Mustafa Özbağ Efendi sohbeti · Dergâh Sohbetleri · 18 Ocak 2015 · 2:25:11
Allah gecenizi hayır etsin inşâAllah. Cenab-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin inşâAllah. Hadisi Kudsi'de Cenab-ı Hak bir kul beni kendi kendine anarsa, mutlaka ben de onu meleklerimden bir topluluk içinde anarım. O beni bir topluluk içerisinde anarsa, mutlaka ben de onu meleği hâlâ da anarım.
Buyurdu. Anmak, zikretmek. Bir kimse Cenab-ı Hak'ı kendi dairesinde, kendince, kendi lisanında anarsa, Cenab-ı Hak'tı onu kendinde anar. Bu insanın kendinde anması, kendi başına oturup zikretmesi, kendi başına namaz kılması, kendi başına oruç tutması, hiç kimse görmeyecek bir şekilde birisine yardım etmesi.
Burada bütün bu tip nafilelerini bilhassa kendine saklaması ve kendince onları yapması, kendi dairesinde yapması. Cenab-ı Hak diyor ki, eğer böyle anarsa bir kimse beni, ben de onu kendimce anarım. Kendi nefsimde ararım. Yani kendi benliğimde, kendi zatımda. Burası müteşabih. Buradaki Cenab-ı Hak'ın anışı nedir?
Bunun üzerinde bütün herkes oturmuşlar, kendilerince kafa yürütmüşler, fikir yürütmüşler, akıl yürütmüşler. Kendilerince bunun üzerinde tefekkür etmişler. Herkes kendince bunu tefekkür ettiğinde kendince bir sonuca ulaşmış. Kimisi demiş ki işte, Allah'ın bir kulu anması affıdır. Kimisi demiş ki, Allah'ın bir kulunu anması en azından affıdır.
İşte kendine seçmesidir, kendine dost etmesidir. Kendince anması, bu noktada bütün herkes tarafından bir şey söylenir. Tabii onu meleklerin arasında anması. Cenab-ı Hak bir de onu ne yapıyor? Diyor kendinde arar ki, kendinde zikrederse ben de onu meleklerimin arasında zikrederim. Bunu biraz daha böyle Cenab-ı Hak bir çırt aşağı seviyede tutuyor. Bir kimsenin Allah'ın kendince, kendi lisanında, kendi dairesinde, kendince anmasını bir çıt aşağıda tutuyor. Bir çıt yukarısı ne? Diyor ki, insanların arasında beni anlarsa ben de onu meleği alada anarım. Meleği ala, meleklerin büyükleri ve Allah'a en yakın olan melekler. Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail gibi. Meleği ala, meleği alanın bu dört büyük melek olduğu, meleği alanın arş-ı alayı, kürsüyü, lef-i, mafuzu tutanın, tutan melekler olduğuna dair değişik de rivayetler var.
İşte Cenab-ı Hak sonuçta bir kimse kendi dairesinde kendince Allah'ı anarsa, onu meleklerin arasında. Başka bir hadisi kudüsü diyor ki, onu kendimde anarım, kendimce anarım. Ama normalde eğer diyor onu, Cenab-ı Hak diyor ki, o kul beni insanların arasında, kalabalığın arasında anarsa, ben de onu meleği alada anarım. Burada tabi o kulun durum vaziyetine göre, konumuna göre Allah'ı zikrettiği yer var.
Mesela işte bir kimse gece zikrularına kalktı, gece zikrularına kalkınca o insanların arasında zikredemeyecek. Muhakkak ki kendi kendini zikredecek. Burada önemli olan o kimsenin ama yalnız kaldığında, ama insanlarla beraberken her daim Allah'ı zikretmesi, zikirle iştikal etmesi. Zikri önemsemesi. Buradaki zikir dairesinin çatısını, çerçevesini, zikir dairesinin bu noktada tecelliyatını geniş tutmaya gayret edin. Bunu sadece bir dervişin kendi başına oturup da Allah'ı zikretmesi olarak algılamayın. Bu dairenin içerisine günlük hayatınızı tamamiyetle koyun. Hani Hz. Mevlana'da meşhur ibare vardır ya, sufi vaktin çocuğudur diye, mesnevi de. Bu daha önceki sufilerin sözüdür. Sufi vaktin çocuğudur. Her vakitte sufi için bir ibadet, bir zikir vardır.
Her vakitte, her vaktin kendi içerisinde bir dersi vardır. Her vaktin kendi içerisinde yapılması gereken vardır. Bir kardeşiniz geldiğinde ona tebessüm etmek de zikirdir bu manada. Onun ihtiyacını görmek de zikirdir bu manada. O yüzden bir derviş, bir sufi günün 24 saatini kendince zikrullah ile geçirir. Bu her saatin, her dakikanın, her vaktin birbirine eklenmesi ile olur.
O kimse hiçbir zaman kendini gaflete salmaz. O kimse hiçbir zaman kendini boşluğa bırakmaz. O kimse hiçbir zaman kendini günaha bırakmaz. Bir kimsenin kendini günaha bırakmaması da zikirdir. Bir kimsenin günaha kebar işlememesi, küçük günahlardan kurtulmak için gayret sarf etmesi de zikirdir. O yüzden sufi vaktin çocuğudur. Sufi her vakit Allah'ı gözetler durur. Sufi her vakit Allah'ı gözetler durursa o zaman sufi olur. Seyr-i sülük budur. Seyr-i sülük bir yere kapanıp sadece Allah'ı zikrederekten orada geçirmek demek değildir. Veyahut da bir yere kapanıp ibadet etmek demek değildir. Bir yere kapanıp içeride başka hayallerin peşine düşmek değildir.
Bir yere kapanıp aklı dışarıda olmak değildir. Seyr-i sülük her vakitte Allah'ı gözetlemektir. Her vakit zikrullahın maksadı, amacı, sebebi Allah'ı gözetlemektir. O yüzden o kimse günlük virdleri Allah'ı gözetlemeye vesile olacak. Allah'ı hatırlatan, Allah'la onu irtibat ettiren bir şeydir.
O virdin haricinde bir kimse nafile olarak her daim zikrullah eder. Bu dil ile zikirdir. Her varlığın üzerindeki Allah'ın zikrini keşfeden bir kimse hal ile zikrullah etmeye başlamıştır. Önemli olan hal ile zikrullah etmektir. Hal ile zikrullah etmek varlığın, varlığın hepsinde Cenab-ı Hakk'ın zikrine, Cenab-ı Hakk'ın bu noktadaki kudret ve kuvvetinin tecelliyatına mahzar olmaktır.
Bununla uyanmaktır. Bununla diri olmaktır. Devamlı zikirden kasıt Allah-u Alem budur. Yoksa oturup binlerce kez Allah deseniz, bu noktada gönlünüz başka çıfıt hayallerin içerisinde olsa, otursanız tesbihiniz elinizden hiç düşmese, ama kalbiniz bir başka bir yere bağlı olsa, ve bağlı olduğu şeyi hayal etse, tefekkür etse, onu düşünse, o zaman zikrullah yapmış sayılmazsınız.
Diliniz sabahtan akşama kadar la alâhe illallah, la alâhe illallah, la alâhe illallah değil. Eğer kendi iç aleminizde yanlış hayaller kurup, yanlış hayallere doğru kürek çektiyseniz, yanlış hayallere doğru yelken açtıysanız, dilinizdeki la alâhe illallah'ın bu noktada bir tecelliyatı kalmayacaktır. Önce la'yı kalbindeki yanlış yöne açılmış yelken'e söyle. Önce kalbinde eksik, çıfıt hayallere söyle la'yı. O zaman devamlı zikirden kasıt, bir kimsenin varlığın üzerindeki Cenab-ı Hak'ın kudret ve kuvvetinin ve tecelliyatının mahsariyetini anlayabilmek, idrakine varmak, görmek ve böylece hayretten hayrete geçmektir. Varlığın üzerinde hayreti olmayan bir kimsenin, devamlı zikrinin olması düşünülemez.
O yüzden söz konusu olan şey, devamlı zikrullahı yakalayabilmektir. Hadis-i kudside kim beni kendi nefsinde anarsa, ben de onu meleklerimin arasında anarım. Nefsinde aradı, meleklerinin yanında aradı, seni andı. Nefsinde andı, meleklerin yanında andı. Meleklerin yanında anması demek, o meleklerin senin zikrullahının aşina olması demek. O melekleri Allah alem, bir veçeden senin emrine verilmesi demek. Allah alem, o melekler sana münhasır olması demek. Nefsinde andın, Cenab-ı Hak da meleklerin arasında seni andı. Sen ne kadar ihlas ve samimiyetle Allah'ı andın, Cenab-ı Hak o kadar sana bir melek ordusu verdi. Ve melek ordusu senin adına andı.
Senin adına zikrullah yaptı. Senin adına namaz kıldı. Senin adına oruç tuttu. Senin adına senin ibadetlerini yerine getirdi. Sana yardımcı oldu. Sana muhafaza emri verildi. Seni koruma emri verildi. Sana bilgi aktarma emri verildi. O melekeler senin etrafında, senin hususiyetlerini, senin özelliklerini, senin açmazlarını ve açarlarını, lazım olanlarını doldurdu. Burası ucu açık, müteşabih. Meleklerin arasında andı. Cenab-ı Hak boşu boşuna bir şey yapmaz. Her yaptığında bir hikmet vardır. Allah durup durur, sen andın diye onu meleklerin arasında andı. Meleklerin arasında andı. Meleklerin arasında anmasının anlamını, ehemmiyetini, tecelliyatını biz tefekkür ettikçe, biz onun üzerindeki rabıta ettikçe farklı farklı farklı farklı hayretler çıkacaktır.
Farklı farklı, onun üzerinde tefekkür de derinleştikçe hayretimiz artacaktır. Allah meleklerin yanında seni andı. Bunu böyle sadece, ya işte meleklerin arasında Hasan dedi. Böyle değil. Bunu bu merkezde alırsanız, bu işin derinliliğini teşfetmemiş oluruz. Her daim o kimse kendi kendisine aldı tesbih.
La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah dedi. Allah bir şey bir sefer yapar, iki sefer yapmaz bir şey. Sen her la ilahe illallah deyişinde, on tane, yirmi tane, otuz tane, elli tane meleğin arasında, beş yüz tane, bir milyon tane meleğin arasında andı. Sen devam ediyorsun. Bu senin bütün vücudundaki hücrelerini dahi ilgilendirir. Bu senin üzerindeki ruhaniyetini ilgilendirir. Bu senin maneviyatını ilgilendirir. Bu senin üzerindeki nefsini ilgilendirir. Bu senin üzerindeki canını ilgilendirir. Bu senin üzerinde tecelli eden bütün her ne var ise hepsini de ilgilendirir. Kim beni cemaat içinde anarsa, onları da meleği ve âlâda anarım.
Cemaat içinde andı. Bir cemaata tebliğ etti. Bir cemaata namazı anlattı. Bir cemaatı zekatı anlattı. Bir cemaatı güzel ahlak anlattı. Bir cemaatın içerisinde Allah'ı zikretmenin faziletlerini anlattı. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmenin, ona tabi olmanın faziletlerini anlattı. Birisine bir şey söyledi. Bir kimseye söyledi. Allah hızası için ona bir şey tebliğ etti. Bu bir başkası. Kendi nefsinin dışına çıktı artık. Kendi nefsinde değil. Taşıyor. Kaynıyor. Cenab-ı Hak diyor ki ben onları meleği âlâda anarım. Meleği âlâ dediğimizde Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail aleyhisselam.
İşin boyutu daha da değişti. Her biri meleklerin bu noktadaki kutbu, kendi görev icabı kutupları olanlar. En büyük melekler. Ve emirlerinde sayısız nice melekler olduğu belli değil. müteşabihya atıyorum. Biz şimdiki bugünkü düzlemde onları bir enerji gibi görsek, dört tane büyük enerjinin çıkışa, zuhura uğradığı yer.
Örnek. Melekler nurdan yaratılma. Nurun mahiyetini bilemiyoruz. Müteşabih. Anlatabilmemiz mümkün değil. Ancak tecelliyat olursa bu Allah'ın nuru deriz. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede yerlerin de göklerin de nuru Allah'tır der. Bu nurdan kasıt, melaikeler olabilir komple.
Bu nurdan kasıt, komple bir enerji dünyası, enerji alemi olabilir ve enerjinin komple her şeye tecelli ettiği bir alan olabilir. Nurun bu noktada gerçek mahiyetini bilebilmemiz mümkün değil. Ve bir kimse toplulukta Allah'ı anarsa, Cenab-ı Hak onu meleği âlâ'nın içerisinde anacak. Meleği âlâ'da anacak onu. Meleği âlâ'da anması, Cenab-ı Hak belki de meleği âlâ'nın bir makamı olduğunu düşünürsek, o makama sarkıp, orada anacak. Meleği âlâ ile alakalı, biz kendi kendimize her ne söylersek, hepsi de bunun içerisine girmiş olacak. Meleği âlâ, Cenab-ı Hakk'ın kendi zatıllâhının bulunduğu alan değil.
Çünkü eğer öyle bir şey olmuş olsaydı, Cebrail aleyhisselam, Miraç'ta benim yerim buraya kadar demezdi. Benim buraya kadar dediği yer, meleği âlâ'nın son noktası. Ondan sonra ne var? Meçhul. Ondan sonrasını gören, Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. Onun mümkün ise, bu bir müteşabih olsun bu da, onun içine, eğer o içine birisini alırsa, Allah-u Alem oradan ileri doğru yolculuk yapabilecek bir kimse.
O içine almazsa, ancak onun gözünden görebilir. Ancak onun gözünden görebilir. Kendi gözünden, kendi kalbinden bunu anlaması ve algılaması mümkün olmayabilir bir kimse için. Ama Allah-u Alem, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde tamamiyetle vuslat olan, bir pir makamında bir kimse, bu haliyle hallenecektir. Allah-u Alem diyorum. İlla ki böyle bu noktada, kesin katli bir şey söylemek mümkün değil. Herhalde öyle büyük pirler vardır muhakkak. Cenab-ı Hak öyle pirler yetiştirmiştir muhakkak. Öyle mürşidi kamiller, öyle veliler yetiştirmişlerdir. Onlar Hazreti Muhammed-i Mustafa'da sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde tam anlamıyla vuslata ermiş olabilirler.
