel işleyicini bildiğinden dolayı onun cehennemlik yazdı. Yani kul kendi cüzi iradesiyle cehennemlik ameller işledi. Burada cevriyet yok. Biz hak tarafından baktığımızda onun yeşil olması hak diyecek. Hakta. Deyecek ki ama o yeşili, o ben yeşil istediğim için giydirmedim. O unsur yeşile doğru gittiğinden dolayı onu giydirdi. Ancak böyle çıkacağız işin içinden. Ama... Dari beladaki mesele... Bu, bunun gibi. Ama normalde bu sufiye lazım olan şey değil.
Burada anlatmak istediğim şey bu. Yani sufi, buradaki sufice duruş noktası o kimse bildikleriyle amel edecek. Haramdan uzak dur, uzak duracak. Şunu şöyle yap, öyle yapacak. Koşman lazım, koşacak. Şöyle yapman lazım, öyle yapmaya çalışacak. Böyle yapman lazım, böyle yapmaya çalışacak. Burada o kimse kendince... Ya bu şuna benziyor. Sen şimdi tıpta okuyorsun, daha TUS'a girmedin, hiçbir şeye girmedin, dalın belli değil. Murat Hoca'ya diyeceksin ki, bana kanseri öğret. Murat Hoca'nın da sana diyeceği şey şu, TUS'a gir, bu bölümü kazan. Bu bölümü kazandıkça ama sonra ihtisas konumunda da buraya gelirse gel yanıma ben sana öğreteceğim o zaman diyecek.
Öbür türlü, sana şimdi normalde gelip öğretir mi? Lazım mı sana? Tek... Bir şey. Hocam kaç tane yanında doktor çalışıyor? Ha yanında bir tane mi kaldı? Arkadaşlar... Yeni başladı. Yeni başladı. Mübarek olsun. Ölüm katına hoş geldin. On birinci katı değil mi hocam orası? On bir... Dokuzda verdi. Dokuzda mı sendin? On bire basınca herkes böyle dönüp bakıyor. Şeyde, asansörde. Hatta ben bir gün geliyordum, bastım on bire tamam mı? Oradaki kadının biri dedi ki, vah vah vah dedi. Maşallah ne boylu posta adam dedi. Hani on bire gidiyorum ben kanser hastalığın üstünden.
Ben hiç duymamaz diye geldim. Gözümün ucundan baktım. Kadın ne üzülüyor bana. Ondan sonra ben on birde indim. O on ikiye çıktı. O da indi aynı yere. Psikolojik kimse on bire basmıyor hocam oradan. Bir tek ziyaretçiler basıyor herhalde bilmediklerinden. Hastalar da on ikiye filan çıkıyor orada. Siz bilmiyorsunuz tabii asansör sizin özel ya. O adam oturuyor mu gene içeride? O tam eline bir tespif vereceksin. O tam itikap çıkaracak her gün adam ya. Fırsat bulursun. Çilehane böyle. Evet çilehane adam asansörde bütün gün ya. Büyük korkmuş o. Ağaçta bir adam gelmiş asansör düşmesinden onu bacaya bakmadım. Böyle bir tüp ben ne yapacağım şimdi. Asansör düşerse ben ne yaparım?
Herkesin yaşayacağı korku var ben. Allah yiyesin inşallah. Elazığ'dan geldi demek arkadaşa hoş geldin. Kaç yıllık mezunsun? Dört oldu. Dört yıl. Dört yıl oldu. Sen TUS'a girdin mi? Yok daha girdim. Girmedin sen neden? Allah yardımcının olsun inşallah. Elazığlı mısın? Elazığ. Neresi ne? Merkez Gölü'nde. Merkez Gölü'nde. Maşallah. Kimin eli kalktı buralardan? Allah'ım. Bir şey yoktu da Allah'ım. Allah'ım. Bilinmek istediği bir şey var. Biz hala da öyle diyelim çıkalım işin içinden. Ama içeceği şey kurcalıyorsun. Bak durmuyor. Kurcalıyor boyuna bir şey. Hiçbir zaman bilinmeyecek olan şey neden bilinmek istediğiniz?
