Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 20 Mart 2015 · 24:50
Selamun Aleyküm, Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah, Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Rahat Suresi ayet 28, Allah'a yönelenler iman edip, Allah'ı zikrederekten kalpleri huzura kavuşanlardır. Ayık olun, kalpler Allah'ı zikretmekle mutmain olun.
Cenâb-ı Hak kendisine yönelenleri tarif ediyor. Kendisine yönelenler, iman edip Allah'ı zikredenler. Bir kimse imanla alakası yok ise, hususi bir şekilde Allah'a yöneldiği söz konusu değil. İnsanlar isteseler de istemeseler de yüzleri Allah'a yöneliktir.
Bu tabii bir yöneliştir. Nasıl Cenâb-ı Hak ilmel yakin bütün varlığına yakin ise ve bütün varlık da bütün varlığını ona muhtaç noktada tutuyorsa ve varlıklar hayat denilen olguyu onunla kaim ediyorlarsa, aynı şekilde bütün iman etmesi gerekenler de, iman etseler de etmeseler de aslında yüzleri Allah'a yöneliktir. Bu tabii'dir.
Bu noktada bir kimse yüzünün Allah'a yönelik olmaması düşünülemez. Ama iman edip Allah'a yönelmek isteyenler, bunlar hususi bir yöneliş içindedirler. Çünkü onlar aynel yakin noktasında, ilmel yakinin bir veçe üstünde, bir tık üstünde Allah'a yönelişlerini cüz-i iradeleriyle, idraklerini açaraktan, farkına vararaktan yönelenirler.
Bunun birinci adımı, adımı Allah'a yönelmenin iman etmektir. İman etmek de, malum önce Allah'ın varlığına, birliğine, ondan sonra meleklerine, ondan sonra peygamberlerine, kitaplarına, hayra şerre, din gününe, kıyamete, hesaba, kitaba inanmaktır. O zaman iman eden bir kimse, Allah'a yönelme noktasında iman etmesi gereken bütün unsurlara iman etmiştir. Eğer iman etmesi gereken unsurlara iman etmeyen bir kimse, özel hususi bir yönelişle Allah'a yönelmiş sayılmaz. İman esaslarını, iman kaidelerini, iman akaidini o kimse kendi üzerinde tecelli ettirmesi gerekir ki, o cüz-i irade noktasında farkına vararaktan, isteyerekten kendisi bir adım atmış olsun. Ve devam eder, iman edenler aynı zamanda da Allah'ı zikrederekten kalplerini huzura ulaştıracaklar.
O huzura ulaşması ancak zikrullah ile mümkün. Buradaki birinci derecede zikrullah, tamamiyetle daha önceki derslerde bahsettiğimiz gibi, insanların bütün hayatını içe alan, namazını, abdestini, orucunu, zekatını, kelime-i tevhid getirmekten, yani iman ettiği İslami esaslar, İslam olması, o kimsenin mümin olması, bunun başlangıcı ne? Kelime-i tevhid getirmek. Bir kimse kelime-i tevhid getirmeden namaz kılamaz. Bir kimse namaz kılıyorsa muhakkak oruç tutması gerekir. Sağlığı yerindeyse. Oruç tutuyorsa hemen ardından ne gelir? Hacca gitmesi gelir. Ardından zekat gelir. Ve böylece o kimsenin dairesi tamamlanmış olur.
O kimsenin İslam dairesi zekatla taçlanır. Haçla süslenir. Oruçla o kimse vuslatın tadını alır. Namazla o kimse miracın tadını alır. O zaman o kimse buradaki ayet-i kerimedeki birinci zikrullah haliyle o kimse günlük hayatını tamamiyetle Kur'an ve sünnet dairesinde ve İslam'ın esaslarına göre yaşar.