Onlar da vuslata erdiyse eğer, Allah-u Alem o yolculuğu belki de yapmış olabilir. Belki de o mürşidi kamillerin, o velilerin içerisinden, belki de üçler, belki de beşler, belki de yediler. Ama Allah-u Alem, üçler kesin yapmıştır bunu. Yapıyordur da belki de. Ondan sonrasının normalde sırrı, belki de o zamanın kutbundadır. Ondan sonrasının sırrı. Burası mahrem yerler, Allah-u Alem. Çünkü Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buradan bir şey konuşmamış sağlığında. Bundan sonrasıyla alakalı bir kelam yok çünkü. Burada bırakmış Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri. O yüzden meleği alada alması, eğer Allah-u Alem Cebrail aleyhisselamın son makamına kadar, gelebildiği yere kadar mıdır?
Meleği alada alması, o meleği alanın o böyle bir melekler zümresini, varlığı böyle bir piramide benzetsek, tepesindeki melekler desek ve o melekler aleminde alması demek, meleği alada bütün aşağı doğru, piramidin aşağısına kadar bütün meleklere, o bütün cemaatin içerisinde zikredenle alakalı bir sır mı verilir, bir işaret mi verilir? Bunların hepsi de, hepsi de müteşâbih. Bunlarla alakalı bir şeyler okuduğunuzda, bir şeyler dinlediğinizde itiraz etmeyin. Müteşâbihtir. Halle alakalıdır. Halle alakalı olan şeylerde iddia olmaz. Halle alakalı şeylerde ısrar olmaz. Halle alakalı şeylerin bu manada, Kur'an ve sünnetten ciddi bir şekilde, ciddi bir şekilde ölçüsü olmaz.
Çünkü müteşâbih bunlar. Bunların bu noktadaki gerçeği Allah'a malum. Ya işte Cenab-ı Hak bu kendisine malum olan şeyleri malum etmemiş mi başkalarına, o gün için malum o da. 20 yıl sonra onun malumatı değişebilir. Hali değişebilir. Usta, zannına göre bir açılım gerçek midir yani? Kulun zannına göre Allah, onun zannına göre o kaderi bina eder mi? Ben kulumun zannı üzereyim diyor Cenab-ı Hak. Yani o halini, onun halinin üzerine Allah, adetini bağlanmak iş eder mi? Bu, hepsi de müteşâbih bunlar. Zannına göre şekil değiştirir mi? Tabiri caizse yani. Hepsi de müteşâbih. Mümkün değil diyemeyiz. Mümkün de demeyiz, mümkün değil de demeyiz. Müteşâbih. Ben kulumuz zannı üzereyim demiş.
Cenab-ı Hak, bu kim, o kimse bu sefer. Tabi Allah bunu kendisi üzerine sövür. Ama bir kimse fiiliyatlar noktasında da, düşüncesinde de, fikriyatında da, Cenab-ı Hak onun zannı üzerinedir. Siz iyilik, hüsn-i zannı beslerseniz, iyilik noktasında, Cenab-ı Hak size iyilik yaratır. Siz kötülük düşünürseniz, önünüzde kötülük bulursunuz. O zaman, kulumu göreceksen, Allah'a, yani Allah'ın yaratması ile işler mi olur? Etkiler. Böyle kötü yani. Etkiler. Bu noktada etkilenmez demez, fiiliyatın üzerinde iki tecelliyat, iki kuvve vardır. Birisi kulun kesbetmesi, istemesidir. Sonuçta yaratılan her fiiliyatın üzerinde, kulun bir etkisi vardır. İmam Maturidi, der ki, o kulun etkisi, kesbetmek, istemekle alakalıdır.
Kul bir şey ister. Bir şeyi isteyince, o istediği şey, makul ve malum dairede ise, Cenab-ı Hak onu yaratır. Burada her kulun makulü ve malumu da aynı değildir. Kulun makulü ve malumunun aynı olmaması, o kulun kendi maneviyatıyla, kendi dairesiyle, kendisini yetiştirmesiyle alakalıdır.
Kul kendisini kıymetlendirdi ise, Cenab-ı Hak ona beş milyar adet melek görevlendirilebilir. O kulun gücüyle, üç milyar melek görevlendirilmiş kulun gücü aynı olmaz. Bunlar o kulun istidadıyla, kendisini yetiştirmesiyle alakalıdır. O yüzden her kulun, makulü, malumu farklıdır. Bu Allah adına, adaletsizlik değildir. Kim bana bir adım gelirse, ben ona on adım gelirim. O kulun Allah'a yakınlığıyla alakalıdır. Kul ona bir adım gitmesini, biz kendimizce ne olduğunu biliyoruz. Farzları yerine getirmesi. Kim bana on adım gelirse, ben ona yüz adım giderim. Yani yüz adım giderim. On adımı o kulun nafilelerle alakalısı.
Kim bana yüz adım gelirse, ben ona koşarım. Bu da kulun Allah'ı sevmesidir. Kul ona yüz adım gider. Bu Allah'ın, bu kulun Allah'ı sevmesidir. Cenab-ı Hak da der ki, bana yüz adım gelene, ben koşarım. Cenab-ı Hak insan gibi, burada normalde adım hesabı yapar. Allah'ın bu manada, insan gibi adımı yoktur. Yine müteşabihtir bunlar. Ama kulun, Allah'ın bir kula, on adım gelmesi nedir? Biz bunu normalde, müteşabihtir bir meseleyi, şu şöyledir deyip de, atı bir yere bağlamak gibi bağlayamayız. Ama, Allah'ın on adım geldiği kul ile, Allah'ın yüz adım geldiği kulun, makulu ve malumu, aynı olmayacaktır.
Allah'ın ben koşarım dediği kul ile, yüz adım gelirim dediği kulun arasında, makuliyet ve malumiyet noktasında, aynı kategori olmayacaktır. Aynı olması mümkün değildir. Burada, Allah'ta adaletsizlik söz konusu değildir.
Kim zerrece hayır yaparsa, hayırı karşılıksız kalmaz. Kim zerrece şer işlerse, şerri cezasız kalmaz. Hükmü, kim, Cenab-ı Hakk'ın affı, mahveti, rahmeti, gazabını sarmıştır. Allah bire yedi yüz verir. Bire on verir. Bire yüz verir. Bire bin verir. Bu keyfiyetiyle alakalıdır. Kemmiyetiyle sayısal değildir bu. Keyfiyettir. Bu, Allah'ın keyfiyetidir. Bu kimse, oturup da kuru kuru, ben Allah'ın bana oturduğum yerde, beş milyar sevap vereceğini zannediyorum demesi de, o kulu aldatır yalnız. Allah kulunun zannı gibidir. İyi, oturalım namazı, abdestli orucu terk edelim, Allah bizi cennetine koyar diyelim.
Öyle zannediyoruz diyelim. Koyar diye düşünen varsa, öyle yapabilir. Yola çık. Emri var çünkü. Buradaki zannı, doğru yerde kullanmak lazım. Bu, Budist'e kalkıp, zannediyorum ki, ben de cennete girerim. Muhammed-i Mustafa'ya tabi olmamıza gerek yok. Madem ki, Cenab-ı Hak, kulun zannı üzerine deyip, oturabilir o zaman. Veyahut da bir başkası da gelip, zannediyorum ki, Cenab-ı Hak bütün insanları cennetine koyar. O yüzden iman etmeye de gerek yok. Kulun zannı üzerine o derse, ipin ucunu kaçırırız. Beni ilgilendirme.
Beni ilgilendirmiyor burası. Bir kimse böyle bir kendine hayat tarzı seçebilir. Onun yolu. Benim yolu değil. Bu benim değil. Ben çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden böyle bir öğretim ve eğitim almadım. Okulun zannına göredir. Yangele Osman, bir dilim bostan demedi. Zannı nereden biliyor? İhsel değil mi zannı? Zannı. Ben bunu daha evvel de farklı bir şekilde sormuştum ama yeni cevabınızı merak ettim. Allah, şah damarından insana daha yakın. Bunu Miraç'taki yakınlıkla da bahsetmiştik. Peki Allah insana çok yakın ise biz sufi olarak neden yakınlaşmaya çalışıyoruz? Acaba bizim gözlerimizle kör, yakını görmediğimizden kendimizi mi cila alıyoruz, parlatıyoruz?
Yoksa Allah, Allah'ın bize bir uzaklığı mı söz konusu? Ama Allah diyor ki ben yakınım. O zaman bizdeki bu yakınlığın, bizdeki bu yakınlaşma hevesi nereden geliyor? Nedir bu babası? Şah damarından yakın olması, ilmel yakin olarak yakın olması. Allah her şeye yakın. Her şeye yakın o. Duvara da yakın, taşa da yakın, bu çeliğe de yakın, bu elektriğe de yakın, sana da yakın, bana da yakın, kulağımız da yakın.
Yakınlikte bir sıkıntı yok. O yakın, o yakın. Onda bir terk yok. Bizim idrakımız bu yakın değil. Biz yakın değiliz. Bizim uğraşımız bu yani, kendimizi yakınlaştırabilir. Yani bizim içimizdeki pis bir şeyleri mi temizliyoruz? Nasıl? Ayet-i Kerime'de iman edenler. Ondan sonra ittikam diyor, ittikam. Takvaya ermeye çalışanlar. Yaklaşmaya vesile arayanlar. Kurtuluşa erenler için şey yapıyor. Dört. Yine basamak var orada. İman etmek. Takvaya sarılmak. Yani takva ehli olmak. Yaklaşmaya vesile aramak. Kurtuluşa erenlerle alakalı söylüyorum. O zaman normalde bir kim, Allah'ın yakınlığından bir sıkıntı yok.
O her şeye yakindir. Ama bizim ona yakınlığımızın yolu, iman etmekten, takvaya sarılmaktan ve yaklaşmak için vesile aramaktan geçiyor. Zanla değil. Bir soru daha soracağım. Şimdi, kutsi hadislerden okuduğum kadarıyla. Kulun bir tanesi, Allah'a şükrediyor. Allah'a şükrederken, sanırım bu peygamberlerden bir tanesi. Allah'a şükrederken diyor ki, Allah'ım diyor, benim şükretmemi de bu noktada bana nasıl beden sensin. O yüzden ben şükrümün hakkını ödeyemem. Davut. Bu Davut Aleyhisselam'a bunu deyince, işte şimdi kul oldun diyor. İşte şimdi şükreden, hamd eden bir kul oldun. Şükreden. Biz de farz isteklerimize, farzı uygulayacağız, Allah'a yakınlaşacağız.
Ama içimize doğan farz isteklerine, dinsel ve müslümansal, müminsel isteklerin kaynağı Allah değil midir? O zaman biraz kaderiyeye girmiyor mu bu? Sadece Davut'un idraki açılıyor. Yani o idrak isteğini koyan da Allah değil midir? Herkes de var o idrak. Açamadıysa o kimse. Mesela onun şükretme isteğini içine koyan veya farz yapma isteğini içine koyan da Allah değil midir? En temelinde. Herkes de var. O zaman onu nasıl ayırabiliriz ki? Bir lütuf olarak değerlendirip, Allah'ın adaletini sorgulamaya mı yol açabilir? Neden? Bir adım gitmiş, ona da on adım gelmiş. Onun bir adım gitmesi sebebiyle mi Allah'ını lütfediyor? Öyle. Temelde bir adım gitmek var. Gitmesi var. Onun bir adım gitmesine de sebep Allah değil mi?
Onun bir adım gitmesine de... Yani sen bir adım gitme... Sufiler kendilerince bir adımın da sebebini Allah'a bağlarlar kendilerince ama. Kendi nefislerini göstermemek için. Sufi terbiyesi. Bunu nasıl ayıracağız? Adem'in sünneti. Bunu dilde ayırabiliyoruz ama. Bu Adem aleyhisselamın sünneti. Hataları ve kusurları ve yanlışlıkları kendi üzerine iyilikleri ve güzellikleri Allah'ın üzerine atfetmek. Bunu önce dinden söyleyeyim mi kalbimizi bununla pekiştireceğiz? Her şeyi biz de pekiştireceğiz. Kendimizi öyle göreceğiz. Sıfırdan başlayanlar için nasıl bir yol söylüyorsunuz? Allah'a bir adım yaklaşacaklar. Farzları yerine getirecekler. Nafilerle, nafilerlerle Allah'a yaklaşacaklar ve Allah'ı sevecekler. Ama diyeceğiz ki Allah'ın bu içimizin farz isteğini koyan da sensin diyeceğiz.
O Cenab-ı Hakk'ın nimetlerine hamd etmek. Sen de şükrettin diyecekler. Evet. O zaman yine bizim fiilimiz boşa çıkmış olacak mı? Fiilin zaten boşta değil mi? O zaman boşta değilse... Kes. Fiilde sadece kes bir farkı. Birisi de çıkıp Allah niye bana ikram etmedi diyemez mi? Vermiş, ikram etmiş ona da. Onda böyle bir hal gözükmüyor. Ama o içindeki çekirdeği büyütmemiş. Aramamış vesile. Şunu diyemez yani. O çekirdeği büyütme isteğini bana vermedin diyemez. Diyemez. Herkese vermiş o. Cenab-ı Hak ruhları yarattı. Hepsine dedi ben sizin Rabbiniz değil miyim? Hepsine dedi ki evet sen bizim Rabbimizsin. Herkes çekirdeğini aldı.
Çipi yuttu. Dedi ki eres tükübü Rabbikim. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Bütün ruhlar da dediler ki. Valla evet sen bizim Rabbimizsin. Herkese aynı çipi yuttun. Bir farkımız yok hiç kimseden peygamberler hariç. Hepimizde aynı çip var. Kimisi Allah'a bir adım gidiyor. Kimisi beş adım gidiyor. Kimisi on adım gidiyor. Kimisi on beş adım gidiyor. Bu herkesin kendince gayreti. Kendince gayreti. O gayreti de sufiler diyorlar ki bu gayret de senden. Bu gayreti ediyor. Diyor ki bu gayret de senden.
Kaderiyeciler ise varsa kaderimde gayret ederim diye oturuyor. Ben evde otursaydım evde oturdum. Evde oturup şunu diyecektim. Varsa kaderimde derse gitmek giderim. O zaman kadericiler ve sufileri ayıran fiil mi oluyor? Fiil. Çalışmak oluyor. Evet. Çizdiği iman olsun. Evet. Sadece çalışmak oluyor yani. Evet. Çok ibadet değil, din değil, namaz değil, oruç değil. Hayır yok hayır. Bunların da hepsinde de bir adım atmak var. Çalışmak oluyor. Evet. Gayret etmek. İman edip, Allah'tan korkup, yaklaşmak için vesile aramak. Vazifemiz bu. Kaderiyeci bunları yapmadan oturuyor.
