mustafaozbag.org

430. Mustafa Özbağ Efendi Dergah Sohbetleri

Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 14 Şubat 2015 · 1:50:54

Selamun aleyküm. Allah gecenizi hayır etsin inşallah. Cenâb-ı Hak gününüzü hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşallah. Rabbim, Kur'an ve sünnetin yolundan gidenlerden eylesin inşallah. Güzelmiş. Yüz, kaç, göze göre karakter annenizi yapıyorlar. Bundan öğrenme ve bilgilenme, ilgilenme de bir sakınca var mıdır?
İbrahim Hakkı Hazretleri de kitabında bahsediyormuş. Bunlar gerçek midir? Mesleğimle ilişkili olduğu için öğrenmeyi düşünüyorum. El ve çizgilerine göre de yapıyorlar. Aynı mıdır? İbrahim Hakkı Hazretleri'nin marifetnamesinde böyle bir marifetnamenin sonunda vardır. Ama enteresan, fütüatta da vardır. Arabi'nin fütüatında da bir babta, normalde insanların yüz, fizik ve yüzlerini ve fizikiyle de alakalı kişilik analiz eder Arabi.
Bu böyle zaman içerisinde ehli tasavvuf bilhassa bunlarla ilgilenmiş. Bunlar caiz. Bunda bir sıkıntı yok, bir problem yok. Bunlarla normalde insanlar ilgilenebilirler. Bunlar böyle haram olan şeyler değil. Birkaç soru böyle 5-10 dakika şuradan inşallah bakalım. Ondan sonra asıl konuya geçelim. 22 yaşındayım. Yaklaşık bir buçuk aydır namaz kılıyorum. Sünnet namazları yerine aynı vaktin kazasını mı kılmalıyım?
Ergenlik çağımdan bu zamana kadar ki farz namazları tam olmayınca sünnetlerin kabul olmayacağını duydum. Ne yapmalıyım? Şafi'nin maliki hanbeli uleması böyle demişler. Bir kimsenin farz kaza namaz borcu varsa, farz borcu varsa o kimsenin nafileleri kabul edilmez demiş. Şafi'nin bu noktada çok böyle kesin sert duruşu var. Hanefiler böyle düşünmemişler ama Hanefiler de demişler ki o kimsenin hızla kazalarını ödemesi gerekir demişler.
Pir Efendilerden Abdülkadir Geylan Hazretleri günye talibinde, malum o Geylan Hazretleri sonradan Maliki mezhebine geçmiştir. Önce Hanefidir ama bakar ki Maliki mezhebi zayıflamaya başladı. Dervişleriyle beraber Maliki mezhebine geçer. Ve Abdülkadir Geylan Hazretleri de Maliki mezhebine geçtikten sonra veyahut da önceki duruşu, onu tam net olarak zamanlamasına bir şey diyemeyeceğim. Ama ve lakin Geylan Hazretleri de der ki bir kimsenin farz borcu varsa nafilelerle oyalanmasın da. Aynı şekilde Ahmet Ar-ı Rufa Hazretleri'nin de böyle bir sözü vardır. Aynı bu noktada bu manaya yakın Hanefi ulemasıdır, fıkıhçısıdır aynı zamanda Hazreti Mevlana. O da normalde bir kimsenin farz, kaza borcu var ise nafilelerle iştigal etmesini hoş görmezler.
Yani bir kimsenin borcu var, borcun olan kimseye sen hediye götürüyorsun. Önce borcunu ede derler. Bu manada bir kimsenin normalde kaza borcu var ise o kimse nafile kılacağı vakitleri en son kazaya kalmış namazlar olarak iade edebilir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri farz namazlardan önce veya sonra veya farz namazlardan önce veya sonra. Yani farz namazlarından önce ve sonra. Bu ne? Öğlen namazı, yatsı namazı, farz namazlarından önce sabah namazı, farz namazından sonra akşam namazı. Bu farz namazlarından önce sonra veya farz namazlarından bazısında önde bazısında sonda namaz kılardı. Burada nafile namaz kılmak, artı namaz kılmak sünnet.
Bakın artı namaz kılmak sünnet. O yüzden ama halk dilinde, taklit dilinde, taklit dilinde öğlenin ilk sünneti, öğlenin son sünneti olarak isimlendirilmiş. Biz taklit ediyoruz. Taklit ederken biz onu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'ni taklit ederken onu taklit ettiğimiz şey sünneti olmuş oluyor. Orada namaz kılmak sünnet. Buradan hareket ederekten bir kimse öğlenin ilk sünneti yerine, öğlenin örneğin işte en son kılamadığı öğlenin farz kazasını, öğlenin son sünneti yerine en son kılamadığı sabah namazının farz kazasını, ikindinin sünneti yerine en son kılamadığı ikindi namazının farz kazasını, akşamın son sünneti yerine en son kılamadığı akşam namazının farz kazasını, yatsının ilk sünneti yerine en son kılamadığı yatsının farz kazasını, yatsının son sünneti yerine de en son kılamadığı vacip olarak, İmam-ı Azam vacip demiş çünkü, İmam-ı Muhammed, İmam-ı Yusuf nafile demiş vitir namazını,
ama biz İmam-ı Azam'ın iştahını uyarız, Türkiye, Anadolu Müslümanları olarak, o yüzden bizde vitir namazı vaciptir, ama o son sünnet yerine yatsının kılamadığı vitir namazının sünnetini kılabilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri sabah namazının sünnetini hiç kaçırmamıştır, hiç bırakmamıştır. Sabah namazının sünnetiyle alakalı mütevatil hadisler vardır, yani böyle mütevatir derken herkes tarafından nakledilen hadisler vardır.
Sürüne sürüne de olsa sabah namazının sünnetine gidiniz. Sabah namazının farzından önce iki rekat namaz kılmaklığım, dünyada ve dünya ve dünyanın içindekilerden daha sevimlidir. O yüzden sabah namazının sünnetinin yerine herhangi bir kaza namazı kılmamaya, başka bir namaz kılmamaya dikkat edin. Bu noktada sabah namazının sünnetini sabah namazının vakti geçse dahi kılmaya gayret edin. Çünkü biz sefer gününde sabah namazına kalkamadılar, uyanamadılar. Uyanamayınca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hızla, coğrafik olarak o bölgeyi terk etti ve bütün sahabelere de terk ettirdi. Ve ondan sonra bir müddet yürüdükten sonra dedi ki, sabah namazının sünnetini kılmaya devam edenler, sünneti tekrar kılsınlar.
Dikkat edin, burada sabah namazının sünnetini bıraktırmadı. Ve namazı da kazaya diye niyet etmediği çıkıyor burada. Kazaya diye niyet etse sabah namazının sünnetini kılmayacak. Vakit geçmesine rağmen sabah namazının sünnetini kıldı, ardından da sabah namazının farzını kıldı. O yüzden buradan hareket ederekten hepimizin eksiklikleri, noksanlıkları vardır. Ama sabah namazını kaçırmaya alışkanlık halini getirmeyelim. Ama ve lakin ola ki kaçırdık, yorgunluktandı, iş güç sahibiydi. Yok internete takıldın, yok Facebook'a takıldın, yok Twitter'a takıldın, yok işte sörf ettin internette, uykudan normalde fedakarlık ettin. Sonra sabah namazına yakın, uyku bastırdı, uyudun. Bir işin bu tarafı var.
Veyahut da işte bir sahabenin gece çalışması gibi. Allah alev fırıncıydı herhalde. Ondan sonra diyor ki bizim işimiz gece. Ben o yüzden diyor çok geç yatıyorum. Çok geç yattığımda sabah namazına da kalkamıyorum. Hanımı şikayet ediyor. Ben diyor bu adamdan boşanmak istiyorum. Bu adamdan boşanmak istiyorum deyince çağır diyor beyni. Çağırıyorlar beyni. Kadına soruyor. Niçin boşanmak istiyorsun? Diyor ki bu iki de bir de benimle cinsel ilişkiye giriyor. Gündüzleri beni oruç tutturmuyor. İki, bu diyor sabah namazlarına kalkmıyor. Bakın sabah namazını kılmayana boşanma sebebi. Sahabedeki şuura bak. Nafile oruç tutamıyor diye adamdan boşanacak. Şuura bakın.
Bir mesele daha var şimdi hatırıma gelmedi. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretler dönüyor sahabe. Hani senin diyeceğin bir şey var mı? Ya Resulallah diyor ben sabah namazlarına kalkamıyorum. Ben diyor gece çalışanım. Yoruluyorum diyor. Yorulunca diyor. Ben diyor sabah namazı vaktinde uyuyakalıyorum. Kalktığında kıl diyor. Kalktığında kılıyorum ya Resulallah diyor. Uyandığında kılıyor yani. İkinci mesele. Ben gece çalıştığımdan diyor. Ben gündüz evdeyim. Genç adamım ben ya Resulallah diyor. Hani kadınla yapmak istiyorum. Ondan sonra o da oruç tutmak istiyor ya. Diyor ki kocana tabi ol bu konuda. Kocan haklı. Ey kadınlar eşleriniz size talep ettiğinde onlara cevap veriniz.
Bir daha mesele var ama hatırıma gelmedi. Bu manada sabah namazını normalde bir kimse işte kalktığında diyelim ki kaçırdı ya. Muhakkak sünnetini kılaraktan iade etsin. İbrahim el-Hazimi'nin yedi hadis imamının ittifak ettikleri adlı kitapta peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem nasıl namaz kıldığını hadislerle anlatıyor. Ellerine rükudan önce ve sonra omuz hizasına kaldırıldı diyor. Neden biz kulaklara değdiriyoruz? Neden kadın ve erkek ayrı? Normalde bu konuyla alakalı çok hadis şerifler var. Ama ve lakin İmam-ı Azam Hazretleri iştihat böyle bir şey. İmam-ı Azam Hazretleri bunu normalde işte rüküye giderken ve rükudan kalktığımızda elleri normalde omuz hizasına kadar tekbir getirerekten normalde elleri kaldırmayı fıkıh kaidesi usulüne kendisi almamış.
Biz kulaklarımıza götürüyoruz. Bununla da alakalı hadis şerifler var. Hanımlarla da alakalı göğüs hizasında ellerini kaldırdıklarına dair İmam-ı Azam Hazretleri bu hadisleri kendisine ölçü edilmiş. Ama malikiler, şafiler, hambeliler böyle normalde namazları kılarlarken, rüküye giderken ve rükudan kalktıklarında ellerini omuz hizasına getirip Allahu Ekber dediklerinde omuz hizasına getirirler. O da sünnettir. Alışveriş merkezlerinde çekilişle, araba vesaire veriyorlar. Örneğin 50 TL alışveriş yapanlar katılabiliyor. Bu tarz şeyler uygun mudur? Bunda dinen bir sıkıntı, sakınca yok. Bir kimse, örneğin buraya derse gelenlerin içerisinden bir tanesine bir tatlı hediye edilebilir çekilişte. Bunda bir sıkıntı yok.