Demek ki bilinmek, bilinmeklik istemiş. Ona sormak lazım. Hiçbir zaman bilinemeyeceğin halde neden bilinmek istedin diye. O Allah'tır. Yaptıklarından ve dediklerine sorumlu değil. Efendim? Yılın canına ne zaman kıyılır ya da ne zaman kıyılır? Yılın canına ne zaman kıyılır? Sufi kimse öldürmez. Ancak devlet emrederse öldürür. Şeriat emrederse öldürür. Devlet ve şeriat emret, devlet dediğim şerii devlet emrederse öldürür. Bu noktada ancak o zaman hak olur.
Öbür türlü hak olmaz. Normalde İslam hukuku emrederse öldürür. Ama mesela hukukun bu noktada cevaz verdiği yerler vardır. Mesela bir kimse hadis-i şeritle sabittir. Bir kimse sizi öldürmek için geldi silahını çekti. Siz çekip onu öldürdünüz. O diyor ilk eline silahını atan iki katildir diyor. O zaman siz onu öldürebilirsiniz. Veyahut o kimse sizin canınıza, malınıza, bir şeyinize kastetmeye kalktı. Eline bir kesici, delici bir aletle size karşı onu gösterdi. Siz onu öldürseniz o zaman hüküm olarak siz katil değilsiniz. O iki katil olmuş oluyor. Bunun gibi noktalar da bu noktalar. Ama bir kimse bunun hükmünü vermeye kalkarsa, kendi kendine hükmederse İslam anarşi çıkar der, İslam ona müsaade etmez.
O yüzden bir kimse mesela evinin içerisinde, dükkanının içerisinde veya sokakta kendine nefsi müdafaa noktasında birisini öldürürse o kimse ancak o zaman kendini katil olmaktan kurtarır. Karşıdaki iki katil olmuş olur. Öbür türlü infaz kararı vermek insanlara ait değil. Bu sıkıntılı bir durum. Yani orada dini hukuk ve hüküm olarak işin içinden çıkılmaz. Buna hükmetme. Bir otorit, İslami otoriteye buna müsaade edilmiş. İslami otorit açısından devlet eğer ki bu noktada tabi bunlarla alakalı tartışmalar var. Hani bir devlet normalde tebaasının canını, malını, namusunu, dinini, aklını korumakla mükellef. Bunları koruyorsa o devlete itaat edilir hükmünü verenler de var.
Hani İslam'ın hukuku olmasa dair orada işlevsel olarak. Normalde devlet vazifesini getirmiş oluyor o zaman. O kimse o zaman o devlete itaat etmekle mükellef olarak kılınıyor bir kısmıca. Öbür türlü normalde Darül Harp'te yani İslam hukukunun icra edilmediği bir yerde Müslümanlar kendi aralarından Darül Harp imamı seçerler ise o Darül Harp imamına tabi olup Darül Harp imamının vermiş olduğu böyle bir fetvaya da uyabilir o kimse. O kimse o fetvaya uyarsa da ondan sorumlu olmaz. Bugün Orta Doğu'da yaptıkları şey bu. Mesela kendilerini orada Darül Harp imamı gibi görüyorlar. İmam gibi gördüklerinden dolayı hükmediyorlar. Caminin bombalanmasına Müslümanların öldürülmesine burası tehlikeli bir nokta zaten de. Normalde Darül Harp imamı olarak Hanefilerde böyle bir cevaz var zaten.