Ve ayet-i kerime devam ediyor. Uyanık olun. Kalpler Allah'ı zikretmekle mutmain olur. Ve kalbin mutmain olma hali. Kalbin mutmainliğe yakalaması. Kalbin bu noktada hani İbrahim Aleyhisselam der ya Ya Rabbi ben senin yeniden bizi dirilt edeceğine inanıyorum. Ama görmek istiyorum. Aynel yakin noktasında şehadet etmek istiyorum. Kalbimin mutmain olmasını istiyorum. Bana nasıl dirilteceğini tekrar göstermeni arzu ediyorum der. Ve Cenab-ı Hak o meşhur dört tane kuş meselesini söyler. Sen der dört tane kuş tut. Bir rivayette onları keser. Etlerini birbirine karıştırır. Dört tepenin üzerine dağıtır. Yırtıcı hayranlar o dört eti de yer bitirir. Bir rivayette de onları pişirir.
Yakar kül haline getirir. Küllerini dört tane tepenin üzerine koyar. Ve ondan sonra Cenab-ı Hak der ki Şimdi onlara küntü biiznillah der. İbrahim Aleyhisselam onlara küntü biiznillah der. Ve dört tane kuş dört tane tepeden uçaraktan gelir İbrahim Aleyhisselam'ın önüne koyar. Bu mutmain olmaktır. Cenab-ı Hakk'ın bu noktada manevi olarak söylemiş olduğu şeyleri, yarattığı şey, sıfatlarının tecelliyatına aşina olmaktır.
Sıfatlarının tecelliyatının kalbe ilham olmasıdır. Bu mutmainlik noktası o kalbin Allah'la alışveriş etmesi, Allah'la sohbet etmesi ve sıfatlarının o kimsenin kalbinde tecelli etmesidir. Hani Cenab-ı Hak der ya hadisi kudside Hiçbir yere sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım. Burada Cenab-ı Hakk'ın sığması veya da mümin kuluna sığması O mümin kulun kalbine sıfatlarıyla tecelli etmesidir. Ve sıfatlarıyla tecelli eden Allah, o mümin kulunu ihata eder. Ve kulun kalbi Allah'ın sıfatlarıyla ihata olunca, artık sıfatın tecelliyatını, hem içsel tecelliyatını, hem dışsal tecelliyatını bu noktada o kul aşina olmuş olur. Ve Allah'ı bilmede, Allah'ı tanımada bu çok önemli bir unsurdur. Artık o kul, Cenab-ı Hakk'ın fiil ve sıfatlarının tecelliyatının bu noktada aşina olduğundan dolayı bilgi noktasında da ferasete açılıp, Artık efal ve sıfatın Allah'a ait olduğu, bu noktada yeryüzünde, gökyüzünde, her yerde çalışanın Allah olduğunu,
Allah'ın sıfatlarının bütün her şeyi kuşattığını ve Allah'ın sıfatlarının her şeyi kuşatınca, kulun üzerinde, kulluğunun ne derecede olduğunu da bilinmesi ve asla ve asla kulluk noktasında bunun yeterli olmadığını görür. O yüzden yeterli olmadığını görünce, daha da kulluğa, daha da kulluğa, daha da kulluğa koşmaya çalışır. Ve işte kalpler ancak, bu noktada bu zikrullahın tecelliyatıyla mutmain olur. Artık kalp mutmain olmuştur. Artık kalbin üzerinde bir sekine inmiştir. İnançla, imanla alakalı. Artık ondan şey şüphe kalmamıştır. O şahadete erişenlerden olmuştur. O artık bu noktada eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu demenin sırrına ulaşmaya ram kalmıştır.