Ama alışveriş merkezlerine gitmek ne kadar. Yani kendimizi oralara alıştırmayalım. Kendimizi oralardan uzak tutmaya gayret edelim. Kendimizi iki de bir de orların içerisinde dolaşmaktan men edelim. İhtiyacımız varsa, mümkün ise. Bu benim kendi şahsi duruşum. Kapitalist sisteme karşı duruşumuzu belli eder. Olabildiğince kaçalım. Yapabildiğimizce uzak duralım. Yapabildiğimizce. Şimdi insanlar bütün günlerini orada geçiriyorlar. Yani bir bayan söylemişti, kız kardeşi ve eşinin hayatını. Onlar dedi, pazar gün bir giderler dedi bir alışveriş merkezine, gece gelirler oradan dedi. Ne yapıyorlar dedim ben orada.
Ben hayret etmişim böyle. Hayretle sordum. Ne yapıyorlar orada? Kahvaltıyı orada yapıyorlar dedi. Sinemaya gidiyorlar dedi. Alışveriş yapacak dersi yapıyorlar dedi. Haftalık işte alacak olduklarını eşyalar alıyorlar dedi. Gece 11-12'de evlerine geliyorlar dedi. 12 saatini orada geçiriyor. Ben böyle hayretle kalmıştım. Yani 12 saat bir kimse örneğin işte Carrefour'da ne yapar? Atıyorum korun parkta ne yapar? 12 saat. 12 saat. 10 saat. Allah muhafaza eylesin. Bunlar İslami noktada çok böyle önemsiz atfedilen şeyler değil. Allah bizi affetsin. Bir de şimdi bir ara şey çıktıydı ya.
Hani oralara da mescit yapılsın diye. Yani orada da bir mescit olacak. Orasını biz hemen mescidi koyunca İslamlaştıracağız orayı. Bir cami, bir mescit olunca İslamlaşmış olacak. Vicdanen de rahat edeceğiz. Yani işte Carrefour's'a açılacağı zaman kocaman pankart aslı oraya yazmış. Arkadaşlar fotoğrafını çekip getirmişlerdi bana. İmam Hatip mezunları müracaat etmesin diye çalışmak için. Bu ülkenin %70'i, 80'i muhafazaka. Yani bunu ben oy potansiyeli olarak alıyorum. %50 örneğin işte ne o AKP'nin oyu varsa, %15'de MHP'nin oyu var.
Ne etti? 65. E Kürtlerin de koy 15'ini de, 70-80. %80 var. Biz böyle hani kendimizce pozitif bunlar %80 işte hani dini hassasiyetleri olduğunu düşündüğümüz. Düşünebiliyor musunuz? Bu %80 bir şey istese bu ülkede istediğini yerine getirmesi lazım. Bu ülkenin gerçek sahibi bunlar. Ama bizi bir yerde toplamıyorlar. %80'i bıraktım. %30'u, 40'ı bir yerde toplansa istediğini yaptırır.
İstediğini yaptırır. Toplanamayız ki. Denizin üzerinde köpük gibiyiz. Biz Kur'an ve sünnette toplanamayız. Biz o şuur yok, o bilinç yok, o özveri yok. Nefsimizi bu noktada durduramıyoruz. Yani küçücük işte dergahın içerisinde dair bir mahalle var. Oradaki çavuşu, zakiri, tiftiklizeceğiz diye uğraşıyoruz biz. Bizim böyle bir kanımıza işlemiş biz. Herhangi bir yer hiç önemli değil. Kadın, erkek. Oraya bir tane bir görevli tayin ediliyor. Herkes şikayetçi onda. Dinliyorsun, ne yapıyor? Heva heves.
Anlatıyor. Ama bu bizim ta Orta Asya'dan gelen geleneğimiz bizim. Kırıkız biz biraz. Düşünebiliyor musunuz? Orta Asya'dan itibaren bir Hakan ölüyor. Dört oğlan var. Dört oğlan birbiriyle savaşıyor. Ayakta kalana herkes tabi oluyor. On yıl, on beş yıl bu savaşlar sürüyor. Biz böyle savaşmadan, mücadele etmeden olmuyor biz de.
Ya biz dışarı karşı devamlı savaş halinde olacağız. Yapamıyoruz biz çünkü. Küçücük bir toplulukta ne muhabbetler çıkıyor. Bu muhafazakar kesimde daha fazla. Geçen pazar günü İzmir'de bir bayan öyle dedi bana. Asıl şeytan dinin içinde dedi. Hani biz Arabi'de şeytanı işlerken dedim şeytan husisi, sufiler için dedim gönderilmiş. Şeytanın azılısı sufilerden. Neden? Çünkü sufilerin yol gitmesini, Allah'ı sevmesini istemiyor şeytan. Asıl o kandırıyor sufileri. Başka bir şey değil. O yüzden millet biz bir noktada toplanmakta zorluk çekiyoruz.
Nefsimiz bizi bu noktada bırakmıyor. Allah muhafaza eylesin inşallah. Devam edeceğiz inşallah. Beşinci ders. Allah'ı her hal üzerinde anmak. Cenab-ı Hak'ı her noktada, her dairede, her hal üzerinde zikretmek. Allah kendisinin her halde zikredilmesini istiyor.
Beni zikredin diye emrederken, bu noktada direkt onun isimlerini saymakta, sıfatlarının tecelliyatını tefekkür etmekte bir ritüele, bir şeye bağlı bırakmıyor. Ayet-i Kerime'de onlar ayakta oturarak ve yanlarına yatmış halde Allah'ı zikrederler ve göklerin yerini, nesnelerini düşünürler. Ali İmran 191. Ayaktayken oturarak ve yanlarına yatarakta. Bunun bir kısım ulema namaza bağlı. Bu demiş her halükarda namazı terk etmemekle alakalı. Ama bu konuyla alakalı Hazreti Ayşe annemiz, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri her halinde Allah'ı zikrederdi diyor. Her halinde.
O zaman burada her halinden Allah'ı zikrederdi deyince, e tabi bir ayet-i kerime daha var. Namaza bağlı kalmaksızın. Siz diyor namazı kıldığı bitirdiğiniz zaman, ayakta oturarak ve yanlarınızın üzerine uzanarak Allah'ı zikredin. Nisa 1003. Biz bu ayet-i kerimeden de anlıyoruz ki, namazdan sonra ayakta oturarak yanlarının üzerine Allah'ı zikretmek emredilmiş. Emir, Allah'ı zikretmek, her hal üzerine Allah'ı zikretmek farz. Günüptün, değildin, abdestliydin, değildin, gusül abdesti lazımdı, değildin. Yolda yürüyordun, oturuyordun, yatıyordun, ayaktaydın, duruyordun, bir iş yapıyordun, bir şeyle iştikal ediyordun. Bu Allah'ı zikirden asla seni alıkoymayacak.
Sen hangi hal üzerine olursan ol fiiliyat olarak ve hangi şekilde olursan ol cisim olarak, hangi noktada durursan dur, akıl olarak, maneviyat olarak. Her daim Allah'ı zikretmekle iştikal edeceksin. Senin bakışın zikir olacak, oturuşun zikir olacak, yürüyüşün zikir olacak, ticaretin zikir olacak, eşiyle olan muamelemen zikir olacak, çocuklarınla olan diyaloğun muamelemen zikir olacak, Arkadaşlarınla olan sohbetin zikir olacak, senin etrafla olan ilgin, alakan zikir olacak, ağaca bakacaksın, tefekkür edeceksin, zikir olacak, çiçeğe bakacaksın, tefekkür edeceksin, zikir olacak.
Sen kediye bakacaksın, köpeğe bakacaksın, kuşa bakacaksın, mahlukata bakacaksın, varlığa bakacaksın ve varlığın her zerresinde Allah'ın sıfatlarının tecelliyatını tefekkür edeceksin, zikir olacak. Hiçbir hal üzerinde durmayacaksın ki o zikrullah'tan uzak olasın. Buna ehli sufi bir tek tuvalette kasıtlı bir şekilde bir kimse Allah'ı zikredemez. Ama velakin kalbinde Allah'ın zikri tecelli edenler, kalbinde zikrullah'tan oluşan bir veled-i zikir olan, kalbinde zikrullah'tan oluşan bir nur olan, kalbinde zikrullah'tan oluşan bir ses, bir nefes olan kimse bundan sorunlu değil. Çünkü o kimsenin kalbine zikrullah tecelli ettiyse, o kimsenin kalbi normalde aklı da kendi içerisine alır.
Aklı da kendi emrine alarak da aklına senin üzerinde hakimiyet kurar. Ve akıl bu manada her daim Allah'ın zikriyle hemhal olur. Çünkü bu manada gönül aklı hakimiyet altına alır. Akıl ya kalbin hakimiyetindedir, zikrullah ile hemhal olur ya da nefsin hakimiyetindedir, o zaman zikrullah'tan beri olur, kesilir. Ya şeytan galiptir aklın üstünde ya da tabiri caizse Cebrail aleyhisselam galiptir kalbin üstünde.
Bunda tercih senin elindedir. Ya aklını şeytana kiralarsın, şeytana bırakırsın, gaflete düşer, hevai heves bataklığında debelenir durursun. Ya da aklını Cebrail'e teslim eder, ilham üzerine ilham, halden hale hayretten hayrete geçersin. Burada bunun yolu şeytana teslim etmenin yolu aklını heva ve hevese yönlendirmen, gaflete yönlendirmen, günaha yönlendirmen.
Bu noktada nefsin arzu ve isteklerine yönlendirmenle aklını şeytana teslim edersin. Ya da aklını kendince zikrullah'a, namaza, kendince Allah'ın sıfatlarının tecelliyatına, kendince ibadete, güzel ahlaka, İslam'a yönlendirilirsin ki, Cebrail aleyhisselama yönlendirmektir bu, bu ilahi bir şekilde habire, habire. İşte o misal aleminden sana gelecek olan hayreti, misal aleminden sana gelecek olan ilhamı, misal aleminden sana gelecek olan lütfu, ikramı, ihsanı, her daim mazhar olmak.
Ona hazır olmaktır bu. Çünkü kalbine bir ilham gelecekse, kalbine bir hayret gelecekse, kalbine bir haşret gelecekse, kalbine bir ümit gelecekse, kalbinde Allah'ın sıfatlarının tecelliyatının damlası dahi gelecekse, bu Cebrail aleyhisselamın üzerinden tecelli edecektir. O yüzden kalbini bu ilahi tecelliyata hazır etmenin yolu, her daim Allah'ı zikirle iştigal etmek, her anının zikrullah olmasıdır.