Şafirler, Malikiler, Hanbeliler de o aynı şeyi söylemişler. Böyle bir şey olursa belki de o kimse de ona hükmedebilir. Öbür türlü mesela hükümle alakalı bir orduda ordu komutanı, bir gemide kaptan bu noktada bu hükümleri yerine getirebilir. Ama öbür türlü yani bu hükmü yerine getirebilmesi için yine Kuran ve Sünnet dairesinde hakkında ayet ve hadisle imamların iştahı değil açıklık getirilmesi gerekir. Öbür türlü birisi infaz kararı veremez birisine. Gemide kaptan, orada gemide isyan çıktı diyelim ki yolcuların selameti için, sağlığı için gemi kaptanı infaz edebilir orada, infaz ettirebilir. Gemi kaptanı aile reisleri olabilir mi? Gemi kaptanı aile reisleri olabilir, aile reisi bunu ama bu noktada Kuran ve Sünnet dairesinde infaz ettirme noktasında yine infaz ettiremez.
Çünkü gemide, çünkü gemi kaptanı dediğimizde gemi denizin içerisinde. Birisi gemiyi batırmaya kalktı veyahut da gemiyi peşkeş çekmeye kalktı birisine. Orada hukuka münacat edecek, devlet yok ki orada. Yerel hukuk yok, yerel askeri güç yok, hiçbir şey yok. Okyanusun ortasında bir gemi düşün. Orada gemi kaptanı ona hükmetmek zorunda. Orada hüküm verebilir. Ama karada yapamaz. Karada devlet gücü var, yerel güç var. Bu gücün olmadığı yerde olması lazım. Bu Kuran ve Sünnet dairesinde olacak, elindeki gücü normalde mümkün ise her daim önce barışçıl kullanılacak. Önce nasihat edici, önce tövbeye sevk edici, önce onu doğru yola getireici.
Mesela bunu normalde hüküm çıkarmaya kalkarsak, mesela karı koca ilişkisinde erkeklere verilen söz şu. Diyor ki önce nasihat edin eşlerinize. Ondan sonra işte yatağınızı ayırın. Serkeşlik edeceğinden, serkeşlik burada aslında serkeşliğe bakınca da farklı manalar çıkarılıyor da, ben orada serkeşliği namus olarak görüyorum. Bir kadın namusuna leke getirecek hal ve hareketler yapıyor. Yani örneğin işte orada gitmemesi gereken bir ev var, bir kadın var. Ahlakı düzgün değil, bir adam var. Ahlakı düzgün değil, o tarafa doğru meylediyor kadın. Bu sefer buradaki serkeşliği ben sadece namus olarak nitelendiriyorum. Çünkü o normalde o surenin devamında, o surenin devamındaki Nur suresinde, devamındaki bir ayet-i kerimede aynı serkeşlik kelimesini kadınlar için, erkekler için de kullanıyor.
Diyor ki eğer erkekler de serkeşlik edecekse, orası enteresan bir nokta. Eğer erkekler de diyor serkeşlik edecekse kadınlara nasihat ediyor. Siz de diyor, bu noktada eşlerinizle hani o şeyle anlaşarak ayrılmanızda bir beis yoktur. Hani haklarınızı alaraktan, anlaşaraktan ayrılmanızda bir beis yoktur. Erkeğin serkeşliği ne olur? Erkek normalde, işte erkek de eğer gözü kaşı başka kadına kayarsa, kalbi başka bir kadına kayarsa, başka bir kadını istiyorsa o erkek, kadının o adama karşı yaptırma olamaz, dövemez, sövemez, nikahlısı evi terk edemez.
O zaman kadına nasihatte bulunuyor. Diyor ki, sen de anlaşaraktan, yani haklarını alaraktan adamdan ayrılabilirsin. Şimdi buradaki o serkeşlik kelimesi enteresan. Yani kadının serkeşi olacak da erkeğin serkeşi olmaz mı? Erkeğin de serkeşi olur. Buradaki mesela erkek kadına normalde işte davranış biçimi olarak nasihat etmek başlattı. Ardından yatağını ayırmak, ardından dövmek, yani şiddete gidiyor iş. O yüzden insanların arasındaki problemlerde, meselelerde, problem çözücü olarak önce nasihat etmek. O kimseyi normalde ondan sonra onunla aynı yolda olmadığını, aynı düşüncede olmadığını anlatmak. Ondan sonra onu sertlikle yola getirmek, daha da olmuyor, sertlikle yola getirmek.