Diyor ki, bana verdiyse bunların hepsi de olacaktır diyor. Oturuyor orada. Cevriyeci diyor ki, bana verdiyse diyor ben yaparım. Vermediyse yapmam. Yaptı bir şeyi, bana yazmış da yaptım diyor. Kötülüğü de aynı şekilde ediyor. Sufi de diyor ki, benim bir adım gitmem lazım. Bir adım gidiyor, yarabbi sana hamdü sena ediyorum, bana bir adım gitmeyi lütfettir diyor. Bu da sufinin terbiyesi. Allah. Allah'ın zat olarak, kendi zatımızda zikredeğimiz zaman, Allah da diyor ki, ben sizinle kendi zatımda zikrederim. Sohbetin okumuş olduğunuzu, hadis iş yeri. Allah'ın herhangi bir yer, bir mekan, bir zaman zatımdan ayrı düşünemeyeceğimize göre, o zaman her zerre, bu hususta bizim ismimizi mi zikrediyor?
Eğer ki, velev ki böyleyse, o zaman Allah'ın toplulukta artması ne demek oluyor? Varlık Allah'ın zatı değildir. Zatından ayrılır mı? Varlık Allah'ın zatı değildir. Mesela ayıramadık ama, ben hani varlığı... Sen ayıramamıştın. Zaten ben tıkandığım için soruyorum. Varlık normalde Allah'ın zatı değildir. Varlık komple Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarının tecelliyat yeridir. Ayrı düşünülebilir mi? Aynı düşünülemez. Ben ayrı düşünülmez demiyorum. Aynı düşünülemez diyorum. Ama şöyle de bir şey var. Allah bir kulu severse, meleklerinin kalbine söyler, melekler de müminlerin kalbine söyler. Söyler. Bu varlık aleminde tecelli ediyor.
Eder. Allah'ın zikretmesi de, o zaman bütün mümin kulların kalbinde, o kulun isminin zikredilmesi anlamına gelir mi? Gelebilir. O zaman toplu zikir nerede ayrılıyor buradan? O zaman toplu zikir nasıl ayrılıyor buradan? O toplu zikrullahta da diyor ki, kim beni cemaat içinde anarsa ben de daha âlâ bir melaikeler, cemaatin içerisinde onları anarım diyorum. Ama zaten zatta zikir de çok büyük. Sen zatıyla vücudu birleştirdiğinden, varlığı birleştirdiğinden öyle görüyorsun. Cenab-ı Hak orada ince bir perdede ayırıyor. Ben onları ayıramıyorum. Allah ayırıyor. Allah şuradan ayırıyor. Eğer bir kul diyor beni kendi nefsimde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Zatım da demiyor hadisi kutsi der.
Kendimde anarım. Bir yerde de kendi nefsimde anarım diyor. Allah'ın nefsinin ne olduğunu bilemiyoruz. Veya kendimde andı. Hiç önemli değil. Tenzih ettiğimiz Allah var mı? Tenzih de ederiz, teşbih de ederiz. O mesele değil. Cenab-ı Hak kendisi ayırıyor burada. Eğer kulun beni cemaat içinde anlarsa ben de onu diyor, daha hayırlı bir cemaat içerisinde anarım. Cenab-ı Hak'ın burada kendi zatı ile, kendi zatı ile varlık aleminin arasına ince bir perde koyuyor. Benim anladığım bu. Ve bütün varlık onun sonsuz sıfatlarının tecelligahı. Ama varlık hiçbir zaman zatı değil.
Hiçbir zaman zatı değil. Bu temel öğreti. Bunun altını çiz. Bu sana, herkese. Varlık tamamiyetle onun sonsuz sıfatlarının tecelligahı. Varlığı ne kadar tanıyabiliyorsak, o kadar sıfatlarının tecelligahını tanıyabiliyoruz. Sıfatlarının tecelligatını. Zatı her türlü fikriyattan ve düşünceden münezzeh. Daha zaten taayyinsiz diye gelmedik daha. Daha taayyinsiz diye gelmedik. Biz çünkü normalde Allah ismi şerifinin ne manaya geldiğini biliyoruz. Cenab-ı Hak Allah ismi şerifinin ne manaya geldiğini biliyoruz biz. Öyle bildiğimiz için normalde burada taayyinsizlik yok.
Allah ismi şerifinin ne manaya geldiğini Cenab-ı Hak zuhura çıkarmış. Sıfatlarının ne manaya geldiğini tecelligah olarak zuhura çıkarmış. Varlıkta mı? O zaman varlığın üzerinde, varlığın üzerinde Allah'ın sıfatsal noktadaki bütün bilinen bilinmeyen sıfatları tecelli ediyor her dair. Biz o zaman varlığa bakaraktan, varlığa bakaraktan Allah'ın ne olduğunun üzerinde teşbih edebiliriz. Ve her teşbihin sonunda tenzih ederiz. Yanılırız burada deriz. Bu varlığın üzerinde, varlıkla Allah'ın zatullahını eş değerde tutanlar hep sapıtırlar. Yanlışa giderler. Orada ince bir perde var. Varlığın tamamiyeti zatullah değildir. Hatta belki de Allah'u alem varlığın başlangıcı vardır. Varlığın başlangıcı varsa, zatullahın başlangıcı yoktur.
Varlığın başlangıcı vardır ama. O yüzden varlık hiçbir zaman zatullah değildir. Arabi böyle düşünmez, Arabiciler böyle düşünür. Arabi böyle düşünmez. Asla Arabinin hiçbir tarafında zatın, varlığın içine haps olduğunu görmezsin. Varlığın sınırı vardır çünkü. Başlangıcı vardır varlığın. Bir şeyin başlangıcı varsa onun sınırı vardır. Nereye kadar giderseniz gidin onun sınırı vardır. Vardır. Varlık sonsuz değildir bu noktada. Var edilen şey sonsuz değildir. Sonsuzluğe gidiyordur. Ama sonsuz değildir. Sonsuzluğe gitmekle sonsuzluk ayrı meseledir. Burada yanılır bütün ehl-i sufinin büyük bir çoğunluğu.
Arabicilerin de yanıldıkları yerler burasıdır. Allah alem. Varlık bütün her şeyden münezzehtir çünkü. Özür dilerim. Allah'ın zatullahı bütün her şeyden münezzehtir. Varlık münezzeht değildir. Yaratılmıştır. Yaratılmıştır çünkü. O yüzden zat hiçbir zaman varlık zat olamaz. Hiçbir zaman olamaz. Tekrar tekrar söylüyorum hiçbir zaman olamaz. Varlık bu noktada Allah'ın zatullahı akla hayale normalde hale hale bilgiye idrake sığacak bir şey değildir. Ama şemsetli temiz o genci gördüğünde dedi ki bir gececik bayım mı kaldı? Allah dedi öldü.
Orada onu görmedi mi? O normalde sıfat. Sıfatının tecelliyesini görür herkes. Zatını görmedi. Zatını görmedi yok. Musa'ya dedi ki ya Musa bak oraya dağ tecelli edeceğim dedi. Dağ olan tecelliyatının ne manada olduğunu nasıl olduğunu bilmiyoruz. Musa ve yanındaki havanilerin hepsi de bayıldı. Bilmiyoruz. Dağ tecelliyatının ne olduğunu dahi bilemiyoruz. Örneğin Kur'an-ı Kerim öyle diyor. Yani bilinmiyor. Bilinse de bilinmiyor. Her tecelliyatta farklı bir tecelliyet çıkıyor. Orada da farklı tecelliyatlar var. Orada da bir tane tecelliyat yok. Bunun sırrı Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de Miraç'ta. Peki Büyük Beli ile Hazreti Mevlana Yunus Emre gibi devamlı Kemalullah'tan bahsediyor.
Bu Cemalullah'ta bir tecelli mi? Cemal ismi şerifinin tecelliyatı. Cemalullah Allah'ın cemali demek. Cemal ismi şerifinin tecelliyatı. Her yerde Cemal ismi şerifinin tecelliyatını görmek mümkündür. Ama buna karşı çok büyük bir özlemleri var. Olur. Mesela en üst idrak ondan sonra mesela göremedik. Cemalullah'ı göreyim öyle gidiyor. Diye bir idrak algıları var. Halbuki Cemalullah'ı görse yaşar. Ondan ötesi var mı? Olmaz mı? Ondan ötesi yok diye bir şey yok. Varlığın sonu sınırsızdır. Sonsuzdur.
Başı sınırsızdır. Başlangıcı var. Sonsuzluğa doğru gidiyor olabilir dedim. Her şeyin bir ötesi vardır. Sufilikte buraya kadardır diyenler, oraya kadar gidenlerdir. Herkes buraya kadar demah hakkına sahiptir, kendisinindir. Oraya kadar değildir hiçbir şey. İnsanoğlu böyle bir idraka sahip miydi? Açarsa idrakini sahiptir. O da kendi çalışmasıyla alakalı. Gayretiyle, koşmasıyla alakalı. Otursak şimdi Mustafa Koç'a desek ki yeter bu kadar zenginliğin koşma desek, koşmaz öyle değil mi? Ama o daha da fazla zengin olmak istiyorsa, daha da fazla zenginlik var mı? Bak, dünye ve biyi işte var da uhreviyatta neden olmasın?
Eğer Mustafa Koç kendini fukara görürse, daha da zenginleşmek için daha fazla çalışacak. Bu kendini fukara görmekle alakalı. Kendisini fukara görenler hep koşacaklar. Kendisinde bir varlık gören de oturacak. Bu da sufi terbiyesi. Kul kendinde anarsa, Cenab-ı Hak onu meleklerin arasında anacak. Başka bir hadisi kutsu dediği diyor ki, ben de onu kendimde anarım.
O kendimde anarım hadisi kutsu. Belki de hadisi kutsu olarak açılımıdır. Tefsiri olabilir. Kendinde aramasının melekler, kendinde anmasının meleklerde anması olarak. Allah'a alet. Hepsi de mümkün. Kul beni bir cemaat içerisinde anarsa, melek meleği alada anan. Bugünkü hadisi kutsu buydu, sonradan gelenler var. Zikirle alakalı. O zaman biz kendimizde anarsak onu, bir meleği alada bizi anacak. Pardon. Meleklerin içerisinde anacak. Ama cemaat içinde anarsak, meleği alada anacak. Daha üst seviyedeki kutsal meleklerin arasında anacak bizi. Buradaki anışı tecelliyet olarak nedir? Tam bir yere bağlamak mümkün değil.
Zaten sufilin böyle kendi içerisinde gizemli olması, sufilin kendi içerisinde böyle sırlı olması, sufilin kendi içerisinde biraz egzotik olmasının yerleri vurlar. Bunu normalde bir kimse, normal bir akılla bunu sözün başında söylediğim gibi, işte rahmet, bereket, lütuf, ikram, af olarak algılayabilir bunları. Bunlar az şeyler mi? Değil. Bunlar az şeyler mi? Değil. Ama ben bunlarla dahi kalmadığına inanıyorum. Bunlardan daha ileri şeyler olduğuna inanıyorum. Bir kimse kendi nefsinde Allah'ı anarsa, Cenab-ı Hak ona, Cenab-ı Hak melekler ordusunun onun hizmetine vereceğine inanıyorum. Ne zaman, anmaya devam ettiği müddetçe, anmayı kesti, o meleklerin vazifeleri bitti.
Anmaya devam etti, melekler çoğalmaya başladı. Cemaat içerisinde beni anarsa, meleği âlâda anarım. O kimse cemaat içerisinde Allah'ı zikretti. Farzları cemaatle yerine getirmenin fazileti, cemaatle beraber yaşamanın fazileti burada çıkıyor. O da diyor ki, ben meleği âlâda onu anarım. O zaman seni bir üst kategoriye çıkardı. Seni bir üst seviyeye çıkardı. Normal meleklerin üstündeki bir kategoriye çıkardı. Nereye çıkardı? Meleği âlâda anarım. Allah alem belki de andığı ruhu, andığı ruhu, onu anıyor ya, aldığı ruhunu meleği âlânın içerisinde dolaştırmaya başladı. O meleği âlâya o ruhu tanıttı.
Üstüne çıkardı. Ama kendi nefsinde andı, normal melekler onu andı. Bunda bizde her daim vazifeli olan melekler var. Her daim bizde vazifeli meleklerin adetini arttırdı. Vazifeli bizde melekler var. Bu herkeste, bu noktada kendi fıtratına göre adalet de verilmiş. Ruhlar âleminde, daha yaratılırken verilmiş. Adem'i yarattığında verilmiş. Ve melekler insanlara secde etmiş. Adem'e secde etmiş. Bizim de meleklerimiz bize secde etti. Ne kadar bizde melek var ise, vazifeli. Üç yüz bin midir? Üç milyon mudur? Üç milyar mıdır? Ne kadar hücremiz varsa doktor, kaç milyon hücre var bizde? On üzeri yirmi üç katrilyon, katrilyonla çarpılır diyebiliriz.
Katrilyonun katrilyonuyla çarpılabilir. Örneğin, bizde katrilyonun katrilyonuyla çarpılabilir mi melek adedi var. Bu biz yaratıldığımızda, bizim meleklerimiz bize secde etti. Bu normalde bütün insanlara secde etti. Kafirinin de, putperestinin de, budistine de, hepsine de secde etti. Hiçbir sıkıntı yok. Bu melekler insana secde ettiler, emrindeler. Karaciğerin çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa, akciğerin çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa, ne bileyim işte kalbin, damarların, böbreklerin, yüreklerin, hepsinde çalışmasını sağlayan ne kadar melek varsa, hepsi de bize bunları secde etti. Bizim emrimize amada verildi. Bu tamam, bunda bir sıkıntı yok. Ama kul Allah'a yaklaşmada vesile arayıp yaklaştıkça, Cenab-ı Hak da ona yaklaştı.
Cenab-ı Hak'ın normalde ona on adım gelmesi, o zaman farklı bir şey doğurdu ortaya ara. Bir kimsenin Allah'ı zikretmesi, kendi nefsinde, onu da meleklerin içinde anması farklı bir şey doğurdu. Burada farklılıklar var. Zikrullah esnasında bu farklılıklara tefekkür edin. Zikrullah esnasında kendinizi zikre verin.
Kafanızda, aklınızda, fikrinizde herhangi bir şey kalmasın. Ve sadece burada, La ilahe illallah derken, lafızda kalmayın. Lafızda kalmayın. Zikrullah bütün her şeyinize yerleşsin. Ve bilin ki, Zikrullah'ı bu manada, eğer ki maddi manevi, içsel ve dışsal yaparsanız, Allah-u Alem siz kalmayacaksınız ortaya da.
Bir benliğiniz de kalmayacak. O zaman belki de daha farklı şeyler tecelli edecek. Daha farklı bir hal zuhur edecek. O yüzden, evet, biz cemaatle zikrullah edeceğiz şimdi. Biz şimdi cemaatle zikrullah ederken, o zaman bilelim ki, bizi meleği âlâda anacak. Kendi kendimize tefekkür etsek, desek ki, meleği âlâda bizi anışı nasıldır acaba diye.