O yüzden Hz. Allah Celle Celaluhu kullarını bu manada isteyince, diyor ki sizler, her hal üzerinde Allah'ı zikredin. Sakın ha namazı kıldıktan sonra gaflete düşmeyin, namazı kıldıktan sonra biz ibadetimizi yaptık, bizim vazifemiz yerine geldi demeyin. Allah'ın salih kulları, Allah'ın aşık kulları, Allah'a vuslat için her an gözü ötelerde olanlar, her an Allah'a yakınlaşma iddiasında bulunanlar, onlar her daim namazlarını kıldıktan sonra da Allah'ı zikirle iştigal edecekler.
Namazlarının ardından 33 sefer Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber demenin ayet-i kerimeyle ispatı, namazdan sonra tevhid çekmenin, namazdan sonra zikrullah yapmanın ayet-i kerimeyle teşbiti, namazdan sonra Allah'ı zikretmek farzdır. Çünkü ayetle sabittir. Siz namazdan sonra zikrullahı terk ederseniz, bir farzı terk etmiş olursunuz. Aynı zamanda sünneti Resulullahı da terk etmiş olursunuz. Bir kimse sünneti Resulullahı terk ederse, o kimse günah-ı kebayelerle baş başa kalır. Bir kimse farzları terk etmekte gevşeklik davranırsa, küfürle baş başa kalır. Delaletle baş başa kalır.
Şeytanla baş başa kalır. O yüzden Kur'an ve sünnete tabi olma. Kur'an ve sünnetin getirdiklerini üzerinde tesis etme. Allah'ın kullarının üzerinde istediklerini kulların tesis etmesi, ancak Kur'an ve sünnete uymakla mümkün olur. Hz. Allah Celle Celaluhu buyuruyor ki, Nisa ayet 103, Siz namazlarınızı kıldıktan hemen sonra, ayaktayken, otururken, yanlarınızın üzerine zikretmeye devam edin. Allah'ı zikredin. Bir ayet-i kerime, daha önce onlar ayaktayken, yürürken, yanlarının üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Ayet-i kerimesinin namazla alakalı olmadığını gösteren Nisa ayet 103. O zaman biz her daim Allah'ı zikredenlerden olacağız. Ve yaptığımız ayakta zikir, işte bu ayet-i kerimenin tecelliyatıdır.
Yaptığımız oturaraktan zikrullah, bu ayet-i kerimenin tecelliyatıdır. Şimdi kalabalık olduğundan biz tevhitte, bir de genç arkadaşlar, yeni gelen kardeşlerin dizleri pişkin değil, tevhitte ayağa kaldırıyoruz. Benim ilk dervişlikle tanıştığımda, tevhitte ayağa kalkmak yoktu. Tevhitte oturaraktan zikredilirdi. Tevhid hatta illallah da oturarak zikredilir, Allah esmasında ayağa kaldırılırdı.
Biz bayındır da yeni arkadaşların hepsi de bu konuyla da alakalı bir anım. Biz normalde arkadaşlarının hepsinde dizleri ağrıyor, hepsi de yeni. Zikrullah'la hiç tanışmamış da ben tevhitte ayağa kaldırmıştım. Tevhitte ayağa kaldırınca işte ayakta zikrullahı yaptık. Her yerde böyle boş boğazlar, her yerde böyle bir şeyi bir tarafa taşıyıp da yalakalık yapacaklar, yardakçılık yapacaklar bulunur. Her yerde vardır bunlar. Bizim arkadaşlardan birisi de gitmiş, trenin zakirine söylemiş. Bizi işte böyle muhabbet esnasında lafı yetiştirmiş. Tevhitte ayağa kaldırıyor diye. Trenin zakiri de geldi o zaman için bana. Böyle biraz ben öyle algıladım, anladım herhalde tepeden konuşurcasına ayağa kaldırmışım bir daha kaldırma dedi bana.
Ben sustum, bir şey demedim. Cuma mübareğinde önceden cumaları şeyh efendiye, cuma mübareği sadece zakirler arar. Dervişlerin aramaları normalde yasak. Dervişler ancak zakirlerine haber verirler. Benim şeyh efendiyle konuşacak bir meselem var. Arayabilir miyim? Zakir şeyh efendi arar. Efendim Adnan kardeşin bir problemi varmış, bir meselesi varmış. Bana söylemedi, size anlatması gerekiyormuş. Ne zaman arasın, arayabilir miyim? Bu derdi ki arasın şu zaman, o zaman aranır. Dı, edeb buydu. Öyle herkes palas, pandaras şeyhin yanına gidemezdi. Zakir'den izin alacak, ben şeyhimi ziyaret etmeye gidebilir miyim?
Zakir de oraya telefon açacak. Efendim filanca kardeş size ziyarete gelecek, müsait misiniz? Gelmesinler o, gidilmezdi. Allah razı olsun, bizim kardeşler beni dinledi hep. Dinlemeyenler oldu. Şeyh efendi de bana diyordu ki, Mustafa efendi ne yapayım oğlum buraya gelmişler, gitme deyin bunlara. Bunlar dinlemiyorlar diyordu. Onlarla alakalı bana söyledi. İşte ben böyle bir cuma selamlığında dedim ki efendim hakkınızı helal edin. Ben dedim, zakirliği isterseniz bırakayım. Ne oldu oğlum dedi. Ben bir hata yaptım herhalde dedi. Ne oldu dedi. Ben tevhitte ayağa kaldırdım arkadaşları dedim. Kaldırmamam gerekiyormuş. Bana dedim filanca abi böyle söyledi.
O yüzden ben dedim olmazsa zakirliği bırakayım. Ondan sonra ben dedim hani hatalı bir insanım. Bir de ayrıca dedim, benim şeyhim sizseniz ben sizi dinleyeyim. Yok siz değilseniz dedim. Ondan sonra ben o kardeşe, o ağabeyi tabisem ben onu dinleyeyim dedim. Telefonda hiç unutmuyorum. Oğlum senin şeyhin bizik. Bir dergah da bir tane şeyh olur, iki tane olmaz. Bütün dervişler bir şeyhe bağlıdır. Dervişler zakire de bağlı değildir. Zakir orada abidir. Bana söylüyor şimdi. Sen direkt bana bağlısın oğlum. Bundan sonra otururken ayakta, havada, denizde istediğin gibi, istediğin şekilde zikir yaptırın. Bu dergahda istediğinin dersini alın.
İstediğini kovan. İstediğine ders verin. İstediğinin esmasını değiştirirsin. İstediğini istediğin gibi yapan Mustafa Efendi dedi. Bana. Ben kaldım telefonda. Yani ben işte yapamıyorum, eksikim. Nusya'da istiyorum ben. O manada aramıştım. Velhasıl cuma bitti. Kapattık telefonu. Bizim bir dahaki perşembe, cumartesi gene ders var. Biz cumartesi derste ben yine ayağa kaldırdım. Dizleri ağrıyor. O zaman Oktay var. İşte birkaç arkadaşlar var. Beş altı kişiyiz zaten biz. Herkesin dizi ayağılıyor. Biz ben bağışlamaları yapıyorum. Bu okunanları, bunları tam okumuyoruz arkadaşlar. Bilmiyorlar. Biz evirip çevirebildiğimiz kadar eviriyoruz, çeviriyoruz, kalkıyoruz ayağa.
Zaten dedemin evinde zikrullah yapıyoruz. Böyle elektrik de yok orada. Gaz lambası var. Bir adamın gaz lambasını temizlemesi ne kadar onu temizliyoruz. Temizliyorum ben haftada bir gün onu da. Ben hafta ortasında falan temizlik yapamıyorum. Orada yalnız yaşıyorum ben. O böyle perşembe gününe kalınca veya cumartesiye gelinceye kadar isleniyor zaten. Hatta bazen biz üfleye veriyoruz onu karanlıkta. Göz gözü görmüyor. Biz kopuyor ortalıkta mı? O taş duvarların sallandığını söylerdi arkadaşlar. Dışarıdan birisi görmüş evin sallandığını söylüyordu. Arkadaşlara söylemişler. Ya demişler ne yapıyordunuz siz? Ne oldu?
Arkadaşlara demişler. Ya ev sallanıyordu. Öyle zikrullah yapıyoruz. Tabii. Cumartesi oldu. Biz yine ayağa kaldırdık tabii. O arkadaş dayanamadı. Kaldırmaya yetkin varım dedi bana. Benim imtihanım hep. Hep bir tane bir demoklasin kılıcı oluyor benim etrafım. Ben de baktım böyle. Şeyhine söylersin dedim. Sorarsın. Sordu sonra. Tabii anında hemen Tire'den de arkadaş geldi. Böyle baktım. O gene bir şey olacak oldu. Ben gücü aldım. Benim şeyhim sen değilsin dedim. Baktım. Benim şeyhim Nefşeli Abdullah Efendi. Bu dergâhta ondan başka kimseyi tanımam dedim. Sen ağabey misin? Büyüğümsün.
Ama bana emir verecek olan. Çünkü ben de bayındırın zakireyim o zaman. Bana emir verecek olan dedim. Bir tek şeyhefendi. Sen ağabey misin. Bana şeyhefendiden bir şey nakleteceksen, bir şey söyleyeceksen söyle. Baktı. Ben normal değilim. Zaten ilk tanıştığımızda da benim normal olmadığımı anlamıştı zaten. Böylece kaldı. Şimdi oturarak da biz tehidi oturarak da okurduk. Önceden. Şeyh Efendi de öyle yaptırdı. Ama ben normalde bu yetkiyi aldım ya istediğim gibi zikrullah yaptırabilirim diye. Ben tehvide gelmeden, tehvitten önce kaldırırdım ben. Tevhide ayakta okuturdum. Hatta Şeyh Efendi'ye de sonradan şerh ettim. Açıkladım. Dedim efendim hakkınızı helal edin.
Bizim arkadaşlar dedim hepsi de sonuçta dedim dervişlikten gelme değil, babaları derviş değil, anneleri derviş değil. Bizimkilerin hepsi de dedim. Biz dedim. Berduşuz efendim dedim ben. Mustafa Efendi bu nasıl olur mu dedi. Biz meyhaneden kalkmayız efendim dedim. Biz sokaktan gelmeyiz. Bizim dedim dervişlik adabıyla, erkanıyla çok yakından alakamız yok. Dedim zaman içinde öğreneceğiz. O yüzden dedim arkadaşların, kardeşlerin ayakları ağrıyor. Akılları dedim ayaklarında oluyor. O yüzden ayağa kaldırıyor. Şeyh Efendi Allah rahmet eylesin. Bursa'ya geldiğinde eskiler bilirler. Hadi destur, aklınız ayaklarınızda olmasın derdi. Ayağa kaldırırdı. Neden? Ya bizim dervişler, benim bulunduğum yerde hep narin insanlar.