İnsanların arasındaki problemleri çözmede birinci derecede nasihati ele alacak insan. Barıştırmaya ele alacak. Kavgayı, savaşı değil. Ben mesela bunu böyle devlete atfedeyim ben şimdi. Ben mesela çözüm süreci ile alakalı meseleyi çok destekledim. Yani devletin yapması gereken şey bu çünkü. Otur, karşındaki kimseyle konuş, ne yapılması gerekiyorsa kendi vazifelerini yerine getir, insanların şikayeti var. Bu şikayetleri makul ölçüde hallet. Onlar da silahı bıraksınlar. Hatta normalde silahı bırakıp hepsini affediyoruz deselerdi, hepsinin de affolması için ben mücadele edecektim. Hazırladıydım kendime. Yani dedim ki böyle bir şeyin olması lazım ülkede. Gerçekten hala da olması lazım. Ben bunu devlet bazında dağıldığımda derim ki, devlet normalde nasihat etsin, söylesin, yapmayın, etmeyin, gelin bütün haklarınızı verelim.
Burası hepimizin ülkesi. Herkes hür bir şekilde yaşasın bu noktada. Ama olmayacak bir şey istersen bu farklı bir şey. Devlet bazında da. Nasihat etsin devlet önce. Suçu engellemeye çalışsın. Mesela bütün devlet daire, bütün devlet sistemi içerisinde suç engelleyici, nasihat, bilgi, eğitim, öğretim, kurslar. Bunların yapılması lazım. Suçu ortadan kaldırmak lazım. Ondan sonra ceza sistemi gelmesi lazım. Yani devlet önce cezayı, sonra eğitmeye kalkarsa olmaz. Yani sen cezayı vermişsin zaten. Nesini eğiteceksin ki? Örneğin şimdi bana deseler ki ya, işte içki kullanılanların hepsini dövelim. Yok kardeşim ya. Sen nereye dövüyorsun önce? Sen önce 10 yıl rehabilite et.
10 yıl eğit insanları içkinin kötülüğünü anlat. Eğit onları. Ve satımıyla alakalı kısıtlamaları getir, üretimiyle alakalı kısıtlamalar getir. 10 yıl sonra de ki, artık içki içeni cezalandıracağım. Örneğin. Ama o nasihat dönemini geçir. Sen şimdi örneğin, şimdi hemen kalk, yarın de ki içki içene şu kadar değnek olacak. Bu fıtrata aykırı, bu dinin fıtratına da aykırı. Nasıl dinin fıtratına aykırı? İçki İslam toplumunda tedricen yasaklandı. Önce uzak durun dendi. Sonra içki içenler namaza yaklaşmasın dendi. Ondan sonra bu size tamamiyetle haram dendi. Bakın burada İslam'ın fıtratı tedrici bir şekilde bir şeyi orta yerden kaldırıyor. Önce 60-70 tane kadın oğlan vardı.
Bunu hiç kimse görmez böyle. Sonra İslam onu dörde indirdi. Ondan sonra dedi ki, bir eşlilik sizin için daha hayırlı göründü. Daha hayırlıdır dedi. Bak, tedricen toplumdaki sosyal faciaya da oynuyor. Yavaş yavaş yavaş yavaş götürüyor. Önce kölelikle cariyelik elinde, el bombası gibi fitili çekilmiş elinde buldu. Toplumda böyle bir şey var. Sonra ilk köle azat etmeye başlayan Müslümanlar, onların da ilki Hz. Ebubekir Radiyallahu anh Hazretleri, Hz. Peygamber Efendimiz'in tavsiyesiyle. Ondan sonra kölelik tedricen kaldırıldı. Cariyelik sistemi de aynı. Önce cariyelik var. Sonradan Müslümanlar, Müslüman erkekler cariyeleri nikahlamaya başladılar. Hür, İslam kadınları çok pahalıydı.