Farklı bir pencere olmayacak mı? Bizim emrimize amade edilmesi, görme hususiyetini, hassasını sağlayan meleklerin, görmemizi sağlaması gibi. Emrimize amade, bizim vücudumuzun çalışmasına, bizim maddi manevi her şeyimizin çalışmasına, amade olması gibi. Karar vermekle ilgili, çok büyük sıkıntılarım var. Bir konu üzerinde, bağımsız olarak karar alamıyorum. Bunu nasıl aşarım? Karar vermek gerçekten önemli bir mesele. Hatta karar verirken doğru isabet ettirmek, bu daha da önemli bir mesele. Bununla alakalı böyle vesvese edenler, genelde doğruların üzerinde şüpheleri olan insanlardır.
Eğer insanlar kendi dairelerinde kendilerince, kendi doğrularını tespit etmesi, veyahut da önüne gelen bir meselenin kendince, kendince o doğrularını tespit edemiyorsa, problem yaşarlar. Normalde eğer bu noktada, karar vermekte sıkıntı yaşayan insanlar, bir doğrunun üzerinde, veyahut da kendi bildikleri doğrularının üzerinde, kendilerince, bu konuda, tam bir ihlas, samimiyetle o doğrusunu, tespit edemeyen insanlardır.
Bir, bilmediğindendir, açar okur bakar, ya da gider sorar. Doğruyu öğrenince, o doğrunun üzerinde karar verir. Böylece o kimse, doğruların üzerinde karar verebilme yeteneğine sahip olur. Eğer ki bir kimse, doğru bildiğinin üzerinde dahi, kendince şüphe ediyorsa, şeytan ona vesvese veriyor. O yüzden bu noktada, o kimsenin yapacak olduğu şey, katli, kesinleşmiş, üzerinde şüphe olmayan, doğruları kabul edip, onları icra etmektir.
Eğer kendisiyle alakası, alakalı olup, işte kendi özel hayatıyla veya kendi özel konumuyla alakalıysa, kendisini tanımlamakta güçlük çektiğinden dolayı, onun üzerinde karar veremiyordur. O yüzden bu noktada da dışarıdan yardım alabilir. Bu noktada kendi doğrusunu bulabilmek için, işte kendince, hani siz bir problem yaşadığınızda, eşler arasında böyle bir hüküm vardır ya, akil bir kimseye danışınız der. bir kimse de kendi üzerinde, bir böyle bir işin içinden çıkamadığı karmaşık bir durumu varsa, akil bir kimseye danışabilir. Müttaki nedir? Kim denilir? Allah aradır. Müttaki, Allah'a itaat eden, Allah'la irtibatında, samimi olan, Cenab-ı Hakk'a iman etmiş, o yolda yürüyen insanlara müttaki denir. Allah'ın kulunu sevmesini bilmesi nedir?
Allah kulunu sevmesindeki yükselmeler, rahatsız almalar nasıl olur? Allah'ın kulunu ne kadar seveceğini bilmesi ezelden belli midir? Yoksa bu sevgi tamamen kulun zannına mı bağlıdır? Allah'ın kulunu sevmesini bilmesi diye bir şey yoktur. Allah bilendir zaten. Allah ezeli ve ebedi her şeyi bilir. O yüzden Cenab-ı Hakk bir kulunu ne kadar sevip sevmeyeceğini bilir. O bilgisi meçhul değildir. Burada Allah'ın kulunu sevmesindeki yükselmeler ve alçalmalar, kulun kendisine göredir. Kul Allah'ı sevmekte ne kadar yükseliyorsa, Allah'ın ona olan sevgisi o kadar bu noktada yüksek olduğunu görür. Ne kadar kul sevgisini aşağı çekiyorsa da, Allah kulunu o kadar da aşağıdan sever. Böyle kendi kendinize şunu düşünmeyin.
Çünkü hadisi kutsi'de senin Allah'ın seni ne kadar sevdiğini merak ediyorsan, düşünüyorsan, senin Allah'ı ne kadar sevdiğine bak der hadisi kutsi'de. Sen ne kadar Allah'ı seviyorsan, Allah da seni o kadar sever. Kim Allah'a kavuşmayı arzularsa, Allah da ona kavuşmayı arzular. Hadisi kutsi devam eder. Kim Allah'a kavuşmayı arzulamazsa, Allah da ona kavuşmayı arzulamaz. Burada kulun kendi cüz-i iradesi vardır. O yüzden Allah'ın kulunu sevmesi, Allah'ın kulunu sevmesi husisi manada kulun Allah'ı ne kadar sevdiğiyle itibatlıdır. Kul Allah'ı ne kadar severse, Allah onu misliyle sever. Bu eyvallah.
O yüzden kendimize bakacak. Kadın küçük bir evde oturuyorsa, eşinden büyük bir ev talep etme hakkı var mıdır? Bu nikah da söz konusu olur. Kadın nikahlanırken, eşi ona hangi evi standart olarak söylediyse, kadın onun haricinde bir şey isteyemez kocasından. Mesela kadın evlenirken erkek dedi ki, ben kirada duruyorum, kirada oturacağız. Benden bunun üzerinden bir şey isteme dediğinde, kadının ondan ev istemeye dahi hakkı yoktur. Erkek dedi ki, çaylarınız için, erkek dedi ki, bu esnada kendince dedi ki, ben iki oda bir salonda oturuyorum, hayatım benim bu. Kadının onun üzerinde fazla bir şey istemeye hakkı yoktur, söylediklerim Hanefi'ye göre. Hiçbir şey konuşulmadı.
Erkeğin hayat standartına tabi olmakla mükellehtir, kadın üstünü istemeye hakkı yoktur. Bunlar nikahta özel hukuktur. Kadınlar nikahlanırlarken, kızlar nikahlanırlarken, bu özel hukuk istenirse, özel hukuka riayet edilir. Eğer böyle bir özel hukuk yok ise, kadın erkeğin hayat standartını kabul etmiş olur ki, erkeğin hayat standartı neyse, o tecelli eder.
Bunun üstü başka bir şey olmaz. Eşim Hanefi mezhebinden, ben ise Şafi mezhebindenim. Hanefi mezhebine geçmemde bir mahsur var mıdır ve nasıl geçebilirim? Mezheb değiştirebilir bir kimse, bunda bir mahsur yoktur. Niyet eder, iki rekat namaz kılar, Ya Rabbi bundan sonra ben Hanefi mezhebine göre hayatımı yaşayacağım der, meselesi biter. Takket takmak sünnet midir? Başı örtmek sünnettir. Başı örtmek. Burada takke takmak değildir. Başı örtmektir. Ama başı normalde takke takmak, takkemsi şeyler takmak, Türklerin, Türklerin Orta Asya'dan itibaren kendi ırklarının bir alametidir. Başı örtmek sünnetle bağdaştırınca, Türkler bunu zaman için evrinleşmiş, işte şimdi kafamızdaki takkeler böyle olmuş.
Zaman içerisinde evrinleşmesi de, Osmanlı'nın batılılaşma sevdasındandır. Türkler ta Orta Asya'dan itibaren başlarını böyle börkle veyahut da böyle bir hayvanların derilerinden yapılmış, ondan sonra değişik şeylerle örterler. Sonradan keçeyle örtmeye başlarlar. Keçeyle örterler. Ama ilk başlangıcı hayvanların derisinin tersidir. Hayvanların, yani yünü koyun, bilhassa koyundan, koyunun içi, yünlü tarafı başa gelir, içe, deri tarafı dışa gelir. Deri tarafı dışarıdadır. Yağmurdan korur, kardan korur, soğuktan korur. Derisi dışarıdadır. Yünlü kısmı içindedir. Yünlü kısmı içinde olunca başı sıcak tutar devamlı.
Bu Türklerin Orta Asya'daki kıyafetidir. Bu sonra Anadolu'ya gelirken, Anadolu'da, Anadolu daha sıcak, daha bu noktada elverişli, keçeye döner. Deri makbulleşir. Deri makbulleşince bu sefer keçeye dönmeye başlar. Keçeden, zaten daha öncesinden de keçe işçiliği Orta Asya'dan gelmedir bize. Anadolu'dan değildir. Orta Asya'da keçeden ayakkabı yaparlar. Keçeden yelek yaparlar. Keçeden iç çamaşırı yaparlar. Keçeden. Mevlevilerin kıyafetlerinde, iç kıyafetlerinde Keçe gömlekleri vardır. Keçeden. Bu Sufi kıyafetidir aynı zamanda. Keçeden içeride gömlek.
Neden Sufi kıyafetidir? Sufinin nerede yatacağı belli değil, Nerede kalkacağı belli değil. O keçeden kıyafeti geğer, iç gömlek olarak O yazın serin, kışın sıcak tutar. Aynı zamanda da insanı hiç rahat ettirmez. Dalar boyuna insanın. Daladıkça da o kimse rahat böyle deliksiz bir uyku yiyeyim diye Böyle bir şeysi yoktur. Bu aynı zamanda da biz ona arakiye diyoruz ya, Bu arakiye sadece Mevlevilerin bir şeyi değildir. Keçeden artık arakiyemiş gibi şeyler örtmeye başlar. Mesela kızıl keçeliler. Kızıl keçe. Keçesi var, kızıl keçe. Keçeden yer halıları, keçeden hatta şey, ne o? Keçi kılından çadırlar filan.
Türklerin bu geleneksel. Ve başlarımızdaki bizim, Normalde mesela şunun üzerinde bir şeysi var ya, Bu Osmanlı'da bu hale gelmiş. Bunun bizdeki kültürü şeydir, Arakiyedir. Arakiyem. Gönlüm ister ki herkes arakiyem taksın. Eski Türk geleneğidir bu. Aynı zamanda Sufi geleneğidir. Bunun üzerine sarık sarmak sünnet olduğu için, Biz sarık sararız. Dikkat edin. Başı örtmek sünnettir. Takke değil. Mesela bu başı örtmenin sünnetliği bütün dinlerde vardır. Bütün peygamberlerde vardır. Peygamberler birbirlerinin sünnetlerini takip ederler zaten. Mesela işte, Museviler kipa koyar, kipa diyorlar ya, Başlarına.
Aynı zamanda, İseviler de başlarını örtüyorlar. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de başını örtmüş. Ama Bedir'le beraber sarık sarmak da sünnet olmuş. Bedir'le beraber. Bedir'den sonra sarık sarmak sünnet. Biz şimdi o zaman başı örtmekle beraber sarığı da şey yapmamız lazım. Ne o? Takmamız lazım. Şimdi başını mesela böyle örten var mı? Gayrimüslimlerden bizim örttüğümüz gibi yok. Ama küçük beyaz takkeler var ya burada duran. Bazılarında var o böyle. Sip sivri burada duruyor. Kipa gibi duruyor. O caiz değil aslında. Onun caiz olmamasının sebebi, Yahudilere benzediğinden dolayı. Onu normalde o benzeşmeden kurtaracak olan sarık.
Böyle kafasında tingil tepesinde böyle tingil deyince düşecek gibi duran, böyle kipa gibi duran takke tek başına caiz değil. Mesela mümkün olursa tek takke takmayın. Muhalefet açısından. Kipaya muhalefet açısından. Burada muhalefetlik var. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Medine döneminde hep önce Mekke'de müşriklere muhalefet eder. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatına baktığımızda Mekke müşriklere muhalefetle geçer. Mekke döneminde hep müşriklere muhalefet eder. Medine'ye hicret eder. Medine'ye hicret ettikten sonra artık zaman içerisinde Yahudilere muhalefet etmeye başlar.
Zaman içerisinde İsevilere muhalefet etmeye başlar. Sonra üç tane muhalif olur. Üç muhalif hali var. Bir, müşriklere muhalefet ediyor. İki, İsevilere üç, Musevilere muhalefet ediyor. Artık bütün her şeyini bu üç kesime muhalefet ederekten geçer. Bunları iyi ayırt etmek lazım. Mesela Mekke döneminde Hristiyan ve Yahudilere muhalefeti yoktur. Mekke dönemindeki ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde böyle işte tek Allah'a inanma, tek peygambere inanma. Buradaki ayet ve hadisleri Hristiyanların ve Yahudilerin üzerine yorumlamaya çalışıp da sapıklığa düşenler düşme sebepleri bunlar. Orada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem maddettir din tamam olunurken bir strateji var.
Cenab-ı Hak bir strateji uyguluyor peygamberinin üzerinde. Mekke'de bir tek müşrikler var. Mekke'de müşriklere yönelik strateji var. Medine-i Münevvere'de ise Hristiyanlar ve Yahudiler var. Hristiyanlar ve Yahudilere göre stratejiler var. Mesela son döneme yakın, yani Medine-i Münevvere'de son döneme yakın Yahudilere karşı şiddetli bir strateji var. İlk etapta çok şiddetli değil. Mesela işte Uhud'da, Bedir'de Yahudilerle beraber, Hristiyanlarla beraber müşriklere karşı hareket etmeler var. Ama ve lakin hem Yahudiler, sırasıyla ve Hristiyanlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine hainlik yapıyorlar. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayatında her şeyi affetmek vardır.
Hainliği affetmez Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Bakın hainlik affedilmez. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yoksa affeder hep. Sen af yolunu tut. Ayet-i Kerime sabit. Af yolunu tut. Af yolunu tutar. Ama mesela hainlik yapanlar vardır. O hainlik yapanlar katledilirler. Burası bir kenara yazalım bunu. O yüzden mesela aynı gelenek Orta Asya'dan itibaren Türklerde de vardır. Türkler hainliği affetmezler. Aynı şey İslam'da da vardır. İslam da hainliği affetmez. Bakın hainlik affolmaz hiçbir yer yerden. Öyle layoylom bir şey değil yani bu.
O manada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zaman içerisinde Medine-i Münevvere'de, Hristiyanlara ve aynı zamanda da Yahudilere şedid bir şekilde muhalefet etmeye başlar. Burada söz konusu olan muhalefet etmektir. Hristiyanlara ve Yahudilere ve müşriklere karşı. Şimdi o yüzden bazı sünnetlere bakarken biz o sünnetlerin nerede icra edildiği, nerede söylendiği ve neye karşı söylendiği ve neye karşı yapıldığına da bakmamız lazım. Buradaki ana tema şu, ana sünnet şu, muhalefet etmek. Muhalefet etmek. Yani birisi sizin karşınıza Yahudi veya Hristiyan bir şeyle çıktığında ona muhalefet etmektir önemli olan. O yüzden takmak, takke takmak sünnet midir?