Pişkin değiller. Biz bir şekilde hep sokaktan gelmeyiz. Medreseden gelme değiliz biz. Ne bileyim tekkeden, zaviyeden gelme değiliz. Ben kendi nefsim için söylüyorum. Bizim anne babalarımız öyle derviş, sufili bilen insanlar değillerdi. Biz de değildik. Hala da değiliz. Ben asla bildiğimi iddia etmiyorum. O yüzden ayaktayken, otururken, yanlarınızın üzerine Allah'ı zikredin. O zaman zikrullah da bu noktada otururken de, ayaktayken de, yanlarının üzerine yatarken de zikrullah etmek caizdir. O zaman havada, karada, denizde uçarken, yatarken, uyurken, koşarken hiç önemli değil. Allah'ı zikredin. Her halinizde Allah'ı zikredin. Hiçbir halde, hiçbir noktada Allah'ı zikirden geri durmayın.
Ve namazlardan sonra muhakkak Allah'ı zikredin. Ve namazlardan sonra muhakkak, otuz üç zikirlerini çekin. Kim namazdan sonra otuz üç sefer, subhanallah, otuz üç sefer, elhamdülillah, otuz üç sefer, Allahu Ekber, yüzüncüsünde de, La ilahe illallahü ve tehu le şerikele, lehul mülkü ve lehul hamdu ve hu ala kulli şeyin kadir derse, deniz köpükleri kadar günahı olsa, Cenab-ı Hak o kimseyi affeder. Hadis-i şerifine mazhar olun. Ve bir kısım müridan, bir kısım sufi, bir kısım ehl-i tarikat, bu otuz üç zikirlerini bırakıp, şeyhlerinin namaz arkası yurtlerini çekerler ki, bu vartadır. Bir kimse mütevatil noktasında, namazların arkasında, otuz üçler, sünnet-i resulullah noktasında dururken, onu terk edip, benim şeyhim namazın arkasından üç yüz tevhid verdi, ben o üç yüz tevhidi çekeyim der, otuz üçleri çekmezse, burada o kimse, sufilik noktasında vartaya düşer, boşluğa düşer.
Hiçbir şeyhin, virdi, sünnet-i resulullah'tan üstün değildir. Hiçbir velinin, hiçbir mürşidin, hiçbir kamilin, hiçbir imamın, imamlar da dahil buna, virdi, hiçbir alimin, hiçbir fetva hocasının, hiçbir iştihat aliminin virdi, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin virdinden üstün değildir. O yüzden namazların ardında, muhakkak otuz üç, subhanallah, otuz üç, elhamdülillah, otuz üç, Allahu ekber, ve yüzüncüsünde, la ilahe illallahu ve tehu la şerikele, lehul mülkü ve lehul hamdu ve hua la külü şeyin kadir, demeyi terk etmeyeceğiz. İşte Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem İbni Abbas diyor.
İbni Abbas kim? Abbas radıyallahu anh hazretlerinin oğlu Abdullah. Diyor ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin namazının bittiğini tekbirlerle bilinirdi. Yani sahabe namaz bittiğinde namazın arkasında cehri olarak Allah'ı zikrederdi. Hatta Hazreti Abbas radıyallahu anh hazretleri diyor ki, yine bu manada, biz namaza yetişemediğimizde namazın bittiğini mescitten gelen zikir seslerinden anlardık, bilirdik.
O yüzden bu noktada Buhari'de ki şer şu, ben Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin namazının bittiğini tekbirle bilirdim. Demek ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri namaz kıldıktan sonra ark ardından tekbir getiriyor. Ardından Allah'ı zikrediyor. Ve bu zikrullahını cehri yapıyor ki, bir başkası onu duyacak şekilde. Mescitten dışarıda olan bir kimsenin mescitteki zikrullahı duyacağı şekilde cehri zikrullah yapılıyor mescitte. Bu aynı zamanda ileride gelecek olan konumuza da bir delil teşkil edecek. Cehri zikrullahla alakalı. Hani bir kısım ulema cehri zikrullahın bazıları mekruh demişler. Bazıları.
Ama işte bu noktada bu hadisi şerifler, ashabın bu kayıtları, bu hadis cehri zikrullah yapılabileceğine de delil teşkil ediyor. Yine onlar, sahabeler namazdan sonra cehri olarak zikrediyorlar. Bu noktada zikrullah geniş. Değişik rivayetler var. İstiğfar ile, tövbe ile alakalı. İşte bununla alakalı, tekbirle alakalı, teşbihle alakalı. Hamd ile alakalı namazdan sonra rivayetler var. İmam-ı Nebevi, burası çok önemli. İmam-ı Nebevi, namazın sonunda zikrederken sesi yükseltmek müstahattır diyenlerin görüşlerine delil olduğunu söyler bu hadisi şeriflerin.
Çünkü bu namazdan sonra Allah'ı zikretmekle alakalı hadisi şerifi, hani namazın bittiğini tekbirle bilinirdik, hadisi şerifini Buhari, Müslim, Nesai, İmam-ı Hamdet ve Ebu Davud nakletmiş bunu. Birkaç tane hadisi alimi değil, bütün kütüb-ü sidde alimlerinin hepsi de bu hadisi şerifi ittifak halinde nakletmişler. Namazdan sonra cehri olarak sahabe ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah'ı zikrederlerdi.
Bu noktada Buhari'den ilavesi var. Diyor ki İbni Abbas, ben Resulullah'ın namazının bittiğini tekbirlerle bilirdim. O yüzden bu babta İmam-ı Şafi'de, İmam-ı Şafi bu hadisi şeriften şu sonuca gider. Der ki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ashabına öğretmek için az bir zaman da olsa Allah'ı cehri zikrullah yaptırırdı.
Öyle hükmetmiş. İlim ilimdir, ben onu da şerh olarak aldım buraya. Demek ki Hazreti Abbas radiyallahu anh hazretlerinin oğlu Abdullah radiyallahu anh hazretlerinin bize naklettiği Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin devrinde cemaat farz namazını bitirdikten sonra seslerini yükselterekten Allah'ı zikrederlerdi. Ve İbn-i Abbas da yine tekrar edeyim, ben o sesi duyar ve cemaatın namazdan çıktığını bununla bilirdim. Buhari Sinan Ebu Davud yine Tirmizî bir şerh atmış. Hadis-i şerif namazdan sonra zikrederken sesi yükseltmenin meşru olduğuna dair delildir demiş. İşte kıymetli kardeşler, ister namazdan sonra, ister namazdan önce, her halinizde bulunabildiğiniz duruma, konuma göre mesela namazdan sonra Allah'ı cehri olarak mescitte zikredebilir misiniz?
Bu manada sufiler namazlarını kıldıktan sonra, 3 sefer tevhid çekerler, la'nın elifini 3 elif miktarında uzatarak da. Bu namazdan sonra Allah'ı zikretmenin kefareti olur. Cehri bir şekilde. Bizim dergahımızda adaptır, namaz biter, tesbihatler çekilir 33'ler. Ardından orada ya en eski derviş, ya oranın zakiri varsa, orada ders yaptıran, zikrettiren bir kimse var ise o.
Eğer orada en eski noktasında bir kimse yoksa namazı kıldıran. Ama edep, orada varsa hiyerarşik olarak bir çavuş, bir zakir, o zikrullahı yaptırır. Eğer normalde böyle bir kimse yok ise, oranın eski, en eski dervişi yaptırır. Veyahut da namazı kıldıran kimse, kıldıracak olanlar da zaten ya zakirdir, ya çavuştur, ya da oranın en eski dervişidir.
İmamiyet, dervişliğin arasında böyle tercih edilir. Yola çıkılırken de, eğer orada bir çavuş, bir zakir yoksa, oranın en eski dervişi imam olur. O topluluğun. Ve herkes yol boyunca ona tabi olur. Hani siz iki kişi de yola çıkıyor olsanız, birinizi imam seçiniz der. Sufilikte bu, eski dervişliktir. Ya makam vardır, yani çavuşluk, zakirlik vardır, ya da eski dervişlik vardır.
Bir gün önce ders alan, öbürkünün abisidir, yaşına bakmaksızın. Bir gün önce ders alan, öbürkünün abisidir, yaşına bakmaksızın. Eğer imam bu noktada döner, namazı kıldıran teblipleri çektirirse, Fatiha'yı o eski dervişe bırakırsın. Veyahut da oradaki çavuşa zakire bırakır. O yüzden o Fatiha'yı da o söyler. Fatiha'yı da o söyler. Öyle birisi hemen kalkıp da, çıkıp orta yere, el-Fatiha demez. Dervişliğin her tarafında edep vardır, her tarafında. Herkes haddini bilir, susar. Edebe mugayir hareket etmez. Orada bir abisi vardır, orada bir abla vardır, bir büyüğü vardır. Kendince edeb eder.
Saygısızlık yapmaz. Ben onu tanımam, ben onu bilmem, ben onu istemiyorum demez. Orada tabi olur. Varsa sıkıntısı, orada hiyerarşik olarak o kimseye söyler. İşte Semazen kardeşlerinin içinde bir şey oldu. Grup başı var mı? Var. Ona söyledi. Halletmedi o. Çözmedi meseleyi. O gider kime söyler? Semazen başı var. Çözülmedi mesele. Hepsinden sorumlu Adnan var. Oradaki o kimse de aşabilir kendisini. Öyle. Onu belki de aşıydır mesela. Veyahut da nefsine uyluyordur o kimse. Hepimiz için mümkün. Ama hiyerarşiyi takip eder.
Orada da çözülmedi. Dergahın şeyhi varsa, şeyhine gider. Der ki burada bir mesele var. Böyle bir problem var. Bu problemi hallet. Ben nasıl davranayım? Dervişlik edep üzerinedir. Bir kimse kendi kafasından edep koyamaz. Kendi kafasından hiyerarşi oluşturamaz. Kendi kafasından bir şeyi kesip biçemez. Öyle bir şey yoktur dervişlikte. Herkes haddini, hukukunu bilir. Bilir. Bilmek zorundadır. En kötü ihtimalle bir nasıl arının, kovanının beyi varsa oranın da bir şeyhi vardır. Gider ona ne derdi varsa anlatır. Şeyhsiz bir dergah olmaz.
Bir dergahın şeyhi yok ise o dergahın şeyhi şeytandır. Orada heva heves galiptir. Eğer bir kimsenin şeyhi vefat ettiyse o bir üstad buluncaya kadar eski şeyhinin dersini çeker. Ondan sonra gider ne yapar? Bir üstad bulur, bir şeyh bulur. Ona tabi olur. Gider onun dersini çeker. Sakın ha. Bunu şeyhim söylerdi hep. Hayatı boyunca söylerdi. Bizden sonra sakın ha derdi. İşte şeyhimin kılıcı daha keskin olur. Benim şeyhimin himmeti yeter. Benim şeyhimin himmeti her yere yeter. Bize bir daha şeyh lazım değil demeyin derdi. Muhakkak gidin bir yere intisap edin. İstihare yapın, istişare yapın.