Eşhedü şahidim demektir. Artık o sıfatların tecelliyatlarına şahittir. Sıfatların tecelliyatına şahit olduğundan artık o kimsenin kalbi mutmain olmuştur. O yüzden o artık onun ibadetleri, onun günlük hayatı, onun yaşantısı, onun bakışı, düşüncesi, davranış biçimi Allah'ın emir ve yasaklarının dairesindedir. Artık asla ve asla o kolay kolay Cenab-ı Hakk'ın emrini çiğneme noktasında durmaz. Artık o sıfatlarının tecelliyatının farkındadır. Bu noktada idraki açılmıştır. Ve ardından ayet-i kerime And olsun ki Allah'ın Resulü'nde sizin için Allah'a ve ahiret gönlüne kavuşmaya inanan ve Allah'ı çok zikreden kimseler için en güzel örnek vardır.
Ahzab 21 Bu hale kavuşan kimse artık Allah'ı zikredenler için bir kendisine protip oluşturması gerekir. Bu protip o kimsenin önünde Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Çünkü inanan, ahirete inanan ve Allah'ı zikreden bu zikrullahla kalbi mutmain olan bir kimsenin maddi manevi uyması gerektiği kimse maddi manevi kendine ölçü etmesi gereken kimse maddi manevi bu noktada önüne rehber edeceği kimse Hz. Muhammed Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem.
Cenab-ı Hak der ki Allah'ı zikredenler için onda güzel örnekler vardır. İster zikrullah zahiri manada kalsın. Yani az önceki Ra'd suresi ayet 28'deki Allah'ı zikrederekten kalpler huzura ermiş olsun. İsterse o kalp mutmainne noktasına gelsin. Bakın iki halde ayrı bir haldir ve birisi içseldir, birisi dışsaldır, birisi zahirdir.
Ayet-i Kerime'nin o kimsenin iman edip İslam'ı yaşamasıdır. Öbürkü de içseldir, kalbin mutmainne noktasına gelmesi. Bu ruhidir. O kimsenin sevgisinin ilahi sevgiye doğru uruç etmesidir. İster İslam'ı yaşama, iman edip dinini yaşama noktasında olsun. İsterse kalbi ruhi ayakla gidiyor olsun. O kimse için örnek Hz. Muhammed-i Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Dini yaşamak isteyenler, ister zahir noktada, ister batın noktada önlerinde örnek alacakları kimse Muhammed-i Mustafa'dır sallallahu aleyhi ve sellem. Bu noktada bütün şeyhler, bütün veliler, bütün evliyalar, bütün dervişler, sufiler, kelamcılar, hadisçiler, tefsirciler ancak Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin dairesi içinde durup o daireyi anlatmakla mükelleftirler.
Bir üstad, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yolunu anlatmakla mükelleftir. Eğer bir kimse benim yolum bu diyorsa o yolda sıkıntı vardır. Yol Kur'an ve sünnettir ve yol Habibi Kibriya Muhammed-i Mustafa'nın yoludur. O zaman bütün yollar onu anlatmakla mükellef, onu ölçü almakla mükelleftir. Eğer ölçünüz Muhammed-i Mustafa değilse sallallahu aleyhi ve sellem o zaman o yolda bir yanlışlık, bir eksiklik, bir sapıklık vardır.
Onun temel dairesinde yapmış olduğunuz ister ibadet, ister ölçü, ister ahlak, ister ölçü, tartı, biçki hiç önemli değil. Zahir ve batın, hal noktasında da, kalbi noktada da bütün ölçü Muhammed-i Mustafa'ya sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine uyması gerekir. Bunu içsel olarak istediğiniz noktaya gidin. Muhammed-i Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ayak izini göreceksiniz. Nereye giderseniz gidin. Hangi hale kavuşursanız kavuşun. Eğer onun ayak izini görmüyorsanız ya ayağınızda yanlışlık var ya yolunuzda yanlışlık var ya da sizi oraya gönderende, itende yanlışlık var. Allah muhafaza eylesin. O yüzden Allah'ı zikredenler için Hazreti Muhammed-i Mustafa'da en güzel örnekler vardır sallallahu aleyhi ve sellem'de.