Takke sünnet değildir. Başı örtmek sünnettir. Neyle örtersen ört. Başı örtmek sünnettir. Yoksa biz takkede takılır kalırız sonra. Başı örtmek sünnettir. Sarık takmak da sünnettir. Başına Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri geleneksel ve anenevi olarak, onların normalde örtüleri var ya, şimdi de Araplar örtüyorlar. Normalde ne diyorlar ona? Ne diyorlar? Kefira mı diyor? Tamam. Şeyle. Ben ne dedim? Evet.
O normalde onu takmak mesela. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zamanında o vardı, onunla başını örtüyordu. Bir kimsenin hakkıdır. Ben de öyle başımı örtacağım hakkı. Ama buradaki kasıt başı örtmektir. Ben herhangi bir şeyle başımı örtebilirim. Eyvallah. Eyvallah. Birisinin de hakkı. Ben böyle örtacağım. Eyvallah. Mesela biz de şimdi bir kısmı şalvar diye tutturuyor ya mesela. Erkekler şalvar giyecekler diyor. Yok sünnette şalvar giymek. Ama bir kimsenin işte altına uzun don giymesi sünnet. İç çamaşırı giymesi sünnet. İç çamaşırının üzerine don giymesi sünnet.
Şimdi bizim bu pantolon dediğimiz şeyler sünnetin yerine geçer mi? Er cevap geçer mi? Ama biz bunu eğer ki Hristiyanlara benzemek için giyiyorsak o zaman geçmiyor. O zaman da küfre götürüyor insan. O zaman bir kimsenin göbek deliğiyle mesela aşağıya normalde dizin bu kemik var ya, ayak kemiğinin üzerine kadar bir şeyle örtülmesi sünnet.
Bunun boyuyla alakalı fetvalar var. İşte Hanefiler demişler ki bunun en az bakın en az boyu diz kapağının altında başlayacak. Hanbeliler demişler ki bunun en az boyunu söylüyorlar. İşte baldırında bitecek. En az boyu bu. Bu en şey boyu ne? En yüksek, en aşağıda boyu ne? Bu kemiğini, kemik var ya aşağıda. Bu kemiği geçmeyecek. En uzunu da bu. Yerde sürünmesi yok mesela. Yerleri süpürerekten gitmesi kibirlilik. Kadınların mantolarının, eteklerinin, pantolonlarının yerleri süpürerekten belediyelere gerek kalmaksızın manto ve elbise kullanmaları kibirlilik. Caiz değil.
Bunun gibi. İslam'da eğlence kültürü nasıldır? Bununla alakalı İslam'da eğlence vardır. Bu eğlenceyi yok etmek mümkün değildir. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri iki bayram günlerini eğlence günü olarak tayin etmiştir. O yüzden mesela bunları sınıflandıracak olursak iki bayram eğlence günüdür. Evlilikle alakalı nişan ve düğünler eğlence günüdür. Bir de kendi kavimlerin, kendi kavimlerin kendilerince milli günleri vardır. Onlar da eğlence günleridir. Bu biraz uzun bir sohbet. Bu kadarlıkla kifayet bursun bu. Bunu reddetmek mümkün değil. Hadis-i şeriflerle sabit. Bir Ramazan gününde davul çalarlar. Hz. Ömer Efendimiz onları susturmak ister.
Dur ya Ömer onlar Ramazan bayramı sabahıdır. Onlar otuz gün oruç tuttular. Bugün eğlenmeleri onların hakkıdır der. Hz. Ömer Efendimiz'i durdurur. Hemen aklıma gelen hadis-i şerifler bu konularla alakalı. Yine bir bayram günü, bir bayram günü. İşte şey yaparlar. Ne o? Kendilerince eğlenirler. Onlara bir şey demez. Habeşlilerin, Habeşlilerin kendi milli günlerinde kendi oyunlarını oynamalarına seslenmez. Derler ki bu ne? Soruyor. Soruyor bu ne? Diyor ki ya Resulallah bizim milli günümüz. Bugün bizim kendi bayramımız. Onların o bayramına seslenmiyor. O zaman bir bayramlarda eğlenmek. İki, o kavmin kendi günü, bayram günü tayin ettiği kavimlerin kendi milli günleri diyelim. Onlarda eğlenmek. Onlarda eğlenmek caiz. Üç, erkek çocukların sünnetti ve kız çocukların nişanı ve düğünü.
Bunlarda da eğlence yapmasının, yapmak sünnetin içerisinde. Bunların tabi kendince işte kaidesi, kuralı, dairesi var. Bunlar uzun sohbet. Bayanların vakit namazlarını camide kılmalarını yasaklayan bir ayet ve hadis var mıdır? Bu noktada yasaklayan bir hadis olduğu söyleniyor. İslam'ın kuvvetlendiği zamanlar bir hadis var. İşte onların evleridir mescitleri hükmünde. Ama bu İslam'ın kuvvetlenmesiyle alakalı. İslam'ın kuvvetlenmesi demek şudur. Bir beldede hukuk, İslam hukuku olduysa orada İslam kuvvetlenmiştir. Eğer bir beldede, bir ülkede İslam hukuku uygulanmıyorsa orada İslam kuvvetli değildir. Bize böyle bir algı yaratıyorlar.
Bizim önümüze algı koyuyorlar böyle. Algı operasyonu yapıyorlar. Sanki Müslümanlar kuvvetliymiş gibi algılıyoruz biz. Hadis-i şerif var. Biz denizin üzerinde köpük misaliyiz şu anda. İslam'ın hukuku herhangi bir yerde uygulanmıyorsa orada İslam kuvvetli değildir. Orada İslam'ın hukuku, hukuku uygulanıncaya kadar Müslümanların mücadele etmeleri farzayındır. O yüzden kadınların vakit namazlarında, cuma namazlarında, bayram namazlarında evlerinde kılmaları, erkekler evlerinde kılıyor kadınlara bir şey diyemeyiz ki onunla da, erkeklerin de kadınlarında, topyökün çocuklarla beraber vakit namazlarını, cuma ve bayram namazlarını mescitlerde kılmaları gerekir. İşte bu zamanda mescitleri hiç kimseden yasaklamamamız gerekir.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin İslam kuvvetlenince ölümüne yakın söylemiş olduğu o hadis-i şerifi, esbab-ı nüzul noktasında bugün kabul ediyoruz. Hani hadis-i şerifi kabul ederiz de tecelliyat açısından kabul edemeyiz. Niçin? Çünkü İslam kuvvetlenmemiştir henüz. Allah'ın mescitlerinde zikrullahi yasaklarından daha zalim kim olabilir? Ayet-i kerimesini ele alıp kadınlara, çocuklara, erkeklere mescitlerin kapısının sonuna kadar açılması ve insanlar aile boyu mümkün ise vakit namazlarını ve cumaları ve bayramları mescitlerde kılmaları gerekir. Hazreti Mevlana'nın Şems Hazretleri ile tanışması esnasında aralarında geçen sohbette Şems-i Mevlana'yı söylediği aradığın şeyi dünyada arayacaksın, aradığın şeyi yüreğinde bulacaksın, okuyarak öğreneceksin, severek anlayacaksın sözlerindeki anlam nedir?
Böyle bir şey normalde karşılaştığında böyle bir diyalektik geçtiğine dair bir şey okumadım. Muhakkak okuyanlar vardır, böyle bir şey söylüyorlar ama Eflaki'den, ama Sultanvelet'ten böyle bir şey okumadım. O yüzden onların arasındaki diyalektikle alakalı çok söz duyabilirsiniz. Herkes kendi kafasından böyle bir diyalektik ulaştırıp ortalığı yayıyor. Biraz da bunun üzerinden para kazanıyor. Bizim bildiğimiz şu, bayılıyor çünkü Hazreti Mevlana olan. Hazreti Şems bayılıyor. Hazreti Mevlana dedim. Yani cevabı alınca, hani diyor ya, Hazreti Muhammed Mustafa diyor ki, işte ben hakkıyla kulluk edemedim.
Ama onun ümmeti beyaz tabi eslamı, var mı benden daha şan-ı yüce? Hangisi büyük bunlardan birisi deyince, Hazreti Mevlana, Celalet-i Rumah Hazretleri bineğinden iniyor. Diyor ki, Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri derya gibiydi. İçtikçe içti, içtikçe içti, yok mu daha dedi, diyor. Ama beyaz tabi eslamı diyor, onun ümmetindendi. Bir kadeh içti, sarhoş oldu. Var mı bana yan bakan dedi, diyor. Var mı bana şan-ı yüce dedi, diyor. O diyor, bir kadehle sarhoş oldu. Bu cevap alınca, Allah diyor, Hazreti Şem soyuluyor. Ondan sonra onu alıp, mecburiyetten onu dergaha götürüyorlar. Baygın adamı orada bırakamazlar. Onu alıp götürüyorlar. Bizim bildiğimiz, benim bildiğim diyalektik bu.
Kim kırk gün Allah için ihlasla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır. Hadis-i Şerif. Avarif-ül marifte halvet bahsinde geçen Hadis-i Şerif'in tecellisi, kişinin halvet etmesiyle mi olur? Kırk günün hikmeti nedir? Halvetin adab-ı, erkanı nasıl olur? Evet, bu böyle sufilere bir kırk günlük halvetin de burada şeyi çıkar. Fetvası çıkar. Sufiler, bir kısım sufiler, bilhassa halvette kalmak isteyen, sonradan halvetiye demişler ya onlara, halvetiye ismi de buradan kalır. Halvetiye dergahına girecek olan kimseleri ilk önce kırk gün halvete katarlarmış. Kırk gün halvette sabredebilirse, ondan sonra dergaha girer. Halvetiliğin çıkış noktası budur.
Halvetilik nakşibendiyle, kadirliğin birleştiğinden halveti oldu derler, bilmediklerinden. Halvet kelimesi budur. Kırk gün halvette kalır o sufi. Kırk gün halvette kalır, kırk günlük halveti bitirdikten sonra dergaha kabul edilir. Kırk gün halvette kalmazsa o dergaha kabul edilmez. Bu usuldür. O yüzden halvetilik denir ona. Bu kırk gün insanın, bu normalde bunun karşılığı celvettir. Karşılığının celvet olması da şudur. O halvet, onlar halvetlerini celvetliğin içerisinde yaşarmak. Halveti celvetliğin içerisinde yaşamak ne demektir? İnsanların içerisinde, halkın içerisinde yaşamaktır. İnsanların içerisinde, halkın içerisinde, günlük yapman gerekenleri yaparaktan, kırk gün kendini günah kebailerden saklarsan, ve kırk gün yapman gereken ibadetleri yerine getirirsen, Cenab-ı Hak senin kalbinden hikmet pınarları doldurur, çıkarttırır.
O zaman burada söz konusu olan kimsenin kırk gün sabretmesi. Bir kimsenin yiyeceğinin tesiri kırk günde çıkar. İçeceğinin tesiri kırk günde çıkar insan vücudundan. Bir şeyin tesir etmesi kırk günü bulur. Kırk günü bulur. O yüzden kırk gün bütün her şey dönemlidir. Musa aleyhisselam Tur-i Sinada kırk gün kalmıştır. Her gittiğinde kırkar gün kalmıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kırk gün ihlas ile amel ederse der. Hz. Peygamber de sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine halvet, halvet bir yere kapanmak değildir artık. Dikkat edin buna.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetinde kırk gün bir yere kapanıp oturmak yoktur. Sufilerin bu noktada durdukları nokta var mı? Var. Evet. Bu fakir mesela kabul etmiyor bunu. Ben kabul etmiyorum. Benim için sufiliğe bakmak, sünnet-i Resulullah'tan bakmak. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin en uzun itikafı 20 gündür öleceğiz senedir. 20 gündür öleceğiz senedir. Bunda da mesela bir kimse şu şerhi yapabilir. Bir itikafa girdi, itikafı tamamlayamadı. Kadınlar da, eşleri de itikafa girdi mescitte. Mescitte eşlerinin itikafa girdiğini görünce onların da çadırlarını yıktırdı, kendi çadırını da yıktırdı, itikaftan çıktı.
İtikafı terk etti. İtikafı terk ettiğinden dolayı. Mesela buradan bir sürü şey çıkarıyorlar tabii. O sene işte şeyde aşureye gelince 7 günlük itikaf yaptı. 3 gün durmuştu itikafta. Kalan 10 günlüğü, 7 günlüğü aşurede tamamladı. Muharrem'de. Ama aynı sene, böyle rivayetler var. Aynı sene, yani senesinde, Ramazan'da hem öldüğü seneydi, hem de o 10 günü iade etti diyenler de var. Çünkü bir şeye niyet edince, o normalde nafile vacip olmuş oldu. Vacip, niyet etti, girdi, vacip oldu. Çıktığı itikaftan vacip, onun yerine iade etmesi lazım. O yüzden Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesselam Hazretleri'nin sünnetinde 10 gün. Mekke döneminde, daha henüz tebliğe başlamazdan önce, Hira Dağı'na çekildiği zamanlarda da en uzun gün 13-14 gündür, 15 gündür.
Bir rivayette 16-17 gün derler. Hira Dağı'nda orada şey yapar, halvete çekilir, ibadetle meşgul olur, yiyeceğini, içeceğini alır. Bazı zaman 10 günde, bazı zamanda 12 günde, bazı günde işte 7-8 günde tekrar gelir, tekrar yiyecek, içecek alır, tekrar yukarı çıkardır. Bu da en fazla saymışlar, Hazreti Hatice annemiz diyor ki, 10 fazla, 15-16 gün kalırdı. O yüzden normalde buradaki halvet noktasında, halvet noktasında bizim halvetimiz, insanların içerisinde durup, farzlara riayet edip, haramlardan uzak durmaktır.
Halvetimiz budur. Böyle bir kenara kapanıp, bir kenarda zikrullah yapmayı dedem de yaparım. Tatil o, tatil. Ben onu tatil olarak yorumluyorum şimdi. Git mescide, tekkiye, ondan sonra otur 10 gün, kendi nefsim için söylüyorum, tatil. Önemli olan hani, halkın içerisinde, insanların eziyetlerine katlanmaktır yolumuz.
Hakkınızda laf söyleyecekler, dedikodu edecekler, gıybet edecekler, iftira atacaklar, namusunuza söyleyecekler, çoluğunuza, çocuğunuza söyleyecekler, her şeyimize laf söyleyecekler, tiftikleyecekler sizi, didikleyecekler. Yol bu. Bu yolda yürüyecek olanlar, bunu göze alacaklar. Neden söylediler bize, nasıl söylediler, yok, söyleyecekler. Bu insanlar, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, mazeretlerinin dahi, namusuna dil uzattılarsa, ve onun hakkında, iftira ve bilbette bulundularsa, onun yolunda gidenlere de, bu söylence. Öyle kenarda oturup, su yoksa buna karışmamakla, dervişlik olmadı. İnan dört hak kitapta mı, Arapça mı indi?