Bir şeyh bulun kendinize derdi. Hatta bir şeyh bulamayan kimse bunun da altını çizdi. Eğer şeyhi vefat ettikten sonra bir şeyhe intisap edemediyse, bulamadıysa o mevcut kendi şeyhinin kıymetini bilemediğinden, ona vefasızlık yaptığından, ona hainlik yaptığından, Allah onu bir veli kuluna nasip etmez derdi. bu tespit benim şeyhime ait. hatta Beytullah da benim elimden tuttu, şahit olsun Beytullah dedi. Şahit olsun efendim dedim. Efendim yalnız bana müsaade edin, ben sizden sonra bir şeyhe intisap etmek istemiyorum dedim. Senin müsaaden var oğlum dedi. bana söyledi. Sen ne zaman bir benim kabrimin başına gelsen, istediğini sorun, istediğinin cevabını alırsın dedi.
Onun söylediğini söylüyorum. Ne zaman bir velinin kabrine gitsen, sorarsın onun cevabını alırsın dedi. Ne zaman rabıta etsen, birisine sorarsın cevabını alırsın dedi. Bu onun sözü. Benim böyle bir iddiam yok. O yüzden sen oğlum bir şeyhe intisap etmesen de olur. Geri kalan, bana söylediği bu beni ilgilendirmiyor geri kalan. Ne yapacak? Gidecek bir şeyh bulacak. İstihara yapacak. Rüyasında görecek. İstişare yapacak. Gidecek soracak soruşturacak. Evet. Bu şeyh ne kadar Kur'an ve sünnete bağlı? Bu kimse dervişlerinden mi geçiniyor? Dervişler buna para pul mu yağdırıyor? Ders kağıdını parayla mı satıyor? Milleti üküyor mu? Milleti kandırıyor mu?
Bunların hepsi de önemli. Hepsi de önemli. Sohbetleri Kur'an, sünnet üzerine mi? Hepsi de önemli. Sohbetleri maneviyat üzerine mi? Hepsi de önemli. Hepsi de. Dervişlerinin içerisinde rüya görenleri var mı? Dervişlerinin içerisinde hal görenleri var mı? Dervişlerin içerisinde hayret makamında olanlar var mı? Dervişlerinin içerisinde esma alanlar var mı? Rüyasında esmayı görenler var mı? Halinde esmayı görenler var mı? Rüyasında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenler var mı? Halinde Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görenler var mı? Hayret makamında veya halinde. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleriyle konuşanlar var mı?
Bunların hepsi de birer manevi ölçü ve delildir. Bunları bir ders alacak olan, intisap edecek olan bir dervişin araştırması, soruşturması, bunları öğrenmesi de zaruridir. Zaruri, zaruridir. Bu noktada şeyh efendilerin veyahut da işte o dergahın nakiplerinin, nukabluğalarının veyahut da işte mürcid-i kamillerinin rüya ve hal anlattırması bu manada doğrudur ve lazımdır.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de rüya anlattırırdı. Anlatırdı, anlatan olmazsa kendisi de anlatırdı. Örnek mesela işte daha Çanakkale'de mevzu oldu, misal alemiyle alakalı. Dedi ki ben bugün bir rüya gördüm. Hayırdır inşallah dediler. Rüyamda gökten bir ip sarkıtılmış. Önce onu Hz. Ebubekir tuttu. Sonra Hz. Ömer tuttu. Sonra Osman tuttu. Sonra Ali tuttu. Sonra ip koptu diyor. Hz. Ebubekir Efendimiz diyor ki ya Resulallah müsaade eder misiniz? Bunu ben tevil edeyim mi? Et ya Ebubekir. Gökten indirilen ip, Kur'an-ı Kerim, İslam. Dini mübini İslam.
Önce ben tutmuşum. Benden sonra Ömer tutacak. Ondan sonra Osman tutacak. Ondan sonra Ali tutacak. Ama ondan sonra ip kopacak diyor. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri bir tarafı üzgün. Ondan sonra kopacağı için. Bir tarafı da mütebessim. Hz. Ebubekir Efendimizin bu rüyayı tevhilde isabet ettiği için. Bir tarafı da mütebessim. Rüyada tevilinde isabet ettiği için. Bu noktada İbrahim aleyhisselam rüyasında isabet ettirmediydi tevhilde. Oğlunu kurban ederken gördüğünde rüyanın zahirine tabi oldu. Oğlunu kurban etmeye kalktı. Cenab-ı Hak ona bir tane koç indirdi.
Ama Muhammed Mustafa'nın sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin varislerinin böyle bir husisi özelliği var. Husisi özelliği ne? Hali, rüyayı, hayreti. Yani misal aleminden. Hak'tan halka tecelliyatı bu noktada yorumlayabilecek haldeler. Hatta halktan hakka tecelliyatı da yorumlayabilecek haldeler. Halktan hakka tecelliyat ne? İstihara yapmak. Bir şeyde kendini yoğunlaştırmak. Bu ne? Bu halktan şehadet aleminden misal alemine, misal aleminin tecelliyetine mazhar olmak için uğraşmak. Bir de hiç böyle uğraşmadan ilahi, salih bir rüya görmek. Bir hal yaşamak var ki o da halktan halka tecellidir.
Her ikisine ram olmak. Her ikisinin ilmi, misal aleminin ilminin o kimsede tecelli etmesi. Eğer bir dergahın şeyhi, hal gören dervişinin, hal gören dervişinin haline, haline mazhar olamıyorsa, onun halinin esmasını tespit edemiyorsa, gitsin dağda çobanlık yapsın, koyunlar onun başında durursa. Eğer bir dergahın şeyhi, dervişinin rüyasının tecelliyatından haberi yok ise, gitsin dağda taş olsun. Ortalıkta bulunmasın. İşte o yüzden bir şeyhe intisap etmek şart, eğer bu yolda gidilecekse. O yüzden Hazreti Mevlana, pirsiz bu yol gidilmez demiş. O yüzden Abdülkadir Geylana Hazretleri, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır demiş.
O yüzden Ahmet Errüfa Hazretleri, pirsiz kuş uçmaz demiş. Uçamaz. Bataklığa saplanır. O yüzden Yunus demiş ki, yollar harami. Bir şeyhe varmayınca olmaz demiş. O yüzden demiş. İşte bunlar, bu noktadan hareket ederekten, namazdan sonra, cehri zikrullah yapmak, ve sesinin duyulması, hadis-i şerifle ve ayet-i kerimeyle, açıklanmış oldu.
Ve bizim dergahımızda, zikrullah oturaraktan da, cehri olaraktan da, ayaktayken de yapılacağına işarettir. Hedef ve adab daresinden. Kıymetli kardeşler, bir noktayı, burada, aklıma geleni söyleyen bir insanım, onu söylemeden geçemeyeceğim. Bizim ayakta olan zikrullahlarımızda, rakseder gibi yapılmaz. Bunu zikrullahın edepleri noktasında, konuşacağız inşallah, rakseder gibi, çok affedersiniz, dansözlük yapar gibi, zikrullah yapılmaz.
Bizde öyle bir zikrullah, adabı, erkanı yoktur. Bununla alakalı, zikirle alakalı, birkaç tane inşallah, hadis-i şerif okuyaraktan, inşallah zikrullaha başlayalım. İnşallah. Azabından, Allah'ı zikretmekten, daha fazla kurtaran, hiçbir şey yoktur. Allah'ın azabından, Allah'ı zikretmekten, daha fazla kurtulan, hiçbir şey yoktur. Bu kitabı merak etmişler, bunu sordular. Bu tergif ve terhip, okuduğum bu kitap. Bu normalde işte, hadislerle, İslam adı altında, bu noktada, elenerekten, yazarını da söyleyin, buradan şimdi, birkaç mail atmışlar, bana, hikmet yayınlarının bu, İmam Hafız, el Münziri'nin, evet, her şeyin,
bir cilası vardır. Şüphesiz ki, kalplerin cilası da, Allah'ı zikretmektir. Allah'ın azabından, Allah'ı zikretmekten, daha fazla kurtarıcı, hiçbir şey yoktur, dedi. Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, hazretleri. Ahzab dedi ki, Allah yolunda, cihat da mı, daha fazla kurtarıcı değildir. Kılıcını kırıncaya kadar vursa, cihat da Allah'ın azabından, zikirden, daha fazla kurtarıcı değildir, buyurdu. Allah'ı zikretmek, kılıncın, kırılıncaya kadar da, savaşsan, yine de, o fazilete, ulaşmamış oluyor. Allah bizi muhafaza eylesin, Cenab-ı Hak cümlemizi korusun, Rabbim inşallah, Kur'an ve sünnet dairesinden, amel edenlerden eylesin, cahı geç kalınca, bir de çay ilahe edilir. Eyvallah ya, doldur derviş, çay doldur, aşik elinden saygı olmuş.
Bu rüfailler, sohbeti, Allah dedi, saygı olur. Kadir-i rüfa-i pirimiz, Kadir-i rüfa-i pirimiz, bine bedel birimiz, minkir bize yan bakma, ak dostuyuz hepimiz.
gafil bize yan bakma, ak dostuyuz hepimiz. Doldur derviş, çay doldur, Allah. Eyvallah. Divaslılara, bir çayı geç bırakın da, görürüm. Hemen başlarlar. He? Bir de limonları lazım bir de. Gece saat bir de, meyaneden limon aldıkırlar bana. Adam çayı, limonsuz, içirmez Mustafa Efendi biz de. İyi dedik, biz de limon buluruz. Hayatımdaki, olumsuzluklar konusunda, çabuk karamsarlıya kapılıyorum.
ve bu benim hayatımı etkiliyor. Nasıl bir yol izlemeye. Karanlığın dip noktasında olsan dahi, ümidini kesme. Hangi zorluğun içerisinde bulunursan bulun, mücadeleni hiç yitirme. Ümidini hiç yitirme. Şeytan galip gelmesin. Her daim oradan sıçrayacak, Cenab-ı Hak bir yol bulundurur insana. Ders, sohbet, kurs, olmayan uzak yerlerde yaşayan, kardeşlere tavsiyeleriniz nelerdir. Hızla orada bir ders halakası kurun. Hızla etrafınızdaki insanları toplayın. Orada da hızla zikruna halakaları kurulsun. Otobüste bedava, 65 yaş üstü kartları kullananlar, araba sahiplerinin haklarına giriyorlar.