Onun haricinde bir örnek onun haricinde bir ölçü asla ve asla doğru değildir. Asla ve asla sizi bu noktada hedefe götürmeyecektir. Hedefe götürmeyecektir. Bu manada sadece zahirinizi, görüntünüzü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine benzetmek değildir. Biz her şeyimizde, her şeyimize Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetleri ölçüsünde uymakla mükellefiz. O yüzden onun Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatı hem iç alemde hem de dış alemde dinin bütününe uygundur. Çünkü o hevay hevesine hiç uymadı. Çünkü o hiç sapmadı. Çünkü o Cebrail aleyhisselamın bu noktada ilk ilk evvela onun öğretisini aldı.
Ve Cenab-ı Hak onu bu manada tabiri caizse Cebri bir noktada onu emanına aldı. O yüzden Cebri bir noktada onu emanına aldığından onun asla ve asla hevay hevesten ve nefisten onun üzerinde bir şey tecelli etmedi. Onun rüyası da haktı. Onun hali de haktı. Onun sözü de haktı. Onun fiiliyatı davranışı da haktı. Onun bütün her şeyi haktı. Yemesi de haktı. İçmesi de haktı. Geymesi de haktı. Yürümesi de haktı. Onun o her şeyle güpegündüz hakkın tecelliyatıdır. Apa aşikar. Meydanda Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının zuhurudur. Meydanda örtüsüz örtüsüz meydanda Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyatıydı.
O yüzden ister batimi ayakla gitsin ister zahiri ayakla gitsin ister şeriat kanadını taksın ister hakikat kanadını taksın bütün herkes o ölçüye uymakla mükellef o ölçünün peşine düşmekle mükellef. O yüzden hayatımızı bu noktada zikrimizi fikrimizi düşüncemizi her şeyimize ona uydurmakla mükellefiz. Allah bizi onlardan eylesin inşallah. Yürüyünüz bu cümdan dağıdır. Müferrudun geçti buyurdu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri. Müferrudun kimlerdir ya Resulullah diye sorduklarında Allah'ı çok zikredenlerdir buyurdu. Tirmizi'de de şöyle rivayet edilmişti. Ya Resulullah müferrudun kimlerdir? Allah'ı zikretmeye düşkün olanlardır.
Zikir onların ağırlıklarını hafifletir. Böylece kıyamet gününe hafif olarak gelirler. Yani Allah'ı çok zikredenler bu dünyada hafiflerler. bir zahiri manada günahları affolunarak. İki o kimse dünya heva ve hevesinden duygu noktasında kurtularaktan. Artık o dünyanın bu noktada ağırlığını hissetmez hale gelir. O yüzden Allah'ı çokça zikredeceğiz. Bu sadece oturup zikretmek değil her halimizde her davranışımızda zikrullaha yakışır bir hal üzerine olacağız. Şeytan ağzını Ademoğlunun kalbine koymuştur. O Allah'ı zikredince şeytan çekilir. Gaflete düşüp zikri bırakırsa kalbini yutar. Demek ki şeytan bizim kalbimizin kapısında direkt.
Eğer Allah'ı zikredersek şeytan bizim kalbimizi bırakır gider. Zikrullah'ı bıraktığımız anda o başlar bize üflemeye. Zikrullah'ı bıraktığımız anda gaflet anı şeytanın bizim kalbimize yerleştiği andır. O yüzden Yakup Aleyhisselam şeytan insanoğlunun apaçık düşmanıdır der. Zikrullah yaptığınız müddetçe zikrullah halinde olduğunuz müddetçe Kur'an ve sünnete uydunuz müddetçe şeytanın sizin üzerinize bir tesiri olmayacaktır. Ama ne zaman ki ne zaman ki zikrullah'ı terk ettik zikrullah'tan gafil olduk o zaman şeytan bizim kalbimizin içine yerleşecek kalbimizi bu noktada üflemeye başlayacak.