Hayır. Kur'an'ı, Hz. Peygamber'e inmiş gibi değil, kendine inmiş gibi okumak, yanlış bir kelime. Olabilir. Herkese indi, Kur'an-ı Kerim. Birisi de diyebilir, bana indi. Bize de derse, bana da indi derse, eyvallah. Ama sadece bana indi derse, sıkıntılı. Hocam, zikirden bahsederken, Allah'ı zikrederseniz, o da sizden bahseder demiştiniz. Orada, orada melekler ve nefsi de zikreder demiştiniz. Allah'ın nefsi nasıl oluyor, onu soracaktım. Dedim ya, buradaki Allah'ın nefsinden, bunlar, müteşabih meseleler, bundan kastın ne olduğu belli değildi. Onu da söyledim. Sor şimdi sen. Mikrofonsuz soramayın. Böyle bir özelliğe bak.
Allah'ın ne kulları var ya. Daha evvelki, sohbetlerinizde, en kavi dualardan birinin, Allah'tan Allah'ı istemek olduğunu söylemiştiniz. Dün dünde kaldı Cancağız. Fakat, şimdiki yeni idrakımızla, dünde kaldı, şimdiki yeni idrakımızla, Allah'ı tasvir etmenin, düşünmenin, yani onu ulaşmanın imkansızlığını, öğrenmiş olduk. Öyleyse biz, ulaşması imkansız olan Allah'a, hiçbir zaman ulaşamayacağımız olan Allah'a, nasıl isteyeceğiz ve o noktada nasıl duracağız ki? Sen ümitsizliğe düşmüştün. Yani bir noktada evet. Yok. Biz ümit ediyoruz halen. İşte onu nasıl ayakta tutabiliyoruz? Hep ümit ederek. Ama ümidimizi neye bağlayacağız? Sevgimize. Yani çünkü eğer gerçekten Allah'a kavuşamayacaksak.
Kavuşacağıma inanıyorlar. Ama hiçbir zaman tanımlayıp idrak edemeyeceğiz. Bütünü idrak edelim. O zaman, hep idrak içerisinde olacağız. O zaman hep onun nimetlerini mi seveceğiz? Veya varlık alemine mi bu noktada nazar edeceğiz? Hayır. Ebediyyen onu tanımakla geçecek. Ebediyete kadar hep tanımakla geçecek. O zaman onu tanımak, hiç tanıyamamak mı? Sen öyle algıladın, sen öyle. Arabi diyor ya, onu bilmek, hiçbir zaman onu bilemeyeceğini bilmekte. Arabi ne söyledi, onu sordu. O zaman, o zaman biz umudumuzu ve ümidimizi nereye dayayacağız? Yani illa, böyle kuşları, bahçeleri, ormanları mı seveceğiz? Ya kendimize eşleri, kadınları, kızları, o cennet şeyini mi seveceğiz?
Az önce varlık oydu. Ne oldu? Varlıkta çıktı mı yani? Yok, ben bundan sonra dedim varlığa tutunayım, yoksa tutunamayacağım. Tutunacak bir şey kalmadı, eğer Allah'a, hiçbir zaman ulaşamayacak. Sen ama bana tutun dermişsin. Tutunmasak zaten ne var mı? Tut. O şeyi yakaladık elhamdülillah. Ben ne bilirdim iki sene, üç sene, beş sene önce böyle şeyleri yani ben bilmezdim. Bilirdin de bilmezdim. Sayenizde babacığım, Allah razı olsun inşallah. Ama şehrin hiçbir payımız yok yani. Nereden düştün deme. Nereden düştün? Daha sen diyorum, bugün çocuklara diyorum, oğlum gidin hadi, usul usul kaçın yani. Ya sen batmayın bu çıkıra diyor. Bakıyorlar. Ama gerçekten umudumuzu bağlayabilecek, şimdi konuştuk ya, umudumuzu bağlayabilecek, nereye bağlayacağız yani?
O sonuçta bilinmeyi istedi, bilinmeyi istediği için, biz bilmek noktasında, onu tanımak noktasında, ümidimiz de, gayretimiz de, hep onu bilme ve tanıma noktasında yürülecek. İmkan var mı? Neden olmasın ki? O bilinmeyi sevdi çünkü. Ama o bilinmeyi severken, biz bir veçesini, bir perdesini gördükçe, o ikinci bir perde. Onu gördükçe üç, onu gördükçe dört, onu gördükçe beş, onu gördükçe altı. Bunu sonsuz bir ayna olarak düşünebilirsin. Ve bu yolculuğu, sonsuz bir şekilde, sonsuz bir şekilde, kendimce öyle diyeyim, senin üzerine bir hayal kursam, sonsuzca, sonsuzca, milyonlarca, milyarlarca aynada, onu izlemek, onu görmek olarak, bunu görebilirsin.
Bu bitmek, tükenmek bilmeyen, bıkıp, usanılacak bir şey değildir. Hayretten hayrete geçer. Bu, zevkten, zevke geçmek gibidir. Bu halden, hale geçmek gibidir. Ve her bildim, her buldum, her gördüm dediğinde, o öyle yüceler yücesi, o öyle kudret, öyle sanat sahibidir ki, her gördüğünü, her gösterdiğini, bir daha asla göstermez. Her hayretin sonunda, bir hüsran mı yaşar? Her hayrette, yeni bir hayret başlar. Her hayretin sonu, hüsran değildir. O olmadığını, her hayretin sonunda, upuzun, upuzun, harika, coşkuda bir zevk vardır. Ve bilirsin ki, o hayretten, daha fazla büyük hayrete, o coşkudan, daha büyük bir coşkuya, o zevkten, daha derinlemesine, bir zevke, o incelikten, daha ince bir derinliğe, gideceksin.
Ve bu ümitle, her daim kulaç atarsın. Bu ümitle, her daim adım atarsın. Bu ümitle, her daim koşarsın. O koştukça sana gelir. O sana geldikçe, sen koşarsın. Koşarsın, koşarsın, koşarsın, o da senin önünde, hayretten hayrete, hayretten hayrete, hayretten hayrete geçer. O bir türlü, kendini tanımla atmaz. O kendisidir. Bilirsin ki, kendisinin de sonu yoktur. Ama, insanoğlu, bu noktada çok, arzu ve istekleri bitmez. O hep tanıma noktasında, hep bilme noktasında, gider. Bu da Allah'ın hoşuna gider zaten. O tanımak istedikçe, o bilmek istedikçe, onun önüne yeni hayret makamları koyacaktır. O yüzden, Hz. Peygamber, sallallahu aleyhi ve sellem, Allah'u alem, sana hakkıyla kulluk edemedim, ya muhabud, demiştir.
Allah'u alem. Bu, ümitsizlik değildir. Bu, hayretten hayrete geçmek, zevkten zevke geçmektir. Bu, derinlikten derinliğe geçmek, bu, genişlikten genişliğe geçmek, bu zaman içerisinde zamandan geçmek, hal içerisinde halden geçmek, bu, yar içerisinde yarı aramak gibi bir şeydir. Bunun sonu yoktur. Bu da, insanda muhteşem bir zevktir. Zaten zevkten gidiyor yani. Öyle gider, başka türlü gitmez. Başka tatmin yok. Yok. Yok. Sufiler zevk ehlidir. Zevk ehli olmasalar, burada yaşlı olur. Tabii yok, o işten olmazsa, her biri masadan kalkmadır, zevk ehlidir. Bize medreseden çıkma lazım değil, zevksiz oluyorlar. Yarın yine başlayacaksın yoksa sen. Arkadaşlar aklı almak için buradayız biz zaten.
Bize normal akıl lazım değil. Ayalı yaptığına gidiyoruz, ayarı bozulmuş. Hoş geldin. Ayalı bozulmuşlar. Allah yoktur, peygamber yoktur. Ayalı kaçırsın diye. Bana gitme, bana gelme. O yok, bu yok, kim arıyorsunuz? Ben de gitsem, hakkımı helal et. Sen gelirmişsin benim gibi, ne yapıyorsunuz? Sen benim babama gel. Ben de gitsem, çıkamıyorum bir tane. Yani benim babama bak, ayalı yaparım basama. Tutmam mı hocam ayağını? He? Ayağı tutmam mı? Kimin?
Benim babama gelse ayağı tutmam mı? Onun mu? Bilmiyor musun sen, tutturun diyorsan, söyleyecek lafını? Burada ayağı tutmuş bir kimse görüyorsan, sen de dahil. Tabii ya, sufilik böyle bir şey işte. Şimdi adam başka bir dergaha gitse, gelse, bir şey olsa, gelse buraya, adam adamın ayarı kaçar. Adam der ki, ya ben nereye geldim buraya? Ben dergaha gittim, herkes orada öyle susuyor, bekliyor. Sesi yok, kelam yok, söz yok, hiçbir şey yok. Burası curcuna. Vur patlasın, çal oynasın burada. Evet. Benden kaynaklanıyor. Ayar yok ya ben de.
O yüzden ayarsızlık hakim oluyor. Allah iyi yesin inşallah. Olsa işimiz ne burada? Gider evimizde otururuz, sıcak sıcak evden su çıkmadı ya. Tabii sufi, yani sufiliğe, tasavvufa, bakış açısı da bunda etken. Yani tasavvufa, bakış açısı veyahut da tasavvuf dediğimiz şey, eğer kendini tanımak, bu manada kendini tanımlamak ve bu manada Allah'ı sevmek, Resulünü sevmek, bu yolda gitmek ise, bu sefer çizgi farklı olmuş oluyor. Mesela ehli tasavvuf, muhakkak namazı da öğretir, orucu da öğretir, ondan sonra ibadetleri de öğretir.
Ama asıl öğrettiği şey, Allah'ı sevmek, Resulünü sevmek, iyi ve faydalı işler yapmak. Bu noktada insanlara muhabbetli davranarak da sağlamaya çalışmaktır. Böyle olunca, bizim sufi anlayışımız da, Allah'a yakınlık, çok ibadette değil, çok ibadette değil, çok iyilikle mümkündür. Çok iyilik ve güzel ahlakla mümkündür. Böyle olunca, çizgi farklılığı oluyor. Yani siz Allah'ı tanımayı, Allah'a yakın olmayı, sahabelerden baksak mesela, Hz. Ebu Bekir radiyallahu anh Hazretlerine, Hz. Ömer'e, Osman'a, Ali'ye baksak, veya diğer sahabelere baksak, mesela onların hayatlarında böyle çok uzun uzun ibadetler ettiklerini göremezsiniz. Ama onlarda mesela Hz. Allah'a karşı, bitmek, tükenmek bilmeyen bir muhabbetleri, ve etrafındaki insanlara karşı, bitmek, tükenmek bilmeyen yardımları ve hoşgörüleri, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine karşı, bitmek, tükenmek bilmeyen bir bağlılıkları ve tabiyetleri vardır.
Yani ölümle çelik çomak oynanlar. Ölümle çelik çomak oynanlar. Maddiyatta parayla çelik çomak oynanlar. Makamla çelik çomak oynanlar. Durdukları nokta, bu benim kendimce gördüğüm, kendimce tespit ettiğim şey. Durdukları nokta çok ibadet değildir. Mesela size ben şimdi bir sahabeden bir şey örneklesem, siz dersiniz ki ya sahabe ne yapıyormuş?
Otururlar, çalgı çaldırırlar mesela. Bir başkası gelip eleştirmeye kalkar, yürü git sen buradan der ona. Yürü sen git bak işine. Enteresan durdukları nokta vardır. Ama bir cihat esnasında ölümle dalga geçerler. Bakın ölümle dalga geçerler. Bir tasadduk esnasında parayla dalga geçerler. Birisine iyilik yapma noktasında dalga geçerler. Yani hayat onların için bir dalgadan ibarettir sanki. Öylesine yakın olmuşlar. O yüzden yakınlıkta vesile arayın derken, yani tam muhakkak insanlar ibadetlerini edecek bu noktada. Sakın öyle farklı bir noktaya geçmeyin. Ama bence en az ibadet kadar önemli olan, insanların güzel ahlakları ve etrafıyla olan ilişkileri.
Geçenlerde bir şey fark ettim babacığım, onu soracağım. Ders çekiyorum. Ders çekerken bir anda, bir anda değil böyle, bu çok genel, yıllarlık bir şey. Bir baktım dilim çalışmıyor. Dilim durup, elim durup, her şey durup. Ama içeriden birisinin ders çektiğini gördüm. Yani tabiri caizse bir an gözüm böyle açıldı gibi oldu. Sonra bunu namaz kılarken de gördüm. Yani içimde bir şey var, dersi o çektiğini gördüm. Baktım dilim çalışmıyor, elim de çalışmıyor ama ders çekiliyor. Biraz sonra, yani daha farklı zamanlarda, bunu namazda da gördüm. Baktım namazı kılıyor. Hani tabiri caizse, ben ona ayak uyduruyormuşum gibi. Bu parmak, şey, tırnak, ayak uyduruyormuş gibi oluyor.
O kim oluyor babacığım? Bizde hiç olmadığından bilemiyoruz. O nasıl bir şey oluyor yani? Olunca anlayacağız. Olmuyor. Yanlış bir şey mi bu? Bilmiyoruz, bir bakalım oluyor mu, olmuyor mu? Biz de o zaman anlayacağız. Sende oldu mu hiç Hüseyin'e? He? Hiç başkasında oldu mu böyle bir şey? Kimsede olmamış. Benim mi acaba? Kimsede olmamış bir örneği olsa bileceğiz. Var mı böyle bir şey olan içinde? Ne oluyor mesela? Okuduğu süreyi başka biri sokuyor içinde.
Başka? Olan var mı? İlk falan çalışıyor, içeride okunuyor. Doktor sende nasıl oldu? Ne?
Kalbinden geldiğini anlıyorsun. Başka? Ne oluyor? Senin ihtiyarının dışında. Kendiliğinden oluyor. Ben öyle sanki ben kendimden giriyorum, namaz kılıyorum. Böyle haklı salmışım, namaz kılıyorum. Başka olan var mı böyle? Namaz kılarken kulağlar sanki daha önceden, belki de önce gidiyor. Yani böyle bir farkı oluyor. Başka? Ben de namaz kılarken böyle sanki namazdan kalktığımda farklı bir halinden gelmişim gibi. Böyle çok namazdan çok 10 saat, 10 saatlik yıkılıyorum. Böyle bir şeyden kalkmışım gibi olur.