Hayır. Ölen kişilerin resimlerinin asıldığı zaman, kabir azabı çeker mi? Resim bütün ise evet. annem imana gayretli ve bizi de teşvik eden bir insan. Lakin başörtüsü konusunda istemesine rağmen sıkıntı ve bunalma hissediyor. Bu konuda ne yapmalıyız? Allah razı olsun demiş. Dua edin. Annenize inşallah tavsiyede bulunun. Başörtüsünü çekerken Allahümme sallallahu seyyidine Muhammed'in ve sahb-i vesellim diyerekten başını ötsün. Zikir çekerken düzgün çekmeli miyiz? E tabii. Yamuk insanlara yamuk işler yakışır. Düzgün insanlara düzgün işler yakışır.
Mürşid-i Kamillerin maksatları insanların iç alemlerindeki manevi rahatsızlıklarını iyileştirmektir. Ancak kişilerin yaratılışlarındaki yetmek ve istidatları yeterli olmadığından yapılan telkin ve nasihatler onların doğru yoldan daha çok sapmalarına neden olur der Arabi Hazretleri. Benim istidadım nedir efendim? Korkuyorum ki istidadının bozuk olmasından yanlışa sürüklenmekten mi bir tarafta seviniyorum sizi bulduğum için. Kim farzları yerine getirirse Allah'ın en çok sevdiği işle iştigal eder. kim o kimse nafilelerle Allah'a yaklaşır ve Allah'ı sever. Bu üç adım bütün Müslümanların üzerine farzdır.
O yüzden bu noktada bir kimsenin istidadı bir şeye elverişli olup olmadığı kimsenin üzerinde alın yazısı kader değildir. O yüzden insanlar bütün herkese bu yol açıktır. Herkese kapı açıktır. Herkes bu noktada kendi üzerinde neyin değişip değişmeyeceğini kendisinin takdiri mümkün değildir. Herkes dil meydandadır, Kur'an meydandadır, sünnet meydandadır. Herkes Kur'an ve sünnete sımsıkı yapışıp Allah'a yaklaşmakta vesile arar ve vesileyi bulduğunda da Cenab-ı Hakk'a yaklaşmak için gayret sarf eder. Bu bizim üzerimize düşen vazifedir. O yüzden bizim istidadımızın nereye kadar yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz. Bir, kaldı ki Cenab-ı Hak yolumuzda mücahede edenlerine yollarımızı açarız demiş.
O yüzden senin istidadını Allah'ın değiştirmesi an meselesidir. Sen hulisi kalp ile Allah'a ibadet eder, ondan yardım dilersen Cenab-ı Hak senin istidadın açar. Cifir ilmi nedir? Öğrenilebilir mi yoksa Allah'tan mıdır? Öğrenilebilir. Kelimelerin, işte harflerin, sayıların değişik rakamsal noktaları var. Onunla alakalı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki, iki göz vardır ki cehennem ateşi yakmaz. Birisi Allah yolunda nöbet tutar. Göz birisi de Allah'ın korkusundan ağlayan göze. Ya Allah Celle Celaluhu'nun aşkından ağlayan göz, bunun sonucu nedir? Allah'ın cemali midir? Allah aşkından ağlayan gözün karşılığı Allah'tır.
Benim babam kumar, oynanılan bir mekanda çalışıyor. Bu da içimize sıkıntı yaratıyor. Özellikle iman ederken hevesimizi kuruyor. Bu konuda nasıl bir yol istemeliyim? Allah'a dua et, babanı Cenab-ı Hak bu işten kurtarsın inşallah. Gerçek manada hakkıyla sevebildiğimi düşünmüyorum ama sizi seviyorum. Allah sevgini hakikate ulaştırsın inşallah. Bir sufi berzah alemine gidip oradakilerle görüşebilir mi? Evet. Kerahat vakti nedir? Neden bu vakitte namaz kılınmaz? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üç vakit belirlemiş. Sabah güneş doğarken, öğle tam tepe noktasında akşam güneş batarken. Bunu Allah-u Alem, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bu normalde ateşe tapanlar, güneşe tapanlar bu vakitlerde ibadet ediyor.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, müşriklere, Musevilere ve İsevilere muhalefet ederdi. Müşriklere muhalefet Mekke devrinde. Mekke devrinde müşriklere tamamiyetle muhalefet ederdi. Medine-i Münevvere'ye hicret edince, bir müddet Musevilere ve İsevilere muhalefet etmedi. Ama sonradan gelen ayet-i kerimeler, Musevilerle İsevilerin iman etmeyeceğini, onları kabul etmeyeceğine dairdi.
Böylece Musevilerin ve İsevilerin, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine iman etmeyeceği ayetlerle sabit olunca, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Musevilere de İsevilere de muhalefet etmeye başladı. O yüzden bu noktada kerahat vakti, güneşe tapanlarla, şeytana tapanlarla, ateşe tapanların ibadet ettikleri vakit, bu vakti de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri muhalefet etti. O yüzden o vakitlerde ibadet edilmez, bir yanan ateşe namaza durulmadığı gibi. Mesela bir ateş yanıyorsa ona da namaza durulmaz. Bir mum dahi yansa ona namaza durulmaz. Örneğin, bir çırağı yansa orada, aydınlatma maksadıyla dahi olsa, ona namaza durulmaz. Dışarıdan gören kimse ateşe tapınır diyebilir. Bu muhalefetle alakalı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, iyi bir toplantıya katılmak, müminin iki milyon kötü toplantıda kazandığı günahı giderir. Böyle bir hadis-i şerifi çok okumadım. Muhakkak vardır bir şey diyemem, yok da diyemem. Ama iki milyon, evet iki milyon, buradan bunu söyleyeceğim, iki milyon, çünkü milyon o sırada Arapların içerisinde en yüksek birim değil, o sırada Arapların içerisinde en yüksek birim bin.
Yani hadis-i şeriflerden irad edildiği zamanlarda en yüksek sayısal rakam bin. O yüzden binlerle ifade edilmiş bunlar. Mesela işte bin demiş, en yüksek rakam bu. O yüzden böyle olunca iki milyon demeyelim de biz buna, iki bin kötü toplantı diyelim. Hadis-i şeriflerin metnini koyalım oraya. Bunları yazarken eğer metninin dışına çıkıldıysa o hadis-i şerifi almayın. Biz metnini koyalım oraya. Oradan çünkü neden mesela binden kasıt şudur. Sayının son rakamı. Bin olduğunu göstermez yapmış. Zahiren bin olduğunu gösterir. Ama ve lakin onun ucu açıktır onun. Neden ucu açıktır? O gün için toplumun içerisinde sayısal rakam bine kadar gidiyordu. Bin biri bilmiyorlardı.
O yüzden sayısal rakam olarak en üst seviyesi bin olarak alındı. Bunun asla artık onun üstü mesela. Daha hani mübalağa etmek var ya, mübalağa etmekte en yüksek rakam bin. Mübalağa etmekte. Mübalağa edilecek. Onun sayısız olduğunu, onun sonsuz olduğunu veya onun çok yüksek olduğunu gösterecek ya, o yüzden bin ne ifade ediliyorsa bir şey de, binin kodunda bir mübalağa var. Yani o şey sayısız. O yüzden bu iki milyon sözü, hadis-i şerifin metninde Allah-u alem yoktur. Bin vardır. Evet. Doğrudur. İşte çevirenler hata yapıyorlar burada. Bunu mesela iki milyon dese, iki bin dese yerine oturacak. Allah bizi affez.
Evet. Allah'ın zikir meclisine oturmak, Allah'ın zikir meclisine oturan bir kimse, af olmuş olarak kalkar. Bu kadar bakın. Af olmuş olarak kalkar. Eğer kendi kendine, af olduk mu ki diye düşünürse, takka bir, gol bir, günaha girer. Bakın anında, temizlendi, bitti. Af olmuş olarak gidiyor. Ya aff olduk mu ki diye düşündü, dan günah bir. Yazıldı. Bu kadar. Asla aklınıza getirmeyin. Çünkü zikirle alakalı bahislerin en başındadır bu. Allah'ın hafaza melekleri vardır. Yeryüzüne inerler, Allah'ı zikir meclislerini ararlar.
Allah'ı zikredilen bir meclis bulduklarında, gelin gelin aradığımızı bulduk derler. Melekler o halakanın üzerine halaka kura kura, göğe arşale kadar yükselirler. Allah bildiği halde onlara sorar, ey melaikelerin kullarını ne yapıyorlar? Melaikeler derler ki, Ya Rabbi sana malum dur ama, kulların seni zikrediyorlar. Peki onlar benden ne istiyorlar? Ya Rabbi senin cennetini istiyorlar. Onlar benim cennetimi gördüler mi? Vallahi görmediler. Görselerdi, aşkla, şeykle seni zikrederlerdi. Peki onlar neden korkuyorlar? Onlar cehenneminden korkuyorlar. Gördüler mi benim cehennemimi? Vallahi görmediler. Görselerdi, görselerdi, Ya Rabbi korkuyla, elem ile, ağlaya ağlaya seni zikrederlerdi.
Ey melaikelerim şahit olun, ben onların hepsini de affet. Beyhakide bir ibare var. Diyor ki meleklerden birisi der ki, Ya Rabbi orada felanca kimse vardı. Te maşa için gelmişti. Te maşa için. Veya bir işi vardı, birisini görecekti de o yüzden gelmişti. Başka biri vardı. Orası öyle bir yüce meclistir ki, orada bulunan herhangi birisini ayırmak Allah'ın şanına yakışmaz. Ben hepsini de affettim. Bütün imamlar, fıkıh imamları, mezhep imamları, İmam-ı Azam, İmam Şafi, İmam Malik, İmam Hanbeli, diğer mezhebin içerisindeki mezhebe tabi olan, talih imamlar dahil buna.
İmam Muhammed, İmam Yusuf, İmam Züfer, Serasi gibi. Bütün imamların ittifak ettiği bir şey var. Kim o zikrullah halakasından kalkar da, acaba af olduk mu derse, günah-ı kebair'e girer. İnanmazsa küfre girer. Şüphesi günah-ı kebair. İnanmazsa küfür. Af olmuş olarak çık dışarı. Bitti. Biz yine kirleneceğiz. Eyvallah. Yine tozlanacağız. Eyvallah. Yine biz böyle hani, tamirci dükkanına giden yeni çıraklar vardır ya, annesine, babasına gittiğinde böyle tamir etmiş gibi, saçını, başını karaların içerisine boyar ya, Cevdet iyi bilir onları. Değil mi? Öyle yaparlar değil mi Cevdet?