Kalbimize üflemesi demek bizim üzerimizden ağzımızdan burnumuzdan kulağımızdan elimizden ayağımızdan vücudumuzdan aklımızdan fikrimizden düşüncemizden harama gidiş yolumuzun açılması ve haram işlememiz. Allah muhafaza eylesin. her gündüz ve gecede Allah azze ve celle celaluhunun bir sadakası vardır. Bunu kullarından dilediğine verir. Allah'ın bir kula verdiği en faziletli şey ona zikrini ilham etmesidir. Allah'ın sadakasıymış. Bir kuluna Allah'ın zikrini ilham etmesi. Demek ki zikir ilham. Bir kimsenin zikrullah'a gelmesi Cenab-ı Hak'ın ilhamı.
Cenab-ı Hak'ın sadakası bu noktada. Demek ki her kula Cenab-ı Hak'ın bir sadakası varmış. Zikrullah ise bunların içerisinde en faziletlisiymiş. O zaman buradan hani sufiler kendi içlerinde şöyle düşünürler. Derler ki Allah'ı zikrediyorsak bu onun lütfudur. Bir zikrullah kapısında durduysak bu onun lütfudur. Bir zikrullah halakasına oturduysak bu onun lütfudur. Ve orada zikrullah etmekliğimiz devam ediyorsa bu onun lütfudur diye düşünürler. Bu noktada kendi cüz-i iradelerini kenara koyarlar. Çünkü zikrullah öylesine faziletli öylesine şerefli öylesine yüksek öylesine derin öylesine geniş bir ibadettir ki kul kendince buna kendisinin güç yetiremeyeceğini görür.
Ve der ki benim zikrim de ondandır. Benim zikrullah sebebim de odur da. Kul cüz-i irade noktasında kendisini bu ibadete elverişli olmadığını gösterir ki bu da tevazunun ayrı bir noktasıdır. İyilikleri Rabbinizden kötülükleri de nefsinizden bilin. Ayet-i kerimesinin tecelliyatıdır. O kimse ben istedim, ben koştum, ben geldim, ben yaptım demez. Allah lütfetti, Allah ikram etti, Allah ihsan etti, Allah ilham etti ki gerçekte de budur. Eğer Allah ilham etmeseydi, Allah ihsan etmeseydi, Allah yardım etmeseydi, Allah lütf-i keremini üzerimizde arttırmamış olsaydı, biz zikrullah halakasında devamiyet kespedemezdik.
Biz zikrullah üzerinde devamiyet kespedemezdik. Bu Allah'ın lütf-i ikramı, Allah'ın ihsanıdır. Ve Cenab-ı Hak'ın bir kulunun üzerine saçmış olduğu fazlı keremidir. Fazlı keremidir. Bir kimse ne kadar matematik yaparsa yapsın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Cenab-ı Hak'ın fazlı keremi olmadıkça bu tabiri caizse okyanustaki inciye ulaşması ve ona sahip olması çok zordur.
Cenab-ı Hak lütfunu, ikramını arttırsın üzerimize inşallah. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selam hazretleri Allah yolunda savaş Hazreti Peygamber Efendimiz'e bir adam dedi ki Allah yolunda savaşanların hangisi necri daha büyüktür diye sordu. Allah-u Teala en çok zikredeninde zikredenin dedi. Adam dedi ki salihlerin hangisi necri daha büyüktür? Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki Allah-u Teala'ya en çok zikredenin. Sonra adam namazı, zekatı, haccı, sadakayı sordu. Her defasında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah-u Teala'ya en çok zikredenin necri daha büyüktür buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh Ömer'e dedi ki Ey Ebu Havs zikredenler bütün ayır alıp gittiler deyince Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri evet buyurdu.
İşte zikredenler bu noktada bütün herkesten faziletli olup bütün sevapları aldılar gittiler. Allah cümlemizi onlardan eylesin inşallah. Amin.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.