Öyle olunca İslam erkekleri cariyeleri kendilerine hanım etmeye başladılar. Böylece ortalıkta cariye kalmadı. Yani toplum bir müddet sonra onu rehabilite etti. Bunun gibi, yani İslam bir şeye nasihat eder önce. Öğretmeye çalışır, eğitir. Ondan sonra yasaklar, ondan sonra cezalandırır. Bakın dikkat edin. Önce eğitir, öğretir. Sonra yasaklar, sonra da cezalandırır onu. Ceza sonundadır. Önce, o yüzden ailevi meselelerde, toplumsal meselelerde, iki ailenin arasındaki meselede, iki topluluğun arasındaki meselede, önce hakim olan nasihat olacak. Önce hak hakikat ayrılacak, nasihat edilecek. Ondan sonra o kimse, o mesele tedavi edilecek.
Sonra ceza edilecek. İslam fıkhında da aynıdır ki. Mesela bir kimse dar halpte yaşasa, zinanın haram olduğunu bilmese, o kimseye rejim edemezsiniz siz. Bir kimse, içkinin haram olduğunu bilmese, siz ona bir şey yapamazsınız. Hiçbir şey yapamazsınız. Bir kimse, zinayı gayet normal, makul olan bir şeymiş gibi görse, Müslümandır o.
Hem bir de, siz ona hiçbir şey yapamazsınız. Ancak nasihat edersiniz. Yani dinde bu böyle değil, deyip onu anlatırsınız. Onun anlaması için de Kuran-ı Sünnet lazım. Kiminde kitap da yok, sünnet de yok. Dilden de olma, kulaktan da olma, Müslüman. Ben bir Türk, Orta Doğu'lu kadınla tanıştıydım. Bilmiyorum. Haram olduğunu bilmiyorum. İçkinin haram olduğunu bilmiyorum. Dedim haram, biz yemeklerde diyor, her yemekte vodka içeriz diyor. Kimimiz kımıldız içer diyor, kimimiz vodka içer diyor. Haram değil biz de diyor. Hiç seslenmedim. Anlattım, anlattım, anlattım. Siz dedim, komünist bir sistem geliyormuş.
Sistemden geliyormuş. Din öğretilmez. Biz de de öğretilmedin çok. Bilmiyoruz. O diyor, ben Muhammed'iyim. Benim dedem Muhammed'i diyor kendince. Hemen aklıma hadis geldi. Öyle bir zaman gelecek ki, diyecekler ki diyor. Benim ceddike, ceddike, ceddike Muhammed ümmetindermiş. Benim şefaatim ona vacip olacak diyor. Benim şefaatim ona vacip olacak diyor. Hadis-i şerifte. Hadis-i şerif aklıma geldi. Dedim, bunu Hz. Peygamber söyledi dedim. Sallallahu aleyhi ve sellem. Böyle durdu. 1400 yıl önce söyledi dedim. Hadis-i şerifte dedi ki dedim ben. Öyle bir zaman gelecek. Diyecekler ki, ceddike, ceddike, ceddike Muhammed'iydi. Benim şefaatim ona vacip olacak. Sana vacip dedim şefaat.
Allah Resulü sana vacip şefaat edecek dedim. Başladı ağlama. Ben anlattım, o ağladı. Ben anlattım, o ağladı. Mekanın sahibi de, hani ben böyle ona mal satıyordum. O kendince bana tuzak kurmuş. Sonradan kendisi söyledi. Yani o kadın beni baştan çıkarması için dükkanda bırakmış. Ondan sonra, dedi, bir yere kadar gidip geleceğim. Hacı abi dedi. Sen bekle dükkanda dedi. Mesele Trabzon'da oluyor. Ben de ödeme almaya gittim oraya. Ondan sonra, hatta iddialaşmışlar. Çevredeki esnaflarla beni tanıyanlarla. Demişler ki, biz ona öyle bir kadın mı koyacağım önüne? Hacı hayır diyemeyecek demiş. Üst kata çıkacak. Bu bir geldi dükkana, kadın ağlıyor, ben ağlıyor.