Biz onun gibi, çocuklar gibi, biz buradan çıkacağız, biz yine oramızı buramızı karaların içerisine bandıracağız. Bizim anamız da babamız da o, biz garipler garibiyiz. Biz yine bir zikrullah halakasında, geleceğiz boynumuzu bükeceğiz. Diyeceğiz ki biz çocuklar gibi davrandık, koştuk, zıpladık. Oramızı buramızı yağın pasının içerisine, tozun kirinin içerisine bandırdık. Biliyoruz ki bizi senden başka affedecek olan hiçbir şey yok. Biliyoruz ki bizim elimizden tutacak olan da yok. Biliyoruz ki bizim gönlümüzden tutacak olan da yok. Senden başka sahibimiz yok. Senden başka bizi affedecek, bizi evirecek, çevirecek, kalbini kendine doğru döndürecek olan da yok. Geldik sana diyeceğiz. Yapacak bir şeyimiz yok.
Birilerinin başkalarının yapacak bir şeyler olabilir. Bu fakirin yok. Tarikatımızın adı hangi koldanır? Saadat-ı silsilemiz nedir? Tarikat tarihçesi nedir? Bunları bilmiyorum. Soruyorlar, tam cevap veremiyorum. Biz böyle ortaya çıkmış mantar gibiyiz. Desek yalan olur. Uzun bir muhabbet, sohbetlerin arasında hep söylüyoruz. Bu normalde bağışlamalarda da bu noktada ulaşabildiğimiz silsileye kadar gidiyoruz. Ama Hazreti Mevlana, bağı çöz, ne zamana kadar altına gümüşe tapacaksın der ya, bir insanın, bir tarikatın, bir yolun silsilesi de bağdır. Hemen.
Tarikatın adı da bağdır. Bu uzun muhabbet. Tarikatın adı ve silsilesi seni kurtarmaz. Sen gitsen deseler ki, X tarikat en yüce tarikattır. X şeyh de en yüce şeyhtir. Onun sadabı da, işte gelmişi de geçmişi de en yücedir. Sen nefsini tanımadıktan sonra, bir haber olur gidersin. Allah bizi affetsin. Amin. Kalp zikriyle cehri zikir arasında fazilet farkı var mıdır? Görev farklılığı var mıdır? Bizim nazarımızda, hiçbir zikullahın, birbirinden üstünlüğü ve fazilet noktasında, birbirinden fazlalığı ve eksikliği yoktur. Ama her şey böyle, yerli yerinde, zamanında, hani, kurban kesilecekse, bellidir ya vakti.
Ramazan oruç tutulacak ya, bellidir vakti. Bellidir vakti. Siz şimdi, Beytullah'a gider, ondan sonra, Arafat'a çıkarsanız, hacı olamazsınız. Arafat'a ne zaman çıkılacak? Kurban bayramının, Arif'e gidiyor. Arafat'a gidebilir misiniz şimdi? Evet. Ama hacı olamazsınız. Hacı olamazsınız. Cehri zikrullahın da yapılacağı yerler vardır. Hacı zikrullahın da yapılacağı yerler vardır. Siz şimdi, kalkıp da, çarşıda dolaşırken, Cehri zikrullah yapamazsınız. Yapamazsınız. Neden? Sahabeden örneği yok. Gösterişe girer. Şataata girer. Şatafata girer.
Bakın yapamazsınız. Siz kalkıp da, çarşıda bir halaka kuralım, burada bir zikrullah yapalım, yapamazsınız. Bu olmadı. Örneği yok sahabeden. Çarşıda, kendin duyabileceğin kadar, Allah'ı zikredebilirsin. Her yerde. Veyahut da, içinden gizlice zikredersin. Gece saat iki, herkes yatıyor. Sen, evdekilere uyanın, apartmandakilere uyanın. Ben bak, cehri zikrullah yapıyorum deyip, cehri zikrullah yapamazsın. O esnada sessizce, gizlice Rabbine, itica edip, onu zikredeceksin. Her şey yerli yerinde. O yüzden inşallah, bunları da, ne yapacağız?
Önümüzdeki derslerde, bunların da sohbetlerini yapacağız inşallah. Bununla alakalı, birkaç sefer de, böyle bir istek geldi, bunu dokuyup, zikrin sonundaki, hep beraber amin dediğimiz duayı, sizin yaptırmanız daha mükemmel oluyor demiş. Kardeşler, duayı kim yaptırırsa yaptırsın, senin aminine baksan. Sen yapılan duaya ne kadar gönülden amin dersen, senin için o kadar kabul.
Yaptıranı görme. Sen kabul edecek olana bak. Sen kabul edecek olana bakmıyorsun da, dilekçeyi verene bakıyorsun. Muhakkak ki dilekçeyi veren de önemli. Ama burada birbirimizden bir farkımız yok. Bu sefer, duayı yaptıran, zikrullahı yaptıran, kardeşlere, haksızlık değil mi?
Bunu birkaç sefer yazdılar da bana, o yüzden şart bir şey istedim, inşallah. İsteğimiz dışında var olan insanoğluna, cennet ve cehennem, bu sorunun sahibi burada mı? Bu isteğimiz dışında var olan insanoğluna, cennet ve cehennem olgusunun dayatılmasını anlayamıyorum. Bayanlardan da olabilir, o yüzden. Evet. İsteğimiz dışında var olan insanoğluna, cennet ve cehennem olgusunun dayatılmasını anlayamıyorum. eğer cehenneme gidersek, bunu biz istemedik ki, neden cezalandırılıyoruz? Kaldı ki her şeyi yaratan Allah, neden insanoğlunun, bu insanoğlunun, bu ikilemle yaşayıp, mutsuz olmasına izin veriyor? İnsan zevk veren şeyler, hep insana zevk veren şeyler, hep günah, günahı ortaya koyan da Allah.
bunu zevkli kılan da Allah, cehenneme atan da Allah. Bu denklemi anlayamıyorum, izah eder misiniz? Zaten buradaki, kendimizce, kendi kendimize ele verdiğimiz yer şurası, isteğimiz dışında var olan insanoğluna. Ya demek ki biz, kendi cüzi irademizde değiliz. Bizi bir yaratan var. Eğer kendi kendiliğimize biz oluşmuş olsaydık, o zaman bütün kuralları ve kuramları biz koyardık. Ama burada, sözün başında, kendi kendimize, bir Allah'ın ve yaratıcının, var olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü biz kendi kendimizi var etmedik. Ve kendi kendimize de var olmalık. Demek ki bizi bir var eden var. Bizi var eden kimse, bizi var eden kimse, bizi var eden güç, bizi var eden kuvvet, bizi var eden, bunun adına ne dersek diyelim, bizim, bu varoluşun içerisindeki, dünya hayatında, bizim bir çizgide yürümemizi istiyor.
Ve diyor ki, sizin evveliniz yoktu. Sizi ben var ettim. Sizi var ettim, var etmemin sebebi, beni tanımanız ve bilmeniz. Eğer beni tanır bilirseniz, ebediyen, biz, hoşnutluk içerisinde beraber olacağız. Fatih beni araya, eğer, beni tanırsanız, ebediyen, ebediyen, hoşnutluk içinde olacaksınız.
Sizi ben yarattım ya, sizin rızkınızı da ben tayin ettim. Her şeyi ben verdim. Eğer, beni inkar eden, benim istediğim gibi olmazsanız, sizi cezalandırırım. Niçin? Siz, çünkü, size vermiş olduğum, bütün nimetleri, inkar ettiniz. Siz açtınız, doyurdum. Ben yaptım. Ben yarattım seni. Ben seni, ah seni, tahvim üzerine yarattım. Mahlukatını da, en üstüne çıkardım. Bütün varlığı da, senin emrine verdim. Bütün varlığı. Melekleri, senin emrine verdim. Senin husisi, melaike ordusu var. Senin emrine verdim. Seni öyle bir makine haline getirdim ki, bu makinenin çalışması için, sayısız sana melek verdim.
Ve bunu, daha da yükseltebilirsin sen, sana hizmet eden melekleri. Daha da çoğaltabilirsin. Sayısız miktarda, sana melek emrine veririm. Sen ne kadar kapasiteni yükseltirsen, ben sana o kadar daha fazla melek veririm. Ne kadar idrakin açılırsa, bir o kadar daha melek veririm. Ne kadar senin kalbin, varlığı ihata ediyorsa, bir o kadar daha melek veririm. Sana öylesine melekler görevlendiririm ki, sana öylesine melekler görevlendiririm ki, bütün mükavvanata, sana gıpta ile baktırırım. Bunda senin yapacağın bir tek bir şey var. Cüz-i iradenle beni tanıma. Senin rızkın bana ait, yiyeceğin bana ait, içeceğin bana ait, yiyeceğin bana ait, evliliğin bana ait, çoluğun çocuğun bana ait, bütün hayatın bana ait senin.
sen bana teslim edersen kendini, senin benden bir şey istemene dahi gerek yok. Sen kendini bana teslim edersen, senin ne ihtiyacın varsa, bütün ihtiyacını görmek de bana ait. Seni hiç istemene gerek yok. Böyle bir Allah var. Bakın böyle bir Allah var. Diyor ki, yemekten endişe etme, içmekten endişe etme, giymekten endişe etme, eşten, çocuktan endişe etme, maldan, mülkten, paradan, pıldan endişe etme. Ya, beni tanı. Senin endişen bu olsun. Beni tanı. Eğer beni tanırsan, eş, vereceğim. Adem'e nasıl verdiysem, sana da vereceğim. Adem'e nasıl verdiysem, yoktan var ettiysem ona, sana da vereceğim.
Çocuk, Adem'e nasıl verdiysem, sana da vereceğim. Muhammed-i Mustafa'yı, ne diyor ayet-i kerimede, sen fakirdin, ben seni gani etmedim mi? Ben seni zengin etmedim mi? Ben sana vermedim mi? Ben sana bakmadım mı? Ben seni terbiye etmedim mi? Ben senin en ince ayrıntına kadar, seninle ilgilenmedim mi? Ona nasıl verdiyse, sana da vereceğim. Onu nasıl muhafaza ettiysem, seni de muhafaza edecek. Onu nasıl koruduysa, seni de koruyacak. İstediğine, benim istikametimde yürür. Benim yörüngende dön. Benim etrafımda pervane ol.
Benden yüzünü çevirme. Nankörlerden olma. Zaten ne tarafa çevirirsen çevir, yine benim yüzüme gideceksin. Hiç olmasa bunu idrakinle yap. Bunu idrakinle yap. Benden yüzünü hiç çevirme. Ben seni seviyorum. Ben sana aşığım. Ben seni hem öylesine seviyorum ki, senin beni sevemeyeceğe kadar seni seviyorum.