Öğretirken başıma gelmişti efendim. Lafzayı celal, yani idrakim dışında, yani isteğim dışında lafzayı celal ve ağlamak çıkmıştı. O olmuştu yani başka bir şey. Öğrenciyken derken kaç? Doksan yedi oldum. Kaç yaşındaydın? On dokuz, yirmi yaşındaydın. Bir daha olmadı mı hiç? Yok. Başka? Oluyormuş. Oluyormuş. Bak bunda hep oluyormuş. Şu an konuşuyor mesela içeride mi? Şimdi konuşuyor mu hala da? Ne dedi? Yani demin mesela konuştu. Az önce konuşmadın mı? Söz aldı dedim mesela. He. Yani bunu söylememe, red söyledi. Anladım. Başka bu konuda bir şey söyleyen? Hani iletişim de derken evet, dünya yavaşlıyor, yavaşlıyor, herkes yavaşlıyor, herkes yavaşlıyor, hale gitti.
Şeyde bu hocam, demin Şemsettin Tebrizi Hazretleri ile Mevlana Hazretleri'ni söylerken de dedi, reddetti mesela onlarla konuştu. Onların sözü olmadığını söyledi. Onlara sordu. Onlar dedi, reddetti Şemsettin Tebrizi Hazretleri ile Mevlana Hazretleri o kağıtta yazan konuşmayı yapmadıklarını söyledi. Onunla konuştu. Teşhis. Direkt. Hem Hazreti Şems'le konuşmuş, o içindeki, hem Hazreti Mevlana ile konuşmuş, ikisiyle konuştuktan sonra demiş ki, bunlar bizim sözümüz değildi. Reddetmişler. Reddetmişler. İçindeki bir şey ikna etmiş, içindeki biz söylüyor. Öyle mi? Öndürüyor. İçeride yiyor, öndürüyor. İçindeki ne değil mi?
Ne sence şeyi? Başım, bir şey yapmayın. Büyük, al. Saçtan alacağım. Öncelikle. Vay yavrum. Genceciksin bir de. Git git çocukça. Herkese çekiyor. Tamam sıkılıyor. Oh, sen bir şey yapmayın ya. İşin yolunu bulmuşsun sen ya. Koşturuyor arkasını. Ayy. Böyle de var. O önde sen arkadasın ya. Öldürüyorlar. Eyvay vay vay. Doktor, neyi taş vereceksin buna? İçeride yorulmuşsun. Oldu. Sendrom daha da artıyor ya. Çok son. Öncelikle. Bah. Ben bir de bunu fark ettim. Bu bende çok yani böyle. Hani tabiri caizse. Bunu. Yani varmış ama bende bu. Bunu. Siz işliyormuşsunuz babacığım. Bunu Gürtçü'ye göndereyim. Bir ayar yapsam. Hocam buradan gidelim ben.
Ama buradan gidelim. Kolay diyorsunuz. Ben oturmam ama karşıdası oturum hocam. Bak gitme. Ben buna ilaç veriyorum ben. Soruyorum. Tamam diyorsunuz. Bir saat bana bir bakmışız aynı otomatik. Hiçbir sıkıntısı gelme. Çiftli zaten saat gibi olur diyorsun. Formatı mı ihtiyaç var? Kardeşimizin bir kardeşimiz. Burası değişmiş sen gelmediğinden beri. Sen yokken bu biraz değişti o zaman. Efendim hocam. Uslap nerede yok beysa lan? Aliye ne kadar bu? Uslap mı? Lan uslap nerede? Ha bak buradaymış. Burada adamın. Eeehv. Tamam valla. Böyle giderse öyle olacak zaten.
Allah iyilsin inşallah. Başkalarında da oluyormuş demek ki senin bu olan şeyden. Her insan bunu yaşıyormuş gibi. Önce geliyor ama. Demek ki yaşamayanlar da var ama. Yani tanımlamaya çalışıyorum ve bilmediğimi görüyorum. Senden önde koşması enteresan. O bariz olsun. Beni koşturuyor yani. Arkandan koşturuyor. Çok kuvvetli. Çok kuvvetli onu istediyor. Senden kuvvetli yani. Ben de çok kuvvetli. Doktor işim çok zor. Benim şeker bunun yanında solda sıfır olur. Ne olacak? Beninkine bir ilaç veriyorsun olmuyor başka veriyorsun. Olmuyor başka veriyorsun. Beninkini bir türlü düzeltiyor. Eee bu ilaçsız. Ama efsinlamak mı lazım? Bu tarz yakalar ne hasta olduğunu kabul etmediği için.
Bunun tebalansı yok. Bu iyi bir şeydir onun için. Değil mi? Bu yüzden hastasını, hastasını diyene bir şey yaparak da. Kısa sen hastasın. Ben bunu yaşamıyorsun. Ben hastasın. İyi ki doktorum uzara. Vallahi iyi ki doktorum uzara. Ali sende olmuyor mu böyle şeyler? Öbürü Ali Karadağ. Komandarı konuşuyor mu? O da dünden razıymış. Ayağa kalktı. Vay vay vay … Aman yarabbi ya Resulallah. Hocam vallahi nereye geldin?
Beledeyi bak ha. Fiziklerin kafası biraz kırık oldu. Ondan da sorun yok yani. Bir problem yok görmüyorsun yani. Burada ilk kere iki dört yapmıyor. Beş yapıyor gibi geldi bana. Her şey yoldan. Hocam seninle kaybettik ya. Ben kendimi buldum öyle. Oyy. Fatih Hoca. Ama sen fizikçi değilsin değil mi? Senin neydi böyle? Dinlersin efendim. Sen ne diyorsun? Fizikçiye? Allah'ın varlık olsun. Olacak bunların hepsi. Şimdi birisi anlatmıştı. Ankara'da Yakup Efendi vardı.
Allah rahmet eylesin. Vefat etti o. Çolunmacı Mustafa Efendi'nin Lügabba'larından birisiydi. Lügabba'ydı o ama halifeydi. Şeyh Efendi de söylediydi. Oğlum halife o diye. Ondan sonra. Neyse. Çolunmacı Mustafa Efendi vefat ettikten sonra şeyhin birisi. Şimdi şahıs söylemeyeyim artık. Beşon avanesiyle beraber oraya hemen dergaha onları ziyarete gitmişler Ankara'da. Ondan sonra. Böyle bir koltuk var tabi. O koltuğa da hemen o şeyh efendiye oturtturmuşlar. Hoş geldiniz diye. Avanesi de orada tabi. Neyse sohbet etmiş. Mevzuyu şeye getirmiş. Demiş uğraşmayın. Hani şeyhiniz vefat etti. Bize bağlanın demiş. Yakup Efendi Allah rahmet eylesin. Demiş ki. Efendim demiş. Vallahi biz de çok istiyoruz bir yere bağlanmayı.
Orada 4-5 tane o derviş görevlendirmiş. 4-5 tane. Demiş ki onlara. Demiş siz habere istihare yapın. Her perşembede gelin. Burada istiharelerinizi anlatın arkadaşlara. Bir yerden bir işaret olursa gidelim onlara intisap edelim. Şimdi demiş ki o şeyh efendiye. Efendim demiş. Vallahi de demiş. Biz de çok istiyoruz. Bir yere intisap etmeyin. Ama demiş. Şunlar var ya demiş. Ondan sonra. Bunlar demiş. Habere istihare yapıyorlar. Bir yer görmediler. Efendim demiş. Görseler demiş. Biz demiş. Direkt intisap edeceğiz. Şeyh efendi bakmış. Burası normal bir yer değil. Ya demiş. Yürümüş gitmiş. Hani aklın, aklıla alakalı değil. Normalde şimdi adamla intisap edecek.
Gelmiş. Bana intisap edin diye. Onlar da diyorlar ki. Biz rüyamızda görerek de intisap edeceğiz. Bu şimdi akli bir şey olmuyor. Tabi akli bir şey olmayınca insanlara normal gelmiyor. Şimdi buradaki der sohbet de normal gelmez. Adam diyor ki içimde birisi var. Benden önde koşuyor. Ben onun arkasından koşuyorum. Bizim doktor da diyor ki şizofrenik. Yani fizikçiye soruyoruz. Fizik öğretmenine. Diyor mu ilk gel iki dört etmiyor. Beş ediyor. Normal. Çanakkale'de öğretim üyesi hocam bu da. On sekiz Mart'ta. Videolardan görmüştüm efendim. Görmüştüm. Kendime yakın hissetmiştim. Demek onlar kaynaklı. Evet. Kendine yakın mı hissettin? Yok sorulardan.
Yani sorduğu sorulardan. Evet. Biraz meşhurdur kardeşimiz. Allah razı olsun. Hocam bunlara cerrahine olacak o zaman. Bunlara cerrahine olacak. Aynen. Canakkale'de boğazdan top yakınlı öğrencilerde. Çırpınıyorlar sudan çıkmış balık gibi. Onun hocam enteresan soruları vardır öyle. Hocam enteresan soruları vardır öyle. Öyle varlıkla, metafizikle enteresandır öyle. Sizin kanaldan yani. Evet. Benim hassasiyetim siz biliyorsunuz. Malum ben de biraz çatlarım da. Oradan olsun bir soru soruldu işte. Hala ben oraya takırı kaldım. O geniş ev alınmazsa acaba o ev yıkılacak mı? O yuva yıkılacak mı? Nasıl nasıl? Hani bir geniş ev isteme. He. He orada ben biraz takırı, beni biraz oydu. Biz ne ne kardeş ya?
Hayır yani bu böyle bir soru soru. Sana ne kardeş ya? Eyvallah. Allah Allah. Yıkılacağı varsa yıkılır. Belki de yıkılacak daha iyisi, daha yenisi yapacaklar. Nerede mi diyor? Belki de kıymet bilemeyecekler. Yıkıldığı için yıkıntının altında kalacaklar. Onu nereden anlayacağım? Arif anı seyreyle. Bak Arif anı seyreyle. Bakalım Mevlam neyle? Neylerse güzel eyler. Bazen insanlar nimetin hakkını veremez. Veyahut nimetin şükrünü, nimetin hamdını eda edemez.
Nankörlüklerinden dolayı evleri yıkılır. Bazen de evdeki birisinin, evde herhangi birisi nankörlük eder. Zulm eder yani. Birisi mazlumdur. Birisi de zalimdir. Cenab-ı Hak, onlar o zalim, zalimliğiyle orayı yıkar, mazlum hürriyete kavuşur. Bilemeyiz bunu.
O yüzden bir şeye öyle dışarıdan günbedek hükmedilmez. Ev yıkılacak mı? Bizi ilgilendirmez. Arı baldan kaçmazmış. Sen bal ol, arılar başında toplansın. Anladın? Benim meşhur tezimdir. Herkes için geçerlidir bu. Sen iyi bir adamsan, hiçbir kadın seni terk etmez. Sen iyi bir kadınsan, hiçbir adam da seni terk etmez. O yüzden. Bir ev yıkılır mı? Yıkılır. Ha bilinmez. Benim yine hani bir kimse... Bu unutmayın bunu. Mümin ise bir insan, Müslüman ise, zulmederse, Allah o imanından onu dolayı bu dünyadayken adalet eder. Zulm ettiğinden dolayı Cenab-ı Hak onu bu dünyada bir sıkıntı verir, bir problem verir.
Böylece o zulmünün karşılığını bu dünyada öder. O da bunu anlar, tövbe ederse, geri dönerse, Cenab-ı Hak onu lütfeder, ikram eder. Başka bir yere zulmetmiştir o kimse. Bilinmez. Bilinmez buna. Bazen seyrederim ben böyle geriden. Yani seyrederken şöyle seyrederim. Üzülür insan da bakarım ben şimdi. Yani o ona zulmet dedi. O ona zulmettiği için, o da ona zulmetti. O ona zulmettiği için, o da oradan bir zulüm gördü. Zincirleme gidiyor. Bakıyorum, hey kurban olduğumla Allah diyorum. Nereden nereyi denkleştiriyor? Nereden nereyi hesabını görüyorsun diyorum ben. Tabii dışarıdaki kimseler kendilerince, meseleyi görmeyenler, bakmayanlar veyahut da bundan uzak olanlar telaş ediyorlar.
Telaşa mahal yok. Herkes kendince tövbe edecek. Ya Rabbi, ben nerede yanlış yaptım diyecek. Dönecek yer. O yüzden evim küçük değil, yıkıyorsa yıkacak. Allah belki de ona daha büyük bir ev verecek. Bilemeyiz ki. Veyahut da o küçük evi hamd etmediğinden dolayı yıkaraktan elinden o da gidecek. Onu da bilemeyiz. Bize sorulan şu. Bunun hükmü ne? Biz de hükmü ne söyleyeceğiz. Gerisi bizi ilgilendirmiyor mu kardeş? Böyle insan rahat edemez. Huzur bulamaz. Ben çok özür dilerim de şimdi ben Bayburtlu'yum. 20-30 bin nüfusu var. 1-500 boşanma davası varmış. Bunlar böyle artık yani... Kötü ahlaklarından. Bursa'da 12 bin boşanma davası var.
Kötü ahlaklarından. 9 bini kadınların internetten kocalarını aldatması. Kötü ahlaklarından. Kötü ahlaklarından. Adamlarda kabahat. Kötü kesiyorlar. Mesela kasaba döndüler. Adamlarda kabahat. Adam kabahat efendim daha baş edemiyor kesiyor. Adamda kabahat. Adam erkek kadını mutlu etmesini bilmiyor. Yani kadına görmüyor ki kurban olur. İstiyor her şeyi istiyor. Onu istiyor bunu istiyor onu istiyor. Erkek kadını erkek kadını mutlu edemediğinden kaynaklanıyor. Efendim akşam otobüste de bir bakın özür dilerim. Ben 3-3 daha veriyorsam beni bağışlayayım. Otobüste de erkekler böyle. Bitmiş yorgunluğundan. Cadde de heykele çıkın bakın bir tane bakımsız kadın var mı?
Hepsi böyle şey gibi kral tatman gibi gidiyorlar. Erkeklerin yani inanın ben kendi cahilhane teşhisin erkekler kadınların taleplerine onların hayat standartlarını yüksek tutmak için verdiği çabadan kanseri erkeğe, trafik kazası erkeğe, iş kazası erkeğe. Yani ben bilmiyorum. Bir de ondan sonra gidip boşama davası açıyorlar. İnanın iki tane benim arkadaşım burada aile mahkemesinde bir başı iki tane kadın hakim erkeklere kanunun çiftli standartını protesto etmek için boşama hakimliğinden istifa etmişler. Üzülüyorum efendim. Adamdadır kabahat. Kabahat adamdadır. Erkek kendisini yetersiz gördükçe, yetersiz gördükçe kendi yetersizliğini başka alanlardan doldurmaya çalışır.