İkimiz de ağlıyoruz. Ne oldu mu dedi. İçeri girdi. Hani ne oluyor gibisinden. Bu döndü adama, bir böyle şey yaptı. Bir de kadın çeçen çıktı. Vay ben bir başladım. Siz dedim, senin ataların, işte şöyle mücahitler, böyle Allah'a sevenler, böyle Resul'umu sevenler, siz bizim atamızsınız, siz bizim kardeşimizsiniz. ben bir başladım, sen nasıl böyle bir yolda olursun diye. Ondan sonra, başladı ağlama. O ağlıyor. O ağladıkça ben de yanamadım. Ortalık kan revan oldu. O esnada girdi bizim adam içeri. Ondan sonra, ona bir kaykıldı. Ondan sonra, neyse, adam da itiraf etti sana zaten. dedi, Hacı abi dedi, inandım sen çok sağlamsın dedi. İnandım sen harama bakmıyorsun dedi. Tebrik ederim seni dedi.
Ben nice hacılar gördüm böyle dedi. Ondan sonra, bu sefer de adamdan soğudum ben. Dedim ya, sen kendini ne zaman, Allah mısın sen dedim, beni imtihan edecek. Kendi kendini böyle yapacak. Ondan sonra, dedim bu sondu dedim. Senin yanına da gelişim, sana mal da satışım. Kes hesabı dedim. Hesabı kestik. Bu sefer, bir üzüldü, bir üzüldü ola. Ve nasıl kelam? Şimdi, öyledir de var. Yani ona nasihat etmek gerekiyor. Bu yüzden önce nasihat. Konuşulan normalde, birinci derecede gıybet olur. Onu konuşmazsın.
Ben böyle uygun gördüm dersin. Ama çok zorunlu kalınırsa, ümmetin selameti için, bu noktada kötülük anlatılır ya, buraya gitmeyin, burada şöyle bir kötülük işleniyor diye, ümmetin selameti için bu konuşulabilir. Veyahut da, bir kimse gerçekten kötüdür, kötülüğünü gizliyordur. Onun kötülüğünü, yani, aldatıyordur yani, o kendisi. Onun aldattığını söylemekte bir beis yoktur. Biz kendi aramızda gıybet ettiğimiz, ya, şu doktor, bırak ya, aslında severim ben ama, istikşirasında şusu var. Bunlar gıybettir. Ama bir kimsenin bir kötülüğü var. Mesela, adam, giriyor insanların içerisine, Müslüman kisvesiyle, herkesten borç para toplayıp gidiyor. Adam, genç kızları kandırıyor gidiyor.
Evlenme vaadiyle. Bir bakıyor, nişan yapıyor. Ooo, harika. Öyle kadınlar da var, öyle erkekler de var. Veyahut da, bir kimse, örneğin, işte, kendince, üzerinde, olmazsa olmaz, suçları var. Kötünün kötü olarak bilinmesinde bir beis yok. Burada, çizgiyi çizelim. Mesela geldi birisi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selam, bayanlardan birisi, Ya Resulallah, beni filanca da istiyor, filanca da istiyor. Dedi ki, filanca, hayli vakti yerindedir, eli vuraktır, dedi. Filanca, hayli vakti yerinde değildir, gönlü yumuşaktır, dedi. Buradan hüküm çıkartacağız şimdi. Ya, toplumu iyiliğe sevk etmek için, kötülerin kötülükleri belli olması lazım.