Ve benim bu sevgim, seninki gibi zamanlı değil, zamansız. Benim sevgimin zamanı yok. Benim sevgimin miktarı belli değil. Benim sevgimi güç yetiştiremezsin. Benim sevgime kuvvet yetiştiremezsin. Benim sevgimi ihate edecek bir şey yok. Benim sevgimi ihate edecek bir şey yok. Ben sonsuzum. Ben seversem sonsuz severim. Ben sonsuzum. Ben kudret verirsem sonsuz kudret veririm. Ben sonsuzum. Ben kuvvet verirsem sonsuz kuvvet veririm. Ben sonsuzum. Ben ilimlendirirsem sonsuz ilimlendiririm. Benim latifliğimin sınırı yok.
Sen bana yaslanırsan, hiçbir şeyin göremeyeceği yerlerden sana lütfederim. Sen dahi göremezsin lütfumu. Seni senden dahi saklarım. Seni benden bile saklarım. Seni her şeyimden saklarım. Ve sana gizlice veririm. Ve hiç kimse anlamadan veririm. Hiç kimse fark etmeden veririm. Ben öyle rezzakım ki, ekmeksiz susuz beslerim. Ben öyle rezzakım ki, buğdayısız, şeftalisiz beslerim. Ben öyle rezzakım ki, ben anadan memeden çıkacak sütsüz beslerim. Ben öyle rezzakım ki, kansız, yoğurtsuz, sütsüz, susuz beslerim. Beslerim.
Ben öyle rezzakım ki, İbrahim'i kendi parmağımdan beslediği gibi beslerim. Ben öyle rezzakım ki, Yusuf'u kuyuda beslediğim gibi beslerim. Ben öyle rezzakım ki, Yunus'u balığın karnında beslediğim gibi beslerim. Ben öyle rezzakım ki, Eyyub'u mağarada beslediğim gibi beslerim. Ben öyle rezzakım ki, ashab-ı keyfi, ashab-ı keyfi, ne kadar yüzyıl olduğu bilinmeyen ashab-ı keyfi beslediğim gibi beslerim.
Ben öyle rezzakım ki, sizin bilmediğiniz alemlerde bilmediğiniz salih kullarım var. Bilmediğiniz salih kullarım var. Onlar hayret makamında Allah'ın veçesine yüzlerini dönmüşler. Ve onları susuz, ekmeksiz, havasız, yağmursuz, karsız, dolusuz, şeftalisiz, bitkisiz, otsuz beslerim. Ve onu gördüğünüzde, sizi de hayrete katarım.
Ona sorarsınız, ne kadar bin yıldır buradasın diye. O der ki, ben ne zaman yaratıldığımı bilmiyorum. Ben yaratıldığım günden beri, Cenab-ı Hak beni burada yaşatıyor. Ve benim burada yaptığım bir tek bir şey var. Bu da Allah'ı zikir. Ben sırf zikrullah ile buradayım. Ve Cenab-ı Hak beni ne zaman ruhla üfledi, ve ne zaman bu bedenimi verdi bilmiyorum. Ben o gündür, bugündür yemem, içmem, yemem, içmem. Asla hiçbir şeyle iştigal etmem. Allah beni besler. Allah beni doyurur. Allah beni yaşatır. Allah beni nefeslendirir. Allah bana hayat verir, bahşeder. Ve ben buradayım der. Ne zamandan beri orada durduğunun da kendisi bilmez.
O Rezzak-ı Kerim'dir. O beslerse böyle besler. O muhafaza ederse buna akıl erdirmek mümkün değil. Aklın üstündedir onun muhafazası. Onun işlerine akıl erdirmek mümkün değildir. Ancak akıl kalbe tabi olursanla. Çünkü aklın almayacağı bir şeydir. O nurun içerisinde besler. O böyle kristal bir vazonun içerisinde besler gibi besler. Sen kristal kırılacaksan ne dersin? Elini uzatırsın. Elini uzattığında elin öbür tarafa geçer. Ama o haydır, diridir. O yaşıyordur. O sana senden haber verir. O sana senin dünyandan haber verir. O sana senin derdinden haber verir. O sana senin sıkıntından haber verir. Sanki seninle yaşıyormuş gibi. Sanki seninle nefes alıyormuş gibi.
Sanki sen olmuşsun gibi. O senmişsin gibi. Senin giriftlerini önüne koyar. Senin çıkmaz sokakların önüne koyar. Senin çıkar sokakların önüne koyar. Senin hayalini alamayacağın, kafanı alamayacağın, gönlünü alamayacağın sırlar anlatır sana. Ve sen bilirsin. Allah'ın ölü kulları vardır. Ve inanırsın. Ve dersin ki, Rezzak-ı Kerim olan Allah. Lütfi ilahiye sahip olan Allah. Her şeyi kudretinde tutan Allah. Her şeyi kuvvetinde tutan Allah. Her yerde, her perdede, her makamda, her mevkide. Ayrı hayat standartlarını koruyan, koyan Allah. Ve sayısız hayat standartlarını yaşatan Allah. O zaman bilirsin ki, senin bu dünyada yapacak olduğun bir tek bir şey varmış.
dersin ki, eyvah, aldanmışım bunca senedir. Eyvah, aldanmışım mecaza. Aldanmışım gördüklerime. Aldanmışım baktıklarıma. Aldanmışım ümitsizliğime. Aldanmışım karanlığıma. Aldanmışım hicranıma, hüsranıma. Aldanmışım cennete, cehenneme. Aldanmışım. Oysa hepsini geçip, ona doğru koşmak varmış dersin. İşte bütün bunları yaratan Allah'tır. Seviyesi düşük olanları, cehennemle korkutur. Seviyesi bir üstün olanlara da, cehennemle, cennetle müjdeler. O yüzden bu açıdan bakılırsa, bu ikilem gibidir bu. Bu açıdan bakılırsa, dünyevi zevkler zevkmiş gibi görünür kendisine.
İnsanın. Oysa, Hazreti Mevlana'nın meslevisinde dediği gibi, ey ahmak der, sen bir içki içersen, başın ağrır, seni hodul eder, senin aklını alır senin. Ama der, bizim şarabımızdan içersen hiç ayılmazsın. Hiç ayılmazsın. Bu da mansur şarabıdır. Manevi zevkleri tatmayanlara, dünya zevkleri üstün gelir. Mana alemine dalmayanlara, madde tatlı gelir. Mansur şarabından gönlüne bir damla damlamayanlara, üzüm şarabı tatlı gelir. Ama, gönlüne manevi alemden bir damla mansur şarabı aksa, vallahi de, billahi de, tillahi de, cennetteki şaraba dahi bakmaz o kimse.
Bakmaz. Bunu da, cennet şarabını içirdiklerinde kıyaslar. Cennet şarabı içilir mi? El cevap içilir. Siz dünyadayken cennet bahçelerine dolaşınız. Ya Resulallah cennet bahçesi var mı? Evet. Neresi? Allah'ı zikir meclisleri. Siz oraya uğradığınızda cennet nimetiyle nimetleniniz. Ya Resulallah orada cennet nimeti var mı? Ne oldu? Evet. Nedir ya Resulallah? Sizin orada zikretmekliğiniz. Bu en alt seviyesidir. Bir kimsenin zikrullah meclisinde zikretmekliği, cennet nimetinin en alt seviyesidir.
O kimseye zikrullah da cennet nimeti yedirilir. Zikrullah da cennet şarabı içilir. Cennet şarabı içer o kimse. O tadı alır. O lezzeti alır. Alır. Zikrullah eden kimseye cennet gösterilir. O cenneti görür. Cennetin içinde zikrullah ettirirler ona. Cennetin içinde ettirirler. Cenneti görür ve yaşar cennetin içinde. Ve cennetin içerisinde Hz. Muhammed Mustafa ile bile sallallahu aleyhi ve sellem ile bile zikrettirilir ona. O onunla bile zikreder cennetten. Onunla el ele, onunla kol kola, onunla diz dize, onunla göz göze. Allah'ı zikreder o. O nurun içine girer. Nurun nuru olur o. Renkten renge girer. Bütün nurun renklerini taşır üzerinden.
Ve karşısında Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Elleri onun elinde. Gözleri onun gözünde. Dünya için bundan daha büyük bir mutluluk yoktur. Sizi dünya, dünyanın size vermiş olduğu acıdan, sıkıntıdan, dertten, gamdan, kasavetten, dünyanın size vermiş olduğu ağırlıktan çıkaracak olan, selamete erdirecek olan budur. Özlersiniz, beklersiniz, istersiniz. Dünyaya gözünüz görmez. Çıkmak istersiniz. Durmak istemezsiniz. Bu cennet nimetidir. Dersiniz ki, burada nefesim gitse, burada nefesim bitse, eli elimdeyken, gözü gözümdeyken, el eleyken, diz dizeyken, şimdi bitse dersiniz. Bunu dahaki de defalarca istersiniz. Ama bitmez.
Ama daha ilerisi vardır. Ama daha hakikati vardır. Daha tatlısı vardır. Daha lezzetlisi vardır. Daha üstünü vardır. Daha yükseği vardır. Onunla gidilecek yol vardır. Onunla gidilecek nefes vardır. Onunla tadılacak tat vardır. Siz daha da ilersini istersiniz. Ve bakarsınız ki, ne ikilemeniz kalır, ne cennetiniz kalır, ne cehenneminiz kalır, ne de zevk kalır, ne tat kalır. Dünya zevklerinin hiçbirisinin zevk olmadığını, dünya tatlarının, hiçbirisinin tat olmadığını, dünya hayatının bir aldatmacı olduğunu, asıl dünyanın, asıl yaşanması gereken yerin, burası olmadığını anlarsınız. O zaman burada hiçbir şey, sizin tadınıza tat koymayacaktır. Yalnızlaşırsınız. Kendi kendinize dünyayı kendinizden görmezsiniz.
Kendi kendinize dünya size yabancıdır. Baktığınız yabancıdır. Nefes aldığınız yabancıdır. Dokunduğunuz yabancıdır. Sizdendir. Ama sizden değildir. Sen kendinden dediğin anda kendinden olmadığını görürsün. Yürüsün, yürünecek yollardır daha çünkü. O yüzden, o yolda yürüyenlerin ikilemleri kalması için. Ve geriye dönüp bakacakları, geriye dönüp kendince, kendince, bir ah edecekleri bir şey yoktur. Onun ahları, onların hep önündedir. Onun ahı da öndedir. Onun hasreti de öndedir. O artık ne o ahtan kendini alabilir, ne de kendini o hasretten alabilir. O yüzden, dünyayla bağı kalmadığından, kalmayacağından, onun hiçbir ikilemi kalmaz. O yüzden bakar ki, ne kendisinin yaratılması kendine aitmiş, en sonunda bakar ki, ne de yürüdüğü yol kendine aitmiş.
Sadece dilinde şu kalır, beni o inam ettiğin, ihsan ettiğin, salihler zümresinden eylem. Amin. Fatiha. Masraftan.

Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür. Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.

bütün sohbetlerin metinleri · söz fihristi