Başka alanlara müsaade ederekten onu doldurmaya çalışır ki o zaman batar. Eğer erkek yeterliyse kendince erkekliğine, bilgisine, ondan sonra becerisine, kendince kendisine bu noktada güveni varsa tam ise onun taviz verme gibi, onun başka alanları açma gibi bir şey olmaz, düşüncesi olmaz. Bu erkeklerin yetersizliğinden kaynaklanır.
Erkeklerin bu noktadaki kendine olan güvensizliğinden kaynaklanır. Aileyi muhafaza eden, koruyan bu noktada erkektir. Erkek bu noktada aileyi götürebilecek dirayette ise bu tip problemler yaşanmaz. Yuvayı dişi kuş yapmak hoşuna mı demişler? Öyle demişler de kadınları onare etmişler öyle. Yuvanın içini dişi kuş yapar. Başında duran ama adamdır. Başında adam durmazsa, dişi kuşun yapmış olduğu yuvayı gelir başka birisi yıkar. Onun yumurtalarını birisi gelir kapar oradan, çatlatır. Birisi onun civcivlerini alır götürür. Yuvanın içini dişi kuş yapar.
Doğru. Bunda bir sıkıntı yok. Ama velakin o yuvayı koruyacak, muhafaza edecek, orayı dizayn edecek, orayı normalde belli bir ölçüde götürecek olan erkektir. Erkek bilgisiyle, dirayetiyle, ahlakıyla, faziletiyle ailesini selametliğe götüren insandır. Bir ev yıkılıyor mu? Ben kadına kabahat bulmam. Özür dilerim, ben bağışlayayım da. Şimdi hep gün kadın cinayeti, kadın cinayeti. Bunun biri birinde erkek suçlu, ikisinde erkek suçlu, hepsinde mi erkek suçlu? Adam normalde bakar, kadını terbiye etmek için, kadını doğru yolda götürmek için uğraşır. Eğer olmuyorsa, çok basittir.
Kadını boşar. Gider olan bir kimseye alır. Eğer adam adamsa, gider olan bir şeye alır, adam gibi ailesi devam eder. O kadın kendini rezil eder. Kadın rezil olur. Bu görünür der ki herkes, etrafta herkes şunu der. Bu kadın dost doğru kadınlık yapamadı. Boşandı, aha rezil rüsva oldu. Adam da gitti, bir daha evlendi, dost doğru bir ev kurdu. Bitti. Bu kadar basit. Zaman içerisinde, kadın da adam da bir ev kuramıyorsa, ikisi de basit, pasif insanlardır. Bu kadar basit. Neden adam gidiyor, katil oluyor? Zayıflığından, cahilliğinden, bilgisizliğinden, kabalığından, güzel ahlaklı olmadığından. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri'nin eşleri bizi boşamasın diye fırıl fırıl dönüyorlardı.
Hazreti Ebubekir Efendimiz'in eşleri fırıl fırıl dönüyordu. Kıymetli insanlardı çünkü onlar. Kıymetliyse bir kimse, etrafında herkes fırıl fırıl dönüyor. Altına, at buradan şimdi bir tane sarı lira ver, buradan pencereden dışarı fırıl atayım atayım bak. Yerde kalır mı?
Sen altınsan yerde kalmazsın. Herkes için geçerli. Altınsan yerde kalmazsın. Teneke sen herkes bir tekme vurur. Sen kendine altın etmeye bak o zaman. Herkes için, kendine, kadın için de geçerli, erkek için de geçerli. Kadın çok kıymetliyse adam neden bıraksın onu? Kadın harika, kıymet. Akıyor kadından ahlak akıyor, terbiye akıyor, iyi niyet akıyor, tevhazı akıyor. Ondan sonra her şey akıyor. Muhteşem bir şey. Erkek geri zekalı mı boşasın o kadını? Bir erkek düşünün, fazilet akıyor, iyilik akıyor, güzellik akıyor. Erkek adam. Kadın geri zekalı mı bıraksın o adamı?
Ya da nankör, ondan bırakacak. İkisinden biri. Ya geri zekalı ya nankör. Herkes için geçerli bu. Şeyh Efendi derdi Allah rahmet eylesin. Oğlum altın yerde kalmaz derdi. Altın yerde kalmaz. Dörülmüş bir şey değil. Çocuk yutsa küçücük bir altını, affedersin çocuğun bokunu karıştırırlar altını bulmak için. Doğru mu? Bitti. Altın hiçbir, her yerde altındır. Kalmaz hiçbir yerde. O yüzden ben hiç kabahat bulmamış bir şey. Ben bakarım. Derim ki altınsa o meydanda kalmaz. Birisi kapacak onu. Birisi kapacak onu, birisi alacak. Altın değilse söyleyecek. Bir laf yok zaten. Ne yapacaksın ki? Değişen bir şey yok.
Herkes kendi ayarına göre gider. O yüzden benim nazarımda erkeklerdir suçlu olan. Kadınları suçlamak kolay. Adam adam olsun. Gülsün bir daha ev korusun, bir daha şey yapsın. Ne öldürüyor ki, ne şey yapıyor ki. Ben keskinceyimdir biraz bu işlerde. Namade mesela işte kadın boşanacak. Boşanmak istiyorsa hemen boşa derim ben. Bekletme, ikileme. Hiç. Ya sen boşanmak istiyorsun. Boşa, ikileme hiç. Adam kendine güveniyor. Boşacak, bir daha evlenecek. Kadın kendine güveniyor. Boşanmak istiyor. Boşanacak, gidecek. İkilemeye gerek yok. Allah yoluna çıketsin. Allah rahmet eylesin Şeyh Efendi diyormuş o zamanlar. Oğlum bayanlara diyormuş bilhassa erkeklere de.
Mustafa Efendi'ye danışmayın o keskindir bu işlerde. Hemen boşanacaksa boşar. İşte gidileceksin. Gidilir oğlum keskinsedir ona danışmayın diyormuş. Sonradan dediler bana böyle böyle. Doğru söylüyor dedim ben. Ben dedim keskinim bana dedim danışmayın. Ben hala da derim ben keskinim bana danışmayın derim ben. Eylül'le alakalı meselelerle. Allah muhafaza eylesin. Ben uzun sürdürmem bir şey. Kadın boşanmayı aklından geçirse ben derim ki aklımdan geçirdi mi geçirdi. Hemen boşan derim. Bunu kadın senin aklından geçirdi mi geçirdi. Söyledi mi bunu sana söyledi. Durma hemen boşan derim ben. Öyle olduğumdan ben kendimi frenlerime. İşte ananıza sorun, babanıza sorun, ailenize danışın.
Kendimce ben fren koyarım kendime öyle söylüyorum. Gerçekten ama benim tarzım, tavrım bellidir kendi iç alemimde. Veya bir erkek bir kadını boşayacağım diyor mu? Ben derim ki hiç durma. Hemen boşan. Bu bir insanın kendi tarzı. Biraz sert, sivri, keskin ama benim hayatım böyle. Düşüneceğim böyle. Allah yiyesin inşallah. Bunun da zaman içerisinde hep ben doğru olduğunu gördüm yalnız. Zaman içerisinde bu doğru olduğunu ben kendimce gördüm. Yürümüyor, olmuyor. Hani bazen deve muhabbeti yaparım ya. Hani deve bir bağ yediği zaman kimi deve vardır bir bağ yer bozulur. Bir daha asla bağa girmek istemez.
Öbür deve bağ atar atmaz gider. Bozmuştur deve artık kendini. Bir daha bağ tutmaz için. Kimi deve vardır bağdan kendini bir çıkardır mı cesaretlenir. Oyun yapar artık. Kendini bağa verir. Öbürkü de onu bağladım der. Oturur üstüne. Bu kendini söker. Gümbürtek onu bağlar, devir verir onu. Hani dövüş orazları var ya kaçmayan o vardır. Yirda'ya, yirda'ya kan revan içerisinde kalır. Upuzun rink derler. Rink'te upuzun yatar. Herkes onun kaç tane para oynar orada. Aslısı ise o kaçmaz. Ben öyle horozlar gördüm. Adam geliyor, horozun yıkıyor orasını, burasını. Kaçmıyor. Hayvan duruyor. Yatıyor hayvan. Şeyden, rink'ten. Öbürki geliyor, eşeleniyor, tiftikleniyor.
Ne bağırıyor ne kaçıyor. Gözümle gördüm ben bunları, şahit oldum. Bitiyor maç. Berabere bitiyor çünkü. Kaçmadı da bağırmadı da. O kaçmayan, bağırmayan horoz var ya yerde yatanın. Dövenden fazla para veriyorlar. Yerde yatıyor horoz baygın. Kafası soyulmuş, beyni çıkmış. Gözüm özü yok, kaybolmuş. Kan revan içerisinde. İşte horozun sahibi orada kim? İşte Ahmet. Ahmet horozuna 5 milyon verdi. 10 milyon verdi. Açık artırmaya giriyor horoz. Neden, bilmiyorsunuz bunu. Bink'ten çıkmadı, bağırmadı, kaçmadı hiç. Damarı sağlam. Bakın damarı sağlam. Senin adam ne diyor peki? Anteş. Ne diyor?
Diyor, ne o? 8 sülalesini biliyorum hocam diyor. Bunun kızının, oğlunun, bunun darunun, kızının, yengisinin çocuğu bu tavuk diyor. Evet. Bu tavuktan diyor, oğuzun yavrusu da. Bir de diyor, ben diyor bunu diyor, nerede görsem tanırım diyor. Ondan yatıyor, ondan kalkıyorlar yani. Evet. Aynen dediğiniz gibi hocam. Hiç, o yatsın diyor, canını veririm ona diyor. Bitti. Kaçtığı zaman, ertesi gün zaten piyasaya çıkmıyor adamlar. Orası kaçsın, ertesi gün piyasaya çıkmıyor. Bu odur. Bir kimse bir sefer gözünü kapıya dikti mi, ikinciye de dikecek yok. Bunu unutmayın hiç. Hayat felsefesi bu. Benim kendi hayat felsefem. Birisi gözünü kapıya dikti, böyle normalde işte gözünü kapıya bir sefer çevirdi mi kapıya, gidecek ya.
Bir sefer gidecek o. O bir sefer gözü kaydı onun kapıya. Biz senin, Oktay olsa, Nuri filan olsa da muhabbet dinle senin. Biz şimdi deve güreşi seyreder de, Oktay'a diyorum, Oktay, bunun gözü diyorum kapıda, bu gidici diyorum ben. Yapma efendim ya diyor. Bu diyorum gidici, bu diyorum kapıya baktı diyorum ben bir sefer. Deve bir sefer kapıya bakıyor, bakıyor nereden kaçacağım diye. Ben öyle görüyorum onu. Diyorum bu kapıyı gördü, orası kapıya, kaç tane yere hesapladı o. Gidecek o. O gider, dervişlikte de aynıdır bu, evlilikte de aynıdır bu. Bu dervişlikte, evlilikte, ticarette, normal arkadaşlıkta, her yerde aynıdır bu. Değişmez bir şey.
Adam bir sefer kapıya baktı mı gidecektir o. Gider o. Hakimisi terbiye eder, o kapı da açık mıdır? Açıktır. Aman ben bakarım ya bana. Neden? Ya bu ne zaman gidecek derim ben. O çünkü olmazsa olmaz, tersten bir bağ yediği zaman tutabilene aşk olsun. Bağırırlar güreş meydanında. Tutun! Ben nereye tutuyorum? Dokuz yüz kilo hayvan. Dokuz yüz kilonun gittiğini görüyor musunuz? O mümkün değil. Ben sahibine diyorum, hemen su sahibi denk geldiyse bu diyorum, dosdoğru bunu sucuğa gönder. Neden? Bakma boşu boşuna, damarı bozuk işte. Gidecek bir daha kaçacak o. Aynı şey.
Bu benim hayat felsefem. Bir başkasını bilmem. Benim için öyle. Mesela Bayındır'da bizde bir arkadaş vardı, bir dergara bıraktı bu. Geri dönecek ben almadım. Şeyh efendi aldı, Allah rahmet eylesin. Ondan sonra bana dediler ya, şeyh efendi aldı, o dedim alır. O dedim rahmet. Ben şimdi, arkadaşlara. Abi ne olacak? Bir daha gidecek dedim ben. E bu aradan şeyh efendi ona ne dedi ya? Dedim yanında dedi. Mustafa abiniz gibi, Mustafa efendi gibi değilsiniz dedi. Bir daha gitti bu laftan. Aradan gitti bir yıl, üç ay, beş ay. Bir de enteresan bir şey de bulamıyorlar. Giden bulsa, gidecek oturacak bir yere. Dikiş tutmuyor.
Tekrar geri geliyor. Şeyh efendi diyor bana, Mustafa efendi sen olsan almazdım. Almazdım efendim dedim ben. Al, alsın. Zikirsiz kalmasın. Siz bilirsiniz efendim. Tekrar aldı, adam bir daha gitti. Ölmesinden önce şeyh efendi bir daha aldı, ölmeden önce bir daha gitti. Duymaz adam. Bu normalde tabii, bu böyle şey olarak söylüyorum onu. Hani adam dergahta şeyh efendiye, şeyh efendinin o çizgisinden kaçıyor. Ama öbür türlü adam tembellik eder, bir gevşer, bir toparlanır, onlar aç. Bunlar bunun içinde değil. Ama adam muhalefet ederekten gidiyor ya, şeyh efendiye laf söylerekten gidiyor. O sıkıntılı olan bunlar.
Bunun gibi, adam bir sefer laf söylemiş, gider veyahut da bir kadın evlilikte bir adam, bir sefer o bir çizgiyi açmışlar. O her sıkıntı, mesela kadın, bir kaçtı annesine. Öyle yaparlar ya, inceden çoktu bu. Bir sıkıntı olur, haydi gider annesinin evine. Haydi iyi bir daha geri döndüreceğim diye uğraşırlar, geri döndürürler. O geri dönerken bir nazla, bir niyazla döner o. Allah Allah Allah … Eğer adam yalvardıysa, yok gitti adam almıyorsa, bu sefer boynunu büke büke gelir. Adam almamış çünkü. Bu sefer de kafasını büker de gelir. O da ayrı bir sıkıntı. Ama sonuçta gitti ya bir sefer. Allah muhafaza edilsin. Bu benim kendi hayatım. Habibim başkası böyle olmak zorunda değil.
Böyle olacaktı de bir kaydı. Ben hep o bir daha gider diye bakarım. Gitmeyenin de olur mu? El cevap olur mu? Allah bizi affetsin inşallah.
Bu metin konuşmadan otomatik çıkarılmıştır, hatalar içerebilir. Esas olan videodaki sözdür.
Bir cümleyi aktarmadan önce kaydın kendisinden doğrulayın.