Kötü belli olacak ki, toplum onunla ilişkisine dikkat etsin. Ya o kimse kendisini iyileştirecek böylece, bilecek toplum. Ya, x adam, evlenemedi. Sebep, ya bunun dili sakat. x kadın evlenemedi. Neden? Ya, sert mizah açtı. Kendince ahlakı sert bunun. Önüne girene, tekme atıyor, arkasından gelene, yumruk vuruyor. Ya bu, herkes tarafından bunun bilinmesinde bir beis yok ki. Yani, burada bir toplumu terbiye etmek, insanları terbiye etmek var ise, o kimsenin kötü yönlerini tamir etsin o kimse. Neden kurulmuş sufi tekkeleri? Orada adam kendisini terbiye etsin diyor. E terbiye etmeyecek, biz o terbiye etmediği halde, biz onun kötülüğünü örteceğiz.
Kötülük devam edecek yaşamaya. Kötülük yaşamaya devam edecek. Oysa diyeceğiz ki, örneğin, doktorun böyle bir sıkıntısı vardır diyeceğiz. Aa, bek diyeceğiz. Böyle bir hastalığı var doktor, örneğin. O zaman, ne diyecek ya, evet ya. E şimdi, bizde böyle bir algı var. Yani, evet gününü arzu eder ki, hataları örtmekte gece gibi olalım. Eyvallah. Hataları örtelim ya. Gelmiş bizden birisi özür dilemiş, hatasından geri dönmüş, örtelim biz onu. Ama bir kimse, gözümüzün içine baka baka, günah kebahire devam ediyorsa, bunun nesini örteceğiz biz?
Bu gıybet değil. Kumar oynuyor her gün. Biz, aa, sen neden onun kumar olduğunu söyledin? Ya söylemeyelim de ne yapalım şimdi? Elin kızının başı mı yansın? Adam kumardan başını kaldırmıyorsa, adam içkiden başını kaldırmıyorsa, adam gece hayatından başını kaldırmıyorsa, evet. Kadının ve erkeğin ailesine düşen vazife, burada eğer aralarında bir problem var ise, o problemi nasihat ederekten çözmek.
Herkes hatalı olan kısım, kime? Hani, böyle bir noktada ayet-i kerimede diyor ya, siz, eee, bir hakem seçiniz. O hakem, ikisinin arasında, Kur'an ve sünnet tarihinde hükmetecek. Eee, kız babasıysa, kızına diyecek ki, ya bunu, bu, yanlış, böyle yapamazsın, diyecek. Kocana tabi ol. Erkek babasısa, eee, kabahat erkektese, diyecek ki, oğlum, yani bu Allah'ın emaneti, neden böyle davranmış, yanlış davranmış, diyecek. Bu da, Kur'an ve sünnet keserli ortak. Size sorulmasa dahi, olaya müdahale edilir misiniz? Mesela, komşunuzun, o oğlu evlenecek, kızı biliyorsun ki, gidip, denem kızı biliyorsun ki, bak bu çocuk böyle böyle, diyebilir misin?
Size sormadan, olaya sizin müdahale edilir misiniz? Eğer çok böyle, elzem bir şey varsa, büyük bir şeyse, ben söylerim. Peki buradan, eee, şimdi, biz, karşı tarafın, hata ediyor ama, özümle iyi insandır. Hata derken, hata, hata ayrıdır, günah-ı kebair ayrıdır. Bir de mesela, atıyorum, işgüzü bir insanla oluyor ama, günah-ı kebair o. Biz orada, siz günah-ı kebairi örtemezsiniz. Hata ayrıdır, günah-ı kebairi örtemezsiniz. Büyük günahları örtemezsiniz. Yani, bir kimse örneğin, şirk ehli. Şirk ehli bir kimse, Müslüman bir kadın alacak nikahına. Ama, kendi şirkini örtüyor, kapatıyor. Göstermiyor kimseye.
Ama, biliyorsunuz siz, inanmıyor. Aynı, inanmama inancında, devam ediyor. Ne yaparsın? Günah-ı kebair, işlise, ve, ne olarak işlise? Günah-ı kebair'e, bir kimse devam ediyorsa, hayırlı gizliler. Bir kimse, günah-ı kebairi açıktan devam ediyorsa, o kimsenin, o günah-ı kebairi anılmasında, bir beis yoktur. Selamünaleyküm.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi